<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Forum Bizde Blog - Sünnetler Hadisler]]></title>
		<link>https://forum.bizdeblog.com/</link>
		<description><![CDATA[Forum Bizde Blog - https://forum.bizdeblog.com]]></description>
		<pubDate>Mon, 13 Apr 2026 08:09:50 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Riyazus Salihin de Şifa Aramasi]]></title>
			<link>https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=33619</link>
			<pubDate>Wed, 11 Dec 2024 01:34:32 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://forum.bizdeblog.com/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=33619</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
Riyazus Salihin, 904 Nolu Hadis<br />
<br />
Âişe radıyallahu anhâ’dan rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem, aile fertlerinden biri hastalanınca, sağ eliyle hastayı sıvazlar ve şöyle dua buyururdu:<br />
<br />
“Bütün insanların rabbı olan Allahım! Bunun ıstırabını giderip, şifa ver. Şifayı veren ancak sensin. Senin şifandan başka şifa yoktur. Buna, hiçbir hastalık izi bırakmayacak şekilde şifa ihsan et!”<br />
<br />
Buhârî, Merdâ 20,38,40; Müslim, Selâm 46-49. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Tıb 18,19; Tirmizî, Daavât 111; İbni Mâce, Cenâiz 64, Tıb 36,39<br />
<br />
وعنها أَن النبيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم كَانَ يعُودُ بَعْضَ أَهْلِهِ يَمْسَحُ بيدِهِ اليُمْنى ويقولُ : « اللَّهُمَّ ربَّ النَّاسِ ، أَذْهِب الْبَأسَ ، واشْفِ ، أَنْتَ الشَّافي لا شِفَاءَ إِلاَّ شِفَاؤُكَ ، شِفاءً لا يُغَادِرُ سقَماً » متفقٌ عليه .<br />
<br />
Kitap: Riyazus Salihin<br />
<br />
<br />
<br />
Riyazus Salihin, 1872 Nolu Hadis<br />
<br />
Saîd İbni Zeyd radıyallahu anh Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken işittim dedi:<br />
<br />
“Mantar, kudret helvası türünden ilâhî bir lutuftur. Suyu da göze şifadır.”<br />
<br />
Buhârî, Tefsîru sûre (2), 4, Tefsîru sûre (7), 2, Tıb 20; Müslim, Eşribe 157-162. Ayrıca bk.  Tirmizî, Tıb 22; İbni Mâce, Tıb 8    <br />
<br />
وعنْ سعِيدِ بْنِ زيْدٍ رضِي اللَّه عنْهُ قَال : سمِعتُ رسول اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يقُولُ : «الْكَمأَةُ مِنَ المنِّ ، وماؤُهَا شِفَاءٌ للْعَينِ » متفقٌ عليه .<br />
<br />
Kitap: Riyazus Salihin<br />
<br />
<br />
Riyazus Salihin, 36 Nolu Hadis: Sara Hastası Kadın<br />
<br />
Atâ İbni Ebî Rebâh’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir:<br />
<br />
Abdullah İbni Abbâs radıyallahu anhümâ bana:<br />
<br />
- Sana cennetlik bir kadın göstereyim mi? dedi. Ben:<br />
<br />
- Evet, göster, dedim. İbn Abbâs şöyle dedi:<br />
<br />
- Şu (iri yarı) siyah kadın var ya! İşte bu kadın (bir gün) Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e geldi ve:<br />
<br />
- Beni sara tutuyor ve üstüm başım açılıyor. İyileşmem için Allah’a dua ediniz, dedi.<br />
<br />
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem:<br />
<br />
 -“Eğer sabredeyim dersen, sana cennet vardır. Ama yine de sen istersen, sana şifa vermesi için Allah’a dua ederim” buyurdu.<br />
<br />
Bunun üzerine kadın:<br />
<br />
- Ben (hastalığıma) sabrederim. Ancak sar’a tuttuğu zaman üstümün başımın açılmaması için dua buyurunuz, dedi. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem de ona dua etti.<br />
<br />
(Buhârî, Merdâ 6; Müslim, Birr 54)<br />
<br />
وعن عطاء بن أبي رباح قال‏:‏ قال لي ابن عباس رضي الله عنهما‏:‏ ألا أريك امرأة من أهل الجنة ‏"‏ فقلت‏:‏ بلى، قال‏:‏ هذه المرأة السوداء أتتت النبي صلى الله عليه وسلم فقالت ‏:‏ إني أصرع، و إني أتكشف، فادع الله تعالى لي قال‏:‏ ‏"‏إن شئت صبرت ولك الجنة، وإن شئت دعوت الله تعالى أن يعافيك‏"‏ فقالت‏:‏ أصبر، فقالت‏:‏ إني أتكشف ، فادع الله أن لا أتشكف ، فدمعا لها‏.‏ ‏(‏‏(‏متفق عليه‏)‏‏)‏ ‏.‏<br />
Kitap: Riyazus Salihin<br />
<br />
<br />
Riyazus Salihin, 905 Nolu Hadis<br />
<br />
Enes radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, (talebesi) Sâbit’e -Allah ona rahmet etsin-<br />
<br />
- Sana, Hz. Peygamber’in hastaya okuduğu duayı okuyayım mı? diye sordu. Sâbit de:<br />
<br />
- Oku!. dedi. Bunun üzerine Enes şu duayı okudu:<br />
<br />
“Ey insanların, ıstırabları gideren Rabbi, Allahım! Senden başka şifa verecek yoktur. Buna, hiçbir iz bırakmayacak şekilde şifa ver; şifa veren ancak sensin.”<br />
<br />
Buhârî, Tıb 38,40. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Tıb 19<br />
<br />
وعن أَنسٍ رضي اللَّه عنه أَنه قال لِثابِتٍ رحمه اللَّه : أَلا أَرْقِيكَ بِرُقْيَةِ رسولِ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ؟ قال : بَلى . قال : اللَّهُمَّ رَبَّ النَّاسِ ، مُذْهِبَ البَأسِ ، اشْفِ أَنتَ الشَّافي ، لا شافي إِلاَّ أَنْتَ ، شِفاءً لا يُغادِر سَقَماً . رواه البخاري .<br />
<br />
Kitap: Riyazus Salihin<br />
<br />
<br />
<br />
Riyazus Salihin, 910 Nolu Hadis<br />
<br />
Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Cebrâil aleyhisselâm, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e gelerek:<br />
<br />
- Ey Muhammed, hasta mısın? diye sordu. Hz. Peygamber de:<br />
<br />
- Evet, dedi. Cebrâil aleyhisselâm:<br />
<br />
- Allah’ın ismiyle seni rahatsız eden her şeyden sana okurum. Her nefsin veya hasetçi her gözün şerrinden Allah  sana şifâ versin. Allah’ın adıyla sana okurum” diye dua etti.<br />
<br />
Müslim, Selâm 40<br />
<br />
وعن أَبي سعيد الخُدْرِيِّ رضي اللَّه عنه أَن جِبْرِيلَ أَتَى النَّبِيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم فقال : يَا مُحَمدُ اشْتَكَيْتَ ؟ قال : « نَعَمْ » قال : بِسْمِ اللَّهِ أَرْقِيكَ ، مِنْ كُلِّ شَيْءٍ يُؤْذِيكَ، مِنْ شَرِّ كُلِّ نَفْسٍ أَوْ عيْنِ حَاسِدٍ ، اللَّهُ يشْفِيك ، بِسْمِ اللَّهِ أَرْقِيكَ » رواه مسلم .<br />
<br />
Kitap: Riyazus Salihin<br />
<br />
<br />
<br />
Riyazus Salihin, 31 Nolu Hadis<br />
<br />
Suheyb (-i Rûmî) radıyallâhü anh’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Sizden önceki ümmetler içinde bir padişah, bir de onun sihirbazı vardı. Bu sihirbaz yaşlanınca, padişaha:<br />
<br />
- “Ben yaşlandım, bana genç birini göndersen de ona sihirbazlığı öğretsem” dedi.<br />
<br />
Padişah da ona bir genç gönderdi. Gencin yolu üzerinde bir rahip bulunmaktaydı. Genç ona uğradı, yanında oturdu ve konuşmalarını dinledi, beğendi. Sihirbaza her gittiğinde rahibe uğrar ve yanında bir süre kalırdı. Sihirbaz ona “niçin geç kaldın?” diye kızar ve döğerdi. Delikanlı bu durumu rahibe şikâyet etti. O da şöyle dedi:<br />
<br />
- Sihirbazdan korktuğunda, “evdekiler alıkoydular”de; âilenden çekindiğinde de “sihirbaz alıkoydu” de.<br />
<br />
Genç, durumu böylece idare edip giderken, bir gün yolda insanların gelip geçmesine engel olan büyük ve yırtıcı bir hayvana rastladı ve kendi kendine “Sihirbazın mı yoksa râhibin mi daha üstün olduğunu işte şimdi öğreneceğim” diyerek bir taş aldı ve “Ey Allahım, rahibin yaptıklarını sihirbazın yaptıklarından daha çok seviyorsan, şu hayvanı öldür ki insanlar yollarına devam etsinler” dedi ve taşı hayvana doğru fırlatıp onu öldürdü. Halk da geçip gitti. Daha sonra delikanlı râhibe gelip olayı anlattı. Râhip ona:<br />
<br />
- Delikanlı! Şimdi artık sen benden daha üstünsün. Zira sen bu gördüğüm mertebeye erişmişsin. Öyle sanıyorum ki, sen yakında bir belâya uğratılacaksın. Böyle bir şey olursa, sakın benim bulunduğum yeri kimseye gösterme! Dedi.<br />
<br />
 Delikanlı, körleri, alaca hastalığına tutulmuş olanları kurtarır ve diğer hastalıkları da tedâvî ederdi. Padişahın o sıralarda kör olmuş bir yakını bunu duydu, değerli hediyelerle birlikte delikanlıya gitti ve:<br />
<br />
- Eğer beni tedâvî edersen, bütün bunlar senin olacak dedi.<br />
<br />
Delikanlı:<br />
<br />
- Ben kendiliğimden kimseye şifâ veremem. Şifayı ancak Allah Teâlâ verir. Eğer sen Yüce Allah’a inanırsan, ben ona dua ederim, o da (dilerse) sana şifa verir, dedi.<br />
<br />
Adam iman etti. Allah Teâlâ da ona şifa verdi. Adam eskiden olduğu gibi padişahın yanına gelip meclisteki yerini aldı.<br />
<br />
Padişah:<br />
<br />
- Senin gözünü kim iyi etti? diye sordu. O da:<br />
<br />
- Rabbim, dedi.<br />
<br />
Bu defa Padişah:<br />
<br />
- Senin benden başka rabbin mi var? diye gürledi.<br />
<br />
Adam:<br />
<br />
- Benim de senin de rabbin Allah Teâlâ’dır, dedi.<br />
<br />
 Bunun üzerine sinirlenen padişah adamı tutuklattı ve gencin yerini gösterinceye kadar ona işkence ettirdi. Sonuçta adam gencin yerini söyledi. Delikanlı getirildi. Padişah ona:<br />
<br />
- Delikanlı, demek senin sihirbazlığın körleri ve alacaları iyi edecek dereceye ulaşmış. Duydum ki sen epeyce işler yapıyormuşsun, öyle mi? diye sordu.<br />
<br />
Delikanlı:<br />
<br />
- Hayır, ben kimseye şifa veremem. Şifa veren Allah Teâlâ’dır dedi. Padişah delikanlıyı tutuklattı ve rahibin yerini gösterinceye kadar ona işkence ettirdi. Neticede rahip getirildi ve kendisine “dininden dön!” denildi. Rahip bu teklife yanaşmadı. Bunun üzerine padişah bir testere getirtip başının tam ortasından rahibi ikiye biçtirdi. Rahibin parçalarının her biri bir yana düştü. Sonra Padişahın adamı getirildi ona da “dininden dön!” denildi. Ancak o da kabul etmedi. Padişah onu da parçalarının her biri bir tarafa düşünceye kadar testere ile başının ortasından ikiye biçtirdi. Daha sonra delikanlı getirildi ve “dininden dön (yoksa öleceksin)” diye tehdit edildi, fakat delikanlı direndi. Padişah delikanlıyı adamlarından bir gruba teslim etti ve onlara şu talimatı verdi:<br />
<br />
 - Bunu şu dağın tepesine çıkarın, dininden dönerse ne âlâ, değilse, aşağıya yuvarlayın gitsin.<br />
<br />
Delikanlıyı götürdüler, dağın tepesine çıkardılar.<br />
<br />
Delikanlı:<br />
<br />
“Allah’ım, beni bunların elinden nasıl dilersen öylece kurtar!” diye dua etti. Bunun üzerine dağ sarsıldı ve onlar aşağı yuvarlandılar. Delikanlı sapasağlam yürüyerek padişahın yanına döndü. Padişah ona:<br />
<br />
- Yanındakiler ne oldu? Dedi.<br />
<br />
Delikanlı da:<br />
<br />
- Allah beni onların elinden kurtardı, dedi. Bunun üzerine padişah, delikanlıyı adamlarından bir başka gruba teslim etti ve:<br />
<br />
 - Bunu Kurkur denilen bir gemiye bindirip denizin ortasına götürün. Dininden dönerse ne âlâ, değilse, denize atın gitsin, dedi.<br />
<br />
Delikanlıyı alıp götürdüler. O: “Allah’ım, beni bunların elinden dilediğin şekilde kurtar!” diye dua etti.<br />
<br />
Gemi içindekilerle beraber ala-bora oldu, hepsi boğuldu. Delikanlı sağ-salim padişahın yanına döndü.<br />
<br />
Padişah onu görünce:<br />
<br />
 - Yanındakiler ne oldu? diye sordu.<br />
<br />
Delikanlı da:<br />
<br />
- Allah beni onların elinden kurtardı, dedi ve ilâve etti:<br />
<br />
- Benim sana söyleyeceklerimi yapmadıkça beni öldüremezsin.<br />
<br />
Padişah:<br />
<br />
- Neymiş onlar? Dedi.<br />
<br />
Delikanlı:<br />
<br />
- Halkı geniş bir meydanda topla. Beni de bir hurma kütüğüne bağla. Okdanlığımdan bir ok al, yayın tam ortasına koy. Sonra da “Delikanlının rabbinin adıyla de ve at. İşte ancak bunu yaparsan beni öldürebilirsin” dedi.<br />
<br />
Padişah halkı geniş bir meydanda topladı. Delikanlıyı hurma kütüğüne bağladı. Sonra delikanlının sadağından bir ok aldı, yayına yerleştirdi. “Delikanlının rabbi olan Allah adıyla” deyip oku fırlattı. Ok, delikanlının şakağına isabet etti. Delikanlı elini şakağına koydu ve oracıkta öldü.<br />
<br />
Bunun üzerine halk:<br />
<br />
-Biz, delikanlının rabbine iman ettik, dediler. Daha sonra durumu padişaha ileterek:<br />
<br />
-Gördün mü çekindiğin şey nihâyet başına geldi; halk iman etti, dediler. Bunun üzerine padişah, sokak başlarına büyük hendekler kazılmasını emretti. Hendekler ateşle doldurulmuştu.<br />
<br />
Padişah:<br />
<br />
-Bu yeni dinden dönmeyen herkesi, zorla ateşe atın (yahut “onları ateşe girmeye zorlayın”) dedi.<br />
<br />
Emri yerine getirdiler. En sonunda kucağında çocuğu ile bir kadın geldi, bir ara ateşe girmemek ister gibi yaptı, sendeledi. Çocuk:<br />
<br />
- “Anneciğim, sık dişini, sabret, çünkü sen hak din üzeresin!” de(mek suretiyle annesini cesaretlendir)di.<br />
<br />
Müslim, Zühd 73<br />
<br />
وعن صهيب رضي الله عنه أن رسول الله صلى الله عليه وسلم قال‏:‏ ‏ "‏ كان ملك فيمن كان قبلكم، وكان له ساحرٌ، فلما كبر قال للملك ‏:‏ إني قد كبرت فابعث إلى غلاماً أعلمه السحر؛ فبعث إليه غلاماً يعلمه، وكان في طريقه إذا سلك راهبٌ، فقعد إليه وسمع كلامه فأعجبه، وكان إذا أتى الساحر مر بالراهب وقعد إليه، فإذا أتى الساحر ضربه، فشكا ذلك إلى الراهب فقال‏:‏ إذا خشيت الساحر فقال‏:‏ حبسني أهلي، وإذا خشيت أهلك فقل‏:‏ حبسني الساحر‏.‏ فبينما هو على ذلك إذ أتى على دابةٍ عظيمةٍ قد حبست الناس فقال‏:‏ اليوم أعلم آلساحر أفضل أم الراهب أفضل‏؟‏ فآخذ حجراً فقال‏:‏ اللهم إن كان أمر الراهب أحب إليك من أمر الساحر فاقتل هذه الدابة حتى يمضي الناس، فرماها فقتلها ومضى الناس، فأتى الراهب فأخبره‏.‏ فقال له الراهب‏:‏ أي بني أنت اليوم أفضل مني، قد بلغ أمرك ما أرى، وإنك ستبتلى، فإن ابتليت فلا تدل علي؛ وكان الغلام يبرئ الأكمه والأبرص، ويداوي الناس من سائر الأدواء‏.‏ فسمع جليس للملك كان قد عمي، فأتاه بهدايا كثيرةٍ فقال‏:‏ ما هاهُنا لك أجمع إن أنت شفيتنى، فقال‏:‏ إني لا أشفي أحداً إ ما يشفى الله تعالى، فإن آمنت بالله دعوت الله فشفاك، فآمن بالله تعالى فشفاه الله تعالى، فأتى الملك فجلس إليه كما كان يجلس فقال له الملك‏:‏ من ردّ عليك بصرك‏؟‏ فقال‏:‏ ربي قال‏:‏ ولك رب غيري ‏؟‏‏(‏ قال‏:‏ ربي وربك الله، فأخذه فلم يزل يعذبه حتى دل على الغلام، فجئ بالغلام فقال له الملك‏:‏ أى بني قد بلغ من سحرك ما تبرئ الأكمه والأبرص وتفعل وتفعل فقال‏:‏ إني لا أشفي أحداً، إنما يشفي الله تعالى، فأخذه فلم يزل يعذبه حتى دل على الراهب؛ فجيء بالراهب فقيل له‏:‏ ارجع عن دينك، فأبى ، فدعا بالمنشار فوضع المنشار في مفرق رأسه، فشقه حتى وقع شقاه، ثم جيء بجليس الملك فقيل له‏:‏ ارجع عن دينك فأبى، فوضع المنشار في مفرق رأسه، فشقه به حتى وقع شقاه، ثم جيء بالغلام فقيل له ارجع عن دينك فأبى، فدفعه إلى نفر من أصحابه فقال‏:‏ اذهبوا به إلى جبل كذا وكذا فاصعدوا به الجبل فقال‏:‏ اللهم اكفنيهم بما شئت، فرجف بهم الجبل فسقطوا، وجاء يمشي إلى الملك، فقال له الملك‏:‏ ما فعل أصحابك‏؟‏ فقال‏:‏ كفانيهم الله تعالى، فدفعه إلى نفر من أصحابه فقال ‏:‏ اذهبوا به فاحملوه في قرقور وتوسطوا به البحر، فإن رجع عن دينه وإلا فاقذفوه، فذهبوا به فقال‏:‏ اللهم اكفنيهم بما شئت، فانكفأت بهم السفينة فغرقوا، وجاء يمشي إلى الملك‏.‏ فقال له الملك ‏:‏ ما فعل أصحابك‏؟‏ فقال‏:‏ كفانيهم الله تعالى‏.‏ فقال الملك إنك لست بقاتلي حتى تفعل ما آمرك به‏.‏ قال ‏:‏ ما هو‏؟‏ قال ‏:‏ تجمع الناس في صعيد واحد، وتصلبني على جذع ، ثم خذ سهماً من كنانتي، ثم ضع السهم في كبد القوس ثم قل‏:‏ بسم الله رب الغلام ثم ارمني، فإنك إن فعلت ذلك قتلتني ‏.‏ فجمع الناس في صعيد واحد، وصلبه على جذع، ثم أخذ سهما من كنانته، ثم وضع السهم في كبد القوس، ثم قال‏:‏ بسم الله رب الغلام، ثم رماه فوقع السهم في صدغه، فوضع يده في صدغه فمات‏.‏ فقال الناس آمنا برب الغلام، فأتى الملك فقيل له‏:‏ أرأيت ما كنت تحذر قد والله نزل بك حذرك‏.‏ قد آمن الناس‏.‏ فأمر بالأخدود بأفواه السكك فخدت وأضرم فيها النيران وقال‏:‏ من لم يرجع عن دينه فأقحموه فيها أو قيل له ‏:‏ اقتحم ، ففعلوا حتى جاءت امرأة ومعها صبى لها، فتقاعست ان تقع فيها، فقال لها الغلام‏:‏ يا أماه اصبري فإنك على الحق‏"‏ ‏(‏‏(‏رواه مسلم‏)‏‏)‏‏.‏<br />
<br />
<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
Riyazus Salihin, 904 Nolu Hadis<br />
<br />
Âişe radıyallahu anhâ’dan rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem, aile fertlerinden biri hastalanınca, sağ eliyle hastayı sıvazlar ve şöyle dua buyururdu:<br />
<br />
“Bütün insanların rabbı olan Allahım! Bunun ıstırabını giderip, şifa ver. Şifayı veren ancak sensin. Senin şifandan başka şifa yoktur. Buna, hiçbir hastalık izi bırakmayacak şekilde şifa ihsan et!”<br />
<br />
Buhârî, Merdâ 20,38,40; Müslim, Selâm 46-49. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Tıb 18,19; Tirmizî, Daavât 111; İbni Mâce, Cenâiz 64, Tıb 36,39<br />
<br />
وعنها أَن النبيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم كَانَ يعُودُ بَعْضَ أَهْلِهِ يَمْسَحُ بيدِهِ اليُمْنى ويقولُ : « اللَّهُمَّ ربَّ النَّاسِ ، أَذْهِب الْبَأسَ ، واشْفِ ، أَنْتَ الشَّافي لا شِفَاءَ إِلاَّ شِفَاؤُكَ ، شِفاءً لا يُغَادِرُ سقَماً » متفقٌ عليه .<br />
<br />
Kitap: Riyazus Salihin<br />
<br />
<br />
<br />
Riyazus Salihin, 1872 Nolu Hadis<br />
<br />
Saîd İbni Zeyd radıyallahu anh Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken işittim dedi:<br />
<br />
“Mantar, kudret helvası türünden ilâhî bir lutuftur. Suyu da göze şifadır.”<br />
<br />
Buhârî, Tefsîru sûre (2), 4, Tefsîru sûre (7), 2, Tıb 20; Müslim, Eşribe 157-162. Ayrıca bk.  Tirmizî, Tıb 22; İbni Mâce, Tıb 8    <br />
<br />
وعنْ سعِيدِ بْنِ زيْدٍ رضِي اللَّه عنْهُ قَال : سمِعتُ رسول اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يقُولُ : «الْكَمأَةُ مِنَ المنِّ ، وماؤُهَا شِفَاءٌ للْعَينِ » متفقٌ عليه .<br />
<br />
Kitap: Riyazus Salihin<br />
<br />
<br />
Riyazus Salihin, 36 Nolu Hadis: Sara Hastası Kadın<br />
<br />
Atâ İbni Ebî Rebâh’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir:<br />
<br />
Abdullah İbni Abbâs radıyallahu anhümâ bana:<br />
<br />
- Sana cennetlik bir kadın göstereyim mi? dedi. Ben:<br />
<br />
- Evet, göster, dedim. İbn Abbâs şöyle dedi:<br />
<br />
- Şu (iri yarı) siyah kadın var ya! İşte bu kadın (bir gün) Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e geldi ve:<br />
<br />
- Beni sara tutuyor ve üstüm başım açılıyor. İyileşmem için Allah’a dua ediniz, dedi.<br />
<br />
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem:<br />
<br />
 -“Eğer sabredeyim dersen, sana cennet vardır. Ama yine de sen istersen, sana şifa vermesi için Allah’a dua ederim” buyurdu.<br />
<br />
Bunun üzerine kadın:<br />
<br />
- Ben (hastalığıma) sabrederim. Ancak sar’a tuttuğu zaman üstümün başımın açılmaması için dua buyurunuz, dedi. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem de ona dua etti.<br />
<br />
(Buhârî, Merdâ 6; Müslim, Birr 54)<br />
<br />
وعن عطاء بن أبي رباح قال‏:‏ قال لي ابن عباس رضي الله عنهما‏:‏ ألا أريك امرأة من أهل الجنة ‏"‏ فقلت‏:‏ بلى، قال‏:‏ هذه المرأة السوداء أتتت النبي صلى الله عليه وسلم فقالت ‏:‏ إني أصرع، و إني أتكشف، فادع الله تعالى لي قال‏:‏ ‏"‏إن شئت صبرت ولك الجنة، وإن شئت دعوت الله تعالى أن يعافيك‏"‏ فقالت‏:‏ أصبر، فقالت‏:‏ إني أتكشف ، فادع الله أن لا أتشكف ، فدمعا لها‏.‏ ‏(‏‏(‏متفق عليه‏)‏‏)‏ ‏.‏<br />
Kitap: Riyazus Salihin<br />
<br />
<br />
Riyazus Salihin, 905 Nolu Hadis<br />
<br />
Enes radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, (talebesi) Sâbit’e -Allah ona rahmet etsin-<br />
<br />
- Sana, Hz. Peygamber’in hastaya okuduğu duayı okuyayım mı? diye sordu. Sâbit de:<br />
<br />
- Oku!. dedi. Bunun üzerine Enes şu duayı okudu:<br />
<br />
“Ey insanların, ıstırabları gideren Rabbi, Allahım! Senden başka şifa verecek yoktur. Buna, hiçbir iz bırakmayacak şekilde şifa ver; şifa veren ancak sensin.”<br />
<br />
Buhârî, Tıb 38,40. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Tıb 19<br />
<br />
وعن أَنسٍ رضي اللَّه عنه أَنه قال لِثابِتٍ رحمه اللَّه : أَلا أَرْقِيكَ بِرُقْيَةِ رسولِ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ؟ قال : بَلى . قال : اللَّهُمَّ رَبَّ النَّاسِ ، مُذْهِبَ البَأسِ ، اشْفِ أَنتَ الشَّافي ، لا شافي إِلاَّ أَنْتَ ، شِفاءً لا يُغادِر سَقَماً . رواه البخاري .<br />
<br />
Kitap: Riyazus Salihin<br />
<br />
<br />
<br />
Riyazus Salihin, 910 Nolu Hadis<br />
<br />
Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Cebrâil aleyhisselâm, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e gelerek:<br />
<br />
- Ey Muhammed, hasta mısın? diye sordu. Hz. Peygamber de:<br />
<br />
- Evet, dedi. Cebrâil aleyhisselâm:<br />
<br />
- Allah’ın ismiyle seni rahatsız eden her şeyden sana okurum. Her nefsin veya hasetçi her gözün şerrinden Allah  sana şifâ versin. Allah’ın adıyla sana okurum” diye dua etti.<br />
<br />
Müslim, Selâm 40<br />
<br />
وعن أَبي سعيد الخُدْرِيِّ رضي اللَّه عنه أَن جِبْرِيلَ أَتَى النَّبِيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم فقال : يَا مُحَمدُ اشْتَكَيْتَ ؟ قال : « نَعَمْ » قال : بِسْمِ اللَّهِ أَرْقِيكَ ، مِنْ كُلِّ شَيْءٍ يُؤْذِيكَ، مِنْ شَرِّ كُلِّ نَفْسٍ أَوْ عيْنِ حَاسِدٍ ، اللَّهُ يشْفِيك ، بِسْمِ اللَّهِ أَرْقِيكَ » رواه مسلم .<br />
<br />
Kitap: Riyazus Salihin<br />
<br />
<br />
<br />
Riyazus Salihin, 31 Nolu Hadis<br />
<br />
Suheyb (-i Rûmî) radıyallâhü anh’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Sizden önceki ümmetler içinde bir padişah, bir de onun sihirbazı vardı. Bu sihirbaz yaşlanınca, padişaha:<br />
<br />
- “Ben yaşlandım, bana genç birini göndersen de ona sihirbazlığı öğretsem” dedi.<br />
<br />
Padişah da ona bir genç gönderdi. Gencin yolu üzerinde bir rahip bulunmaktaydı. Genç ona uğradı, yanında oturdu ve konuşmalarını dinledi, beğendi. Sihirbaza her gittiğinde rahibe uğrar ve yanında bir süre kalırdı. Sihirbaz ona “niçin geç kaldın?” diye kızar ve döğerdi. Delikanlı bu durumu rahibe şikâyet etti. O da şöyle dedi:<br />
<br />
- Sihirbazdan korktuğunda, “evdekiler alıkoydular”de; âilenden çekindiğinde de “sihirbaz alıkoydu” de.<br />
<br />
Genç, durumu böylece idare edip giderken, bir gün yolda insanların gelip geçmesine engel olan büyük ve yırtıcı bir hayvana rastladı ve kendi kendine “Sihirbazın mı yoksa râhibin mi daha üstün olduğunu işte şimdi öğreneceğim” diyerek bir taş aldı ve “Ey Allahım, rahibin yaptıklarını sihirbazın yaptıklarından daha çok seviyorsan, şu hayvanı öldür ki insanlar yollarına devam etsinler” dedi ve taşı hayvana doğru fırlatıp onu öldürdü. Halk da geçip gitti. Daha sonra delikanlı râhibe gelip olayı anlattı. Râhip ona:<br />
<br />
- Delikanlı! Şimdi artık sen benden daha üstünsün. Zira sen bu gördüğüm mertebeye erişmişsin. Öyle sanıyorum ki, sen yakında bir belâya uğratılacaksın. Böyle bir şey olursa, sakın benim bulunduğum yeri kimseye gösterme! Dedi.<br />
<br />
 Delikanlı, körleri, alaca hastalığına tutulmuş olanları kurtarır ve diğer hastalıkları da tedâvî ederdi. Padişahın o sıralarda kör olmuş bir yakını bunu duydu, değerli hediyelerle birlikte delikanlıya gitti ve:<br />
<br />
- Eğer beni tedâvî edersen, bütün bunlar senin olacak dedi.<br />
<br />
Delikanlı:<br />
<br />
- Ben kendiliğimden kimseye şifâ veremem. Şifayı ancak Allah Teâlâ verir. Eğer sen Yüce Allah’a inanırsan, ben ona dua ederim, o da (dilerse) sana şifa verir, dedi.<br />
<br />
Adam iman etti. Allah Teâlâ da ona şifa verdi. Adam eskiden olduğu gibi padişahın yanına gelip meclisteki yerini aldı.<br />
<br />
Padişah:<br />
<br />
- Senin gözünü kim iyi etti? diye sordu. O da:<br />
<br />
- Rabbim, dedi.<br />
<br />
Bu defa Padişah:<br />
<br />
- Senin benden başka rabbin mi var? diye gürledi.<br />
<br />
Adam:<br />
<br />
- Benim de senin de rabbin Allah Teâlâ’dır, dedi.<br />
<br />
 Bunun üzerine sinirlenen padişah adamı tutuklattı ve gencin yerini gösterinceye kadar ona işkence ettirdi. Sonuçta adam gencin yerini söyledi. Delikanlı getirildi. Padişah ona:<br />
<br />
- Delikanlı, demek senin sihirbazlığın körleri ve alacaları iyi edecek dereceye ulaşmış. Duydum ki sen epeyce işler yapıyormuşsun, öyle mi? diye sordu.<br />
<br />
Delikanlı:<br />
<br />
- Hayır, ben kimseye şifa veremem. Şifa veren Allah Teâlâ’dır dedi. Padişah delikanlıyı tutuklattı ve rahibin yerini gösterinceye kadar ona işkence ettirdi. Neticede rahip getirildi ve kendisine “dininden dön!” denildi. Rahip bu teklife yanaşmadı. Bunun üzerine padişah bir testere getirtip başının tam ortasından rahibi ikiye biçtirdi. Rahibin parçalarının her biri bir yana düştü. Sonra Padişahın adamı getirildi ona da “dininden dön!” denildi. Ancak o da kabul etmedi. Padişah onu da parçalarının her biri bir tarafa düşünceye kadar testere ile başının ortasından ikiye biçtirdi. Daha sonra delikanlı getirildi ve “dininden dön (yoksa öleceksin)” diye tehdit edildi, fakat delikanlı direndi. Padişah delikanlıyı adamlarından bir gruba teslim etti ve onlara şu talimatı verdi:<br />
<br />
 - Bunu şu dağın tepesine çıkarın, dininden dönerse ne âlâ, değilse, aşağıya yuvarlayın gitsin.<br />
<br />
Delikanlıyı götürdüler, dağın tepesine çıkardılar.<br />
<br />
Delikanlı:<br />
<br />
“Allah’ım, beni bunların elinden nasıl dilersen öylece kurtar!” diye dua etti. Bunun üzerine dağ sarsıldı ve onlar aşağı yuvarlandılar. Delikanlı sapasağlam yürüyerek padişahın yanına döndü. Padişah ona:<br />
<br />
- Yanındakiler ne oldu? Dedi.<br />
<br />
Delikanlı da:<br />
<br />
- Allah beni onların elinden kurtardı, dedi. Bunun üzerine padişah, delikanlıyı adamlarından bir başka gruba teslim etti ve:<br />
<br />
 - Bunu Kurkur denilen bir gemiye bindirip denizin ortasına götürün. Dininden dönerse ne âlâ, değilse, denize atın gitsin, dedi.<br />
<br />
Delikanlıyı alıp götürdüler. O: “Allah’ım, beni bunların elinden dilediğin şekilde kurtar!” diye dua etti.<br />
<br />
Gemi içindekilerle beraber ala-bora oldu, hepsi boğuldu. Delikanlı sağ-salim padişahın yanına döndü.<br />
<br />
Padişah onu görünce:<br />
<br />
 - Yanındakiler ne oldu? diye sordu.<br />
<br />
Delikanlı da:<br />
<br />
- Allah beni onların elinden kurtardı, dedi ve ilâve etti:<br />
<br />
- Benim sana söyleyeceklerimi yapmadıkça beni öldüremezsin.<br />
<br />
Padişah:<br />
<br />
- Neymiş onlar? Dedi.<br />
<br />
Delikanlı:<br />
<br />
- Halkı geniş bir meydanda topla. Beni de bir hurma kütüğüne bağla. Okdanlığımdan bir ok al, yayın tam ortasına koy. Sonra da “Delikanlının rabbinin adıyla de ve at. İşte ancak bunu yaparsan beni öldürebilirsin” dedi.<br />
<br />
Padişah halkı geniş bir meydanda topladı. Delikanlıyı hurma kütüğüne bağladı. Sonra delikanlının sadağından bir ok aldı, yayına yerleştirdi. “Delikanlının rabbi olan Allah adıyla” deyip oku fırlattı. Ok, delikanlının şakağına isabet etti. Delikanlı elini şakağına koydu ve oracıkta öldü.<br />
<br />
Bunun üzerine halk:<br />
<br />
-Biz, delikanlının rabbine iman ettik, dediler. Daha sonra durumu padişaha ileterek:<br />
<br />
-Gördün mü çekindiğin şey nihâyet başına geldi; halk iman etti, dediler. Bunun üzerine padişah, sokak başlarına büyük hendekler kazılmasını emretti. Hendekler ateşle doldurulmuştu.<br />
<br />
Padişah:<br />
<br />
-Bu yeni dinden dönmeyen herkesi, zorla ateşe atın (yahut “onları ateşe girmeye zorlayın”) dedi.<br />
<br />
Emri yerine getirdiler. En sonunda kucağında çocuğu ile bir kadın geldi, bir ara ateşe girmemek ister gibi yaptı, sendeledi. Çocuk:<br />
<br />
- “Anneciğim, sık dişini, sabret, çünkü sen hak din üzeresin!” de(mek suretiyle annesini cesaretlendir)di.<br />
<br />
Müslim, Zühd 73<br />
<br />
وعن صهيب رضي الله عنه أن رسول الله صلى الله عليه وسلم قال‏:‏ ‏ "‏ كان ملك فيمن كان قبلكم، وكان له ساحرٌ، فلما كبر قال للملك ‏:‏ إني قد كبرت فابعث إلى غلاماً أعلمه السحر؛ فبعث إليه غلاماً يعلمه، وكان في طريقه إذا سلك راهبٌ، فقعد إليه وسمع كلامه فأعجبه، وكان إذا أتى الساحر مر بالراهب وقعد إليه، فإذا أتى الساحر ضربه، فشكا ذلك إلى الراهب فقال‏:‏ إذا خشيت الساحر فقال‏:‏ حبسني أهلي، وإذا خشيت أهلك فقل‏:‏ حبسني الساحر‏.‏ فبينما هو على ذلك إذ أتى على دابةٍ عظيمةٍ قد حبست الناس فقال‏:‏ اليوم أعلم آلساحر أفضل أم الراهب أفضل‏؟‏ فآخذ حجراً فقال‏:‏ اللهم إن كان أمر الراهب أحب إليك من أمر الساحر فاقتل هذه الدابة حتى يمضي الناس، فرماها فقتلها ومضى الناس، فأتى الراهب فأخبره‏.‏ فقال له الراهب‏:‏ أي بني أنت اليوم أفضل مني، قد بلغ أمرك ما أرى، وإنك ستبتلى، فإن ابتليت فلا تدل علي؛ وكان الغلام يبرئ الأكمه والأبرص، ويداوي الناس من سائر الأدواء‏.‏ فسمع جليس للملك كان قد عمي، فأتاه بهدايا كثيرةٍ فقال‏:‏ ما هاهُنا لك أجمع إن أنت شفيتنى، فقال‏:‏ إني لا أشفي أحداً إ ما يشفى الله تعالى، فإن آمنت بالله دعوت الله فشفاك، فآمن بالله تعالى فشفاه الله تعالى، فأتى الملك فجلس إليه كما كان يجلس فقال له الملك‏:‏ من ردّ عليك بصرك‏؟‏ فقال‏:‏ ربي قال‏:‏ ولك رب غيري ‏؟‏‏(‏ قال‏:‏ ربي وربك الله، فأخذه فلم يزل يعذبه حتى دل على الغلام، فجئ بالغلام فقال له الملك‏:‏ أى بني قد بلغ من سحرك ما تبرئ الأكمه والأبرص وتفعل وتفعل فقال‏:‏ إني لا أشفي أحداً، إنما يشفي الله تعالى، فأخذه فلم يزل يعذبه حتى دل على الراهب؛ فجيء بالراهب فقيل له‏:‏ ارجع عن دينك، فأبى ، فدعا بالمنشار فوضع المنشار في مفرق رأسه، فشقه حتى وقع شقاه، ثم جيء بجليس الملك فقيل له‏:‏ ارجع عن دينك فأبى، فوضع المنشار في مفرق رأسه، فشقه به حتى وقع شقاه، ثم جيء بالغلام فقيل له ارجع عن دينك فأبى، فدفعه إلى نفر من أصحابه فقال‏:‏ اذهبوا به إلى جبل كذا وكذا فاصعدوا به الجبل فقال‏:‏ اللهم اكفنيهم بما شئت، فرجف بهم الجبل فسقطوا، وجاء يمشي إلى الملك، فقال له الملك‏:‏ ما فعل أصحابك‏؟‏ فقال‏:‏ كفانيهم الله تعالى، فدفعه إلى نفر من أصحابه فقال ‏:‏ اذهبوا به فاحملوه في قرقور وتوسطوا به البحر، فإن رجع عن دينه وإلا فاقذفوه، فذهبوا به فقال‏:‏ اللهم اكفنيهم بما شئت، فانكفأت بهم السفينة فغرقوا، وجاء يمشي إلى الملك‏.‏ فقال له الملك ‏:‏ ما فعل أصحابك‏؟‏ فقال‏:‏ كفانيهم الله تعالى‏.‏ فقال الملك إنك لست بقاتلي حتى تفعل ما آمرك به‏.‏ قال ‏:‏ ما هو‏؟‏ قال ‏:‏ تجمع الناس في صعيد واحد، وتصلبني على جذع ، ثم خذ سهماً من كنانتي، ثم ضع السهم في كبد القوس ثم قل‏:‏ بسم الله رب الغلام ثم ارمني، فإنك إن فعلت ذلك قتلتني ‏.‏ فجمع الناس في صعيد واحد، وصلبه على جذع، ثم أخذ سهما من كنانته، ثم وضع السهم في كبد القوس، ثم قال‏:‏ بسم الله رب الغلام، ثم رماه فوقع السهم في صدغه، فوضع يده في صدغه فمات‏.‏ فقال الناس آمنا برب الغلام، فأتى الملك فقيل له‏:‏ أرأيت ما كنت تحذر قد والله نزل بك حذرك‏.‏ قد آمن الناس‏.‏ فأمر بالأخدود بأفواه السكك فخدت وأضرم فيها النيران وقال‏:‏ من لم يرجع عن دينه فأقحموه فيها أو قيل له ‏:‏ اقتحم ، ففعلوا حتى جاءت امرأة ومعها صبى لها، فتقاعست ان تقع فيها، فقال لها الغلام‏:‏ يا أماه اصبري فإنك على الحق‏"‏ ‏(‏‏(‏رواه مسلم‏)‏‏)‏‏.‏<br />
<br />
<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ÖMRÜN SONLARINDA HAYRI  ARTTIRMAYA TEŞVİK]]></title>
			<link>https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=33565</link>
			<pubDate>Sun, 08 Dec 2024 11:39:54 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://forum.bizdeblog.com/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=33565</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size">بابُ الحثِّ على الازدياد من الخير في أواخِر العُمر</span><br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">ÖMRÜN SONLARINDA HAYRI  ARTTIRMAYA TEŞVİK</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Âyet</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">قال اللَّه تعالى :  {  أَوَلَمْ نُعَمِّرْكُم مَّا يَتَذَكَّرُ فِيهِ مَن تَذَكَّرَ وَجَاءكُمُ النَّذِيرُ فَذُوقُوا فَمَا لِلظَّالِمِينَ مِن نَّصِيرٍ  }</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1. “Düşünecek olanın düşüneceği kadar sizi yaşatmadık mı? Hem size uyarıcı da geldi.”</span></span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Fâtır sûresi (35), 37</span></div>
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">قال ابن عباس والمحققون: معناه: أولم نعمركم ستين سنة، ويؤيده الحديث الذي سنذكره إن شاء اللَّه تعالى. وقيل معناه: ثماني عشرة سنة. وقيل: أربعين سنة. قاله الحسن والكلبي ومسروق، ونقل عن ابن عباس أيضاً، ونقلوا أن أهل المدينة كانوا إذا بلغ أحدهم أربعين سنة تفرغ للعبادة. وقيل هو: البلوغ. وقوله تعالى:  { وجاءكم النذير }  قال ابن عباس والجمهور: هو النبي صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّم. وقيل: الشيب. قاله عكرمة وابن عيينة وغيرهما، والله أعلم.</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Nevevî bu âyet-i kerîmeyi şöyle açıklamaktadır:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Abdullah İbni Abbas ve meseleyi iyi tetkik eden âlimlere göre bu âyetin anlamı, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Biz sizi altmış yıl yaşatmadık mı?”</span> demektir. Nitekim biraz sonra nakledeceğimiz hadîs-i şerîf de bu mânayı pekiştirmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bazılarına göre mânası<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> “sizi on sekiz sene”</span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span>bazılarına göre d<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">e “kırk sene yaşatmadık mı?” </span>demektir. Bu son yorum, Hasan el-Basrî, el-Kelbî ve Mesrûk’a aittir. Ayrıca bu görüş İbni Abbas’tan da nakledilmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Medinelilerin kırk yaşına gelince, kendilerini ibadete verdikleri rivayet edilmiştir. Bazıları âyette işaret edilen sürenin “büluğ yaşı” olduğunu söylemişlerdir. İbni Abbas ve âlimlerin büyük çoğunluğu âyetteki <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Size uyarıcı da geldi”</span></span> ifadesindeki uyarıcıdan maksadın “Hz. Peygamber” olduğunu söylemişlerdir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İkrime, Süfyân İbni Uyeyne ve daha başkaları âyetteki “uyarıcı” sözünü “ihtiyarlık” olarak yorumlamışlardır. Gerçeği ise, Allah bilir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Nevevî’nin açıklaması böyledir. Âyet, inkârcı müşriklerin cehennemden çıkarılmalarını istemeleri, önceki hayatlarının tersine iman ve imana dayalı bir hayat yaşayacaklarını söylemeleri üzerine kendilerine verilen cevaptır. O halde bülûğdan itibaren altmış yaşına kadar ölen herkes, düşünüp ne yapacağına karar verecek zamanı bulmuş demektir. Ne yapılması, nasıl yapılması gerektiğine dair başta Peygamber olmak üzere kendisini uyaran ihtiyarlık ve benzeri bir çok uyarıcı da bulunmaktadır. Böyle olunca ömrü gafletle ve istediği gibi tüketmek, sonra acı âkıbetle karşılaşınca pişmanlık duymak ve yeniden dünyaya gelmek gibi olmayacak isteklerde bulunmak kimseye bir şey kazandırmayacaktır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Herkese takdir edilen ömür, eğer değerlendirilebilirse, böylesi pişmanlığa düşmeyecek kadar uzun ve yeterlidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">HADİSLER</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">113- وأمَّا الأحاديث <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">فالأوَّل</span></span> : عن أَبِي هريرة رضي اللَّه عنه ، عن النَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : «أعْذَرَ اللَّهُ إلى امْرِىءٍ أخَّرَ أجلَه حتى بلَغَ سِتِّينَ سنةً » رواه البخارى.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">قال العلماءُ معناه : لَمْ يتْركْ لَه عُذْراً إذ أمْهَلَهُ هذِهِ المُدَّةَ . يُقال : أعْذَرَ الرَّجُلُ إذا بلغَ الغاية في الْعُذْرِ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">113. </span></span>Ebû Hüreyre<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> radıyallahu anh</span>’den rivayet edildiğine göre Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah, altmış yıl ömür verdiği kişinin mazeret gösterme imkânını ortadan kaldırmıştır.”</span></span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Rikak 5</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Dünyaya geliş amacını anlamak, hayatı anlamak ve sorumluluklarına sahip çıkmak için insanoğlunun bir “tecrübe zamanı”na ihtiyacı vardır. Bu zamanın âzami sınırı altmış yıldır. Daha kısa sürelerde de insan tecrübe imkânı bulur ve kendisine göre bir yaşayış tarzı benimser ve bunun hesabını vermeye de razı olur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Kul, kusursuz olmaz” denilmiştir. Kusurların telâfi yolları gösterilmiş, tövbe imkânının herkes için sonuna kadar açık olduğu bildirilmiştir. Yani insanoğluna yanlışlarını düzeltme yetenek ve imkânı verilmiştir. Buna yetecek kadar bir ömür de ihsan edilince, öteki dünyada artık özür beyan etme, bir kere daha hayata döndürülmeyi isteme hakkı bırakılmamış olmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Gençlik ve acemilik yıllarının ihmalleri, hiç değilse yaşlılık döneminde telâfi edilmelidir. Dünya ile ilginin zayıfladığı ihtiyarlık döneminde, hayır ve iyilikleri arttırmak, kulluk gayretlerine hız vermek ve böylece son anda olsun bir şeyler elde etmeye çalışmak, her aklı başında insanın yapması gerekli bir atılımdır. Üstelik böyle bir tavır, teşvik de edilmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ömrün sonlarına doğru iyilikleri attırmayı tavsiye eden dinî emirler mevcuttur. Bütün bunlara rağmen kendi bildiğini okuyan, arzu ettiği gibi yaşayan ve böylece uzun bir ömrü boşa geçiren kişiler çıkarsa, artık onların ileri sürebilecekleri hiçbir mazeretleri olamaz.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisimiz “Altmış yıl yaşamamış olanların âhirette mâzeret ileri sürme hakları vardır” anlamına asla gelmez. İyiyi kötüyü tecrübe edip tanıyacak kadar yaşamış olan herkes, mazeretini dünyada ileri sürecek ve kusurlarını orada telâfi edecektir. Artık onlar için âhirette mazeret beyan etme imkânı yoktur. Ama nihayet 60 yıl yaşamış olan birinin hiç mi hiç böyle bir şeyi aklından geçirmemesi lâzımdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Altmış yıl, herşeyi yerli yerine koymak için yeterli bir zaman ve imkândır. Hadisimiz bunu vurgulamaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Öte yandan Hz. Peygamber bir hadisinde <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Benim ümmetimin (ortalama) ömrü altmış-yetmiş yıl arasındadır”</span> buyurmuştur (Tirmizî, Daavât 101; İbni Mâce, Zühd 27). Hadisimizdeki altmış rakamı da bu ömür sınırının alt çizgisini ifade etmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Son anda gayrete gelmek suretiyle de olsa, kusurları dünyada iken telâfi etmeye çalışmak lâzımdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Kendilerine normal bir ömür verilmiş kimseler, eğer hallerini bu süre içinde düzeltmemişlerse, Allah Teâlâ’ya karşı ileri sürebilecekleri herhangi bir mazeretleri yoktur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Hayatın noksan ve eksiklerini yine hayatta ikmâl etmek gerekmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Ömrün sonlarına doğru iyilikleri ve ibadetleri arttırma teşvikinin altında yatan amaç da, geçmişteki eksiklerin bir ölçüde de olsa telâfi edilmesidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">114- الثاني : عن ابن عباس ، رضي اللَّه عنهما ، قال : كان عمر رضي اللَّه عنه يُدْخِلُنى مَع أشْياخ بْدرٍ ، فَكأنَّ بعْضَهُمْ وجدَ فِي نفسه فقال : لِمَ يَدْخُلُ هَذِا معنا ولنَا أبْنَاء مِثْلُه ،؟ فقال عمرُ : إِنَّهُ من حيْثُ علِمْتُمْ ، فدَعَانى ذاتَ يَوْمٍ فَأدْخلَنى معهُمْ ، فما رأَيْتُ أنَّه دعانى يوْمئِذٍ إِلاَّ لِيُرِيهُمْ قال : ما تقولون في قول اللَّه تعالى :  { إذا جاءَ نَصْرُ اللَّهِ والْفَتْحُ} [الفتح : 1 ] فقال بَعضُهُمْ : أمِرْنَا نَحْمَدُ اللَّهَ ونَسْتَغْفِره إذَا نَصرنَا وفَتَحَ علَيْنَا . وسكَتَ بعضهُمْ فلم يقُلْ شيئاً فقال لى : أكَذلك تقول يا ابنَ عباس ؟ فقلت : لا . قال فما تقول ؟ قلت : هُو أجلُ رسولِ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، أعْلمَه له قال : { إذا جَاءَ نَصْرُ اللَّهِ والْفتحُ}  وذلك علامة أجلِك { فَسَبِّحْ بِحمْدِ رَبِّكَ واسْتغْفِرْهُ إِنَّه كانَ تَوَّاباً}  [ الفتح : 3 ] فقال عمر رضي اللَّه عنه : ما أعْلَم منها إلاَّ ما تَقُول . رواه البخارى .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">114.</span></span> İbni Abbas <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anhümâ</span> şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ömer <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh Bedir Harbine iştirak etmiş yaşlı sahâbîlerle beraber beni de istişâre meclisine dahil etti. Sahâbîlerden biri buna içerledi ve Hz. Ömer’e:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Bu, neden bizimle beraber oluyor? Oysa bizim onun yaşıtı çocuklarımız var, dedi. Hz. Ömer:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Bildiğiniz bir sebepten dolayı, diye cevap verdi. Derken birgün beni çağırdı ve büyük sahâbîlerin meclisine aldı. Bana öyle geliyor ki, o gün beni onlara isbat etmek istiyordu. Sahâbîlere:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde...”</span></span> diye başlayan Nasr sûresi hakkında ne düşünüyorsunuz? diye sordu. Bir kısmı:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Yardım görüp fetih gerçekleşince Allah’a hamd ve istiğfar etmekle emrolunmaktayız, dedi. Kimi de hiç bir yorum yapmadı. Hz. Ömer bu defa bana hitaben:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ey İbni Abbas! Sen de böyle mi diyorsun? dedi. Ben:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Hayır, dedim.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Peki, ne diyorsun? diye sordu. Ben de:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Bu sûre, Hz. Peygamber’in ecelinin kendisine bildirildiğini ifade etmektedir. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah’ın yardımı ve fetih sana gelince</span></span> - ki, bu senin ecelinin geldiğinin alâmetidir-, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Rabbini hamd ile tesbih et, bağışlanma dile. Çünkü o tövbeleri kabul edendir”</span></span> buyuruluyor, dedim.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunun üzerine Hz. Ömer:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ben de bu sûreden senin dediğinden başkasını anlamıyorum, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Tefsîru sûre (110), 4; Menâkıb 25. Ayrıca bk. Tirmizî, Tefsîru sûre (110), 1</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i şerîf, Abdullah İbni Abbas hazretlerinin anlayış ve kavrayışının üstünlüğünü, Kur’an konusundaki bilgisinin enginliğini, dolayısıyla ilmin yaşta değil başta olduğunu göstermektedir. İbni Abbas’ın genç yaşına rağmen danışma meclisinde bulundurulmasına itiraz eden zatın Abdurrahman İbni Avf <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh olduğu Buhârî’nin ikinci rivayetinde açıkca yer almaktadır. Burada ise kapalı geçilmiştir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Öte yandan hadis, Hz. Ömer’in devlet yönetiminde belli bir istişâre meclisiyle çalıştığını, bu meclise öncelikle Bedir Savaşı mücâhidlerini, sonra da ilim ve anlayışlarını  yeterli gördüğü gençleri üye seçtiğini göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ayrıca Hz. Peygamber’e ecelinin yaklaştığı, zafer, Mekke’nin Fethi ve insanların öbek öbek İslâm’a girmeleri gibi üç işâretle bildirilmiş olması, onun peygamberliğinin delillerinden biri sayılmaktadır. Bu sebeple hadisi Buhârî, “İslâm’da Peygamberlik Alâmetleri” bölümünde de zikretmiştir (bk. Menâkıb 25).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu rivayet, bizzat Allah Teâlâ’nın Hz. Peygamber’e, ömrünün sonlarına doğru <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">tesbih, tahmid </span></span>ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">istiğfarı arttırması</span></span>nı emrettiğini belgelemektedir. Hayatın sonuna doğru hayır ve hasenâtı arttırmanın İslâm’da temel bir ilke olduğuna dikkat çekmektedir. Hadis burada kahramanları açısından değil, özü ve mesajı bakımından değerlendirilmiştir. Bu bir anlamda hadisi, fıkıh açısından değerlendirmek (fıkhu’l-hadîs) demektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. İlim ve ulemânın değeri herşeyin üstündedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. İstiğfar ve hamdin arttırılması, işlerin sonuna yaklaşıldığının tabii bir delili sayılmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Abdullah İbni Abbas, Kur’an bilgisinde üstün bir mevkie sahipti. Ona “tercümânü’l-Kur’an” denilmesi boşuna değildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">115- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">الثالث</span></span> : عن عائشةَ رضي اللَّه عنها قالت : ما صَلَّى رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم صلاةً بعْد أَنْ نزَلَتْ علَيْهِ  { إذَا جَاءَ نصْرُ اللِّهِ والْفَتْحُ }  إلاَّ يقول فيها : « سُبْحانك ربَّنَا وبِحمْدِكَ ، اللَّهُمَّ اغْفِرْ لى » متفقٌ عليه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">      وفي رواية الصحيحين عنها : كان رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يُكْثِر أنْ يَقُول فِي ركُوعِه وسُجُودِهِ : « سُبْحانَكَ اللَّهُمَّ ربَّنَا وَبحمْدِكَ ، اللَّهمَّ اغْفِرْ لي » يتأوَّل الْقُرْآن .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">     معنى : « يتأوَّل الْقُرُآنَ » أيْ : يعْمل مَا أُمِرَ بِهِ في الْقُــرآنِ في قولِهِ تعالى :  {فَسبِّحْ بِحمْدِ ربِّكَ واستَغْفِرْهُ } .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وفي رواية لمسلم : كان رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يُكْثِرُ أنْ يَقولَ قبْلَ أَنْ يَمُوتَ : «سُبْحانَكَ اللَّهُمَّ وبِحْمدِكَ ، أسْتَغْفِركَ وأتُوبُ إلَيْكَ » . قالت عائشةُ : قلت : يا رسولَ اللَّه ما هذِهِ الكلِمَاتُ الَّتي أرَاكَ أحْدثْتَها تَقولها ؟ قــال : « جُعِلَتْ لِي علامةٌ في أمَّتي إذا رَأيتُها قُلتُها  {إذَا جَاءَ نَصْرُ اللِّهِ والْفَتْحُ }  إلى آخر السورة».</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">      وفي رواية له : كان رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يُكْثِرُ مِنْ قَوْلِ : « سُبْحانَ اللَّهِ وبحَمْدِهِ . أسْتَغْفِرُ اللَّه وَأَتُوبُ إلَيْه » . قالت : قلت : يا رسولَ اللَّه ، أَرَاكَ تُكْثِرُ مِنْ قَوْل : سُبْحَانَ اللَّهِ وبحمْدِهِ ، أسْتغْفِر اللَّه وأتُوبُ إليْهِ ؟ فقال : « أخْبرني ربِّي أنِّي سَأرَى علاَمَةً فِي أُمَّتي فَإِذَا رأيْتُها أكْثَرْتُ مِن قَوْلِ : سُبْحانَ اللَّهِ وبحَمْدِهِ ، أسْتَغْفِرُ اللَّه وَأتُوبُ إلَيْهِ : فَقَدْ رَأَيْتُها:  {إذَا جَاءَ نَصْرُ اللِّهِ والْفَتْحُ } فَتْحُ مَكَّةَ ،  { ورأيْتَ النَّاس يدْخُلُونَ فِي دِينِ اللَّهِ أفْوَاجًا ، فَسبحْ بحمْدِ ربِّكَ واسْتَغفِرْهُ إنَّهُ كانَ توَّاباً }  .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">115. </span></span>Âişe <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anhâ </span>şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah’ın yardımı erişip fetih gerçekleşince...”</span></span> âyeti indikten sonra Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> kıldığı her namazda mutlaka <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Rabbimiz, seni tenzih ederim, seni hamd ile  anarım. Allahım! Beni bağışla ...”</span></span> derdi.  Buhârî, Ezân 123, 139; Megâzî 5, Tefsîru sûre (110), 1; Müslim, Salât 219, 220</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî’nin <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Sahîh</span>’i (Ezân 139, Tefsîru sûre (110), 2) ile Müslim’in <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Sahîh’inde </span>(Salât 217) Âişe <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anhâ</span>’dan rivayet edilen bir başka hadis de şöyledir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> rükû ve secdelerinde:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allahım! Seni tenzîh ederim. Rabbimiz! Sana hamdederim. Allahım! Beni bağışla!”</span></span> duasını pek sık tekrarlardı. Bu sözüyle o, Kur’an’a imtisal (ve âyeti fiilen tefsir) ederdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslim’in rivayetinde de (Salât 218) şöyle denilmektedir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> vefatından önce, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Seni hamdinle tesbih ve tenzih eder, bağışını diler, tövbe ederim”</span></span> duasını sık sık tekrar ederdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Âişe diyor ki:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ey Allah’ın Resûlü! Yeni yeni söylediğinizi duyduğum bu cümleler nedir? diye sordum. Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Ümmetimle ilgili olarak benim için bir işaret tayin edilmiştir. Onu gördüğüm zaman bu kelimeleri söylerim. Bu işaret, Nasr sûresi’dir”</span></span> buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Yine Müslim’in bir başka rivayetinde (Salât 220), bu husus şöyle yer almaktadır:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>, “Ben Allah’ı ulûhiyet makamına yakışmayan sıfatlardan tenzih eder ve O’na hamdederim” sözlerini sık sık söyler olmuştu.” Hz. Âişe diyor ki:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- “Sübhânallah ve bi hamdihî, estağfirullah ve etûbü ileyh” sözlerini görüyorum ki, pek sık söylüyorsun?” dedim.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Rabbim bana ümmetim içinde bir alâmet göreceğimi bildirdi. Onu gördüğümden bu yana </span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“sübhânellah ve bi hamdihî estağfirullah ve etûbu ileyh” </span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">sözünü çok söylerim. Ben o alâmeti, Mekke’nin fethine işaret eden “Allah’ın yardımı ulaşıp Fetih gerçekleşince ve insanların grup grup Allah’ın dinine girdiklerini gördüğünde Rabbini hamd ile tesbih et ve O’ndan mağfiret dile. Çünkü Allah tövbeleri çok çok kabul edendir” (meâlindeki Nasr) sûresi’nde gördüm,”</span></span> buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Yüce Rabbimiz, sevgili Resûlü’ne, “Allah’ın yardımı erişip fetih gerçekleşince ve insanların gruplar halinde Allah’ın dinine girdiklerini gördüğünde” Rabbini hamd ile tesbih etmesini ve bağışlanma dilemesini emretmiştir. Efendimiz de bu emre yukarıdaki rivayetlerde yer alan ifadeleri, kıldığı namazların rükû ve secdelerinde sık sık söylemek suretiyle yerine getirmiştir. Âişe vâlidemiz, daha önce göregeldiği durumdan farklı olan ve devamlılık arzetmeye başlayan bu yeni durumu tabiî olarak merak etmiş ve öğrenmek istemiştir. Peygamber Efendimiz onun merakını, Nasr sûresi’nin kendisine bu görevi verdiğini söyleyerek gidermiştir. Bu sebeple bu sûreye <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">tevdi’ </span></span>(vedâlaşma) sûresi de denilmiştir. Ayrıca sûre olarak en son inen sûre de budur. Nüzûlünün Mekke fethinden önce olduğuna, Vedâ haccında indiğine dair rivayetler bulunmaktadır. Fetih öncesinde inmiş olduğu çoğunlukla kabul edilmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hepsi de Hz. Âişe vâlidemizden nakledilen rivayetleri topluca değerlendirdiğimiz zaman, Peygamber Efendimiz’in bu hareketi, vefatına yakın bir dönemde görülmüştür. Bu durum, ömrün sonuna doğru iyilikleri arttırmanın Hz. Peygamber’in nezih hayatında aynen gerçekleştiğinin delili olmaktadır. Hz. Peygamber’in yorumu da bunu açıkça göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">O halde geçmişi ve geleceği sorumluluk açısından kendisine bağışlanmış olan Hz. Peygamber’in yorumu ve uygulaması bu olunca artık aynı teşvikin, böyle bir imtiyaza sahip olmayan biz ümmetine öncelikle yönelik olduğu anlaşılmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Öte yandan bu rivayetler, Nasr sûresi hakkında İbn Abbas <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>ümâ’nın yaptığı (önceki hadiste geçen) değerlendirmenin isabetini de göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Resûl-i Ekrem Efendimiz çok çok istiğfar etmiş Allah Teâlâ’dan bağışlanma dilemiş, buna özel önem vermiştir. Bu hali ömrünün sonlarında daha yoğun olarak yaşamıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Nimete şükür gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Hz. Peygamber’i örnek alarak, müslümanların da yaşlılık yıllarında daha fazla ibadet ve hayır işlemeye bakmaları gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">116- الرابع : عن أنسٍ رضي اللَّهُ عنه قال : إنَّ اللَّه عزَّ وجلَّ تَابعَ الوحْيَ على رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَبْلَ وَفَاتِهِ ، حتَّى تُوُفِّى أكْثَرَ مَا كَانَ الْوَحْيُ . متفقٌ عليه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">116.</span></span> Enes  <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span> şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Allah Teâlâ, Peygamber’in vefatından önce vahyi sıklaştırdı. Öyle ki Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span> vahyin en sık geldiği bir sırada vefat etti.”  Buhârî, Fezâilü’l-Kur’ân 1; Müslim, Tefsîr 2</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslim’in rivayetinde, vahyin en çok, Hz. Peygamber’in vefat ettiği gün geldiği kaydı bulunmaktadır. Buhârî’den alınmış bu rivayette ise, “gün kaydı” yoktur. “Vahyin pek sıklaştığı bir sırada” denilmesi tarihi gerçeğe daha uygun gözükmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber’in son zamanlarında vahyin sıklaşması, İslâm toplum yapısının ve grup grup gelip müslüman olan insanların ihtiyaçları ve problemleri dolayısıyladır. Artık sistem tamamlanmaktadır. Bu yoğunluk, bir taraftan da Hz. Peygamber’in dünyadan ayrılma zamanının oldukca yakınlaştığının işaretidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Nevevî merhumun muhaddislerin Tefsir ve Kur’an ile ilgili bölümlerde naklettikleri bu hadisi, ömrün sonunda hayrı arttırmak konusunda zikretmesi bu uygulamanın sünnetullaha da uygun düştüğünü göstermek, mevzuyu böylece daha da güçlendirmek istemesiyle açıklanabilir. Halkımızın “Gidecekle öleceği çok çalıştırırlar” sözü de bu genel kaidenin bir başka şekilde tesbit ve itirafıdır. O halde son anlarında bile hayra, ibadete yönelmeyenlerin gafleti ve tabii zararı pek büyük olacak demektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Hz. Peygamber vefat etmeden önce vahyin sıklaşması, son demlerde hayrın arttırılmasını teşvik eden ilâhî bir uygulamadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Son fırsatları olsun değerlendirmeye bakmak lâzımdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">117- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">الخامس</span></span> : عن جابر رضي اللَّه عنه قال : قال رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « يُبْعثُ كُلُّ عبْدٍ على ما مَاتَ علَيْهِ » رواه مسلم .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">117. </span></span>Câbir İbni Abdullah<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> radıyallahu anh</span>’den rivayet edildiğine göre Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Her kul öldüğü hal (amel) üzere diriltilir.” </span></span>Müslim, Cennet 83</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ömrün sonlarında hayır ve kulluğu arttırma teşvikinin asıl gerekçesi bu hadiste açıklanmaktadır. Herkes ne üzerinde nasıl, hangi halde vefât etmişse, âhirette öylece diriltilecektir. Buna göre iyilik ve kulluk hallerini arttırmak, eceli iyi bir durumda karşılama imkânını hazırlamak demektir. Öteki dünyada güzel bir hal ile dirilmek mutluluğu da buna bağlıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ölüm kesin ve mecbûrî bir sondur. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Her canlı ölümü tadacaktır.”</span></span> Hiç bir canlı nerede, ne zaman öleceğini bilemez. Böyle olunca genellikle, belli yaşlardan sonra artık bu mecbûrî yolculuğu, günlük hayatın gündemine ağırlıklı şekilde hâkim kılmak, gâfil avlanmamak bakımından fevkalâde önemlidir. Zira <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Nasıl yaşarsanız öylece ölür, nasıl ölürseniz öylece diriltilirsiniz”</span> uyarısı, görünüş açısından genel bir gerçeğe dikkat çekmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Camide ibadet ederken ölmek de var, meyhânede kafa çekerken ölmek de... Helâlinden rızkını kazanmak için çalışırken iş başında ölmek de var, başkasının malını aşırırken ölmek de... Allah diyerek ölmek de var, etrafa küfürler yağdırarak ölmek de. Sâlihler meclisinde ölmek de var, fâsıklar arasında ölmek de...</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bütün bunlar düşünülünce, dili güzel kelimeler söylemeye alıştırmak, ve günü hayır üzere geçirmeye gayret etmek demek, ölümü uygun bir şekilde karşılamaya çalışmak demektir. Asıl gerçeği yani herkesin içinde sakladığı niyet ve sırları ancak Allah bilir. Toplu ölümlerde, öbür dünyadaki diriliş şeklini herkesin niyeti tayin edecektir. Bu konuda niyet ile ilgili bölüme bakılmalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. İnsan nasıl yaşarsa öyle ölür. Nasıl ölürse öyle diriltilir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. İyi bir niyete, iyi bir hayat tarzına sahip olmak, özellikle ömrün sonlarına doğru kendine çeki düzen vermek, âhirette iyi bir hal üzere dirilmek bakımından büyük önem arzetmektedir.</span><br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kaynak: Riyazüssalihin</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size">بابُ الحثِّ على الازدياد من الخير في أواخِر العُمر</span><br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">ÖMRÜN SONLARINDA HAYRI  ARTTIRMAYA TEŞVİK</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Âyet</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">قال اللَّه تعالى :  {  أَوَلَمْ نُعَمِّرْكُم مَّا يَتَذَكَّرُ فِيهِ مَن تَذَكَّرَ وَجَاءكُمُ النَّذِيرُ فَذُوقُوا فَمَا لِلظَّالِمِينَ مِن نَّصِيرٍ  }</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1. “Düşünecek olanın düşüneceği kadar sizi yaşatmadık mı? Hem size uyarıcı da geldi.”</span></span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Fâtır sûresi (35), 37</span></div>
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">قال ابن عباس والمحققون: معناه: أولم نعمركم ستين سنة، ويؤيده الحديث الذي سنذكره إن شاء اللَّه تعالى. وقيل معناه: ثماني عشرة سنة. وقيل: أربعين سنة. قاله الحسن والكلبي ومسروق، ونقل عن ابن عباس أيضاً، ونقلوا أن أهل المدينة كانوا إذا بلغ أحدهم أربعين سنة تفرغ للعبادة. وقيل هو: البلوغ. وقوله تعالى:  { وجاءكم النذير }  قال ابن عباس والجمهور: هو النبي صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّم. وقيل: الشيب. قاله عكرمة وابن عيينة وغيرهما، والله أعلم.</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Nevevî bu âyet-i kerîmeyi şöyle açıklamaktadır:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Abdullah İbni Abbas ve meseleyi iyi tetkik eden âlimlere göre bu âyetin anlamı, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Biz sizi altmış yıl yaşatmadık mı?”</span> demektir. Nitekim biraz sonra nakledeceğimiz hadîs-i şerîf de bu mânayı pekiştirmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bazılarına göre mânası<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> “sizi on sekiz sene”</span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span>bazılarına göre d<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">e “kırk sene yaşatmadık mı?” </span>demektir. Bu son yorum, Hasan el-Basrî, el-Kelbî ve Mesrûk’a aittir. Ayrıca bu görüş İbni Abbas’tan da nakledilmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Medinelilerin kırk yaşına gelince, kendilerini ibadete verdikleri rivayet edilmiştir. Bazıları âyette işaret edilen sürenin “büluğ yaşı” olduğunu söylemişlerdir. İbni Abbas ve âlimlerin büyük çoğunluğu âyetteki <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Size uyarıcı da geldi”</span></span> ifadesindeki uyarıcıdan maksadın “Hz. Peygamber” olduğunu söylemişlerdir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İkrime, Süfyân İbni Uyeyne ve daha başkaları âyetteki “uyarıcı” sözünü “ihtiyarlık” olarak yorumlamışlardır. Gerçeği ise, Allah bilir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Nevevî’nin açıklaması böyledir. Âyet, inkârcı müşriklerin cehennemden çıkarılmalarını istemeleri, önceki hayatlarının tersine iman ve imana dayalı bir hayat yaşayacaklarını söylemeleri üzerine kendilerine verilen cevaptır. O halde bülûğdan itibaren altmış yaşına kadar ölen herkes, düşünüp ne yapacağına karar verecek zamanı bulmuş demektir. Ne yapılması, nasıl yapılması gerektiğine dair başta Peygamber olmak üzere kendisini uyaran ihtiyarlık ve benzeri bir çok uyarıcı da bulunmaktadır. Böyle olunca ömrü gafletle ve istediği gibi tüketmek, sonra acı âkıbetle karşılaşınca pişmanlık duymak ve yeniden dünyaya gelmek gibi olmayacak isteklerde bulunmak kimseye bir şey kazandırmayacaktır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Herkese takdir edilen ömür, eğer değerlendirilebilirse, böylesi pişmanlığa düşmeyecek kadar uzun ve yeterlidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">HADİSLER</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">113- وأمَّا الأحاديث <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">فالأوَّل</span></span> : عن أَبِي هريرة رضي اللَّه عنه ، عن النَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : «أعْذَرَ اللَّهُ إلى امْرِىءٍ أخَّرَ أجلَه حتى بلَغَ سِتِّينَ سنةً » رواه البخارى.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">قال العلماءُ معناه : لَمْ يتْركْ لَه عُذْراً إذ أمْهَلَهُ هذِهِ المُدَّةَ . يُقال : أعْذَرَ الرَّجُلُ إذا بلغَ الغاية في الْعُذْرِ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">113. </span></span>Ebû Hüreyre<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> radıyallahu anh</span>’den rivayet edildiğine göre Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah, altmış yıl ömür verdiği kişinin mazeret gösterme imkânını ortadan kaldırmıştır.”</span></span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Rikak 5</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Dünyaya geliş amacını anlamak, hayatı anlamak ve sorumluluklarına sahip çıkmak için insanoğlunun bir “tecrübe zamanı”na ihtiyacı vardır. Bu zamanın âzami sınırı altmış yıldır. Daha kısa sürelerde de insan tecrübe imkânı bulur ve kendisine göre bir yaşayış tarzı benimser ve bunun hesabını vermeye de razı olur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Kul, kusursuz olmaz” denilmiştir. Kusurların telâfi yolları gösterilmiş, tövbe imkânının herkes için sonuna kadar açık olduğu bildirilmiştir. Yani insanoğluna yanlışlarını düzeltme yetenek ve imkânı verilmiştir. Buna yetecek kadar bir ömür de ihsan edilince, öteki dünyada artık özür beyan etme, bir kere daha hayata döndürülmeyi isteme hakkı bırakılmamış olmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Gençlik ve acemilik yıllarının ihmalleri, hiç değilse yaşlılık döneminde telâfi edilmelidir. Dünya ile ilginin zayıfladığı ihtiyarlık döneminde, hayır ve iyilikleri arttırmak, kulluk gayretlerine hız vermek ve böylece son anda olsun bir şeyler elde etmeye çalışmak, her aklı başında insanın yapması gerekli bir atılımdır. Üstelik böyle bir tavır, teşvik de edilmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ömrün sonlarına doğru iyilikleri attırmayı tavsiye eden dinî emirler mevcuttur. Bütün bunlara rağmen kendi bildiğini okuyan, arzu ettiği gibi yaşayan ve böylece uzun bir ömrü boşa geçiren kişiler çıkarsa, artık onların ileri sürebilecekleri hiçbir mazeretleri olamaz.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisimiz “Altmış yıl yaşamamış olanların âhirette mâzeret ileri sürme hakları vardır” anlamına asla gelmez. İyiyi kötüyü tecrübe edip tanıyacak kadar yaşamış olan herkes, mazeretini dünyada ileri sürecek ve kusurlarını orada telâfi edecektir. Artık onlar için âhirette mazeret beyan etme imkânı yoktur. Ama nihayet 60 yıl yaşamış olan birinin hiç mi hiç böyle bir şeyi aklından geçirmemesi lâzımdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Altmış yıl, herşeyi yerli yerine koymak için yeterli bir zaman ve imkândır. Hadisimiz bunu vurgulamaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Öte yandan Hz. Peygamber bir hadisinde <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Benim ümmetimin (ortalama) ömrü altmış-yetmiş yıl arasındadır”</span> buyurmuştur (Tirmizî, Daavât 101; İbni Mâce, Zühd 27). Hadisimizdeki altmış rakamı da bu ömür sınırının alt çizgisini ifade etmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Son anda gayrete gelmek suretiyle de olsa, kusurları dünyada iken telâfi etmeye çalışmak lâzımdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Kendilerine normal bir ömür verilmiş kimseler, eğer hallerini bu süre içinde düzeltmemişlerse, Allah Teâlâ’ya karşı ileri sürebilecekleri herhangi bir mazeretleri yoktur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Hayatın noksan ve eksiklerini yine hayatta ikmâl etmek gerekmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Ömrün sonlarına doğru iyilikleri ve ibadetleri arttırma teşvikinin altında yatan amaç da, geçmişteki eksiklerin bir ölçüde de olsa telâfi edilmesidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">114- الثاني : عن ابن عباس ، رضي اللَّه عنهما ، قال : كان عمر رضي اللَّه عنه يُدْخِلُنى مَع أشْياخ بْدرٍ ، فَكأنَّ بعْضَهُمْ وجدَ فِي نفسه فقال : لِمَ يَدْخُلُ هَذِا معنا ولنَا أبْنَاء مِثْلُه ،؟ فقال عمرُ : إِنَّهُ من حيْثُ علِمْتُمْ ، فدَعَانى ذاتَ يَوْمٍ فَأدْخلَنى معهُمْ ، فما رأَيْتُ أنَّه دعانى يوْمئِذٍ إِلاَّ لِيُرِيهُمْ قال : ما تقولون في قول اللَّه تعالى :  { إذا جاءَ نَصْرُ اللَّهِ والْفَتْحُ} [الفتح : 1 ] فقال بَعضُهُمْ : أمِرْنَا نَحْمَدُ اللَّهَ ونَسْتَغْفِره إذَا نَصرنَا وفَتَحَ علَيْنَا . وسكَتَ بعضهُمْ فلم يقُلْ شيئاً فقال لى : أكَذلك تقول يا ابنَ عباس ؟ فقلت : لا . قال فما تقول ؟ قلت : هُو أجلُ رسولِ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، أعْلمَه له قال : { إذا جَاءَ نَصْرُ اللَّهِ والْفتحُ}  وذلك علامة أجلِك { فَسَبِّحْ بِحمْدِ رَبِّكَ واسْتغْفِرْهُ إِنَّه كانَ تَوَّاباً}  [ الفتح : 3 ] فقال عمر رضي اللَّه عنه : ما أعْلَم منها إلاَّ ما تَقُول . رواه البخارى .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">114.</span></span> İbni Abbas <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anhümâ</span> şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ömer <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh Bedir Harbine iştirak etmiş yaşlı sahâbîlerle beraber beni de istişâre meclisine dahil etti. Sahâbîlerden biri buna içerledi ve Hz. Ömer’e:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Bu, neden bizimle beraber oluyor? Oysa bizim onun yaşıtı çocuklarımız var, dedi. Hz. Ömer:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Bildiğiniz bir sebepten dolayı, diye cevap verdi. Derken birgün beni çağırdı ve büyük sahâbîlerin meclisine aldı. Bana öyle geliyor ki, o gün beni onlara isbat etmek istiyordu. Sahâbîlere:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde...”</span></span> diye başlayan Nasr sûresi hakkında ne düşünüyorsunuz? diye sordu. Bir kısmı:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Yardım görüp fetih gerçekleşince Allah’a hamd ve istiğfar etmekle emrolunmaktayız, dedi. Kimi de hiç bir yorum yapmadı. Hz. Ömer bu defa bana hitaben:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ey İbni Abbas! Sen de böyle mi diyorsun? dedi. Ben:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Hayır, dedim.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Peki, ne diyorsun? diye sordu. Ben de:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Bu sûre, Hz. Peygamber’in ecelinin kendisine bildirildiğini ifade etmektedir. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah’ın yardımı ve fetih sana gelince</span></span> - ki, bu senin ecelinin geldiğinin alâmetidir-, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Rabbini hamd ile tesbih et, bağışlanma dile. Çünkü o tövbeleri kabul edendir”</span></span> buyuruluyor, dedim.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunun üzerine Hz. Ömer:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ben de bu sûreden senin dediğinden başkasını anlamıyorum, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Tefsîru sûre (110), 4; Menâkıb 25. Ayrıca bk. Tirmizî, Tefsîru sûre (110), 1</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i şerîf, Abdullah İbni Abbas hazretlerinin anlayış ve kavrayışının üstünlüğünü, Kur’an konusundaki bilgisinin enginliğini, dolayısıyla ilmin yaşta değil başta olduğunu göstermektedir. İbni Abbas’ın genç yaşına rağmen danışma meclisinde bulundurulmasına itiraz eden zatın Abdurrahman İbni Avf <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh olduğu Buhârî’nin ikinci rivayetinde açıkca yer almaktadır. Burada ise kapalı geçilmiştir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Öte yandan hadis, Hz. Ömer’in devlet yönetiminde belli bir istişâre meclisiyle çalıştığını, bu meclise öncelikle Bedir Savaşı mücâhidlerini, sonra da ilim ve anlayışlarını  yeterli gördüğü gençleri üye seçtiğini göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ayrıca Hz. Peygamber’e ecelinin yaklaştığı, zafer, Mekke’nin Fethi ve insanların öbek öbek İslâm’a girmeleri gibi üç işâretle bildirilmiş olması, onun peygamberliğinin delillerinden biri sayılmaktadır. Bu sebeple hadisi Buhârî, “İslâm’da Peygamberlik Alâmetleri” bölümünde de zikretmiştir (bk. Menâkıb 25).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu rivayet, bizzat Allah Teâlâ’nın Hz. Peygamber’e, ömrünün sonlarına doğru <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">tesbih, tahmid </span></span>ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">istiğfarı arttırması</span></span>nı emrettiğini belgelemektedir. Hayatın sonuna doğru hayır ve hasenâtı arttırmanın İslâm’da temel bir ilke olduğuna dikkat çekmektedir. Hadis burada kahramanları açısından değil, özü ve mesajı bakımından değerlendirilmiştir. Bu bir anlamda hadisi, fıkıh açısından değerlendirmek (fıkhu’l-hadîs) demektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. İlim ve ulemânın değeri herşeyin üstündedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. İstiğfar ve hamdin arttırılması, işlerin sonuna yaklaşıldığının tabii bir delili sayılmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Abdullah İbni Abbas, Kur’an bilgisinde üstün bir mevkie sahipti. Ona “tercümânü’l-Kur’an” denilmesi boşuna değildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">115- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">الثالث</span></span> : عن عائشةَ رضي اللَّه عنها قالت : ما صَلَّى رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم صلاةً بعْد أَنْ نزَلَتْ علَيْهِ  { إذَا جَاءَ نصْرُ اللِّهِ والْفَتْحُ }  إلاَّ يقول فيها : « سُبْحانك ربَّنَا وبِحمْدِكَ ، اللَّهُمَّ اغْفِرْ لى » متفقٌ عليه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">      وفي رواية الصحيحين عنها : كان رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يُكْثِر أنْ يَقُول فِي ركُوعِه وسُجُودِهِ : « سُبْحانَكَ اللَّهُمَّ ربَّنَا وَبحمْدِكَ ، اللَّهمَّ اغْفِرْ لي » يتأوَّل الْقُرْآن .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">     معنى : « يتأوَّل الْقُرُآنَ » أيْ : يعْمل مَا أُمِرَ بِهِ في الْقُــرآنِ في قولِهِ تعالى :  {فَسبِّحْ بِحمْدِ ربِّكَ واستَغْفِرْهُ } .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وفي رواية لمسلم : كان رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يُكْثِرُ أنْ يَقولَ قبْلَ أَنْ يَمُوتَ : «سُبْحانَكَ اللَّهُمَّ وبِحْمدِكَ ، أسْتَغْفِركَ وأتُوبُ إلَيْكَ » . قالت عائشةُ : قلت : يا رسولَ اللَّه ما هذِهِ الكلِمَاتُ الَّتي أرَاكَ أحْدثْتَها تَقولها ؟ قــال : « جُعِلَتْ لِي علامةٌ في أمَّتي إذا رَأيتُها قُلتُها  {إذَا جَاءَ نَصْرُ اللِّهِ والْفَتْحُ }  إلى آخر السورة».</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">      وفي رواية له : كان رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يُكْثِرُ مِنْ قَوْلِ : « سُبْحانَ اللَّهِ وبحَمْدِهِ . أسْتَغْفِرُ اللَّه وَأَتُوبُ إلَيْه » . قالت : قلت : يا رسولَ اللَّه ، أَرَاكَ تُكْثِرُ مِنْ قَوْل : سُبْحَانَ اللَّهِ وبحمْدِهِ ، أسْتغْفِر اللَّه وأتُوبُ إليْهِ ؟ فقال : « أخْبرني ربِّي أنِّي سَأرَى علاَمَةً فِي أُمَّتي فَإِذَا رأيْتُها أكْثَرْتُ مِن قَوْلِ : سُبْحانَ اللَّهِ وبحَمْدِهِ ، أسْتَغْفِرُ اللَّه وَأتُوبُ إلَيْهِ : فَقَدْ رَأَيْتُها:  {إذَا جَاءَ نَصْرُ اللِّهِ والْفَتْحُ } فَتْحُ مَكَّةَ ،  { ورأيْتَ النَّاس يدْخُلُونَ فِي دِينِ اللَّهِ أفْوَاجًا ، فَسبحْ بحمْدِ ربِّكَ واسْتَغفِرْهُ إنَّهُ كانَ توَّاباً }  .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">115. </span></span>Âişe <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anhâ </span>şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah’ın yardımı erişip fetih gerçekleşince...”</span></span> âyeti indikten sonra Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> kıldığı her namazda mutlaka <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Rabbimiz, seni tenzih ederim, seni hamd ile  anarım. Allahım! Beni bağışla ...”</span></span> derdi.  Buhârî, Ezân 123, 139; Megâzî 5, Tefsîru sûre (110), 1; Müslim, Salât 219, 220</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî’nin <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Sahîh</span>’i (Ezân 139, Tefsîru sûre (110), 2) ile Müslim’in <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Sahîh’inde </span>(Salât 217) Âişe <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anhâ</span>’dan rivayet edilen bir başka hadis de şöyledir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> rükû ve secdelerinde:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allahım! Seni tenzîh ederim. Rabbimiz! Sana hamdederim. Allahım! Beni bağışla!”</span></span> duasını pek sık tekrarlardı. Bu sözüyle o, Kur’an’a imtisal (ve âyeti fiilen tefsir) ederdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslim’in rivayetinde de (Salât 218) şöyle denilmektedir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> vefatından önce, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Seni hamdinle tesbih ve tenzih eder, bağışını diler, tövbe ederim”</span></span> duasını sık sık tekrar ederdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Âişe diyor ki:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ey Allah’ın Resûlü! Yeni yeni söylediğinizi duyduğum bu cümleler nedir? diye sordum. Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Ümmetimle ilgili olarak benim için bir işaret tayin edilmiştir. Onu gördüğüm zaman bu kelimeleri söylerim. Bu işaret, Nasr sûresi’dir”</span></span> buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Yine Müslim’in bir başka rivayetinde (Salât 220), bu husus şöyle yer almaktadır:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>, “Ben Allah’ı ulûhiyet makamına yakışmayan sıfatlardan tenzih eder ve O’na hamdederim” sözlerini sık sık söyler olmuştu.” Hz. Âişe diyor ki:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- “Sübhânallah ve bi hamdihî, estağfirullah ve etûbü ileyh” sözlerini görüyorum ki, pek sık söylüyorsun?” dedim.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Rabbim bana ümmetim içinde bir alâmet göreceğimi bildirdi. Onu gördüğümden bu yana </span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“sübhânellah ve bi hamdihî estağfirullah ve etûbu ileyh” </span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">sözünü çok söylerim. Ben o alâmeti, Mekke’nin fethine işaret eden “Allah’ın yardımı ulaşıp Fetih gerçekleşince ve insanların grup grup Allah’ın dinine girdiklerini gördüğünde Rabbini hamd ile tesbih et ve O’ndan mağfiret dile. Çünkü Allah tövbeleri çok çok kabul edendir” (meâlindeki Nasr) sûresi’nde gördüm,”</span></span> buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Yüce Rabbimiz, sevgili Resûlü’ne, “Allah’ın yardımı erişip fetih gerçekleşince ve insanların gruplar halinde Allah’ın dinine girdiklerini gördüğünde” Rabbini hamd ile tesbih etmesini ve bağışlanma dilemesini emretmiştir. Efendimiz de bu emre yukarıdaki rivayetlerde yer alan ifadeleri, kıldığı namazların rükû ve secdelerinde sık sık söylemek suretiyle yerine getirmiştir. Âişe vâlidemiz, daha önce göregeldiği durumdan farklı olan ve devamlılık arzetmeye başlayan bu yeni durumu tabiî olarak merak etmiş ve öğrenmek istemiştir. Peygamber Efendimiz onun merakını, Nasr sûresi’nin kendisine bu görevi verdiğini söyleyerek gidermiştir. Bu sebeple bu sûreye <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">tevdi’ </span></span>(vedâlaşma) sûresi de denilmiştir. Ayrıca sûre olarak en son inen sûre de budur. Nüzûlünün Mekke fethinden önce olduğuna, Vedâ haccında indiğine dair rivayetler bulunmaktadır. Fetih öncesinde inmiş olduğu çoğunlukla kabul edilmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hepsi de Hz. Âişe vâlidemizden nakledilen rivayetleri topluca değerlendirdiğimiz zaman, Peygamber Efendimiz’in bu hareketi, vefatına yakın bir dönemde görülmüştür. Bu durum, ömrün sonuna doğru iyilikleri arttırmanın Hz. Peygamber’in nezih hayatında aynen gerçekleştiğinin delili olmaktadır. Hz. Peygamber’in yorumu da bunu açıkça göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">O halde geçmişi ve geleceği sorumluluk açısından kendisine bağışlanmış olan Hz. Peygamber’in yorumu ve uygulaması bu olunca artık aynı teşvikin, böyle bir imtiyaza sahip olmayan biz ümmetine öncelikle yönelik olduğu anlaşılmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Öte yandan bu rivayetler, Nasr sûresi hakkında İbn Abbas <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>ümâ’nın yaptığı (önceki hadiste geçen) değerlendirmenin isabetini de göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Resûl-i Ekrem Efendimiz çok çok istiğfar etmiş Allah Teâlâ’dan bağışlanma dilemiş, buna özel önem vermiştir. Bu hali ömrünün sonlarında daha yoğun olarak yaşamıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Nimete şükür gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Hz. Peygamber’i örnek alarak, müslümanların da yaşlılık yıllarında daha fazla ibadet ve hayır işlemeye bakmaları gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">116- الرابع : عن أنسٍ رضي اللَّهُ عنه قال : إنَّ اللَّه عزَّ وجلَّ تَابعَ الوحْيَ على رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَبْلَ وَفَاتِهِ ، حتَّى تُوُفِّى أكْثَرَ مَا كَانَ الْوَحْيُ . متفقٌ عليه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">116.</span></span> Enes  <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span> şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Allah Teâlâ, Peygamber’in vefatından önce vahyi sıklaştırdı. Öyle ki Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span> vahyin en sık geldiği bir sırada vefat etti.”  Buhârî, Fezâilü’l-Kur’ân 1; Müslim, Tefsîr 2</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslim’in rivayetinde, vahyin en çok, Hz. Peygamber’in vefat ettiği gün geldiği kaydı bulunmaktadır. Buhârî’den alınmış bu rivayette ise, “gün kaydı” yoktur. “Vahyin pek sıklaştığı bir sırada” denilmesi tarihi gerçeğe daha uygun gözükmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber’in son zamanlarında vahyin sıklaşması, İslâm toplum yapısının ve grup grup gelip müslüman olan insanların ihtiyaçları ve problemleri dolayısıyladır. Artık sistem tamamlanmaktadır. Bu yoğunluk, bir taraftan da Hz. Peygamber’in dünyadan ayrılma zamanının oldukca yakınlaştığının işaretidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Nevevî merhumun muhaddislerin Tefsir ve Kur’an ile ilgili bölümlerde naklettikleri bu hadisi, ömrün sonunda hayrı arttırmak konusunda zikretmesi bu uygulamanın sünnetullaha da uygun düştüğünü göstermek, mevzuyu böylece daha da güçlendirmek istemesiyle açıklanabilir. Halkımızın “Gidecekle öleceği çok çalıştırırlar” sözü de bu genel kaidenin bir başka şekilde tesbit ve itirafıdır. O halde son anlarında bile hayra, ibadete yönelmeyenlerin gafleti ve tabii zararı pek büyük olacak demektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Hz. Peygamber vefat etmeden önce vahyin sıklaşması, son demlerde hayrın arttırılmasını teşvik eden ilâhî bir uygulamadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Son fırsatları olsun değerlendirmeye bakmak lâzımdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">117- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">الخامس</span></span> : عن جابر رضي اللَّه عنه قال : قال رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « يُبْعثُ كُلُّ عبْدٍ على ما مَاتَ علَيْهِ » رواه مسلم .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">117. </span></span>Câbir İbni Abdullah<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> radıyallahu anh</span>’den rivayet edildiğine göre Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Her kul öldüğü hal (amel) üzere diriltilir.” </span></span>Müslim, Cennet 83</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ömrün sonlarında hayır ve kulluğu arttırma teşvikinin asıl gerekçesi bu hadiste açıklanmaktadır. Herkes ne üzerinde nasıl, hangi halde vefât etmişse, âhirette öylece diriltilecektir. Buna göre iyilik ve kulluk hallerini arttırmak, eceli iyi bir durumda karşılama imkânını hazırlamak demektir. Öteki dünyada güzel bir hal ile dirilmek mutluluğu da buna bağlıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ölüm kesin ve mecbûrî bir sondur. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Her canlı ölümü tadacaktır.”</span></span> Hiç bir canlı nerede, ne zaman öleceğini bilemez. Böyle olunca genellikle, belli yaşlardan sonra artık bu mecbûrî yolculuğu, günlük hayatın gündemine ağırlıklı şekilde hâkim kılmak, gâfil avlanmamak bakımından fevkalâde önemlidir. Zira <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Nasıl yaşarsanız öylece ölür, nasıl ölürseniz öylece diriltilirsiniz”</span> uyarısı, görünüş açısından genel bir gerçeğe dikkat çekmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Camide ibadet ederken ölmek de var, meyhânede kafa çekerken ölmek de... Helâlinden rızkını kazanmak için çalışırken iş başında ölmek de var, başkasının malını aşırırken ölmek de... Allah diyerek ölmek de var, etrafa küfürler yağdırarak ölmek de. Sâlihler meclisinde ölmek de var, fâsıklar arasında ölmek de...</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bütün bunlar düşünülünce, dili güzel kelimeler söylemeye alıştırmak, ve günü hayır üzere geçirmeye gayret etmek demek, ölümü uygun bir şekilde karşılamaya çalışmak demektir. Asıl gerçeği yani herkesin içinde sakladığı niyet ve sırları ancak Allah bilir. Toplu ölümlerde, öbür dünyadaki diriliş şeklini herkesin niyeti tayin edecektir. Bu konuda niyet ile ilgili bölüme bakılmalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. İnsan nasıl yaşarsa öyle ölür. Nasıl ölürse öyle diriltilir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. İyi bir niyete, iyi bir hayat tarzına sahip olmak, özellikle ömrün sonlarına doğru kendine çeki düzen vermek, âhirette iyi bir hal üzere dirilmek bakımından büyük önem arzetmektedir.</span><br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kaynak: Riyazüssalihin</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[MÜCÂHEDE]]></title>
			<link>https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=33564</link>
			<pubDate>Sun, 08 Dec 2024 11:38:54 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://forum.bizdeblog.com/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=33564</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size">بابُ المجاهدة</span><br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">MÜCÂHEDE</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Âyetler</span><br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">قال اللَّه تعالى :  وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا وَإِنَّ اللَّهَ لَمَعَ الْمُحْسِنِينَ   </span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1. “Uðrumuzda mücâhede edenleri yollarýmýza iletiriz. Gerçekten Allah iyilik edenlerle beraberdir.” </span></span>Ankebut sûresi (29), 69</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Nefse, þeytana, kötü duygulara ve din düþmanlarýna bütün güçleriyle direnenleri, Allah Teâlâ rýzâsýna ve cennetine ulaþtýracak yollara yöneltecektir. Önemli olan, Allah’a kulluk uðrunda var gücüyle mücâdele etmektir. Âyet, iyi bir kul olmak için sarfedilecek gayretlerin, aslâ sonuçsuz kalmayacaðý, mutlaka hedefe götürücü çýkýþ yollarý bulunacaðý müjdesini vermekte; mü’minleri, mücâhedenin her türlüsünü bu güven içinde gerçekleþtirmeye çaðýrmaktadýr. Hem de Allah Teâlâ’nýn yardýmýnýn iyi davrananlarla beraber olduðu gerçeðini hatýrlatarak...</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Mücâhedenin cihaddan daha genel olduðu, cihaddan önce de sonra da yürütülmesi gerekli kulluk gayretlerini içine aldýðý dikkatten kaçýrýlmamalýdýr. Bildikleriyle amel etmenin de mücâhede olduðunu ileri süren ulemâ, herhalde bu genelliði ifâde etmek istemiþ olmalýdýrlar. Âyeti, “Bize itaat uðrunda gayret gösterenleri sevabýmýzýn yollarýna kýlavuzlarýz” þeklinde yorumlayan Abdullah Ýbni Abbas <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anh</span> de <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">mücâhedenin Allah’a kulluðu esas alan bir kavram </span></span>olduðunu dile getirmiþ olmaktadýr.</span><br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى :  { وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ } .</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2. “Ölüm sana eriþinceye kadar Rabbine kulluk et!” </span></span>Hicr sûresi (15), 99</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu âyetle <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">mücâhedenin sürekliliði </span></span>ortaya konulmuþtur. Mücâhede ölüme kadar süren bir kulluk bilinci ve uygulamasýdýr. O halde müslüman, yaþadýðý sürece kulluða devam etmek suretiyle mücâhede içinde olacaktýr. Bunun yolu ise, ilk vahiyler arasýnda yer alan þu âyetle gösterilmiþtir:</span><br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى :  { وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ وَتَبَتَّلْ إِلَيْهِ تَبْتِيلًا  }  أي انقطع إليه.</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3. “Rabbinin adýný an, bütün varlýðýnla yalnýz O’na yönel!”  </span></span>Müzzemmil sûresi (73), 8</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu zikir ve teveccüh, þu kesin gerçekten destek almalýdýr:</span><br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى :  { فَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ  } .</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4. “Zerre kadar hayýr iþleyen, onun karþýlýðýný (mutlaka) görür.”  </span></span>Zelzele sûresi (99), 7</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Maddî mânevî her iyiliðin ve hayrýn, en küçük birimine kadar karþýlýksýz kalmayacaðý açýk bir gerçektir. Bu gerçek müslümaný, vereceði mücâhedede güçlü kýlacak ve birtakým fedakârlýklara sevkedecektir. Sürekli olmasý arzu edilen mücâhedeye, böylesine bir garanti, doðrusu pek uygun düþmüþtür.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ýþlenen hayrýn sadece karþýlýðý mý görülecektir? Mükâfat olarak bir fazlalýk, bir lutuf olmayacak mý? Mücâhedede teþvik etkisi yapacak bu gerçeði de Rabbimiz ayrýca þu âyette haber vermektedir:</span><br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى:  { وَمَاتُقَدِّمُوا لِأَنفُسِكُم مِّنْ خَيْرٍ تَجِدُوهُ عِندَ اللَّهِ هُوَ خَيْرًا وَأَعْظَمَ أَجْرًا } .</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">5</span></span>.<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> “Hayýr olarak kendiniz için önceden ne gönderirseniz, onu Allah katýnda daha hayýrlý ve mükâfatý daha büyük olarak bulursunuz.” </span></span>Müzzemmil sûresi (73), 20</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bir kimse ölünce, insanlar onun geriye ne býraktýðýný, melekler ise önceden hangi hayýrlarý gönderdiðini merak ederler. Ýnsanýn hayatýnda ve saðlýðýnda yaptýðý hayýrlarýn en küçük biriminin bile karþýlýðýnýn görüleceði garanti edilmiþ ve hatta daha büyük mükâfatla karþýlanacaðý müjdesi verilmiþtir. Bunlar, þüphe edilemez gerçeklerdir.</span><br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى :  { وَمَا تُنفِقُواْ مِنْ خَيْرٍ فَإِنَّ اللّهَ بِهِ عَلِيمٌ  } والآيات في الباب كثيرة معلومة.</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">6. “Hayýr olarak ne yaparsanýz Allah onu bilir.” </span></span>Bakara sûresi (2), 273</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Mücâhede kavramý içinde yer alacak her çeþit kulluk giriþimleri ilm-i ilâhî dâhilinde olunca, zâyî’ olma, karþýlýk görmeme ihtimalleri ortadan kalkmaktadýr. Bu durum mücâhedeyi güçlendirmektedir. Binaenaleyh mücâhede konusunda gösterilecek ihmal ve tenbelliðin haklý herhangi bir gerekçesi kalmamaktadýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisler</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">96- فالأَول: عن أبي هريرة رضي اللَّه عنه. قال قال رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: «إِنَّ اللَّه تعالى قال: منْ عادى لي وليًّاً. فقدْ آذنتهُ بالْحرْب. وما تقرَّبَ إِلَيَ عبْدِي بِشْيءٍ أَحبَّ إِلَيَ مِمَّا افْتَرَضْت عليْهِ: وما يَزالُ عبدي يتقرَّبُ إِلى بالنَّوافِل حَتَّى أُحِبَّه، فَإِذا أَحبَبْتُه كُنْتُ سمعهُ الَّذي يسْمعُ به، وبَصره الذي يُبصِرُ بِهِ، ويدَهُ التي يَبْطِش بِهَا، ورِجلَهُ التي يمْشِي بها، وَإِنْ سأَلنِي أَعْطيْتَه، ولَئِنِ اسْتَعَاذَنِي لأُعِيذَّنه» رواه البخاري.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">     «آذنتُهُ» أَعلَمْتُه بِأَنِّي محارب لَهُ «استعاذنِي» رُوى بالنون وبالباءِ.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">96. </span></span>Ebû Hüreyre <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anh</span>’den rivayet edildiðine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>, “Allah Teâlâ þöyle buyurmuþtur” dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Her kim</span></span> (ihlâs ile bana kulluk eden)<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> bir dostuma düþmanlýk ederse, ben de ona karþý harb ilân ederim. Kulum kendisine farz kýldýðým þeylerden, bence daha sevimli herhangi bir þeyle bana yakýnlýk kazanamaz. Kulum bana </span></span>(farzlara ilâveten iþlediði)<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> nâfile ibadetlerle durmadan yaklaþýr, nihayet ben onu severim. Kulumu sevince de (âdetâ) ben onun iþiten kulaðý, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayaðý olurum. Benden her ne isterse, onu mutlaka veririm; bana sýðýnýrsa, onu korurum</span></span>.” Buhârî, Rikak 38</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bütün varlýðýyla Allah’a yönelmiþ, Allah saygýsýna ters düþen bir yaþayýþa meyletmemiþ, Allah’ý dost edinmiþ kiþilere <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“velî” </span></span>denir. Velî, sâlih kiþi demektir. Sürekli Allah ile olduðunun þuuruyla hareket ve amel eden insan demektir. Böyle bir kiþiye bu iyi hâlinden, ibadet ehli oluþundan, iyi müslümanlýðýndan dolayý düþmanlýk etmek, onun, inanýp gereðince yaþadýðý esaslara ve onlarý koyan Allah’a düþmanlýk etmek demektir. Allah Teâlâ, kendi dostlarýna düþmanlýk edenlere harb ilân edeceðini bildirmektedir. Binâenaleyh mücâhedeyi hayat tarzý olarak benimsemiþ insanlara bu hallerinden dolayý düþmanlýk etmek, Allah Teâlâ’nýn düþmanlýðýný karþýsýnda bulmaktýr. Böyle bir durumda kimin muvaffak olacaðý bellidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah Teâlâ Kur’ân-ý Kerîm’de sadece faiz yiyenlere harb ilân edeceðini bildirmiþtir [Bakara sûresi (2), 279]. Bu hadîs-i kudsîde de dostlarýndan herhangi birine düþmanlýk edenlere karþý harb açacaðýný duyurmaktadýr. Bu, her iki fiilin son derece büyük bir günah olduðunu göstermektedir. Faiz yemekle, Allah dostlarýna düþman olmak dýþýnda, iþleyene Allah Teâlâ’nýn harb ilân ettiði baþkaca bir günah yoktur. O halde her iki konuda da çok dikkatli olmak gerekmektedir. Zira Allah ile harbe kalkýþanýn asla iflâh olmayacaðý bellidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah’a yakýn olmanýn Allah katýnda en makbul yolu, Allah’ýn emrettiði farzlarý yerine getirmektir. Kul, iþleyegeldiði farzlara ilâve olarak yapacaðý nâfilelerle Allah’a yakýnlýkta mesâfe alabilir. Ancak farzlarý ihmal edip nâfilelerle meþgul olmak, insaný kesinlikle böyle mutlu bir sonuca götürmez.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Önce farzlarý sonra da nâfileleri iþlemeye devam eden müslüman, sürekli mücâhede içinde olan insan demektir. Bu ýsrar ve devamlýlýk neticede, Allah Teâlâ’nýn rýzâ ve sevgisini kazandýrýr. Allah Teâlâ bir kulunu sevince de artýk o kul, en büyük ve yegâne desteði elde eder. Onun her iþi düzgün olur. Tüm organlarý, görevlerini isâbetle yerine getirir. Allah’ýn yardýmý ve hidâyeti her iþinde görülür. Ýstekleri yerine getirilir. Korunmayý dilerse, tehlikenin boyutu ne olursa olsun, Allah Teâlâ onu korur. Çünkü seven, sevdiðini yardýmsýz býrakmaz.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">387 numarada tekrar gelecek olan hadîsimizdeki <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Onun iþiten kulaðý, gören gözü... olurum” </span>beyânlarý, Allah Teâlâ’nýn, o kulunun vücuduna gireceði anlamýna asla gelmez. Bu, ilâhî yardýmýn o kulun bütün hayatýnda tecelli edeceði anlamýnda güzel, güçlü ve tatlý bir mecâzî anlatýmdýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tekrar edelim ki, mücâhedenin sonucu, Allah’ýn sevgisini kazanmaktýr. Bu ise, büyük mutluluktur. Ancak bütün bunlar, hiçbir Allah dostunun mâsum olduðu, yani günah iþlemeyeceði, yanýlmayacaðý anlamýna gelmez. Zira kul, kusursuz olmaz. Bazý câhil ve gafillerin bu yöndeki iddialarýnýn hiçbir kýymeti yoktur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öðrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Mücâhede, tâat ve ibadetle yürütülür. Bunu baþaran, Allah Teâlâ hazretlerinin dostluðunu kazanýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Allah dostlarýna, verdikleri mücâhededen dolayý düþman olmak, Allah ile harbe girmek mânasýnda bir cür’etkârlýktýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Hukukî konularda mahkemeye müracaat etmek, veliye düþmanlýk sayýlmaz.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Farzlarý yapmak suretiyle müslüman Allah Teâlâ’ya yakýnlýk saðlar.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Farzlara ilâveten yapýlacak nâfileler, Allah katýndaki yakýnlýðýn artmasýna vesiledir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">6. Allah Teâlâ, râzý olduðu kuluna her iþinde yardým eder.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">7. Allah dostlarýnýn duasý makbûldür.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">97- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">الثاني</span></span>: عن أَنس رضي اللَّه عنه عن النبي صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم فيمَا يرْوِيهِ عنْ ربهِ عزَّ وجَلَّ قال: «إِذَا تقرب الْعبْدُ إِليَّ شِبْراً تَقرَّبْتُ إِلَيْهِ ذِراعاً، وإِذَا تقرَّب إِلَيَّ ذراعاً تقرَّبْتُ منه باعاً، وإِذا أَتانِي يَمْشِي أَتيْتُهُ هرْوَلَة» رواه البخاري.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">97. </span></span>Enes <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anh</span>’den rivayet edildiðine göre Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in Rabbinden rivâyet ettiði bir hadîs-i kudsîde Allah Teâlâ þöyle buyurmuþtur:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kul(um) bana bir karýþ yaklaþtýðý zaman, ben ona bir arþýn yaklaþýrým; o bana bir arþýn yaklaþýnca ben ona bir kulaç yaklaþýrým; o bana yürüyerek geldiði zaman, ben ona koþarak varýrým</span></span>.” Buhârî, Tevhîd 50. Ayrýca bk. Müslim, Zikir 2, 3, 20-22, Tevbe 1; Tirmizî, Daavât 131; Ýbni Mâce, Edeb 58</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Önceki hadîs-i þerîfde kulun Allah Teâlâ’ya ne ile nasýl yaklaþabileceði ve karþýlýðýnda ne tür bir yakýnlýk göreceði açýklanmýþtý. Burada ise mesâfe ölçülerinin insan zihnine kazandýrdýðý berraklýk içinde bu yakýnlýðýn nasýl gerçekleþeceði anlatýlmaktadýr. Yakýnlaþma tek taraflý ve yapýlan iþe aynýyla karþýlýk verme esasýna göre de deðildir. Allah Teâlâ kuluna, kulunun kendisine gösterdiði yakýnlýktan çok daha fazlasýyla mukâbele etmektedir. Bunu da maddî ölçülerle, karýþa arþýnla, arþýna kulaçla; yürümeye koþmakla karþýlýk verdiði þeklinde açýklamaktadýr. Bütün bu ifadeler, Allah Teâlâ hakkýnda mecâzî olarak kullanýlmýþtýr. Bunlarýn gerçek anlamlarý O’nun hakkýnda asla düþünülemez.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu beyânlarý iyice düþünecek olursak, onlarýn ne kadar heyecan verici bir iltifat ifade ettiklerini hissederiz. Önemli olan alýnan mesafe deðil, samimiyetle Allah’a yönelmektir. Zira kulun aldýðý yoldan çok, onun karþýlýðýnda kendisine yöneltilen ilâhî iltifat önemlidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öðrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Kulun az ameline Allah Teâlâ çok sevap verir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Bu uygulama Allah Teâlâ’nýn kereminin ne kadar büyük olduðunu gösterir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Mücâhede, kula bu büyük lutufdan yararlanma fýrsatý kazandýrr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">98- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">الثالث</span></span>: عن ابن عباس رضي اللَّه عنه قال: قال رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: «نِعْمتانِ مغبونٌ فيهما كثير من الناس: الصحة والفراغ» رواه مسلم.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">98. </span></span>Ýbni Abbas <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anhümâ</span>’dan rivayet edildiðine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> þöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ýki nimet vardýr ki, insanlarýn çoðu bu nimetleri kullanmakta aldanmýþtýr: Sýhhat ve boþ vakit</span></span>.”  Buhârî, Rikak 1. Ayrýca bk. Tirmizî, Zühd 1; Ýbni Mâce, Zühd 15</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ýbadet, tâat, iyilik ve hayýr yapmak için, diðer bir ifadeyle mücâhede için sýhhat ve vaktin önemi ortadadýr. Ne var ki insanoðlunun devam edip gideceðini sandýðý, fakat günün birinde, ansýzýn uçup gittiðini görerek aldandýðýný anladýðý iki büyük nimet de yine sýhhat ve boþ vakittir. “Her iþin baþý saðlýk”, “saðlýk olsun”, “Olmaya devlet cihanda bir nefes sýhhat gibi” sözleri, dilimizde çokça kullandýðýmýz ifâde ve atasözleridir ve bunlar sýhhatin önemini yeterince anlatmaktadýr. Önemli olan sýhhatin kýymetini güzel sözlerle deðil, ondan gereði gibi yararlanarak takdir etmektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Boþ vakit, özellikle din ve mesâî açýsýndan giderek daha zor bulunur bir nimet haline gelmektedir. Hele büyük þehirlerin gürültülü, hýzlý, çalkantýlý ve yorucu günlük yaþantýsýna mahkum olan insanlar, boþ vaktin kýymetini çok daha iyi takdir etmektedirler. Gündüzü koþuþturma, gecesi televizyon iþgali altýnda geçen çaðýn insaný, mânevî hayatý için deðerlendirebileceði boþ vakte, ya da vakitlerini bu mânevî mutluluðu için kullanmaya ne kadar muhtaçtýr?..</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Saðlýk ve boþ vakit, mücâhede yolunda deðerlendirildiði ölçüde kazanýlmýþ olur. Aksi halde bütünüyle kaybedilmiþ demektir. Zira geçen hiçbir saniyenin geri döndürülmesi mümkün deðildir. “Vakit kýlýçtýr”, dikkat edilmezse insaný biçer. Saðlýk da deðeri elden çýktýktan sonra anlaþýlan bir nimettir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu iki nimeti Allah’a yakýnlýk yolunda kullanmakta dikkatli ve titiz olmak, bunlarý deðerlendirmede baþarýlý olamayan çoðunluk içinden yakayý sýyýrýp mücâhedeyi kazanmak için ilk ve temel þarttýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> </span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisten Öðrendiklerimiz</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Sýhhat ve boþ vakit akýllýca deðerlendirilirse, kul için iki dünya mutluluðu demektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Çoðu kiþi vakitlerini faydasýz iþlerle, sýhhatlerini de zararlý þeylerle  heder eder. Bu iki büyük nimetin kýymetini bilemez.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Ýslâmiyet, vaktin ve sýhhatin deðerlendirilmesini istemektedir. Çünkü ömür sermayesi bir defa kullanýlabilmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">99- الرابع: عن عائشة رضي اللَّه عنها أَنَّ النَّبِيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم كَان يقُومُ مِنَ اللَّيْلِ حتَّى تتَفطَرَ قَدمَاهُ، فَقُلْتُ لَهُ، لِمْ تصنعُ هذا يا رسولَ اللَّهِ، وقدْ غفَرَ اللَّه لَكَ مَا تقدَّمَ مِنْ ذَنبِكَ وما تأخَّرَ؟ قال: «أَفَلاَ أُحِبُّ أَنْ أكُونَ عبْداً شكُوراً؟» متفقٌ عليه. هذا لفظ البخاري، ونحوه في الصحيحين من رواية المُغيرة بن شُعْبَةَ.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">99. </span></span>Âiþe <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anhâ</span>’dan rivayet edildiðine göre Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>, gece ayaklarý þiþinceye kadar namazý kýlardý. Âiþe diyor ki, kendisine:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Niçin böyle yapýyorsun (neden bu kadar meþakkate katlanýyorsun) ey Allah’ýn Resûlü? Oysa Allah senin geçmiþ ve gelecek hatalarýný baðýþlamýþtýr, dedim.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Þükreden bir kul olmayý istemeyeyim mi?”</span></span> buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Tefsîru sûre (48), 2; Müslim, Münâfikîn 81.  Ayrýca bk. Buhârî, Teheccüd 6, Rikak 20; Müslim, Münâfikîn  79-80; Tirmizî, Salât 187; Nesâî, Kýyâmü’l-leyl 17; Ýbni Mâce, Ýkâme 200</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûl-i Ekrem Efendimiz, geçmiþ ve gelecek hatalarý kendisine baðýþlanmýþ bir peygamberdir. Zaten peygamberler kasdî olarak günah iþlemezler. Onlarýn hatalarý ya evlâ olaný terketmekten ya da zelle denilen yanýlgýdan ibarettir. Buna raðmen geceleri teheccüd namazý kýlmak için gösterdiði iþtiyak ve arzu mübârek ayaklarýnýn þiþmesine sebep olacak dereceye varýrdý. Âiþe vâlidemiz onun bu durumunu biraz garipsemiþ ve bu tavrýnýn sebebini sormuþtur. Efendimiz, sadece baðýþlanmak maksadýyla ibadet edilmeyeceðini, þükür için de kulluk gerektiðini açýklamýþ ve “Allah’ýn bana lutfettiði bunca nimete, baðýþ ve maðfirete þükretmeyeyim mi?” buyurmuþtur. Bu açýklamasýyla Sevgili Peygamberimiz:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Geçmiþ ve geleceðin baðýþlanmýþ olmasý, kulluðu azaltmaya deðil, aksine teþekkürü arttýrmaya vesile kýlýnmalýdýr” demek istemiþtir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Ali’ye nisbet edilen bir söz vardýr. Demiþtir ki:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Bir grup insan bir þeyler umarak kulluk yapar; bu tüccar kulluðudur. Bir grup insan da korkudan dolayý kulluk yapar; bu da köle kulluðudur. Bir grup insan da vardýr ki, þükür olsun diye kulluk yapar; iþte bu, tüm duygulardan yakasýný kurtarmýþ seçkin kimselerin kulluðudur.”</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kulun Allah’a þükretmesi, Allah’ýn nimet ve ihsanlarýný itiraf ederek O’na övgüde bulunmak ve kulluða devam etmekle olur. Her nimete þükür gerekir. O halde insan, kulluða devam ile þükrünü ve Allah’a yakýnlýðýný artýrýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sevgili Peygamberimiz’in bu tutumu ve beyaný, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">mücâhedenin bir teþekkür bilinci ve uygulamasý </span></span>olduðunu göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Burada þuna da iþaret edelim ki, Kur’ân-ý Kerîm’de Peygamberimiz’e ve öteki peygamberlere nisbet edilen günah (zenb), “kasýtsýz iþlenen hata” anlamýndadýr. Bazý âlimlere göre bu günah, “terk-i evlâ” yani öncelikle yapýlmasý gerekeni yapmamak anlamýndadýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadis 1162 numarada tekrar ele alýnacaktýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öðrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Baþarýlý bir mücâhede için gece ibadetinden yararlanmak lâzýmdýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Nimet, þükrün arttýrýlmasýný gerektirir, azaltýlmasýný deðil.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Peygamber Efendimiz, kendisine verilen nimet ve ikrâmlara ibadet yaparak þükreder ve “þükreden bir kul olmayý” isterdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Peygamber Efendimiz’in ayaklarý þiþinceye kadar ibadet etmesi, bir zorlama deðil, konunun önemine uygun bir tavýrdýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Yalnýz baþýna yapýlan ibadetler istenildiði kadar uzun tutulabilir. Toplu ibadetlerde cemaatýn durumu gözetilmelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">100- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">الخامس</span></span>: عن عائشة رضي اللَّه عنها أنها قالت: «كان رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم إذَا دَخَلَ الْعشْرُ أحيا اللَّيْلَ، وأيقظ أهْلهْ، وجدَّ وشَدَّ المِئْزَرَ» متفقٌ عليه.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">والمراد: الْعشْرُ الأواخِرُ من شهر رمضان: «وَالمِئْزَر»: الإِزارُ وهُو كِنايَةٌ عن اعْتِزَال النِّساءِ، وقِيلَ: المُرادُ تشْمِيرهُ للعِبادَةِ. يُقالُ: شَددْتُ لِهذا الأمرِ مِئْزَرِي، أيْ: تشمرتُ وَتَفَرَّغتُ لَهُ.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">100. </span></span>Âiþe <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> radýyallahu anhâ</span> þöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Ramazan ayýnýn son on günü gelince, Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> geceleri ibadetle ihyâ eder, ailesini uyandýrýr, kulluða soyunup paçalarý sývardý.”</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Leyletü’l-kadr 5; Müslim, Ý’tikâf 7. Ayrýca bk. Ebû Dâvûd, Ramazan 1; Nesâî, Kýyâmü’l-leyl 17; Ýbni Mâce, Sýyâm 57</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamber Efendimiz özellikle ramazan ayýnýn son on gününde yani yirmi birinci geceden itibaren, bu bereketli geceleri her zamankinden daha fazla ibadetle geçirirdi. Bunun bir sebebi, bin aydan hayýrlý olduðu Kur’ân-ý Kerîm’de bildirilmiþ olan <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kadir Gecesi’</span></span>nin bu geceler arasýnda bulunmasýdýr. Peygamber Efendimiz bu geceleri her zamankinden biraz daha fazla ibadetle geçirirken, Kadir Gecesini de kaçýrmamak isterdi. Bu sebeple ramazanýn bu son on gününü genellikle <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">itikâf</span></span>ta geçirirdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber’in bütün bir geceyi uyanýk olarak ibadetle geçirdiði bilinmemektedir. Bu husus Hz. Âiþe’nin gözlemleriyle sabittir. O halde geceleri ibadetle ihya etme sözü, gecelerin büyük kýsmýný ibadetle geçirme þeklinde anlaþýlacaktýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ailesini bizzat uyandýrmasý veya uyandýrýlmalarýný istemesi, onlarýn da bu konuda daha ciddi bir gayret içinde olmalarýný arzu etmesindendir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Paçalarý sývamak”</span></span> ifadesinden, kadýnlarýndan uzaklaþmak anlamýný çýkaranlar da olmuþtur. Her hâl ü kârda Peygamber Efendimiz’in, ramazanýn son on gününü yoðun bir ibadetle geçirdiði anlaþýlmaktadýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i þerîf 1196 ve 1226 numaralarda tekrar gelecektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öðrendiklerimiz</span></span><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Faziletli zamanlarý sâlih ameller ile geçirmeyi büyük bir nimet bilmek, ganimet saymak gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Hz. Peygamber, ramazanýn son on gününün ibadet için bir fýrsat olduðunu fiilen ümmetine göstermiþtir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Mücâhede, yoðun ibadetle beslenmelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">110- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">السادس</span></span>: عن أبي هريرة رضي اللَّه عنه قال: قال رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: «المُؤمِن الْقَوِيُّ خيرٌ وَأَحبُّ إِلى اللَّهِ مِنَ المُؤْمِنِ الضَّعِيفِ وفي كُلٍّ خيْرٌ. احْرِصْ عَلَى مَا ينْفَعُكَ، واسْتَعِنْ بِاللَّهِ وَلاَ تَعْجَزْ. وإنْ أصابَك شيءٌ فلاَ تقلْ: لَوْ أَنِّي فَعلْتُ كانَ كَذَا وَكذَا، وَلَكِنْ قُلْ: قدَّرَ اللَّهُ، ومَا شَاءَ فَعَلَ، فَإِنَّ لَوْ تَفْتَحُ عَمَلَ الشَّيْطَان». رواه مسلم.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">101. </span></span>Ebû Hüreyre <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anh</span>’den rivayet edildiðine göre, Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> þöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kuvvetli mü’min, (Allah katýnda) zayýf mü’minden daha hayýrlý ve daha sevimlidir. (Bununla beraber) her ikisinde de hayýr vardýr. Sen, sana yararlý olan þeyi elde etmeye çalýþ. Allah’dan yardým dile ve asla acz gösterme. Baþýna bir þey gelirse, “þöyle yapsaydým, böyle olurdu” diye hayýflanýp durma. “Allah’ýn takdiri bu, O, ne dilerse yapar” de. Zira “eðer þöyle yapsaydým” sözü þeytaný memnun edecek iþlerin kapýsýný açar</span></span>.” Müslim, Kader 34. Ayrýca bk. Ýbni Mâce, Mukaddime 10.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Dünya imtihan sahnesidir. Ýnsan da ölüm noktasýna doðru hýzla ilerlemektedir. Bu gidiþ esnasýnda çok deðiþik etkilerle, olaylarla karþýlaþacaktýr. Olumlu-olumsuz bütün olaylar karþýsýnda mü’min, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah’a kul olma”</span></span> vasfýný korumakla yükümlüdür. Bunun için de önce inanýþ olarak sonra da bünye olarak güçlü olmak ihtiyacýndadýr. Müslümanlýðý <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“mutluluk yarýþý”</span></span> diye yorumlayacak olursak, bu yarýþta güçlü, kuvvetli, eðitimli, disiplinli, istekli ve þuurlu olmanýn gereði kendiliðinden ortaya çýkar.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ýman ve imana baðlý ibadetler mutlak hayýrdýr. Böyle olunca da kuvvetlisi ve zayýfýyla her müslüman hayýrlýdýr. Ancak inanç, fikir, niyet, âhirete meyil ve fizik olarak kuvvetli mü’min, bu açýlardan zayýf olandan elbette daha hayýrlýdýr. Zira verilecek mücâhede güçlü olmayý gerektirmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Mü’mini güçlü kýlacak her iþe ve tedbire sarýlmak, bu konuda Allah’tan yardým dilemek, yýlmamak, acz göstermemek Peygamber Efendimiz’in hadisimizde yer alan tavsiyeleridir. Bu gayretleri etkisizliðe uðratacak, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Keþke þöyle yapsaydým, böyle yapsaydým...”</span> gibi birtakým faydasýz ve karamsar hesaplara girmemek, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Allah’ýn takdiri böyleymiþ”</span> deyip teslimiyet göstermek ve yine mü’min olarak kulluk çizgisinde yapmasý gerekenlerin peþinde olmak “kuvvetli mü’min”in tavrý olarak öðütlenmektedir. Zira insan “eðer þöyle þöyle yapsaydým” gibi ihtimallere yakasýný kaptýrýrsa, rýzâsýzlýk, kadere karþý çýkma ve Allah’ý inkâr gibi imanla taban tabana zýt bir hale düþebilir. Bu ise sadece þeytaný sevindirir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Baþa gelen olaylardan ders almamayý deðil, bu olaylarý imân ve rýzâ çizgisi dýþýna taþýran faydasýz yorumlara vesile kýlmayý hadisimiz yasaklamaktadýr. Çünkü böyle bir sonuç, baþa gelebilecek en büyük felâket olur. Hem unutulmamalýdýr ki, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Araba devrildikten sonra yol gösteren çok olur.” </span></span>Fakat bütün bunlar, arabanýn devrilmiþ olmasý gerçeðini deðiþtirmez. Ýmanlý ve ibadetli mü’minler, sýkýntýlar karþýsýnda güçlü ve dayanýklý olacaklarý için güçsüz ve dayanýksýz kimselerden daha hayýrlý ve sevimlidirler. Zira güçlülük kadere imandan kaynaklanýr. Kader inancý müslümanýn potansiyel gücüdür. Ýslâm’ýn ve müslümanýn dinamizmi kader inancýnda yatmaktadýr. Nihayet <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Biz Allah’tan geldik yine O’na döneceðiz.” </span></span>[Bakara sûresi (2), 156] teslimiyeti, mü’mine olaylar karþýsýnda yýkýlmama, yýlmama ve çizgisini koruma gücü verecektir. O halde bu anlamda “kuvvetli mü’min” olmaya hatta mümkünse “mü’minlerin en kuvvetlisi” olmaya bakmak lazýmdýr. Yüce Rabbimiz bizleri “kuvvetli” kýlsýn.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öðrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Gerçek kuvvet ve zaaf nefisle mücâhede noktasýnda kendisini gösterir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Kadere rýzâ ve teslimiyet, olaylar karþýsýnda en büyük güç kaynaðýdýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Geçmiþe hayýflanarak, geleceði gerektiði gibi deðerlendirememek zayýf insanlarýn iþidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Din ve dünyaya faydasý bulunan iþleri baþarmak için gayret göstermek gerekmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">102- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">السابع</span></span>: عنه أَنَّ رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال: «حُجِبتِ النَّارُ بِالشَّهَواتِ، وحُجِبتْ الْجَنَّةُ بَالمكَارِهِ» متفقٌ عليه.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وفي رواية لمسلم: «حُفَّت» بَدلَ «حُجِبتْ» وهو بمعناهُ: أيْ: بينهُ وبيْنَهَا هَذا الحجابُ، فإذا فعلَهُ دخَلها.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">102. </span></span>Ebû Hureyre<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> radýyallahu anh</span>’den rivayet edildiðine göre Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> þöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Cehennem, nefse hoþ gelen þeylerle kuþatýlmýþ; cennet ise, nefsin istemediði þeylerle çepeçevre sarýlmýþtýr.</span></span>” Buhârî, Rikak 28; Müslim, Cennet 1. Ayrýca bk. Ebû Dâvûd, Sünnet 22; Tirmizî, Cennet 21; Nesâî, Eymân 3</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûl–i Ekrem Efendimiz’in <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">cevâmiü’l-kelim </span></span>nitelikli beyanlarýndan olan bu hadîs-i þerîf, nefse karþý verilecek mücâhedenin önemini ve neticesini çok özlü ve düþündürücü bir þekilde ortaya koymaktadýr. Azâb yeri olan cehennem nefse hoþ gelen haramlarla sarýlýp süslenmiþtir. Nefsin istekleri yerine getirilirse, gidilecek yer cehennemdir. Aþýrý istekler (þehvetler), peþine düþenleri örümcek aðý gibi cehenneme çeker götürür. Bunlarýn nefse hoþ gelmesine aldanmamak gerekir. Çünkü arkasý ateþtir, azaptýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Cennet, ebedî mutluluk yurdudur. Ona nefis açýsýndan bakýldýðý zaman, baþlangýçta nefsin hiç de hoþlanmadýðý ibadet, fazilet ve fedâkârlýklarla perdelendiði görülür. Ýnsan nefsi, bu güçlüklere katlanmak istemez. Ancak gerçek mutluluk, geçici zorluklara katlanýp o perdeleri aralayabilmektedir. Ýþte nefisle mücâdele bu noktada odaklaþmaktadýr. Mücâhede de bu noktada büyük bir önem ve anlam kazanmaktadýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Nefis kendi baþýna býrakýlýrsa, gerisini düþünmeden hoþuna giden þeylerin peþine düþer. Halkýmýz bu gidiþin duygusallýðýný “Kýzý kendi gönlüne býrakýrsan ya davulcuya varýr ya da zurnacýya” sözüyle pek güzel belirtir. Görünüþe aldanmamak gerektiðine de bir edibimiz “Zehiri teneke kupayla sunmazlar” sözüyle dikkat çeker. Duygularý akýl, tecrübe ve vahyin ýþýðýnda uyarmak, ciddî ve meþrû iþlere yönlendirmek gerekmektedir. Zira gerçek ve sürekli mutluluk yani cennet böyle bir mücâhede ile kazanýlabilecektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öðrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Cennete bazý güçlüklere sabrederek ulaþýlýr. Nefsin hoþlanmadýðý þeyleri yapmak sonuçta sevinmek demektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Nefsin isteklerine karþý çýkmak, sonuçta azaptan kurtulmaktýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Mücâhede, nefsin haklarýna deðil, hazlarýna sed çekmektir.” </span></span>Bunun da sonu, nefsin cennette her istediðine kavuþmasý demektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">103- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">الثامن</span></span>: عن أبي عبد اللَّه حُذَيْفةَ بن اليمانِ، رضي اللَّهُ عنهما، قال: صَلَّيْتُ مع النَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ذَاتَ ليَْلَةٍ، فَافَتَتَحَ الْبقرة، فقُلْت يرْكَعُ عِندَ المائة، ثُمَّ مضى، فَقُلْت يُصلِّي بِهَا في رَكْعةٍ، فَمَضَى.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">فَقُلْت يَرْكَع بهَا، ثمَّ افْتتَح النِّسَاءَ، فَقَرأَهَا، ثمَّ افْتتح آلَ عِمْرانَ فَقَرَأَهَا، يَقْرُأُ مُتَرَسِّلاً إذَا مرَّ بِآيَةٍ فِيها تَسْبِيحٌ سَبَّحَ، وإِذَا مَرَّ بِسْؤالٍ سَأل، وإذَا مَرَّ بِتَعَوذٍ تَعَوَّذَ، ثم ركع فَجعل يقُول: «سُبحانَ رَبِّيَ الْعظِيمِ» فَكَانَ ركُوعُه نحْوا مِنْ قِيامِهِ ثُمَّ قَالَ: «سمِع اللَّهُ لِمن حمِدَه، ربَّنا لك الْحمدُ» ثُم قَام قِياماً طوِيلاً قَريباً مِمَّا ركَع، ثُمَّ سَجَدَ فَقالَ: «سبحان رَبِّيَ الأعلَى» فَكَانَ سُجُوده قَرِيباً مِنْ قِيامِهِ». رواه مسلم.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">103. </span></span>Ebû Abdullah Huzeyfe Ýbnü’l-Yemân <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anhümâ</span> þöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Bir gece Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in arkasýnda namaz kýldým. Bakara sûresini okumaya baþladý. Ben içimden herhalde yüz âyet okuyunca rükû eder, dedim. O  yüz âyetten sonra da okumaya devam etti. Ben yine içimden bu sûre ile namazý bitirecek, dedim. O yine devam etti. Bu sûreyi bitirip rükû eder dedim, etmedi. Nisâ sûresi’ne baþladý; onu da okudu. Sonra Âl-i Ýmrân sûresi’ne baþladý; onu da okudu. Aðýr aðýr okuyor, tesbih âyetleri gelince tesbih ediyor, dilek âyeti gelince dilekte bulunuyor, istiâze âyeti geçince Allah’a sýðýnýyordu. Sonra rükûa gitti. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Sübhâne rabbiye’l-azîm </span></span>(büyük rabbimi tenzîh ederim)” demeye baþladý. Rükûu da aþaðý-yukarý ayakta durduðu kadar uzun oldu. Sonra <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“semiallâhu limen hamideh, rabbenâ leke’l-hamd </span></span>(Allah, kendisine hamd edeni duyar, hamd yalnýz sanadýr ey rabbimiz)” dedi ve kalktý. Hemen hemen rükûuna yakýn uzunca bir süre ayakta durdu. Sonra secdeye vardý ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“sübhâne rabbiye’l-a’lâ </span></span>(yüce rabbimi tenzih ederim)” dedi. Secdesini de aþaðý-yukarý kýyâmý kadar uzattý.”</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslim, Müsâfirîn 203</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Huzeyfe Ýbnü’l-Yemân</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Sahâbî oðlu sahâbî olan Huzeyfe, Ebû Abdullah künyesiyle bilinir. Babasý ile birlikte Uhud harbine katýlmýþ, babasý yanlýþlýkla müslümanlar tarafýndan öldürüldüðü halde Huzeyfe, diyet talep etmemiþtir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Huzeyfe münâfýklar ve ileride zuhur edecek fitneler konusunda Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem tarafýndan bilgilendirilmiþti. Bu sebeple <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Resûlullah’ýn sýrdaþý” </span></span>diye þöhret bulmuþtur. Hz. Ömer bir cenâze olunca, Huzeyfe’yi takip ederdi. O cenâze namazýna iþtirâk ederse, Hz. Ömer de katýlýrdý. Huzeyfe cenâze namazýný kýlmazsa, Hz. Ömer ölen kimsenin münafýklardan olduðunu anlar, cenazeye katýlmazdý.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Huzeyfe radýyallahu anh savaþlara iþtirak etmiþ, özellikle Hendek savaþýnda istihbârât ve keþif subaylýðý yapmýþtýr. Daha sonra Hemedân, Rey ve Dînever onun komuta ettiði ordu tarafýndan fethedilmiþtir. el-Cezîre fethinde de bulunmuþ ve Nusaybin’e yerleþmiþ ve orada evlenmiþtir. Hz. Ömer kendisini Medâyin vâliliðine tayin etmiþ, vefat edinceye kadar o görevde kalmýþtýr.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Huzeyfe Hz. Peygamber’den 100’den fazla hadis rivayet etmiþtir. 37 hadisi Buhârî ve Müslim’de bulunmaktadýr.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Vefât etmeden önce “Allahým! Sen biliyorsun ki, ben seni seviyorum. Sana kavuþmamý mübârek kýl!” diye dua etmiþtir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Osman’ýn þehîd edilmesinden 40 gün sonra hicrî 36 yýlýnda vefat etmiþtir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razý olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûlullah’ýn ayaklarý þiþinceye kadar gece ibadetiyle meþgul olduðunu görmüþtük. (bk. 99. hadis) Hadisimizde bu ibadetin nasýl yapýldýðýna dair bilgi bulmaktayýz. Efendimiz’in gece namazý kýlarken çok uzun okuduðunu, Bakara, Âl-i Ýmrân ve Nisâ sûrelerini bir rekatta bitirdiðini, rüku’, kýyâm ve secdeleri de uzunca yapmak suretiyle namazý tamamladýðýný öðrenmekteyiz. Bu, Efendimiz’in nefisle kýyasýya mücâhede yaptýðýný göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamber Efendimiz’in Bakara sûresi’nden sonra Nisâ sûresi’ne geçmesi, ya böyle yapmanýn cevâzýný göstermek içindir, ya da o zaman henüz sûrelerin sýrasý belirlenmediðindendir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadis 1178 numara ile tekrar gelecektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öðrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Hz. Peygamber gece namazlarýný uzun kýldýðý için gece namazýný uzatmak müstehabtýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Namaz içinde ve dýþýnda tesbih âyetlerinde Allah’ý tesbih etmek, Allah’a sýðýnmaya dair âyetlerde ona sýðýnmak, dilek âyetlerinde dilekte bulunmak müstehaptýr. Þâfiîler bu görüþtedirler ve bunun imâm, cemaat ve yalnýz baþýna kýlan için aynen geçerli olduðunu söylerler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">104- التاسع: عن ابن مسعودٍ رَضِيَ اللَّهُ عنه قال: صلَّيْت مع النَبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم لَيلَةً، فَأَطَالَ الْقِيامَ حتَّى هممْتُ أَنْ أجْلِسَ وَأدعَهُ. متفقٌ عليه.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">104. </span></span>Ýbni Mes’ûd <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anh </span>þöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bir gece Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in arkasýnda namaz kýldým. Ayakta o kadar uzun durdu ki, en sonunda, içimden hoþ olmayan bir þey yapmayý bile geçirdim.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ne yapmayý düþündün? dediler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Peygamber’i ayakta býrakýp oturmayý düþündüm, dedi.  Buhârî, Teheccüd 9; Müslim, Müsâfirîn 204</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Abdullah Ýbni Mes’ûd’un bu rivayeti de Hz. Peygamber’in gece ibadetinde kýyâmý uzun tuttuðunu, yani onun ibadete düþkünlüðünü anlatmaktadýr. Bu demektir ki, Hz. Peygamber gece namazýnda kendisine uyan Huzeyfe ve Ýbni Mes’ûd gibi cemaati dikkate almamýþtýr. Çünkü gece namazý onlar için nâfiledir. Bu sebeple Efendimiz yalnýz baþýna kýlýyormuþ gibi davranmýþtýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ýbni Mes’ûd’un bir ara oturuvermeyi aklýndan geçirmesi ve bunu “hoþ olmayan bir iþ” diye nitelemesi, ne kadar tabiî ve nezih deðil mi? Hz. Peygamber’i ayakta býrakýp oturmanýn uygun olmayacaðýný biliyor, fakat sabrýnýn son derece zorlandýðýný da söylüyor. Bu hâl, Peygamber Efendimiz’in ibadete sabretmekte ne kadar dayanýklý, mücâhedede herkesten önde olduðunu göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öðrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Farz olmayan namazlarda da imama uyulabilir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Cemâatin bir özrü yokken oturarak imama uymasý uygun deðildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Ashâb-ý kirâm son derece edebli insanlardý.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Büyüklerin yanýnda edebe riâyet etmek gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Anlaþýlmayan konularda soru sormak, kapalýlýðýn aydýnlatýlmasýný istemek, kendi kendine yorum yapmaktan çok daha doðru bir harekettir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">105- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">العاشر</span></span>: عن أنس رضي اللَّه عنه عن رسولِ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال: «يتْبعُ الميْتَ ثلاثَةٌ: أهلُهُ ومالُه وعمَلُه، فيرْجِع اثنانِ ويبْقَى واحِدٌ: يرجعُ أهلُهُ ومالُهُ، ويبقَى عملُهُ» متفقٌ عليه.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">105. </span></span>Enes <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anh</span>’den, Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sel-lem</span>’in þöyle buyurduðu rivayet edilmiþtir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ölüyü (kabre kadar) üç þey takip eder: Çoluk-çocuðu, malý ve ameli. Bunlardan ikisi döner, biri kalýr. Çoluk-çocuðu ve malý döner, ameli (kendisiyle) kalýr</span></span>.”</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Rikak 42; Müslim, Zühd 5. Ayrýca bk.Tirmizî, Zühd 46; Nesâî, Cenâiz 52</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Her canlý ölümü tadar; eninde sonunda dünyadan ayrýlýr. Ölen insan kabre kadar uðurlanýr. 462 numara ile tekrar gelecek olan hadisimiz bu mecbûrî yolculukta ölünün arkasýndan kabre kadar gidenleri saymaktadýr. Çoluk-çocuðu, dostlarý gerçek uðurlayýcý olarak; malý-mülkü, techiz-tekfin ve defin masraflarý ve geride býraktýðý mirasý hukûkî olarak ameli de sevap veya günah olarak ölüyü mânen takip eder. Defin iþinin bitirilmesiyle çoluk-çocuk ve dostlar ondan ayrýlýr, mirasý da taksim edilmek üzere gündeme gelir. Ameli ise, baþkasýnýn iþine yaramaz. O sadece sahibine özel olduðu için, nihâî deðerlendirmeye tâbi tutulmak üzere onunla beraber âhirete intikal eder. Bu sebeple <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Mezar amel sandýðýdýr” </span></span>denilmiþtir. Ölen insan ne kadar büyük ve hatýrlý biri olursa olsun, çoluk-çocuðu ve dostlarýndan hiçbiri onunla birlikte mezara girmek istemez ve girmez. Çok sevenleri bile, aðlaya aðlaya da olsa definden sonra ayrýlýp giderler. Ne kadar üzülüp aðlasalar bile, onu mezarýnda yalnýz býrakýrlar. Ölen kimse dünyanýn en zengini de olsa, yanýnda götürdüðü þey birkaç metrelik kefen bezinden ibarettir. Þâir ne güzel söylemiþtir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ana rahminden geldik pazara</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bir kefen aldýk döndük mezara.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Geriye kalan mal, artýk ona deðil mirasçýlara aittir. Nitekim bir hadîs-i þerîfte ifade buyurulduðu gibi, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Kiþinin asýl malý, yiyip bitirdiði, giyip eskittiði ve Allah için verip biriktirdiðidir”</span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span>(Müslim, Zühd 4).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ýnsan, hayatý boyunca yaptýklarýný yani amelini beraberinde götürür. Ona göre de muameleye tâbi tutulur. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe yahut cehennem çukurlarýndan bir çukurdur” </span></span>hadisi, bu muamelenin neler olabileceðini ifade eder. Madem ki kiþiyi takip edecek olan ameldir, o halde mücâhede, ameli sevimli bir dost, ebedî bir mutluluk vesilesi kýlma gayretidir, denilebilir. Akýllý kiþi de böyle bir gayreti kendi kendisinden esirgemeyendir. Mücâhedenin gereði ve sýnýrlarý bu hadîs-i þerîf ile pek veciz bir þekilde dile getirilmiþ olmaktadýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öðrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Mücâhede, amel ve ibadeti artýrmakla gerçekleþtirilmelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Çoluk-çocuk ve amel kiþi ile nihâyet kabre kadar gider.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Baþbaþa kalýnacak olan ameldir. Kiþinin kabir hayatý ve âhiretteki durumu ameline göre belirlenir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">106- الحادي عشر: عن ابن مسعودٍ رضيَ اللَّهُ عنه قال: قال النبيُّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: «الجنة أقَربُ إلى أَحدِكُم مِنْ شِراكِ نَعْلِهِ والنَّارُ مِثْلُ ذلِكَ» رواه البخاري.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">106. </span></span>Ýbni Mes’ûd <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anh</span>’den rivayet edildiðine göre, Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> þöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Cennet size, ayakkabýnýzýn baðýndan daha yakýndýr. Cehennem de öyledir.</span></span>”   Buhârî, Rikak 29.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">446 numarada tekrar gelecek olan hadîs-i þerîfe göre cennet de cehennem de âdetâ burnumuzun dibindedir. Atýlacak adýmlara, yapýlacak amellere göre cennete ve cehenneme gitmek pek kolaydýr. Ýbadet ve tâat kiþiyi cennete, günah ise cehenneme yaklaþtýrýr. Bu yakýnlýk hadisimizde, nalýn tasmasý ya da potin baðýna, tokyo atkýlarýna teþbih edilmiþtir. Nitekim Buhârî’nin bir baþka rivayetinde de <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Ölüm insana pabucunun atkýsýndan daha yakýndýr”</span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span>(Medine 12, Menâkýbu’l-ensâr 46, Merdâ 8, 22) buyurulmuþtur. Dilimizde bu mâna “burnunun dibinde” deyimiyle anlatýlýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ýnsanýn cennete de cehenneme de ayný yakýnlýk veya uzaklýkta olduðu, seçip benimseyeceði yaþama tarzý, atacaðý adýmlarla her ikisine de ulaþmakta zorlanmayacaðý, Peygamber Efendimiz’in bu özlü ifadesinden anlaþýlmaktadýr. Bizden cenneti ve cehennemi ayaklarýmýza temas ediyormuþ gibi düþünmemiz istenmekte ve tabiî ona göre sürekli bir mücâhede içinde olmamýz teþvik edilmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öðrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Bize ayný derecede yakýn olan cennet ve cehennemi devamlý hatýrlamamýz, burnumuzun dibindeki cenneti kaçýrmamak için tâat ve ibadete düþkünlük göstermemiz lâzýmdýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Nefis ve þeytana karþý koymak cehennemi bizden uzaklaþtýrýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">107- الثاني عشر: عن أبي فِراس رَبِيعةَ بنِ كَعْبٍ الأسْلَمِيِّ خادِم رسولِ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم، ومِنْ أَهْلِ الصُّفَّةِ رضي اللَّهُ عنه قال: كُنْتُ أبيتُ مع رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم، فآتِيهِ بِوَضوئِهِ، وحاجتِهِ فقال: «سلْني» فقُلْت: أسْألُكَ مُرافَقَتَكَ في الجنَّةِ. فقالَ: «أوَ غَيْرَ ذلِك؟» قُلْت: أسْألُكَ مُرافَقَتَكَ في الجنَّةِ. فقالَ: «أوَ غَيْرَ ذلِك ؟» قُلْت: هو ذَاك. قال: «فأَعِنِّي على نَفْسِكَ بِكَثْرةِ السجُودِ» رواه مسلم.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">107. </span></span>Resûlullah’ýn hizmetkârý ve Ehl-i suffe’den olan Ebû Firâs Rebîa Ýbni Ka’b el-Eslemî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anh</span> þöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> ile birlikte gecelerdim. Abdest suyunu ve öteki ihtiyaçlarýný ona getirirdim. Buna karþýlýk bir keresinde bana:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Dile (benden ne dilersen)”</span></span> buyurdu. Ben:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Cennette seninle beraber olmayý isterim, dedim. Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Baþka bir þey istemez misin</span></span>?” buyurdu. Ben:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Benim dileðim bundan ibarettir, dedim. Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Öyleyse çok namaz kýlýp secde ederek, kendin için bana yardýmcý ol!</span></span>” buyurdu.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslim, Salât 226. Ayrýca bk. Ebû Dâvûd, Tatavvu’ 22; Nesâî, Tatbîk 79</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Rebîa Ýbni Ka’b</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Ebû Firâs künyesi ile bilinen Rebîa, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in hem hazarda hem seferde þahsî hizmetlerini görürdü. O, bununla iftihar edecek kadar þeref duyardý. Ashâb-ý suffe’dendi. Hz. Peygamber’in vefatýndan sonra Medine’den ayrýlmýþ ve Medine’ye yaklaþýk 12 mil mesâfedeki Eslem kabilesi yurduna yerleþmiþtir. Bu sebeple de Eslemî diye nisbelenmiþtir. Hz. Peygamber’den 12 hadis rivayet etmiþtir. Rivayetleri, Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvûd, Nesâî ve Ýbn Mâce tarafýndan rivayet edilmiþtir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hicretin 63. yýlýnda vefat etmiþtir. Allah ondan razý olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisimizin râvisi Rebîa, geceleri Resûl-i Ekrem Efendimiz’in kapýsýna yakýn bir yerde yattýðý için gece namazlarýnda okuduklarýný iþitebilir, seslendiðinde duyardý. Yoksa onun Hz. Peygamber ile birlikte gecelerdim demesi, onunla ayný odada yatardým þeklinde anlaþýlmamalýdýr. Rebîa, Hz. Peygamber’in abdest suyunu, misvak vs. gibi  ihtiyaç duyacaðý eþyayý temin etmekteydi. Onun hizmetlerinden memnun kalan Hz. Peygamber, bir keresinde ona ikramda bulunmak istemiþ ve <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Dile benden ne dilersen”</span> buyurmuþtur. Ödüllendirecekleri kiþiyi dilekte bulunmakta serbest býrakmak büyüklerin özelliklerindendir. Bu, bir anlamda da imtihandýr. Ne isteyeceðini bilip bilmediðini kontrol etmektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber’in kendisinden istenecek her þeyi yerine getirme yetkisi var mýydý, yok muydu? Konu tartýþýlmýþ ve Allah Teâlâ’nýn Resûl-i Ekrem’e  özel bazý ihsanlarda bulunma yetkisi verdiði ve bu durumun Hz. Peygamber’in özelliklerinden olduðu sonucuna varýlmýþtýr. Hz. Huzeyfe’nin þâhitliðini iki kiþinin þehâdetine denk saymasý gibi bazý farklý uygulamalara yetkisi olduðu kabul edilmiþtir. Bu sebeple Efendimiz’in, Rebîa’ya <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Dile benden ne dilersen”</span> buyurmasý, sadece bir gönül alma veya sadece imtihan etme amacýna yönelik bir iltifat deðil, ona ikrâmda bulunma isteðinin sonucudur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Rebîa, iþinden zevk alan, memnun olan her kiþinin yapacaðýný yapýp âhirette de Hz. Peygamber’e yakýn olmayý istemiþtir. Bu, onun dünya ve âhiretin mutluluðuna tâlip olmasý demektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber, kulun cennete girip giremeyeceðini Allah Teâlâ’nýn bildiði gerçeðini hatýrlatmak üzere, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Daha baþka bir þey istemez miydin?”</span> buyurmuþ, hemen bizzat karþýlayabileceði bir dileðinin olup olmadýðýný sormuþtur. Rebîa’nýn isteðinde bilinçli bir þekilde ýsrar etmesi üzerine de kendisine, haline münasip bir temel tavsiyede bulunmuþ ve :</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Çokca secde (ibadet) ederek, dileðin hususunda bana yardýmcý ol!”</span> buyurmuþtur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber’in bu tavsiyesi, cennete mücâhede ile girilebileceðini, mücâhedenin de ibadetlerle baþarýya ulaþabileceðini göstermektedir. Ýbadet yerine “secde” buyurulmasý, kulun Allah’a en yakýn olduðu halin “secde hali” olmasýndan, kulluðun en tam þekilde “secde” ile resmedilmesinden dolayýdýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öðrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Hz. Peygamber’e cennette yakýn olabilmek için çokca ibadet etmek, nefisle mücâdelede gayretli olmak gerekmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Ashâb-ý kirâm Hz. Peygamber’e yakýn olmayý hep arzulayagelmiþlerdir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Abdest suyunun hazýrlanmasýnda baþkasýndan yardým istemek câizdir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">108- الثالث عشر: عن أبي عبد اللَّه ويُقَالُ: أبُو عبْدِ الرَّحمنِ ثَوْبانَ موْلى رسولِ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال: سمِعْتُ رسولَ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يقول: عليكَ بِكَثْرةِ السُّجُودِ، فإِنَّك لَنْ تَسْجُد للَّهِ سجْدةً إلاَّ رفَعكَ اللَّهُ بِهَا درجةً، وحطَّ عنْكَ بِهَا خَطِيئَةً» رواه مسلم.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">108. </span></span>Ebû Abdullah (veya Ebû Abdurrahman) Sevbân <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anh</span>’den -ki kendisi Resûlullah’ýn azadlý kölesidir- rivayet edildiðine göre o “Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’i þöyle buyururken iþittim” demiþtir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Çok secde etmeye bak! Zira senin Allah için yaptýðýn her secde karþýlýðýnda Allah seni bir derece yükseltir ve bir hatâný siler.</span></span>”</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslim, Salât 225. Ayrýca bk. Ebû Dâvûd, Tatavvu’ 22; Tirmizî, Salât 169; Nesâî, Tatbîk 80, 89</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> </span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sevbân Ýbni Bücdüd</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Resûl-i Ekrem Efendimiz’in mevlâsý (âzad ettiði kölesi) olan Sevbân, Yemen’in Himyer kabilesindendi. Künyesi Ebû Abdullah’týr. Hz. Peygamber kendisini, memleketine dönmek veya ehl-i beyt arasýnda kalmak konusunda muhayyer býraktý. O, Medine’de kalmayý yeðledi. Hz. Peygamber vefat edinceye kadar hazarda ve seferde onun maiyyetinde bulundu. Peygamber Efendimiz’in vefatýndan sonra Þam’a gitti. Mýsýr’ýn fethine katýldý.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Peygamber’den 128 hadis rivayet etti. Ýmam Müslim onun rivayetlerinden 10 tanesini Sahih’ine aldý.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Sevbân Humus’ta hicrî 54 yýlýnda vefat etti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razý olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Önceki hadiste Resûl-i Ekrem Efendimiz’in Rebîa Ýbni Ka’b’a yaptýðý çok ibadet tavsiyesinin burada açýklýk kazandýðýný görmekteyiz. Her secde karþýlýðýnda bir derece yükselmek ve bir hatadan kurtulmak suretiyle kul mesafe katetmektedir. Yani kul için yücelik ve mutluluk, kulluk ile mümkündür. Nitekim Allah Teâlâ, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Secde et, yaklaþ”</span></span> [Alak sûresi (96),19] buyurmuþtur. Peygamber Efendimiz’in bu tavsiyeyi, þahsî hizmetinde bulunan fakir müslümanlara yapmýþ olmasý da dikkatten uzak tutulmamalýdýr. Derecesini yükseltmek ve günahýndan kurtulmak isteyenler için baþka yollar da olabilir. Ancak bilhassa fakir müslümanlar bu sonucu daha çok ibadet etmek suretiyle temin edebilirler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisin Müslim ve Tirmizî’deki rivayetlerinden öðrenildiðine göre Sevbân’dan “insaný cennete götürecek bir amel söylemesi” istenmiþ ve bu istek üç defa tekrarlanmýþ, bunun üzerine Hz. Sevbân bu hadisi rivayet etmiþtir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öðrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Kul, secde ve ibadetle yücelir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Nefse en aðýr gelen þey “secde” etmektir. Þeytan da “secde” emrine karþý çýktýðý için ebediyyen lânetlenmiþtir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Nefisle mücâhede, secdenin çoðaltýlmasýyla mümkündür. Bu sebeple ibadeti arttýrmak gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Ashâb-ý kirâm, kendilerine yöneltilen suallere, Hz. Peygamber’den duyduklarý, ondan öðrendikleri ile karþýlýk verirlerdi. Kiþisel kanaatlarýyla fetvâ vermezlerdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">109- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">الرابع عشر</span></span>: عن أبي صَفْوانَ عبدِ اللَّه  بن بُسْرٍ الأسلَمِيِّ، رضي اللَّه عنه، قال: قال رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: «خَيْرُ النَّاسِ مَن طالَ عمُرُه وَحَسُنَ عملُه» رواه الترمذي، وقال حديثٌ حسنٌ.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">«بُسْر»: بضم الباءِ وبالسين المهملة.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">109. </span></span>Ebû Safvân Abdullah Ýbni Büsr el-Eslemî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anh</span>’den rivayet edildiðine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> þöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ýnsanlarýn en kârlýsý, ömrü uzun, ameli güzel olandýr.</span></span>”  Tirmizî, Zühd 21, 22</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Abdullah Ýbni Büsr el-Eslemî</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Ebû Safvân künyesiyle meþhur olan Abdullah, iki kýbleye (Kudüs ve Kâbe) yönelerek namaz kýlanlardandýr. Hz. Peygamber mübârek elini onun baþýna koyup “Bu genç, bir asýr yaþar” buyurmuþtu. Abdullah gerçekten yüz yýl yaþadý.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Kendisi, anasý, babasý ve kardeþi sahâbî olan Abdullah, Resûlullah’tan 50 hadis rivayet etti. Buhârî ve Müslim birer hadisini rivayet ettiler.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Abdullah, Humus’ta yüz yaþýnda iken hicrî 96 yýlýnda vefât etti. Humus yöresinde en son vefât eden sahâbîdir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razý olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ömür, her birimizin dünya pazarýnda kalma süresidir. Onu takdir eden de Yüce Rabbimizdir. Bizim bu süreyi ne tayin etme ne de bilme imkânýmýz vardýr. Görüntü ne olursa olsun, bu dünyadaki davranýþlarýn bir tek adý vardýr: Amel. Her birimiz hakkýnda tutulan zabýtlarýn tümüne de <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">amel defteri </span></span>denilmektedir. Kârlýlýk, zararlýlýk; hayýrlýlýk veya þerlilik iþte bu defterdeki kayýtlara göre tesbit edilmektedir. Hadisimiz de kâr ve zararý <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ömür-amel iliþkisi </span></span>noktasýndan deðerlendirmektedir. Zira hadisin bir baþka rivayetinde <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Ýnsanlarýn en zararlýsý da ömrü uzun, ameli kötü olandýr”</span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span>ilâvesi bulunmaktadýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu duruma göre asýl önem taþýyan amelin vasfýdýr. Yani güzel mi, yoksa kötü mü olduðudur. Ömrün uzunluðu kâr ve zarar hesâbýnda ikinci unsurdur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Aslýnda her birimiz uzun bir hayatý isteriz. “Tûl-i ömr ile muammer olma” duasýna “âmin” demeyecek olanýmýz bulunmaz. Zira ilgi duyduðumuz her þeyin farkýna yaþarken varýrýz. Bu sebeple de bizi kendilerine baðlayanlar arasýnda uzun süre kalmak isteriz. Hem de bu iþin bizim isteðimize baðlý olmadýðýný bile bile...</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisimiz uzunluðu istenen ömrün güzel amel ile deðerlendirilmiþ olmasý gereðini bize hatýrlatmaktadýr. Zira herkes, âhiretteki hayatýný bu dünyada hazýrlamaktadýr. Buradaki güzel ameller, oradaki güzelliklerin çekirdekleridir. Bu sebeple Peygamber Efendimiz bir baþka hadisinde <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Mü’minin ömrü uzarsa, hayrý artar”</span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span>(Ahmed Ýbni Hanbel, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Müsned</span>, III, 27) buyurmuþtur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Amelin güzelliði, öncelikle meþrû olmasý, sonra da ihsan kalitesine sahip bulunmasý ile mümkündür. Bu ise, müslümanca yaþama sorumluluðu ve mutluluðuna sahip çýkmak demektir. Böyle bir gayretle geçecek ömrün uzun olmasý, elbette en büyük kârlýlýk ve saadettir. Bunun temini yani amelin güzelliðinin saðlanmasý, hiç þüphesiz nefsin arzularýna uyarak deðil, onunla mücâhede ederek mümkün olacaktýr. O halde yaþadýðýmýz sürece nefisle mücâhedeye devam etmek durumundayýz. Hadisimizin mesajý budur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öðrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Yalnýz baþýna uzun yaþamýþ olmak bir fazilet deðildir. Ömrün uzunluðuna amelin güzelliði eklenirse bir kýymet ifade eder.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Güzel amel sahibi olmak için mücâhedeyi sürdürmek gerekmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">110- الخامس عشر: عن أنسٍ رضي اللَّه عنه، قال: غَاب عمِّي أَنَسُ بنُ النَّضْرِ رضي اللَّهُ عنه، عن قِتالِ بدرٍ، فقال: يا رسولَ اللَّه غِبْت عن أوَّلِ قِتالٍ قَاتلْتَ المُشرِكِينَ، لَئِنِ اللَّهُ أشْهَدَنِي قتالَ المشركين لَيُرِيَنَّ اللَّهُ ما أصنعُ، فلما كانَ يومُ أُحدٍ انْكشَفَ المُسْلِمُون فقال: اللَّهُمَّ أعْتَذِرُ إليْكَ مِمَّا صنَع هَؤُلاءِ  يَعْني أصْحَابَه وأبرأُ إلَيْكَ مِمَّا صنعَ هَؤُلاَءِ  يعني المُشْرِكِينَ  ثُمَّ تَقَدَّمَ فَاسْتَقْبَلَهُ سعْدُ بْنُ مُعاذٍ، فَقالَ: يا سعْدُ بْنَ معُاذٍ الْجنَّةُ ورَبِّ الكعْبةِ، إِنِى أجِدُ رِيحَهَا مِنْ دُونِ أُحُدٍ. قال سعْدٌ: فَمَا اسْتَطعْتُ يا رسول اللَّه ماصنَعَ، قَالَ أنسٌ: فَوجدْنَا بِهِ بِضْعاً وثمانِينَ ضَرْبةً بِالسَّيفِ، أوْ طَعْنَةً بِرُمْحٍ، أو رمْيةً بِسهْمٍ، ووجدْناهُ قَد قُتِلَ وَمثَّلَ بِهِ المُشرِكُونَ فَما عرفَهُ أَحدٌ إِلاَّ أُخْتُهُ بِبنَانِهِ. قال أنسٌ: كُنَّا نَرى أوْ نَظُنُّ أنَّ هَذِهِ الآيَة نزلَتْ فيهِ وَفِي أشْباهِهِ: [مِنَ المُؤْمِنِينَ رِجالٌ صدقُوا ما عَاهَدُوا اللَّه علَيهِ] [الأحزاب: 23] إلى آخرها. متفقٌ عليه.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">قوله: «لَيُريَنَّ اللَّهُ» رُوى بضم الياءِ وكسر الراءِ، أي لَيُظْهِرنَّ اللَّهُ ذَلِكَ لِلنَّاسِ، ورُوِى بفتحهما، ومعناه ظاهر، واللَّه أعلم.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">110. </span></span>Enes  <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anh</span> þöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Amcam Enes Ýbni Nadr <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anh Bedir Savaþý’na katýlmamýþtý. Bu ona çok aðýr geldi. Bu sebeple:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- “Ey Allah’ýn Resûlü! Müþriklerle yaptýðýn ilk savaþta bulunamadým. Eðer Allah Teâlâ müþriklerle yapýlacak bir savaþta beni bulundurursa, neler yapacaðýmý elbette Allah Teâlâ görecektir” dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sonra Uhud Savaþý’nda müslüman saflarý daðýlýnca, -arkadaþlarýný kastederek- “Rabbim, bunlarýn yaptýklarýndan dolayý özür beyan ederim” dedi. Müþrikleri kastederek de “Bunlarýn yaptýklarýndan da uzak olduðumu sana arzederim” deyip ilerledi. Sa’d Ýbni Muâz ile karþýlaþtý ve:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ey Sa’d! istediðim cennettir. Kâbe’nin Rabbine yemin ederim ki, Uhud’un eteklerinden beri hep o cennetin kokusunu alýyorum, dedi. Sa’d (olayý anlatýrken) “Ben onun yaptýðýný yapamadým, ya Resûlallah” dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Enes <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anh</span> devamla þöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Amcamý þehid edilmiþ olarak bulduk. Vücudunda seksenden fazla kýlýç, süngü ve ok yarasý vardý. Müþrikler müsle yapmýþ, uzuvlarýný kesmiþlerdi. Bu sebeple onu kimse tanýyamadý. Sadece kýzkardeþi parmak uçlarýndan tanýdý.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Enes dedi ki, biz þu âyetin amcam ve amcam gibiler hakkýnda inmiþ olduðunu düþünmekteyiz:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Mü’minler içinde öyle yiðit erkekler vardýr ki, Allah’a verdikleri sözlerinde durdular. Onlardan kimi ahdini yerine getirdi (çarpýþtý, þehid düþtü), kimi de sýrasýný bekliyor. Bunlar aslâ sözlerini deðiþtirmemiþlerdir</span></span>” [Ahzâb sûresi (33), 23].  Buhârî, Cihâd 12; Müslim, Ýmâre 148</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Enes Ýbni Nadr <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anh</span>,  Hz. Peygamber’in “<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah’ýn öyle kullarý vardýr ki, Allah adýna yemin etseler, Allah onlarýn yeminlerini yerine getirir”</span> (Buhârî, Sulh 8; Cihâd 12; Müslim, Kasâme 24, Fezâilü’s-sahâbe, 225) diye tebrik ve takdir ettiði bir yiðit sahâbîdir. Bedir Savaþý’nda bulunamayýþý yüreðine dert olmuþtu. Onun için, iþtirâk edeceði ilk harpte, müþriklerin analarýndan emdikleri sütü burunlarýndan getireceði mânasýna gelen sözler söylemiþ, onlarla kahramanca savaþmaya and içmiþti. “Bu söylediklerimin doðruluðunu Allah teâlâ görecek ve âleme gösterecektir” diye de Allah’ý þâhit tutmuþtu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Uhud Harbi esnasýnda o bu sözünü yerine getirmiþ, önce Resûlullah’ýn yakýn çevresinden ayrýlmayan sahâbîlerden olarak çarpýþmýþtý. Sonra da bozulan mücâhidlerin o durumuna üzülmüþ, “Bunlarýn yaptýklarýndan özür diliyorum” deyip ileri atýlmýþ, müþriklerle kýyasýya çarpýþmýþtýr. “Cennetin kokusunu Uhud’da alýyorum” diye þehitliðe koþtuðunu anlatmýþtýr. Onun bu ifâdesi mecâz da olabilir hakikat de... Burnuna gelen herhangi bir güzel kokuyu, cennet kokusu diye nitelemiþ de olabilir. “Þehitliðin sonu cennettir” anlamýnda da söylemiþ olabilir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hâsýlý Enes Ýbni Nadr <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anh </span> nefisle öylesine bir mücâhede örneði vermiþtir ki, herkes onu takdir etmiþtir. Üzerindeki seksen küsur ok, mýzrak ve kýlýç yarasý onun nasýl bir cihad eri olduðunun delilidir. Müþriklerin onun organlarýný kesmiþ olmalarý, ondan yedikleri darbelerin aðýrlýðýný gösterir. Ona karþý duyduklarý hýncý ancak böyle tatmin etmiþ olmalýdýrlar.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kýzkardeþinin, kendisini parmak uçlarýndan tanýyabilmesi, uðradýðý iþkencenin boyutlarýný göstermektedir. Ayrýca parmak uçlarýnýn ve parmak izinin, kiþilerin kimliklerinin belirlenmesinde ölçü olduðu da anlaþýlmaktadýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisin râvisi Enes Ýbni Mâlik <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anh</span> hazretleri, Ahzâb sûresi’nin 23. âyetinin Enes Ýbni Nadr gibi, verdikleri sözü canlarý pahasýna yerine getiren yiðitler hakkýnda nâzil olduðunu söylemekte, âyetteki övgüye böylesi müslümanlarýn lâyýk olduðunu belirlemektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu olayda mücâhede, verdiði sözde caný pahasýna durmuþ olmak þeklinde tezâhür etmiþtir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öðrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Güzel ve meþrû þeyleri vaadetmek câizdir. Nefsi, va’dinde durmaya zorlamak da mücâhededir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Sahâbe-i kirâmýn þehitlik istemekteki samimiyeti herþeyin üstünde ve önünde gelmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Ahdine vefâ gösterenlerden Allah Teâlâ razý olur. Mü’minlere de verdikleri sözü yerine getirmek yakýþýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">111- السادس عشر: عن أبي مسعود عُقْبَةَ بن عمروٍ الأنصاريِّ البدريِّ رضي اللَّهُ عنه قال: لمَّا نَزَلَتْ آيةُ الصَّدقَةِ كُنَّا نُحَامِلُ عَلَى ظُهُورِنا. فَجَاءَ رَجُلٌ فَتَصَدَّقَ بِشَيْءٍ كَثِيرٍ فَقَالُوا: مُراءٍ، وجاءَ رَجُلٌ آخَرُ فَتَصَدَّقَ بِصَاعٍ فقالُوا: إنَّ اللَّه لَغَنِيٌّ عَنْ صاعِ هَذَا، فَنَزَلَتْ {الَّذِينَ يَلْمِزُونَ المُطَّوِّعِينَ مِنَ المُؤْمِنِينَ فِي الصَّدَقَاتِ وَالَّذِينَ لاَ يَجِدُونَ إلاَّ جُهْدَهُمْ}  [التوبة 79] الآية. متفقٌ عليه.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">«ونُحَامِلُ» بضم النون، وبالحاءِ المهملة: أَيْ يَحْمِلُ أَحَدُنَا على ظَهْرِهِ بِالأجْرَةِ، وَيَتَصَدَّقُ بها.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">111. </span></span>Ebû Mes’ûd Ukbe Ýbni Amr el-Ensârî el-Bedrî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anh</span> þöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sadaka âyeti inince, biz sýrtýmýzla yük taþý(Zeker), (hammallýk yaparak) sadaka vermeye baþladýk. Derken bir adam geldi çokca sadaka verdi. Münâfýklar, “Gösteriþ yapýyor” dediler. Bir baþkasý geldi, bir ölçek hurma getirdi. Yine münâfýklar, “Allah’ýn, bunun bir ölçek hurmasýna ihtiyacý yoktur” dediler. Bunun üzerine, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Sadakalar hususunda gönülden veren mü’minleri çekiþtiren ve güçlerinin yettiðinden baþkasýný bulamayanlarla alay edenler yok mu, Allah onlarý maskaraya çevirmiþtir. Onlar için acý bir azab vardýr”</span></span> [Tevbe sûresi (9), 79] âyeti indi.  Buhârî, Zekât 10; Müslim, Zekât 72</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ukbe Ýbni Amr</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Ebû Mes’ûd el-Ensârî diye meþhur olan Ukbe Ýbni Amr, genç yaþlarýnda Ýkinci Akabe bey’atine katýldýðý için bu nisbeyi aldýðýný söyleyenlerin yanýnda, onun Bedir’de ikâmet ettiðinden dolayý el-Ensârî nisbesini aldýðýný söyleyenler daha çoktur. Kendisinin Uhud ve daha sonraki harblere katýldýðý kesindir. 102 hadis rivayet etmiþtir. Rivayetleri Kütüb-i Sitte’de yer almaktadýr.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Kûfe’ye yerleþen Ukbe Ýbni Amr, Hz. Ali taraftarýydý. Hatta Hz. Ali, Sýffîn’e giderken Kûfe’de onu vekil býrakmýþtýr. Hicrî 40 yýlýndan sonra vefât etmiþtir. Allah ondan razý olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Onlarýn mallarýndan sadaka al” </span></span>[Tevbe sûresi (9), 103] âyeti inince ve Hz. Peygamber de kendilerini sadaka vermeye teþvik edince, sadaka olarak verecek bir þeyi bulunmayan fakat her ilâhî emre sarýlmayý mücâhede olarak deðerlendiren sahâbîler, hammallýk, amelelik yapmaya ve kazandýklarýndan sadaka vermeye baþlamýþlardýr. Anlaþýldýðýna göre zenginiyle fakiriyle sahâbîler diðer ibadet ve emirlere olduðu gibi sadaka emrine de büyük bir heyecan, gayret ve özveri ile katýlmýþlardýr. Onlarýn bu heyecanlý mücâhedeleri, münâfýklar tarafýndan þevk kýrýcý sözlerle karþýlanmýþtýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisin deðiþik rivâyetlerinden anlaþýldýðýna göre, çokca para getiren Abdurrahman Ýbni Avf hazretleridir. Servetinin yarýsý olan dört bin dirhemi tasadduk etmiþtir. Onun bu hareketi, münâfýklarca, gösteriþ ve riyâ olarak nitelendirilmiþ, bir sa’ yani bir ölçek hurma getiren Ebû Akil el-Ensârî de, “Allah bunun bir sa’ hurmasýna muhtaç deðildir” diye hafife alýnmýþ, alay konusu yapýlmýþtý. Oysa Ebû Akîl de o gün çalýþýp kazandýðý hurmalarýn yarýsýný getirmiþti. Aslýnda münâfýklarýn çekemedikleri, ashâb-ý kirâmýn zenginiyle fakiriyle mal veya kazançlarýnýn yüzde ellilik bölümünü tasadduk etmeleriydi. Bu iki örnekte sadaka olarak verilen miktar deðiþse de, sadaka verenlerin fedakârlýk oranlarý deðiþmiyordu. Yüzde elli oranýnda bir tasadduk gayreti... Herkes kendi çapýnda ama birbirine eþit oranda fedakârlýk yapýyordu. Mücâhede ayný ölçülerle yürütülüyordu. Ashâb-ý kirâmýn fazileti, üstünlüðü, biraz da bu noktalarda aranmalýdýr. Onlarýn bu faziletli hareketleriyle alay etmek isteyenler, meâlini, hadisin tercümesi içinde verdiðimiz Tevbe sûresi’nin 79. âyetiyle susturulmuþlardýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öðrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Yapýlan bir iyiliði, ne kadar az olursa olsun, küçük görmek doðru deðildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Allah Teâlâ’nýn emirlerine herkes gücü yettiðince uymaya çalýþmalý ve bu konuda kendilerini kýnayanlara aldýrýþ etmemelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Mücâhede her türlü emre gücü ölçüsünde sarýlmakla gerçekleþir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Ashâb-ý kirâm, emirleri yerine getirmede son derece gayretli idiler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Sadaka vermek, az da olsa, ihmâl edilmemelidir. Buna küçükleri de alýþtýrmalýdýr. Çünkü sadaka cehennem ateþini söndürür. Toplumda gelir dengesizliði yüzünden çýkacak kargaþalarý önler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">211- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">السابَع عشر</span></span>: عن سعيدِ بنِ عبدِ العزيزِ، عن رَبيعةَ بنِ يزيدَ، عن أَبِي إدريس الخَوْلاَنيِّ، عن أَبِي ذَرٍّ جُنْدُبِ بنِ جُنَادَةَ، رضي اللَّهُ عنه، عن النَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم فيما يَرْوِى عَنِ اللَّهِ تباركَ وتعالى أنه قال: «يا عِبَادِي إِنِّي حَرَّمْتُ الظُّلْمَ عَلَى نَفْسِي وَجَعَلْتُهُ بَيْنَكُمْ مُحَرَّماً فَلاَ تَظالمُوا، يَا عِبَادِي كُلُّكُم ضَالٌّ إِلاَّ مَنْ هَدَيْتُهُ، فَاسْتَهْدُوني أهْدكُمْ، يَا عِبَادي كُلُّكُمْ جائعٌ إِلاَّ منْ أطعمتُه، فاسْتطْعموني أطعمْكم، يا عبادي كلكم عَارٍ إلاَّ مِنْ كَسَوْتُهُ فَاسْتَكْسُوني أكْسُكُمْ، يَا عِبَادِي إنَّكُمْ تُخْطِئُونَ بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَأَنَا أغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعاً، فَاسْتَغْفِرُوني أغْفِرْ لَكُمْ، يَا عِبَادِي إِنَّكُمْ لَنْ تَبْلُغُوا ضُرِّي فَتَضُرُّوني، وَلَنْ تَبْلُغُوا نَفْعِي فَتَنْفَعُوني، يَا عِبَادِي لَوْ أَنَّ أوَّلَكُمْ وآخِركُمْ، وَإنْسَكُمْ وَجِنَّكُمْ كَانُوا عَلَى أتقَى قلبِ رجلٍ واحدٍ منكم ما زادَ ذلكَ فِي مُلكي شيئاً، يا عِبَادِي لو أَنَّ أوَّلكم وآخرَكُم وإنسَكُم وجنكُمْ كَانوا عَلَى أفْجَرِ قَلْبِ رَجُلٍ وَاحِدٍ مِنْكُمْ مَا نَقَصَ ذَلِكَ مِنْ مُلْكِي شَيْئاً، يَا عِبَادِي لَوْ أَنَّ أَوَّلَكُمْ وَآخِركُمْ وَإنْسَكُمْ وَجِنَّكُمْ، قَامُوا فِي صَعيدٍ وَاحدٍ، فَسألُوني فَأعْطَيْتُ كُلَّ إنْسانٍ مَسْألَتَهُ، مَا نَقَصَ ذَلِكَ مِمَّا عِنْدِي إِلاَّ كَمَا َيَنْقُصُ المِخْيَطُ إِذَا أُدْخِلَ البَحْرَ، يَا عِبَادِي إنَّما هِيَ أعْمَالُكُمْ أُحْصِيهَا لَكُمْ، ثُمَّ أوَفِّيكُمْ إيَّاهَا، فَمَنْ وَجَدَ خَيْراً فَلْيَحْمِدِ اللَّه، وَمَنْ وَجَدَ غَيْرَ ذَلِكَ فَلاَ يَلُومَنَّ إلاَّ نَفْسَهُ». قَالَ سعيدٌ: كان أبو إدريس إذا حدَّثَ بهذا الحديث جَثَا عَلَى رُكبتيه. رواه مسلم. وروينا عن الإمام أحمد بن حنبل رحمه اللَّه قال: ليس لأهل الشام حديث أشرف من هذا الحديث.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">112. </span></span>Saîd Ýbni Abdülazîz’in Rebîa Ýbni Yezîd’den; Rebîa’nýn Ebû Ýdrîs el-Havlânî’den, onun Ebû Zer Cündeb Ýbni Cünâde <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anh</span>’den; Ebû Zer’in Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’den; onun da Allah Tebâreke ve Teâlâ hazretlerinden rivayet ettiðine göre Allah Teâlâ þöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kullarým! Ben zulmetmeyi kendime haram kýldým. Onu sizin aranýzda da haram kýldým. Artýk birbirinize zulmetmeyiniz.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kullarým! Benim hidâyet ettiklerim dýþýnda hepiniz sapýtmýþsýnýz. O halde benden hidâyet dileyin ki sizi doðruya ileteyim.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kullarým! Benim doyurduklarým hariç, hepiniz açsýnýz. Benden yiyecek isteyin ki sizi doyurayým.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kullarým! Benim giydirdiklerim hariç, hepiniz çýplaksýnýz. Benden giyecek isteyin ki sizi giydireyim.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kullarým! Siz gece-gündüz günah iþlemektesiniz, bütün günahlarý afveden de yalnýzca benim. Benden af dileyin ki sizi baðýþlayayým.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kullarým! Bana zarar vermek elinizden gelmez ki, zarar verebilesiniz. Bana fayda vermeye gücünüz yetmez ki, fayda veresiniz.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kullarým! Evveliniz ahiriniz, insanýnýz cinleriniz, en müttaki bir kiþinin kalbi ve duygusuna sahip olsalar, bu benim mülkümde herhangi bir þey arttýrmaz.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kullarým! Evveliniz âhiriniz, insanýnýz cinleriniz, en günahkâr bir kiþinin kalbi ve duygusuna sahip olsalar, bu benim mülkümden en küçük bir þey eksiltmez.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kullarým! Evveliniz âhiriniz, insanýnýz cinleriniz bir yerde toplanýp benden istekte bulunacak olsalar, ben de her birine istediðini versem, bu benim mülkümden ancak, iðne denize daldýrýlýp çýkarýldýðýnda denizden ne kadar eksiltebilirse iþte o kadar azaltýr. (Yani hiç bir þey eksiltmez.)</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kullarým! Ýþte sizin amelleriniz. Onlarý sizin için saklar, sonra onlarý size iâde ederim. Artýk kim bir hayýr bulursa Allah’a hamd etsin. Kim de hayýrdan baþka bir þey bulursa öz nefsinden baþka kimseyi ayýplamasýn.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Saîd Ýbni Abdülaziz dedi ki, Ebû Ýdris el-Havlânî bu hadisi rivâyet ettiði zaman dizleri üzerine çöküverdi. Müslim, Birr 55</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ahmed Ýbni Hanbel’in “Þamlýlarýn en saðlam rivayetidir” dediði bu hadîs-i kudsî, Cenâb-ý Hak ile kullarýnýn durumunu açýkca ortaya koymaktadýr. Hiçbir þekilde ve hiçbir konuda ilâhî takdir ve tasarrufun dýþýnda kalýnamayacaðý, herþeyin sadece Allah Teâlâ’nýn dileðine baðlý olduðu en kesin ifadelerle anlatýlmaktadýr. Bu sebeple Allah Teâlâ’nýn emirlerini yerine getirmek ve yasaklarýndan kaçýnmak hususunda tenbel davranmamak, nefsin arzularýna uymamak gerekmektedir. Böylesine bir konuma sahip olan bizlerin nasýl bir <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">mücâhede </span></span>vermesi lâzým geldiði artýk iyice anlaþýlmaktadýr. Ýmam Nevevî, bizleri bu noktada düþünmeye davet için bu kudsî hadisi konunun son hadisi olarak zikretmiþ olmalýdýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu noktayý aklýmýzdan çýkarmadan þimdi hadisdeki bazý hususlarýn kýsa açýklamalarýna geçelim:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah âdildir, zulmetmez</span></span>. Zulmü sevmez, zulme razý olmaz. Kullarýna zulmetmeyeceðini bildirmiþtir. Kullarýnýn da biribirlerine zulmetmesini istemez. Bütün âlem O’nun mülküdür. Gerçekte Allah’tan baþka bir mâlik yoktur. Dolayýsýyla tecâvüz ve zulüm de söz konusu deðildir. Yani Allah Teâlâ zulümden münezzehtir. O, bu durumu <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Zulmü kendime haram kýldým” </span>diye ifade buyurmuþtur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hidâyet Allah’tandýr.</span></span> O dilemedikçe kimse doðru yolu bulamaz. O halde beþ vakit namazda Fâtiha’yý okurken yaptýðýmýz gibi, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Bizi sýrât-ý müstakîme ilet”</span></span> diye kendisinden hidâyet dilemek gerekmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Rýzýk, Allah’ýn takdiri iledir. </span></span>O dilediðine rýzký bol bol verir, dilediðine de kýsar. Ayný iþi yapan, ayný emeði sarfeden insanlarýn kazançlarý farklý farklý olabilir. Kimi kazanýr, bereketini bulamaz, kiminin kazancý da bereketlenir. Yemek, içmek, giymek yani hayat, Allah’ýn lutfu sayesindedir. O dilemeyince, kimse hayatýný devam ettirecek imkânlarý bulamaz. Böyle olunca, insanca ve müslümanca bir yaþayýþ için O’ndan yiyecek ve giyecek istemek biz kullara düþen bir görev olmaktadýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kul kusursuz olmaz. </span></span>Her an hata yapmak bizim iþimizdir. Allah Teâlâ da -þirk hâriç- bütün kusurlarý baðýþlamaktadýr. Yani tövbe kapýsý daima açýktýr. O halde gece-gündüz demeden Allah’tan af ve maðfiret dilemeliyiz ki O’nun baðýþlamasýna muhatap olabilelim.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hiçbir varlýðýn, Allah Teâlâ’ya zarar ve fayda vermesi mümkün deðildir. Bütün kullarýnýn sâlih ve iyi kul olmasýyla Allah Teâlâ’nýn saltanatýnda bir þey artmaz; tam tersine yaratýklarýn tamamýnýn günahkâr olmasýyla O’nun saltanatýndan zerrece bir þey eksilmez. Diðer bir söyleyiþle tüm iyilik, kötülük kavramlarý ve sonuçlarý sadece bizler için önemlidir; bizleri ilgilendirmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah Teâlâ’nýn ihsan deryasý sonsuz ve sýnýrsýzdýr.</span></span> Bütün yaratýklar bir araya gelip kendisinden dilekte bulunsalar, Allah da hepsinin isteðini yerine getirse, koskoca bir okyanusa batýrýlýp çýkarýlan iðne o okyanustan hiçbir þey eksiltmediði gibi, bu da Allah’ýn mülkünden bir þey eksiltmez. Yani bizim O’na herhangi bir þekilde zarar verebilme imkânýmýz yoktur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah Teâlâ, her birimizin amellerini kaydettirmektedir.</span></span> Sonunda onlarý karþýmýza çýkaracaktýr. Orada iyilik ve hayýr çoksa, bundan ötürü Allah’a hamdetmemiz gerekmektedir. Aksi olursa, bunun suçlusu kendimizden baþkasý deðildir. “Kendim ettim, kendim buldum” demekten baþka yapacaðýmýz bir þey yoktur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bütün bu gerçekleri dile getiren hadisimiz, insanoðlunun dünyadaki yerini, durumunu ve nasýl davranmasý gerektiðini nasýl bir mücâhede ortamýnda olduðunu tam mânasýyla aydýnlatmaktadýr. Allah kendisine kul olma mücâhedesinde cümlemize yardýmcý olsun.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öðrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Ýnsana, kulluðunu bilerek Allah Teâlâ’dan hidâyet, rýzýk, af ve maðfiret istemesi yaraþýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Nefisle mücâhede, ileride amellerimizin karþýmýza çýkarýlacaðý bilinci içinde yapýlmalýdýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Allah Teâlâ’nýn rahmeti her þeyi kuþatmýþtýr. Ondan yararlanmasýný bilmek gerekir.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kaynak: Riyazüssalihin</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size">بابُ المجاهدة</span><br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">MÜCÂHEDE</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Âyetler</span><br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">قال اللَّه تعالى :  وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا وَإِنَّ اللَّهَ لَمَعَ الْمُحْسِنِينَ   </span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1. “Uðrumuzda mücâhede edenleri yollarýmýza iletiriz. Gerçekten Allah iyilik edenlerle beraberdir.” </span></span>Ankebut sûresi (29), 69</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Nefse, þeytana, kötü duygulara ve din düþmanlarýna bütün güçleriyle direnenleri, Allah Teâlâ rýzâsýna ve cennetine ulaþtýracak yollara yöneltecektir. Önemli olan, Allah’a kulluk uðrunda var gücüyle mücâdele etmektir. Âyet, iyi bir kul olmak için sarfedilecek gayretlerin, aslâ sonuçsuz kalmayacaðý, mutlaka hedefe götürücü çýkýþ yollarý bulunacaðý müjdesini vermekte; mü’minleri, mücâhedenin her türlüsünü bu güven içinde gerçekleþtirmeye çaðýrmaktadýr. Hem de Allah Teâlâ’nýn yardýmýnýn iyi davrananlarla beraber olduðu gerçeðini hatýrlatarak...</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Mücâhedenin cihaddan daha genel olduðu, cihaddan önce de sonra da yürütülmesi gerekli kulluk gayretlerini içine aldýðý dikkatten kaçýrýlmamalýdýr. Bildikleriyle amel etmenin de mücâhede olduðunu ileri süren ulemâ, herhalde bu genelliði ifâde etmek istemiþ olmalýdýrlar. Âyeti, “Bize itaat uðrunda gayret gösterenleri sevabýmýzýn yollarýna kýlavuzlarýz” þeklinde yorumlayan Abdullah Ýbni Abbas <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anh</span> de <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">mücâhedenin Allah’a kulluðu esas alan bir kavram </span></span>olduðunu dile getirmiþ olmaktadýr.</span><br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى :  { وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ } .</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2. “Ölüm sana eriþinceye kadar Rabbine kulluk et!” </span></span>Hicr sûresi (15), 99</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu âyetle <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">mücâhedenin sürekliliði </span></span>ortaya konulmuþtur. Mücâhede ölüme kadar süren bir kulluk bilinci ve uygulamasýdýr. O halde müslüman, yaþadýðý sürece kulluða devam etmek suretiyle mücâhede içinde olacaktýr. Bunun yolu ise, ilk vahiyler arasýnda yer alan þu âyetle gösterilmiþtir:</span><br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى :  { وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ وَتَبَتَّلْ إِلَيْهِ تَبْتِيلًا  }  أي انقطع إليه.</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3. “Rabbinin adýný an, bütün varlýðýnla yalnýz O’na yönel!”  </span></span>Müzzemmil sûresi (73), 8</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu zikir ve teveccüh, þu kesin gerçekten destek almalýdýr:</span><br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى :  { فَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ  } .</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4. “Zerre kadar hayýr iþleyen, onun karþýlýðýný (mutlaka) görür.”  </span></span>Zelzele sûresi (99), 7</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Maddî mânevî her iyiliðin ve hayrýn, en küçük birimine kadar karþýlýksýz kalmayacaðý açýk bir gerçektir. Bu gerçek müslümaný, vereceði mücâhedede güçlü kýlacak ve birtakým fedakârlýklara sevkedecektir. Sürekli olmasý arzu edilen mücâhedeye, böylesine bir garanti, doðrusu pek uygun düþmüþtür.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ýþlenen hayrýn sadece karþýlýðý mý görülecektir? Mükâfat olarak bir fazlalýk, bir lutuf olmayacak mý? Mücâhedede teþvik etkisi yapacak bu gerçeði de Rabbimiz ayrýca þu âyette haber vermektedir:</span><br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى:  { وَمَاتُقَدِّمُوا لِأَنفُسِكُم مِّنْ خَيْرٍ تَجِدُوهُ عِندَ اللَّهِ هُوَ خَيْرًا وَأَعْظَمَ أَجْرًا } .</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">5</span></span>.<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> “Hayýr olarak kendiniz için önceden ne gönderirseniz, onu Allah katýnda daha hayýrlý ve mükâfatý daha büyük olarak bulursunuz.” </span></span>Müzzemmil sûresi (73), 20</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bir kimse ölünce, insanlar onun geriye ne býraktýðýný, melekler ise önceden hangi hayýrlarý gönderdiðini merak ederler. Ýnsanýn hayatýnda ve saðlýðýnda yaptýðý hayýrlarýn en küçük biriminin bile karþýlýðýnýn görüleceði garanti edilmiþ ve hatta daha büyük mükâfatla karþýlanacaðý müjdesi verilmiþtir. Bunlar, þüphe edilemez gerçeklerdir.</span><br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى :  { وَمَا تُنفِقُواْ مِنْ خَيْرٍ فَإِنَّ اللّهَ بِهِ عَلِيمٌ  } والآيات في الباب كثيرة معلومة.</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">6. “Hayýr olarak ne yaparsanýz Allah onu bilir.” </span></span>Bakara sûresi (2), 273</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Mücâhede kavramý içinde yer alacak her çeþit kulluk giriþimleri ilm-i ilâhî dâhilinde olunca, zâyî’ olma, karþýlýk görmeme ihtimalleri ortadan kalkmaktadýr. Bu durum mücâhedeyi güçlendirmektedir. Binaenaleyh mücâhede konusunda gösterilecek ihmal ve tenbelliðin haklý herhangi bir gerekçesi kalmamaktadýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisler</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">96- فالأَول: عن أبي هريرة رضي اللَّه عنه. قال قال رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: «إِنَّ اللَّه تعالى قال: منْ عادى لي وليًّاً. فقدْ آذنتهُ بالْحرْب. وما تقرَّبَ إِلَيَ عبْدِي بِشْيءٍ أَحبَّ إِلَيَ مِمَّا افْتَرَضْت عليْهِ: وما يَزالُ عبدي يتقرَّبُ إِلى بالنَّوافِل حَتَّى أُحِبَّه، فَإِذا أَحبَبْتُه كُنْتُ سمعهُ الَّذي يسْمعُ به، وبَصره الذي يُبصِرُ بِهِ، ويدَهُ التي يَبْطِش بِهَا، ورِجلَهُ التي يمْشِي بها، وَإِنْ سأَلنِي أَعْطيْتَه، ولَئِنِ اسْتَعَاذَنِي لأُعِيذَّنه» رواه البخاري.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">     «آذنتُهُ» أَعلَمْتُه بِأَنِّي محارب لَهُ «استعاذنِي» رُوى بالنون وبالباءِ.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">96. </span></span>Ebû Hüreyre <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anh</span>’den rivayet edildiðine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>, “Allah Teâlâ þöyle buyurmuþtur” dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Her kim</span></span> (ihlâs ile bana kulluk eden)<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> bir dostuma düþmanlýk ederse, ben de ona karþý harb ilân ederim. Kulum kendisine farz kýldýðým þeylerden, bence daha sevimli herhangi bir þeyle bana yakýnlýk kazanamaz. Kulum bana </span></span>(farzlara ilâveten iþlediði)<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> nâfile ibadetlerle durmadan yaklaþýr, nihayet ben onu severim. Kulumu sevince de (âdetâ) ben onun iþiten kulaðý, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayaðý olurum. Benden her ne isterse, onu mutlaka veririm; bana sýðýnýrsa, onu korurum</span></span>.” Buhârî, Rikak 38</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bütün varlýðýyla Allah’a yönelmiþ, Allah saygýsýna ters düþen bir yaþayýþa meyletmemiþ, Allah’ý dost edinmiþ kiþilere <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“velî” </span></span>denir. Velî, sâlih kiþi demektir. Sürekli Allah ile olduðunun þuuruyla hareket ve amel eden insan demektir. Böyle bir kiþiye bu iyi hâlinden, ibadet ehli oluþundan, iyi müslümanlýðýndan dolayý düþmanlýk etmek, onun, inanýp gereðince yaþadýðý esaslara ve onlarý koyan Allah’a düþmanlýk etmek demektir. Allah Teâlâ, kendi dostlarýna düþmanlýk edenlere harb ilân edeceðini bildirmektedir. Binâenaleyh mücâhedeyi hayat tarzý olarak benimsemiþ insanlara bu hallerinden dolayý düþmanlýk etmek, Allah Teâlâ’nýn düþmanlýðýný karþýsýnda bulmaktýr. Böyle bir durumda kimin muvaffak olacaðý bellidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah Teâlâ Kur’ân-ý Kerîm’de sadece faiz yiyenlere harb ilân edeceðini bildirmiþtir [Bakara sûresi (2), 279]. Bu hadîs-i kudsîde de dostlarýndan herhangi birine düþmanlýk edenlere karþý harb açacaðýný duyurmaktadýr. Bu, her iki fiilin son derece büyük bir günah olduðunu göstermektedir. Faiz yemekle, Allah dostlarýna düþman olmak dýþýnda, iþleyene Allah Teâlâ’nýn harb ilân ettiði baþkaca bir günah yoktur. O halde her iki konuda da çok dikkatli olmak gerekmektedir. Zira Allah ile harbe kalkýþanýn asla iflâh olmayacaðý bellidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah’a yakýn olmanýn Allah katýnda en makbul yolu, Allah’ýn emrettiði farzlarý yerine getirmektir. Kul, iþleyegeldiði farzlara ilâve olarak yapacaðý nâfilelerle Allah’a yakýnlýkta mesâfe alabilir. Ancak farzlarý ihmal edip nâfilelerle meþgul olmak, insaný kesinlikle böyle mutlu bir sonuca götürmez.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Önce farzlarý sonra da nâfileleri iþlemeye devam eden müslüman, sürekli mücâhede içinde olan insan demektir. Bu ýsrar ve devamlýlýk neticede, Allah Teâlâ’nýn rýzâ ve sevgisini kazandýrýr. Allah Teâlâ bir kulunu sevince de artýk o kul, en büyük ve yegâne desteði elde eder. Onun her iþi düzgün olur. Tüm organlarý, görevlerini isâbetle yerine getirir. Allah’ýn yardýmý ve hidâyeti her iþinde görülür. Ýstekleri yerine getirilir. Korunmayý dilerse, tehlikenin boyutu ne olursa olsun, Allah Teâlâ onu korur. Çünkü seven, sevdiðini yardýmsýz býrakmaz.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">387 numarada tekrar gelecek olan hadîsimizdeki <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Onun iþiten kulaðý, gören gözü... olurum” </span>beyânlarý, Allah Teâlâ’nýn, o kulunun vücuduna gireceði anlamýna asla gelmez. Bu, ilâhî yardýmýn o kulun bütün hayatýnda tecelli edeceði anlamýnda güzel, güçlü ve tatlý bir mecâzî anlatýmdýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tekrar edelim ki, mücâhedenin sonucu, Allah’ýn sevgisini kazanmaktýr. Bu ise, büyük mutluluktur. Ancak bütün bunlar, hiçbir Allah dostunun mâsum olduðu, yani günah iþlemeyeceði, yanýlmayacaðý anlamýna gelmez. Zira kul, kusursuz olmaz. Bazý câhil ve gafillerin bu yöndeki iddialarýnýn hiçbir kýymeti yoktur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öðrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Mücâhede, tâat ve ibadetle yürütülür. Bunu baþaran, Allah Teâlâ hazretlerinin dostluðunu kazanýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Allah dostlarýna, verdikleri mücâhededen dolayý düþman olmak, Allah ile harbe girmek mânasýnda bir cür’etkârlýktýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Hukukî konularda mahkemeye müracaat etmek, veliye düþmanlýk sayýlmaz.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Farzlarý yapmak suretiyle müslüman Allah Teâlâ’ya yakýnlýk saðlar.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Farzlara ilâveten yapýlacak nâfileler, Allah katýndaki yakýnlýðýn artmasýna vesiledir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">6. Allah Teâlâ, râzý olduðu kuluna her iþinde yardým eder.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">7. Allah dostlarýnýn duasý makbûldür.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">97- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">الثاني</span></span>: عن أَنس رضي اللَّه عنه عن النبي صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم فيمَا يرْوِيهِ عنْ ربهِ عزَّ وجَلَّ قال: «إِذَا تقرب الْعبْدُ إِليَّ شِبْراً تَقرَّبْتُ إِلَيْهِ ذِراعاً، وإِذَا تقرَّب إِلَيَّ ذراعاً تقرَّبْتُ منه باعاً، وإِذا أَتانِي يَمْشِي أَتيْتُهُ هرْوَلَة» رواه البخاري.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">97. </span></span>Enes <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anh</span>’den rivayet edildiðine göre Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in Rabbinden rivâyet ettiði bir hadîs-i kudsîde Allah Teâlâ þöyle buyurmuþtur:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kul(um) bana bir karýþ yaklaþtýðý zaman, ben ona bir arþýn yaklaþýrým; o bana bir arþýn yaklaþýnca ben ona bir kulaç yaklaþýrým; o bana yürüyerek geldiði zaman, ben ona koþarak varýrým</span></span>.” Buhârî, Tevhîd 50. Ayrýca bk. Müslim, Zikir 2, 3, 20-22, Tevbe 1; Tirmizî, Daavât 131; Ýbni Mâce, Edeb 58</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Önceki hadîs-i þerîfde kulun Allah Teâlâ’ya ne ile nasýl yaklaþabileceði ve karþýlýðýnda ne tür bir yakýnlýk göreceði açýklanmýþtý. Burada ise mesâfe ölçülerinin insan zihnine kazandýrdýðý berraklýk içinde bu yakýnlýðýn nasýl gerçekleþeceði anlatýlmaktadýr. Yakýnlaþma tek taraflý ve yapýlan iþe aynýyla karþýlýk verme esasýna göre de deðildir. Allah Teâlâ kuluna, kulunun kendisine gösterdiði yakýnlýktan çok daha fazlasýyla mukâbele etmektedir. Bunu da maddî ölçülerle, karýþa arþýnla, arþýna kulaçla; yürümeye koþmakla karþýlýk verdiði þeklinde açýklamaktadýr. Bütün bu ifadeler, Allah Teâlâ hakkýnda mecâzî olarak kullanýlmýþtýr. Bunlarýn gerçek anlamlarý O’nun hakkýnda asla düþünülemez.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu beyânlarý iyice düþünecek olursak, onlarýn ne kadar heyecan verici bir iltifat ifade ettiklerini hissederiz. Önemli olan alýnan mesafe deðil, samimiyetle Allah’a yönelmektir. Zira kulun aldýðý yoldan çok, onun karþýlýðýnda kendisine yöneltilen ilâhî iltifat önemlidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öðrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Kulun az ameline Allah Teâlâ çok sevap verir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Bu uygulama Allah Teâlâ’nýn kereminin ne kadar büyük olduðunu gösterir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Mücâhede, kula bu büyük lutufdan yararlanma fýrsatý kazandýrr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">98- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">الثالث</span></span>: عن ابن عباس رضي اللَّه عنه قال: قال رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: «نِعْمتانِ مغبونٌ فيهما كثير من الناس: الصحة والفراغ» رواه مسلم.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">98. </span></span>Ýbni Abbas <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anhümâ</span>’dan rivayet edildiðine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> þöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ýki nimet vardýr ki, insanlarýn çoðu bu nimetleri kullanmakta aldanmýþtýr: Sýhhat ve boþ vakit</span></span>.”  Buhârî, Rikak 1. Ayrýca bk. Tirmizî, Zühd 1; Ýbni Mâce, Zühd 15</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ýbadet, tâat, iyilik ve hayýr yapmak için, diðer bir ifadeyle mücâhede için sýhhat ve vaktin önemi ortadadýr. Ne var ki insanoðlunun devam edip gideceðini sandýðý, fakat günün birinde, ansýzýn uçup gittiðini görerek aldandýðýný anladýðý iki büyük nimet de yine sýhhat ve boþ vakittir. “Her iþin baþý saðlýk”, “saðlýk olsun”, “Olmaya devlet cihanda bir nefes sýhhat gibi” sözleri, dilimizde çokça kullandýðýmýz ifâde ve atasözleridir ve bunlar sýhhatin önemini yeterince anlatmaktadýr. Önemli olan sýhhatin kýymetini güzel sözlerle deðil, ondan gereði gibi yararlanarak takdir etmektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Boþ vakit, özellikle din ve mesâî açýsýndan giderek daha zor bulunur bir nimet haline gelmektedir. Hele büyük þehirlerin gürültülü, hýzlý, çalkantýlý ve yorucu günlük yaþantýsýna mahkum olan insanlar, boþ vaktin kýymetini çok daha iyi takdir etmektedirler. Gündüzü koþuþturma, gecesi televizyon iþgali altýnda geçen çaðýn insaný, mânevî hayatý için deðerlendirebileceði boþ vakte, ya da vakitlerini bu mânevî mutluluðu için kullanmaya ne kadar muhtaçtýr?..</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Saðlýk ve boþ vakit, mücâhede yolunda deðerlendirildiði ölçüde kazanýlmýþ olur. Aksi halde bütünüyle kaybedilmiþ demektir. Zira geçen hiçbir saniyenin geri döndürülmesi mümkün deðildir. “Vakit kýlýçtýr”, dikkat edilmezse insaný biçer. Saðlýk da deðeri elden çýktýktan sonra anlaþýlan bir nimettir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu iki nimeti Allah’a yakýnlýk yolunda kullanmakta dikkatli ve titiz olmak, bunlarý deðerlendirmede baþarýlý olamayan çoðunluk içinden yakayý sýyýrýp mücâhedeyi kazanmak için ilk ve temel þarttýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> </span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisten Öðrendiklerimiz</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Sýhhat ve boþ vakit akýllýca deðerlendirilirse, kul için iki dünya mutluluðu demektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Çoðu kiþi vakitlerini faydasýz iþlerle, sýhhatlerini de zararlý þeylerle  heder eder. Bu iki büyük nimetin kýymetini bilemez.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Ýslâmiyet, vaktin ve sýhhatin deðerlendirilmesini istemektedir. Çünkü ömür sermayesi bir defa kullanýlabilmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">99- الرابع: عن عائشة رضي اللَّه عنها أَنَّ النَّبِيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم كَان يقُومُ مِنَ اللَّيْلِ حتَّى تتَفطَرَ قَدمَاهُ، فَقُلْتُ لَهُ، لِمْ تصنعُ هذا يا رسولَ اللَّهِ، وقدْ غفَرَ اللَّه لَكَ مَا تقدَّمَ مِنْ ذَنبِكَ وما تأخَّرَ؟ قال: «أَفَلاَ أُحِبُّ أَنْ أكُونَ عبْداً شكُوراً؟» متفقٌ عليه. هذا لفظ البخاري، ونحوه في الصحيحين من رواية المُغيرة بن شُعْبَةَ.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">99. </span></span>Âiþe <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anhâ</span>’dan rivayet edildiðine göre Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>, gece ayaklarý þiþinceye kadar namazý kýlardý. Âiþe diyor ki, kendisine:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Niçin böyle yapýyorsun (neden bu kadar meþakkate katlanýyorsun) ey Allah’ýn Resûlü? Oysa Allah senin geçmiþ ve gelecek hatalarýný baðýþlamýþtýr, dedim.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Þükreden bir kul olmayý istemeyeyim mi?”</span></span> buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Tefsîru sûre (48), 2; Müslim, Münâfikîn 81.  Ayrýca bk. Buhârî, Teheccüd 6, Rikak 20; Müslim, Münâfikîn  79-80; Tirmizî, Salât 187; Nesâî, Kýyâmü’l-leyl 17; Ýbni Mâce, Ýkâme 200</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûl-i Ekrem Efendimiz, geçmiþ ve gelecek hatalarý kendisine baðýþlanmýþ bir peygamberdir. Zaten peygamberler kasdî olarak günah iþlemezler. Onlarýn hatalarý ya evlâ olaný terketmekten ya da zelle denilen yanýlgýdan ibarettir. Buna raðmen geceleri teheccüd namazý kýlmak için gösterdiði iþtiyak ve arzu mübârek ayaklarýnýn þiþmesine sebep olacak dereceye varýrdý. Âiþe vâlidemiz onun bu durumunu biraz garipsemiþ ve bu tavrýnýn sebebini sormuþtur. Efendimiz, sadece baðýþlanmak maksadýyla ibadet edilmeyeceðini, þükür için de kulluk gerektiðini açýklamýþ ve “Allah’ýn bana lutfettiði bunca nimete, baðýþ ve maðfirete þükretmeyeyim mi?” buyurmuþtur. Bu açýklamasýyla Sevgili Peygamberimiz:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Geçmiþ ve geleceðin baðýþlanmýþ olmasý, kulluðu azaltmaya deðil, aksine teþekkürü arttýrmaya vesile kýlýnmalýdýr” demek istemiþtir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Ali’ye nisbet edilen bir söz vardýr. Demiþtir ki:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Bir grup insan bir þeyler umarak kulluk yapar; bu tüccar kulluðudur. Bir grup insan da korkudan dolayý kulluk yapar; bu da köle kulluðudur. Bir grup insan da vardýr ki, þükür olsun diye kulluk yapar; iþte bu, tüm duygulardan yakasýný kurtarmýþ seçkin kimselerin kulluðudur.”</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kulun Allah’a þükretmesi, Allah’ýn nimet ve ihsanlarýný itiraf ederek O’na övgüde bulunmak ve kulluða devam etmekle olur. Her nimete þükür gerekir. O halde insan, kulluða devam ile þükrünü ve Allah’a yakýnlýðýný artýrýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sevgili Peygamberimiz’in bu tutumu ve beyaný, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">mücâhedenin bir teþekkür bilinci ve uygulamasý </span></span>olduðunu göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Burada þuna da iþaret edelim ki, Kur’ân-ý Kerîm’de Peygamberimiz’e ve öteki peygamberlere nisbet edilen günah (zenb), “kasýtsýz iþlenen hata” anlamýndadýr. Bazý âlimlere göre bu günah, “terk-i evlâ” yani öncelikle yapýlmasý gerekeni yapmamak anlamýndadýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadis 1162 numarada tekrar ele alýnacaktýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öðrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Baþarýlý bir mücâhede için gece ibadetinden yararlanmak lâzýmdýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Nimet, þükrün arttýrýlmasýný gerektirir, azaltýlmasýný deðil.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Peygamber Efendimiz, kendisine verilen nimet ve ikrâmlara ibadet yaparak þükreder ve “þükreden bir kul olmayý” isterdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Peygamber Efendimiz’in ayaklarý þiþinceye kadar ibadet etmesi, bir zorlama deðil, konunun önemine uygun bir tavýrdýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Yalnýz baþýna yapýlan ibadetler istenildiði kadar uzun tutulabilir. Toplu ibadetlerde cemaatýn durumu gözetilmelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">100- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">الخامس</span></span>: عن عائشة رضي اللَّه عنها أنها قالت: «كان رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم إذَا دَخَلَ الْعشْرُ أحيا اللَّيْلَ، وأيقظ أهْلهْ، وجدَّ وشَدَّ المِئْزَرَ» متفقٌ عليه.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">والمراد: الْعشْرُ الأواخِرُ من شهر رمضان: «وَالمِئْزَر»: الإِزارُ وهُو كِنايَةٌ عن اعْتِزَال النِّساءِ، وقِيلَ: المُرادُ تشْمِيرهُ للعِبادَةِ. يُقالُ: شَددْتُ لِهذا الأمرِ مِئْزَرِي، أيْ: تشمرتُ وَتَفَرَّغتُ لَهُ.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">100. </span></span>Âiþe <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> radýyallahu anhâ</span> þöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Ramazan ayýnýn son on günü gelince, Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> geceleri ibadetle ihyâ eder, ailesini uyandýrýr, kulluða soyunup paçalarý sývardý.”</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Leyletü’l-kadr 5; Müslim, Ý’tikâf 7. Ayrýca bk. Ebû Dâvûd, Ramazan 1; Nesâî, Kýyâmü’l-leyl 17; Ýbni Mâce, Sýyâm 57</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamber Efendimiz özellikle ramazan ayýnýn son on gününde yani yirmi birinci geceden itibaren, bu bereketli geceleri her zamankinden daha fazla ibadetle geçirirdi. Bunun bir sebebi, bin aydan hayýrlý olduðu Kur’ân-ý Kerîm’de bildirilmiþ olan <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kadir Gecesi’</span></span>nin bu geceler arasýnda bulunmasýdýr. Peygamber Efendimiz bu geceleri her zamankinden biraz daha fazla ibadetle geçirirken, Kadir Gecesini de kaçýrmamak isterdi. Bu sebeple ramazanýn bu son on gününü genellikle <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">itikâf</span></span>ta geçirirdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber’in bütün bir geceyi uyanýk olarak ibadetle geçirdiði bilinmemektedir. Bu husus Hz. Âiþe’nin gözlemleriyle sabittir. O halde geceleri ibadetle ihya etme sözü, gecelerin büyük kýsmýný ibadetle geçirme þeklinde anlaþýlacaktýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ailesini bizzat uyandýrmasý veya uyandýrýlmalarýný istemesi, onlarýn da bu konuda daha ciddi bir gayret içinde olmalarýný arzu etmesindendir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Paçalarý sývamak”</span></span> ifadesinden, kadýnlarýndan uzaklaþmak anlamýný çýkaranlar da olmuþtur. Her hâl ü kârda Peygamber Efendimiz’in, ramazanýn son on gününü yoðun bir ibadetle geçirdiði anlaþýlmaktadýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i þerîf 1196 ve 1226 numaralarda tekrar gelecektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öðrendiklerimiz</span></span><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Faziletli zamanlarý sâlih ameller ile geçirmeyi büyük bir nimet bilmek, ganimet saymak gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Hz. Peygamber, ramazanýn son on gününün ibadet için bir fýrsat olduðunu fiilen ümmetine göstermiþtir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Mücâhede, yoðun ibadetle beslenmelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">110- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">السادس</span></span>: عن أبي هريرة رضي اللَّه عنه قال: قال رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: «المُؤمِن الْقَوِيُّ خيرٌ وَأَحبُّ إِلى اللَّهِ مِنَ المُؤْمِنِ الضَّعِيفِ وفي كُلٍّ خيْرٌ. احْرِصْ عَلَى مَا ينْفَعُكَ، واسْتَعِنْ بِاللَّهِ وَلاَ تَعْجَزْ. وإنْ أصابَك شيءٌ فلاَ تقلْ: لَوْ أَنِّي فَعلْتُ كانَ كَذَا وَكذَا، وَلَكِنْ قُلْ: قدَّرَ اللَّهُ، ومَا شَاءَ فَعَلَ، فَإِنَّ لَوْ تَفْتَحُ عَمَلَ الشَّيْطَان». رواه مسلم.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">101. </span></span>Ebû Hüreyre <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anh</span>’den rivayet edildiðine göre, Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> þöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kuvvetli mü’min, (Allah katýnda) zayýf mü’minden daha hayýrlý ve daha sevimlidir. (Bununla beraber) her ikisinde de hayýr vardýr. Sen, sana yararlý olan þeyi elde etmeye çalýþ. Allah’dan yardým dile ve asla acz gösterme. Baþýna bir þey gelirse, “þöyle yapsaydým, böyle olurdu” diye hayýflanýp durma. “Allah’ýn takdiri bu, O, ne dilerse yapar” de. Zira “eðer þöyle yapsaydým” sözü þeytaný memnun edecek iþlerin kapýsýný açar</span></span>.” Müslim, Kader 34. Ayrýca bk. Ýbni Mâce, Mukaddime 10.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Dünya imtihan sahnesidir. Ýnsan da ölüm noktasýna doðru hýzla ilerlemektedir. Bu gidiþ esnasýnda çok deðiþik etkilerle, olaylarla karþýlaþacaktýr. Olumlu-olumsuz bütün olaylar karþýsýnda mü’min, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah’a kul olma”</span></span> vasfýný korumakla yükümlüdür. Bunun için de önce inanýþ olarak sonra da bünye olarak güçlü olmak ihtiyacýndadýr. Müslümanlýðý <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“mutluluk yarýþý”</span></span> diye yorumlayacak olursak, bu yarýþta güçlü, kuvvetli, eðitimli, disiplinli, istekli ve þuurlu olmanýn gereði kendiliðinden ortaya çýkar.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ýman ve imana baðlý ibadetler mutlak hayýrdýr. Böyle olunca da kuvvetlisi ve zayýfýyla her müslüman hayýrlýdýr. Ancak inanç, fikir, niyet, âhirete meyil ve fizik olarak kuvvetli mü’min, bu açýlardan zayýf olandan elbette daha hayýrlýdýr. Zira verilecek mücâhede güçlü olmayý gerektirmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Mü’mini güçlü kýlacak her iþe ve tedbire sarýlmak, bu konuda Allah’tan yardým dilemek, yýlmamak, acz göstermemek Peygamber Efendimiz’in hadisimizde yer alan tavsiyeleridir. Bu gayretleri etkisizliðe uðratacak, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Keþke þöyle yapsaydým, böyle yapsaydým...”</span> gibi birtakým faydasýz ve karamsar hesaplara girmemek, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Allah’ýn takdiri böyleymiþ”</span> deyip teslimiyet göstermek ve yine mü’min olarak kulluk çizgisinde yapmasý gerekenlerin peþinde olmak “kuvvetli mü’min”in tavrý olarak öðütlenmektedir. Zira insan “eðer þöyle þöyle yapsaydým” gibi ihtimallere yakasýný kaptýrýrsa, rýzâsýzlýk, kadere karþý çýkma ve Allah’ý inkâr gibi imanla taban tabana zýt bir hale düþebilir. Bu ise sadece þeytaný sevindirir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Baþa gelen olaylardan ders almamayý deðil, bu olaylarý imân ve rýzâ çizgisi dýþýna taþýran faydasýz yorumlara vesile kýlmayý hadisimiz yasaklamaktadýr. Çünkü böyle bir sonuç, baþa gelebilecek en büyük felâket olur. Hem unutulmamalýdýr ki, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Araba devrildikten sonra yol gösteren çok olur.” </span></span>Fakat bütün bunlar, arabanýn devrilmiþ olmasý gerçeðini deðiþtirmez. Ýmanlý ve ibadetli mü’minler, sýkýntýlar karþýsýnda güçlü ve dayanýklý olacaklarý için güçsüz ve dayanýksýz kimselerden daha hayýrlý ve sevimlidirler. Zira güçlülük kadere imandan kaynaklanýr. Kader inancý müslümanýn potansiyel gücüdür. Ýslâm’ýn ve müslümanýn dinamizmi kader inancýnda yatmaktadýr. Nihayet <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Biz Allah’tan geldik yine O’na döneceðiz.” </span></span>[Bakara sûresi (2), 156] teslimiyeti, mü’mine olaylar karþýsýnda yýkýlmama, yýlmama ve çizgisini koruma gücü verecektir. O halde bu anlamda “kuvvetli mü’min” olmaya hatta mümkünse “mü’minlerin en kuvvetlisi” olmaya bakmak lazýmdýr. Yüce Rabbimiz bizleri “kuvvetli” kýlsýn.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öðrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Gerçek kuvvet ve zaaf nefisle mücâhede noktasýnda kendisini gösterir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Kadere rýzâ ve teslimiyet, olaylar karþýsýnda en büyük güç kaynaðýdýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Geçmiþe hayýflanarak, geleceði gerektiði gibi deðerlendirememek zayýf insanlarýn iþidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Din ve dünyaya faydasý bulunan iþleri baþarmak için gayret göstermek gerekmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">102- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">السابع</span></span>: عنه أَنَّ رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال: «حُجِبتِ النَّارُ بِالشَّهَواتِ، وحُجِبتْ الْجَنَّةُ بَالمكَارِهِ» متفقٌ عليه.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وفي رواية لمسلم: «حُفَّت» بَدلَ «حُجِبتْ» وهو بمعناهُ: أيْ: بينهُ وبيْنَهَا هَذا الحجابُ، فإذا فعلَهُ دخَلها.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">102. </span></span>Ebû Hureyre<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> radýyallahu anh</span>’den rivayet edildiðine göre Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> þöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Cehennem, nefse hoþ gelen þeylerle kuþatýlmýþ; cennet ise, nefsin istemediði þeylerle çepeçevre sarýlmýþtýr.</span></span>” Buhârî, Rikak 28; Müslim, Cennet 1. Ayrýca bk. Ebû Dâvûd, Sünnet 22; Tirmizî, Cennet 21; Nesâî, Eymân 3</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûl–i Ekrem Efendimiz’in <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">cevâmiü’l-kelim </span></span>nitelikli beyanlarýndan olan bu hadîs-i þerîf, nefse karþý verilecek mücâhedenin önemini ve neticesini çok özlü ve düþündürücü bir þekilde ortaya koymaktadýr. Azâb yeri olan cehennem nefse hoþ gelen haramlarla sarýlýp süslenmiþtir. Nefsin istekleri yerine getirilirse, gidilecek yer cehennemdir. Aþýrý istekler (þehvetler), peþine düþenleri örümcek aðý gibi cehenneme çeker götürür. Bunlarýn nefse hoþ gelmesine aldanmamak gerekir. Çünkü arkasý ateþtir, azaptýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Cennet, ebedî mutluluk yurdudur. Ona nefis açýsýndan bakýldýðý zaman, baþlangýçta nefsin hiç de hoþlanmadýðý ibadet, fazilet ve fedâkârlýklarla perdelendiði görülür. Ýnsan nefsi, bu güçlüklere katlanmak istemez. Ancak gerçek mutluluk, geçici zorluklara katlanýp o perdeleri aralayabilmektedir. Ýþte nefisle mücâdele bu noktada odaklaþmaktadýr. Mücâhede de bu noktada büyük bir önem ve anlam kazanmaktadýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Nefis kendi baþýna býrakýlýrsa, gerisini düþünmeden hoþuna giden þeylerin peþine düþer. Halkýmýz bu gidiþin duygusallýðýný “Kýzý kendi gönlüne býrakýrsan ya davulcuya varýr ya da zurnacýya” sözüyle pek güzel belirtir. Görünüþe aldanmamak gerektiðine de bir edibimiz “Zehiri teneke kupayla sunmazlar” sözüyle dikkat çeker. Duygularý akýl, tecrübe ve vahyin ýþýðýnda uyarmak, ciddî ve meþrû iþlere yönlendirmek gerekmektedir. Zira gerçek ve sürekli mutluluk yani cennet böyle bir mücâhede ile kazanýlabilecektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öðrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Cennete bazý güçlüklere sabrederek ulaþýlýr. Nefsin hoþlanmadýðý þeyleri yapmak sonuçta sevinmek demektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Nefsin isteklerine karþý çýkmak, sonuçta azaptan kurtulmaktýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Mücâhede, nefsin haklarýna deðil, hazlarýna sed çekmektir.” </span></span>Bunun da sonu, nefsin cennette her istediðine kavuþmasý demektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">103- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">الثامن</span></span>: عن أبي عبد اللَّه حُذَيْفةَ بن اليمانِ، رضي اللَّهُ عنهما، قال: صَلَّيْتُ مع النَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ذَاتَ ليَْلَةٍ، فَافَتَتَحَ الْبقرة، فقُلْت يرْكَعُ عِندَ المائة، ثُمَّ مضى، فَقُلْت يُصلِّي بِهَا في رَكْعةٍ، فَمَضَى.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">فَقُلْت يَرْكَع بهَا، ثمَّ افْتتَح النِّسَاءَ، فَقَرأَهَا، ثمَّ افْتتح آلَ عِمْرانَ فَقَرَأَهَا، يَقْرُأُ مُتَرَسِّلاً إذَا مرَّ بِآيَةٍ فِيها تَسْبِيحٌ سَبَّحَ، وإِذَا مَرَّ بِسْؤالٍ سَأل، وإذَا مَرَّ بِتَعَوذٍ تَعَوَّذَ، ثم ركع فَجعل يقُول: «سُبحانَ رَبِّيَ الْعظِيمِ» فَكَانَ ركُوعُه نحْوا مِنْ قِيامِهِ ثُمَّ قَالَ: «سمِع اللَّهُ لِمن حمِدَه، ربَّنا لك الْحمدُ» ثُم قَام قِياماً طوِيلاً قَريباً مِمَّا ركَع، ثُمَّ سَجَدَ فَقالَ: «سبحان رَبِّيَ الأعلَى» فَكَانَ سُجُوده قَرِيباً مِنْ قِيامِهِ». رواه مسلم.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">103. </span></span>Ebû Abdullah Huzeyfe Ýbnü’l-Yemân <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anhümâ</span> þöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Bir gece Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in arkasýnda namaz kýldým. Bakara sûresini okumaya baþladý. Ben içimden herhalde yüz âyet okuyunca rükû eder, dedim. O  yüz âyetten sonra da okumaya devam etti. Ben yine içimden bu sûre ile namazý bitirecek, dedim. O yine devam etti. Bu sûreyi bitirip rükû eder dedim, etmedi. Nisâ sûresi’ne baþladý; onu da okudu. Sonra Âl-i Ýmrân sûresi’ne baþladý; onu da okudu. Aðýr aðýr okuyor, tesbih âyetleri gelince tesbih ediyor, dilek âyeti gelince dilekte bulunuyor, istiâze âyeti geçince Allah’a sýðýnýyordu. Sonra rükûa gitti. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Sübhâne rabbiye’l-azîm </span></span>(büyük rabbimi tenzîh ederim)” demeye baþladý. Rükûu da aþaðý-yukarý ayakta durduðu kadar uzun oldu. Sonra <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“semiallâhu limen hamideh, rabbenâ leke’l-hamd </span></span>(Allah, kendisine hamd edeni duyar, hamd yalnýz sanadýr ey rabbimiz)” dedi ve kalktý. Hemen hemen rükûuna yakýn uzunca bir süre ayakta durdu. Sonra secdeye vardý ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“sübhâne rabbiye’l-a’lâ </span></span>(yüce rabbimi tenzih ederim)” dedi. Secdesini de aþaðý-yukarý kýyâmý kadar uzattý.”</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslim, Müsâfirîn 203</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Huzeyfe Ýbnü’l-Yemân</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Sahâbî oðlu sahâbî olan Huzeyfe, Ebû Abdullah künyesiyle bilinir. Babasý ile birlikte Uhud harbine katýlmýþ, babasý yanlýþlýkla müslümanlar tarafýndan öldürüldüðü halde Huzeyfe, diyet talep etmemiþtir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Huzeyfe münâfýklar ve ileride zuhur edecek fitneler konusunda Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem tarafýndan bilgilendirilmiþti. Bu sebeple <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Resûlullah’ýn sýrdaþý” </span></span>diye þöhret bulmuþtur. Hz. Ömer bir cenâze olunca, Huzeyfe’yi takip ederdi. O cenâze namazýna iþtirâk ederse, Hz. Ömer de katýlýrdý. Huzeyfe cenâze namazýný kýlmazsa, Hz. Ömer ölen kimsenin münafýklardan olduðunu anlar, cenazeye katýlmazdý.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Huzeyfe radýyallahu anh savaþlara iþtirak etmiþ, özellikle Hendek savaþýnda istihbârât ve keþif subaylýðý yapmýþtýr. Daha sonra Hemedân, Rey ve Dînever onun komuta ettiði ordu tarafýndan fethedilmiþtir. el-Cezîre fethinde de bulunmuþ ve Nusaybin’e yerleþmiþ ve orada evlenmiþtir. Hz. Ömer kendisini Medâyin vâliliðine tayin etmiþ, vefat edinceye kadar o görevde kalmýþtýr.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Huzeyfe Hz. Peygamber’den 100’den fazla hadis rivayet etmiþtir. 37 hadisi Buhârî ve Müslim’de bulunmaktadýr.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Vefât etmeden önce “Allahým! Sen biliyorsun ki, ben seni seviyorum. Sana kavuþmamý mübârek kýl!” diye dua etmiþtir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Osman’ýn þehîd edilmesinden 40 gün sonra hicrî 36 yýlýnda vefat etmiþtir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razý olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûlullah’ýn ayaklarý þiþinceye kadar gece ibadetiyle meþgul olduðunu görmüþtük. (bk. 99. hadis) Hadisimizde bu ibadetin nasýl yapýldýðýna dair bilgi bulmaktayýz. Efendimiz’in gece namazý kýlarken çok uzun okuduðunu, Bakara, Âl-i Ýmrân ve Nisâ sûrelerini bir rekatta bitirdiðini, rüku’, kýyâm ve secdeleri de uzunca yapmak suretiyle namazý tamamladýðýný öðrenmekteyiz. Bu, Efendimiz’in nefisle kýyasýya mücâhede yaptýðýný göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamber Efendimiz’in Bakara sûresi’nden sonra Nisâ sûresi’ne geçmesi, ya böyle yapmanýn cevâzýný göstermek içindir, ya da o zaman henüz sûrelerin sýrasý belirlenmediðindendir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadis 1178 numara ile tekrar gelecektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öðrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Hz. Peygamber gece namazlarýný uzun kýldýðý için gece namazýný uzatmak müstehabtýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Namaz içinde ve dýþýnda tesbih âyetlerinde Allah’ý tesbih etmek, Allah’a sýðýnmaya dair âyetlerde ona sýðýnmak, dilek âyetlerinde dilekte bulunmak müstehaptýr. Þâfiîler bu görüþtedirler ve bunun imâm, cemaat ve yalnýz baþýna kýlan için aynen geçerli olduðunu söylerler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">104- التاسع: عن ابن مسعودٍ رَضِيَ اللَّهُ عنه قال: صلَّيْت مع النَبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم لَيلَةً، فَأَطَالَ الْقِيامَ حتَّى هممْتُ أَنْ أجْلِسَ وَأدعَهُ. متفقٌ عليه.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">104. </span></span>Ýbni Mes’ûd <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anh </span>þöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bir gece Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in arkasýnda namaz kýldým. Ayakta o kadar uzun durdu ki, en sonunda, içimden hoþ olmayan bir þey yapmayý bile geçirdim.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ne yapmayý düþündün? dediler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Peygamber’i ayakta býrakýp oturmayý düþündüm, dedi.  Buhârî, Teheccüd 9; Müslim, Müsâfirîn 204</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Abdullah Ýbni Mes’ûd’un bu rivayeti de Hz. Peygamber’in gece ibadetinde kýyâmý uzun tuttuðunu, yani onun ibadete düþkünlüðünü anlatmaktadýr. Bu demektir ki, Hz. Peygamber gece namazýnda kendisine uyan Huzeyfe ve Ýbni Mes’ûd gibi cemaati dikkate almamýþtýr. Çünkü gece namazý onlar için nâfiledir. Bu sebeple Efendimiz yalnýz baþýna kýlýyormuþ gibi davranmýþtýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ýbni Mes’ûd’un bir ara oturuvermeyi aklýndan geçirmesi ve bunu “hoþ olmayan bir iþ” diye nitelemesi, ne kadar tabiî ve nezih deðil mi? Hz. Peygamber’i ayakta býrakýp oturmanýn uygun olmayacaðýný biliyor, fakat sabrýnýn son derece zorlandýðýný da söylüyor. Bu hâl, Peygamber Efendimiz’in ibadete sabretmekte ne kadar dayanýklý, mücâhedede herkesten önde olduðunu göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öðrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Farz olmayan namazlarda da imama uyulabilir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Cemâatin bir özrü yokken oturarak imama uymasý uygun deðildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Ashâb-ý kirâm son derece edebli insanlardý.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Büyüklerin yanýnda edebe riâyet etmek gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Anlaþýlmayan konularda soru sormak, kapalýlýðýn aydýnlatýlmasýný istemek, kendi kendine yorum yapmaktan çok daha doðru bir harekettir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">105- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">العاشر</span></span>: عن أنس رضي اللَّه عنه عن رسولِ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال: «يتْبعُ الميْتَ ثلاثَةٌ: أهلُهُ ومالُه وعمَلُه، فيرْجِع اثنانِ ويبْقَى واحِدٌ: يرجعُ أهلُهُ ومالُهُ، ويبقَى عملُهُ» متفقٌ عليه.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">105. </span></span>Enes <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anh</span>’den, Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sel-lem</span>’in þöyle buyurduðu rivayet edilmiþtir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ölüyü (kabre kadar) üç þey takip eder: Çoluk-çocuðu, malý ve ameli. Bunlardan ikisi döner, biri kalýr. Çoluk-çocuðu ve malý döner, ameli (kendisiyle) kalýr</span></span>.”</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Rikak 42; Müslim, Zühd 5. Ayrýca bk.Tirmizî, Zühd 46; Nesâî, Cenâiz 52</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Her canlý ölümü tadar; eninde sonunda dünyadan ayrýlýr. Ölen insan kabre kadar uðurlanýr. 462 numara ile tekrar gelecek olan hadisimiz bu mecbûrî yolculukta ölünün arkasýndan kabre kadar gidenleri saymaktadýr. Çoluk-çocuðu, dostlarý gerçek uðurlayýcý olarak; malý-mülkü, techiz-tekfin ve defin masraflarý ve geride býraktýðý mirasý hukûkî olarak ameli de sevap veya günah olarak ölüyü mânen takip eder. Defin iþinin bitirilmesiyle çoluk-çocuk ve dostlar ondan ayrýlýr, mirasý da taksim edilmek üzere gündeme gelir. Ameli ise, baþkasýnýn iþine yaramaz. O sadece sahibine özel olduðu için, nihâî deðerlendirmeye tâbi tutulmak üzere onunla beraber âhirete intikal eder. Bu sebeple <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Mezar amel sandýðýdýr” </span></span>denilmiþtir. Ölen insan ne kadar büyük ve hatýrlý biri olursa olsun, çoluk-çocuðu ve dostlarýndan hiçbiri onunla birlikte mezara girmek istemez ve girmez. Çok sevenleri bile, aðlaya aðlaya da olsa definden sonra ayrýlýp giderler. Ne kadar üzülüp aðlasalar bile, onu mezarýnda yalnýz býrakýrlar. Ölen kimse dünyanýn en zengini de olsa, yanýnda götürdüðü þey birkaç metrelik kefen bezinden ibarettir. Þâir ne güzel söylemiþtir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ana rahminden geldik pazara</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bir kefen aldýk döndük mezara.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Geriye kalan mal, artýk ona deðil mirasçýlara aittir. Nitekim bir hadîs-i þerîfte ifade buyurulduðu gibi, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Kiþinin asýl malý, yiyip bitirdiði, giyip eskittiði ve Allah için verip biriktirdiðidir”</span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span>(Müslim, Zühd 4).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ýnsan, hayatý boyunca yaptýklarýný yani amelini beraberinde götürür. Ona göre de muameleye tâbi tutulur. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe yahut cehennem çukurlarýndan bir çukurdur” </span></span>hadisi, bu muamelenin neler olabileceðini ifade eder. Madem ki kiþiyi takip edecek olan ameldir, o halde mücâhede, ameli sevimli bir dost, ebedî bir mutluluk vesilesi kýlma gayretidir, denilebilir. Akýllý kiþi de böyle bir gayreti kendi kendisinden esirgemeyendir. Mücâhedenin gereði ve sýnýrlarý bu hadîs-i þerîf ile pek veciz bir þekilde dile getirilmiþ olmaktadýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öðrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Mücâhede, amel ve ibadeti artýrmakla gerçekleþtirilmelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Çoluk-çocuk ve amel kiþi ile nihâyet kabre kadar gider.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Baþbaþa kalýnacak olan ameldir. Kiþinin kabir hayatý ve âhiretteki durumu ameline göre belirlenir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">106- الحادي عشر: عن ابن مسعودٍ رضيَ اللَّهُ عنه قال: قال النبيُّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: «الجنة أقَربُ إلى أَحدِكُم مِنْ شِراكِ نَعْلِهِ والنَّارُ مِثْلُ ذلِكَ» رواه البخاري.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">106. </span></span>Ýbni Mes’ûd <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anh</span>’den rivayet edildiðine göre, Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> þöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Cennet size, ayakkabýnýzýn baðýndan daha yakýndýr. Cehennem de öyledir.</span></span>”   Buhârî, Rikak 29.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">446 numarada tekrar gelecek olan hadîs-i þerîfe göre cennet de cehennem de âdetâ burnumuzun dibindedir. Atýlacak adýmlara, yapýlacak amellere göre cennete ve cehenneme gitmek pek kolaydýr. Ýbadet ve tâat kiþiyi cennete, günah ise cehenneme yaklaþtýrýr. Bu yakýnlýk hadisimizde, nalýn tasmasý ya da potin baðýna, tokyo atkýlarýna teþbih edilmiþtir. Nitekim Buhârî’nin bir baþka rivayetinde de <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Ölüm insana pabucunun atkýsýndan daha yakýndýr”</span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span>(Medine 12, Menâkýbu’l-ensâr 46, Merdâ 8, 22) buyurulmuþtur. Dilimizde bu mâna “burnunun dibinde” deyimiyle anlatýlýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ýnsanýn cennete de cehenneme de ayný yakýnlýk veya uzaklýkta olduðu, seçip benimseyeceði yaþama tarzý, atacaðý adýmlarla her ikisine de ulaþmakta zorlanmayacaðý, Peygamber Efendimiz’in bu özlü ifadesinden anlaþýlmaktadýr. Bizden cenneti ve cehennemi ayaklarýmýza temas ediyormuþ gibi düþünmemiz istenmekte ve tabiî ona göre sürekli bir mücâhede içinde olmamýz teþvik edilmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öðrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Bize ayný derecede yakýn olan cennet ve cehennemi devamlý hatýrlamamýz, burnumuzun dibindeki cenneti kaçýrmamak için tâat ve ibadete düþkünlük göstermemiz lâzýmdýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Nefis ve þeytana karþý koymak cehennemi bizden uzaklaþtýrýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">107- الثاني عشر: عن أبي فِراس رَبِيعةَ بنِ كَعْبٍ الأسْلَمِيِّ خادِم رسولِ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم، ومِنْ أَهْلِ الصُّفَّةِ رضي اللَّهُ عنه قال: كُنْتُ أبيتُ مع رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم، فآتِيهِ بِوَضوئِهِ، وحاجتِهِ فقال: «سلْني» فقُلْت: أسْألُكَ مُرافَقَتَكَ في الجنَّةِ. فقالَ: «أوَ غَيْرَ ذلِك؟» قُلْت: أسْألُكَ مُرافَقَتَكَ في الجنَّةِ. فقالَ: «أوَ غَيْرَ ذلِك ؟» قُلْت: هو ذَاك. قال: «فأَعِنِّي على نَفْسِكَ بِكَثْرةِ السجُودِ» رواه مسلم.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">107. </span></span>Resûlullah’ýn hizmetkârý ve Ehl-i suffe’den olan Ebû Firâs Rebîa Ýbni Ka’b el-Eslemî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anh</span> þöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> ile birlikte gecelerdim. Abdest suyunu ve öteki ihtiyaçlarýný ona getirirdim. Buna karþýlýk bir keresinde bana:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Dile (benden ne dilersen)”</span></span> buyurdu. Ben:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Cennette seninle beraber olmayý isterim, dedim. Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Baþka bir þey istemez misin</span></span>?” buyurdu. Ben:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Benim dileðim bundan ibarettir, dedim. Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Öyleyse çok namaz kýlýp secde ederek, kendin için bana yardýmcý ol!</span></span>” buyurdu.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslim, Salât 226. Ayrýca bk. Ebû Dâvûd, Tatavvu’ 22; Nesâî, Tatbîk 79</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Rebîa Ýbni Ka’b</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Ebû Firâs künyesi ile bilinen Rebîa, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in hem hazarda hem seferde þahsî hizmetlerini görürdü. O, bununla iftihar edecek kadar þeref duyardý. Ashâb-ý suffe’dendi. Hz. Peygamber’in vefatýndan sonra Medine’den ayrýlmýþ ve Medine’ye yaklaþýk 12 mil mesâfedeki Eslem kabilesi yurduna yerleþmiþtir. Bu sebeple de Eslemî diye nisbelenmiþtir. Hz. Peygamber’den 12 hadis rivayet etmiþtir. Rivayetleri, Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvûd, Nesâî ve Ýbn Mâce tarafýndan rivayet edilmiþtir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hicretin 63. yýlýnda vefat etmiþtir. Allah ondan razý olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisimizin râvisi Rebîa, geceleri Resûl-i Ekrem Efendimiz’in kapýsýna yakýn bir yerde yattýðý için gece namazlarýnda okuduklarýný iþitebilir, seslendiðinde duyardý. Yoksa onun Hz. Peygamber ile birlikte gecelerdim demesi, onunla ayný odada yatardým þeklinde anlaþýlmamalýdýr. Rebîa, Hz. Peygamber’in abdest suyunu, misvak vs. gibi  ihtiyaç duyacaðý eþyayý temin etmekteydi. Onun hizmetlerinden memnun kalan Hz. Peygamber, bir keresinde ona ikramda bulunmak istemiþ ve <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Dile benden ne dilersen”</span> buyurmuþtur. Ödüllendirecekleri kiþiyi dilekte bulunmakta serbest býrakmak büyüklerin özelliklerindendir. Bu, bir anlamda da imtihandýr. Ne isteyeceðini bilip bilmediðini kontrol etmektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber’in kendisinden istenecek her þeyi yerine getirme yetkisi var mýydý, yok muydu? Konu tartýþýlmýþ ve Allah Teâlâ’nýn Resûl-i Ekrem’e  özel bazý ihsanlarda bulunma yetkisi verdiði ve bu durumun Hz. Peygamber’in özelliklerinden olduðu sonucuna varýlmýþtýr. Hz. Huzeyfe’nin þâhitliðini iki kiþinin þehâdetine denk saymasý gibi bazý farklý uygulamalara yetkisi olduðu kabul edilmiþtir. Bu sebeple Efendimiz’in, Rebîa’ya <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Dile benden ne dilersen”</span> buyurmasý, sadece bir gönül alma veya sadece imtihan etme amacýna yönelik bir iltifat deðil, ona ikrâmda bulunma isteðinin sonucudur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Rebîa, iþinden zevk alan, memnun olan her kiþinin yapacaðýný yapýp âhirette de Hz. Peygamber’e yakýn olmayý istemiþtir. Bu, onun dünya ve âhiretin mutluluðuna tâlip olmasý demektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber, kulun cennete girip giremeyeceðini Allah Teâlâ’nýn bildiði gerçeðini hatýrlatmak üzere, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Daha baþka bir þey istemez miydin?”</span> buyurmuþ, hemen bizzat karþýlayabileceði bir dileðinin olup olmadýðýný sormuþtur. Rebîa’nýn isteðinde bilinçli bir þekilde ýsrar etmesi üzerine de kendisine, haline münasip bir temel tavsiyede bulunmuþ ve :</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Çokca secde (ibadet) ederek, dileðin hususunda bana yardýmcý ol!”</span> buyurmuþtur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber’in bu tavsiyesi, cennete mücâhede ile girilebileceðini, mücâhedenin de ibadetlerle baþarýya ulaþabileceðini göstermektedir. Ýbadet yerine “secde” buyurulmasý, kulun Allah’a en yakýn olduðu halin “secde hali” olmasýndan, kulluðun en tam þekilde “secde” ile resmedilmesinden dolayýdýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öðrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Hz. Peygamber’e cennette yakýn olabilmek için çokca ibadet etmek, nefisle mücâdelede gayretli olmak gerekmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Ashâb-ý kirâm Hz. Peygamber’e yakýn olmayý hep arzulayagelmiþlerdir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Abdest suyunun hazýrlanmasýnda baþkasýndan yardým istemek câizdir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">108- الثالث عشر: عن أبي عبد اللَّه ويُقَالُ: أبُو عبْدِ الرَّحمنِ ثَوْبانَ موْلى رسولِ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال: سمِعْتُ رسولَ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يقول: عليكَ بِكَثْرةِ السُّجُودِ، فإِنَّك لَنْ تَسْجُد للَّهِ سجْدةً إلاَّ رفَعكَ اللَّهُ بِهَا درجةً، وحطَّ عنْكَ بِهَا خَطِيئَةً» رواه مسلم.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">108. </span></span>Ebû Abdullah (veya Ebû Abdurrahman) Sevbân <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anh</span>’den -ki kendisi Resûlullah’ýn azadlý kölesidir- rivayet edildiðine göre o “Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’i þöyle buyururken iþittim” demiþtir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Çok secde etmeye bak! Zira senin Allah için yaptýðýn her secde karþýlýðýnda Allah seni bir derece yükseltir ve bir hatâný siler.</span></span>”</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslim, Salât 225. Ayrýca bk. Ebû Dâvûd, Tatavvu’ 22; Tirmizî, Salât 169; Nesâî, Tatbîk 80, 89</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> </span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sevbân Ýbni Bücdüd</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Resûl-i Ekrem Efendimiz’in mevlâsý (âzad ettiði kölesi) olan Sevbân, Yemen’in Himyer kabilesindendi. Künyesi Ebû Abdullah’týr. Hz. Peygamber kendisini, memleketine dönmek veya ehl-i beyt arasýnda kalmak konusunda muhayyer býraktý. O, Medine’de kalmayý yeðledi. Hz. Peygamber vefat edinceye kadar hazarda ve seferde onun maiyyetinde bulundu. Peygamber Efendimiz’in vefatýndan sonra Þam’a gitti. Mýsýr’ýn fethine katýldý.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Peygamber’den 128 hadis rivayet etti. Ýmam Müslim onun rivayetlerinden 10 tanesini Sahih’ine aldý.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Sevbân Humus’ta hicrî 54 yýlýnda vefat etti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razý olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Önceki hadiste Resûl-i Ekrem Efendimiz’in Rebîa Ýbni Ka’b’a yaptýðý çok ibadet tavsiyesinin burada açýklýk kazandýðýný görmekteyiz. Her secde karþýlýðýnda bir derece yükselmek ve bir hatadan kurtulmak suretiyle kul mesafe katetmektedir. Yani kul için yücelik ve mutluluk, kulluk ile mümkündür. Nitekim Allah Teâlâ, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Secde et, yaklaþ”</span></span> [Alak sûresi (96),19] buyurmuþtur. Peygamber Efendimiz’in bu tavsiyeyi, þahsî hizmetinde bulunan fakir müslümanlara yapmýþ olmasý da dikkatten uzak tutulmamalýdýr. Derecesini yükseltmek ve günahýndan kurtulmak isteyenler için baþka yollar da olabilir. Ancak bilhassa fakir müslümanlar bu sonucu daha çok ibadet etmek suretiyle temin edebilirler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisin Müslim ve Tirmizî’deki rivayetlerinden öðrenildiðine göre Sevbân’dan “insaný cennete götürecek bir amel söylemesi” istenmiþ ve bu istek üç defa tekrarlanmýþ, bunun üzerine Hz. Sevbân bu hadisi rivayet etmiþtir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öðrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Kul, secde ve ibadetle yücelir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Nefse en aðýr gelen þey “secde” etmektir. Þeytan da “secde” emrine karþý çýktýðý için ebediyyen lânetlenmiþtir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Nefisle mücâhede, secdenin çoðaltýlmasýyla mümkündür. Bu sebeple ibadeti arttýrmak gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Ashâb-ý kirâm, kendilerine yöneltilen suallere, Hz. Peygamber’den duyduklarý, ondan öðrendikleri ile karþýlýk verirlerdi. Kiþisel kanaatlarýyla fetvâ vermezlerdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">109- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">الرابع عشر</span></span>: عن أبي صَفْوانَ عبدِ اللَّه  بن بُسْرٍ الأسلَمِيِّ، رضي اللَّه عنه، قال: قال رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: «خَيْرُ النَّاسِ مَن طالَ عمُرُه وَحَسُنَ عملُه» رواه الترمذي، وقال حديثٌ حسنٌ.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">«بُسْر»: بضم الباءِ وبالسين المهملة.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">109. </span></span>Ebû Safvân Abdullah Ýbni Büsr el-Eslemî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anh</span>’den rivayet edildiðine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> þöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ýnsanlarýn en kârlýsý, ömrü uzun, ameli güzel olandýr.</span></span>”  Tirmizî, Zühd 21, 22</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Abdullah Ýbni Büsr el-Eslemî</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Ebû Safvân künyesiyle meþhur olan Abdullah, iki kýbleye (Kudüs ve Kâbe) yönelerek namaz kýlanlardandýr. Hz. Peygamber mübârek elini onun baþýna koyup “Bu genç, bir asýr yaþar” buyurmuþtu. Abdullah gerçekten yüz yýl yaþadý.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Kendisi, anasý, babasý ve kardeþi sahâbî olan Abdullah, Resûlullah’tan 50 hadis rivayet etti. Buhârî ve Müslim birer hadisini rivayet ettiler.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Abdullah, Humus’ta yüz yaþýnda iken hicrî 96 yýlýnda vefât etti. Humus yöresinde en son vefât eden sahâbîdir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razý olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ömür, her birimizin dünya pazarýnda kalma süresidir. Onu takdir eden de Yüce Rabbimizdir. Bizim bu süreyi ne tayin etme ne de bilme imkânýmýz vardýr. Görüntü ne olursa olsun, bu dünyadaki davranýþlarýn bir tek adý vardýr: Amel. Her birimiz hakkýnda tutulan zabýtlarýn tümüne de <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">amel defteri </span></span>denilmektedir. Kârlýlýk, zararlýlýk; hayýrlýlýk veya þerlilik iþte bu defterdeki kayýtlara göre tesbit edilmektedir. Hadisimiz de kâr ve zararý <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ömür-amel iliþkisi </span></span>noktasýndan deðerlendirmektedir. Zira hadisin bir baþka rivayetinde <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Ýnsanlarýn en zararlýsý da ömrü uzun, ameli kötü olandýr”</span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span>ilâvesi bulunmaktadýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu duruma göre asýl önem taþýyan amelin vasfýdýr. Yani güzel mi, yoksa kötü mü olduðudur. Ömrün uzunluðu kâr ve zarar hesâbýnda ikinci unsurdur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Aslýnda her birimiz uzun bir hayatý isteriz. “Tûl-i ömr ile muammer olma” duasýna “âmin” demeyecek olanýmýz bulunmaz. Zira ilgi duyduðumuz her þeyin farkýna yaþarken varýrýz. Bu sebeple de bizi kendilerine baðlayanlar arasýnda uzun süre kalmak isteriz. Hem de bu iþin bizim isteðimize baðlý olmadýðýný bile bile...</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisimiz uzunluðu istenen ömrün güzel amel ile deðerlendirilmiþ olmasý gereðini bize hatýrlatmaktadýr. Zira herkes, âhiretteki hayatýný bu dünyada hazýrlamaktadýr. Buradaki güzel ameller, oradaki güzelliklerin çekirdekleridir. Bu sebeple Peygamber Efendimiz bir baþka hadisinde <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Mü’minin ömrü uzarsa, hayrý artar”</span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span>(Ahmed Ýbni Hanbel, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Müsned</span>, III, 27) buyurmuþtur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Amelin güzelliði, öncelikle meþrû olmasý, sonra da ihsan kalitesine sahip bulunmasý ile mümkündür. Bu ise, müslümanca yaþama sorumluluðu ve mutluluðuna sahip çýkmak demektir. Böyle bir gayretle geçecek ömrün uzun olmasý, elbette en büyük kârlýlýk ve saadettir. Bunun temini yani amelin güzelliðinin saðlanmasý, hiç þüphesiz nefsin arzularýna uyarak deðil, onunla mücâhede ederek mümkün olacaktýr. O halde yaþadýðýmýz sürece nefisle mücâhedeye devam etmek durumundayýz. Hadisimizin mesajý budur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öðrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Yalnýz baþýna uzun yaþamýþ olmak bir fazilet deðildir. Ömrün uzunluðuna amelin güzelliði eklenirse bir kýymet ifade eder.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Güzel amel sahibi olmak için mücâhedeyi sürdürmek gerekmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">110- الخامس عشر: عن أنسٍ رضي اللَّه عنه، قال: غَاب عمِّي أَنَسُ بنُ النَّضْرِ رضي اللَّهُ عنه، عن قِتالِ بدرٍ، فقال: يا رسولَ اللَّه غِبْت عن أوَّلِ قِتالٍ قَاتلْتَ المُشرِكِينَ، لَئِنِ اللَّهُ أشْهَدَنِي قتالَ المشركين لَيُرِيَنَّ اللَّهُ ما أصنعُ، فلما كانَ يومُ أُحدٍ انْكشَفَ المُسْلِمُون فقال: اللَّهُمَّ أعْتَذِرُ إليْكَ مِمَّا صنَع هَؤُلاءِ  يَعْني أصْحَابَه وأبرأُ إلَيْكَ مِمَّا صنعَ هَؤُلاَءِ  يعني المُشْرِكِينَ  ثُمَّ تَقَدَّمَ فَاسْتَقْبَلَهُ سعْدُ بْنُ مُعاذٍ، فَقالَ: يا سعْدُ بْنَ معُاذٍ الْجنَّةُ ورَبِّ الكعْبةِ، إِنِى أجِدُ رِيحَهَا مِنْ دُونِ أُحُدٍ. قال سعْدٌ: فَمَا اسْتَطعْتُ يا رسول اللَّه ماصنَعَ، قَالَ أنسٌ: فَوجدْنَا بِهِ بِضْعاً وثمانِينَ ضَرْبةً بِالسَّيفِ، أوْ طَعْنَةً بِرُمْحٍ، أو رمْيةً بِسهْمٍ، ووجدْناهُ قَد قُتِلَ وَمثَّلَ بِهِ المُشرِكُونَ فَما عرفَهُ أَحدٌ إِلاَّ أُخْتُهُ بِبنَانِهِ. قال أنسٌ: كُنَّا نَرى أوْ نَظُنُّ أنَّ هَذِهِ الآيَة نزلَتْ فيهِ وَفِي أشْباهِهِ: [مِنَ المُؤْمِنِينَ رِجالٌ صدقُوا ما عَاهَدُوا اللَّه علَيهِ] [الأحزاب: 23] إلى آخرها. متفقٌ عليه.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">قوله: «لَيُريَنَّ اللَّهُ» رُوى بضم الياءِ وكسر الراءِ، أي لَيُظْهِرنَّ اللَّهُ ذَلِكَ لِلنَّاسِ، ورُوِى بفتحهما، ومعناه ظاهر، واللَّه أعلم.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">110. </span></span>Enes  <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anh</span> þöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Amcam Enes Ýbni Nadr <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anh Bedir Savaþý’na katýlmamýþtý. Bu ona çok aðýr geldi. Bu sebeple:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- “Ey Allah’ýn Resûlü! Müþriklerle yaptýðýn ilk savaþta bulunamadým. Eðer Allah Teâlâ müþriklerle yapýlacak bir savaþta beni bulundurursa, neler yapacaðýmý elbette Allah Teâlâ görecektir” dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sonra Uhud Savaþý’nda müslüman saflarý daðýlýnca, -arkadaþlarýný kastederek- “Rabbim, bunlarýn yaptýklarýndan dolayý özür beyan ederim” dedi. Müþrikleri kastederek de “Bunlarýn yaptýklarýndan da uzak olduðumu sana arzederim” deyip ilerledi. Sa’d Ýbni Muâz ile karþýlaþtý ve:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ey Sa’d! istediðim cennettir. Kâbe’nin Rabbine yemin ederim ki, Uhud’un eteklerinden beri hep o cennetin kokusunu alýyorum, dedi. Sa’d (olayý anlatýrken) “Ben onun yaptýðýný yapamadým, ya Resûlallah” dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Enes <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anh</span> devamla þöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Amcamý þehid edilmiþ olarak bulduk. Vücudunda seksenden fazla kýlýç, süngü ve ok yarasý vardý. Müþrikler müsle yapmýþ, uzuvlarýný kesmiþlerdi. Bu sebeple onu kimse tanýyamadý. Sadece kýzkardeþi parmak uçlarýndan tanýdý.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Enes dedi ki, biz þu âyetin amcam ve amcam gibiler hakkýnda inmiþ olduðunu düþünmekteyiz:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Mü’minler içinde öyle yiðit erkekler vardýr ki, Allah’a verdikleri sözlerinde durdular. Onlardan kimi ahdini yerine getirdi (çarpýþtý, þehid düþtü), kimi de sýrasýný bekliyor. Bunlar aslâ sözlerini deðiþtirmemiþlerdir</span></span>” [Ahzâb sûresi (33), 23].  Buhârî, Cihâd 12; Müslim, Ýmâre 148</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Enes Ýbni Nadr <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anh</span>,  Hz. Peygamber’in “<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah’ýn öyle kullarý vardýr ki, Allah adýna yemin etseler, Allah onlarýn yeminlerini yerine getirir”</span> (Buhârî, Sulh 8; Cihâd 12; Müslim, Kasâme 24, Fezâilü’s-sahâbe, 225) diye tebrik ve takdir ettiði bir yiðit sahâbîdir. Bedir Savaþý’nda bulunamayýþý yüreðine dert olmuþtu. Onun için, iþtirâk edeceði ilk harpte, müþriklerin analarýndan emdikleri sütü burunlarýndan getireceði mânasýna gelen sözler söylemiþ, onlarla kahramanca savaþmaya and içmiþti. “Bu söylediklerimin doðruluðunu Allah teâlâ görecek ve âleme gösterecektir” diye de Allah’ý þâhit tutmuþtu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Uhud Harbi esnasýnda o bu sözünü yerine getirmiþ, önce Resûlullah’ýn yakýn çevresinden ayrýlmayan sahâbîlerden olarak çarpýþmýþtý. Sonra da bozulan mücâhidlerin o durumuna üzülmüþ, “Bunlarýn yaptýklarýndan özür diliyorum” deyip ileri atýlmýþ, müþriklerle kýyasýya çarpýþmýþtýr. “Cennetin kokusunu Uhud’da alýyorum” diye þehitliðe koþtuðunu anlatmýþtýr. Onun bu ifâdesi mecâz da olabilir hakikat de... Burnuna gelen herhangi bir güzel kokuyu, cennet kokusu diye nitelemiþ de olabilir. “Þehitliðin sonu cennettir” anlamýnda da söylemiþ olabilir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hâsýlý Enes Ýbni Nadr <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anh </span> nefisle öylesine bir mücâhede örneði vermiþtir ki, herkes onu takdir etmiþtir. Üzerindeki seksen küsur ok, mýzrak ve kýlýç yarasý onun nasýl bir cihad eri olduðunun delilidir. Müþriklerin onun organlarýný kesmiþ olmalarý, ondan yedikleri darbelerin aðýrlýðýný gösterir. Ona karþý duyduklarý hýncý ancak böyle tatmin etmiþ olmalýdýrlar.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kýzkardeþinin, kendisini parmak uçlarýndan tanýyabilmesi, uðradýðý iþkencenin boyutlarýný göstermektedir. Ayrýca parmak uçlarýnýn ve parmak izinin, kiþilerin kimliklerinin belirlenmesinde ölçü olduðu da anlaþýlmaktadýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisin râvisi Enes Ýbni Mâlik <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anh</span> hazretleri, Ahzâb sûresi’nin 23. âyetinin Enes Ýbni Nadr gibi, verdikleri sözü canlarý pahasýna yerine getiren yiðitler hakkýnda nâzil olduðunu söylemekte, âyetteki övgüye böylesi müslümanlarýn lâyýk olduðunu belirlemektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu olayda mücâhede, verdiði sözde caný pahasýna durmuþ olmak þeklinde tezâhür etmiþtir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öðrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Güzel ve meþrû þeyleri vaadetmek câizdir. Nefsi, va’dinde durmaya zorlamak da mücâhededir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Sahâbe-i kirâmýn þehitlik istemekteki samimiyeti herþeyin üstünde ve önünde gelmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Ahdine vefâ gösterenlerden Allah Teâlâ razý olur. Mü’minlere de verdikleri sözü yerine getirmek yakýþýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">111- السادس عشر: عن أبي مسعود عُقْبَةَ بن عمروٍ الأنصاريِّ البدريِّ رضي اللَّهُ عنه قال: لمَّا نَزَلَتْ آيةُ الصَّدقَةِ كُنَّا نُحَامِلُ عَلَى ظُهُورِنا. فَجَاءَ رَجُلٌ فَتَصَدَّقَ بِشَيْءٍ كَثِيرٍ فَقَالُوا: مُراءٍ، وجاءَ رَجُلٌ آخَرُ فَتَصَدَّقَ بِصَاعٍ فقالُوا: إنَّ اللَّه لَغَنِيٌّ عَنْ صاعِ هَذَا، فَنَزَلَتْ {الَّذِينَ يَلْمِزُونَ المُطَّوِّعِينَ مِنَ المُؤْمِنِينَ فِي الصَّدَقَاتِ وَالَّذِينَ لاَ يَجِدُونَ إلاَّ جُهْدَهُمْ}  [التوبة 79] الآية. متفقٌ عليه.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">«ونُحَامِلُ» بضم النون، وبالحاءِ المهملة: أَيْ يَحْمِلُ أَحَدُنَا على ظَهْرِهِ بِالأجْرَةِ، وَيَتَصَدَّقُ بها.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">111. </span></span>Ebû Mes’ûd Ukbe Ýbni Amr el-Ensârî el-Bedrî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anh</span> þöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sadaka âyeti inince, biz sýrtýmýzla yük taþý(Zeker), (hammallýk yaparak) sadaka vermeye baþladýk. Derken bir adam geldi çokca sadaka verdi. Münâfýklar, “Gösteriþ yapýyor” dediler. Bir baþkasý geldi, bir ölçek hurma getirdi. Yine münâfýklar, “Allah’ýn, bunun bir ölçek hurmasýna ihtiyacý yoktur” dediler. Bunun üzerine, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Sadakalar hususunda gönülden veren mü’minleri çekiþtiren ve güçlerinin yettiðinden baþkasýný bulamayanlarla alay edenler yok mu, Allah onlarý maskaraya çevirmiþtir. Onlar için acý bir azab vardýr”</span></span> [Tevbe sûresi (9), 79] âyeti indi.  Buhârî, Zekât 10; Müslim, Zekât 72</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ukbe Ýbni Amr</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Ebû Mes’ûd el-Ensârî diye meþhur olan Ukbe Ýbni Amr, genç yaþlarýnda Ýkinci Akabe bey’atine katýldýðý için bu nisbeyi aldýðýný söyleyenlerin yanýnda, onun Bedir’de ikâmet ettiðinden dolayý el-Ensârî nisbesini aldýðýný söyleyenler daha çoktur. Kendisinin Uhud ve daha sonraki harblere katýldýðý kesindir. 102 hadis rivayet etmiþtir. Rivayetleri Kütüb-i Sitte’de yer almaktadýr.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Kûfe’ye yerleþen Ukbe Ýbni Amr, Hz. Ali taraftarýydý. Hatta Hz. Ali, Sýffîn’e giderken Kûfe’de onu vekil býrakmýþtýr. Hicrî 40 yýlýndan sonra vefât etmiþtir. Allah ondan razý olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Onlarýn mallarýndan sadaka al” </span></span>[Tevbe sûresi (9), 103] âyeti inince ve Hz. Peygamber de kendilerini sadaka vermeye teþvik edince, sadaka olarak verecek bir þeyi bulunmayan fakat her ilâhî emre sarýlmayý mücâhede olarak deðerlendiren sahâbîler, hammallýk, amelelik yapmaya ve kazandýklarýndan sadaka vermeye baþlamýþlardýr. Anlaþýldýðýna göre zenginiyle fakiriyle sahâbîler diðer ibadet ve emirlere olduðu gibi sadaka emrine de büyük bir heyecan, gayret ve özveri ile katýlmýþlardýr. Onlarýn bu heyecanlý mücâhedeleri, münâfýklar tarafýndan þevk kýrýcý sözlerle karþýlanmýþtýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisin deðiþik rivâyetlerinden anlaþýldýðýna göre, çokca para getiren Abdurrahman Ýbni Avf hazretleridir. Servetinin yarýsý olan dört bin dirhemi tasadduk etmiþtir. Onun bu hareketi, münâfýklarca, gösteriþ ve riyâ olarak nitelendirilmiþ, bir sa’ yani bir ölçek hurma getiren Ebû Akil el-Ensârî de, “Allah bunun bir sa’ hurmasýna muhtaç deðildir” diye hafife alýnmýþ, alay konusu yapýlmýþtý. Oysa Ebû Akîl de o gün çalýþýp kazandýðý hurmalarýn yarýsýný getirmiþti. Aslýnda münâfýklarýn çekemedikleri, ashâb-ý kirâmýn zenginiyle fakiriyle mal veya kazançlarýnýn yüzde ellilik bölümünü tasadduk etmeleriydi. Bu iki örnekte sadaka olarak verilen miktar deðiþse de, sadaka verenlerin fedakârlýk oranlarý deðiþmiyordu. Yüzde elli oranýnda bir tasadduk gayreti... Herkes kendi çapýnda ama birbirine eþit oranda fedakârlýk yapýyordu. Mücâhede ayný ölçülerle yürütülüyordu. Ashâb-ý kirâmýn fazileti, üstünlüðü, biraz da bu noktalarda aranmalýdýr. Onlarýn bu faziletli hareketleriyle alay etmek isteyenler, meâlini, hadisin tercümesi içinde verdiðimiz Tevbe sûresi’nin 79. âyetiyle susturulmuþlardýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öðrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Yapýlan bir iyiliði, ne kadar az olursa olsun, küçük görmek doðru deðildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Allah Teâlâ’nýn emirlerine herkes gücü yettiðince uymaya çalýþmalý ve bu konuda kendilerini kýnayanlara aldýrýþ etmemelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Mücâhede her türlü emre gücü ölçüsünde sarýlmakla gerçekleþir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Ashâb-ý kirâm, emirleri yerine getirmede son derece gayretli idiler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Sadaka vermek, az da olsa, ihmâl edilmemelidir. Buna küçükleri de alýþtýrmalýdýr. Çünkü sadaka cehennem ateþini söndürür. Toplumda gelir dengesizliði yüzünden çýkacak kargaþalarý önler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">211- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">السابَع عشر</span></span>: عن سعيدِ بنِ عبدِ العزيزِ، عن رَبيعةَ بنِ يزيدَ، عن أَبِي إدريس الخَوْلاَنيِّ، عن أَبِي ذَرٍّ جُنْدُبِ بنِ جُنَادَةَ، رضي اللَّهُ عنه، عن النَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم فيما يَرْوِى عَنِ اللَّهِ تباركَ وتعالى أنه قال: «يا عِبَادِي إِنِّي حَرَّمْتُ الظُّلْمَ عَلَى نَفْسِي وَجَعَلْتُهُ بَيْنَكُمْ مُحَرَّماً فَلاَ تَظالمُوا، يَا عِبَادِي كُلُّكُم ضَالٌّ إِلاَّ مَنْ هَدَيْتُهُ، فَاسْتَهْدُوني أهْدكُمْ، يَا عِبَادي كُلُّكُمْ جائعٌ إِلاَّ منْ أطعمتُه، فاسْتطْعموني أطعمْكم، يا عبادي كلكم عَارٍ إلاَّ مِنْ كَسَوْتُهُ فَاسْتَكْسُوني أكْسُكُمْ، يَا عِبَادِي إنَّكُمْ تُخْطِئُونَ بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَأَنَا أغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعاً، فَاسْتَغْفِرُوني أغْفِرْ لَكُمْ، يَا عِبَادِي إِنَّكُمْ لَنْ تَبْلُغُوا ضُرِّي فَتَضُرُّوني، وَلَنْ تَبْلُغُوا نَفْعِي فَتَنْفَعُوني، يَا عِبَادِي لَوْ أَنَّ أوَّلَكُمْ وآخِركُمْ، وَإنْسَكُمْ وَجِنَّكُمْ كَانُوا عَلَى أتقَى قلبِ رجلٍ واحدٍ منكم ما زادَ ذلكَ فِي مُلكي شيئاً، يا عِبَادِي لو أَنَّ أوَّلكم وآخرَكُم وإنسَكُم وجنكُمْ كَانوا عَلَى أفْجَرِ قَلْبِ رَجُلٍ وَاحِدٍ مِنْكُمْ مَا نَقَصَ ذَلِكَ مِنْ مُلْكِي شَيْئاً، يَا عِبَادِي لَوْ أَنَّ أَوَّلَكُمْ وَآخِركُمْ وَإنْسَكُمْ وَجِنَّكُمْ، قَامُوا فِي صَعيدٍ وَاحدٍ، فَسألُوني فَأعْطَيْتُ كُلَّ إنْسانٍ مَسْألَتَهُ، مَا نَقَصَ ذَلِكَ مِمَّا عِنْدِي إِلاَّ كَمَا َيَنْقُصُ المِخْيَطُ إِذَا أُدْخِلَ البَحْرَ، يَا عِبَادِي إنَّما هِيَ أعْمَالُكُمْ أُحْصِيهَا لَكُمْ، ثُمَّ أوَفِّيكُمْ إيَّاهَا، فَمَنْ وَجَدَ خَيْراً فَلْيَحْمِدِ اللَّه، وَمَنْ وَجَدَ غَيْرَ ذَلِكَ فَلاَ يَلُومَنَّ إلاَّ نَفْسَهُ». قَالَ سعيدٌ: كان أبو إدريس إذا حدَّثَ بهذا الحديث جَثَا عَلَى رُكبتيه. رواه مسلم. وروينا عن الإمام أحمد بن حنبل رحمه اللَّه قال: ليس لأهل الشام حديث أشرف من هذا الحديث.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">112. </span></span>Saîd Ýbni Abdülazîz’in Rebîa Ýbni Yezîd’den; Rebîa’nýn Ebû Ýdrîs el-Havlânî’den, onun Ebû Zer Cündeb Ýbni Cünâde <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anh</span>’den; Ebû Zer’in Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’den; onun da Allah Tebâreke ve Teâlâ hazretlerinden rivayet ettiðine göre Allah Teâlâ þöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kullarým! Ben zulmetmeyi kendime haram kýldým. Onu sizin aranýzda da haram kýldým. Artýk birbirinize zulmetmeyiniz.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kullarým! Benim hidâyet ettiklerim dýþýnda hepiniz sapýtmýþsýnýz. O halde benden hidâyet dileyin ki sizi doðruya ileteyim.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kullarým! Benim doyurduklarým hariç, hepiniz açsýnýz. Benden yiyecek isteyin ki sizi doyurayým.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kullarým! Benim giydirdiklerim hariç, hepiniz çýplaksýnýz. Benden giyecek isteyin ki sizi giydireyim.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kullarým! Siz gece-gündüz günah iþlemektesiniz, bütün günahlarý afveden de yalnýzca benim. Benden af dileyin ki sizi baðýþlayayým.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kullarým! Bana zarar vermek elinizden gelmez ki, zarar verebilesiniz. Bana fayda vermeye gücünüz yetmez ki, fayda veresiniz.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kullarým! Evveliniz ahiriniz, insanýnýz cinleriniz, en müttaki bir kiþinin kalbi ve duygusuna sahip olsalar, bu benim mülkümde herhangi bir þey arttýrmaz.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kullarým! Evveliniz âhiriniz, insanýnýz cinleriniz, en günahkâr bir kiþinin kalbi ve duygusuna sahip olsalar, bu benim mülkümden en küçük bir þey eksiltmez.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kullarým! Evveliniz âhiriniz, insanýnýz cinleriniz bir yerde toplanýp benden istekte bulunacak olsalar, ben de her birine istediðini versem, bu benim mülkümden ancak, iðne denize daldýrýlýp çýkarýldýðýnda denizden ne kadar eksiltebilirse iþte o kadar azaltýr. (Yani hiç bir þey eksiltmez.)</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kullarým! Ýþte sizin amelleriniz. Onlarý sizin için saklar, sonra onlarý size iâde ederim. Artýk kim bir hayýr bulursa Allah’a hamd etsin. Kim de hayýrdan baþka bir þey bulursa öz nefsinden baþka kimseyi ayýplamasýn.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Saîd Ýbni Abdülaziz dedi ki, Ebû Ýdris el-Havlânî bu hadisi rivâyet ettiði zaman dizleri üzerine çöküverdi. Müslim, Birr 55</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ahmed Ýbni Hanbel’in “Þamlýlarýn en saðlam rivayetidir” dediði bu hadîs-i kudsî, Cenâb-ý Hak ile kullarýnýn durumunu açýkca ortaya koymaktadýr. Hiçbir þekilde ve hiçbir konuda ilâhî takdir ve tasarrufun dýþýnda kalýnamayacaðý, herþeyin sadece Allah Teâlâ’nýn dileðine baðlý olduðu en kesin ifadelerle anlatýlmaktadýr. Bu sebeple Allah Teâlâ’nýn emirlerini yerine getirmek ve yasaklarýndan kaçýnmak hususunda tenbel davranmamak, nefsin arzularýna uymamak gerekmektedir. Böylesine bir konuma sahip olan bizlerin nasýl bir <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">mücâhede </span></span>vermesi lâzým geldiði artýk iyice anlaþýlmaktadýr. Ýmam Nevevî, bizleri bu noktada düþünmeye davet için bu kudsî hadisi konunun son hadisi olarak zikretmiþ olmalýdýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu noktayý aklýmýzdan çýkarmadan þimdi hadisdeki bazý hususlarýn kýsa açýklamalarýna geçelim:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah âdildir, zulmetmez</span></span>. Zulmü sevmez, zulme razý olmaz. Kullarýna zulmetmeyeceðini bildirmiþtir. Kullarýnýn da biribirlerine zulmetmesini istemez. Bütün âlem O’nun mülküdür. Gerçekte Allah’tan baþka bir mâlik yoktur. Dolayýsýyla tecâvüz ve zulüm de söz konusu deðildir. Yani Allah Teâlâ zulümden münezzehtir. O, bu durumu <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Zulmü kendime haram kýldým” </span>diye ifade buyurmuþtur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hidâyet Allah’tandýr.</span></span> O dilemedikçe kimse doðru yolu bulamaz. O halde beþ vakit namazda Fâtiha’yý okurken yaptýðýmýz gibi, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Bizi sýrât-ý müstakîme ilet”</span></span> diye kendisinden hidâyet dilemek gerekmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Rýzýk, Allah’ýn takdiri iledir. </span></span>O dilediðine rýzký bol bol verir, dilediðine de kýsar. Ayný iþi yapan, ayný emeði sarfeden insanlarýn kazançlarý farklý farklý olabilir. Kimi kazanýr, bereketini bulamaz, kiminin kazancý da bereketlenir. Yemek, içmek, giymek yani hayat, Allah’ýn lutfu sayesindedir. O dilemeyince, kimse hayatýný devam ettirecek imkânlarý bulamaz. Böyle olunca, insanca ve müslümanca bir yaþayýþ için O’ndan yiyecek ve giyecek istemek biz kullara düþen bir görev olmaktadýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kul kusursuz olmaz. </span></span>Her an hata yapmak bizim iþimizdir. Allah Teâlâ da -þirk hâriç- bütün kusurlarý baðýþlamaktadýr. Yani tövbe kapýsý daima açýktýr. O halde gece-gündüz demeden Allah’tan af ve maðfiret dilemeliyiz ki O’nun baðýþlamasýna muhatap olabilelim.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hiçbir varlýðýn, Allah Teâlâ’ya zarar ve fayda vermesi mümkün deðildir. Bütün kullarýnýn sâlih ve iyi kul olmasýyla Allah Teâlâ’nýn saltanatýnda bir þey artmaz; tam tersine yaratýklarýn tamamýnýn günahkâr olmasýyla O’nun saltanatýndan zerrece bir þey eksilmez. Diðer bir söyleyiþle tüm iyilik, kötülük kavramlarý ve sonuçlarý sadece bizler için önemlidir; bizleri ilgilendirmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah Teâlâ’nýn ihsan deryasý sonsuz ve sýnýrsýzdýr.</span></span> Bütün yaratýklar bir araya gelip kendisinden dilekte bulunsalar, Allah da hepsinin isteðini yerine getirse, koskoca bir okyanusa batýrýlýp çýkarýlan iðne o okyanustan hiçbir þey eksiltmediði gibi, bu da Allah’ýn mülkünden bir þey eksiltmez. Yani bizim O’na herhangi bir þekilde zarar verebilme imkânýmýz yoktur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah Teâlâ, her birimizin amellerini kaydettirmektedir.</span></span> Sonunda onlarý karþýmýza çýkaracaktýr. Orada iyilik ve hayýr çoksa, bundan ötürü Allah’a hamdetmemiz gerekmektedir. Aksi olursa, bunun suçlusu kendimizden baþkasý deðildir. “Kendim ettim, kendim buldum” demekten baþka yapacaðýmýz bir þey yoktur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bütün bu gerçekleri dile getiren hadisimiz, insanoðlunun dünyadaki yerini, durumunu ve nasýl davranmasý gerektiðini nasýl bir mücâhede ortamýnda olduðunu tam mânasýyla aydýnlatmaktadýr. Allah kendisine kul olma mücâhedesinde cümlemize yardýmcý olsun.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öðrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Ýnsana, kulluðunu bilerek Allah Teâlâ’dan hidâyet, rýzýk, af ve maðfiret istemesi yaraþýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Nefisle mücâhede, ileride amellerimizin karþýmýza çýkarýlacaðý bilinci içinde yapýlmalýdýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Allah Teâlâ’nýn rahmeti her þeyi kuþatmýþtýr. Ondan yararlanmasýný bilmek gerekir.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kaynak: Riyazüssalihin</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[HAYIRLI İŞLERE KOŞMAK]]></title>
			<link>https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=33563</link>
			<pubDate>Sun, 08 Dec 2024 11:37:41 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://forum.bizdeblog.com/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=33563</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size">باب في المبادرة إلى الخيرات</span><br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">وحثَّ من توجَّه لخير على الإِقبال عليه بالجدِّ من غير تردَّد</span></div>
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span></span></div>
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">HAYIRLI İŞLERE KOŞMAK</span></div>
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span></span></div>
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">HAYIRLI İŞLERE KOŞMAK VE HAYRA YÖNELMİŞ KİŞİYİ CİDDİ VE</span></div>
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">TEREDDÜTSÜZ ŞEKİLDE ONU İŞLEMEYE TEŞVİK ETMEK</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">ÂYETLER</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">قال اللَّه تعالى:  { فَاسْتَبِقوُا الْخَيْرَاتِ } .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1. “Hayır işlerinde yarışın!”</span></span>  Bakara sûresi (2), 148</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslüman, hayır ve hizmet adamıdır. İyilik severdir. Hayatta herkes bir şeylerin peşinde koşup durmakta, âdeta başkalarıyla yarışmaktadır. Müslümana hayır yarışında olmak yaraşır. Çünkü en büyük ödül bu yarıştadır. Nitekim bir âyette yüce Rabbimiz şöyle buyurmuştur:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى:  { وَسَارِعُواْ إِلَى مَغْفِرَةٍ مِّن رَّبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمَاوَاتُ وَالأَرْضُ أُعِدَّتْ لِلْمُتَّقِينَ  } .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2.</span></span> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Rabbinizin mağfiretine ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olan göklerle yer genişliğindeki cennete koşun!”   </span></span>Âl-i İmrân sûresi (3), 133</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah’ın bağışını kazanmak büyük, en büyük başarıdır. Genişliği, yerle gökler arası kadar olan cennete ulaşmak ise, büyük kurtuluştur. İşte bütün bu “büyük”ler, iyilik ve hayır severlikte yarışmakla elde edilebilir. Bu sebeple de müslümanlar, her şeyde orta yolu tutmaya davet edilirken burada yarışa çağırılmaktadırlar. Zira mü’mine yakışan, büyük hedeflere sür’atle yönelmektir. İyilik yarışı, en büyük yarıştır. Bu yarış cennetle sonuçlanır. Böyle bir yarıştan geri kalmak olur mu? Herkes kendi imkânı ölçüsünde, kendi alanında ama mutlaka bu yarışta yerini almalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisler  </span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">88- فالأوَّل : عَنْ أبي هريرة رضي اللَّه عنه أن رسولَ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال: « بادِروا بالأعْمالِ الصَّالِحةِ ، فستكونُ فِتَنٌ كقطَعِ اللَّيلِ الْمُظْلمِ يُصبحُ الرجُلُ مُؤمناً ويُمْسِي كافراً ، ويُمسِي مُؤْمناً ويُصبحُ كافراً ، يبيع دينه بعَرَضٍ من الدُّنْيا» رواه مسلم .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">88. </span></span>Ebû Hüreyre <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivayet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Yararlı işler görmekte acele ediniz. Zira yakın bir gelecekte karanlık geceler gibi birtakım fitneler ortalığı kaplayacaktır. O zamanda insan, mü’min olarak sabahlar, kâfir olarak geceler; mü’min olarak geceler, kâfir olarak sabahlar. Dinini küçük bir dünyalığa satar.”</span></span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslim, Îmân 186. Ayrıca bk. Tirmizî, Fiten 30, Zühd 3; İbni Mâce, İkâme 78</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Faydalı işler ve hizmetlerde gözü açık davranmak, fırsatları anında değerlendirmek, bu konuda sür’at göstermek yüce dinimizin tavsiye ettiği yegâne aceleciliktir. Zira halkımızın isâbetle belirttiği gibi, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Elden kalan elli gün kalır” “İyilerin tenbelliği, kötülerin faaliyetidir.” </span></span>İyilik yapmayı, faydalı iş görmeyi nefis ve şeytan istemez, bu onlara çok ağır gelir. Onun için de bu tür işlerin daima tehir edilmesini isterler. Oysa gelecek günlerin neler getireceği hiç belli olmaz.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisimizde bu noktaya dikkat çekilmekte, her şeyi kopkoyu bir karanlık içinde tanınmaz hale sokarak birtakım büyük fitnelerin ortaya çıkmasından önce, iyi şeyler yapmaya bakmak gerektiği hatırlatılmaktadır. Olumsuzluklar o noktaya varabilir, ortalık öylesine allak-bullak olabilir ki, Allah korusun, insan mü’min olarak sabahlamışken o günün akşamına kâfir olarak girer veya mü’min olarak girdiği gecenin sabahına kâfir olarak çıkar. Bu, tam anlamıyla bir fitne ve kargaşa ortamıdır. Böyle bir zeminde kimse ne yaptığını, ne yapması lâzım geldiğini bilemez. Din gibi, iman gibi dünyalara değişilemeyecek kutsal değerler, küçük dünyevî karşılıklara satılır, peşkeş çekilir. Öz değerlere yabancı ve düşman sistemlerin hükmü altında kalınabilir. İşte bu noktada iman, işportaya düşmüş demektir; kafa, gönül ve evlerde irtidat havası esmeye başlamış demektir. Müslümanlar böylesine acılı günleri tarih boyu yer yer yaşayagelmişlerdir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadiste haber verilen fitneler bir kaç şekilde tezâhür edebilir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">* İki müslüman grup arasında sırf ırkçılık ve kızgınlık sebebiyle çatışma çıkar. Karşılıklı olarak can ve mala tecâvüzü helâl sayarlar.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">* Yöneticiler zâlim kimseler olur, müslümanların kanını döker, mallarını gasbeder, içki içerler. Bazı kişiler de onların haklı olduklarını savunurlar. Hatta bazı âlim geçinen kişiler, onların işledikleri bu tür haramların işlenebileceğine fetvâ verirler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">* İnsanlar arasında dine muhalif ilişkiler, alış-verişler vs. cereyan eder. Bunları helâl sayarlar.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunlar ve daha sıralanabilecek diğer görüntüler, farkedileceği gibi tamamen kişinin din ve imanına dokunur. Fitne de zâten din ve imanın tehlikeyle yüzyüze kalmasıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sabah-akşam, iman-küfür arasında gelip gitmeye vesile olacak fitne ortamlarına düşmemek için daha önceden iyi işler işlemeye gayret etmek, iman uyanıklığının işareti ve tabiî bir gereğidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Dine, imana sıkı sarılmak gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Durum kötüleşmeden, müslümanlar güzel işler yapmakta birbirleriyle yarışmalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Âhir zamanda fitneler, gece karanlıkları gibi birbiri ardınca gelip duracaktır. Gelen gün, geçeni aratacaktır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Dîni, dünyevî herhangi bir değere değişmek, bu işin en çirkin ve kötü sonucudur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Kötüler ve kötülükler, ancak iyiler ve iyilikleri çoğaltmak ve desteklemek suretiyle önlenebilir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">89- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">الثَّاني</span></span>: عنْ أبي سِرْوَعَةَ  بكسرِ السين المهملةِ وفتحها عُقبةَ بنِ الْحارِثِ رضي اللَّه عنه قال: صليت وراءَ النَبيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم بالمدِينةِ الْعصْرَ ، فسلَّم ثُمَّ قَامَ مُسْرعاً فَتَخَطَّى رِقَابَ النَّاسِ إلى بعض حُجَرِ نسائِهِ ، فَفَزعَ النَّاس من سرعَتهِ ، فخرج عَليهمْ ، فرأى أنَّهُمْ قدْ عَجِبوا منْ سُرْعتِه ، قالَ : «ذكرت شيئاً من تبْرٍ عندَنا ، فكرِهْتُ أن يحبسَنِي ، فأمرْتُ بقسْمتِه» رواه البخاري .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وفي رواية له: كنْتُ خلَّفْتُ في الْبيتِ تِبراً من الصَّدقةِ ، فكرِهْتُ أنْ أُبَيِّتَه» . «التِّبْر» قطع ذهبٍ أوْ فضَّةٍ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">89. </span></span>Ebû Sirve’a (veya Serve’a) Ukbe İbni Hâris <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span> şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bir keresinde Medine’de Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in arkasında ikindi namazı kılmıştım. Resûlullah selâm verip namazı bitirdi ve sür’atle yerinden kalktı, safları yararak hanımlarından birinin odasına gitti. Cemaat, Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in bu telaşından endişe ettiler. Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> kısa sürede döndü, kendisinin bu acele davranışından dolayı meraklanmış olduklarını gördü ve şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Odamızda birazcık altın -veya gümüş- olduğunu hatırladım da beni hayırda acele etmekten alıkoymasını istemedim ve derhal dağıtılmasını emrettim.”</span></span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Ezân 158, el-Amel fi’s-salât 18; Nesâî, Sehv 104</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Buhârî</span>’nin bir başka rivayetinde bu ifade şu şekildedir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Odada, sadaka (olarak dağıtılacak) bir miktar altın -veya gümüş- bırakmıştım. Onun gece evde kalmasını uygun görmedim.”</span></span>  Buhârî, Zekât 20</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ebû Serve’a, Ukbe İbni Hâris</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Ukbe Mekke fethi günü veya fetihten önce müslüman olmuştur. İslâmı güzel yaşayanlardandır. Ebû Serve’a Bedir Harbi sonrasında Medineli Hubeyb İbni Adî radıyallahu anh’ı Mekke yakınlarında öldürenlerdendir. Ancak Ebû Serve’a künyesinin Ukbe’ye mi yoksa anne bir kardeşine mi ait olduğunda görüş ayrılığı vardır. Öyle bile olsa, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“İslâm olmak, İslâm öncesindeki hataları siler-süpürür” </span></span>hadîs-i şerîfi gereği bağışlanmıştır.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Buhârî, Ebû Dâvûd ve Tirmizî kendisinden hadis rivayet etmişlerdir. Ukbe, Abdullah İbnü’z-Zübeyr radıyallahu anh’ın hilâfetini ilân ettiği yıllarda vefat etmiştir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Cami ve mescidlerde cemaatin omuzlarına basa basa gezinmek, cami âdâbına aykırı ve yasaktır. Ancak bu yasak şu hallerde ortadan kalkar:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">* İleride boş yer varken gerilere oturulmuş ise... Böyle yapanlar, bizzat kendileri, omuzlarına basılmasına razı olmuşlar demektir. Böylesi hâllerde safları doldurmak için ileriye geçmek yasak değil, fazilettir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">* Burnu kanayan veya abdest yenilemek durumunda kalanların, arkalarındaki safları yararak dışarı çıkmalarında da herhangi bir sakınca yoktur. Bu, zarûret halidir. Özellikle abdest yenileyecek olan imam ise, hiç bir sakınca söz konusu değildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">* Bir de bu hadiste görüldüğü gibi, bir hayır işlemek için acele edilmesi hâlinde, saflar yarılıp geçilebilir. Bu, “hayırda acele etmek” hatırına verilmiş bir müsaade olmaktadır. Resûlullah s<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">allallahu aleyhi ve sellem</span> de böyle yapmıştır. Bu, dinimizde hayır işlemekte ne kadar sür’atli davranmanın gerektiğini ortaya koyması bakımından son derece dikkat çekici bir olay ve bir ruhsattır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber’in bütün hal ve harekâtını son derece dikkatle izleyen sahâbîler, onda görmeye alıştıkları sakin ve ağırbaşlı tavırlar dışında, aceleci, telaşlı bir hâl gördüler mi, “nâhoş bir şey mi var acaba?” diye meraklanırlardı. Bu kez de öyle olmuştu. Hz. Peygamber’in selâm verir-vermez mihrabı hemen terkedip sür’atle odasına gitmesi ashâb-ı kirâmı endişelendirmişti. Peygamber Efendimiz ise, hayır işlemekte ne derece acele davranılması gereğini hem hareketi hem de sözüyle ortaya koymak suretiyle ashâbını bir yandan teskin ederken bir yandan da eğitiyordu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber’in, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Beni alıkoymasından hoşlanmadım”</span> beyanını, “Allah’ı anmaktan, O’na yönelmekten alıkoymasından hoşlanmadım” anlamında yorumlamak ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Öyle babayiğitler vardır ki, onları ne bir ticâret ne de bir alış-veriş Allah’ı anmaktan alıkor” </span></span>[Nûr Sûresi (24), 37] âyetiyle ilgi kurmak mümkündür. <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Beni alıkoymasından hoşlanmadım”</span> sözünü, “Âhirette yoluma mâni olmasını istemedim” şeklinde anlamak da mümkündür. Fakat hayır işlemekte acele davranmamaktan, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">hele canım ne acelesi var, dağıtırız, yaparız </span></span>gibi tenbel bir duygu ve tavra alıştırmasından hoşlanmadım, mânâsına anlamak belki konu ile ilgisi ve müslümanların hayrı geciktirmemeyi öğrenmesi açısından daha isâbetlidir. Zira altın-gümüş gibi kıymetlerin insana cimrilik ve sürekli ekonomi düşüncesi telkin ettiği, ibadet esnasında bile zihni meşgul ettiği bilinen bir gerçektir. Yapılacak hayrı, verilecek sadakayı geciktirmemek, bu tür duygulara kapılmaktan insanı kurtarır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisin ikinci rivayetindeki kaydı dikkate alırsak, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“gündüzün hayrını geceye bırakmamak gerek” </span></span>şeklinde bir sonuç çıkarabiliriz. Çünkü hayır, zamanında yapılması halinde hayır olur. Gecikmiş ya da geciktirilmiş hayır, kendisinden beklenen sonucu vermez.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Namazda, namaz dışı bir şey düşünmek, namazın sıhhatine mâni değildir. Zira Efendimiz hadisin bir rivayetinde <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Evde dağıtılacak bir miktar altın olduğunu namazdayken hatırladım”</span> buyurmuştur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Sadaka dağıtımı gibi hayır işlerinde aslolan bizzat yapmak ise de, başkalarını vekil tayin etmek de câizdir. Hadisimizde <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“dağıtılmasını emrettim”</span> buyurulması, bunu göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Hayır işlemekte acele davranmak uygundur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Zihni ve gönlü Allah Teâlâ’yı anmaktan ve emirlerini yerine getirmekten alıkoyacak her şeyden arındırmak lâzımdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Bazı hâllerde safları yararak cami içinde ilerlemekte veya dışarı çıkmakta sakınca yoktur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">6. Ashâb-ı kirâm, Hz. Peygamber’i dikkatle ve ibretle izlerlerdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">90- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">الثَّالث</span></span>: عن جابر رضي اللَّهُ عنه قال: قال رجلٌ للنبيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يومَ أُحُدٍ: أرأيتَ إنْ قُتلتُ فأينَ أَنَا ؟ قال : «في الْجنَّةِ » فألْقى تَمراتٍ كنَّ في يَدِهِ ، ثُمَّ قاتل حتَّى قُتلَ. متفقٌ عليه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">90.<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> </span></span></span>Câbir <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span> şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Uhud Savaşı’nda bir adam Nebi <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’e:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Eğer öldürülürsem, nerede olurum? diye sordu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem </span>de:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Cennet’te” </span></span>cevabını verdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunun üzerine adam, (yemekte olduğu) elindeki hurmaları fırlatıp attı; harbe daldı ve şehid düşünceye kadar savaştı.  Buhârî, Meğâzî 17; Müslim, İmâre 143. Ayrıca bk. Nesâî, Cihâd 31</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hayra koşmakta Hz. Peygamber’in nasıl sür’at gösterdiğini önceki hadiste görmüştük. Burada ise, Resûl-i Ekrem’in terbiyesiyle yetişme bahtiyarlığına eren sahâbîlerden konuya ait canlı ve çarpıcı bir örneği görmekteyiz. Uhud Savaşı devam ederken, hurma yiyerek Hz. Peygamber’e gelip, harbte öldürüldüğü takdirde âhirette cennette mi, cehennemde mi olacağını soran sahâbî, “cennette” olacağı müjdesini alır-almaz, cihada ve cennet mutluluğuna, elindeki hurmaları bitirmeden hemen koşmuş, derhal harbe tutuşmuş ve şehid oluncaya kadar dövüşmüştür. İşte bu tereddütsüzlük, iyiliği ve hayrı anında yerine getirme gayreti sahâbe-i kirâmın alâmet-i fârikası olmuştur. Onlar bu halleriyle bütün müslüman nesillere örnek olmuşlardır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadis kitaplarımız benzeri bir olayın Bedir Savaşı’nda da yaşandığını haber vermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Zamanlama her konuda önemlidir. İyiliklere koşmakta en uygun zamanın, ele geçen “ilk fırsat” olduğu kesindir. Sahâbe-i kirâm işte bu uygulamanın kahramanlarıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Şehidler cennettedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Hayra koşmakta acele etmek esastır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Ashâb-ı kirâm hayra koşmakta tereddüt göstermezlerdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Bilmediğini sormak ve öğrenmek güzel bir davranıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">91- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">الرابع</span></span>: عن أبي هُريرةَ رضي اللَّهُ عنه قال: جاءَ رجلٌ إلى النبيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم، فقال: يا رسولَ اللَّهِ، أيُّ الصَّدقةِ أعْظمُ أجْراً ؟ قال: «أنْ تَصَدَّقَ وأنْت صحيحٌ شَحيحٌ تَخْشى الْفقرَ، وتأْمُلُ الْغنى، ولا تُمْهِلْ حتَّى إذا بلَغتِ الْحلُقُومَ. قُلت: لفُلانٍ كذا ولفلانٍ كَذَا، وقَدْ كان لفُلان » متفقٌ عليه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">« الْحلْقُوم » : مجرى النَّفسِ . و « الْمريءُ » : مجرى الطَّعامِ والشَّرابِ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">91. </span></span>Ebû Hüreyre <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span> şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’e bir adam geldi ve şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ey Allah’ın elçisi! Hangi sadakanın sevabı daha büyüktür?</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> de şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Güçlü-kuvvetliyken, sıhhatin yerindeyken, cimriliğin üzerinde, fakir düşmekten endişe etmekteyken, daha büyük zengin olmayı düşlerken verdiğin sadakanın sevabı daha büyüktür. (Bu işi) can boğaza gelip de “falana şu kadar”, “filana bu kadar” demeye bırakma. Zaten o mal vârislerden şunun veya bunun olmuştur.”</span></span> Buhârî, Zekât 11, Vasâyâ 17; Müslim, Zekât 92</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sevaptan başka herhangi bir karşılık beklemeden sırf iyilik niyetiyle yapılan hayır çeşitlerinin dinimizdeki ortak adı <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">sadaka</span></span>dır. Sadaka denilince ilk anda aklımıza, çarşıda-pazarda dilenenlere verilen küçük maddî yardımlar gelir. Bunlar sadakanın yaygın fakat çok özel bir çeşididir. Aslında Allah rızâsı için yapılan her şey sadakadır. Güler yüz, tatlı sözden tutunuz da aile mutluluğuna katkıda bulunmak düşünce ve niyetiyle erkeğin sofrada hanımının ağzına uzatacağı bir kaşık çorbaya varıncaya kadar her şey sadakadır. Ancak hadîs-i şerîfteki sadakadan maksat, maddî iyiliktir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Birtakım beşerî duygu ve düşünceler, sosyal ve iktisadî beklentiler, endişeler ve umutlar insanın iyilik yapmasını etkiler. Peygamber Efendimiz, işte bütün bu duyguların canlı ve diri olduğu sırada yapılan iyiliğin “en üstün sadaka” olduğunu belirtmektedir. İyilik yapmayı hayatın son demlerine bırakmanın doğru olmadığına dikkat çekmektedir. İyilikte acele davranmanın gereğine ve isabetine işaret etmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Şartlar zorlaştıkça duygular aleyhte yoğunlaştıkça yapılacak iş ve iyilik daha da kıymet kazanır. Hadisimiz en üstün sadakayı bu çerçevede tarif etmiştir. O halde hayırda ve hayırlı işlerde acele davranmak demek, bir anlamda bu tür amelleri en son âna tehir etmemek demektir. Ölümünden sonra hayır yapılmasını vasiyet etmek, hukukî bir müessese olarak bazı ihmallerin telâfisine imkân verse bile, “üstün” nitelikli bir iş yapmış olma anlamına gelmez. “Üstün” nitelikli ameller, bizzat yükümlüsü tarafından yerine getirilenlerdir. Başkalarının takdir ve merhametine havale edilenler değil... Bu yüzden kim ne iyilik yapacaksa,  tam bir niyet ve irade ile yapmalıdır. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ne verirsen elinle o gider seninle” </span></span>sözü bu açıdan oldukça yerindedir. Geridekilerin geçmişleri adına yapacakları iyilikler, kendi iyilikleridir, geçmiştekilerin iyiliği değildir. O halde adımıza başkalarının yapacağı iyiliklere bel bağlamak yerine, bizzat kendimiz için nasıl bir iyiliği lâyık görüyorsak onu kendimiz yapmalıyız.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sadaka ve iyiliklerin önündeki en büyük engel, “fakir düşme endişesidir.” Onu da insana telkin eden şeytandır [bk. Bakara sûresi (2), 268].</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Hayatta, sıhhat ve âfiyette iken verilen sadaka, yapılan iyilik; hastalıkta ve hele hele ölüm döşeğinde yapılacak iyilikten üstündür.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Hayır işlerinde acele etmeli, işi yarınlara bırakmamalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Halkımızın ifadesiyle “elin ermediği, gözün görmediği” bir zamanda iyilik yapmaya kalkmak, isâbetli bir hareket değildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">92- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">الخامس</span></span>: عن أنس رضي اللَّه عنه ، أَنَّ رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم أَخذَ سيْفاً يوم أُحدٍ فقَالَ: « مَنْ يأْخُذُ منِّي هَذا ؟ فبسطُوا أَيدِيهُم ، كُلُّ إنْسانٍ منهمْ يقُول : أَنا أَنا . قَالَ: «فمنْ يأَخُذُهُ بحقِه ؟ فَأَحْجمِ الْقومُ ، فقال أَبُو دجانة رضي اللَّه عنه : أَنا آخُذه بحقِّهِ ، فأَخَذهُ ففَلق بِهِ هَام الْمُشْرِكينَ». رواه مسلم .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">اسم أبي دجانة : سماكُ بْنُ خرسة . قولُهُ : «أَحجم الْقوم» : أي توقَّفُوا . و «فَلق بِهِ» : أَي شَق «هام الْمشرِكين» : أَيْ رؤوسهُمْ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">92. </span></span>Enes <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivayet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem </span>Uhud Savaşı’nda eline bir kılıç alıp:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Bunu benden kim almak ister?”</span></span> diye sordu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Mücahidlerin her biri ellerini uzatıp:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- “Ben, ben” diye cevap verdiler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Nebi <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> bu defa:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Hakkını vermek şartıyla onu kim alır?”</span></span> buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunun üzerine hemen herkes duraladı; fakat Ebû Dücâne <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Hakkını vermek şartıyla ben alıyorum! dedi, aldı ve onunla müşriklerin kellelerini ikiye ayırdı.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslim, Fezâilü’s-sahâbe 128</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Mücâhidler, “hakkını vermek şartıyla” ifadesinden Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in “Zafer kazanılıncaya veya şehid oluncaya kadar savaşmak üzere onu benden kim alır?” demek istediğini anlamışlar ve kılıcın hakkını gereği gibi ödeyememek endişesiyle bir an duraklamışlardır. Ebû Dücâne hazretleri ise, hiç tereddüt etmeden kılıcı almak istemiş ve almıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sahâbîler zaten cihad meydanında idiler. Bu kılıcı alanın daha fazla fedâkârlık yapması gerektiği ortadaydı. İşte Ebû Dücâne bu fedakârlığı üstlendi. Kılıcı aldığı gibi gözünü kırpmadan savaşa daldı ve müşrik kellelerini ortadan ikiye bölü bölüverdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu, Ebû Dücâne’nin zafer veya şehitlik konusuna gösterdiği şevk ve iştiyâkın delili, bu iki hayırdan birine kavuşmak için nasıl acele ettiğinin belgesidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İbni Seyyidinnâs <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">es-Sîre</span> adlı eserinde Hz. Zübeyr’in şöyle dediğini nakletmektedir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Resûlullah’dan kılıcı istediğimde, bana vermeyip de Ebû Dücâne’ye verince, bunu içime sindiremedim ve kendi kendime, Allah’a yemin olsun ki, Ebû Dücâne’nin ne yapacağını gözetleyeceğim, dedim ve onu takip ettim. Ebû Dücâne kırmızı bir bez aldı ve onu başına bağladı. Medineli müslümanlar “Ebû Dücâne ölüm bandıyla harb meydanına çıktı” dediler. Ebû Dücâne rastladığı müşriği yakalayıp öldürdü.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ebû Dücâne hazretleri, künyesiyle meşhur olmuş sahâbîlerdendir. Adı Simâk İbni Hareşe’dir. Uhud Savaşı’nda Mus’ab İbni Umeyr <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span> ile birlikte Resûlullah’ı korumuş ve bir çok yara almıştır. Ebû Dücâne Yemâme harbinde şehid düşmüştür. Allah ondan razı olsun...</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Hayra koşmakta Ebû Dücâne gibi ölümü bile göze almak gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Ebû Dücâne kahraman ve fedâî sahâbîlerdendi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Hz. Peygamber ashâbını daha fazla fedakârlığa ve düşmana karşı durmaya teşvik ederdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">93- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">السَّادس</span></span>: عن الزُّبيْرِ بنِ عديِّ قال: أَتَيْنَا أَنس بن مالكٍ رضي اللَّه عنه فشَكوْنا إليهِ ما نلْقى من الْحَجَّاجِ. فقال: «اصْبِروا فإِنه لا يأْتي زمانٌ إلاَّ والَّذي بعْده شَرٌ منه حتَّى تلقَوا ربَّكُمْ » سمعتُه منْ نبيِّكُمْ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم . رواه البخاري .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">93. </span></span>Zübeyr İbni Adî şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Enes İbni Mâlik <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’e gittik ve Haccâc’ın zulmünden şikâyet ettik. Enes şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- “Rabbinize kavuşana kadar sabredin; zira her gelen gün, geçmiş günden daha kötü olacaktır. Ben bunu Peygamberimiz’den duydum.” Buhârî, Fiten 6</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Zübeyr İbni Adî</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Rey kadısı olan Zübeyr el-Hemedâni, el-Yânî nisbesiyle bilinir. Güvenilir bir muhaddis ve fakih bir tâbiîdir. Kendisinin Enes İbni Mâlik’ten rivayetleri vardır. Rivayetleri Kütüb-i Sitte’de yer almıştır. Hicri 131 yılında vefat etmiştir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Haccâc-ı zâlim, Emevî halifesi Abdülmelik İbni Mervân’ın Hicaz ve Irak valisiydi. Hicaz’da halifeliğini ilân etmiş olan Abdullah İbni Zübeyr <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’ı şehid ederek Mekke ve Medine’yi kana buladı. Böylece Abdülmelik’in gözüne girdi ve kendisine Hicaz valiliği yanında Irak valiliği de verildi. Aynı zulmü Irak’ta da gerçekleştiren Haccâc, tepki almaya başladı. Kufe’li Zübeyr İbni Adî, taraftarlarıyla birlikte Basra’da ikamet etmekte olan büyük sahâbî Enes İbni Mâlik’e gitmiş ve çektiklerinden şikâyet etmişti. Öyle görülüyor ki bu şikâyetin altında bir başkaldırma niyeti yatmaktaydı. Enes İbni Mâlik hazretlerinin de herhangi bir siyasî gücü ve idarî görevi yoktu. Muhtemel bir karşı harekât için fikrini yoklamak anlamında bir şikâyet, bir yakınma karşısında olduğunu, böyle bir teşebbüste daha büyük bir fitne kapısının açılacağını hissedince şikâyetçilere hadisimizdeki tavsiyeyi hatırlatmıştır. Belki de böylece yeni bir fitnenin önünü almıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Gelen günün, geçen günü aratacak kadar kötü olacağı” tesbiti genel bir değerlendirmedir. Genelde bu böyle olacaktır, demektir. Yoksa geçmişten çok daha iyi günler, zamanlar ve idareler olmuştur, olacaktır da. Haccâc’dan kısa süre sonra yaşanan Ömer İbni Abdülaziz zamanı gibi dönemler için Hasan-ı Basrî hazretleri “halkın nefes alma zamanı” der. Hadiste genel gidişin daha iyiye değil, daha kötüye olduğu hatırlatılmaktadır. Çağımızda yaşanan teknolojik gelişme, bir yandan da kitle imha silahlarıyla insanlık için tehlikeyi arttırmaktadır. Daha kısa zamanda daha çok insanı imha etmek hedefine yönelik teknoloji, dünyanın kötüye gittiğinin belgesidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Enes’in şikâyetçilere, Hz. Peygamber’den duyduğunu vurgulayarak bu genel gerçeğe dikkat çekmesi ve sabır tavsiye etmesi, aslında sıkıntısız gün olmayacağını belirtmekte, binaenaleyh iyi ve hayırlı işler yapmaya her hâl-ü kârda devam etmenin daha isabetli ve müslümanca bir hareket olduğunu göstermektedir. Zaman daha kötüleşmeden yapılacak iyilik ve hayırlar yapılmalıdır. Zira müslüman, müsbet adamdır; hayır ve hizmet adamıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Ümmetim yağmura benzer, önü mü sonu mu hayırlıdır, bilinmez”</span> (Tirmizî, Edeb 81) hadisi ile bu hadis arasında çelişki yoktur. Zira hadisimiz bütün zamanı içine alan genel bir değerlendirmeyi, Tirmizî’nin rivayet ettiği hadis ise, değişik zamanlarda yaşayacak olan müslüman fertler noktasından bir değerlendirmeyi ifade etmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Sıkıntılara göğüs gerip sabretmek, iyi işleri yapmaya gayret etmek gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Gelecek, şimdiki zamandan daha çetin olacaktır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Kıyamete yaklaştıkça fesat yaygınlaşacaktır. Bu sebeple her devirde hizmete koşmaktan başka çıkar yol yoktur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">94- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">السَّابع</span></span>: عن أبي هريرة رضي اللَّه عنه أَن رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال: « بادروا بالأَعْمال سبعاً، هل تَنتَظرونَ إلاَّ فقراً مُنسياً، أَوْ غنيٌ مُطْغياً، أَوْ مرضاً مُفسداً، أَو هرماً مُفْنداً أَو موتاً مُجهزاً أَوِ الدَّجَّال فشرُّ غَائب يُنتَظر، أَوِ السَّاعة فالسَّاعةُ أَدْهى وأَمر،» رواه الترمذي وقال: حديثٌ حسن .</span><br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">94. </span></span>Ebû Hüreyre <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivayet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Yedi (engelleyici) şey(gelme)den önce iyi işler yapmakta acele ediniz. Yoksa gerçekten siz, unutturan fakirlik, azdıran zenginlik, (her şeyi) bozup perişan eden hastalık, saçma-sapan konuşturan ihtiyarlık, ansızın geliveren ölüm, gelmesi beklenen şeylerin en şerlisi Deccâl, belâsı en müthiş ve en acı olan kıyametten başka bir şey mi beklediğinizi sanıyorsunuz?”</span></span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tirmizî, Zühd 3</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Fertler ve toplumlar için hayat, bir düz çizgiden ibaret değildir. Zik-zakları, pürüzleri, yazı-kışı, hastalığı-sağlığı, gençliği-ihtiyarlığı vardır. Pek karmaşık bir yapıya sahiptir. Bu sebeple fırsat elde iken yapılabilecek faydalı işleri ertelemek, akıllıca bir davranış değildir. Zira hadîs-i şerîfte sayılan yedi engelleyiciden birine veya birkaçına birden takılmak kaçınılmazdır. O halde bunca engelleyici hayat sahnesinde ilk fırsatta iyi işler yapmaya çalışmak bilinçli bir uyanıklık ve akıllılıktır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hayat gerçekleri göz önüne alınınca, 579 numarada tekrar gelecek olan hadisimizin ne kadar gerçekçi olduğu anlaşılacaktır. Hadiste sayılan yedi engelleyicinin özellikleri pek dikkat çekicidir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bir çok şey gibi haram-helâl sınırlarını da <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">unutturan fakirlik.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sınır tanımaz bir <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">azgınlığa sürükleyen zenginlik.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hayatın, normal akışını bozan ve<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> duyguları alt üst eden hastalık.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İleri-geri, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">saçma-sapan konuşturan ihtiyarlık.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ansızın gelen ölüm.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">En şerli ve tehlikeli kıyâmet alâmeti olan <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Deccâl.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sıkıntısı ve acısı dayanılmaz kıyamet.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bütün bunlar üzerinde yeterince düşününce, insanın kötülük yapmak şöyle dursun; iyiliklere, hayırlara koşması pek tabiî değil midir? Hayra koşmakta, bu tür ihtimalleri daima hesap etmek gerekir. İstesen de bir şey yapamayacağın günler gelmeden, iş işten geçmeden önce, birşeyler yapmak lâzımdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“İnsanların çoğu iki nimetin kıymetini takdirde yanılmışlardır: Sıhhat ve boş vakit”</span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span>(bk. 98. hadis).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Yarıncılar helâk olmuştur” </span>(bk. 146. ve 1739. hadis).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu beyanlar, müslümanların nasıl bir gayret ve canlılık içinde olması gerektiğini ortaya koymaktadır. Ne yazık ki “sonra yaparım; daha yaşım ne, başım ne!” diye diye hep kendimizi aldatmaktayız. İyilikleri, hayırları hep ertelemekte nefsimizin isteklerini saniye sektirmeden işlemekteyiz. Zararımız kendimize, toplumumuza, müslümanlara ve bütün insanlaradır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûl-i Ekrem Efendimiz’in iyilikleri geciktirmeden sür’atle işlemek konusundaki böylesine ciddi uyarılarda bulunması, ümmetin bu mevzudaki kusurunun ciddi boyutlarda olduğunu göstermektedir. İslâm ülkelerinin ve müslümanların günümüz dünyasındaki durumları, Peygamber Efendimiz’in ne kadar haklı olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Birtakım engeller çıkmadan önce iyi işler yapmaya gayret etmek lâzımdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. İnsanı hayır yapmaktan alıkoyan engellerin başında fakirlik, zenginlik, hastalık ve ihtiyarlık gelmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Deccâl’ın ortaya çıkışı, kıyamet alâmetlerindendir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Kıyametteki elem ve acı, dünyadakilerden çok çok şiddetlidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Faydalı işlere karşı tembel davranmamak ve sonunda da pişman olmamak için, “hayra koşma”yı bir alışkanlık haline getirmek lâzımdır. Bu hem fertlerin hem de ümmetin kalkınma ve kurtulma çaresidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">95- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">الثامن</span></span>: عنه أَن رسولَ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال يوم خيْبر: «لأعطِينَّ هذِهِ الراية رجُلا يُحبُّ اللَّه ورسُوله، يفتَح اللَّه عَلَى يديهِ» قال عمر رضي اللَّهُ عنه: ما أَحببْت الإِمارة إلاَّ يومئذٍ فتساورْتُ لهَا رجَاءَ أَنْ أُدْعى لهَا، فدعا رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم عليَ بن أبي طالب، رضي اللَّه عنه، فأَعْطَاه إِيَّاها، وقالَ: «امش ولا تلْتَفتْ حتَّى يَفتح اللَّه عليكَ» فَسار عليٌّ شيئاً، ثُمَّ وقف ولم يلْتفتْ، فصرخ: يا رسول اللَّه، على ماذَا أُقاتل النَّاس؟ قال: «قاتلْهُمْ حتَّى يشْهدوا أَنْ لا إله إلاَّ اللَّه، وأَنَّ مُحمَّداً رسول اللَّه، فَإِذا فعلوا ذلك فقدْ منعوا منْك دماءَهُمْ وأَموالهُمْ إلاَّ بحَقِّها، وحِسابُهُمْ على اللَّهِ» رواه مسلم  «فَتَساورْت» هو بالسِّين المهملة: أَيْ وثبت مُتطلِّعاً.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">95. </span></span>Yine Ebû Hüreyre <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivayet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> Hayber Savaşı’nda şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Bu sancağı, Allah’ı ve Resûlünü seven, Allah’ın fethi kendisine nasip edeceği bir yiğide vereceğim.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Ömer</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span> demiştir ki, “Emirliği o günkü kadar hiçbir zaman arzu etmedim. Beni çağırır ümidiyle Resûlullah’a kendimi göstermeye çalıştım durdum. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> Ali İbni Ebû Tâlib’i çağırdı, sancağı ona teslim etti ve şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Yürü, Allah fethi müyesser kılıncaya kadar sağa-sola bakınma!”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ali derhal hareket etti, sonra durdu ve arkasına dönmeden (gözlerini hedeften ayırmadan) seslendi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ey Allah’ın elçisi, onlarla ne (yapmaları) için savaşayım?</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Onlarla, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Resûlü olduğuna şehâdet getirmelerine kadar savaş. Bunu yaptıkları an, -dinin yasaklarını çiğnemedikçe- kanlarını ve mallarını senden korumuş olurlar. Asıl hesapları(nı görmek ise) Allah’a aittir.”</span></span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslim, Fezâilü’s-sahâbe 33. Ayrıca bk. Buharî, Fezâilü’l-ashâb 9</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hayber’in fethi, zorlu savaşlardan sonra hicrî yedinci yılda gerçekleştirilmiştir. Zira Hayber, o devre göre pek sağlam kalelere sahipti. Medine civarından sürülen yahudilerden bir kısmı da buraya gelip yerleşmişlerdi. Bu haliyle Hayber müslümanlar için büyük bir tehdit oluşturmaktaydı. Bu tehlikeyi ortadan kaldırmak için Hayber üzerine yürünmüştü. Hudeybiye Antlaşması’ndan yaklaşık bir ay sonra gerçekleştirilen Hayber  Savaşı sırasında Kamûs Kalesi şiddetle direnmişti. Fetihten ümit kesilmeye başlandığı bir günün akşamında Hz. Peygamber, hadisimizde yer alan açıklamada bulunmuş ve fethi müjdelemiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Ömer’in emirliği o gün çok arzu ettiğini belirtmesi, hem fetih şerefine ermek istemesi hem de sancağı alacak kişinin <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Allah ve Resûlü’nü sevdiği”</span>, bir başka rivayete göre de, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Allah ve Resûlü’nün de kendisini sevdiği”</span> bildirilmiş olmasındandır. Böyle bir mazhariyete ulaşmayı kim istemez ki?..</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Konuya ait rivayetlerden öğrendiğimize göre, Hz. Ali’nin o günlerde gözleri ağrıyormuş. Hz. Peygamber, kendisini çağırmış, tedâvî etmiş, sancağı teslim etmiş ve hadisimizdeki emri vermiştir. Hz. Ali, emre uygun olarak derhal yola çıkmış, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“sağa-sola bakınma”</span> tâlimatını da zâhirî mânâda anlamış, dönüp sorması gereken soruyu bile talimata aykırı davranmamak için yönünü değiştirmeden ve gözünü hedeften ayırmadan, yüksek sesle sormuştur. Hz. Ali’nin, fethi gerçekleştirmek maksadıyla ne kadar sür’atli ve dikkatli davrandığını gösterdiği için hadis burada zikredilmiş olmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu demektir ki, hayra koşmak, uluslararası ilişkilerde de aynen geçerlidir. Yani müslüman her yerde, her seviyede, her meşrû görevde tereddüt göstermeden, görevini sür’atle yapar.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İslâmda savaş, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">kelime-i şehâdet </span></span>getirilinceye kadardır. Müslüman olanlar, can ve mallarını güvence altına almış olurlar. Müslüman olmayan fakat cizye vermeyi kabul edenler de aynı sonuca ulaşırlar. Müslüman olduktan sonra, İslâm esaslarına göre sorumlu tutulmaları gerekli bir suçları varsa ve bu sebeple can ve mal emniyetlerini ortadan kaldırmışlarsa, bunun hesabını vereceklerdir. Başkalarından gizledikleri hesaplarını ise, zaten Allah Teâlâ görecek, dilerse hesaba çekecek, dilerse affedecektir. Zira kalplerdekini bilen sadece Allah Teâlâ’dır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadis 177 numarada tekrar gelecektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Ashâb-ı kirâm hayra koşmakta tereddüt etmezlerdi. Hz. Ali’nin davranışı bunun örneklerindendir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Hz. Ali’nin Allah ve Resûlü’nü sevdiği, Allah ve Resûlü’nün de Hz. Ali’yi sevdiği Hz. Peygamber tarafından bildirilmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> bazan olacakları önceden bildirirdi. Hayberin Fethi’ne dair müjdesi bunun örneklerindendir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Harbte düşman, önce müslüman olmaya davet edilir. Özellikle İslâm’dan haberi olmayan düşmana bu davet mutlaka yapılır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Müslüman olmak için <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">kelime-i şehâdet</span></span>i<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span>söylemek yeterlidir. Dilsizlerin inandıklarını işaretle belirtmeleri kâfidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">6. Hayırlı işlerde sür’at göstermek tavsiye edilmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">7. Allah Teâlâ hiç bir şeyi yapmaya mecbur değildir.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kaynak: Riyazüssalihin</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size">باب في المبادرة إلى الخيرات</span><br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">وحثَّ من توجَّه لخير على الإِقبال عليه بالجدِّ من غير تردَّد</span></div>
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span></span></div>
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">HAYIRLI İŞLERE KOŞMAK</span></div>
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span></span></div>
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">HAYIRLI İŞLERE KOŞMAK VE HAYRA YÖNELMİŞ KİŞİYİ CİDDİ VE</span></div>
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">TEREDDÜTSÜZ ŞEKİLDE ONU İŞLEMEYE TEŞVİK ETMEK</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">ÂYETLER</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">قال اللَّه تعالى:  { فَاسْتَبِقوُا الْخَيْرَاتِ } .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1. “Hayır işlerinde yarışın!”</span></span>  Bakara sûresi (2), 148</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslüman, hayır ve hizmet adamıdır. İyilik severdir. Hayatta herkes bir şeylerin peşinde koşup durmakta, âdeta başkalarıyla yarışmaktadır. Müslümana hayır yarışında olmak yaraşır. Çünkü en büyük ödül bu yarıştadır. Nitekim bir âyette yüce Rabbimiz şöyle buyurmuştur:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى:  { وَسَارِعُواْ إِلَى مَغْفِرَةٍ مِّن رَّبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمَاوَاتُ وَالأَرْضُ أُعِدَّتْ لِلْمُتَّقِينَ  } .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2.</span></span> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Rabbinizin mağfiretine ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olan göklerle yer genişliğindeki cennete koşun!”   </span></span>Âl-i İmrân sûresi (3), 133</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah’ın bağışını kazanmak büyük, en büyük başarıdır. Genişliği, yerle gökler arası kadar olan cennete ulaşmak ise, büyük kurtuluştur. İşte bütün bu “büyük”ler, iyilik ve hayır severlikte yarışmakla elde edilebilir. Bu sebeple de müslümanlar, her şeyde orta yolu tutmaya davet edilirken burada yarışa çağırılmaktadırlar. Zira mü’mine yakışan, büyük hedeflere sür’atle yönelmektir. İyilik yarışı, en büyük yarıştır. Bu yarış cennetle sonuçlanır. Böyle bir yarıştan geri kalmak olur mu? Herkes kendi imkânı ölçüsünde, kendi alanında ama mutlaka bu yarışta yerini almalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisler  </span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">88- فالأوَّل : عَنْ أبي هريرة رضي اللَّه عنه أن رسولَ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال: « بادِروا بالأعْمالِ الصَّالِحةِ ، فستكونُ فِتَنٌ كقطَعِ اللَّيلِ الْمُظْلمِ يُصبحُ الرجُلُ مُؤمناً ويُمْسِي كافراً ، ويُمسِي مُؤْمناً ويُصبحُ كافراً ، يبيع دينه بعَرَضٍ من الدُّنْيا» رواه مسلم .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">88. </span></span>Ebû Hüreyre <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivayet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Yararlı işler görmekte acele ediniz. Zira yakın bir gelecekte karanlık geceler gibi birtakım fitneler ortalığı kaplayacaktır. O zamanda insan, mü’min olarak sabahlar, kâfir olarak geceler; mü’min olarak geceler, kâfir olarak sabahlar. Dinini küçük bir dünyalığa satar.”</span></span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslim, Îmân 186. Ayrıca bk. Tirmizî, Fiten 30, Zühd 3; İbni Mâce, İkâme 78</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Faydalı işler ve hizmetlerde gözü açık davranmak, fırsatları anında değerlendirmek, bu konuda sür’at göstermek yüce dinimizin tavsiye ettiği yegâne aceleciliktir. Zira halkımızın isâbetle belirttiği gibi, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Elden kalan elli gün kalır” “İyilerin tenbelliği, kötülerin faaliyetidir.” </span></span>İyilik yapmayı, faydalı iş görmeyi nefis ve şeytan istemez, bu onlara çok ağır gelir. Onun için de bu tür işlerin daima tehir edilmesini isterler. Oysa gelecek günlerin neler getireceği hiç belli olmaz.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisimizde bu noktaya dikkat çekilmekte, her şeyi kopkoyu bir karanlık içinde tanınmaz hale sokarak birtakım büyük fitnelerin ortaya çıkmasından önce, iyi şeyler yapmaya bakmak gerektiği hatırlatılmaktadır. Olumsuzluklar o noktaya varabilir, ortalık öylesine allak-bullak olabilir ki, Allah korusun, insan mü’min olarak sabahlamışken o günün akşamına kâfir olarak girer veya mü’min olarak girdiği gecenin sabahına kâfir olarak çıkar. Bu, tam anlamıyla bir fitne ve kargaşa ortamıdır. Böyle bir zeminde kimse ne yaptığını, ne yapması lâzım geldiğini bilemez. Din gibi, iman gibi dünyalara değişilemeyecek kutsal değerler, küçük dünyevî karşılıklara satılır, peşkeş çekilir. Öz değerlere yabancı ve düşman sistemlerin hükmü altında kalınabilir. İşte bu noktada iman, işportaya düşmüş demektir; kafa, gönül ve evlerde irtidat havası esmeye başlamış demektir. Müslümanlar böylesine acılı günleri tarih boyu yer yer yaşayagelmişlerdir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadiste haber verilen fitneler bir kaç şekilde tezâhür edebilir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">* İki müslüman grup arasında sırf ırkçılık ve kızgınlık sebebiyle çatışma çıkar. Karşılıklı olarak can ve mala tecâvüzü helâl sayarlar.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">* Yöneticiler zâlim kimseler olur, müslümanların kanını döker, mallarını gasbeder, içki içerler. Bazı kişiler de onların haklı olduklarını savunurlar. Hatta bazı âlim geçinen kişiler, onların işledikleri bu tür haramların işlenebileceğine fetvâ verirler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">* İnsanlar arasında dine muhalif ilişkiler, alış-verişler vs. cereyan eder. Bunları helâl sayarlar.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunlar ve daha sıralanabilecek diğer görüntüler, farkedileceği gibi tamamen kişinin din ve imanına dokunur. Fitne de zâten din ve imanın tehlikeyle yüzyüze kalmasıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sabah-akşam, iman-küfür arasında gelip gitmeye vesile olacak fitne ortamlarına düşmemek için daha önceden iyi işler işlemeye gayret etmek, iman uyanıklığının işareti ve tabiî bir gereğidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Dine, imana sıkı sarılmak gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Durum kötüleşmeden, müslümanlar güzel işler yapmakta birbirleriyle yarışmalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Âhir zamanda fitneler, gece karanlıkları gibi birbiri ardınca gelip duracaktır. Gelen gün, geçeni aratacaktır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Dîni, dünyevî herhangi bir değere değişmek, bu işin en çirkin ve kötü sonucudur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Kötüler ve kötülükler, ancak iyiler ve iyilikleri çoğaltmak ve desteklemek suretiyle önlenebilir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">89- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">الثَّاني</span></span>: عنْ أبي سِرْوَعَةَ  بكسرِ السين المهملةِ وفتحها عُقبةَ بنِ الْحارِثِ رضي اللَّه عنه قال: صليت وراءَ النَبيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم بالمدِينةِ الْعصْرَ ، فسلَّم ثُمَّ قَامَ مُسْرعاً فَتَخَطَّى رِقَابَ النَّاسِ إلى بعض حُجَرِ نسائِهِ ، فَفَزعَ النَّاس من سرعَتهِ ، فخرج عَليهمْ ، فرأى أنَّهُمْ قدْ عَجِبوا منْ سُرْعتِه ، قالَ : «ذكرت شيئاً من تبْرٍ عندَنا ، فكرِهْتُ أن يحبسَنِي ، فأمرْتُ بقسْمتِه» رواه البخاري .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وفي رواية له: كنْتُ خلَّفْتُ في الْبيتِ تِبراً من الصَّدقةِ ، فكرِهْتُ أنْ أُبَيِّتَه» . «التِّبْر» قطع ذهبٍ أوْ فضَّةٍ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">89. </span></span>Ebû Sirve’a (veya Serve’a) Ukbe İbni Hâris <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span> şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bir keresinde Medine’de Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in arkasında ikindi namazı kılmıştım. Resûlullah selâm verip namazı bitirdi ve sür’atle yerinden kalktı, safları yararak hanımlarından birinin odasına gitti. Cemaat, Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in bu telaşından endişe ettiler. Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> kısa sürede döndü, kendisinin bu acele davranışından dolayı meraklanmış olduklarını gördü ve şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Odamızda birazcık altın -veya gümüş- olduğunu hatırladım da beni hayırda acele etmekten alıkoymasını istemedim ve derhal dağıtılmasını emrettim.”</span></span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Ezân 158, el-Amel fi’s-salât 18; Nesâî, Sehv 104</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Buhârî</span>’nin bir başka rivayetinde bu ifade şu şekildedir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Odada, sadaka (olarak dağıtılacak) bir miktar altın -veya gümüş- bırakmıştım. Onun gece evde kalmasını uygun görmedim.”</span></span>  Buhârî, Zekât 20</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ebû Serve’a, Ukbe İbni Hâris</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Ukbe Mekke fethi günü veya fetihten önce müslüman olmuştur. İslâmı güzel yaşayanlardandır. Ebû Serve’a Bedir Harbi sonrasında Medineli Hubeyb İbni Adî radıyallahu anh’ı Mekke yakınlarında öldürenlerdendir. Ancak Ebû Serve’a künyesinin Ukbe’ye mi yoksa anne bir kardeşine mi ait olduğunda görüş ayrılığı vardır. Öyle bile olsa, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“İslâm olmak, İslâm öncesindeki hataları siler-süpürür” </span></span>hadîs-i şerîfi gereği bağışlanmıştır.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Buhârî, Ebû Dâvûd ve Tirmizî kendisinden hadis rivayet etmişlerdir. Ukbe, Abdullah İbnü’z-Zübeyr radıyallahu anh’ın hilâfetini ilân ettiği yıllarda vefat etmiştir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Cami ve mescidlerde cemaatin omuzlarına basa basa gezinmek, cami âdâbına aykırı ve yasaktır. Ancak bu yasak şu hallerde ortadan kalkar:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">* İleride boş yer varken gerilere oturulmuş ise... Böyle yapanlar, bizzat kendileri, omuzlarına basılmasına razı olmuşlar demektir. Böylesi hâllerde safları doldurmak için ileriye geçmek yasak değil, fazilettir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">* Burnu kanayan veya abdest yenilemek durumunda kalanların, arkalarındaki safları yararak dışarı çıkmalarında da herhangi bir sakınca yoktur. Bu, zarûret halidir. Özellikle abdest yenileyecek olan imam ise, hiç bir sakınca söz konusu değildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">* Bir de bu hadiste görüldüğü gibi, bir hayır işlemek için acele edilmesi hâlinde, saflar yarılıp geçilebilir. Bu, “hayırda acele etmek” hatırına verilmiş bir müsaade olmaktadır. Resûlullah s<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">allallahu aleyhi ve sellem</span> de böyle yapmıştır. Bu, dinimizde hayır işlemekte ne kadar sür’atli davranmanın gerektiğini ortaya koyması bakımından son derece dikkat çekici bir olay ve bir ruhsattır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber’in bütün hal ve harekâtını son derece dikkatle izleyen sahâbîler, onda görmeye alıştıkları sakin ve ağırbaşlı tavırlar dışında, aceleci, telaşlı bir hâl gördüler mi, “nâhoş bir şey mi var acaba?” diye meraklanırlardı. Bu kez de öyle olmuştu. Hz. Peygamber’in selâm verir-vermez mihrabı hemen terkedip sür’atle odasına gitmesi ashâb-ı kirâmı endişelendirmişti. Peygamber Efendimiz ise, hayır işlemekte ne derece acele davranılması gereğini hem hareketi hem de sözüyle ortaya koymak suretiyle ashâbını bir yandan teskin ederken bir yandan da eğitiyordu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber’in, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Beni alıkoymasından hoşlanmadım”</span> beyanını, “Allah’ı anmaktan, O’na yönelmekten alıkoymasından hoşlanmadım” anlamında yorumlamak ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Öyle babayiğitler vardır ki, onları ne bir ticâret ne de bir alış-veriş Allah’ı anmaktan alıkor” </span></span>[Nûr Sûresi (24), 37] âyetiyle ilgi kurmak mümkündür. <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Beni alıkoymasından hoşlanmadım”</span> sözünü, “Âhirette yoluma mâni olmasını istemedim” şeklinde anlamak da mümkündür. Fakat hayır işlemekte acele davranmamaktan, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">hele canım ne acelesi var, dağıtırız, yaparız </span></span>gibi tenbel bir duygu ve tavra alıştırmasından hoşlanmadım, mânâsına anlamak belki konu ile ilgisi ve müslümanların hayrı geciktirmemeyi öğrenmesi açısından daha isâbetlidir. Zira altın-gümüş gibi kıymetlerin insana cimrilik ve sürekli ekonomi düşüncesi telkin ettiği, ibadet esnasında bile zihni meşgul ettiği bilinen bir gerçektir. Yapılacak hayrı, verilecek sadakayı geciktirmemek, bu tür duygulara kapılmaktan insanı kurtarır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisin ikinci rivayetindeki kaydı dikkate alırsak, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“gündüzün hayrını geceye bırakmamak gerek” </span></span>şeklinde bir sonuç çıkarabiliriz. Çünkü hayır, zamanında yapılması halinde hayır olur. Gecikmiş ya da geciktirilmiş hayır, kendisinden beklenen sonucu vermez.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Namazda, namaz dışı bir şey düşünmek, namazın sıhhatine mâni değildir. Zira Efendimiz hadisin bir rivayetinde <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Evde dağıtılacak bir miktar altın olduğunu namazdayken hatırladım”</span> buyurmuştur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Sadaka dağıtımı gibi hayır işlerinde aslolan bizzat yapmak ise de, başkalarını vekil tayin etmek de câizdir. Hadisimizde <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“dağıtılmasını emrettim”</span> buyurulması, bunu göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Hayır işlemekte acele davranmak uygundur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Zihni ve gönlü Allah Teâlâ’yı anmaktan ve emirlerini yerine getirmekten alıkoyacak her şeyden arındırmak lâzımdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Bazı hâllerde safları yararak cami içinde ilerlemekte veya dışarı çıkmakta sakınca yoktur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">6. Ashâb-ı kirâm, Hz. Peygamber’i dikkatle ve ibretle izlerlerdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">90- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">الثَّالث</span></span>: عن جابر رضي اللَّهُ عنه قال: قال رجلٌ للنبيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يومَ أُحُدٍ: أرأيتَ إنْ قُتلتُ فأينَ أَنَا ؟ قال : «في الْجنَّةِ » فألْقى تَمراتٍ كنَّ في يَدِهِ ، ثُمَّ قاتل حتَّى قُتلَ. متفقٌ عليه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">90.<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> </span></span></span>Câbir <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span> şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Uhud Savaşı’nda bir adam Nebi <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’e:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Eğer öldürülürsem, nerede olurum? diye sordu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem </span>de:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Cennet’te” </span></span>cevabını verdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunun üzerine adam, (yemekte olduğu) elindeki hurmaları fırlatıp attı; harbe daldı ve şehid düşünceye kadar savaştı.  Buhârî, Meğâzî 17; Müslim, İmâre 143. Ayrıca bk. Nesâî, Cihâd 31</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hayra koşmakta Hz. Peygamber’in nasıl sür’at gösterdiğini önceki hadiste görmüştük. Burada ise, Resûl-i Ekrem’in terbiyesiyle yetişme bahtiyarlığına eren sahâbîlerden konuya ait canlı ve çarpıcı bir örneği görmekteyiz. Uhud Savaşı devam ederken, hurma yiyerek Hz. Peygamber’e gelip, harbte öldürüldüğü takdirde âhirette cennette mi, cehennemde mi olacağını soran sahâbî, “cennette” olacağı müjdesini alır-almaz, cihada ve cennet mutluluğuna, elindeki hurmaları bitirmeden hemen koşmuş, derhal harbe tutuşmuş ve şehid oluncaya kadar dövüşmüştür. İşte bu tereddütsüzlük, iyiliği ve hayrı anında yerine getirme gayreti sahâbe-i kirâmın alâmet-i fârikası olmuştur. Onlar bu halleriyle bütün müslüman nesillere örnek olmuşlardır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadis kitaplarımız benzeri bir olayın Bedir Savaşı’nda da yaşandığını haber vermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Zamanlama her konuda önemlidir. İyiliklere koşmakta en uygun zamanın, ele geçen “ilk fırsat” olduğu kesindir. Sahâbe-i kirâm işte bu uygulamanın kahramanlarıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Şehidler cennettedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Hayra koşmakta acele etmek esastır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Ashâb-ı kirâm hayra koşmakta tereddüt göstermezlerdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Bilmediğini sormak ve öğrenmek güzel bir davranıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">91- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">الرابع</span></span>: عن أبي هُريرةَ رضي اللَّهُ عنه قال: جاءَ رجلٌ إلى النبيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم، فقال: يا رسولَ اللَّهِ، أيُّ الصَّدقةِ أعْظمُ أجْراً ؟ قال: «أنْ تَصَدَّقَ وأنْت صحيحٌ شَحيحٌ تَخْشى الْفقرَ، وتأْمُلُ الْغنى، ولا تُمْهِلْ حتَّى إذا بلَغتِ الْحلُقُومَ. قُلت: لفُلانٍ كذا ولفلانٍ كَذَا، وقَدْ كان لفُلان » متفقٌ عليه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">« الْحلْقُوم » : مجرى النَّفسِ . و « الْمريءُ » : مجرى الطَّعامِ والشَّرابِ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">91. </span></span>Ebû Hüreyre <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span> şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’e bir adam geldi ve şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ey Allah’ın elçisi! Hangi sadakanın sevabı daha büyüktür?</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> de şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Güçlü-kuvvetliyken, sıhhatin yerindeyken, cimriliğin üzerinde, fakir düşmekten endişe etmekteyken, daha büyük zengin olmayı düşlerken verdiğin sadakanın sevabı daha büyüktür. (Bu işi) can boğaza gelip de “falana şu kadar”, “filana bu kadar” demeye bırakma. Zaten o mal vârislerden şunun veya bunun olmuştur.”</span></span> Buhârî, Zekât 11, Vasâyâ 17; Müslim, Zekât 92</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sevaptan başka herhangi bir karşılık beklemeden sırf iyilik niyetiyle yapılan hayır çeşitlerinin dinimizdeki ortak adı <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">sadaka</span></span>dır. Sadaka denilince ilk anda aklımıza, çarşıda-pazarda dilenenlere verilen küçük maddî yardımlar gelir. Bunlar sadakanın yaygın fakat çok özel bir çeşididir. Aslında Allah rızâsı için yapılan her şey sadakadır. Güler yüz, tatlı sözden tutunuz da aile mutluluğuna katkıda bulunmak düşünce ve niyetiyle erkeğin sofrada hanımının ağzına uzatacağı bir kaşık çorbaya varıncaya kadar her şey sadakadır. Ancak hadîs-i şerîfteki sadakadan maksat, maddî iyiliktir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Birtakım beşerî duygu ve düşünceler, sosyal ve iktisadî beklentiler, endişeler ve umutlar insanın iyilik yapmasını etkiler. Peygamber Efendimiz, işte bütün bu duyguların canlı ve diri olduğu sırada yapılan iyiliğin “en üstün sadaka” olduğunu belirtmektedir. İyilik yapmayı hayatın son demlerine bırakmanın doğru olmadığına dikkat çekmektedir. İyilikte acele davranmanın gereğine ve isabetine işaret etmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Şartlar zorlaştıkça duygular aleyhte yoğunlaştıkça yapılacak iş ve iyilik daha da kıymet kazanır. Hadisimiz en üstün sadakayı bu çerçevede tarif etmiştir. O halde hayırda ve hayırlı işlerde acele davranmak demek, bir anlamda bu tür amelleri en son âna tehir etmemek demektir. Ölümünden sonra hayır yapılmasını vasiyet etmek, hukukî bir müessese olarak bazı ihmallerin telâfisine imkân verse bile, “üstün” nitelikli bir iş yapmış olma anlamına gelmez. “Üstün” nitelikli ameller, bizzat yükümlüsü tarafından yerine getirilenlerdir. Başkalarının takdir ve merhametine havale edilenler değil... Bu yüzden kim ne iyilik yapacaksa,  tam bir niyet ve irade ile yapmalıdır. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ne verirsen elinle o gider seninle” </span></span>sözü bu açıdan oldukça yerindedir. Geridekilerin geçmişleri adına yapacakları iyilikler, kendi iyilikleridir, geçmiştekilerin iyiliği değildir. O halde adımıza başkalarının yapacağı iyiliklere bel bağlamak yerine, bizzat kendimiz için nasıl bir iyiliği lâyık görüyorsak onu kendimiz yapmalıyız.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sadaka ve iyiliklerin önündeki en büyük engel, “fakir düşme endişesidir.” Onu da insana telkin eden şeytandır [bk. Bakara sûresi (2), 268].</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Hayatta, sıhhat ve âfiyette iken verilen sadaka, yapılan iyilik; hastalıkta ve hele hele ölüm döşeğinde yapılacak iyilikten üstündür.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Hayır işlerinde acele etmeli, işi yarınlara bırakmamalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Halkımızın ifadesiyle “elin ermediği, gözün görmediği” bir zamanda iyilik yapmaya kalkmak, isâbetli bir hareket değildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">92- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">الخامس</span></span>: عن أنس رضي اللَّه عنه ، أَنَّ رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم أَخذَ سيْفاً يوم أُحدٍ فقَالَ: « مَنْ يأْخُذُ منِّي هَذا ؟ فبسطُوا أَيدِيهُم ، كُلُّ إنْسانٍ منهمْ يقُول : أَنا أَنا . قَالَ: «فمنْ يأَخُذُهُ بحقِه ؟ فَأَحْجمِ الْقومُ ، فقال أَبُو دجانة رضي اللَّه عنه : أَنا آخُذه بحقِّهِ ، فأَخَذهُ ففَلق بِهِ هَام الْمُشْرِكينَ». رواه مسلم .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">اسم أبي دجانة : سماكُ بْنُ خرسة . قولُهُ : «أَحجم الْقوم» : أي توقَّفُوا . و «فَلق بِهِ» : أَي شَق «هام الْمشرِكين» : أَيْ رؤوسهُمْ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">92. </span></span>Enes <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivayet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem </span>Uhud Savaşı’nda eline bir kılıç alıp:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Bunu benden kim almak ister?”</span></span> diye sordu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Mücahidlerin her biri ellerini uzatıp:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- “Ben, ben” diye cevap verdiler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Nebi <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> bu defa:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Hakkını vermek şartıyla onu kim alır?”</span></span> buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunun üzerine hemen herkes duraladı; fakat Ebû Dücâne <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Hakkını vermek şartıyla ben alıyorum! dedi, aldı ve onunla müşriklerin kellelerini ikiye ayırdı.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslim, Fezâilü’s-sahâbe 128</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Mücâhidler, “hakkını vermek şartıyla” ifadesinden Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in “Zafer kazanılıncaya veya şehid oluncaya kadar savaşmak üzere onu benden kim alır?” demek istediğini anlamışlar ve kılıcın hakkını gereği gibi ödeyememek endişesiyle bir an duraklamışlardır. Ebû Dücâne hazretleri ise, hiç tereddüt etmeden kılıcı almak istemiş ve almıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sahâbîler zaten cihad meydanında idiler. Bu kılıcı alanın daha fazla fedâkârlık yapması gerektiği ortadaydı. İşte Ebû Dücâne bu fedakârlığı üstlendi. Kılıcı aldığı gibi gözünü kırpmadan savaşa daldı ve müşrik kellelerini ortadan ikiye bölü bölüverdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu, Ebû Dücâne’nin zafer veya şehitlik konusuna gösterdiği şevk ve iştiyâkın delili, bu iki hayırdan birine kavuşmak için nasıl acele ettiğinin belgesidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İbni Seyyidinnâs <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">es-Sîre</span> adlı eserinde Hz. Zübeyr’in şöyle dediğini nakletmektedir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Resûlullah’dan kılıcı istediğimde, bana vermeyip de Ebû Dücâne’ye verince, bunu içime sindiremedim ve kendi kendime, Allah’a yemin olsun ki, Ebû Dücâne’nin ne yapacağını gözetleyeceğim, dedim ve onu takip ettim. Ebû Dücâne kırmızı bir bez aldı ve onu başına bağladı. Medineli müslümanlar “Ebû Dücâne ölüm bandıyla harb meydanına çıktı” dediler. Ebû Dücâne rastladığı müşriği yakalayıp öldürdü.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ebû Dücâne hazretleri, künyesiyle meşhur olmuş sahâbîlerdendir. Adı Simâk İbni Hareşe’dir. Uhud Savaşı’nda Mus’ab İbni Umeyr <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span> ile birlikte Resûlullah’ı korumuş ve bir çok yara almıştır. Ebû Dücâne Yemâme harbinde şehid düşmüştür. Allah ondan razı olsun...</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Hayra koşmakta Ebû Dücâne gibi ölümü bile göze almak gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Ebû Dücâne kahraman ve fedâî sahâbîlerdendi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Hz. Peygamber ashâbını daha fazla fedakârlığa ve düşmana karşı durmaya teşvik ederdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">93- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">السَّادس</span></span>: عن الزُّبيْرِ بنِ عديِّ قال: أَتَيْنَا أَنس بن مالكٍ رضي اللَّه عنه فشَكوْنا إليهِ ما نلْقى من الْحَجَّاجِ. فقال: «اصْبِروا فإِنه لا يأْتي زمانٌ إلاَّ والَّذي بعْده شَرٌ منه حتَّى تلقَوا ربَّكُمْ » سمعتُه منْ نبيِّكُمْ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم . رواه البخاري .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">93. </span></span>Zübeyr İbni Adî şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Enes İbni Mâlik <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’e gittik ve Haccâc’ın zulmünden şikâyet ettik. Enes şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- “Rabbinize kavuşana kadar sabredin; zira her gelen gün, geçmiş günden daha kötü olacaktır. Ben bunu Peygamberimiz’den duydum.” Buhârî, Fiten 6</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Zübeyr İbni Adî</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Rey kadısı olan Zübeyr el-Hemedâni, el-Yânî nisbesiyle bilinir. Güvenilir bir muhaddis ve fakih bir tâbiîdir. Kendisinin Enes İbni Mâlik’ten rivayetleri vardır. Rivayetleri Kütüb-i Sitte’de yer almıştır. Hicri 131 yılında vefat etmiştir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Haccâc-ı zâlim, Emevî halifesi Abdülmelik İbni Mervân’ın Hicaz ve Irak valisiydi. Hicaz’da halifeliğini ilân etmiş olan Abdullah İbni Zübeyr <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’ı şehid ederek Mekke ve Medine’yi kana buladı. Böylece Abdülmelik’in gözüne girdi ve kendisine Hicaz valiliği yanında Irak valiliği de verildi. Aynı zulmü Irak’ta da gerçekleştiren Haccâc, tepki almaya başladı. Kufe’li Zübeyr İbni Adî, taraftarlarıyla birlikte Basra’da ikamet etmekte olan büyük sahâbî Enes İbni Mâlik’e gitmiş ve çektiklerinden şikâyet etmişti. Öyle görülüyor ki bu şikâyetin altında bir başkaldırma niyeti yatmaktaydı. Enes İbni Mâlik hazretlerinin de herhangi bir siyasî gücü ve idarî görevi yoktu. Muhtemel bir karşı harekât için fikrini yoklamak anlamında bir şikâyet, bir yakınma karşısında olduğunu, böyle bir teşebbüste daha büyük bir fitne kapısının açılacağını hissedince şikâyetçilere hadisimizdeki tavsiyeyi hatırlatmıştır. Belki de böylece yeni bir fitnenin önünü almıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Gelen günün, geçen günü aratacak kadar kötü olacağı” tesbiti genel bir değerlendirmedir. Genelde bu böyle olacaktır, demektir. Yoksa geçmişten çok daha iyi günler, zamanlar ve idareler olmuştur, olacaktır da. Haccâc’dan kısa süre sonra yaşanan Ömer İbni Abdülaziz zamanı gibi dönemler için Hasan-ı Basrî hazretleri “halkın nefes alma zamanı” der. Hadiste genel gidişin daha iyiye değil, daha kötüye olduğu hatırlatılmaktadır. Çağımızda yaşanan teknolojik gelişme, bir yandan da kitle imha silahlarıyla insanlık için tehlikeyi arttırmaktadır. Daha kısa zamanda daha çok insanı imha etmek hedefine yönelik teknoloji, dünyanın kötüye gittiğinin belgesidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Enes’in şikâyetçilere, Hz. Peygamber’den duyduğunu vurgulayarak bu genel gerçeğe dikkat çekmesi ve sabır tavsiye etmesi, aslında sıkıntısız gün olmayacağını belirtmekte, binaenaleyh iyi ve hayırlı işler yapmaya her hâl-ü kârda devam etmenin daha isabetli ve müslümanca bir hareket olduğunu göstermektedir. Zaman daha kötüleşmeden yapılacak iyilik ve hayırlar yapılmalıdır. Zira müslüman, müsbet adamdır; hayır ve hizmet adamıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Ümmetim yağmura benzer, önü mü sonu mu hayırlıdır, bilinmez”</span> (Tirmizî, Edeb 81) hadisi ile bu hadis arasında çelişki yoktur. Zira hadisimiz bütün zamanı içine alan genel bir değerlendirmeyi, Tirmizî’nin rivayet ettiği hadis ise, değişik zamanlarda yaşayacak olan müslüman fertler noktasından bir değerlendirmeyi ifade etmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Sıkıntılara göğüs gerip sabretmek, iyi işleri yapmaya gayret etmek gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Gelecek, şimdiki zamandan daha çetin olacaktır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Kıyamete yaklaştıkça fesat yaygınlaşacaktır. Bu sebeple her devirde hizmete koşmaktan başka çıkar yol yoktur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">94- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">السَّابع</span></span>: عن أبي هريرة رضي اللَّه عنه أَن رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال: « بادروا بالأَعْمال سبعاً، هل تَنتَظرونَ إلاَّ فقراً مُنسياً، أَوْ غنيٌ مُطْغياً، أَوْ مرضاً مُفسداً، أَو هرماً مُفْنداً أَو موتاً مُجهزاً أَوِ الدَّجَّال فشرُّ غَائب يُنتَظر، أَوِ السَّاعة فالسَّاعةُ أَدْهى وأَمر،» رواه الترمذي وقال: حديثٌ حسن .</span><br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">94. </span></span>Ebû Hüreyre <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivayet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Yedi (engelleyici) şey(gelme)den önce iyi işler yapmakta acele ediniz. Yoksa gerçekten siz, unutturan fakirlik, azdıran zenginlik, (her şeyi) bozup perişan eden hastalık, saçma-sapan konuşturan ihtiyarlık, ansızın geliveren ölüm, gelmesi beklenen şeylerin en şerlisi Deccâl, belâsı en müthiş ve en acı olan kıyametten başka bir şey mi beklediğinizi sanıyorsunuz?”</span></span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tirmizî, Zühd 3</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Fertler ve toplumlar için hayat, bir düz çizgiden ibaret değildir. Zik-zakları, pürüzleri, yazı-kışı, hastalığı-sağlığı, gençliği-ihtiyarlığı vardır. Pek karmaşık bir yapıya sahiptir. Bu sebeple fırsat elde iken yapılabilecek faydalı işleri ertelemek, akıllıca bir davranış değildir. Zira hadîs-i şerîfte sayılan yedi engelleyiciden birine veya birkaçına birden takılmak kaçınılmazdır. O halde bunca engelleyici hayat sahnesinde ilk fırsatta iyi işler yapmaya çalışmak bilinçli bir uyanıklık ve akıllılıktır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hayat gerçekleri göz önüne alınınca, 579 numarada tekrar gelecek olan hadisimizin ne kadar gerçekçi olduğu anlaşılacaktır. Hadiste sayılan yedi engelleyicinin özellikleri pek dikkat çekicidir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bir çok şey gibi haram-helâl sınırlarını da <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">unutturan fakirlik.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sınır tanımaz bir <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">azgınlığa sürükleyen zenginlik.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hayatın, normal akışını bozan ve<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> duyguları alt üst eden hastalık.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İleri-geri, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">saçma-sapan konuşturan ihtiyarlık.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ansızın gelen ölüm.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">En şerli ve tehlikeli kıyâmet alâmeti olan <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Deccâl.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sıkıntısı ve acısı dayanılmaz kıyamet.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bütün bunlar üzerinde yeterince düşününce, insanın kötülük yapmak şöyle dursun; iyiliklere, hayırlara koşması pek tabiî değil midir? Hayra koşmakta, bu tür ihtimalleri daima hesap etmek gerekir. İstesen de bir şey yapamayacağın günler gelmeden, iş işten geçmeden önce, birşeyler yapmak lâzımdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“İnsanların çoğu iki nimetin kıymetini takdirde yanılmışlardır: Sıhhat ve boş vakit”</span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span>(bk. 98. hadis).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Yarıncılar helâk olmuştur” </span>(bk. 146. ve 1739. hadis).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu beyanlar, müslümanların nasıl bir gayret ve canlılık içinde olması gerektiğini ortaya koymaktadır. Ne yazık ki “sonra yaparım; daha yaşım ne, başım ne!” diye diye hep kendimizi aldatmaktayız. İyilikleri, hayırları hep ertelemekte nefsimizin isteklerini saniye sektirmeden işlemekteyiz. Zararımız kendimize, toplumumuza, müslümanlara ve bütün insanlaradır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûl-i Ekrem Efendimiz’in iyilikleri geciktirmeden sür’atle işlemek konusundaki böylesine ciddi uyarılarda bulunması, ümmetin bu mevzudaki kusurunun ciddi boyutlarda olduğunu göstermektedir. İslâm ülkelerinin ve müslümanların günümüz dünyasındaki durumları, Peygamber Efendimiz’in ne kadar haklı olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Birtakım engeller çıkmadan önce iyi işler yapmaya gayret etmek lâzımdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. İnsanı hayır yapmaktan alıkoyan engellerin başında fakirlik, zenginlik, hastalık ve ihtiyarlık gelmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Deccâl’ın ortaya çıkışı, kıyamet alâmetlerindendir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Kıyametteki elem ve acı, dünyadakilerden çok çok şiddetlidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Faydalı işlere karşı tembel davranmamak ve sonunda da pişman olmamak için, “hayra koşma”yı bir alışkanlık haline getirmek lâzımdır. Bu hem fertlerin hem de ümmetin kalkınma ve kurtulma çaresidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">95- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">الثامن</span></span>: عنه أَن رسولَ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال يوم خيْبر: «لأعطِينَّ هذِهِ الراية رجُلا يُحبُّ اللَّه ورسُوله، يفتَح اللَّه عَلَى يديهِ» قال عمر رضي اللَّهُ عنه: ما أَحببْت الإِمارة إلاَّ يومئذٍ فتساورْتُ لهَا رجَاءَ أَنْ أُدْعى لهَا، فدعا رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم عليَ بن أبي طالب، رضي اللَّه عنه، فأَعْطَاه إِيَّاها، وقالَ: «امش ولا تلْتَفتْ حتَّى يَفتح اللَّه عليكَ» فَسار عليٌّ شيئاً، ثُمَّ وقف ولم يلْتفتْ، فصرخ: يا رسول اللَّه، على ماذَا أُقاتل النَّاس؟ قال: «قاتلْهُمْ حتَّى يشْهدوا أَنْ لا إله إلاَّ اللَّه، وأَنَّ مُحمَّداً رسول اللَّه، فَإِذا فعلوا ذلك فقدْ منعوا منْك دماءَهُمْ وأَموالهُمْ إلاَّ بحَقِّها، وحِسابُهُمْ على اللَّهِ» رواه مسلم  «فَتَساورْت» هو بالسِّين المهملة: أَيْ وثبت مُتطلِّعاً.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">95. </span></span>Yine Ebû Hüreyre <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivayet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> Hayber Savaşı’nda şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Bu sancağı, Allah’ı ve Resûlünü seven, Allah’ın fethi kendisine nasip edeceği bir yiğide vereceğim.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Ömer</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span> demiştir ki, “Emirliği o günkü kadar hiçbir zaman arzu etmedim. Beni çağırır ümidiyle Resûlullah’a kendimi göstermeye çalıştım durdum. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> Ali İbni Ebû Tâlib’i çağırdı, sancağı ona teslim etti ve şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Yürü, Allah fethi müyesser kılıncaya kadar sağa-sola bakınma!”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ali derhal hareket etti, sonra durdu ve arkasına dönmeden (gözlerini hedeften ayırmadan) seslendi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ey Allah’ın elçisi, onlarla ne (yapmaları) için savaşayım?</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Onlarla, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Resûlü olduğuna şehâdet getirmelerine kadar savaş. Bunu yaptıkları an, -dinin yasaklarını çiğnemedikçe- kanlarını ve mallarını senden korumuş olurlar. Asıl hesapları(nı görmek ise) Allah’a aittir.”</span></span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslim, Fezâilü’s-sahâbe 33. Ayrıca bk. Buharî, Fezâilü’l-ashâb 9</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hayber’in fethi, zorlu savaşlardan sonra hicrî yedinci yılda gerçekleştirilmiştir. Zira Hayber, o devre göre pek sağlam kalelere sahipti. Medine civarından sürülen yahudilerden bir kısmı da buraya gelip yerleşmişlerdi. Bu haliyle Hayber müslümanlar için büyük bir tehdit oluşturmaktaydı. Bu tehlikeyi ortadan kaldırmak için Hayber üzerine yürünmüştü. Hudeybiye Antlaşması’ndan yaklaşık bir ay sonra gerçekleştirilen Hayber  Savaşı sırasında Kamûs Kalesi şiddetle direnmişti. Fetihten ümit kesilmeye başlandığı bir günün akşamında Hz. Peygamber, hadisimizde yer alan açıklamada bulunmuş ve fethi müjdelemiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Ömer’in emirliği o gün çok arzu ettiğini belirtmesi, hem fetih şerefine ermek istemesi hem de sancağı alacak kişinin <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Allah ve Resûlü’nü sevdiği”</span>, bir başka rivayete göre de, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Allah ve Resûlü’nün de kendisini sevdiği”</span> bildirilmiş olmasındandır. Böyle bir mazhariyete ulaşmayı kim istemez ki?..</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Konuya ait rivayetlerden öğrendiğimize göre, Hz. Ali’nin o günlerde gözleri ağrıyormuş. Hz. Peygamber, kendisini çağırmış, tedâvî etmiş, sancağı teslim etmiş ve hadisimizdeki emri vermiştir. Hz. Ali, emre uygun olarak derhal yola çıkmış, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“sağa-sola bakınma”</span> tâlimatını da zâhirî mânâda anlamış, dönüp sorması gereken soruyu bile talimata aykırı davranmamak için yönünü değiştirmeden ve gözünü hedeften ayırmadan, yüksek sesle sormuştur. Hz. Ali’nin, fethi gerçekleştirmek maksadıyla ne kadar sür’atli ve dikkatli davrandığını gösterdiği için hadis burada zikredilmiş olmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu demektir ki, hayra koşmak, uluslararası ilişkilerde de aynen geçerlidir. Yani müslüman her yerde, her seviyede, her meşrû görevde tereddüt göstermeden, görevini sür’atle yapar.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İslâmda savaş, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">kelime-i şehâdet </span></span>getirilinceye kadardır. Müslüman olanlar, can ve mallarını güvence altına almış olurlar. Müslüman olmayan fakat cizye vermeyi kabul edenler de aynı sonuca ulaşırlar. Müslüman olduktan sonra, İslâm esaslarına göre sorumlu tutulmaları gerekli bir suçları varsa ve bu sebeple can ve mal emniyetlerini ortadan kaldırmışlarsa, bunun hesabını vereceklerdir. Başkalarından gizledikleri hesaplarını ise, zaten Allah Teâlâ görecek, dilerse hesaba çekecek, dilerse affedecektir. Zira kalplerdekini bilen sadece Allah Teâlâ’dır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadis 177 numarada tekrar gelecektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Ashâb-ı kirâm hayra koşmakta tereddüt etmezlerdi. Hz. Ali’nin davranışı bunun örneklerindendir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Hz. Ali’nin Allah ve Resûlü’nü sevdiği, Allah ve Resûlü’nün de Hz. Ali’yi sevdiği Hz. Peygamber tarafından bildirilmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> bazan olacakları önceden bildirirdi. Hayberin Fethi’ne dair müjdesi bunun örneklerindendir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Harbte düşman, önce müslüman olmaya davet edilir. Özellikle İslâm’dan haberi olmayan düşmana bu davet mutlaka yapılır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Müslüman olmak için <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">kelime-i şehâdet</span></span>i<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span>söylemek yeterlidir. Dilsizlerin inandıklarını işaretle belirtmeleri kâfidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">6. Hayırlı işlerde sür’at göstermek tavsiye edilmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">7. Allah Teâlâ hiç bir şeyi yapmaya mecbur değildir.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kaynak: Riyazüssalihin</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[TEFEKKÜR]]></title>
			<link>https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=33562</link>
			<pubDate>Sun, 08 Dec 2024 11:36:46 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://forum.bizdeblog.com/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=33562</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size">TEFEKKÜR<br />
<br />
 <br />
<br />
YÜCE ALLAH'IN YARATTIKLARININ BÜYÜKLÜĞÜNÜ, DÜNYANIN BİR SONU OLDUĞUNU, ÂHİRETİN DEHŞETLİ DURUMLARINI, DÜNYA VE ÂHİRETİN ÖTEKİ HALLERİNİ, NEFSİN KUSURLU OLUŞUNU, ONU ARINDIRMAYI VE DOĞRULUĞA YÖNLENDİRMEYİ DÜŞÜNMEK<br />
<br />
Âyetler<br />
<br />
قُلْ اِنَّمَآ اَعِظُكُمْ بِوَاحِدَةٍ اَنْ تَقُومُوا لِلَّهِ مَثْنَى وَفُرَادَى ثُمَّ تَتَفَكَّرُوا<br />
<br />
1. "De ki; size sâde bir tek öğüt vereceğim: Allah için ikişer iki­şer, birer birer kalkıp (huzurunda) durun, sonra iyi düşünün!"<br />
<br />
Sebe' sûresi (34), 46<br />
<br />
Hz. Peygamber, müşrik muhataplarına tek tek veya topluca Allah'a kulluk etmelerini, Allah Teâlâ'nın ve yarattıklarının azametini iyi düşün­melerini öğütlüyor. Sade bu bir tek öğüdü tutmaları halinde bile gerçek­leri kavrayacaklarını ve nasıl davranmaları gerektiğini anlayacaklarını ha­tırlatıyor. Yani işin, kulluk ve derin bir tefekkürde odaklaştığını belirtiyor.<br />
<br />
Nevevî, âyetin bundan sonraki bölümünü, bu kısımla ilgili bulmamak­ta, ayrı ve yeni bir cümle olarak kabul etmektedir. Bazı müfessirler ise,<br />
<br />
"sonra iyi düşünün" tavsiyesinin, daha sonraki kısım ile alâkalı olduğu görüşündedirler.<br />
<br />
Tefekkür, dürüstlüğün fikrî yönünü yani temelini teşkil etmektedir.<br />
<br />
اِنَّ فِى خَلْقِ السَّمَوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ لاَيَاتٍ لاُولِى اْلاَلْبَابِ<br />
<br />
 اَلَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَى جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ فِى خَلْقِ السَّمَوَاتِ<br />
<br />
وَاْلاَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذَا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ<br />
<br />
2. "Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ar­dınca gelip gidişinde akıl sahipleri için (Allah'ın birliğine, yüce kudreti­ne delâlet eden) âyetler vardır. Onlar ki ayakta iken, otururken, yan­ları üzerine yatarkan Allah'ı zikrederler, göklerle yerin yaratılışını dü­şünürler de, 'Rabbimiz, bunu boş yere yaratmadın, sen (tüm kusurlar­dan) münezzehsin, bizi cehennem azabından koru' derler."<br />
<br />
Âl-i İmrân sûresi (3), 190-191<br />
<br />
Göklerin ve yeryüzünün yaratılışında, gece ile gündüzün değişiminde aklı tam olanlar yani iyi düşünebilenler için Allah Teâlâ'nın yüce kudreti­ni gösteren işaretler vardır. Bu gerçeği yakalayabilmek için kâinatı tanı­maya yönelik ilmî araştırmalar gerekir. Yani ilim ile dini birlikte götür­mek lâzımdır.<br />
<br />
Kulluğu en mükemmel şekilde yaşayanlar, Allah'ı her zaman anarlar, göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler, bütün bunların boşuna olmadığı­nı itiraf ederek yüce yaratıcıyı her türlü noksanlıktan tenzih ederler. So­nunda da o kudret ve kemal sahibi Allah'tan kusurlarını bağışlamasını ve kendilerini cehennemden korumasını dilerler.<br />
<br />
Kâinattaki akıllara durgunluk veren nizâm fevkalâde ince hesaplara bağlıdır. Böylesine bir hesabın olağanüstü işleyişi kesinlikle tesadüf eseri olamaz. Bu gerçekleri, akılları sağlam olan insanlar anlar ve Allah'a ina­nırlar. Bilimsel tetkikler de insanı aynı sonuca götürür.<br />
<br />
Bu iki âyetten ilki ulûhiyetin kemâlini, ikincisi ise, kulluğun kemâlini  belirtmektedir. Zira "Allah'ı zikrederler" ifadesi dilin kulluğunu; "ayak­tayken, otururken ve yatarken" ifadesi organların kulluğunu; "göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler" cümlesi de, kalbin, dimağın ve ruhun kulluğunu ifade etmektedir.<br />
 <br />
<br />
 ,اَفَلاَ يَنْظُرُونَ اِلَى اْلاِبِلِ كَيْفَ خُلِقَتْ ,وَاِلَى السَّمَآءِ كَيْفَ رُفِعَتْ,وَاِلَى الْجِبَالِ كَيْفَ نُصِبَتْ  <br />
<br />
 وَاِلَى اْلاَرْضِ كَيْفَ سُطِحَتْ ,فَذَكِّرْ اِنَّمَآ اَنْتَ مُذَكِّرٌ<br />
<br />
3. "Onlar, devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yerin nasıl yayıldığına bak(ıp ibret al)mazlar mı? Sen hatırlat. Zira sen sâde bir hatırlatıcısın."<br />
<br />
Gâşiye sûresi (88), 17-21<br />
<br />
İnsanoğlunun en yakın çevresinden gökyüzüne kadar, deve gibi bini­tinden göklere ser çekmiş dağlara kadar ibretle bakıp bunların nasıl yara­tıldığını, yaratılışlarındaki hikmet ve harikuladelikleri düşünmesi, böylece yüce yaratıcının büyük kudretini anlaması pek normaldir. Ancak insan her zaman böylesi bir uyanıklık içinde olamamaktadır. O halde bu tür noktalara dikkat çekmek, dikkat edilmesini istemek, gaflet içindekilerin uyanmasına vesile olacaktır. Her kişi günlük hayatında en yakından te­masta bulunduğu varlıkların yaratılışlarındaki fevkalâdelikleri düşünecek olursa, kendisinin ve Allah Teâlâ'nın konumunu idrak edecektir. İbret gö­zünü kapayıp gezenlerin herhangi bir şeyin farkına varmaları ise, zaten mümkün değildir.<br />
<br />
Çöl ortamında deveden semâya, dağlardan yeryüzüne dikkat çekile­rek insanların düşünceye davet edilmesi fevkalâde etkili bir çağrıdır. Yal­nız başına devesiyle yolculuk yapmakta olan bir Arabın, böylesine bir dü­şünce havası içinde gece-gündüz yol aldığı tasavvur edilince o insanın ka­inatla nasıl bütünleşeceği, Allah'ın yüce kudretiyle nasıl çepeçevre kuşa­tılmış olacağı kolaylıkla anlaşılacaktır. Önemli olan düşünebilmektir. Zira yaratıcının kudreti konusunda en ciddi uyarıcı kâinattır. Peygamber'in as­lî görevi de hatırlatmaktan ibarettir.<br />
<br />
, اَفَلَمْ يَسِيرُوا فِى اْلاَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ دَمَّرَ اللهُ عَلَيْهِمْ وَلِلْكَافِرِينَ اَمْثَالُهَا<br />
<br />
4. "Yeryüzünde dolaşıp kendilerinden önce yaşayanların kötü sonlarına bakmazlar mı? Allah onları yerle bir etmiştir. Kâfirleri de aynı azab beklemektedir."<br />
<br />
Muhammed sûresi (47), 10<br />
<br />
Yüce yaratıcının kudretini gösteren kâinatta, inkarcıların acı sonlarını gösteren kalıntılar, insanlara uyarıcı mesajlar sunmaktadır. Yeryüzünü gezip dolaşanların bu mesajları alması, onlara ibret nazarıyla bakabil­melerine bağlıdır. Her yaratığın ve her kalıntının insanı uyarıp yaratanını tanımasını istediği bir ortamda herşeye gözlerini kapatıp, kulaklarını tıkayıp imansız dolaşmak kesinlikle bir kurtuluş değil, tam bir felâkettir. Bu tutum, önceki inkarcıların başına gelenlere razı olmaktır. Uyanmak is­teyen, inanmak isteyen, kurtulmak isteyen, düşünmek, iyi düşünmek zorundadır.<br />
<br />
Konu ile ilgili pek çok âyet vardır. Hadislerden bir örnek için, Mura­kabe mevzuunda 67 numara ile geçen "Akıllı kişi kendisini bilen ve ölümden sonrası için çalışandır" hadisine bakılabilir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Kaynak: Riyazüssalihin</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size">TEFEKKÜR<br />
<br />
 <br />
<br />
YÜCE ALLAH'IN YARATTIKLARININ BÜYÜKLÜĞÜNÜ, DÜNYANIN BİR SONU OLDUĞUNU, ÂHİRETİN DEHŞETLİ DURUMLARINI, DÜNYA VE ÂHİRETİN ÖTEKİ HALLERİNİ, NEFSİN KUSURLU OLUŞUNU, ONU ARINDIRMAYI VE DOĞRULUĞA YÖNLENDİRMEYİ DÜŞÜNMEK<br />
<br />
Âyetler<br />
<br />
قُلْ اِنَّمَآ اَعِظُكُمْ بِوَاحِدَةٍ اَنْ تَقُومُوا لِلَّهِ مَثْنَى وَفُرَادَى ثُمَّ تَتَفَكَّرُوا<br />
<br />
1. "De ki; size sâde bir tek öğüt vereceğim: Allah için ikişer iki­şer, birer birer kalkıp (huzurunda) durun, sonra iyi düşünün!"<br />
<br />
Sebe' sûresi (34), 46<br />
<br />
Hz. Peygamber, müşrik muhataplarına tek tek veya topluca Allah'a kulluk etmelerini, Allah Teâlâ'nın ve yarattıklarının azametini iyi düşün­melerini öğütlüyor. Sade bu bir tek öğüdü tutmaları halinde bile gerçek­leri kavrayacaklarını ve nasıl davranmaları gerektiğini anlayacaklarını ha­tırlatıyor. Yani işin, kulluk ve derin bir tefekkürde odaklaştığını belirtiyor.<br />
<br />
Nevevî, âyetin bundan sonraki bölümünü, bu kısımla ilgili bulmamak­ta, ayrı ve yeni bir cümle olarak kabul etmektedir. Bazı müfessirler ise,<br />
<br />
"sonra iyi düşünün" tavsiyesinin, daha sonraki kısım ile alâkalı olduğu görüşündedirler.<br />
<br />
Tefekkür, dürüstlüğün fikrî yönünü yani temelini teşkil etmektedir.<br />
<br />
اِنَّ فِى خَلْقِ السَّمَوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ لاَيَاتٍ لاُولِى اْلاَلْبَابِ<br />
<br />
 اَلَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَى جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ فِى خَلْقِ السَّمَوَاتِ<br />
<br />
وَاْلاَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذَا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ<br />
<br />
2. "Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ar­dınca gelip gidişinde akıl sahipleri için (Allah'ın birliğine, yüce kudreti­ne delâlet eden) âyetler vardır. Onlar ki ayakta iken, otururken, yan­ları üzerine yatarkan Allah'ı zikrederler, göklerle yerin yaratılışını dü­şünürler de, 'Rabbimiz, bunu boş yere yaratmadın, sen (tüm kusurlar­dan) münezzehsin, bizi cehennem azabından koru' derler."<br />
<br />
Âl-i İmrân sûresi (3), 190-191<br />
<br />
Göklerin ve yeryüzünün yaratılışında, gece ile gündüzün değişiminde aklı tam olanlar yani iyi düşünebilenler için Allah Teâlâ'nın yüce kudreti­ni gösteren işaretler vardır. Bu gerçeği yakalayabilmek için kâinatı tanı­maya yönelik ilmî araştırmalar gerekir. Yani ilim ile dini birlikte götür­mek lâzımdır.<br />
<br />
Kulluğu en mükemmel şekilde yaşayanlar, Allah'ı her zaman anarlar, göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler, bütün bunların boşuna olmadığı­nı itiraf ederek yüce yaratıcıyı her türlü noksanlıktan tenzih ederler. So­nunda da o kudret ve kemal sahibi Allah'tan kusurlarını bağışlamasını ve kendilerini cehennemden korumasını dilerler.<br />
<br />
Kâinattaki akıllara durgunluk veren nizâm fevkalâde ince hesaplara bağlıdır. Böylesine bir hesabın olağanüstü işleyişi kesinlikle tesadüf eseri olamaz. Bu gerçekleri, akılları sağlam olan insanlar anlar ve Allah'a ina­nırlar. Bilimsel tetkikler de insanı aynı sonuca götürür.<br />
<br />
Bu iki âyetten ilki ulûhiyetin kemâlini, ikincisi ise, kulluğun kemâlini  belirtmektedir. Zira "Allah'ı zikrederler" ifadesi dilin kulluğunu; "ayak­tayken, otururken ve yatarken" ifadesi organların kulluğunu; "göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler" cümlesi de, kalbin, dimağın ve ruhun kulluğunu ifade etmektedir.<br />
 <br />
<br />
 ,اَفَلاَ يَنْظُرُونَ اِلَى اْلاِبِلِ كَيْفَ خُلِقَتْ ,وَاِلَى السَّمَآءِ كَيْفَ رُفِعَتْ,وَاِلَى الْجِبَالِ كَيْفَ نُصِبَتْ  <br />
<br />
 وَاِلَى اْلاَرْضِ كَيْفَ سُطِحَتْ ,فَذَكِّرْ اِنَّمَآ اَنْتَ مُذَكِّرٌ<br />
<br />
3. "Onlar, devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yerin nasıl yayıldığına bak(ıp ibret al)mazlar mı? Sen hatırlat. Zira sen sâde bir hatırlatıcısın."<br />
<br />
Gâşiye sûresi (88), 17-21<br />
<br />
İnsanoğlunun en yakın çevresinden gökyüzüne kadar, deve gibi bini­tinden göklere ser çekmiş dağlara kadar ibretle bakıp bunların nasıl yara­tıldığını, yaratılışlarındaki hikmet ve harikuladelikleri düşünmesi, böylece yüce yaratıcının büyük kudretini anlaması pek normaldir. Ancak insan her zaman böylesi bir uyanıklık içinde olamamaktadır. O halde bu tür noktalara dikkat çekmek, dikkat edilmesini istemek, gaflet içindekilerin uyanmasına vesile olacaktır. Her kişi günlük hayatında en yakından te­masta bulunduğu varlıkların yaratılışlarındaki fevkalâdelikleri düşünecek olursa, kendisinin ve Allah Teâlâ'nın konumunu idrak edecektir. İbret gö­zünü kapayıp gezenlerin herhangi bir şeyin farkına varmaları ise, zaten mümkün değildir.<br />
<br />
Çöl ortamında deveden semâya, dağlardan yeryüzüne dikkat çekile­rek insanların düşünceye davet edilmesi fevkalâde etkili bir çağrıdır. Yal­nız başına devesiyle yolculuk yapmakta olan bir Arabın, böylesine bir dü­şünce havası içinde gece-gündüz yol aldığı tasavvur edilince o insanın ka­inatla nasıl bütünleşeceği, Allah'ın yüce kudretiyle nasıl çepeçevre kuşa­tılmış olacağı kolaylıkla anlaşılacaktır. Önemli olan düşünebilmektir. Zira yaratıcının kudreti konusunda en ciddi uyarıcı kâinattır. Peygamber'in as­lî görevi de hatırlatmaktan ibarettir.<br />
<br />
, اَفَلَمْ يَسِيرُوا فِى اْلاَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ دَمَّرَ اللهُ عَلَيْهِمْ وَلِلْكَافِرِينَ اَمْثَالُهَا<br />
<br />
4. "Yeryüzünde dolaşıp kendilerinden önce yaşayanların kötü sonlarına bakmazlar mı? Allah onları yerle bir etmiştir. Kâfirleri de aynı azab beklemektedir."<br />
<br />
Muhammed sûresi (47), 10<br />
<br />
Yüce yaratıcının kudretini gösteren kâinatta, inkarcıların acı sonlarını gösteren kalıntılar, insanlara uyarıcı mesajlar sunmaktadır. Yeryüzünü gezip dolaşanların bu mesajları alması, onlara ibret nazarıyla bakabil­melerine bağlıdır. Her yaratığın ve her kalıntının insanı uyarıp yaratanını tanımasını istediği bir ortamda herşeye gözlerini kapatıp, kulaklarını tıkayıp imansız dolaşmak kesinlikle bir kurtuluş değil, tam bir felâkettir. Bu tutum, önceki inkarcıların başına gelenlere razı olmaktır. Uyanmak is­teyen, inanmak isteyen, kurtulmak isteyen, düşünmek, iyi düşünmek zorundadır.<br />
<br />
Konu ile ilgili pek çok âyet vardır. Hadislerden bir örnek için, Mura­kabe mevzuunda 67 numara ile geçen "Akıllı kişi kendisini bilen ve ölümden sonrası için çalışandır" hadisine bakılabilir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Kaynak: Riyazüssalihin</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[DOĞRULUK  (İSTİKAMET)]]></title>
			<link>https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=33561</link>
			<pubDate>Sun, 08 Dec 2024 11:35:09 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://forum.bizdeblog.com/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=33561</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size">باب الاستِقامة</span><br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">DOĞRULUK  (İSTİKAMET)</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Âyetler</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">قال اللَّه تعالى :  { فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ } .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1. “Emrolunduğun gibi dosdoğru olmaya devam et!”  </span></span>Hûd sûresi (11), 112</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Âyetin muhâtabı sevgili Peygamberimiz’dir. O, doğru yolda, dürüst bir yaşayışa sahipti. Zaten doğru yolda olan Peygamber’e “doğru ol!” emrini vermek, “doğrulukta devam et!” anlamındadır. Bu sebeple tercümeyi buna göre yaptık.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Emrolunan sınırlar içinde, emrolunan şekilde dürüst bir yaşayışı sürdürmek, takdir edileceği gibi büyük bir ciddiyet, hassasiyet ve gayret ister. Bu ise zor bir iştir. Nitekim Peygamber Efendimiz de bu âyetten ötürü, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Beni Hûd sûresi kocalttı”</span> buyurmuştur (bk. Tirmizî, Tefsîru sûre (56), 6).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Şu kadar var ki, dosdoğru olmak, zorluğuna rağmen, imkânsız değildir. Zira dinimizde güç yetirilmeyecek bir yükümlülük yoktur. Allah hiç kimseye güç yetiremeyeceği yükü yüklemez [bk. Bakara sûresi (2), 286].</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى:  { إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلَائِكَةُ أَلَّا تَخَافُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنتُمْ تُوعَدُونَ  [30] نَحْنُ أَوْلِيَاؤُكُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الْآخِرَةِ وَلَكُمْ فِيهَا مَا تَشْتَهِي أَنفُسُكُمْ وَلَكُمْ فِيهَا مَا تَدَّعُونَ  [31]</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">نُزُلًا مِّنْ غَفُورٍ رَّحِيمٍ  [32] } .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2. “Rabbimiz Allah’tır deyip sonra da dosdoğru yaşayanlara melekler gelerek: ‘Korkmayın, üzülmeyin, size vadedilen cennetle sevinin. Biz, dünya hayatında da âhirette de sizlere dostuz. Esirgeyip bağışlayan Allah’ın ikrâmı olarak </span></span>(cennette) <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">canınızın çektiği ve dilediğiniz her şey sizindir’ derler.”  </span></span>Fussilet sûresi (41), 30-32</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah’a inanan, sonra da bu inanca uygun olarak dosdoğru yaşayan, söz ve hareketinde dürüst davranan, hilekârlığa sapmayan insanlara zaman zaman melekler gelirler; “Gelecekten endişe etmeyin, geçmişe üzülmeyin, size söz verilen cennetle sevinin, neşelenin” derler. Zira bir başka âyette belirtildiği gibi zaten <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah’ın dostları için ne korku ne de hüzün vardır” </span></span>[bk. Yûnus sûresi (10), 62].</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ölüm anında, kabirde, yeniden dirilme sırasında, hâsılı korkulu her zamanda dürüst mü’minlere gelen melekler, kendilerine dünya ve âhiret hayatında dost olduklarını da söylerler. Yalnız olmadıkları müjdesini verirler. Sonra da gafûr ve rahîm olan Allah’tan bir lutuf ve ikrâm olarak cennette canlarının çekeceği, isteyecekleri her şeyin kendilerini beklediğini, bununla sevinmeleri gerektiğini hatırlatırlar. Bunca nimet, ikrâm ve iltifat, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“rabbimiz Allah’tır diyen, sonra da dosdoğru gidenler” </span></span>içindir. Yani <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">iman </span></span>ve doğruluk <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(istikamet) </span></span>sebebiyledir. Bütün bunlar iman ve istikametin insan hayatında ne kadar önemli iki esas olduğunu göstermektedir. Zira büyük ikrâmlar, kıymeti yüksek olanlar içindir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى :{ إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ  [13]</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">أُوْلَئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ خَالِدِينَ فِيهَا جَزَاء بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ  [14] } .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3. “Rabbimiz Allah’tır diyenler sonra da dosdoğru olanlar için ne korku vardır ne de hüzün. Onlar cennetliktir. İşlediklerinin karşılığı olarak cennette temelli kalacaklardır.”</span></span>Ahkâf sûresi (46), 13-14</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tek Allah’a inanan ve doğruluğu hayat prensibi edinenler için korku ve hüzün söz konusu değildir. Böylesi insanlar cennetliktir. Gösterdikleri üstün başarının ödülü olarak cennette temelli kalacaklar, oradan çıkarılmayacaklardır. Bir önceki âyette melekler vasıtasıyla müjdelenen gerçekler, bu âyette doğrudan Allah Teâlâ tarafından duyurulmaktadır. Ayrıca da “cennette ebedî kalacakları” ilâve edilmektedir. Bu, devamlı mutluluk garantisidir. Bitip tükenmeyecek bir mutluluktan sonra, geriye ne kalır ki?..</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">O halde bir kere daha söylemekte fayda vardır; <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">iman </span></span>ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">istikamet </span></span>ebedî mutluluktur. Rabbim cümlemize nasip etsin.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisler</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">86- وَعَنْ أبي عمرو ، وقيل أبي عمْرة سُفْيانَ بنِ عبد اللَّه رضي اللَّه عنه قال: قُلْتُ : يا رسول اللَّهِ قُلْ لِي في الإِسلامِ قَولاً لا أَسْأَلُ عنْه أَحداً غيْركَ . قال: « قُلْ : آمَنْت باللَّهِ: ثُمَّ اسْتَقِمْ » رواه مسلم .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">86. </span></span>Ebû Amr (veya Ebû Amre) Süfyân İbni Abdullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span> şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Yâ Resûlallah! Bana İslâmı öylesine tanıt ki, onu bir daha senden başkasına sormaya ihtiyaç hissetmeyeyim, dedim.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Allah’a inandım de, sonra da dosdoğru ol!” </span></span>buyurdu.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslim, İmân 62. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 61; İbni Mâce, Fiten 12.</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Süfyân İbni Abdullah</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Künyesi Ebû Amr veya Ebû Amre olan Süfyân, Sakîf kabilesine mensup olduğu için es-Sakafî nisbesiyle anılmaktadır. Sakîf kabilesinin temsilcileri ile birlikte gelip müslüman olmuştur. Hz. Ömer kendisini Tâif’e zekât memuru olarak görevlendirmiştir. Süfyân Resûlullah’dan 5 hadis rivayet etmiştir. Rivâyetleri Müslim, Tirmizî, İbni Mâce, Dârimî ve Ahmed İbni Hanbel tarafından nakledilmiştir. Kendisinden çocukları Âsım, Abdullah, Alkame, Amr ve Ebu’l-Hakem hadis rivayet etmişlerdir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">İslâm’ın en özlü tariflerinden birini, onun suali üzerine öğrenmiş bulunmaktayız.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i şerîfin râvisi Süfyân İbni Abdullah Peygamber Efendimiz’e isteğini son derece nazik sınırlar içinde arzetmiş, “Bana İslâmiyeti tarif et” deyip geçmemiş, “Bana İslâmiyeti öylesine özlü, açık ve kapsamlı tarif et ki, bir daha senden başkasına sorma ihtiyacı duymayayım” demiştir. İstek, olabildiğince güzel. Ancak cevabı, sanıldığı kadar kolay değildir. Resûl-i Ekrem Efendimiz’in verdiği cevabı bilmeyecek olsaydık, aynı soruya bizler ne cevap verirdik? Bir düşünmek gerek...</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Efendimiz, peygamberlik birikimi ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">cevâmiü’l-kelim</span></span> (az sözle engin mânâlar dile getirme) özelliği ile bu zorlu isteği, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“</span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah’a inandım de, sonra dosdoğru ol”</span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span>diye iki cümlecikle cevaplamıştır. Hadisin bir rivayetinde cevap, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“</span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Rabbım Allah’tır de, sonra dosdoğru ol!” </span>şeklindedir. Peygamber Efendimiz’in bu nefis ve veciz cevabı ile, konunun başında meâllerini verdiğimiz iki âyetteki <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Rabbimiz Allah’tır deyip sonra da dosdoğru yaşayanlar...” </span></span>ifadeleri arasındaki uyum pek açıktır. Yani Efendimiz’in cevabı, bu ayetlerden alınmıştır. Sünnet-i seniyyenin, Kur’ân-ı Kerîm kaynaklı olduğu<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span>bu örnekte son derece net olarak görülmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1520 numarada tekrar gelecek olan hadisimiz, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Tevhid ve istikamet, işte size İslâmiyet” </span></span>mesajını vermektedir. İstanbul’un işgali günlerinde Anglikan Kilisesi’nin <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“</span></span>İslâmiyet, fikre ve hayata ne getirmiştir?<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">” </span></span>sorusuna, o zamanlar “Dâru’l-hikmeti’l-İslâmiyye” âzasından olan Bedîüzzaman Said Nursî’nin verdiği, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“</span></span>İslâm, fikre tevhid, hayata istikamet vermiştir”<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span>cevabı, hadisimizin bir başka şekilde ifadesinden ibaret olup son derece yerindedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tevhid </span></span>ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">istikamet </span></span>(doğruluk), İslâm’ın tanıtımında iki temel unsur olunca, bunların tarifi de İslâmî esaslara göre yapılacaktır. Başka düşünce ve sistemlerin tesbit ve kabullerine asla itibar edilemez. Herşeyden önce istikamet<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">, </span></span>hâlis bir tevhid inancına dayanmalıdır. Temelinde tevhid bulunmayan istikametten söz edilemez. Hayata istikâmet veren Allah’ın birliği inancıdır. Zira gerek âyetlerde gerekse hadisimizde <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“rabbım Allah”</span> dedikten sonra<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“</span></span>doğru olmak<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">”</span></span></span>tan bahsedilmektedir. Ancak hemen işaret edelim ki, “Tevhid inancına sahip olan herkes, dürüst bir hayata sahiptir” de denilemez. Çünkü istikâmet, tevhid’in zarûrî neticesi değil, aksine tevhid, istikametin vazgeçilmez ön şartıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İstikamet üzere yaşamak, fevkalâde dikkat ve gayret ister. Yine de tam olarak başarılamayabilir. Nitekim Fussılet sûresi’nin 6. âyetinde <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“... Hepiniz Allah’a giden doğru yolu tutun, O’ndan bağışlanmak dileyin...” </span></span>buyurulmuştur. Buradaki mağfiret isteme tavsiyesi, istikametteki kusurlarla ilgilidir. Bir hadîs-i şerîfte de Hz. Peygamber <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“</span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Tam anlamıyla başaramazsınız ya, siz (yine de) dosdoğru olun!”</span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span>(İbni Mâce, Tahâret 4; Dârimî, Vudû 2; Muvatta’, Tahâret 36) buyurmak suretiyle doğruluğun ne kadar zor olduğunu dile getirmiş, buna rağmen dürüstlükten asla vazgeçilmemesi gerektiğini de bildirmiştir. Zira meşhur kâidedir; “Tamamı elde edilemeyenin tamamı terkedilmez.”</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Doğrulukta kalbin ve dilin<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span>dürüstlüğü pek büyük önem arzetmektedir. Kalp, beden ülkesindeki tüm organların reisidir. Tek Allah’a iman edip dürüstlüğü benimseyen bir kalp, diğer organları etkiler. Dil, kalbin tercümanıdır. Onun doğruluğu ve eğriliği de diğer organların tavırlarına tesir eder. Nitekim bir hadis-i şerifte <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“</span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Her sabah bütün organların dil’e hitaben; bizim hakkımızda Allah’dan kork. Biz sana bağlıyız. Sen doğru olursan biz de doğru oluruz. Sen eğri olursan biz de eğriliriz.</span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">” </span></span>(bk. 1524. hadis) dedikleri bildirilmiştir. Bu, doğru sözlü olmanın önemini göstermektedir. Hatta bir başka hadiste de Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Kalbi dürüst olmadıkça kulun imanı doğru olmaz. Dili doğru olmadıkça da kalbi doğru olmaz</span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">” </span></span>(Ahmed b. Hanbel, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Müsned </span>III, 198). O halde özüyle sözüyle dosdoğru olmak gerekmektedir. Peygamberimiz’in <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Allah’a inandım de, sonra da dosdoğru ol!</span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">” </span></span>tavsiyesinin mânası budur. İslâm da bundan ibarettir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. İslâmiyeti pek kısa bir şekilde tevhid ve istikamet olarak tarif etmek mümkündür.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Peygamber Efendimiz kendisine arzedilen isteklere cevap verirdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. İstikamet, imanın kemâlini gösteren bir derecedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Sahâbe-i kirâm İslâm’ı öğrenmeye ve yaşamaya pek istekli idiler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Ne istediğini açıkca söylemek, istenilen cevabı almanın ön şartıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">6. İstikamet, dünya ve âhirette mutluluk demektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">87- وعنْ أبي هُريْرة رضي اللَّه عنه : قال قال رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « قَارِبُوا وسدِّدُوا ، واعْلَمُوا أَنَّه لَنْ ينْجُوا أحدٌ منْكُمْ بعملهِ » قَالوا : ولا أنْت يَا رسُولَ اللَّه؟ قال : « ولا أَنَا إلا أنْ يتَغَمَّدني اللَّه برَحْمةٍ منْه وَفضْلٍ » رواه مسلم .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">و « الْمُقارَبةُ » : الْقَصْدُ الَّذي لا غلُوَّ فيه ولا تقْصيرَ . و « السَّدادُ » : الاسْتقَامةُ وَالإِصابةُ ، و « يتَغَمَّدني » يُلْبسُني ويَسْتُرني .</span><br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">قالَ الْعُلَمَاءُ : معنَى الاستقَامَةِ : لُزومُ طَاعِة اللَّهِ تَعالى ، قالُوا : وَهِي مِنْ جوامِعِ الْكلِم، وهِيَ نظام الأمُورِ ، وباللَّه التَّوفيق</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">87. </span></span>Ebû Hüreyre <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivayet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“(İşlerinizde) orta yolu tutunuz, dosdoğru olunuz. Biliniz ki, hiç biriniz ameli sâyesinde kurtuluşa eremez</span></span>.” Dediler ki:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Sen de mi kurtulamazsın, ey Allah’ın elçisi?</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Evet) ben de kurtulamam. Şu kadar var ki Allah rahmet ve keremi ile beni bağışlamış olursa, o başka!</span></span>              Müslim, Münâfikîn 76, 78. Ayrıca bk. Buhârî, Rikak 18, Merdâ 19; İbni Mâce, Zühd 20</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Aşırıya kaçmadan, tamamen ihmal de etmeden işleri orta yolu takip ederek mûtedil bir tarzda yürütmek, dosdoğru olmak bakımından büyük önem taşımaktadır. İnsan, ifrat veya tefrite düşerse, istikameti de kaybeder. Demek oluyor ki, orta yolu tutmak, istikamettir. Mu’tedil olmak, müstakîm olmak demektir. Hislerde, duygularda ve davranışlarda müstakîm olmak isteyen önce mu’tedil olmaya bakmalıdır. Zira hadisimizdeki <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“kâribû” </span></span>tavsiyesi <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“mu’tedil olunuz” </span></span>demektir. Peşinden gelen <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“seddidû” </span></span>emri de <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“müstakîm olunuz” </span></span>anlamındadır. Söyleniş sırası, istikamet için i’tidalin  gereğine işaret etmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Daha dindar yaşamak ve âhirette yüksek derecelere kavuşmak gibi sırf dinî ve uhrevî duygular bile <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">i’tidâl </span></span>ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">istikamet</span></span>ten ayrılmayı gerektirmemelidir. <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Biliniz ki, hiç biriniz amelleri ile kurtuluşu elde edemez</span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">” </span></span>gerçeği, bunu göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Dindarlık gayretiyle de olsa, aşırılık aslâ doğru değildir. Çünkü ne kadar iyilik ve ibadet yaparsa yapsın, bir insan bu hareketleriyle kurtuluşunu temin edemez. Zira kurtuluş Allah Teâlâ’nın lutfu iledir. O halde yapılacak iş, mu’tedil ve müstakîm bir çizgide dini yaşamaya, onun esaslarına tüm hayatında bağlı kalmaya, gücü ölçüsünde çalışmaktan ibarettir. İşte bu tabiîlik ve i’tidal, insanın hem dünyada huzur ve mutluluğuna hem de âhirette kurtuluşuna  sebeptir. Dinî bir maksatla bile aşırılığa gerek olmadığına göre, artık başka hiçbir sebep ve gerekçe ile i’tidal ve istikametten ayrılmamak lâzım gelir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Kurtuluşun amelle kazanılamayacağı<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">” </span></span>gerçeği, ashâb-ı kirâmı son derece etkilemiş ve biraz da hayrete düşürmüş olmalı ki, bu konuda Hz. Peygamber’in bir istisna teşkil edip etmediğini hemen soruvermişler. Efendimiz kendisinin farklı bir imkâna sahip olmadığını belirtmiş, Allah’ın kerem ve lutfu olmadıktan sonra amellerinin kendisini kurtaramayacağını söylemiştir. O halde artık, emir ve yasaklara uymakta gösterilecek mu’tedil bir dikkat ve vazgeçilmez bir dürüstlükten başka hiçbir şeye gerek kalmamaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Öyle sanıyoruz ki, insanda istikamet fikri ve uygulaması işte bu noktanın iyice hazmedilmesine bağlıdır. Sevgili Peygamberimiz bu hadisiyle biz ümmetini, bu noktada, kendi durumunu da ortaya koyarak uyarmış bulunmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Netice olarak şu husus unutulmamalıdır: <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ameller, kurtuluşun bir bedeli değil, bahânesidir. </span></span>Amele muvaffak kılan da, onları kabul eden de Allah’tır. O halde neresinden bakılırsa bakılsın, kurtuluşumuz Allah’ın lutuf ve keremi iledir. Orta halli<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> (mu’tedil), </span></span>dürüst <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(müstakîm), </span></span>sürekli ve kararlı <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(müstekar) </span></span>bir tavır, erişilmek istenen hedefe götüren en güvenilir ve sağlıklı yoldur, eskilerin tâbiriyle <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“eslem tarîk”</span></span>tir. Allah cümlemizi buna muvaffak kılsın.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Allah Teâlâ hiç bir şeye mecbur değildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Allah’ın lutuf ve ihsanı kulların amellerinden çok çok geniştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Akıl ile ne sevap ne azab ne de şer’î bir hüküm tesbit ve tayin edilebilir. Bunlar ancak din yani vahy tarafından belirlenir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Allah’ın rahmet ve cennetine kavuşabilmek için mü’mine düşen, dürüstlükle amel ve duaya devam etmekten ibarettir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Olabildiğince dürüst ve mutedil bir dini yaşayış için gayret gösterilmeli, ifrat ve tefrite kaçılmamalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">6. Allah Teâlâ rahmet ve cenneti için bahâ değil, bahâne ister. Kulların amelleri bu çerçevede bir anlam taşımaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">7. Dürüst (müstakîm) olabilmek için mu’tedil olmak ön şarttır.</span><br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kaynak: Riyazüssalihin</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size">باب الاستِقامة</span><br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">DOĞRULUK  (İSTİKAMET)</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Âyetler</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">قال اللَّه تعالى :  { فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ } .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1. “Emrolunduğun gibi dosdoğru olmaya devam et!”  </span></span>Hûd sûresi (11), 112</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Âyetin muhâtabı sevgili Peygamberimiz’dir. O, doğru yolda, dürüst bir yaşayışa sahipti. Zaten doğru yolda olan Peygamber’e “doğru ol!” emrini vermek, “doğrulukta devam et!” anlamındadır. Bu sebeple tercümeyi buna göre yaptık.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Emrolunan sınırlar içinde, emrolunan şekilde dürüst bir yaşayışı sürdürmek, takdir edileceği gibi büyük bir ciddiyet, hassasiyet ve gayret ister. Bu ise zor bir iştir. Nitekim Peygamber Efendimiz de bu âyetten ötürü, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Beni Hûd sûresi kocalttı”</span> buyurmuştur (bk. Tirmizî, Tefsîru sûre (56), 6).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Şu kadar var ki, dosdoğru olmak, zorluğuna rağmen, imkânsız değildir. Zira dinimizde güç yetirilmeyecek bir yükümlülük yoktur. Allah hiç kimseye güç yetiremeyeceği yükü yüklemez [bk. Bakara sûresi (2), 286].</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى:  { إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلَائِكَةُ أَلَّا تَخَافُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنتُمْ تُوعَدُونَ  [30] نَحْنُ أَوْلِيَاؤُكُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الْآخِرَةِ وَلَكُمْ فِيهَا مَا تَشْتَهِي أَنفُسُكُمْ وَلَكُمْ فِيهَا مَا تَدَّعُونَ  [31]</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">نُزُلًا مِّنْ غَفُورٍ رَّحِيمٍ  [32] } .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2. “Rabbimiz Allah’tır deyip sonra da dosdoğru yaşayanlara melekler gelerek: ‘Korkmayın, üzülmeyin, size vadedilen cennetle sevinin. Biz, dünya hayatında da âhirette de sizlere dostuz. Esirgeyip bağışlayan Allah’ın ikrâmı olarak </span></span>(cennette) <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">canınızın çektiği ve dilediğiniz her şey sizindir’ derler.”  </span></span>Fussilet sûresi (41), 30-32</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah’a inanan, sonra da bu inanca uygun olarak dosdoğru yaşayan, söz ve hareketinde dürüst davranan, hilekârlığa sapmayan insanlara zaman zaman melekler gelirler; “Gelecekten endişe etmeyin, geçmişe üzülmeyin, size söz verilen cennetle sevinin, neşelenin” derler. Zira bir başka âyette belirtildiği gibi zaten <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah’ın dostları için ne korku ne de hüzün vardır” </span></span>[bk. Yûnus sûresi (10), 62].</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ölüm anında, kabirde, yeniden dirilme sırasında, hâsılı korkulu her zamanda dürüst mü’minlere gelen melekler, kendilerine dünya ve âhiret hayatında dost olduklarını da söylerler. Yalnız olmadıkları müjdesini verirler. Sonra da gafûr ve rahîm olan Allah’tan bir lutuf ve ikrâm olarak cennette canlarının çekeceği, isteyecekleri her şeyin kendilerini beklediğini, bununla sevinmeleri gerektiğini hatırlatırlar. Bunca nimet, ikrâm ve iltifat, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“rabbimiz Allah’tır diyen, sonra da dosdoğru gidenler” </span></span>içindir. Yani <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">iman </span></span>ve doğruluk <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(istikamet) </span></span>sebebiyledir. Bütün bunlar iman ve istikametin insan hayatında ne kadar önemli iki esas olduğunu göstermektedir. Zira büyük ikrâmlar, kıymeti yüksek olanlar içindir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى :{ إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ  [13]</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">أُوْلَئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ خَالِدِينَ فِيهَا جَزَاء بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ  [14] } .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3. “Rabbimiz Allah’tır diyenler sonra da dosdoğru olanlar için ne korku vardır ne de hüzün. Onlar cennetliktir. İşlediklerinin karşılığı olarak cennette temelli kalacaklardır.”</span></span>Ahkâf sûresi (46), 13-14</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tek Allah’a inanan ve doğruluğu hayat prensibi edinenler için korku ve hüzün söz konusu değildir. Böylesi insanlar cennetliktir. Gösterdikleri üstün başarının ödülü olarak cennette temelli kalacaklar, oradan çıkarılmayacaklardır. Bir önceki âyette melekler vasıtasıyla müjdelenen gerçekler, bu âyette doğrudan Allah Teâlâ tarafından duyurulmaktadır. Ayrıca da “cennette ebedî kalacakları” ilâve edilmektedir. Bu, devamlı mutluluk garantisidir. Bitip tükenmeyecek bir mutluluktan sonra, geriye ne kalır ki?..</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">O halde bir kere daha söylemekte fayda vardır; <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">iman </span></span>ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">istikamet </span></span>ebedî mutluluktur. Rabbim cümlemize nasip etsin.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisler</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">86- وَعَنْ أبي عمرو ، وقيل أبي عمْرة سُفْيانَ بنِ عبد اللَّه رضي اللَّه عنه قال: قُلْتُ : يا رسول اللَّهِ قُلْ لِي في الإِسلامِ قَولاً لا أَسْأَلُ عنْه أَحداً غيْركَ . قال: « قُلْ : آمَنْت باللَّهِ: ثُمَّ اسْتَقِمْ » رواه مسلم .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">86. </span></span>Ebû Amr (veya Ebû Amre) Süfyân İbni Abdullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span> şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Yâ Resûlallah! Bana İslâmı öylesine tanıt ki, onu bir daha senden başkasına sormaya ihtiyaç hissetmeyeyim, dedim.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Allah’a inandım de, sonra da dosdoğru ol!” </span></span>buyurdu.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslim, İmân 62. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 61; İbni Mâce, Fiten 12.</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Süfyân İbni Abdullah</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Künyesi Ebû Amr veya Ebû Amre olan Süfyân, Sakîf kabilesine mensup olduğu için es-Sakafî nisbesiyle anılmaktadır. Sakîf kabilesinin temsilcileri ile birlikte gelip müslüman olmuştur. Hz. Ömer kendisini Tâif’e zekât memuru olarak görevlendirmiştir. Süfyân Resûlullah’dan 5 hadis rivayet etmiştir. Rivâyetleri Müslim, Tirmizî, İbni Mâce, Dârimî ve Ahmed İbni Hanbel tarafından nakledilmiştir. Kendisinden çocukları Âsım, Abdullah, Alkame, Amr ve Ebu’l-Hakem hadis rivayet etmişlerdir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">İslâm’ın en özlü tariflerinden birini, onun suali üzerine öğrenmiş bulunmaktayız.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i şerîfin râvisi Süfyân İbni Abdullah Peygamber Efendimiz’e isteğini son derece nazik sınırlar içinde arzetmiş, “Bana İslâmiyeti tarif et” deyip geçmemiş, “Bana İslâmiyeti öylesine özlü, açık ve kapsamlı tarif et ki, bir daha senden başkasına sorma ihtiyacı duymayayım” demiştir. İstek, olabildiğince güzel. Ancak cevabı, sanıldığı kadar kolay değildir. Resûl-i Ekrem Efendimiz’in verdiği cevabı bilmeyecek olsaydık, aynı soruya bizler ne cevap verirdik? Bir düşünmek gerek...</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Efendimiz, peygamberlik birikimi ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">cevâmiü’l-kelim</span></span> (az sözle engin mânâlar dile getirme) özelliği ile bu zorlu isteği, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“</span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah’a inandım de, sonra dosdoğru ol”</span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span>diye iki cümlecikle cevaplamıştır. Hadisin bir rivayetinde cevap, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“</span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Rabbım Allah’tır de, sonra dosdoğru ol!” </span>şeklindedir. Peygamber Efendimiz’in bu nefis ve veciz cevabı ile, konunun başında meâllerini verdiğimiz iki âyetteki <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Rabbimiz Allah’tır deyip sonra da dosdoğru yaşayanlar...” </span></span>ifadeleri arasındaki uyum pek açıktır. Yani Efendimiz’in cevabı, bu ayetlerden alınmıştır. Sünnet-i seniyyenin, Kur’ân-ı Kerîm kaynaklı olduğu<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span>bu örnekte son derece net olarak görülmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1520 numarada tekrar gelecek olan hadisimiz, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Tevhid ve istikamet, işte size İslâmiyet” </span></span>mesajını vermektedir. İstanbul’un işgali günlerinde Anglikan Kilisesi’nin <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“</span></span>İslâmiyet, fikre ve hayata ne getirmiştir?<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">” </span></span>sorusuna, o zamanlar “Dâru’l-hikmeti’l-İslâmiyye” âzasından olan Bedîüzzaman Said Nursî’nin verdiği, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“</span></span>İslâm, fikre tevhid, hayata istikamet vermiştir”<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span>cevabı, hadisimizin bir başka şekilde ifadesinden ibaret olup son derece yerindedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tevhid </span></span>ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">istikamet </span></span>(doğruluk), İslâm’ın tanıtımında iki temel unsur olunca, bunların tarifi de İslâmî esaslara göre yapılacaktır. Başka düşünce ve sistemlerin tesbit ve kabullerine asla itibar edilemez. Herşeyden önce istikamet<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">, </span></span>hâlis bir tevhid inancına dayanmalıdır. Temelinde tevhid bulunmayan istikametten söz edilemez. Hayata istikâmet veren Allah’ın birliği inancıdır. Zira gerek âyetlerde gerekse hadisimizde <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“rabbım Allah”</span> dedikten sonra<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“</span></span>doğru olmak<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">”</span></span></span>tan bahsedilmektedir. Ancak hemen işaret edelim ki, “Tevhid inancına sahip olan herkes, dürüst bir hayata sahiptir” de denilemez. Çünkü istikâmet, tevhid’in zarûrî neticesi değil, aksine tevhid, istikametin vazgeçilmez ön şartıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İstikamet üzere yaşamak, fevkalâde dikkat ve gayret ister. Yine de tam olarak başarılamayabilir. Nitekim Fussılet sûresi’nin 6. âyetinde <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“... Hepiniz Allah’a giden doğru yolu tutun, O’ndan bağışlanmak dileyin...” </span></span>buyurulmuştur. Buradaki mağfiret isteme tavsiyesi, istikametteki kusurlarla ilgilidir. Bir hadîs-i şerîfte de Hz. Peygamber <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“</span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Tam anlamıyla başaramazsınız ya, siz (yine de) dosdoğru olun!”</span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span>(İbni Mâce, Tahâret 4; Dârimî, Vudû 2; Muvatta’, Tahâret 36) buyurmak suretiyle doğruluğun ne kadar zor olduğunu dile getirmiş, buna rağmen dürüstlükten asla vazgeçilmemesi gerektiğini de bildirmiştir. Zira meşhur kâidedir; “Tamamı elde edilemeyenin tamamı terkedilmez.”</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Doğrulukta kalbin ve dilin<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span>dürüstlüğü pek büyük önem arzetmektedir. Kalp, beden ülkesindeki tüm organların reisidir. Tek Allah’a iman edip dürüstlüğü benimseyen bir kalp, diğer organları etkiler. Dil, kalbin tercümanıdır. Onun doğruluğu ve eğriliği de diğer organların tavırlarına tesir eder. Nitekim bir hadis-i şerifte <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“</span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Her sabah bütün organların dil’e hitaben; bizim hakkımızda Allah’dan kork. Biz sana bağlıyız. Sen doğru olursan biz de doğru oluruz. Sen eğri olursan biz de eğriliriz.</span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">” </span></span>(bk. 1524. hadis) dedikleri bildirilmiştir. Bu, doğru sözlü olmanın önemini göstermektedir. Hatta bir başka hadiste de Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Kalbi dürüst olmadıkça kulun imanı doğru olmaz. Dili doğru olmadıkça da kalbi doğru olmaz</span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">” </span></span>(Ahmed b. Hanbel, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Müsned </span>III, 198). O halde özüyle sözüyle dosdoğru olmak gerekmektedir. Peygamberimiz’in <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Allah’a inandım de, sonra da dosdoğru ol!</span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">” </span></span>tavsiyesinin mânası budur. İslâm da bundan ibarettir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. İslâmiyeti pek kısa bir şekilde tevhid ve istikamet olarak tarif etmek mümkündür.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Peygamber Efendimiz kendisine arzedilen isteklere cevap verirdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. İstikamet, imanın kemâlini gösteren bir derecedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Sahâbe-i kirâm İslâm’ı öğrenmeye ve yaşamaya pek istekli idiler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Ne istediğini açıkca söylemek, istenilen cevabı almanın ön şartıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">6. İstikamet, dünya ve âhirette mutluluk demektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">87- وعنْ أبي هُريْرة رضي اللَّه عنه : قال قال رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « قَارِبُوا وسدِّدُوا ، واعْلَمُوا أَنَّه لَنْ ينْجُوا أحدٌ منْكُمْ بعملهِ » قَالوا : ولا أنْت يَا رسُولَ اللَّه؟ قال : « ولا أَنَا إلا أنْ يتَغَمَّدني اللَّه برَحْمةٍ منْه وَفضْلٍ » رواه مسلم .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">و « الْمُقارَبةُ » : الْقَصْدُ الَّذي لا غلُوَّ فيه ولا تقْصيرَ . و « السَّدادُ » : الاسْتقَامةُ وَالإِصابةُ ، و « يتَغَمَّدني » يُلْبسُني ويَسْتُرني .</span><br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">قالَ الْعُلَمَاءُ : معنَى الاستقَامَةِ : لُزومُ طَاعِة اللَّهِ تَعالى ، قالُوا : وَهِي مِنْ جوامِعِ الْكلِم، وهِيَ نظام الأمُورِ ، وباللَّه التَّوفيق</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">87. </span></span>Ebû Hüreyre <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivayet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“(İşlerinizde) orta yolu tutunuz, dosdoğru olunuz. Biliniz ki, hiç biriniz ameli sâyesinde kurtuluşa eremez</span></span>.” Dediler ki:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Sen de mi kurtulamazsın, ey Allah’ın elçisi?</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Evet) ben de kurtulamam. Şu kadar var ki Allah rahmet ve keremi ile beni bağışlamış olursa, o başka!</span></span>              Müslim, Münâfikîn 76, 78. Ayrıca bk. Buhârî, Rikak 18, Merdâ 19; İbni Mâce, Zühd 20</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Aşırıya kaçmadan, tamamen ihmal de etmeden işleri orta yolu takip ederek mûtedil bir tarzda yürütmek, dosdoğru olmak bakımından büyük önem taşımaktadır. İnsan, ifrat veya tefrite düşerse, istikameti de kaybeder. Demek oluyor ki, orta yolu tutmak, istikamettir. Mu’tedil olmak, müstakîm olmak demektir. Hislerde, duygularda ve davranışlarda müstakîm olmak isteyen önce mu’tedil olmaya bakmalıdır. Zira hadisimizdeki <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“kâribû” </span></span>tavsiyesi <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“mu’tedil olunuz” </span></span>demektir. Peşinden gelen <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“seddidû” </span></span>emri de <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“müstakîm olunuz” </span></span>anlamındadır. Söyleniş sırası, istikamet için i’tidalin  gereğine işaret etmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Daha dindar yaşamak ve âhirette yüksek derecelere kavuşmak gibi sırf dinî ve uhrevî duygular bile <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">i’tidâl </span></span>ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">istikamet</span></span>ten ayrılmayı gerektirmemelidir. <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Biliniz ki, hiç biriniz amelleri ile kurtuluşu elde edemez</span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">” </span></span>gerçeği, bunu göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Dindarlık gayretiyle de olsa, aşırılık aslâ doğru değildir. Çünkü ne kadar iyilik ve ibadet yaparsa yapsın, bir insan bu hareketleriyle kurtuluşunu temin edemez. Zira kurtuluş Allah Teâlâ’nın lutfu iledir. O halde yapılacak iş, mu’tedil ve müstakîm bir çizgide dini yaşamaya, onun esaslarına tüm hayatında bağlı kalmaya, gücü ölçüsünde çalışmaktan ibarettir. İşte bu tabiîlik ve i’tidal, insanın hem dünyada huzur ve mutluluğuna hem de âhirette kurtuluşuna  sebeptir. Dinî bir maksatla bile aşırılığa gerek olmadığına göre, artık başka hiçbir sebep ve gerekçe ile i’tidal ve istikametten ayrılmamak lâzım gelir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Kurtuluşun amelle kazanılamayacağı<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">” </span></span>gerçeği, ashâb-ı kirâmı son derece etkilemiş ve biraz da hayrete düşürmüş olmalı ki, bu konuda Hz. Peygamber’in bir istisna teşkil edip etmediğini hemen soruvermişler. Efendimiz kendisinin farklı bir imkâna sahip olmadığını belirtmiş, Allah’ın kerem ve lutfu olmadıktan sonra amellerinin kendisini kurtaramayacağını söylemiştir. O halde artık, emir ve yasaklara uymakta gösterilecek mu’tedil bir dikkat ve vazgeçilmez bir dürüstlükten başka hiçbir şeye gerek kalmamaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Öyle sanıyoruz ki, insanda istikamet fikri ve uygulaması işte bu noktanın iyice hazmedilmesine bağlıdır. Sevgili Peygamberimiz bu hadisiyle biz ümmetini, bu noktada, kendi durumunu da ortaya koyarak uyarmış bulunmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Netice olarak şu husus unutulmamalıdır: <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ameller, kurtuluşun bir bedeli değil, bahânesidir. </span></span>Amele muvaffak kılan da, onları kabul eden de Allah’tır. O halde neresinden bakılırsa bakılsın, kurtuluşumuz Allah’ın lutuf ve keremi iledir. Orta halli<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> (mu’tedil), </span></span>dürüst <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(müstakîm), </span></span>sürekli ve kararlı <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(müstekar) </span></span>bir tavır, erişilmek istenen hedefe götüren en güvenilir ve sağlıklı yoldur, eskilerin tâbiriyle <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“eslem tarîk”</span></span>tir. Allah cümlemizi buna muvaffak kılsın.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Allah Teâlâ hiç bir şeye mecbur değildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Allah’ın lutuf ve ihsanı kulların amellerinden çok çok geniştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Akıl ile ne sevap ne azab ne de şer’î bir hüküm tesbit ve tayin edilebilir. Bunlar ancak din yani vahy tarafından belirlenir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Allah’ın rahmet ve cennetine kavuşabilmek için mü’mine düşen, dürüstlükle amel ve duaya devam etmekten ibarettir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Olabildiğince dürüst ve mutedil bir dini yaşayış için gayret gösterilmeli, ifrat ve tefrite kaçılmamalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">6. Allah Teâlâ rahmet ve cenneti için bahâ değil, bahâne ister. Kulların amelleri bu çerçevede bir anlam taşımaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">7. Dürüst (müstakîm) olabilmek için mu’tedil olmak ön şarttır.</span><br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kaynak: Riyazüssalihin</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[TEREDDÜTSÜZ İMAN VE ALLAH’A TAM GÜVEN (YAKÎN VE TEVEKKÜL)]]></title>
			<link>https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=33560</link>
			<pubDate>Sun, 08 Dec 2024 11:33:50 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://forum.bizdeblog.com/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=33560</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">بَابُ اليقين وَالتوكّل-7</span></span></span><br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">TEREDDÜTSÜZ İMAN VE ALLAH’A TAM GÜVEN (YAKÎN VE TEVEKKÜL)</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Âyetler</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">قال اللَّه تعالى:{ وَلَمَّا رَأَى الْمُؤْمِنُونَ الْأَحْزَابَ قَالُوا هَذَا مَا وَعَدَنَا اللَّهُ وَرَسُولُهُ وَصَدَقَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ وَمَا زَادَهُمْ إِلَّا إِيمَانًا وَتَسْلِيمًا } .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1. “Mü’minler Hendek Harbi için toplanıp gelmiş düşmanı gördükleri zaman, “Allah’ın ve Resûlünün bize va’dettiği işte budur, Allah ve Resûlü doğru söyledi” dediler. Bu onların iman ve teslimiyetlerini artırıp (pekiştirdi).”  </span></span>Ahzâb sûresi (33), 22</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hendek Harbi öncesinde yıkıcı propagandalarla dirençleri kırılmaya çalışılan Medineli müslümanlar, Kureyş ordusunun geldiğini görünce, Allah’ın ve Resûlü’nün zafer va’dini hatırlamış, güvenleri artmış ve zaferi gözleriyle görüyormuşcasına tereddütsüz ve kesin bir teslimiyetle düşmanı karşılamışlardı. Gelen ordu, müslümanların korkularını değil, imân ve teslimiyetlerini, yakîn ve tevekküllerini arttırmıştı. Zira Allah Teâlâ:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ey mü’minler, yoksa siz, sizden önce yaşamış olan kavimlerin başına gelenler size gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokundu ve onlar öylesine sarsıldılar ki, Peygamber ve onunla birlikte iman edenler en sonunda “Allah’ın yardımı nerde kaldı?” dediler. İşte o zaman </span></span>(onlara): <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">‘Bilesiniz Allah’ın yardımı çok yakın!’ </span></span>(denildi.)<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">” </span></span>[Bakara sûresi (2), 214] buyurmuştu. Hz. Peygamber de önce zor anlar yaşanacağını ama sonuçta Arap kabilelerinin dağılıp gideceğini ve zaferin mü’minlerin olacağını önceden müjdelemişti. Mü’minlerin bu ilâhî ve peygamberî va’adlere olan güveni, gözleriyle gördükleri düşman ordusundan daha kesindi. O yüzden de aslâ korkmadılar, sarsılmadılar. Âyet bu gerçeği anlatmakta, candan iman ve Allah’a güvenin, inananları tehlikeler karşısında nasıl güçlendireceğini göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى{ الَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُواْ لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَاناً وَقَالُواْ حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ  [173] فَانقَلَبُواْ بِنِعْمَةٍ مِّنَ اللّهِ وَفَضْلٍ لَّمْ يَمْسَسْهُمْ سُوءٌ وَاتَّبَعُواْ رِضْوَانَ اللّهِ وَاللّهُ ذُو فَضْلٍ عَظِيمٍ }</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2. “Bazı münâfık kişilerin müslümanlara ‘düşmanlarınız size hücum için hazırlandılar; aman onlardan sakının!’ demeleri, onların imanlarını bir kat daha arttırdı ve ‘Allah bize yeter, ne güzel vekildir O!’ dediler. Bunun üzerine onlara hiç bir zarar dokunmadan, Allah’ın nimet ve ikrâmlarıyla döndüler. Böylece Allah’ın rızâsına tâlip oldular. Allah büyük kerem sahibidir.”</span></span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Âl-i İmrân sûresi (3), 173-174</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Rivâyetlere göre Küçük Bedir Gazvesi demek olan <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bedr-i suğrâ’</span></span>da Ebû Süfyân komutasındaki müşriklerle karşılaşmaya hazırlanan İslâm askerlerine bazı münâfıklar, Kureyş ve yandaşlarının büyük bir güç oluşturduklarını söyleyerek onları caydırmaya çalışmışlardı. Ne var ki bu haber, mü’minlerin Allah’a güvenlerini ve zafere olan inançlarını iyice pekiştirmiş ve kuvvetlendirmişti. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah bize yeter, düşmanın sayısı önemli değil!” </span></span>şeklindeki teslimiyetleri Allah’ın rızâsını her şeyden önde tutmaları, en küçük bir sıkıntıya düşmeden başarılı olmalarını sağlamıştı. Zira Allah Teâlâ kendisine güvenenlerin güvenini asla boşa çıkarmaz.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Mü’minlerde bulunması gerekli olan, inançta tereddütsüzlük ve Allah’a sarsılmaz itimad, onların en büyük gücü ve başarılarının sırrıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى :  { وَتَوَكَّلْ عَلَى الْحَيِّ الَّذِي لَا يَمُوتُ وَسَبِّحْ بِحَمْدِهِ وَكَفَى بِهِ بِذُنُوبِ عِبَادِهِ خَبِيرًا } .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3. “Ölümsüz ve daima diri olan Allah’a güvenip sığın!”  </span></span>Furkân sûresi (25), 58</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Güven ve sığınma duygusunun insana gerçekten güven verebilmesi için sığınılacak kimsenin fânî olmaması gerekir. Bu duygu hiç ölmeyene, yokluğu düşünülmeyecek olana yönelik olmalıdır ki, kişiyi güçlü ve diri tutsun. İşte bu âyette Allah Teâlâ, habîbine ve onun şahsında müslümanlara hitâben kendisini, ölümsüzlüğü ve sürekli diriliği ile tanıtmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى :  { وَعلَى اللّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ } .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4. “Mü’minler Allah’a güvenip dayansınlar!”  </span></span>İbrâhim sûresi (14), 11</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Önceki âyette Hz. Peygamber’e asıl güveneceği yeri gösteren Allah Teâlâ, bu âyette de mü’minleri sadece kendisine dayanmaya çağırmaktadır. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tevekkül </span></span>Allah’a yönelik olursa, bir anlam ifade eder. Aksi halde o, sadece aldanmak demek olur. İslâm dışında kalmış olan insanlar değişik varlıklara bel bağlayabilirler. Ama mü’minler sadece Allah’a bel bağlamalıdırlar. Onlara bu yakışır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى :  {  فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّهِ } . والآيات في الأمر بالتوكل كثيرة معلومة.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">5. “Bir işe azmettiğinde artık Allah’a güven!”  </span></span>Âl-i İmrân sûresi (3), 159</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tereddüt, güvensizlik işareti ve sonucudur. Oysa mü’min, nasıl imanında tereddütsüz olmak zorunda ise, ön araştırmasını usûlüne uygun olarak yaptığı bir konuda belli bir şekilde harekete karar verdi mi, ötesini Allah’a bırakmalıdır. Kararsızlık göstermemelidir. Sonuç, görünürde olumsuz da olsa, hareket kurala uygun yapılmış olur ve bu başlı başına bir başarıdır. Çünkü mü’mine yakışan, tedbiri alıp takdire rıza göstermektir. Nitekim bir başka âyette Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى :  { وَمَن يَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ فَهُوَ حَسْبُهُ } : أي كافيه.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">6. “Allah’a güvenene, Allah kâfidir!”  </span></span>Talak sûresi (65), 3</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah Teâlâ, kendisine güveneni başkasına muhtaç etmez. Yardım tevekküle bağlıdır. Özellikle bir işe karar verdikten sonra gösterilecek teslimiyet ve tevekküle... <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah bize yeter, o ne güzel vekildir” </span></span>âyetinde ifade edilen tevekküle...</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى:{إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ اللّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَإِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ آيَاتُهُ زَادَتْهُمْ إِيمَانًا وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ} . والآيات في فضل التوكل كثيرة معروفة.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">7. “Gerçek mü’minler o kişilerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri titrer. Allah’ın âyetleri okunduğunda bu âyetler onların imanlarını pekiştirir de sadece Rab’lerine güvenip dayanırlar.”                    </span></span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Enfâl sûresi (8), 2</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Yakîn ve tevekkülün mü’minde meydana getireceği kemâlin iki belirtisi bu âyette açıklanmaktadır:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Sadece “Allah” ismi söylendiği, başkaca hiç bir sıfatından bahsedilmediği zaman bile <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“yüreklerin titremesi.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Allah’ın âyetleri okunduğunda <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“imanların artması”</span></span> yani iyice pekişmesi, Allah’a güven ve itimadın devamı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunlar imanın kalitesini, yakîn ve tevekkül seviyesini göstermektedir. Âdeta mü’min ile Allah arasındaki duygusal mesâfe ve iletişimin ölçüsünü ortaya koymaktadır. Bahis konusu titreme ve imanda pekişme, alınan mesâfenin son derece ileri ve iyi bir noktada olduğuna işaret sayılmaktadır. Tabiî aksi de o ölçüde uzaklığın işaretidir. Allah korusun.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisler</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">75-  <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">فَالأوَّلَ</span></span> : عَن ابْن عَبَّاسٍ رضي اللَّهُ عنهما قال : قال رسولُ اللَّه صلى اللَّه عليه وآله وسلم : « عُرضَت عليَّ الأمَمُ ، فَرَأيْت النَّبِيَّ وَمعَه الرُّهيْطُ والنَّبِيَّ ومَعهُ الرَّجُل وَالرَّجُلانِ ، وَالنَّبِيَّ وليْسَ مَعهُ أحدٌ إذ رُفِعَ لِى سوادٌ عظيمٌ فظننتُ أَنَّهُمْ أُمَّتِي ، فَقِيلَ لِى: هذا موسى وقومه ولكن انظر إلى الأفق فإذا سواد عظيم فقيل لى انظر إلى الأفق الآخر فإذا سواد عظيم فقيل لي : هَذه أُمَّتُكَ ، ومعَهُمْ سبْعُونَ أَلْفاً يَدْخُلُونَ الْجَنَّة بِغَيْرِ حِسَابٍ ولا عَذَابٍ » ثُمَّ نَهَض فَدَخَلَ منْزِلَهُ ، فَخَاض النَّاسُ في أُولَئِكَ الَّذينَ يدْخُلُون الْجنَّةَ بِغَيْرِ حسابٍ وَلا عذابٍ ، فَقَالَ بعْضهُمْ : فَلَعَلَّهُمْ الَّذينَ صَحِبُوا رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، وقَال بعْضهُم : فَلعَلَّهُمْ الَّذينَ وُلِدُوا في الإسْلامِ ، فَلَمْ يُشْرِكُوا باللَّه شيئاً     وذَكَروا أشْياء     فَخرجَ عَلَيْهمْ رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم فَقَالَ : « مَا الَّذي تَخُوضونَ فِيهِ ؟ » فَأخْبَرُوهُ فَقَالَ : « هُمْ الَّذِينَ لا يرقُونَ، وَلا يَسْتَرْقُونَ ، وَلاَ يَتَطيَّرُون ، وَعَلَى ربِّهمْ يتَوكَّلُونَ » فقَامَ عُكَّاشةُ بنُ مُحْصِن فَقَالَ : ادْعُ اللَّه أنْ يجْعَلَني مِنْهُمْ ، فَقَالَ : « أنْت مِنْهُمْ » ثُمَّ قَام رَجُلٌ آخَرُ فَقَالَ : ادْعُ اللَّه أنْ يَجْعَلَنِي مِنْهُمْ فقال : «سَبَقَكَ بِهَا عُكَّاشَةُ » متفقٌ عليه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">      « الرُّهَيْطُ بِضمِّ الرَّاء : تَصغيرِ رَهْط ، وهُم دُونَ عشرةِ أنْفُس . « والأفُقُ » : النَّاحِيةُ والْجانِب . « وعُكاشَةُ » بِضَمِّ الْعيْن وتَشْديد الْكافِ وَبِتَخْفيفها ، والتَّشْديدُ أفْصحُ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">75.<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> </span></span></span>Abdullah İbni Abbas <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anhümâ</span>’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“(Geçmiş) ümmetler bana gösterildi. Peygamber gördüm, yanında üç-beş kişilik küçük bir grup vardı. Peygamber gördüm, yanında bir iki kişi bulunuyordu. Ve peygamber gördüm, yanında kimsecikler yoktu. Bu arada önüme büyük bir kalabalık çıktı. Kendi ümmetim sandım. Bana ‘Bunlar Mûsâ’nın ümmetidir, sen ufka bak!’ dediler. Baktım; (çok) büyük bir karaltı. ‘İşte bunlar senin ümmetindir. İçlerinden hesapsız-azabsız cennete girecek yetmiş bin kişi vardır’ dediler.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">(İbni Abbas diyor ki) Söz buraya gelince Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span> kalkıp evine gitti. Oradaki sahâbîler bu hesapsız-azabsız cennete girecek yetmiş bin kişinin kimler olabileceği hakkında konuşmaya başladılar: Kimileri, “Bunlar peygamberin sohbetinde bulunanlar olmalıdır” derken, kimileri, “Bunlar İslâm geldikten sonra doğup, şirki tanımamış olanlardır” dediler. Daha başka birçok görüş ileri sürenler oldu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Onlar bu meseleyi tartışırken Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span> çıkageldi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ne hakkında konuşuyorsunuz?”</span></span> diye sordu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Hesapsız-azabsız cennete gireceklerin kim oldukları hakkında konuşuyoruz, dediler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunun üzerine Nebi <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Onlar büyü yapmayan, yaptırmayan, uğursuzluğa inanmayan ve Rablerine güvenenlerdir” </span></span>buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ukkâşe İbni Mihsan yerinden fırladı ve:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Beni de onlardan kılması için Allah’a dua et (Yâ Resûlallah)! dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span> da:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Sen onlardansın!”</span></span> buyurdu. Sonra bir başka kişi daha kalktı ve:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Beni de onlardan kılması için dua buyur, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span> bu defa:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Fırsatı değerlendirmekte Ukkâşe senden önce davrandı”</span></span> buyurdu.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Tıb 1, Rikak 50, Libâs 18; Müslim, Îmân 374. Ayrıca bk. Tirmizî, Kıyâmet 16</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisin Allah’a tam güven (tevekkül) ve tereddetsüz imân (yakîn) ile ilgili kısmı, son tarafıdır. Baş tarafında Peygamber Efendimiz’in bu anlattıklarını rüyada mı yoksa Mi’rac’da mı görmüş olduğuna dair bir açıklama bulunmamaktadır. İşin bu yönü yani nerede, ne zaman ve nasıl gördüğü aslında hiç de önemli değildir. Efendimiz, “gördüm” veya “bana gösterildi” dedikten sonra, bizim için olayın kendisi ehemmiyet kazanır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ancak burada çok önemli bir nokta daha vardır. Efendimiz’in <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Bana arzolundu, gösterildi (urizat aleyye)” </span>beyânı, vahiy dışında daha başka yollarla kendisinin bilgilendirildiğini ortaya koymaktadır. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bu ise, sünnetin </span></span>- en azından bir bölümünün- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ilâhi menşeli olduğuna nassî delildir. </span></span>İfâde ve olay, özellikle günümüzde bu yönüyle son derece önemlidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamberlerin ümmetten yana nasipleri farklı farklıdır. Kimine bir-iki kişi iman ederken, kimine de sayılamayacak kadar insan iman etmektedir. Ümmeti en çok olan Peygamber, Efendimiz’dir. Bu büyük ümmet içinde hesapsız-azabsız doğrudan cennete girecek bahtiyarlar, yetmiş bin kişidir. İşte bu müjdeli haber, duyulduğu anda, orada bulunan sahâbîlerin ilgisini çekmiş, Hz. Peygamber’in yanlarından ayrılmasını fırsat bilerek, bu bahtiyarların kimler olabileceğini araştırmaya, aralarında konuyu tartışmaya başlamışlar.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Konu yeterince tartışılıp zihinlerinde tam bir uyanıklık belirince Hz. Peygamber yanlarına çıkagelmiş ve onların tahminlerinin çok dışında ve ümmetin her neslini kucaklayan bir açıklamada bulunmuştur:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Onlar, büyü yapmayanlar, yaptırmayanlar, uğursuzluğa inanmayanlar ve sadece Rablerine güvenenlerdir!”</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bazı âyet ve sûreleri ve Hz. Peygamber’den nakledilen duaları okuyarak Allah’a sığınmak ve ondan şifa dilemek câiz ve meşrûdur. Gayr-i meşrû olan ise, birtakım tılsımlı ifadelerle hastalık ve şerlerden kurtulmayı düşlemektir. Bu hareket, Allah inancına ters düşer. Bu sebeple de Allah’a güvensizlik anlamına gelir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisin Müslim’deki bir rivayetinde, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“vücutlarını (kızgın demirlerle) dağlamayanlar (döğme yapmayanlar) ve büyü (efsun) yaptırmayanlar...”</span> ifadesi yer almaktadır. Gerek dağlama yoluyla yapılan döğmeler, gerekse büyü, kendini fenalıklardan korumak niyetiyle yapılır. Bu sebeple o işler Allah’a güveni sarsan anlayış ve uygulamalardır. Gerçek ve olgun mü’minin tavrı değildir. Hadiste<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> “tetayyür”</span> veya<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> “teşe’üm” </span>diye ifade buyurulan kuşların uçuşundan “uğursuzluk anlamı çıkarmak” ve ona göre davranmak da imanın nezâket ve kalitesine sığmamaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu tür saplantılardan yakasını kurtarmak ve “sadece Allah’a güvenmek”, sonuçta hesapsız ve azabsız cennete girmektir. Bu tür bir yakîn ve tevekkül, daha dünyada iken sahibini asılsız kuşku ve korkuların azab ve stresinden kurtarır. Bu, mü’minin olumsuz his ve anlayışlara karşı özgürlüğünü ilan etmesi, her şeyi Allah’ın irade ve takdirine havâle etmesi demektir. Yani son derece yüksek bir seviyedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu hadisi, tıbbî tedâvî’nin gereksizliğine delil saymak doğru değildir. Hz. Peygamber hem bizzat tedâvî olmuş hem de hastalıklardan tedâvî olmayı emir ve tavsiye buyurmuştur. Burada söz konusu olan, Allah’ın kaza ve kaderinin önüne geçebileceği inancıyla bazı anlamsız davranışlara başvurulmamasıdır. Allah’a güveni zedeleyici tavırlardan uzak kalınmasıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Konu ile doğrudan bir ilgisi olmamakla birlikte, Ukkâşe İbni Mihsan <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’ın uyanıklığına dikkat edilmelidir. İstek ve temennide zamanlamayı bilmek, isteğine kavuşmak için birebirdir. Hz. Peygamber’in ikinci kişinin isteğine cevap vermeyip onu <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Fırsatı Ukkâşe değerlendirdi”</span> diye nazikçe reddetmesi, ardı arkası kesilmeyecek bir istek zincirine fırsat vermemek içindir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu metod, eğitim ve öğretimde, fırsatların değerlendirilmesini öğretmekte pek güzel bir örnektir. Hatib Bağdâdî, bu ikinci zât’ın <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sa’d İbni Ubâde </span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span> olduğunu nakletmektedir. O takdirde bu nakil “Münâfıklardan olduğu için Hz. Peygamber o şahsa dua etmedi” şeklindeki yorumları geçersiz kılmaktadır. Şayet bu zât Sa’d İbni Ubâde değil de <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sa’d İbni Umâre </span></span>ise, bahis konusu yorum doğru olur ve rivayette, hadis usûlü terimiyle <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">tashîf </span></span>yapılmış sayılır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Hz. Peygamber’in ümmeti, önceki peygamberlerin ümmetlerinden daha fazladır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Hesapsız cennete girecek olan yetmiş bin kişi, Allah’a güveni tam olanlardır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Büyü yapmak-yaptırmak, uğursuzluğa inanmak, tevekküle aykırı ve yasaktır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Şer’î bir delil üzerinde münâkaşa yapmak câizdir. Zira ashâb-ı kirâm bu yetmiş bin kişinin kimler olabileceğini aralarında tartışmışlardır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Mü’mine uhrevî ve dînî meselelerde gözü açık davranmak yaraşır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">6. Allah’a güven ve tam i’timat, insanı dünyada birtakım yersiz kuşku ve duygulardan, yanlış uygulamalardan, âhirette de sorgu-sualden ve azaptan kurtarır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">76- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">الثَّانِي</span></span> : عَنْ ابْن عبَّاس رضي اللَّه عنهما أيْضاً أَنَّ رسول اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم كانَ يقُولُ : «اللَّهُم لَكَ أسْلَمْتُ وبِكَ آمنْتُ ، وعليكَ توَكَّلْتُ ، وإلَيكَ أنَبْتُ ، وبِكَ خاصَمْتُ . اللَّهمَّ أعُوذُ بِعِزَّتِكَ ، لا إلَه إلاَّ أنْتَ أنْ تُضِلَّنِي أنْت الْحيُّ الَّذي لا تمُوتُ ، وَالْجِنُّ وَالإِنْسُ يمُوتُونَ» متفقٌ عليه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> وَهَذا لَفْظُ مُسْلِمٍ وَاخْتَصرهُ الْبُخَارِيُ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">76. </span></span>Yine Abdullah İbni Abbas <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyalluha anhümâ</span>’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle söylemeyi itiyat edinmişti:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah’ım! Sana teslim oldum, ben sana inandım, sana dayandım. Yüzümü gönlümü sana çevirdim, senin yardımınla düşmanlara karşı mücâdele ettim.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah’ım! Beni saptırmandan yine sana, senin büyüklüğüne sığınırım, -ki senden başka ilah yoktur-. Ölmeyecek diri yalnız sensin. Cinler ve insanlar ise, hep ölümlüdürler!”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslim, Zikir 67. Ayrıca bk. Buhârî, Teheccüd 1, Tevhîd 7, 8, 24, 35; Müslim, Müsâfirîn 199; Ebû Dâvûd, Salât 119; Tirmizî, Daavât 29; Nesâî, Kıyâmü’l-leyl 9; İbni Mâce, İkâmet 180</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hemen bütün hadis kitaplarımızda bazı farklılıklarla da olsa yer alan ve 1483 numarada bir kere daha kısmen tekrar edilecek olan bu hadîs-i şerîf, tevekkül ve yakînin tanıtım ve yaşanmasında gerekli olan açıklama ve uygulamalara ışık tutmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İslâm, iman, tevekkül, gözün-gönlün Allah’a çevirilmesi, her türlü başarının Allah Teâlâ’nın yardımına bağlı olduğu gerçeğini daima dile getiren Hz. Peygamber, bu ikrarından sonra kendisini şaşırtmamasını ya da bu nimet ve ihsânlarından mahrûm etmemesini Allah’tan dilemektedir. Bu ifade ve dua tarzıyla Efendimiz;</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ey Rabbimiz! Bizi hidâyete erdirdikten sonra kalbimizi kaydırma!” </span></span>[Âl-i İmrân sûresi (3), 8] âyetini hatırlatmaktadır. Ancak hadisin <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“tevekkül ve yakîn” </span></span>konusunda zikredilmesi, daha çok bu dileğin önünde ve sonunda yer verilen ifadeler sebebiyledir. Zira Peygamber Efendimiz, müslümanlardan beklenen teslimiyet ve güven’in boyutlarını ve sebebini bu ifadelerinde açıklamaktadır. Özellikle<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> “Senden başka ölmeyecek diri yoktur. Cinler ve insanlar hep ölümlüdürler”</span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span>buyururken, Allah’a tevekkülün asıl sebebini de beyân etmektedir. Tevekkül, bâki olana yönelik olmalıdır. Tevekkül ancak bu takdirde bir anlam ifade eder. Fânilere güvenenler ise, eninde-sonunda büyük bir nedâmeti paylaşırlar. Nitekim âyet-i kerîmede <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ölümsüz ve daima diri olan Allah’a güvenip dayan. Onu hamd ile tesbih et!...” </span></span>[Furkân sûresi (25), 58] buyurulmuştur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Sadece Allah’a tevekkül edip güvenmek, iman ve İslâm üzere yaşamayı Allah’tan dilemek gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Kendisine itimat ve güvenmeye lâyık kemâl sıfatlarına yalnızca Allah Teâlâ sahiptir. Ölümlü varlıkların hiç biri bu mânada müslümanın güvenine muhatap olamaz.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Bu tür engin mânalı kelime ve cümlelerle dua etmekte Hz. Peygamber’i izlemek, mü’minlere yakışan en akıllıca hareket olur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Tevekkül ve yakîn tam bir özgürlüktür.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">77- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">الثَّالِثُ</span></span> : عن ابْنِ عَبَّاس رضي اللَّه عنهما أيضاً قال : «حسْبُنَا اللَّهُ ونِعْمَ الْوكِيلُ قَالَهَا إبْراهِيمُ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم حينَ أُلْقِى في النَّارِ ، وَقالهَا مُحمَّدٌ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم حيِنَ قَالُوا: «إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إيماناً وقَالُوا : حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوكِيلُ » رواه البخارى.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وفي رواية له عن ابْنِ عَبَّاسٍ رضي اللَّه عنهما قال : « كَانَ آخِرَ قَوْل إبْراهِيمَ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم حِينَ ألْقِي في النَّارِ « حسْبي اللَّهُ وَنِعمَ الْوَكِيلُ » .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">77. </span></span>Yine Abdullah İbni Abbas <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anhümâ</span> şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Allah bize yeter, o ne güzel vekildir” sözünü, ateşe atıldığında İbrahim <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span> söylemiştir. Muhammed<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> sallallahu aleyhi ve sellem</span> de bu sözü “Müşrikler size karşı toplandılar, başınızın çaresine bakınız!” dediklerinde söylemiştir. Nitekim bu haber müslümanların imanını arttırmıştı ve onlar hep birlikte “Allah bize yeter, o ne güzel vekildir” demişlerdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî’nin Abdullah İbni Abbas <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anhümâ</span>’dan naklettiği bir başka rivayette Abdullah şöyle demiştir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Ateşe atıldığı zaman İbrahim <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span>’ın son sözü:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Allah bana yeter, o ne güzel vekildir” demek olmuştur.   Buhârî, Tefsîrû sûre (3), 13</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Büyük sahâbî Abdullah İbni Abbas’ın bu beyanlarından, tevekkülün en kısa ve kesin ifadesi olan <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“hasbünallahu ve ni’mel vekîl” </span></span>sözünü Hz. İbrahim ve Hz. Peygamber’in en kritik anlarda söylemiş olduklarını öğrenmekteyiz.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadiste söz konusu olan olayların ilki Hz. İbrahim’in, Nemrut tarafından mancınıkla ateşe atılmasıdır. İkincisi de İslâm tarihinde “Bedr-i suğra” (Küçük Bedir Savaşı) diye bilinen hadisedir. Her iki olaya da Kur’an-ı Kerim’de işaret buyurulmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İbrahim <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span>’ın ateşe atılma olayı Kur’an-ı Kerîm’de tafsilatlı bir şekilde anlatılmaktadır [Enbiyâ sûresi (22), 51-70]. Ta baştan beri Allah’a tam bir güven içinde bulunan Hz. İbrahim en son anda, ateşe fırlatılırken de aynı itmi’nan ve güven ile <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah bana yeter, ne güzel vekildir O!” </span></span>teslimiyeti içinde sadece Allah’tan yardım beklediğini dile getiriyordu. Sonuç ise, gerçek tevekkülün akıllara hayret veren mutlu sonu idi: Kızgın ateşin serinlik veren bir ortama dönüşmesi... Çünkü Allah her şeye kâdirdir. Mesele O’na güvenmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber ile ilgili olaya ise Âl-i İmrân sûresinin 173. âyetinde işâret buyurulmaktadır. Uhud Savaşı’ndan sonra Ebû Süfyân, “Bir sene sonra Bedir’de buluşalım” demiş, Hz. Peygamber de “inşaallah” diye cevap vermişti. Vakit gelince Ebû Süfyân Mekke’li müşriklerden topladığı güçle <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Merru’z-zahran</span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span>denilen yere kadar gelip ordugâh kurmuştu. Ancak kalbine düşen korku sonucu Mekke’ye geri dönmeye karar vermişti. Tam bu sırada Medine’ye gitmekte olan Nuaym İbni Mes’ud ve adamlarıyla karşılaştı. Henüz müslüman olmayan Nuaym’a;</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Al sana on deve! Medine’ye gittiğinde, büyük bir kuvvetle gelmişler, seni bekliyorlar, diye Muhammed’i korkut! demişti. Nuaym Medine’de Hz. Peygamber’i harb hazırlıkları içinde buldu. Ebû Süfyân’ın isteğini yerine getirerek:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ebû Süfyân, Mekkelileri toplayıp gelmiş, sizi bekliyor. Giderseniz hiçbiriniz geri dönemez! diye müslümanları korkutmak istedi. Başta Hz. Peygamber olmak üzere ashâb-ı kirâmın Allah’a iman ve güvenleri artmış ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah bize yeter, ne güzel vekildir O!” </span></span>demişler ve sözleşilen yere hareket etmişlerdi. Bedir mevkiine gelince düşmanın çoktan çekip gittiğini gördüler. Panayır süresinde orada kalıp ticaret yaptılar; sonra da Medine’ye döndüler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İbn Abbas’ın bu rivayeti bir taraftan tevekkül ve yakîn’in, peygamberlerin hayatındaki yerini gösterirken, diğer taraftan onun fevkalâde yüksek bir seviye işi olduğuna dikkat çekmiş olmakta, bu seviyeyi kazanmaya teşvikte bulunmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Özellikle sıkışık anlarda Allah’a tevekkülün kıymeti büyüktür.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Tevekkül, telaş ve paniği önler. Soğukkanlılık, Allah’a güvenden kaynaklanır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Propaganda ve soğuk savaşta Allah’a güven, toplumların en sağlam güvencesidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Kur’ân-ı Kerîm’de anlatıldığı üzere tevekkül, peygamberlerin hayatlarında da önemli gelişmelere sebep olmuştur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">78- الرَّابعُ : عَن أبي هُرَيْرةَ رضي اللَّه عنه عن النبي صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يَدْخُلُ الْجَنَّةَ أقْوَامٌ أفْئِدتُهُمْ مِثْلُ أفئدة الطَّيْرِ » رواه مسلم .  قيل معْنَاهُ مُتوَكِّلُون ، وقِيلَ قُلُوبُهُمْ رقِيقةٌ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">78. </span></span>Ebû Hüreyre <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivayet edildiğine göre Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Cennete girecek bir kısım insanlar vardır ki, onların kalpleri kuş kalbi gibi (rakîk ve güven içinde)dir.”  </span></span>Müslim, Cennet 27. Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Müsned,</span> II, 331</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Cennete girecek birtakım insanların kuş kalbli olmasını, âlimler farklı şekillerde yorumlamışlardır. Ancak Nevevî, hadisi, tevekkül ve yakîn konusunda zikretmek suretiyle kuş kalplilerden maksadın, “Allah’a güvenen ve tevekkül edenler” olduğunu göstermiştir. İşin doğrusu da budur. Zira kuşlar her sabah, her türlü endişeden uzak olarak tam bir tevekkül içinde yeni güne başlarlar ve bütün korkaklıklarına, çekingenliklerine rağmen karınlarını doyururlar. Allah Teâlâ onlara da günlük rızıklarını verir. Nitekim bir âyet-i kerîmede [Ankebut sûresi (29), 60] <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Nice canlı yaratık vardır ki rızkını </span></span>(biriktirip yanında) <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">taşımaz. Allah ona da size de rızık verir” </span></span>buyurulmuştur. Rivâyete göre, Mekke’de müşriklerden gördükleri baskı ve işkenceler karşısında Hz. Peygamber müslümanlara Medine’ye hicret etmelerini tavsiye etmişti. Bunun üzerine içlerinden bazıları “Oraya nasıl gider, orada ne yer, ne içeriz?” diye endişelerini belirtmişlerdi. O zaman Allah Teâlâ böyle düşünenleri bu âyetle uyarmış, rızkı verenin Allah olduğunu ve dolayısıyla O’na güvenmek gerektiğini hatırlatmıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Allah’a tevekkül etmenin sonu cennettir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Tevekkül, yersiz sıkıntı ve kaygıların azab ve stresinden kişiyi kurtarır, huzurlu bir hayata kavuşturur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">79- الْخَامِسُ : عنْ جَابِرٍ رضي اللَّهُ عنه أَنَّهُ غَزَا مَعَ النَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قِبَلَ نَجْدٍ فَلَمَّا قَفَل رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَفَل مَعهُمْ ، فأدْركتْهُمُ الْقائِلَةُ في وادٍ كَثِيرِ الْعضَاهِ ، فَنَزَلَ رسولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم، وتَفَرَّقَ النَّاسُ يسْتظلُّونَ بالشجر ، ونَزَلَ رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم تَحْتَ سمُرَةٍ ، فَعَلَّقَ بِهَا سيْفَه ، ونِمْنَا نوْمةً ، فإذا رسولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يدْعونَا ، وإِذَا عِنْدَهُ أعْرابِيُّ فقَالَ : « إنَّ هَذَا اخْتَرَطَ عَلَيَّ سيْفي وأَنَا نَائِمٌ ، فاسْتيقَظتُ وَهُو في يدِهِ صَلْتاً ، قالَ : مَنْ يَمْنَعُكَ منِّي ؟ قُلْتُ : اللَّه     ثَلاثاً » وَلَمْ يُعاقِبْهُ وَجَلَسَ . متفقٌ عليه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">      وفي رواية : قَالَ جابِرٌ : كُنَّا مع رسول اللِّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم بذاتِ الرِّقاعِ ، فإذَا أتينا على شَجرةٍ ظليلة تركْنَاهَا لرسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، فَجاء رجُلٌ من الْمُشْرِكِين ، وسيف رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم مُعَلَّقٌ بالشَّجرةِ ، فاخْترطهُ فقال : تَخَافُنِي ؟ قَالَ : « لا » قَالَ : فمَنْ يمْنَعُكَ مِنِّي ؟ قال: «اللَّه».</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">    وفي رواية أبي بكرٍ الإِسماعيلي في صحيحِهِ : قال منْ يمْنعُكَ مِنِّي ؟ قَالَ : « اللَّهُ » قال: فسقَطَ السَّيْفُ مِنْ يدِهِ ، فأخذ رسَول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم السَّيْفَ فَقال : « منْ يمنعُكَ مِنِّي ؟ » فَقال : كُن خَيْرَ آخِذٍ ، فَقَالَ : « تَشهدُ أنْ لا إلَه إلا اللَّهُ ، وأنِّي رسولُ اللَّه ؟ » قال : لا، ولكِنِّي أعاهِدُك أن لا أقَاتِلَكَ ، ولا أكُونَ مع قوم يقاتلونك ، فَخلَّى سبِيلهُ ، فَأتى أصحابَه فقَالَ : جِئتكُمْ مِنْ عِندِ خيرِ النَّاسِ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">      قَولُهُ : « قَفَل » أيْ : رجع . و « الْعِضَاهُ » الشَّجر الذي لَه شَوْك . و «السَّمُرةُ » بِفَتْحِ السينِ وضمِّ الْميمِ : الشَّجَرةُ مِن الطَّلْحِ ، وهِي الْعِظَام منْ شَجرِ الْعِضاهِ . و « اخْترطَ السَّيْف » أي : سلَّهُ وهُو في يدِهِ . « صلتاً » أيْ : مسْلُولاً ، وهُو بِفْتح الصادِ وضمِّها .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">79. </span></span>Câbir İbni Abdullah<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> radıyallahu anh</span>’den rivayet edildiğine göre o, Nebi <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> ile birlikte Necid taraflarında bir gazvede bulunmuştu. Dönüşte Resûlullah ile birlikteydi. Öğle vakti <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ağaçlık, </span></span>çalılık bir vadiye geldiklerinde Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> orada mola vermiş, mücâhidler ağaçlar altında gölgelenmek üzere çevreye dağılmışlardı. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> ise, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">semure </span></span>denilen sık yapraklı bir ağaç altında istirahate çekilmiş kılıcını da ağaca asmıştı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">(Câbir dedi ki:) birazcık (uyku) kestirmiştik ki, Resûlullah’ın bizi çağırdığını işittik ve hemen yanına koştuk. Bir de baktık, Resûlullah’ın yanında (müşriklerden) bir bedevi, Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Ben uyurken bu bedevi kılıcımı almış, uyandığımda kılıç kınından sıyrılmış vaziyette bunun elindeydi.</span></span> Bana:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Seni benim elimden kim koruyup kurtaracak? dedi. Ben de üç defa:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">– “Allah” </span></span>cevabını verdim.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">(Câbir diyor ki) Resûlullah adamı cezalandırmamıştı, yanında oturuyordu.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Cihâd 84, 87, Meğâzî 31, 32; Müslim, Fezâil 13, 14, Müsâfirîn 311</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">(Buhârî’deki) bir başka rivayette (bk. Meğâzî 31) Câbir <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span> şöyle demiştir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> ile birlikte zâtü’r-rikâ’ denilen gazvede bulunuyorduk. Gölgeli bir ağaç bulduğumuzda onu Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’e bırakmayı âdet edinmiştik. (Bu defa da öyle yaptık.) Ancak müşriklerden bir adam gelerek Resûlullah’ın (ağaçta asılı olan) kılıcını alıp çekmiş ve:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Benden korkuyor musun? diye seslenmiş. Nebi <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Hayır”</span></span> cevabını vermiş. Adam:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Peki seni benim elimden kim kurtaracak? demiş. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> de</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Allah”</span></span> buyurmuştur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ebû Bekir el-İsmâîlî’nin <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Sahîh”</span>inde yer alan bir rivâyette olayın bundan sonraki kısmı şöyle anlatılmaktadır:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Adam:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Seni benim elimden kim kurtarır? dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Nebi <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah</span></span>” cevabını verdi. Bunun üzerine adamın elinden kılıç düştü. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> kılıcı aldı ve:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Peki şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?</span></span> buyurdu. Adam:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- İyi bir cezalandırıcı ol! dedi. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Allah’tan başka ilâh olmadığını ve benim Allah’ın elçisi olduğumu kabul ve itiraf eder misin?”</span></span> dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Adam:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Hayır, kabul etmem. Ancak seninle çarpışmamaya, seninle savaşacak herhangi bir topluluk içinde bulunmamaya söz veririm, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunun üzerine Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> adamı serbest bıraktı. O da arkadaşlarının yanına döndü ve onlara:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- En hayırlı kişinin yanından geliyorum, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">En umutsuz ve zor anlarda bile Allah’a olan güvenini kaybetmemek, tereddütsüz imandan kaynaklanan tevekkülün bir başka mânasıdır. Sonucu ise, daima olumludur. Büyük sahâbî Câbir İbni Abdullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span> kendisinin şâhit olduğu ve Resûlullah<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in başından geçen son derece ibretli bir olayı anlatmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hicretin 6. yılında, İslâm  ordusunun taş ve dikenlerden yaralanmış olan ayaklarına çaput bağlamak zorunda kalmasından dolayı Zâtü’r-rika’ (ayağı sargılılar) adı verilen gazve dönüşünde ağaçlık bir bölgede mola verilmişti. Peygamber Efendimiz, orijinal adı <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">semüre </span></span>olan sakız ağacının gölgesinde istirahate çekilmişti. Ashâb-ı kirâm en koyu gölgeyi Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’e ayırmayı genel bir uygulama haline getirmişlerdi. Bu, onların Hz. Peygamber’e karşı duydukları engin saygının bir göstergesi idi. Bu defa da öyle yapmışlardı... Kendileri de öğle sıcağından korunmak için ağaç gölgelerine sığınmışlardı. Bu yüzden de Hz. Peygamber’in yakın çevresinden uzaklaşmışlardı. Bunu fırsat bilen müşrikler, rivâyetlere göre Gavres İbni Havis adındaki bir kâfiri kışkırtarak akıllarınca Hz. Peygamber’i öldürtmek istemişlerdi. Atalarımız ne kadar doğru söylemişler: <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Su uyur, düşman uyumaz.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Yorgunluk ve aşırı sıcak sebebiyle İslâm ordusunun hemen uykuya dalmasından yararlanan Gavres, Hz. Peygamber’in baş ucuna gelmiş, ağaçta asılı olan kılıcını alıp çekmişti. Tam bu sırada Hz. Peygamber’in mübârek gözlerini açtığını görünce, aralarında hadisin tercümesinde yer alan konuşmalar geçmiştir. Hz. Peygamber, kendi kılıcıyla kendisini öldürmek isteyen düşman karşısında hiç telaşlanmadan ve korkmadan Allah’a olan güvenini dile getirmiş, onun bu sarsılmaz irade ve güveni karşısında moralini yitiren müşriğin elinden kılıç düşmüştü.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İnsan Allah’a dayanmasını bildikten sonra onu kim alt edebilir? Gerçek güç ve kuvvet sadece yüce Allah’a aittir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber’in, kendisini öldürmeyi kasteden ve tam teşebbüs halinde bulunan bu müşriği, iman etmemesine rağmen bağışlaması, onun böylesi bir olayı yaşamış bir kişi olarak çevresini etkilemesini istemesinden olsa gerektir. Nitekim bu hedef, kendisini kışkırtanların yanlarına döndüğü zaman adamın <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“İnsanların en hayırlısının yanından geliyorum” </span></span>diye konuşmaya başlamasıyla gerçekleşmiştir. O şahsın cezalandırılmaması, cezalandırılmasından çok daha etkili bir propaganda vesilesi olmuştur. Zaten daha sonra bu zat ve çevresi müslüman olacaktır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Olayda dikkat çeken bir nokta da, Hz. Peygamber’in bu müşriği etkisiz hale getirdikten sonra, mücâhidleri toplayıp olayı onlara bizzat anlatmasıdır. Efendimiz bu davranışıyla, Allah’a tevekkül etmenin gereğini ve mutlu sonunu onlara bütün çıplaklığıyla göstermek istemiştir. Her an uyanık ve mütevekkil olmak gerektiği bundan daha güzel nasıl anlatılabilirdi?</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisin bir rivayetini nakleden Ebû Bekir el-İsmâîlî, Buhârî ve Müslim’in <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Sahîh</span>’leri üzerine müstahrecler yazmış ve hicrî 371 tarihinde vefat etmiş büyük ve güvenilir bir muhaddistir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Her konuda olduğu gibi tevekkül ve yakîn mevzuunda da Hz. Peygamber en güzel örnektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Hz. Peygamber kendi can düşmanlarını bile bağışlamış, intikam almaya kalkışmamıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Tehlikeler karşısında Hz. Peygamber daima büyük bir şecâat göstermiş, Allah’a güvenini asla sarsmamıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. İnsanların İslâm’a girmelerini sağlamak için Hz. Peygamber her olaydan yararlanmayı ihmal etmemiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">80- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">السادِسُ</span></span> : عنْ عمرَ رضي اللَّهُ عنه قال : سمعْتُ رسولَ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يقُولُ: « لَوْ أنَّكم تتوكَّلونَ على اللَّهِ حقَّ تَوكُّلِهِ لرزَقكُم كَما يرزُقُ الطَّيْرَ ، تَغْدُو خِماصاً وترُوحُ بِطَاناً» رواه الترمذي ، وقال : حديثٌ حسنٌ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">      معْناهُ تَذْهَبُ أوَّلَ النَّهَارِ خِماصاً : أي ضَامِرةَ الْبُطونِ مِنَ الْجُوعِ ، وترْجِعُ آخِرَ النَّهَارِ بِطَاناً : أيْ مُمْتَلِئةَ الْبُطُونِ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">80. </span></span>Ömer İbnü’l-Hattâb <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyalluha anh</span>’den rivayet edildiğine göre “Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’i şöyle buyururken dinledim” demiştir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Eğer siz Allah’a gereği gibi güvenseydiniz, (Allah), kuşları doyurduğu gibi sizi de rızıklandırırdı. Kuşlar sabahları kursakları boş olarak çıktıkları halde akşam dolu kursaklarla dönerler.”  </span></span>Tirmizî Zühd 33. Ayrıca bk. İbni Mâce, Zühd 14</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Şartlar nasıl olursa olsun Allah Teâlâ’ya karşı sürekli bir güven ve itimat halinde olmak ve rızkı veren’in sadece Allah olduğu bilinciyle hareket etmek, Allah’a gereği gibi tevekkül anlamına gelmektedir. Çalışmak, çabalamak, tedbir almak gibi davranışlar rızkın gerçek sebebi değildir. Rızkı veren yalnızca Allah’tır. Ötesi vesilelerdir. Gerçek rızık verenin Allah olduğu bilincine sahip olduktan sonra, gösterilecek gayretler bir anlam kazanır. Rızkı, çalışma ve gayrete bağlamak ise, sebebi, yaratıcı yerine koymak gibi büyük bir yanlışa götürür. Çünkü âyette de beyan buyurulduğu gibi <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Yeryüzündeki bütün canlıların rızkını ancak Allah verir” </span></span>[Hûd Sûresi (11), 6]. Hadîs-i şerîf, çalışma ve rızık aramanın tevekküle ters düştüğünü değil, tam aksine, sabahları boş kursakla fakat endişesiz olarak rızık aramaya çıkan kuşların rahatlığı ve teslimiyeti içinde, yersiz birtakım düşüncelere ve endişelere kapılmadan nasibini aramayı, boş oturmamayı, tevekkülün gereği saymaktadır. Önemli olan, âlemin rızkını vermeyi tekeffül etmiş olan Allah’a itimadı sarsmamak, gereksiz ve yersiz duygulara kapılmamaktadır. Zira böylesine bir güven sapması, gösterilen gayretlere rağmen, tatmin edici sonuçlara ulaşamamanın sebebi olur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kulların rızık konusunda Allah’a karşı tam bir güven içinde olmaları, bu açıdan kuşları örnek almaları ve kendilerini Allah’ın rızıklandırdığı, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“rızkını sırtında taşımayan nice canlıların bulunduğu”</span></span>nu [bk. Ankebût sûresi (29), 60] unutmamaları esastır. Şunu bir kere daha vurgulamak gerekir ki, Allah’a güven duygusu tevekkül, kalbte bulunur. Bu duygu kalbteki yerini koruduğu sürece gayret ve çabalar tevekküle asla ters düşmez. Bir zorluk çıkarsa, bu, Allah’ın takdiri iledir, bir kolaylık olursa, bu da Allah’ın kolaylaştırması iledir. Kul kendisinde bir varlık ve güç görüp işi zora sokmamalı, üzerine düşeni yapmakla yetinmeli, neticeyi daima Allah’a havale etmeli, ondan bilmelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Rızık, Alah’ın takdirindedir. Kâinâtı besleyen O’dur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Rızkını temin için çalışmak, -kendinde bir varlık görmemek şartıyla- tevekküle mâni değildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Her insan rızkını temin için çalışacaktır. Ancak rızkını Allah’ın verdiğini unutmayacaktır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Kul, Allah’a güveni nisbetinde rahat eder, huzur bulur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">81- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">السَّابِعُ</span></span> : عن أبي عِمَارةَ الْبراءِ بْنِ عازِبٍ رضي اللَّه عنهما قال : قال رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « يا فُلان إذَا أَويْتَ إِلَى فِرَاشِكَ فَقُل : اللَّهمَّ أسْلَمْتُ نفْسي إلَيْكَ ، ووجَّهْتُ وجْهِي إِلَيْكَ ، وفَوَّضْتُ أمري إِلَيْكَ ، وألْجأْتُ ظهْرِي إلَيْكَ . رغْبَة ورهْبةً إلَيْكَ ، لا ملجَأَ ولا منْجى مِنْكَ إلاَّ إلَيْكَ ، آمَنْتُ بِكِتَابِكَ الَّذي أنْزَلْتَ، وبنبيِّك الَّذي أرْسلتَ ، فَإِنَّكَ إنْ مِتَّ مِنْ لَيْلَتِكَ مِتَّ عَلَى الْفِطْرَةِ ، وإنْ أصْبحْتَ أصَبْتَ خيْراً » متفقٌ عليه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وفي رواية في الصَّحيحين عن الْبرَاء قال : قال لي رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « إذَا أتَيْتَ مضجعَكَ فَتَوَضَّأْ وُضُوءَكَ للصَّلاَةِ ، ثُمَّ اضْطَجِعْ عَلَى شِقِّكَ الأيْمَنِ وقُلْ : وذَكَر نحْوَه ثُمَّ قَالَ وَاجْعَلْهُنَّ آخرَ ما تَقُولُ »</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">81.</span></span> Ebû Ümâre Berâ İbni Âzib <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anhümâ</span>’dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Ey falân! Yatağına yattığında şöyle dua et:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah’ım! Kendimi sana teslim ettim. Yüzümü sana çevirdim. İşimi sana ısmarladım, işimde sana güvendim. (Rızânı) isteyerek, (azâbından) korkarak sırtımı sana dayadım, sana sığındım. Sana karşı yine senden başka sığınak yoktur. İndirdiğin kitaba ve gönderdiğin peygambere inandım.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Eğer bu duayı yapıp yattığın gece ölürsen, iman üzere ölürsün, ölmez de sabaha çıkarsan hayra kavuşursun.”   </span></span>Buhârî, Vudû 75, Daavât 6; Müslim, Zikr 56-58. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 98.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî ve Müslim’in <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Sahîh</span>’lerinde (gösterilen yerlerde) yine Berâ İbni Âzib’den rivayet edildiğine göre Berâ, “Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> bana şöyle buyurdu” demiştir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Yatağına yatacağın zaman, namaz kılmak için abdest alıyor gibi abdest al, sonra sağ tarafına yat ve</span></span> -yukarıdaki duayı aynen zikrederek- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">böyle dua et!”</span></span> Sonra da şunu ilâve etti:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “En son sözün bu dua olsun!”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ebû Ümâre Berâ İbni Âzib</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Sahâbî oğlu sahâbî olan Berâ, Medine’li ve Evs kabilesindendir. Hicretten evvel Medine’de müslüman olmuştur. Hz. Peygamber’e derin muhabbeti ve bağlılığı ile tanınmaktadır. Onun tavır ve davranışlarını nakletmeye özel bir önem verir, hep Hz. Peygamber’i örnek gösterirdi. Meselâ namazda safların düzgün tutulmasına pek dikkat eder, bunun gereğinden ve faziletinden sık sık bahseder ve derdi ki:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Cemaatla namaz kılmaya kalktığımız zaman, Hz. Peygamber elleriyle göğüslerimize bazen de sırtlarımıza değer, böylece safları düzeltir:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Saflarınız bozuk olmasın, sonra o bozukluk kalblerinize sirayet eder”<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span>buyururdu</span> (Ahmed b. Hanbel, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Müsned</span>,  IV 304).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Bir keresinde de Resûlullah’tan bahseden biri “Hz. Peygamber’in yüzü kılıç gibi parlardı” demişti. Bu benzetmeyi yerinde ve zarif bulmayan Berâ hazretleri, derhal müdâhale etmiş ve:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Hayır, Resûlullah’ın mübârek yüzü ay gibi ışıldardı,” diye gerçeği, gereken şekilde dile getirmişti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Peygamber’den 305 hadis rivayet etmiştir. Bunlardan yirmi ikisini Buhârî ve Müslim müştereken nakletmişlerdir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Berâ yaşı küçük olduğu için Bedir Gazvesi’ne katılamamışsa da Uhud’dan itibaren savaşlara iştirak etmiştir. Hatta o, Hz. Ömer zamanında Rey fethine ve Tüster savaşına da katılmıştır. Hz. Ali’nin hilafetinde Kûfe’ye yerleşmiş ve hicrî 72 yılında orada vefat etmiştir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah’a tam güven (tevekkül) ve tereddütsüz iman (yakîn), müslümanın yirmi dört saatini kuşatan bir uyanıklığı gerektirir. Hadîs-i şerîf bunun delilidir. Zira sevgili Peygamberimiz uykudan önce yapılacak işleri ve sözleri belirlerken, Allah’a güven ve teslimiyeti ağırlıklı şekilde vurgulamıştır. Sonucu da çok açık şekilde <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Eğer ölürsen, fıtrat (iman) üzere ölürsün; sabaha ulaşırsan, geceyi tevekkül ve yakîn üzere geçirmiş olmanın hayrına ulaşırsın”</span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span>sözleriyle belirtmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Yatak duası” </span></span>olarak her akşam okunması tavsiye edilen hadîs-i şerîf, görüldüğü gibi tam bir teslimiyet andıdır. Kulun Allah karşısındaki durumunu pek net şekilde belirlemektedir. Tam bir emniyet çemberi çizmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Namaz kılacakmış gibi abdest almak, sağ yanına yatmak ve hadiste yer alan ifadelerle Allah’ı anmak, müslümanı tam bir ibadet havasına sokacak ve uykuyu da ibadetleştirecek üç sünnettir. Her an yaşanması istenen “kulluk”, bundan daha güzel nasıl gündeme getirilebilir?</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Abdestli olanın, yatacağı zaman tekrar abdest almasına elbette gerek yoktur. 816 numarada tekrar edecek olan hadisimizde yer alan dua ve zikir cümlelerinin, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">uykudan önceki son sözler</span> olması ayrıca tavsiye edilmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisin bazı rivayetlerinde Berâ hazretlerinin son cümledeki <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Nebî </span></span>kelimesini <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Resûl </span></span>diye söylediği fakat Hz. Peygamber’in bunu kabul etmeyip <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Nebî </span></span>demesinde ısrar ettiği görülmektedir. Resûl-i Ekrem’in bu titizliği, o duânın bu lafızlarla Hz. Peygamber’e öğretilmiş olmasındandır. Ulemâdan bazıları bu titizliği dikkate alarak, hadislerin kelimesi kelimesine aynen, yani lafzan rivayet edilmesi gerektiğini, mâna ile hadis rivayetinin câiz olmadığını ileri sürmüşlerdir. Ancak mâna ile hadis rivayeti, mânayı tersine çevirmemek şartıyla ve daha başka kayıtlarla câizdir ve bu ruhsat, hadis rivayetinde kullanılmıştır. Ezan ve tahiyyât duası gibi kendisi ile ibadet olunan hadisler ve aynı kelimelerle edâ olunması gereken rivayetler, mâna ile nakledilmezler. Bunlarda lafzan rivayet esastır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in bu düzeltmesi, hadisimizdeki duanın bu lafızlarla okunması gereğine işarettir. Teslimiyet ve tevekkül andının seçilmiş kelime ve cümlelerle yapılması da pek tabiîdir. Tevekkül ve yakîn konusu gibi, onu dile getiren kelimeler de son derece önem arzetmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Tevekkeltü alellah”, </span></span>işlerimi Allah’a ısmarladım, demektir. Ayrılma zamanlarında “Allaha ısmarladık” diyerek vedâlaşmak, herhalde buradan kaynaklanmakta ve her işi Allah’a emanet etmenin Türkçe söylenişi olmaktadır. Bu durumu günlük muâşeret kuralı olarak uygulamamız, sünnet-i seniyyenin kültürümüzdeki müsbet izlerindendir. Bu, bilinçle ve ısrarla sürdürülmeli, “çav” veya “bay bay” gibi yabancı kelime ve ifadelerle asla değiştirilmemelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Abdestli olarak ve sağ tarafına yatarak uyumak tavsiye edilmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Hadisimizdeki dua cümleleri ile Allah’ı anmak sünnettir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Resûlullah’ın yaptığı ve öğrettiği dualara (me’sûr dualar) önem verilmelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Müslüman günlük hayatının her safhasında Allah’a iltica edip, tam bir güven ve teslimiyet içinde olmalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">82- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">الثَّامِنُ</span></span> : عنْ أبي بَكْرٍ الصِّدِّيق رضي اللَّه عنه عبدِ اللَّه بنِ عثمانَ بنِ عامِرِ بنِ عُمَرَ ابن كعب بن سعد بْنِ تَيْمِ بْن مُرَّةَ بْنِ كَعْبِ بْن لُؤيِّ بْنِ غَالِب الْقُرَشِيِّ التَّيْمِيِّ رضي اللَّه عنه     وهُو وأبُوهُ وَأُمَّهُ صحابَةٌ ، رضي اللَّه عنهم     قال : نظرتُ إلى أقْدَامِ المُشْرِكِينَ ونَحنُ في الْغَارِ وهُمْ علَى رؤوسنا فقلتُ : يا رسولَ اللَّهِ لَوْ أَنَّ أحَدَهمْ نَظرَ تَحتَ قَدميْهِ لأبصرَنا فقال: « مَا ظَنُّك يا أبا بكرٍ باثْنْينِ اللَّهُ ثالثُِهْما » متفقٌ عليه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">82. </span></span>Ebû Bekir es-Sıddîk, Abdullah İbni Osman İbni Âmir İbni Ömer İbni Kâ’b İbni Sa’d İbni Teym İbni Mürre İbni Kâ’b İbni Lüey İbni Galib el-Kureşî et-Teymî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivayet edildiğine göre -ki Allah kendilerinden razı olsun, kendisi, babası ve annesi sahâbîdir- o şöyle demiştir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">(Hicret yolculuğunda) biz Resûlullah ile mağaradayken, tepemizde dolaşıp duran müşriklerin ayaklarını gördüm ve:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ey Allah’ın elçisi! Eğer şunlardan biri eğilip aşağıya bakacak olsa mutlaka bizi görür, dedim. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Üçüncüleri Allah olan iki kişiyi sen ne zannediyor (ve haklarında neler düşünüyor)sun, Ebû Bekr?”</span></span>  Buhârî, Tefsîru sûre (9), 9; Fezâilü’l-ashâb 2; Müslim, Fezâilüs-sahâbe 1</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ebû Bekir es-Sıddîk</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Adı ve nesebi hadisin baş kısmında zikredilmiş olan Hz. Ebû Bekir, Peygamber Efendimiz’den iki sene sonra Mekke’de doğmuştur. Nesebi Mürre İbni Kâ’b’da Resûl-i Ekrem Efendimiz’in nesebiyle birleşir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">İslâm’dan önceki 38 yıllık hayatında içki kullanmamış, putlara tapmamış, nezih yaşayışıyla tanınmıştır. Efendimiz, peygamber olduğunu söylediği zaman, ona hemen iman etmiştir. Erkeklerden ilk müslüman odur. Annesi, babası, evlâdı ve torunları sahâbîdir. Babası Ebû Kuhâfe Osman İbni Âmir, Ebû Bekir hazretlerinden fazla yaşamıştır. Ne var ki, Ebû Kuhâfe, ancak Mekke’nin fethinden sonra İslâmiyeti kabul etmiştir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Ebû Bekir, Peygamber Efendimiz’in en samimi dostu, mağara arkadaşı, kayınpederi, veziri, danışmanı ve ilk halifesi olmuştur. Hz. Peygamber’e tam güveni ve bağlılığı sebebiyle <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Sıddîk” </span></span>unvanını almıştır.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Mâlî imkânları ve sosyal itibarı oldukça yüksek olan Hz. Ebû Bekir, müslümanların dar zamanlarında özellikle Mekke döneminin ilk yıllarında müslüman olan köleleri sahiplerinden büyük paralarla satın alıp âzâd etmiştir. İslâm harblerinde de en büyük mâlî yardım daima Hz. Ebû Bekir tarafından yapılmıştır.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Peygamber son hastalığında, imamlığa, Hz. Ebû Bekir’i geçirmiş ve kendisi de arkasında namaz kılmıştır. Resûl-i Ekrem’in vefatında soğukkanlılığıyla ashâbı yatıştıran odur.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">İslâm’ın ilk halifesi olan ve iki yılı biraz aşkın bir süre bu görevi sürdüren Hz. Ebû Bekir, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ridde olayları </span></span>denilen dinden dönme teşebbüslerini fevkalâde dirâyetle engellemiş, İslâm devletinin dağılmasını önlediği gibi fetihlerin devamını da sağlamıştır. Kur’ân-ı Kerîm onun hilafeti döneminde  toplanıp bir araya getirilmiştir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Peygamber’e uymakta ve onu izlemekteki hassasiyeti ile ashâb arasında temâyüz etmiş olan Hz. Ebû Bekir hicri 13 yılında Medine’de vefat etmiş ve pek sevdiği Resûl-i Ekrem’in yanına defnedilmiştir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber, hicret esnasında yol arkadaşı Ebû Bekir ile birlikte Mekke’den çıkıp bir kaç günlüğüne Sevr mağarasına sığınmıştı. Müşrikler ise her tarafta onları arıyordu. İşte onlardan bir grup mağaranın üzerinde gezinip dururken, içeriden Hz. Ebû Bekir onların ayaklarını görmüş ve endişesini “Şöyle eğilip ayaklarının dibine bakacak olsalar, bizi görecekler” sözüyle dile getirmişti. Allah’a karşı her an tam bir güven ve tevekkül içinde bulunan Hz. Peygamber, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Üçüncüsü Allah olan iki kişiyi sen ne sanıyorsun? Onlar hiç ele geçer mi?”</span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span>diye onu teselli etmiş, Allah’ın kendilerini koruyacağına olan güvenini açıklamıştır. Kur’ân-ı Kerîm olayı anlatırken bu birliktelik mazhariyetini <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Üzülme, endişelenme, Allah bizimledir” </span></span>[Tevbe sûresi (9), 40] tesbitiyle vermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tevekkül ve yakîn duygusu, kemâl noktasını bulduğu zaman kul, Allah Teâlâ’nın yardım ve korumasını sanki gözleriyle görüyormuş gibi bir huzur ve tatmine ulaşır. Bu noktadan sonra da hiçbir şeyin kaygısı söz konusu olamaz. Kendisi bu noktada bulunan Efendimiz, Hz. Ebû Bekir’i de aynı noktaya çağırmaktadır. Nitekim Allah Teâlâ <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Şüphesiz biz Peygamberimize ve mü’minlere bu dünya hayatında da, şahitlerin şahitlik edecekleri günde de yardım ederiz” </span></span>[Mü’min sûresi (40), 51] buyurmuş, Peygamber ve inananları yalnız bırakmayacağını duyurmuştur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Allah’a güvenmek gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Tedbir almak, güvensizlik anlamına gelmez.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Hz. Ebû Bekir, Hz. Peygamber’e küçük bir zararın gelmesini bile istemiyordu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Hz. Peygamber, çevresindekiler için güven kaynağıydı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">83- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">التَّاسِعُ</span></span> : عَنْ أُمِّ المُؤمِنِينَ أُمِّ سلَمَةَ ، واسمُهَا هِنْدُ بنْتُ أبي أُمَيَّةَ حُذَيْفةَ المخزومية رضي اللَّهُ عنها أن النبيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم كانَ إذَا خَرجَ مِنْ بيْتِهِ قالَ : « بسم اللَّهِ، توكَّلْتُ عَلَى اللَّهِ، اللَّهُمَّ إِنِّي أعوذُ بِكَ أنْ أَضِلَّ أو أُضَلَّ ، أَوْ أَزِلَّ أوْ أُزلَّ ، أوْ أظلِمَ أوْ أُظلَم ، أوْ أَجْهَلَ أو يُجهَلَ عَلَيَّ » حديثٌ صحيحٌ رواه أبو داود والتِّرمذيُّ وَغيْرُهُمَا بِأسانِيدَ صحيحةٍ . قالَ التِّرْمذي : حديثٌ حسنٌ صحيحٌ ، وهذا لَفظُ أبي داودَ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">83.</span></span> Asıl adı Hind Binti Ebû Ümeyye Huzeyfe el-Mahzûmiyye olan Ümmü Seleme<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> radıyallahu anhâ</span>’dan rivayet edildiğine göre Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> evinden çıkacağı zaman şöyle dua ederdi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah’ın adıyla çıkıyorum, Allah’a güveniyorum. Allah’ım sapmaktan, saptırılmaktan, kaymaktan kaydırılmaktan, haksızlık yapmaktan, haksızlığa uğramaktan, câhilce davranmaktan ve câhillerin davranışlarına muhatap olmaktan sana sığınırım.”</span></span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ebû Dâvûd, Edeb 103; Tirmizî, Daavât 34; İbni Mâce, Duâ 18</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ümmü Seleme</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Kureyş’ten Ebû Ümeyye Huzeyfe’nin kızı ve asıl adı Hind olan Ümmü Seleme, ilk eşi Abdullah İbni Esed ile Habeşistan’a hicret etti. Oğlu Seleme orada dünyaya geldi. Ailece Medine’ye döndüler. Kocası Abdullah, Uhud Gazvesi’nde yaralandı ve vefat etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber ile evlenip mü’minlerin anaları arasına girdi.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Ümmü Seleme vâlidemiz, sahâbîler arasında bilgisi, güzel konuşması ve faziletiyle bilinir. Resûl-i Ekrem Efendimiz’den 378 hadîs rivayet etti. Rivayetleri Kütüb-i Sitte’de yer aldı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Doksan yaşlarında iken hicri 62 yılında Medine’de vefat etti. Hz. Peygamber’in eşlerinden en son vefat eden odur. Bakî mezarlığına defnedildi.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tevekkül ve yakîn, her an Allah ile beraber olma şuurudur. Sürekli güven, bu şuurun sonucudur. Annemiz Ümmü Seleme <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anhâ</span> bu rivayetinde, sevgili Peygamberimiz’in evinden çıkacağı zaman -bir rivayete göre, mübarek gözlerini gökyüzüne çevirerek- yaptığı dua ve güven yenilemesini haber vermektedir. Hz. Peygamber’in bu duayı yapmadan evinden çıkmadığını da yine Ümmü Seleme vâlidemizin bir başka rivayetinden öğrenmekteyiz.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Evden çıkıp topluma karışmak, günlük işlere dalmak yani insanlarla değişik boyutlu temaslarda bulunmak demektir. Efendimiz, yalnızken de evindeyken de, sokakta, çarşıda, pazarda iken de tüm işlerinde Allah’a güvendiğini, O’na sığındığını ifade etmektedir. Münasebetlerde, haklara riayet etmekte doğru yoldan ayrılmaktan, saptırılmaktan, kasıtlı-kasıtsız haktan uzaklaşmaktan, başkalarının kendisini yanıltmasından, muamelelerinde zulüm yapmaktan, kendisine başkalarının zulmetmesinden, insanlara karşı câhilce davranmaktan câhillerin kaba ve kasıtlı davranışlarına muhatap olmaktan Allah’a sığınmak, tam bir güven duygusuyla güne başlamaktır. Dünya işlerine dalıp Allah’ı unutmak, insanların telkinlerine kanıp doğrudan ayrılmak hiç şüphesizdir ki, insanı bir çok yanlışa itecektir. Böyle bir tehlikeyi daha ilk adımda, Allah’ın yardımını ve korumasını talep ederek önlemeye çalışmak, bizzat kendi kendisine uyanıklığı telkin etmek demektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadiste Peygamber Efendimiz sapıklıktan, zilletten, ayağının kaymasından, zulümden ve cahilce davranışlardan Allah’a sığınırken bu noktaların toplum içinde son derece önemli olduğuna dikkat çekmiş, bu tür tehlikelerden uzak kalabilmek için Allah’tan yardım dilemek gerektiğine ısrarla işaret etmiş olmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i şerîften Allah’a tam güven ve tereddütsüz imanın dualara da yansıması gereği anlaşılmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Hz. Peygamber daima Allah’a sığınır ve O’ndan yardım dilerdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Evden dışarı çıkarken bu hadîsi şerîfteki gibi dua etmek müstehabdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Sapıklık, zillet, zulüm ve cehâletten sürekli uzak kalmaya gayret etmek lâzımdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">84 - <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">الْعَاشِرُ</span></span> : عنْ أنسٍ رضيَ اللَّهُ عنه قال : قال : رسولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « مَنْ قَالَ يعنِي إذا خَرَج مِنْ بيْتِهِ : بِسْم اللَّهِ توكَّلْتُ عَلَى اللَّهِ ، ولا حوْلَ ولا قُوةَ إلاَّ بِاللَّهِ ، يقالُ لهُ هُديتَ وَكُفِيت ووُقِيتَ ، وتنحَّى عنه الشَّيْطَانُ » رواه أبو داودَ والترمذيُّ ، والنِّسائِيُّ وغيرُهمِ : وقال الترمذيُّ : حديثٌ حسنٌ ، زاد أبو داود : « فيقول : يعْنِي الشَّيْطَانَ  لِشَيْطانٍ آخر: كيْفَ لك بِرجُلٍ قَدْ هُدِيَ وَكُفي وَوُقِى»؟</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">84. </span></span>Enes <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivayet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Kim, evinden çıkarken:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah’ın adıyla çıkıyor, Allah’a güveniyorum. Günahlardan korunmaya güç yetirmek ve taate kuvvet bulmak, ancak Allah’ın tevfik ve yardımıyladır” derse kendisine:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Doğruya iletildin, ihtiyaçların karşılandı, düşmanlarından korundun, diye cevap verilir. Şeytan da kendisinden uzaklaşır.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ebû Dâvûd’un rivayetinde şu ilâve vardır:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Şeytan, diğer şeytana: Hidâyet edilmiş, ihtiyaçları karşılanmış ve korunmuş kişiye sen ne yapabilirsin ki? der.</span>  Ebû Dâvûd, Edeb 103; Tirmizî, Daavât 34</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i şerîf, bir önceki hadisin âdeta bir parçası veya devamı gibidir. Evinden çıkarken <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“bismillah, tevekkeltü alellah ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah” </span></span>diyenin, Allah’a güven tazeleyip, işlerini, hatadan korunmasını, tâat ve hayırlara muvaffak kılınmasını Allah’ın yardımına bağlayan yani inancını böylece ortaya koyan kişinin, umduklarına kavuşacağını haber vermektedir. Üstelik şeytanın kendisini yanıltmaktan ümidini kesip uzaklaşacağını bildirmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tevekkül etmesini bilen, tam bir güvenceye kavuşmuş demektir. Kulun Alah’a tevekkül ettiğini bilmediği için onu yanıltmaya çalışan şeytanı, durumu bilen şeytanın, “Boşuna uğraşma, o sigortalandı” diye uyarması, Allah’a tevekkülün gücünü gösterir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Allah’a güvenip sığınmak, en sağlam barınakta korunmak demektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Evden çıkarken hadisteki cümlelerle dua etmek müstehabtır. Bunu alışkanlık haline getirmek, çocuklara da öğretmek gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">85- وَعنْ أنَسٍ رضي اللَّهُ عنه قال : كَان أخوانِ عَلَى عهْدِ النبيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، وكَانَ أَحدُهُما يأْتِي النبيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، والآخَرُ يحْتَرِفُ ، فَشَكَا الْمُحْتَرِفُ أخَاهُ للنبيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم فقال : « لَعلَّكَ تُرْزَقُ بِهِ » رواه التِّرْمذيُّ بإسناد صحيح على شرط مسلمٍ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">« يحْترِفُ » : يكْتَسِب ويَتَسبَّبُ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">85. </span></span>Enes <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span> şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> zamanında iki kardeş vardı. Bunlardan biri (ilim öğrenmek için) Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’e gelir, diğeri de (geçimlerini temin için) çalışırdı. (Bir gün) çalışan kardeş, ötekini Nebi <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’e şikâyet etti. Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span> da:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Belki de sen, onun yüzünden iş buluyor, rızıklandırılıyorsun” </span></span>buyurdu.     Tirmizî, Zühd 33</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Birlikte yaşayan iki kardeşten biri, ötekine işinde ve sanatında yardım edeceği yerde Hz. Peygamber’in meclislerine devam ederek ilim öğrenmeyi yeğlemişti. Bu durum, bir süre sonra öteki kardeşin şikâyetlenmesine, bu şikâyetini Resûl-i Ekrem’e kadar iletmesine sebep oldu. Bu zat, kardeşinin de kendisi gibi çalışmasını, geçimlerine katkıda bulunmasını istiyordu. Bütün yükün kendisine kalmış olmasından yakınıyordu. Görünüşe göre de haklıydı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Durumu öğrenen Hz. Peygamber, işin farklı bir yönüne dikkat çekerek:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Kimbilir, belki de sen, ilim peşinde olan o kardeşine de baktığın için iş buluyor, san’atını icrâ ediyor, böylece kazancın kolaylaşıyor, belki de sen ona değil, o sana bakıyor”</span></span> buyurdu. Bu ifadesiyle Hz. Peygamber çalışmayı terketmeyi tavsiye etmiyor, aksine, ilmin geçime katkısının olmadığını sanmanın yanlışlığına dikkat çekiyor. Nitekim bir başka hadîs-i şerîfte de Resûl-i Ekrem Efendimiz:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“İlim öğrenen kişinin rızkını Allah Teâlâ üstlenmiştir”</span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span>buyurmaktadır. Bir başkasında da:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Kardeşinin yardımında bulunduğu sürece, Allah da kuluna yardım eder”</span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span>denilmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Netice olarak, Allah kendisine güvenen kulunu mahrum bırakmaz, onu değişik şekillerde rızıklandırır. Tevekkülün karşılığı, sebepler dünyasında herhangi bir yolla, herhangi bir şekilde mutlaka görülür. Hadîs-i şerîfte bu yollardan birine işaret edilmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Durumun nezâketine uygun bir düşünceye sahip olmak gerek. Eskilerin <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“iyi düşün”</span></span> diye yaptıkları ikazları, böylesi yerlerde insan, daha iyi algılayabilmektedir. <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Güçsüz ve zayıflarınız sebebiyle rızıklandırılıyor ve destekleniyorsunuz.”</span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span>hadîs-i şerîfi de [bk. 273 ve 274. hadisler] bu noktada daha bir netleşiyor. İlâhî yardım ve tecellinin bir çok yolu vardır. “Allah, akla hayâle gelmeyen yer ve yönlerden kullarını rızıklandırır.”</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İlim öğrenmek, günlük geçim yönünden bir mahrûmiyet sebebi gibi görünse de, eninde sonunda onun bereketi kendisini gösterecektir. Hele bizler gibi <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“bilgi ve enformasyon (danışma) çağı”</span></span>nı yaşayanlar, ilmin ne ölçüde bir rızık ve hâkimiyet vesilesi olduğunu çok daha iyi görecek ve anlayacaklardır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Dini öğrenmek, dine ve insanlara hizmet etmek için ilim yoluna düşenlerin geçimini Allah kolaylaştırır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. İlim ehline yardımcı olanlar, bunun karşılığını mutlaka görürler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Kişi, bakımını üstlendikleri sebebiyle rızıklandırılır.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kaynak: Riyazüssalihin</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">بَابُ اليقين وَالتوكّل-7</span></span></span><br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">TEREDDÜTSÜZ İMAN VE ALLAH’A TAM GÜVEN (YAKÎN VE TEVEKKÜL)</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Âyetler</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">قال اللَّه تعالى:{ وَلَمَّا رَأَى الْمُؤْمِنُونَ الْأَحْزَابَ قَالُوا هَذَا مَا وَعَدَنَا اللَّهُ وَرَسُولُهُ وَصَدَقَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ وَمَا زَادَهُمْ إِلَّا إِيمَانًا وَتَسْلِيمًا } .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1. “Mü’minler Hendek Harbi için toplanıp gelmiş düşmanı gördükleri zaman, “Allah’ın ve Resûlünün bize va’dettiği işte budur, Allah ve Resûlü doğru söyledi” dediler. Bu onların iman ve teslimiyetlerini artırıp (pekiştirdi).”  </span></span>Ahzâb sûresi (33), 22</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hendek Harbi öncesinde yıkıcı propagandalarla dirençleri kırılmaya çalışılan Medineli müslümanlar, Kureyş ordusunun geldiğini görünce, Allah’ın ve Resûlü’nün zafer va’dini hatırlamış, güvenleri artmış ve zaferi gözleriyle görüyormuşcasına tereddütsüz ve kesin bir teslimiyetle düşmanı karşılamışlardı. Gelen ordu, müslümanların korkularını değil, imân ve teslimiyetlerini, yakîn ve tevekküllerini arttırmıştı. Zira Allah Teâlâ:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ey mü’minler, yoksa siz, sizden önce yaşamış olan kavimlerin başına gelenler size gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokundu ve onlar öylesine sarsıldılar ki, Peygamber ve onunla birlikte iman edenler en sonunda “Allah’ın yardımı nerde kaldı?” dediler. İşte o zaman </span></span>(onlara): <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">‘Bilesiniz Allah’ın yardımı çok yakın!’ </span></span>(denildi.)<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">” </span></span>[Bakara sûresi (2), 214] buyurmuştu. Hz. Peygamber de önce zor anlar yaşanacağını ama sonuçta Arap kabilelerinin dağılıp gideceğini ve zaferin mü’minlerin olacağını önceden müjdelemişti. Mü’minlerin bu ilâhî ve peygamberî va’adlere olan güveni, gözleriyle gördükleri düşman ordusundan daha kesindi. O yüzden de aslâ korkmadılar, sarsılmadılar. Âyet bu gerçeği anlatmakta, candan iman ve Allah’a güvenin, inananları tehlikeler karşısında nasıl güçlendireceğini göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى{ الَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُواْ لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَاناً وَقَالُواْ حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ  [173] فَانقَلَبُواْ بِنِعْمَةٍ مِّنَ اللّهِ وَفَضْلٍ لَّمْ يَمْسَسْهُمْ سُوءٌ وَاتَّبَعُواْ رِضْوَانَ اللّهِ وَاللّهُ ذُو فَضْلٍ عَظِيمٍ }</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2. “Bazı münâfık kişilerin müslümanlara ‘düşmanlarınız size hücum için hazırlandılar; aman onlardan sakının!’ demeleri, onların imanlarını bir kat daha arttırdı ve ‘Allah bize yeter, ne güzel vekildir O!’ dediler. Bunun üzerine onlara hiç bir zarar dokunmadan, Allah’ın nimet ve ikrâmlarıyla döndüler. Böylece Allah’ın rızâsına tâlip oldular. Allah büyük kerem sahibidir.”</span></span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Âl-i İmrân sûresi (3), 173-174</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Rivâyetlere göre Küçük Bedir Gazvesi demek olan <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bedr-i suğrâ’</span></span>da Ebû Süfyân komutasındaki müşriklerle karşılaşmaya hazırlanan İslâm askerlerine bazı münâfıklar, Kureyş ve yandaşlarının büyük bir güç oluşturduklarını söyleyerek onları caydırmaya çalışmışlardı. Ne var ki bu haber, mü’minlerin Allah’a güvenlerini ve zafere olan inançlarını iyice pekiştirmiş ve kuvvetlendirmişti. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah bize yeter, düşmanın sayısı önemli değil!” </span></span>şeklindeki teslimiyetleri Allah’ın rızâsını her şeyden önde tutmaları, en küçük bir sıkıntıya düşmeden başarılı olmalarını sağlamıştı. Zira Allah Teâlâ kendisine güvenenlerin güvenini asla boşa çıkarmaz.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Mü’minlerde bulunması gerekli olan, inançta tereddütsüzlük ve Allah’a sarsılmaz itimad, onların en büyük gücü ve başarılarının sırrıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى :  { وَتَوَكَّلْ عَلَى الْحَيِّ الَّذِي لَا يَمُوتُ وَسَبِّحْ بِحَمْدِهِ وَكَفَى بِهِ بِذُنُوبِ عِبَادِهِ خَبِيرًا } .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3. “Ölümsüz ve daima diri olan Allah’a güvenip sığın!”  </span></span>Furkân sûresi (25), 58</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Güven ve sığınma duygusunun insana gerçekten güven verebilmesi için sığınılacak kimsenin fânî olmaması gerekir. Bu duygu hiç ölmeyene, yokluğu düşünülmeyecek olana yönelik olmalıdır ki, kişiyi güçlü ve diri tutsun. İşte bu âyette Allah Teâlâ, habîbine ve onun şahsında müslümanlara hitâben kendisini, ölümsüzlüğü ve sürekli diriliği ile tanıtmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى :  { وَعلَى اللّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ } .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4. “Mü’minler Allah’a güvenip dayansınlar!”  </span></span>İbrâhim sûresi (14), 11</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Önceki âyette Hz. Peygamber’e asıl güveneceği yeri gösteren Allah Teâlâ, bu âyette de mü’minleri sadece kendisine dayanmaya çağırmaktadır. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tevekkül </span></span>Allah’a yönelik olursa, bir anlam ifade eder. Aksi halde o, sadece aldanmak demek olur. İslâm dışında kalmış olan insanlar değişik varlıklara bel bağlayabilirler. Ama mü’minler sadece Allah’a bel bağlamalıdırlar. Onlara bu yakışır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى :  {  فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّهِ } . والآيات في الأمر بالتوكل كثيرة معلومة.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">5. “Bir işe azmettiğinde artık Allah’a güven!”  </span></span>Âl-i İmrân sûresi (3), 159</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tereddüt, güvensizlik işareti ve sonucudur. Oysa mü’min, nasıl imanında tereddütsüz olmak zorunda ise, ön araştırmasını usûlüne uygun olarak yaptığı bir konuda belli bir şekilde harekete karar verdi mi, ötesini Allah’a bırakmalıdır. Kararsızlık göstermemelidir. Sonuç, görünürde olumsuz da olsa, hareket kurala uygun yapılmış olur ve bu başlı başına bir başarıdır. Çünkü mü’mine yakışan, tedbiri alıp takdire rıza göstermektir. Nitekim bir başka âyette Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى :  { وَمَن يَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ فَهُوَ حَسْبُهُ } : أي كافيه.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">6. “Allah’a güvenene, Allah kâfidir!”  </span></span>Talak sûresi (65), 3</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah Teâlâ, kendisine güveneni başkasına muhtaç etmez. Yardım tevekküle bağlıdır. Özellikle bir işe karar verdikten sonra gösterilecek teslimiyet ve tevekküle... <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah bize yeter, o ne güzel vekildir” </span></span>âyetinde ifade edilen tevekküle...</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى:{إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ اللّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَإِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ آيَاتُهُ زَادَتْهُمْ إِيمَانًا وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ} . والآيات في فضل التوكل كثيرة معروفة.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">7. “Gerçek mü’minler o kişilerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri titrer. Allah’ın âyetleri okunduğunda bu âyetler onların imanlarını pekiştirir de sadece Rab’lerine güvenip dayanırlar.”                    </span></span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Enfâl sûresi (8), 2</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Yakîn ve tevekkülün mü’minde meydana getireceği kemâlin iki belirtisi bu âyette açıklanmaktadır:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Sadece “Allah” ismi söylendiği, başkaca hiç bir sıfatından bahsedilmediği zaman bile <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“yüreklerin titremesi.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Allah’ın âyetleri okunduğunda <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“imanların artması”</span></span> yani iyice pekişmesi, Allah’a güven ve itimadın devamı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunlar imanın kalitesini, yakîn ve tevekkül seviyesini göstermektedir. Âdeta mü’min ile Allah arasındaki duygusal mesâfe ve iletişimin ölçüsünü ortaya koymaktadır. Bahis konusu titreme ve imanda pekişme, alınan mesâfenin son derece ileri ve iyi bir noktada olduğuna işaret sayılmaktadır. Tabiî aksi de o ölçüde uzaklığın işaretidir. Allah korusun.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisler</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">75-  <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">فَالأوَّلَ</span></span> : عَن ابْن عَبَّاسٍ رضي اللَّهُ عنهما قال : قال رسولُ اللَّه صلى اللَّه عليه وآله وسلم : « عُرضَت عليَّ الأمَمُ ، فَرَأيْت النَّبِيَّ وَمعَه الرُّهيْطُ والنَّبِيَّ ومَعهُ الرَّجُل وَالرَّجُلانِ ، وَالنَّبِيَّ وليْسَ مَعهُ أحدٌ إذ رُفِعَ لِى سوادٌ عظيمٌ فظننتُ أَنَّهُمْ أُمَّتِي ، فَقِيلَ لِى: هذا موسى وقومه ولكن انظر إلى الأفق فإذا سواد عظيم فقيل لى انظر إلى الأفق الآخر فإذا سواد عظيم فقيل لي : هَذه أُمَّتُكَ ، ومعَهُمْ سبْعُونَ أَلْفاً يَدْخُلُونَ الْجَنَّة بِغَيْرِ حِسَابٍ ولا عَذَابٍ » ثُمَّ نَهَض فَدَخَلَ منْزِلَهُ ، فَخَاض النَّاسُ في أُولَئِكَ الَّذينَ يدْخُلُون الْجنَّةَ بِغَيْرِ حسابٍ وَلا عذابٍ ، فَقَالَ بعْضهُمْ : فَلَعَلَّهُمْ الَّذينَ صَحِبُوا رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، وقَال بعْضهُم : فَلعَلَّهُمْ الَّذينَ وُلِدُوا في الإسْلامِ ، فَلَمْ يُشْرِكُوا باللَّه شيئاً     وذَكَروا أشْياء     فَخرجَ عَلَيْهمْ رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم فَقَالَ : « مَا الَّذي تَخُوضونَ فِيهِ ؟ » فَأخْبَرُوهُ فَقَالَ : « هُمْ الَّذِينَ لا يرقُونَ، وَلا يَسْتَرْقُونَ ، وَلاَ يَتَطيَّرُون ، وَعَلَى ربِّهمْ يتَوكَّلُونَ » فقَامَ عُكَّاشةُ بنُ مُحْصِن فَقَالَ : ادْعُ اللَّه أنْ يجْعَلَني مِنْهُمْ ، فَقَالَ : « أنْت مِنْهُمْ » ثُمَّ قَام رَجُلٌ آخَرُ فَقَالَ : ادْعُ اللَّه أنْ يَجْعَلَنِي مِنْهُمْ فقال : «سَبَقَكَ بِهَا عُكَّاشَةُ » متفقٌ عليه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">      « الرُّهَيْطُ بِضمِّ الرَّاء : تَصغيرِ رَهْط ، وهُم دُونَ عشرةِ أنْفُس . « والأفُقُ » : النَّاحِيةُ والْجانِب . « وعُكاشَةُ » بِضَمِّ الْعيْن وتَشْديد الْكافِ وَبِتَخْفيفها ، والتَّشْديدُ أفْصحُ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">75.<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> </span></span></span>Abdullah İbni Abbas <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anhümâ</span>’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“(Geçmiş) ümmetler bana gösterildi. Peygamber gördüm, yanında üç-beş kişilik küçük bir grup vardı. Peygamber gördüm, yanında bir iki kişi bulunuyordu. Ve peygamber gördüm, yanında kimsecikler yoktu. Bu arada önüme büyük bir kalabalık çıktı. Kendi ümmetim sandım. Bana ‘Bunlar Mûsâ’nın ümmetidir, sen ufka bak!’ dediler. Baktım; (çok) büyük bir karaltı. ‘İşte bunlar senin ümmetindir. İçlerinden hesapsız-azabsız cennete girecek yetmiş bin kişi vardır’ dediler.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">(İbni Abbas diyor ki) Söz buraya gelince Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span> kalkıp evine gitti. Oradaki sahâbîler bu hesapsız-azabsız cennete girecek yetmiş bin kişinin kimler olabileceği hakkında konuşmaya başladılar: Kimileri, “Bunlar peygamberin sohbetinde bulunanlar olmalıdır” derken, kimileri, “Bunlar İslâm geldikten sonra doğup, şirki tanımamış olanlardır” dediler. Daha başka birçok görüş ileri sürenler oldu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Onlar bu meseleyi tartışırken Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span> çıkageldi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ne hakkında konuşuyorsunuz?”</span></span> diye sordu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Hesapsız-azabsız cennete gireceklerin kim oldukları hakkında konuşuyoruz, dediler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunun üzerine Nebi <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Onlar büyü yapmayan, yaptırmayan, uğursuzluğa inanmayan ve Rablerine güvenenlerdir” </span></span>buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ukkâşe İbni Mihsan yerinden fırladı ve:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Beni de onlardan kılması için Allah’a dua et (Yâ Resûlallah)! dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span> da:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Sen onlardansın!”</span></span> buyurdu. Sonra bir başka kişi daha kalktı ve:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Beni de onlardan kılması için dua buyur, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span> bu defa:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Fırsatı değerlendirmekte Ukkâşe senden önce davrandı”</span></span> buyurdu.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Tıb 1, Rikak 50, Libâs 18; Müslim, Îmân 374. Ayrıca bk. Tirmizî, Kıyâmet 16</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisin Allah’a tam güven (tevekkül) ve tereddetsüz imân (yakîn) ile ilgili kısmı, son tarafıdır. Baş tarafında Peygamber Efendimiz’in bu anlattıklarını rüyada mı yoksa Mi’rac’da mı görmüş olduğuna dair bir açıklama bulunmamaktadır. İşin bu yönü yani nerede, ne zaman ve nasıl gördüğü aslında hiç de önemli değildir. Efendimiz, “gördüm” veya “bana gösterildi” dedikten sonra, bizim için olayın kendisi ehemmiyet kazanır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ancak burada çok önemli bir nokta daha vardır. Efendimiz’in <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Bana arzolundu, gösterildi (urizat aleyye)” </span>beyânı, vahiy dışında daha başka yollarla kendisinin bilgilendirildiğini ortaya koymaktadır. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bu ise, sünnetin </span></span>- en azından bir bölümünün- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ilâhi menşeli olduğuna nassî delildir. </span></span>İfâde ve olay, özellikle günümüzde bu yönüyle son derece önemlidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamberlerin ümmetten yana nasipleri farklı farklıdır. Kimine bir-iki kişi iman ederken, kimine de sayılamayacak kadar insan iman etmektedir. Ümmeti en çok olan Peygamber, Efendimiz’dir. Bu büyük ümmet içinde hesapsız-azabsız doğrudan cennete girecek bahtiyarlar, yetmiş bin kişidir. İşte bu müjdeli haber, duyulduğu anda, orada bulunan sahâbîlerin ilgisini çekmiş, Hz. Peygamber’in yanlarından ayrılmasını fırsat bilerek, bu bahtiyarların kimler olabileceğini araştırmaya, aralarında konuyu tartışmaya başlamışlar.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Konu yeterince tartışılıp zihinlerinde tam bir uyanıklık belirince Hz. Peygamber yanlarına çıkagelmiş ve onların tahminlerinin çok dışında ve ümmetin her neslini kucaklayan bir açıklamada bulunmuştur:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Onlar, büyü yapmayanlar, yaptırmayanlar, uğursuzluğa inanmayanlar ve sadece Rablerine güvenenlerdir!”</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bazı âyet ve sûreleri ve Hz. Peygamber’den nakledilen duaları okuyarak Allah’a sığınmak ve ondan şifa dilemek câiz ve meşrûdur. Gayr-i meşrû olan ise, birtakım tılsımlı ifadelerle hastalık ve şerlerden kurtulmayı düşlemektir. Bu hareket, Allah inancına ters düşer. Bu sebeple de Allah’a güvensizlik anlamına gelir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisin Müslim’deki bir rivayetinde, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“vücutlarını (kızgın demirlerle) dağlamayanlar (döğme yapmayanlar) ve büyü (efsun) yaptırmayanlar...”</span> ifadesi yer almaktadır. Gerek dağlama yoluyla yapılan döğmeler, gerekse büyü, kendini fenalıklardan korumak niyetiyle yapılır. Bu sebeple o işler Allah’a güveni sarsan anlayış ve uygulamalardır. Gerçek ve olgun mü’minin tavrı değildir. Hadiste<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> “tetayyür”</span> veya<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> “teşe’üm” </span>diye ifade buyurulan kuşların uçuşundan “uğursuzluk anlamı çıkarmak” ve ona göre davranmak da imanın nezâket ve kalitesine sığmamaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu tür saplantılardan yakasını kurtarmak ve “sadece Allah’a güvenmek”, sonuçta hesapsız ve azabsız cennete girmektir. Bu tür bir yakîn ve tevekkül, daha dünyada iken sahibini asılsız kuşku ve korkuların azab ve stresinden kurtarır. Bu, mü’minin olumsuz his ve anlayışlara karşı özgürlüğünü ilan etmesi, her şeyi Allah’ın irade ve takdirine havâle etmesi demektir. Yani son derece yüksek bir seviyedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu hadisi, tıbbî tedâvî’nin gereksizliğine delil saymak doğru değildir. Hz. Peygamber hem bizzat tedâvî olmuş hem de hastalıklardan tedâvî olmayı emir ve tavsiye buyurmuştur. Burada söz konusu olan, Allah’ın kaza ve kaderinin önüne geçebileceği inancıyla bazı anlamsız davranışlara başvurulmamasıdır. Allah’a güveni zedeleyici tavırlardan uzak kalınmasıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Konu ile doğrudan bir ilgisi olmamakla birlikte, Ukkâşe İbni Mihsan <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’ın uyanıklığına dikkat edilmelidir. İstek ve temennide zamanlamayı bilmek, isteğine kavuşmak için birebirdir. Hz. Peygamber’in ikinci kişinin isteğine cevap vermeyip onu <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Fırsatı Ukkâşe değerlendirdi”</span> diye nazikçe reddetmesi, ardı arkası kesilmeyecek bir istek zincirine fırsat vermemek içindir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu metod, eğitim ve öğretimde, fırsatların değerlendirilmesini öğretmekte pek güzel bir örnektir. Hatib Bağdâdî, bu ikinci zât’ın <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sa’d İbni Ubâde </span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span> olduğunu nakletmektedir. O takdirde bu nakil “Münâfıklardan olduğu için Hz. Peygamber o şahsa dua etmedi” şeklindeki yorumları geçersiz kılmaktadır. Şayet bu zât Sa’d İbni Ubâde değil de <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sa’d İbni Umâre </span></span>ise, bahis konusu yorum doğru olur ve rivayette, hadis usûlü terimiyle <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">tashîf </span></span>yapılmış sayılır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Hz. Peygamber’in ümmeti, önceki peygamberlerin ümmetlerinden daha fazladır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Hesapsız cennete girecek olan yetmiş bin kişi, Allah’a güveni tam olanlardır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Büyü yapmak-yaptırmak, uğursuzluğa inanmak, tevekküle aykırı ve yasaktır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Şer’î bir delil üzerinde münâkaşa yapmak câizdir. Zira ashâb-ı kirâm bu yetmiş bin kişinin kimler olabileceğini aralarında tartışmışlardır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Mü’mine uhrevî ve dînî meselelerde gözü açık davranmak yaraşır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">6. Allah’a güven ve tam i’timat, insanı dünyada birtakım yersiz kuşku ve duygulardan, yanlış uygulamalardan, âhirette de sorgu-sualden ve azaptan kurtarır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">76- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">الثَّانِي</span></span> : عَنْ ابْن عبَّاس رضي اللَّه عنهما أيْضاً أَنَّ رسول اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم كانَ يقُولُ : «اللَّهُم لَكَ أسْلَمْتُ وبِكَ آمنْتُ ، وعليكَ توَكَّلْتُ ، وإلَيكَ أنَبْتُ ، وبِكَ خاصَمْتُ . اللَّهمَّ أعُوذُ بِعِزَّتِكَ ، لا إلَه إلاَّ أنْتَ أنْ تُضِلَّنِي أنْت الْحيُّ الَّذي لا تمُوتُ ، وَالْجِنُّ وَالإِنْسُ يمُوتُونَ» متفقٌ عليه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> وَهَذا لَفْظُ مُسْلِمٍ وَاخْتَصرهُ الْبُخَارِيُ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">76. </span></span>Yine Abdullah İbni Abbas <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyalluha anhümâ</span>’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle söylemeyi itiyat edinmişti:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah’ım! Sana teslim oldum, ben sana inandım, sana dayandım. Yüzümü gönlümü sana çevirdim, senin yardımınla düşmanlara karşı mücâdele ettim.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah’ım! Beni saptırmandan yine sana, senin büyüklüğüne sığınırım, -ki senden başka ilah yoktur-. Ölmeyecek diri yalnız sensin. Cinler ve insanlar ise, hep ölümlüdürler!”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslim, Zikir 67. Ayrıca bk. Buhârî, Teheccüd 1, Tevhîd 7, 8, 24, 35; Müslim, Müsâfirîn 199; Ebû Dâvûd, Salât 119; Tirmizî, Daavât 29; Nesâî, Kıyâmü’l-leyl 9; İbni Mâce, İkâmet 180</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hemen bütün hadis kitaplarımızda bazı farklılıklarla da olsa yer alan ve 1483 numarada bir kere daha kısmen tekrar edilecek olan bu hadîs-i şerîf, tevekkül ve yakînin tanıtım ve yaşanmasında gerekli olan açıklama ve uygulamalara ışık tutmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İslâm, iman, tevekkül, gözün-gönlün Allah’a çevirilmesi, her türlü başarının Allah Teâlâ’nın yardımına bağlı olduğu gerçeğini daima dile getiren Hz. Peygamber, bu ikrarından sonra kendisini şaşırtmamasını ya da bu nimet ve ihsânlarından mahrûm etmemesini Allah’tan dilemektedir. Bu ifade ve dua tarzıyla Efendimiz;</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ey Rabbimiz! Bizi hidâyete erdirdikten sonra kalbimizi kaydırma!” </span></span>[Âl-i İmrân sûresi (3), 8] âyetini hatırlatmaktadır. Ancak hadisin <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“tevekkül ve yakîn” </span></span>konusunda zikredilmesi, daha çok bu dileğin önünde ve sonunda yer verilen ifadeler sebebiyledir. Zira Peygamber Efendimiz, müslümanlardan beklenen teslimiyet ve güven’in boyutlarını ve sebebini bu ifadelerinde açıklamaktadır. Özellikle<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> “Senden başka ölmeyecek diri yoktur. Cinler ve insanlar hep ölümlüdürler”</span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span>buyururken, Allah’a tevekkülün asıl sebebini de beyân etmektedir. Tevekkül, bâki olana yönelik olmalıdır. Tevekkül ancak bu takdirde bir anlam ifade eder. Fânilere güvenenler ise, eninde-sonunda büyük bir nedâmeti paylaşırlar. Nitekim âyet-i kerîmede <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ölümsüz ve daima diri olan Allah’a güvenip dayan. Onu hamd ile tesbih et!...” </span></span>[Furkân sûresi (25), 58] buyurulmuştur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Sadece Allah’a tevekkül edip güvenmek, iman ve İslâm üzere yaşamayı Allah’tan dilemek gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Kendisine itimat ve güvenmeye lâyık kemâl sıfatlarına yalnızca Allah Teâlâ sahiptir. Ölümlü varlıkların hiç biri bu mânada müslümanın güvenine muhatap olamaz.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Bu tür engin mânalı kelime ve cümlelerle dua etmekte Hz. Peygamber’i izlemek, mü’minlere yakışan en akıllıca hareket olur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Tevekkül ve yakîn tam bir özgürlüktür.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">77- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">الثَّالِثُ</span></span> : عن ابْنِ عَبَّاس رضي اللَّه عنهما أيضاً قال : «حسْبُنَا اللَّهُ ونِعْمَ الْوكِيلُ قَالَهَا إبْراهِيمُ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم حينَ أُلْقِى في النَّارِ ، وَقالهَا مُحمَّدٌ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم حيِنَ قَالُوا: «إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إيماناً وقَالُوا : حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوكِيلُ » رواه البخارى.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وفي رواية له عن ابْنِ عَبَّاسٍ رضي اللَّه عنهما قال : « كَانَ آخِرَ قَوْل إبْراهِيمَ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم حِينَ ألْقِي في النَّارِ « حسْبي اللَّهُ وَنِعمَ الْوَكِيلُ » .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">77. </span></span>Yine Abdullah İbni Abbas <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anhümâ</span> şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Allah bize yeter, o ne güzel vekildir” sözünü, ateşe atıldığında İbrahim <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span> söylemiştir. Muhammed<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> sallallahu aleyhi ve sellem</span> de bu sözü “Müşrikler size karşı toplandılar, başınızın çaresine bakınız!” dediklerinde söylemiştir. Nitekim bu haber müslümanların imanını arttırmıştı ve onlar hep birlikte “Allah bize yeter, o ne güzel vekildir” demişlerdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî’nin Abdullah İbni Abbas <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anhümâ</span>’dan naklettiği bir başka rivayette Abdullah şöyle demiştir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Ateşe atıldığı zaman İbrahim <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span>’ın son sözü:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Allah bana yeter, o ne güzel vekildir” demek olmuştur.   Buhârî, Tefsîrû sûre (3), 13</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Büyük sahâbî Abdullah İbni Abbas’ın bu beyanlarından, tevekkülün en kısa ve kesin ifadesi olan <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“hasbünallahu ve ni’mel vekîl” </span></span>sözünü Hz. İbrahim ve Hz. Peygamber’in en kritik anlarda söylemiş olduklarını öğrenmekteyiz.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadiste söz konusu olan olayların ilki Hz. İbrahim’in, Nemrut tarafından mancınıkla ateşe atılmasıdır. İkincisi de İslâm tarihinde “Bedr-i suğra” (Küçük Bedir Savaşı) diye bilinen hadisedir. Her iki olaya da Kur’an-ı Kerim’de işaret buyurulmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İbrahim <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span>’ın ateşe atılma olayı Kur’an-ı Kerîm’de tafsilatlı bir şekilde anlatılmaktadır [Enbiyâ sûresi (22), 51-70]. Ta baştan beri Allah’a tam bir güven içinde bulunan Hz. İbrahim en son anda, ateşe fırlatılırken de aynı itmi’nan ve güven ile <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah bana yeter, ne güzel vekildir O!” </span></span>teslimiyeti içinde sadece Allah’tan yardım beklediğini dile getiriyordu. Sonuç ise, gerçek tevekkülün akıllara hayret veren mutlu sonu idi: Kızgın ateşin serinlik veren bir ortama dönüşmesi... Çünkü Allah her şeye kâdirdir. Mesele O’na güvenmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber ile ilgili olaya ise Âl-i İmrân sûresinin 173. âyetinde işâret buyurulmaktadır. Uhud Savaşı’ndan sonra Ebû Süfyân, “Bir sene sonra Bedir’de buluşalım” demiş, Hz. Peygamber de “inşaallah” diye cevap vermişti. Vakit gelince Ebû Süfyân Mekke’li müşriklerden topladığı güçle <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Merru’z-zahran</span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span>denilen yere kadar gelip ordugâh kurmuştu. Ancak kalbine düşen korku sonucu Mekke’ye geri dönmeye karar vermişti. Tam bu sırada Medine’ye gitmekte olan Nuaym İbni Mes’ud ve adamlarıyla karşılaştı. Henüz müslüman olmayan Nuaym’a;</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Al sana on deve! Medine’ye gittiğinde, büyük bir kuvvetle gelmişler, seni bekliyorlar, diye Muhammed’i korkut! demişti. Nuaym Medine’de Hz. Peygamber’i harb hazırlıkları içinde buldu. Ebû Süfyân’ın isteğini yerine getirerek:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ebû Süfyân, Mekkelileri toplayıp gelmiş, sizi bekliyor. Giderseniz hiçbiriniz geri dönemez! diye müslümanları korkutmak istedi. Başta Hz. Peygamber olmak üzere ashâb-ı kirâmın Allah’a iman ve güvenleri artmış ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah bize yeter, ne güzel vekildir O!” </span></span>demişler ve sözleşilen yere hareket etmişlerdi. Bedir mevkiine gelince düşmanın çoktan çekip gittiğini gördüler. Panayır süresinde orada kalıp ticaret yaptılar; sonra da Medine’ye döndüler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İbn Abbas’ın bu rivayeti bir taraftan tevekkül ve yakîn’in, peygamberlerin hayatındaki yerini gösterirken, diğer taraftan onun fevkalâde yüksek bir seviye işi olduğuna dikkat çekmiş olmakta, bu seviyeyi kazanmaya teşvikte bulunmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Özellikle sıkışık anlarda Allah’a tevekkülün kıymeti büyüktür.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Tevekkül, telaş ve paniği önler. Soğukkanlılık, Allah’a güvenden kaynaklanır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Propaganda ve soğuk savaşta Allah’a güven, toplumların en sağlam güvencesidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Kur’ân-ı Kerîm’de anlatıldığı üzere tevekkül, peygamberlerin hayatlarında da önemli gelişmelere sebep olmuştur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">78- الرَّابعُ : عَن أبي هُرَيْرةَ رضي اللَّه عنه عن النبي صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يَدْخُلُ الْجَنَّةَ أقْوَامٌ أفْئِدتُهُمْ مِثْلُ أفئدة الطَّيْرِ » رواه مسلم .  قيل معْنَاهُ مُتوَكِّلُون ، وقِيلَ قُلُوبُهُمْ رقِيقةٌ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">78. </span></span>Ebû Hüreyre <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivayet edildiğine göre Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Cennete girecek bir kısım insanlar vardır ki, onların kalpleri kuş kalbi gibi (rakîk ve güven içinde)dir.”  </span></span>Müslim, Cennet 27. Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Müsned,</span> II, 331</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Cennete girecek birtakım insanların kuş kalbli olmasını, âlimler farklı şekillerde yorumlamışlardır. Ancak Nevevî, hadisi, tevekkül ve yakîn konusunda zikretmek suretiyle kuş kalplilerden maksadın, “Allah’a güvenen ve tevekkül edenler” olduğunu göstermiştir. İşin doğrusu da budur. Zira kuşlar her sabah, her türlü endişeden uzak olarak tam bir tevekkül içinde yeni güne başlarlar ve bütün korkaklıklarına, çekingenliklerine rağmen karınlarını doyururlar. Allah Teâlâ onlara da günlük rızıklarını verir. Nitekim bir âyet-i kerîmede [Ankebut sûresi (29), 60] <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Nice canlı yaratık vardır ki rızkını </span></span>(biriktirip yanında) <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">taşımaz. Allah ona da size de rızık verir” </span></span>buyurulmuştur. Rivâyete göre, Mekke’de müşriklerden gördükleri baskı ve işkenceler karşısında Hz. Peygamber müslümanlara Medine’ye hicret etmelerini tavsiye etmişti. Bunun üzerine içlerinden bazıları “Oraya nasıl gider, orada ne yer, ne içeriz?” diye endişelerini belirtmişlerdi. O zaman Allah Teâlâ böyle düşünenleri bu âyetle uyarmış, rızkı verenin Allah olduğunu ve dolayısıyla O’na güvenmek gerektiğini hatırlatmıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Allah’a tevekkül etmenin sonu cennettir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Tevekkül, yersiz sıkıntı ve kaygıların azab ve stresinden kişiyi kurtarır, huzurlu bir hayata kavuşturur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">79- الْخَامِسُ : عنْ جَابِرٍ رضي اللَّهُ عنه أَنَّهُ غَزَا مَعَ النَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قِبَلَ نَجْدٍ فَلَمَّا قَفَل رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَفَل مَعهُمْ ، فأدْركتْهُمُ الْقائِلَةُ في وادٍ كَثِيرِ الْعضَاهِ ، فَنَزَلَ رسولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم، وتَفَرَّقَ النَّاسُ يسْتظلُّونَ بالشجر ، ونَزَلَ رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم تَحْتَ سمُرَةٍ ، فَعَلَّقَ بِهَا سيْفَه ، ونِمْنَا نوْمةً ، فإذا رسولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يدْعونَا ، وإِذَا عِنْدَهُ أعْرابِيُّ فقَالَ : « إنَّ هَذَا اخْتَرَطَ عَلَيَّ سيْفي وأَنَا نَائِمٌ ، فاسْتيقَظتُ وَهُو في يدِهِ صَلْتاً ، قالَ : مَنْ يَمْنَعُكَ منِّي ؟ قُلْتُ : اللَّه     ثَلاثاً » وَلَمْ يُعاقِبْهُ وَجَلَسَ . متفقٌ عليه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">      وفي رواية : قَالَ جابِرٌ : كُنَّا مع رسول اللِّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم بذاتِ الرِّقاعِ ، فإذَا أتينا على شَجرةٍ ظليلة تركْنَاهَا لرسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، فَجاء رجُلٌ من الْمُشْرِكِين ، وسيف رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم مُعَلَّقٌ بالشَّجرةِ ، فاخْترطهُ فقال : تَخَافُنِي ؟ قَالَ : « لا » قَالَ : فمَنْ يمْنَعُكَ مِنِّي ؟ قال: «اللَّه».</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">    وفي رواية أبي بكرٍ الإِسماعيلي في صحيحِهِ : قال منْ يمْنعُكَ مِنِّي ؟ قَالَ : « اللَّهُ » قال: فسقَطَ السَّيْفُ مِنْ يدِهِ ، فأخذ رسَول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم السَّيْفَ فَقال : « منْ يمنعُكَ مِنِّي ؟ » فَقال : كُن خَيْرَ آخِذٍ ، فَقَالَ : « تَشهدُ أنْ لا إلَه إلا اللَّهُ ، وأنِّي رسولُ اللَّه ؟ » قال : لا، ولكِنِّي أعاهِدُك أن لا أقَاتِلَكَ ، ولا أكُونَ مع قوم يقاتلونك ، فَخلَّى سبِيلهُ ، فَأتى أصحابَه فقَالَ : جِئتكُمْ مِنْ عِندِ خيرِ النَّاسِ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">      قَولُهُ : « قَفَل » أيْ : رجع . و « الْعِضَاهُ » الشَّجر الذي لَه شَوْك . و «السَّمُرةُ » بِفَتْحِ السينِ وضمِّ الْميمِ : الشَّجَرةُ مِن الطَّلْحِ ، وهِي الْعِظَام منْ شَجرِ الْعِضاهِ . و « اخْترطَ السَّيْف » أي : سلَّهُ وهُو في يدِهِ . « صلتاً » أيْ : مسْلُولاً ، وهُو بِفْتح الصادِ وضمِّها .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">79. </span></span>Câbir İbni Abdullah<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> radıyallahu anh</span>’den rivayet edildiğine göre o, Nebi <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> ile birlikte Necid taraflarında bir gazvede bulunmuştu. Dönüşte Resûlullah ile birlikteydi. Öğle vakti <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ağaçlık, </span></span>çalılık bir vadiye geldiklerinde Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> orada mola vermiş, mücâhidler ağaçlar altında gölgelenmek üzere çevreye dağılmışlardı. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> ise, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">semure </span></span>denilen sık yapraklı bir ağaç altında istirahate çekilmiş kılıcını da ağaca asmıştı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">(Câbir dedi ki:) birazcık (uyku) kestirmiştik ki, Resûlullah’ın bizi çağırdığını işittik ve hemen yanına koştuk. Bir de baktık, Resûlullah’ın yanında (müşriklerden) bir bedevi, Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Ben uyurken bu bedevi kılıcımı almış, uyandığımda kılıç kınından sıyrılmış vaziyette bunun elindeydi.</span></span> Bana:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Seni benim elimden kim koruyup kurtaracak? dedi. Ben de üç defa:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">– “Allah” </span></span>cevabını verdim.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">(Câbir diyor ki) Resûlullah adamı cezalandırmamıştı, yanında oturuyordu.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Cihâd 84, 87, Meğâzî 31, 32; Müslim, Fezâil 13, 14, Müsâfirîn 311</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">(Buhârî’deki) bir başka rivayette (bk. Meğâzî 31) Câbir <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span> şöyle demiştir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> ile birlikte zâtü’r-rikâ’ denilen gazvede bulunuyorduk. Gölgeli bir ağaç bulduğumuzda onu Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’e bırakmayı âdet edinmiştik. (Bu defa da öyle yaptık.) Ancak müşriklerden bir adam gelerek Resûlullah’ın (ağaçta asılı olan) kılıcını alıp çekmiş ve:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Benden korkuyor musun? diye seslenmiş. Nebi <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Hayır”</span></span> cevabını vermiş. Adam:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Peki seni benim elimden kim kurtaracak? demiş. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> de</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Allah”</span></span> buyurmuştur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ebû Bekir el-İsmâîlî’nin <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Sahîh”</span>inde yer alan bir rivâyette olayın bundan sonraki kısmı şöyle anlatılmaktadır:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Adam:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Seni benim elimden kim kurtarır? dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Nebi <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah</span></span>” cevabını verdi. Bunun üzerine adamın elinden kılıç düştü. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> kılıcı aldı ve:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Peki şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?</span></span> buyurdu. Adam:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- İyi bir cezalandırıcı ol! dedi. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Allah’tan başka ilâh olmadığını ve benim Allah’ın elçisi olduğumu kabul ve itiraf eder misin?”</span></span> dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Adam:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Hayır, kabul etmem. Ancak seninle çarpışmamaya, seninle savaşacak herhangi bir topluluk içinde bulunmamaya söz veririm, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunun üzerine Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> adamı serbest bıraktı. O da arkadaşlarının yanına döndü ve onlara:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- En hayırlı kişinin yanından geliyorum, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">En umutsuz ve zor anlarda bile Allah’a olan güvenini kaybetmemek, tereddütsüz imandan kaynaklanan tevekkülün bir başka mânasıdır. Sonucu ise, daima olumludur. Büyük sahâbî Câbir İbni Abdullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span> kendisinin şâhit olduğu ve Resûlullah<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in başından geçen son derece ibretli bir olayı anlatmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hicretin 6. yılında, İslâm  ordusunun taş ve dikenlerden yaralanmış olan ayaklarına çaput bağlamak zorunda kalmasından dolayı Zâtü’r-rika’ (ayağı sargılılar) adı verilen gazve dönüşünde ağaçlık bir bölgede mola verilmişti. Peygamber Efendimiz, orijinal adı <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">semüre </span></span>olan sakız ağacının gölgesinde istirahate çekilmişti. Ashâb-ı kirâm en koyu gölgeyi Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’e ayırmayı genel bir uygulama haline getirmişlerdi. Bu, onların Hz. Peygamber’e karşı duydukları engin saygının bir göstergesi idi. Bu defa da öyle yapmışlardı... Kendileri de öğle sıcağından korunmak için ağaç gölgelerine sığınmışlardı. Bu yüzden de Hz. Peygamber’in yakın çevresinden uzaklaşmışlardı. Bunu fırsat bilen müşrikler, rivâyetlere göre Gavres İbni Havis adındaki bir kâfiri kışkırtarak akıllarınca Hz. Peygamber’i öldürtmek istemişlerdi. Atalarımız ne kadar doğru söylemişler: <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Su uyur, düşman uyumaz.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Yorgunluk ve aşırı sıcak sebebiyle İslâm ordusunun hemen uykuya dalmasından yararlanan Gavres, Hz. Peygamber’in baş ucuna gelmiş, ağaçta asılı olan kılıcını alıp çekmişti. Tam bu sırada Hz. Peygamber’in mübârek gözlerini açtığını görünce, aralarında hadisin tercümesinde yer alan konuşmalar geçmiştir. Hz. Peygamber, kendi kılıcıyla kendisini öldürmek isteyen düşman karşısında hiç telaşlanmadan ve korkmadan Allah’a olan güvenini dile getirmiş, onun bu sarsılmaz irade ve güveni karşısında moralini yitiren müşriğin elinden kılıç düşmüştü.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İnsan Allah’a dayanmasını bildikten sonra onu kim alt edebilir? Gerçek güç ve kuvvet sadece yüce Allah’a aittir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber’in, kendisini öldürmeyi kasteden ve tam teşebbüs halinde bulunan bu müşriği, iman etmemesine rağmen bağışlaması, onun böylesi bir olayı yaşamış bir kişi olarak çevresini etkilemesini istemesinden olsa gerektir. Nitekim bu hedef, kendisini kışkırtanların yanlarına döndüğü zaman adamın <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“İnsanların en hayırlısının yanından geliyorum” </span></span>diye konuşmaya başlamasıyla gerçekleşmiştir. O şahsın cezalandırılmaması, cezalandırılmasından çok daha etkili bir propaganda vesilesi olmuştur. Zaten daha sonra bu zat ve çevresi müslüman olacaktır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Olayda dikkat çeken bir nokta da, Hz. Peygamber’in bu müşriği etkisiz hale getirdikten sonra, mücâhidleri toplayıp olayı onlara bizzat anlatmasıdır. Efendimiz bu davranışıyla, Allah’a tevekkül etmenin gereğini ve mutlu sonunu onlara bütün çıplaklığıyla göstermek istemiştir. Her an uyanık ve mütevekkil olmak gerektiği bundan daha güzel nasıl anlatılabilirdi?</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisin bir rivayetini nakleden Ebû Bekir el-İsmâîlî, Buhârî ve Müslim’in <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Sahîh</span>’leri üzerine müstahrecler yazmış ve hicrî 371 tarihinde vefat etmiş büyük ve güvenilir bir muhaddistir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Her konuda olduğu gibi tevekkül ve yakîn mevzuunda da Hz. Peygamber en güzel örnektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Hz. Peygamber kendi can düşmanlarını bile bağışlamış, intikam almaya kalkışmamıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Tehlikeler karşısında Hz. Peygamber daima büyük bir şecâat göstermiş, Allah’a güvenini asla sarsmamıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. İnsanların İslâm’a girmelerini sağlamak için Hz. Peygamber her olaydan yararlanmayı ihmal etmemiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">80- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">السادِسُ</span></span> : عنْ عمرَ رضي اللَّهُ عنه قال : سمعْتُ رسولَ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يقُولُ: « لَوْ أنَّكم تتوكَّلونَ على اللَّهِ حقَّ تَوكُّلِهِ لرزَقكُم كَما يرزُقُ الطَّيْرَ ، تَغْدُو خِماصاً وترُوحُ بِطَاناً» رواه الترمذي ، وقال : حديثٌ حسنٌ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">      معْناهُ تَذْهَبُ أوَّلَ النَّهَارِ خِماصاً : أي ضَامِرةَ الْبُطونِ مِنَ الْجُوعِ ، وترْجِعُ آخِرَ النَّهَارِ بِطَاناً : أيْ مُمْتَلِئةَ الْبُطُونِ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">80. </span></span>Ömer İbnü’l-Hattâb <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyalluha anh</span>’den rivayet edildiğine göre “Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’i şöyle buyururken dinledim” demiştir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Eğer siz Allah’a gereği gibi güvenseydiniz, (Allah), kuşları doyurduğu gibi sizi de rızıklandırırdı. Kuşlar sabahları kursakları boş olarak çıktıkları halde akşam dolu kursaklarla dönerler.”  </span></span>Tirmizî Zühd 33. Ayrıca bk. İbni Mâce, Zühd 14</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Şartlar nasıl olursa olsun Allah Teâlâ’ya karşı sürekli bir güven ve itimat halinde olmak ve rızkı veren’in sadece Allah olduğu bilinciyle hareket etmek, Allah’a gereği gibi tevekkül anlamına gelmektedir. Çalışmak, çabalamak, tedbir almak gibi davranışlar rızkın gerçek sebebi değildir. Rızkı veren yalnızca Allah’tır. Ötesi vesilelerdir. Gerçek rızık verenin Allah olduğu bilincine sahip olduktan sonra, gösterilecek gayretler bir anlam kazanır. Rızkı, çalışma ve gayrete bağlamak ise, sebebi, yaratıcı yerine koymak gibi büyük bir yanlışa götürür. Çünkü âyette de beyan buyurulduğu gibi <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Yeryüzündeki bütün canlıların rızkını ancak Allah verir” </span></span>[Hûd Sûresi (11), 6]. Hadîs-i şerîf, çalışma ve rızık aramanın tevekküle ters düştüğünü değil, tam aksine, sabahları boş kursakla fakat endişesiz olarak rızık aramaya çıkan kuşların rahatlığı ve teslimiyeti içinde, yersiz birtakım düşüncelere ve endişelere kapılmadan nasibini aramayı, boş oturmamayı, tevekkülün gereği saymaktadır. Önemli olan, âlemin rızkını vermeyi tekeffül etmiş olan Allah’a itimadı sarsmamak, gereksiz ve yersiz duygulara kapılmamaktadır. Zira böylesine bir güven sapması, gösterilen gayretlere rağmen, tatmin edici sonuçlara ulaşamamanın sebebi olur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kulların rızık konusunda Allah’a karşı tam bir güven içinde olmaları, bu açıdan kuşları örnek almaları ve kendilerini Allah’ın rızıklandırdığı, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“rızkını sırtında taşımayan nice canlıların bulunduğu”</span></span>nu [bk. Ankebût sûresi (29), 60] unutmamaları esastır. Şunu bir kere daha vurgulamak gerekir ki, Allah’a güven duygusu tevekkül, kalbte bulunur. Bu duygu kalbteki yerini koruduğu sürece gayret ve çabalar tevekküle asla ters düşmez. Bir zorluk çıkarsa, bu, Allah’ın takdiri iledir, bir kolaylık olursa, bu da Allah’ın kolaylaştırması iledir. Kul kendisinde bir varlık ve güç görüp işi zora sokmamalı, üzerine düşeni yapmakla yetinmeli, neticeyi daima Allah’a havale etmeli, ondan bilmelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Rızık, Alah’ın takdirindedir. Kâinâtı besleyen O’dur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Rızkını temin için çalışmak, -kendinde bir varlık görmemek şartıyla- tevekküle mâni değildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Her insan rızkını temin için çalışacaktır. Ancak rızkını Allah’ın verdiğini unutmayacaktır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Kul, Allah’a güveni nisbetinde rahat eder, huzur bulur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">81- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">السَّابِعُ</span></span> : عن أبي عِمَارةَ الْبراءِ بْنِ عازِبٍ رضي اللَّه عنهما قال : قال رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « يا فُلان إذَا أَويْتَ إِلَى فِرَاشِكَ فَقُل : اللَّهمَّ أسْلَمْتُ نفْسي إلَيْكَ ، ووجَّهْتُ وجْهِي إِلَيْكَ ، وفَوَّضْتُ أمري إِلَيْكَ ، وألْجأْتُ ظهْرِي إلَيْكَ . رغْبَة ورهْبةً إلَيْكَ ، لا ملجَأَ ولا منْجى مِنْكَ إلاَّ إلَيْكَ ، آمَنْتُ بِكِتَابِكَ الَّذي أنْزَلْتَ، وبنبيِّك الَّذي أرْسلتَ ، فَإِنَّكَ إنْ مِتَّ مِنْ لَيْلَتِكَ مِتَّ عَلَى الْفِطْرَةِ ، وإنْ أصْبحْتَ أصَبْتَ خيْراً » متفقٌ عليه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وفي رواية في الصَّحيحين عن الْبرَاء قال : قال لي رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « إذَا أتَيْتَ مضجعَكَ فَتَوَضَّأْ وُضُوءَكَ للصَّلاَةِ ، ثُمَّ اضْطَجِعْ عَلَى شِقِّكَ الأيْمَنِ وقُلْ : وذَكَر نحْوَه ثُمَّ قَالَ وَاجْعَلْهُنَّ آخرَ ما تَقُولُ »</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">81.</span></span> Ebû Ümâre Berâ İbni Âzib <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anhümâ</span>’dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Ey falân! Yatağına yattığında şöyle dua et:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah’ım! Kendimi sana teslim ettim. Yüzümü sana çevirdim. İşimi sana ısmarladım, işimde sana güvendim. (Rızânı) isteyerek, (azâbından) korkarak sırtımı sana dayadım, sana sığındım. Sana karşı yine senden başka sığınak yoktur. İndirdiğin kitaba ve gönderdiğin peygambere inandım.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Eğer bu duayı yapıp yattığın gece ölürsen, iman üzere ölürsün, ölmez de sabaha çıkarsan hayra kavuşursun.”   </span></span>Buhârî, Vudû 75, Daavât 6; Müslim, Zikr 56-58. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 98.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî ve Müslim’in <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Sahîh</span>’lerinde (gösterilen yerlerde) yine Berâ İbni Âzib’den rivayet edildiğine göre Berâ, “Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> bana şöyle buyurdu” demiştir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Yatağına yatacağın zaman, namaz kılmak için abdest alıyor gibi abdest al, sonra sağ tarafına yat ve</span></span> -yukarıdaki duayı aynen zikrederek- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">böyle dua et!”</span></span> Sonra da şunu ilâve etti:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “En son sözün bu dua olsun!”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ebû Ümâre Berâ İbni Âzib</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Sahâbî oğlu sahâbî olan Berâ, Medine’li ve Evs kabilesindendir. Hicretten evvel Medine’de müslüman olmuştur. Hz. Peygamber’e derin muhabbeti ve bağlılığı ile tanınmaktadır. Onun tavır ve davranışlarını nakletmeye özel bir önem verir, hep Hz. Peygamber’i örnek gösterirdi. Meselâ namazda safların düzgün tutulmasına pek dikkat eder, bunun gereğinden ve faziletinden sık sık bahseder ve derdi ki:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Cemaatla namaz kılmaya kalktığımız zaman, Hz. Peygamber elleriyle göğüslerimize bazen de sırtlarımıza değer, böylece safları düzeltir:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Saflarınız bozuk olmasın, sonra o bozukluk kalblerinize sirayet eder”<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span>buyururdu</span> (Ahmed b. Hanbel, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Müsned</span>,  IV 304).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Bir keresinde de Resûlullah’tan bahseden biri “Hz. Peygamber’in yüzü kılıç gibi parlardı” demişti. Bu benzetmeyi yerinde ve zarif bulmayan Berâ hazretleri, derhal müdâhale etmiş ve:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Hayır, Resûlullah’ın mübârek yüzü ay gibi ışıldardı,” diye gerçeği, gereken şekilde dile getirmişti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Peygamber’den 305 hadis rivayet etmiştir. Bunlardan yirmi ikisini Buhârî ve Müslim müştereken nakletmişlerdir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Berâ yaşı küçük olduğu için Bedir Gazvesi’ne katılamamışsa da Uhud’dan itibaren savaşlara iştirak etmiştir. Hatta o, Hz. Ömer zamanında Rey fethine ve Tüster savaşına da katılmıştır. Hz. Ali’nin hilafetinde Kûfe’ye yerleşmiş ve hicrî 72 yılında orada vefat etmiştir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah’a tam güven (tevekkül) ve tereddütsüz iman (yakîn), müslümanın yirmi dört saatini kuşatan bir uyanıklığı gerektirir. Hadîs-i şerîf bunun delilidir. Zira sevgili Peygamberimiz uykudan önce yapılacak işleri ve sözleri belirlerken, Allah’a güven ve teslimiyeti ağırlıklı şekilde vurgulamıştır. Sonucu da çok açık şekilde <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Eğer ölürsen, fıtrat (iman) üzere ölürsün; sabaha ulaşırsan, geceyi tevekkül ve yakîn üzere geçirmiş olmanın hayrına ulaşırsın”</span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span>sözleriyle belirtmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Yatak duası” </span></span>olarak her akşam okunması tavsiye edilen hadîs-i şerîf, görüldüğü gibi tam bir teslimiyet andıdır. Kulun Allah karşısındaki durumunu pek net şekilde belirlemektedir. Tam bir emniyet çemberi çizmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Namaz kılacakmış gibi abdest almak, sağ yanına yatmak ve hadiste yer alan ifadelerle Allah’ı anmak, müslümanı tam bir ibadet havasına sokacak ve uykuyu da ibadetleştirecek üç sünnettir. Her an yaşanması istenen “kulluk”, bundan daha güzel nasıl gündeme getirilebilir?</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Abdestli olanın, yatacağı zaman tekrar abdest almasına elbette gerek yoktur. 816 numarada tekrar edecek olan hadisimizde yer alan dua ve zikir cümlelerinin, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">uykudan önceki son sözler</span> olması ayrıca tavsiye edilmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisin bazı rivayetlerinde Berâ hazretlerinin son cümledeki <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Nebî </span></span>kelimesini <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Resûl </span></span>diye söylediği fakat Hz. Peygamber’in bunu kabul etmeyip <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Nebî </span></span>demesinde ısrar ettiği görülmektedir. Resûl-i Ekrem’in bu titizliği, o duânın bu lafızlarla Hz. Peygamber’e öğretilmiş olmasındandır. Ulemâdan bazıları bu titizliği dikkate alarak, hadislerin kelimesi kelimesine aynen, yani lafzan rivayet edilmesi gerektiğini, mâna ile hadis rivayetinin câiz olmadığını ileri sürmüşlerdir. Ancak mâna ile hadis rivayeti, mânayı tersine çevirmemek şartıyla ve daha başka kayıtlarla câizdir ve bu ruhsat, hadis rivayetinde kullanılmıştır. Ezan ve tahiyyât duası gibi kendisi ile ibadet olunan hadisler ve aynı kelimelerle edâ olunması gereken rivayetler, mâna ile nakledilmezler. Bunlarda lafzan rivayet esastır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in bu düzeltmesi, hadisimizdeki duanın bu lafızlarla okunması gereğine işarettir. Teslimiyet ve tevekkül andının seçilmiş kelime ve cümlelerle yapılması da pek tabiîdir. Tevekkül ve yakîn konusu gibi, onu dile getiren kelimeler de son derece önem arzetmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Tevekkeltü alellah”, </span></span>işlerimi Allah’a ısmarladım, demektir. Ayrılma zamanlarında “Allaha ısmarladık” diyerek vedâlaşmak, herhalde buradan kaynaklanmakta ve her işi Allah’a emanet etmenin Türkçe söylenişi olmaktadır. Bu durumu günlük muâşeret kuralı olarak uygulamamız, sünnet-i seniyyenin kültürümüzdeki müsbet izlerindendir. Bu, bilinçle ve ısrarla sürdürülmeli, “çav” veya “bay bay” gibi yabancı kelime ve ifadelerle asla değiştirilmemelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Abdestli olarak ve sağ tarafına yatarak uyumak tavsiye edilmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Hadisimizdeki dua cümleleri ile Allah’ı anmak sünnettir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Resûlullah’ın yaptığı ve öğrettiği dualara (me’sûr dualar) önem verilmelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Müslüman günlük hayatının her safhasında Allah’a iltica edip, tam bir güven ve teslimiyet içinde olmalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">82- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">الثَّامِنُ</span></span> : عنْ أبي بَكْرٍ الصِّدِّيق رضي اللَّه عنه عبدِ اللَّه بنِ عثمانَ بنِ عامِرِ بنِ عُمَرَ ابن كعب بن سعد بْنِ تَيْمِ بْن مُرَّةَ بْنِ كَعْبِ بْن لُؤيِّ بْنِ غَالِب الْقُرَشِيِّ التَّيْمِيِّ رضي اللَّه عنه     وهُو وأبُوهُ وَأُمَّهُ صحابَةٌ ، رضي اللَّه عنهم     قال : نظرتُ إلى أقْدَامِ المُشْرِكِينَ ونَحنُ في الْغَارِ وهُمْ علَى رؤوسنا فقلتُ : يا رسولَ اللَّهِ لَوْ أَنَّ أحَدَهمْ نَظرَ تَحتَ قَدميْهِ لأبصرَنا فقال: « مَا ظَنُّك يا أبا بكرٍ باثْنْينِ اللَّهُ ثالثُِهْما » متفقٌ عليه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">82. </span></span>Ebû Bekir es-Sıddîk, Abdullah İbni Osman İbni Âmir İbni Ömer İbni Kâ’b İbni Sa’d İbni Teym İbni Mürre İbni Kâ’b İbni Lüey İbni Galib el-Kureşî et-Teymî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivayet edildiğine göre -ki Allah kendilerinden razı olsun, kendisi, babası ve annesi sahâbîdir- o şöyle demiştir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">(Hicret yolculuğunda) biz Resûlullah ile mağaradayken, tepemizde dolaşıp duran müşriklerin ayaklarını gördüm ve:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ey Allah’ın elçisi! Eğer şunlardan biri eğilip aşağıya bakacak olsa mutlaka bizi görür, dedim. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Üçüncüleri Allah olan iki kişiyi sen ne zannediyor (ve haklarında neler düşünüyor)sun, Ebû Bekr?”</span></span>  Buhârî, Tefsîru sûre (9), 9; Fezâilü’l-ashâb 2; Müslim, Fezâilüs-sahâbe 1</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ebû Bekir es-Sıddîk</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Adı ve nesebi hadisin baş kısmında zikredilmiş olan Hz. Ebû Bekir, Peygamber Efendimiz’den iki sene sonra Mekke’de doğmuştur. Nesebi Mürre İbni Kâ’b’da Resûl-i Ekrem Efendimiz’in nesebiyle birleşir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">İslâm’dan önceki 38 yıllık hayatında içki kullanmamış, putlara tapmamış, nezih yaşayışıyla tanınmıştır. Efendimiz, peygamber olduğunu söylediği zaman, ona hemen iman etmiştir. Erkeklerden ilk müslüman odur. Annesi, babası, evlâdı ve torunları sahâbîdir. Babası Ebû Kuhâfe Osman İbni Âmir, Ebû Bekir hazretlerinden fazla yaşamıştır. Ne var ki, Ebû Kuhâfe, ancak Mekke’nin fethinden sonra İslâmiyeti kabul etmiştir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Ebû Bekir, Peygamber Efendimiz’in en samimi dostu, mağara arkadaşı, kayınpederi, veziri, danışmanı ve ilk halifesi olmuştur. Hz. Peygamber’e tam güveni ve bağlılığı sebebiyle <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Sıddîk” </span></span>unvanını almıştır.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Mâlî imkânları ve sosyal itibarı oldukça yüksek olan Hz. Ebû Bekir, müslümanların dar zamanlarında özellikle Mekke döneminin ilk yıllarında müslüman olan köleleri sahiplerinden büyük paralarla satın alıp âzâd etmiştir. İslâm harblerinde de en büyük mâlî yardım daima Hz. Ebû Bekir tarafından yapılmıştır.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Peygamber son hastalığında, imamlığa, Hz. Ebû Bekir’i geçirmiş ve kendisi de arkasında namaz kılmıştır. Resûl-i Ekrem’in vefatında soğukkanlılığıyla ashâbı yatıştıran odur.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">İslâm’ın ilk halifesi olan ve iki yılı biraz aşkın bir süre bu görevi sürdüren Hz. Ebû Bekir, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ridde olayları </span></span>denilen dinden dönme teşebbüslerini fevkalâde dirâyetle engellemiş, İslâm devletinin dağılmasını önlediği gibi fetihlerin devamını da sağlamıştır. Kur’ân-ı Kerîm onun hilafeti döneminde  toplanıp bir araya getirilmiştir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Peygamber’e uymakta ve onu izlemekteki hassasiyeti ile ashâb arasında temâyüz etmiş olan Hz. Ebû Bekir hicri 13 yılında Medine’de vefat etmiş ve pek sevdiği Resûl-i Ekrem’in yanına defnedilmiştir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber, hicret esnasında yol arkadaşı Ebû Bekir ile birlikte Mekke’den çıkıp bir kaç günlüğüne Sevr mağarasına sığınmıştı. Müşrikler ise her tarafta onları arıyordu. İşte onlardan bir grup mağaranın üzerinde gezinip dururken, içeriden Hz. Ebû Bekir onların ayaklarını görmüş ve endişesini “Şöyle eğilip ayaklarının dibine bakacak olsalar, bizi görecekler” sözüyle dile getirmişti. Allah’a karşı her an tam bir güven ve tevekkül içinde bulunan Hz. Peygamber, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Üçüncüsü Allah olan iki kişiyi sen ne sanıyorsun? Onlar hiç ele geçer mi?”</span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span>diye onu teselli etmiş, Allah’ın kendilerini koruyacağına olan güvenini açıklamıştır. Kur’ân-ı Kerîm olayı anlatırken bu birliktelik mazhariyetini <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Üzülme, endişelenme, Allah bizimledir” </span></span>[Tevbe sûresi (9), 40] tesbitiyle vermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tevekkül ve yakîn duygusu, kemâl noktasını bulduğu zaman kul, Allah Teâlâ’nın yardım ve korumasını sanki gözleriyle görüyormuş gibi bir huzur ve tatmine ulaşır. Bu noktadan sonra da hiçbir şeyin kaygısı söz konusu olamaz. Kendisi bu noktada bulunan Efendimiz, Hz. Ebû Bekir’i de aynı noktaya çağırmaktadır. Nitekim Allah Teâlâ <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Şüphesiz biz Peygamberimize ve mü’minlere bu dünya hayatında da, şahitlerin şahitlik edecekleri günde de yardım ederiz” </span></span>[Mü’min sûresi (40), 51] buyurmuş, Peygamber ve inananları yalnız bırakmayacağını duyurmuştur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Allah’a güvenmek gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Tedbir almak, güvensizlik anlamına gelmez.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Hz. Ebû Bekir, Hz. Peygamber’e küçük bir zararın gelmesini bile istemiyordu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Hz. Peygamber, çevresindekiler için güven kaynağıydı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">83- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">التَّاسِعُ</span></span> : عَنْ أُمِّ المُؤمِنِينَ أُمِّ سلَمَةَ ، واسمُهَا هِنْدُ بنْتُ أبي أُمَيَّةَ حُذَيْفةَ المخزومية رضي اللَّهُ عنها أن النبيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم كانَ إذَا خَرجَ مِنْ بيْتِهِ قالَ : « بسم اللَّهِ، توكَّلْتُ عَلَى اللَّهِ، اللَّهُمَّ إِنِّي أعوذُ بِكَ أنْ أَضِلَّ أو أُضَلَّ ، أَوْ أَزِلَّ أوْ أُزلَّ ، أوْ أظلِمَ أوْ أُظلَم ، أوْ أَجْهَلَ أو يُجهَلَ عَلَيَّ » حديثٌ صحيحٌ رواه أبو داود والتِّرمذيُّ وَغيْرُهُمَا بِأسانِيدَ صحيحةٍ . قالَ التِّرْمذي : حديثٌ حسنٌ صحيحٌ ، وهذا لَفظُ أبي داودَ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">83.</span></span> Asıl adı Hind Binti Ebû Ümeyye Huzeyfe el-Mahzûmiyye olan Ümmü Seleme<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> radıyallahu anhâ</span>’dan rivayet edildiğine göre Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> evinden çıkacağı zaman şöyle dua ederdi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah’ın adıyla çıkıyorum, Allah’a güveniyorum. Allah’ım sapmaktan, saptırılmaktan, kaymaktan kaydırılmaktan, haksızlık yapmaktan, haksızlığa uğramaktan, câhilce davranmaktan ve câhillerin davranışlarına muhatap olmaktan sana sığınırım.”</span></span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ebû Dâvûd, Edeb 103; Tirmizî, Daavât 34; İbni Mâce, Duâ 18</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ümmü Seleme</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Kureyş’ten Ebû Ümeyye Huzeyfe’nin kızı ve asıl adı Hind olan Ümmü Seleme, ilk eşi Abdullah İbni Esed ile Habeşistan’a hicret etti. Oğlu Seleme orada dünyaya geldi. Ailece Medine’ye döndüler. Kocası Abdullah, Uhud Gazvesi’nde yaralandı ve vefat etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber ile evlenip mü’minlerin anaları arasına girdi.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Ümmü Seleme vâlidemiz, sahâbîler arasında bilgisi, güzel konuşması ve faziletiyle bilinir. Resûl-i Ekrem Efendimiz’den 378 hadîs rivayet etti. Rivayetleri Kütüb-i Sitte’de yer aldı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Doksan yaşlarında iken hicri 62 yılında Medine’de vefat etti. Hz. Peygamber’in eşlerinden en son vefat eden odur. Bakî mezarlığına defnedildi.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tevekkül ve yakîn, her an Allah ile beraber olma şuurudur. Sürekli güven, bu şuurun sonucudur. Annemiz Ümmü Seleme <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anhâ</span> bu rivayetinde, sevgili Peygamberimiz’in evinden çıkacağı zaman -bir rivayete göre, mübarek gözlerini gökyüzüne çevirerek- yaptığı dua ve güven yenilemesini haber vermektedir. Hz. Peygamber’in bu duayı yapmadan evinden çıkmadığını da yine Ümmü Seleme vâlidemizin bir başka rivayetinden öğrenmekteyiz.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Evden çıkıp topluma karışmak, günlük işlere dalmak yani insanlarla değişik boyutlu temaslarda bulunmak demektir. Efendimiz, yalnızken de evindeyken de, sokakta, çarşıda, pazarda iken de tüm işlerinde Allah’a güvendiğini, O’na sığındığını ifade etmektedir. Münasebetlerde, haklara riayet etmekte doğru yoldan ayrılmaktan, saptırılmaktan, kasıtlı-kasıtsız haktan uzaklaşmaktan, başkalarının kendisini yanıltmasından, muamelelerinde zulüm yapmaktan, kendisine başkalarının zulmetmesinden, insanlara karşı câhilce davranmaktan câhillerin kaba ve kasıtlı davranışlarına muhatap olmaktan Allah’a sığınmak, tam bir güven duygusuyla güne başlamaktır. Dünya işlerine dalıp Allah’ı unutmak, insanların telkinlerine kanıp doğrudan ayrılmak hiç şüphesizdir ki, insanı bir çok yanlışa itecektir. Böyle bir tehlikeyi daha ilk adımda, Allah’ın yardımını ve korumasını talep ederek önlemeye çalışmak, bizzat kendi kendisine uyanıklığı telkin etmek demektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadiste Peygamber Efendimiz sapıklıktan, zilletten, ayağının kaymasından, zulümden ve cahilce davranışlardan Allah’a sığınırken bu noktaların toplum içinde son derece önemli olduğuna dikkat çekmiş, bu tür tehlikelerden uzak kalabilmek için Allah’tan yardım dilemek gerektiğine ısrarla işaret etmiş olmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i şerîften Allah’a tam güven ve tereddütsüz imanın dualara da yansıması gereği anlaşılmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Hz. Peygamber daima Allah’a sığınır ve O’ndan yardım dilerdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Evden dışarı çıkarken bu hadîsi şerîfteki gibi dua etmek müstehabdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Sapıklık, zillet, zulüm ve cehâletten sürekli uzak kalmaya gayret etmek lâzımdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">84 - <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">الْعَاشِرُ</span></span> : عنْ أنسٍ رضيَ اللَّهُ عنه قال : قال : رسولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « مَنْ قَالَ يعنِي إذا خَرَج مِنْ بيْتِهِ : بِسْم اللَّهِ توكَّلْتُ عَلَى اللَّهِ ، ولا حوْلَ ولا قُوةَ إلاَّ بِاللَّهِ ، يقالُ لهُ هُديتَ وَكُفِيت ووُقِيتَ ، وتنحَّى عنه الشَّيْطَانُ » رواه أبو داودَ والترمذيُّ ، والنِّسائِيُّ وغيرُهمِ : وقال الترمذيُّ : حديثٌ حسنٌ ، زاد أبو داود : « فيقول : يعْنِي الشَّيْطَانَ  لِشَيْطانٍ آخر: كيْفَ لك بِرجُلٍ قَدْ هُدِيَ وَكُفي وَوُقِى»؟</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">84. </span></span>Enes <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivayet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Kim, evinden çıkarken:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah’ın adıyla çıkıyor, Allah’a güveniyorum. Günahlardan korunmaya güç yetirmek ve taate kuvvet bulmak, ancak Allah’ın tevfik ve yardımıyladır” derse kendisine:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Doğruya iletildin, ihtiyaçların karşılandı, düşmanlarından korundun, diye cevap verilir. Şeytan da kendisinden uzaklaşır.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ebû Dâvûd’un rivayetinde şu ilâve vardır:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Şeytan, diğer şeytana: Hidâyet edilmiş, ihtiyaçları karşılanmış ve korunmuş kişiye sen ne yapabilirsin ki? der.</span>  Ebû Dâvûd, Edeb 103; Tirmizî, Daavât 34</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i şerîf, bir önceki hadisin âdeta bir parçası veya devamı gibidir. Evinden çıkarken <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“bismillah, tevekkeltü alellah ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah” </span></span>diyenin, Allah’a güven tazeleyip, işlerini, hatadan korunmasını, tâat ve hayırlara muvaffak kılınmasını Allah’ın yardımına bağlayan yani inancını böylece ortaya koyan kişinin, umduklarına kavuşacağını haber vermektedir. Üstelik şeytanın kendisini yanıltmaktan ümidini kesip uzaklaşacağını bildirmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tevekkül etmesini bilen, tam bir güvenceye kavuşmuş demektir. Kulun Alah’a tevekkül ettiğini bilmediği için onu yanıltmaya çalışan şeytanı, durumu bilen şeytanın, “Boşuna uğraşma, o sigortalandı” diye uyarması, Allah’a tevekkülün gücünü gösterir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Allah’a güvenip sığınmak, en sağlam barınakta korunmak demektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Evden çıkarken hadisteki cümlelerle dua etmek müstehabtır. Bunu alışkanlık haline getirmek, çocuklara da öğretmek gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">85- وَعنْ أنَسٍ رضي اللَّهُ عنه قال : كَان أخوانِ عَلَى عهْدِ النبيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، وكَانَ أَحدُهُما يأْتِي النبيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، والآخَرُ يحْتَرِفُ ، فَشَكَا الْمُحْتَرِفُ أخَاهُ للنبيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم فقال : « لَعلَّكَ تُرْزَقُ بِهِ » رواه التِّرْمذيُّ بإسناد صحيح على شرط مسلمٍ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">« يحْترِفُ » : يكْتَسِب ويَتَسبَّبُ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">85. </span></span>Enes <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span> şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> zamanında iki kardeş vardı. Bunlardan biri (ilim öğrenmek için) Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’e gelir, diğeri de (geçimlerini temin için) çalışırdı. (Bir gün) çalışan kardeş, ötekini Nebi <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’e şikâyet etti. Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span> da:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Belki de sen, onun yüzünden iş buluyor, rızıklandırılıyorsun” </span></span>buyurdu.     Tirmizî, Zühd 33</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Birlikte yaşayan iki kardeşten biri, ötekine işinde ve sanatında yardım edeceği yerde Hz. Peygamber’in meclislerine devam ederek ilim öğrenmeyi yeğlemişti. Bu durum, bir süre sonra öteki kardeşin şikâyetlenmesine, bu şikâyetini Resûl-i Ekrem’e kadar iletmesine sebep oldu. Bu zat, kardeşinin de kendisi gibi çalışmasını, geçimlerine katkıda bulunmasını istiyordu. Bütün yükün kendisine kalmış olmasından yakınıyordu. Görünüşe göre de haklıydı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Durumu öğrenen Hz. Peygamber, işin farklı bir yönüne dikkat çekerek:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Kimbilir, belki de sen, ilim peşinde olan o kardeşine de baktığın için iş buluyor, san’atını icrâ ediyor, böylece kazancın kolaylaşıyor, belki de sen ona değil, o sana bakıyor”</span></span> buyurdu. Bu ifadesiyle Hz. Peygamber çalışmayı terketmeyi tavsiye etmiyor, aksine, ilmin geçime katkısının olmadığını sanmanın yanlışlığına dikkat çekiyor. Nitekim bir başka hadîs-i şerîfte de Resûl-i Ekrem Efendimiz:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“İlim öğrenen kişinin rızkını Allah Teâlâ üstlenmiştir”</span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span>buyurmaktadır. Bir başkasında da:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Kardeşinin yardımında bulunduğu sürece, Allah da kuluna yardım eder”</span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span>denilmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Netice olarak, Allah kendisine güvenen kulunu mahrum bırakmaz, onu değişik şekillerde rızıklandırır. Tevekkülün karşılığı, sebepler dünyasında herhangi bir yolla, herhangi bir şekilde mutlaka görülür. Hadîs-i şerîfte bu yollardan birine işaret edilmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Durumun nezâketine uygun bir düşünceye sahip olmak gerek. Eskilerin <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“iyi düşün”</span></span> diye yaptıkları ikazları, böylesi yerlerde insan, daha iyi algılayabilmektedir. <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Güçsüz ve zayıflarınız sebebiyle rızıklandırılıyor ve destekleniyorsunuz.”</span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span>hadîs-i şerîfi de [bk. 273 ve 274. hadisler] bu noktada daha bir netleşiyor. İlâhî yardım ve tecellinin bir çok yolu vardır. “Allah, akla hayâle gelmeyen yer ve yönlerden kullarını rızıklandırır.”</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İlim öğrenmek, günlük geçim yönünden bir mahrûmiyet sebebi gibi görünse de, eninde sonunda onun bereketi kendisini gösterecektir. Hele bizler gibi <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“bilgi ve enformasyon (danışma) çağı”</span></span>nı yaşayanlar, ilmin ne ölçüde bir rızık ve hâkimiyet vesilesi olduğunu çok daha iyi görecek ve anlayacaklardır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Dini öğrenmek, dine ve insanlara hizmet etmek için ilim yoluna düşenlerin geçimini Allah kolaylaştırır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. İlim ehline yardımcı olanlar, bunun karşılığını mutlaka görürler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Kişi, bakımını üstlendikleri sebebiyle rızıklandırılır.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kaynak: Riyazüssalihin</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[TAKVÂ]]></title>
			<link>https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=33559</link>
			<pubDate>Sun, 08 Dec 2024 11:32:23 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://forum.bizdeblog.com/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=33559</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size">باب التقوى</span><br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">TAKVÂ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Âyetler</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">قال اللَّه تعالى :  { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ حَقَّ تُقَاتِهِ وَلاَ تَمُوتُنَّ إِلاَّ وَأَنتُم مُّسْلِمُونَ  } .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1. “Ey inananlar, Allah’tan ona yaraşır şekilde korkun</span></span> (gücünüz yettiğince) <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">saygılı olun </span></span>(emirlerinin dışına çıkmaktan) <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">sakının.”  </span></span>Âl-i İmrân sûresi (3), 102</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Takvâ korunmak, sakınmak, kaygılı ve saygılı olmak demektir. Taşlı dikenli bir yolda yürüyen kişi nasıl son derece dikkatli olursa, insan da hayatta aynen o endişe, sakınma ve korunma dikkati içinde olmalıdır. Sözünü ettiğimiz bu dikkat, Allah Teâlâ’nın koyduğu sınırlara karşı dikkattir. Âyet-i kerîme mü’minlere hitâben bu konuda <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“son derece uyanık ve dikkatli” </span></span>olmalarını istemektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Demek ki takvâ, imanlı kişilere daha çok yakışmakta ve daha çok onlardan beklenmektedir. Bu âyetteki <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“gerektiği şekilde” </span></span>kaydı takvânın en üst seviyesini göstermektedir. Ondan ne kastedildiği, nasıl olacağı ise, aşağıdaki âyetle açıklanmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى (التغابن 16):  { اتَّقُوا اللَّهَ مَا اسْتَطَعْتُمْ } . وهذه الآية مبينة للمراد من الأولى.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2. “Allah’tan gücünüz yettiğince korkun, sakının!”</span></span> Teğâbün sûresi (64), 16</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İslâm’da emirlerin yerine getirilme ölçüsü, mükellefin gücü ve tâkatidir. Kitap ve Sünnet’te ona <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">istitâat </span></span>denilmektedir. Dinimizde “güç yetirilemeyecek bir mükellefiyet” (teklîf-i mâ lâ yutak) yoktur. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Hakkıyla, nasıl gerekiyorsa öyle, gerektiği şekilde” </span></span>takvâ emrinin burada <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“gücünüz yettiği ölçüde” </span></span>demek olduğunu anlıyoruz.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu temel esasa dayanarak yaşanacak <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">takvâ </span></span>gerçeğinin, müslümanın hayatındaki en önemli görüntüsünün nasıl olması lâzım geldiğini de şu âyette bulmaktayız:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال اللَّه تعالى:  { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَقُولُوا قَوْلًا سَدِيدًا } . والآيات في الأمر بالتقوى كثيرة معروفة.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3. “Ey iman edenler, Allah’a karşı saygılı olun ve doğru konuşun.”        </span></span>Ahzâb sûresi (33), 70</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Takvâ, en belirgin ve yoğun şekilde doğru sözlülükte görülür. Aynı şekilde kul yalan söyleyerek Allah’a karşı göstermesi gereken saygı (takvâ) çizgisinden kolayca sapabilir. Bu sebeple bir çok tezâhüründen sadece “dil hâkimiyeti”ne işaret eden âyet-i kerîme işin en kritik noktasına dikkat çekmiş olmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Allah korkusu” veya “Allah saygısı” diye anladığımız <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">takvâ</span></span>nın müslümana sağlayacağı faydaları ise, şu âyetten öğrenmekteyiz:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى:  { وَمَن يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَل لَّهُمَخْرَجًا  [2] وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ } .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4. “Kim Allah’a karşı saygılı davranırsa, Allah ona bir çıkış ve kurtuluş yolu gösterir, hiç beklemediği yerden onu rızıklandırır.”</span></span> Talak sûresi (85), 2-3</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Günlük hayatta karşı karşıya gelinecek sıkıntılardan, sosyolojik ve ekonomik meselelerden kurtulmakta, Allah saygısı asıl unsurdur. Önemli olan Allah’ın koyduğu sınırlara bağlı kalarak O’na saygıda kusur etmemektir. <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Aklın ve toplumun gösterge ve ölçülerine sığmayacak tecellilerin daima olabileceğini hesaba katmak ve dürüstlükten ayrılmamak gerekmektedir</span>. Demek ki aşılamaz ve halledilemez gibi gözüken problemler karşısında mü’minin en güçlü silahı “takvâ”dır. Ötesi Allah Teâlâ’ya kalmıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى:  { يِا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إَن تَتَّقُواْ اللّهَ يَجْعَل لَّكُمْ فُرْقَاناً وَيُكَفِّرْ عَنكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ وَاللّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ  } . والآيات في الباب كثيرة معلومة.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">5. “Eğer Allah’a karşı saygılı olur ve sakınırsanız, O size iyiyi kötüden ayırt edecek bir anlayış verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük lutuf sahibidir.”</span></span> Enfâl sûresi (8), 29</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Her konuda ihânetten sakınan ve takvâ üzere hareketi yeğleyen mü’minlere Allah Teâlâ, iyiyi kötüden ayırt edecek bir kâbiliyet ve anlayış verir. Bu yetenek onları en zor ve hatta olumsuz şartlarda bile bir çıkış yolu bulma imkânına kavuşturur. Çünkü âyette geçen <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">furkân </span></span>kelimesi “farkettirici” ve “sabah” anlamına gelir. Allah takvâ sahibini gece karanlığında parlayan fecr-i sâdık gibi bir aydınlık görüşe sahip kılar. Ayrıca insanın ufkunu karartan günahlarını örter, ayıplarını kimseye göstermez ve tümüyle bağışlar.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> Bütün bunlar takvânın güzel sonuçlarındandır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisler</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">70- فَالأَوَّلُ : عَنْ أبي هُرَيْرَةَ رضي اللَّهُ عنه قال : قِيلَ : يا رسولَ اللَّهِ مَن أَكْرَمُ النَّاسِ ؟ قال : « أَتْقَاهُمْ » فقَالُوا : لَيْسَ عَنْ هَذا نَسْأَلُكَ ، قَالَ : « فيُوسُفُ نَبِيُّ اللَّهِ ابن نَبِيِّ اللَّهِ ابن نَبيِّ اللَّهِ ابنِ خَلِيلِ اللَّهِ » . قَالُوا : لَيْسَ عن هَذَا نَسْأَلُكَ ، قال : فعَنْ مَعَادِنِ الْعَرَب تسْأَلُونِي ؟ خِيَارُهُمْ في الْجاهِليَّةِ خِيَارُهُمْ في الإِسلامِ إذَا فَقُهُوا » متفقٌ عليه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">و « فَقُهُوا » بِضَمِّ الْقَافِ عَلَى الْمَشْهورِ ، وحُكِي كسْرُهَا . أَي : عَلِمُوا أَحْكَامَ الشَّرْعِ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">70. </span></span>Ebû Hüreyre <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span> şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bazı insanlar Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’e:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ey Allah’ın Resûlü! İnsanların en hayırlısı, şereflisi kimdir? dediler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Nebi <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah’tan en çok korkanlarıdır</span></span>” buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ey Allah’ın Resûlü! Biz bunu sormuyoruz, dediler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">O halde, Allah’ın halîli (İbrâhim)’in oğlu, Allah’ın nebîsi (İshak)’ın oğlu, Allah’ın nebîsi (Yakub)’un oğlu, Allah’ın nebîsi Yusuf’tur</span></span>” buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ey Allah’ın Resûlü, biz bunu da sormuyoruz, dediler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">O halde siz benden Arap kabilelerini soruyorsunuz. (Bilin ki) Câhiliye döneminde hayırlı (şerefli) olanlar, şayet dînî hükümleri iyice hazmederlerse İslâmiyet devrinde de hayırlıdırlar</span></span>” buyurdu.  Buhârî, Enbiyâ 8, 14, 19, Menâkıb 1, Tefsîru sûre (12), 2; Müslim, Fezâil 168</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kerem, </span></span>bol iyilik, çok hayr ve şeref demektir. İnsanların en şereflisi, en hayırlısı veya en değerlisi kendisine sorulunca Hz. Peygamber ilk ve en önemli ölçü olarak takvâ’yı göstermiş ve <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Allah’tan en çok korkanlardır” </span>buyurmuştur. Bu cevabıyla Hz. Peygamber <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Sizin en üstün olanınız Allah’tan en çok korkanınızdır”</span></span> [Hucurât sûresi (49), 13] âyetini hatırlatmıştır. Hz. Peygamber soruyu genel olarak <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“insanlar” </span></span>çerçevesi içinde değerlendirmiş ve bu umumî prensibi hatırlatan cevabı vermiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ayrıca bu cevap <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“amel”</span></span> cihetinden <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“en hayırlı”</span></span> kişiyi tanıtmaktadır. Aslında, hadisin burada bizi ilgilendiren tarafı da Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in bu cevabıdır. Zira <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">takvâ</span></span>,<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span>bu noktadan yegâne <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“üstünlük” </span></span>ölçüsü olarak tanıtılmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Pek muhtemeldir ki, Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> Efendimiz, kendisine soru yöneltenlerin neyi sormak istediklerini anlamış olmasına rağmen, onlara asıl üzerinde durulması gerekli olan meseleyi öğretmek maksadıyla bu cevabı vermiştir. İkinci olarak da <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“şeref”</span></span> yönünden insanların en hayırlısı, en üstünü akla gelebilir. Hz. Peygamber bu noktada da büyük dedesinden itibaren hep peygamber olan ve Kur’an’da mâcerâsı <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“en güzel kıssa”</span></span> olarak nitelendirilen Hz. Yusuf’u örnek göstermiştir. Buhârî’deki bir rivayette Hz. Yusuf için “Kerîm oğlu, Kerîm oğlu, Kerîm oğlu, Kerîm” (bk. Buhârî, Enbiyâ 18) nitelemesi bulunmaktadır. Bu niteleme, buradaki cevaba daha uygun düşmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ancak sual soranlar, bu mânada “en üstün” olanı kastetmediklerini söyleyince, bu defa Hz. Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Ha siz, Arap kabilelerinin ana kollarından hangisinin hayırlı ve üstün olduğunu soruyorsunuz öyle mi? O halde eski dönemde üstün görülenler, eğer İslâm esaslarını tam anlamıyla anlar ve yaşarlarsa, İslâmiyette de hayırlıdırlar”</span> buyurmuştur. Bu cevabıyla Efendimiz, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Câhiliye devrinde üstünlüğün soy-sop ve ecdâdın şerefine nisbetle olsa bile, İslâmda fazilet, hikmet, ilim ve dindarlık yönünden değerlendirildiğini ortaya koymuştur</span>. Ayrıca soy üstünlüğüne “takvâ” eklenirse, ancak bir anlam ifade edeceğini anlatmıştır. Aslında her üç cevap da “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">takvâ</span></span>” ağırlıklıdır. Hz. Yusuf’un başından geçenler, özellikle Züleyhâ’ya karşı davranışlarının takvâya dayandığı, İslâm’ı iyi belleyen, öğrenen ve yaşayanların Allah korkusu ile dopdolu oldukları açıktır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">O halde Hz. Peygamber birinci cevabında açıkça, sonrakilerde dolaylı olarak “takvâ”nın yegâne değer ölçüsü olduğunu ifade buyurmuştur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisin son kısmı 372 numarada tekrar gelecektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Allah korkusu her hayrın başı ve yegâne  üstünlük ölçüsüdür.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Hz. Yusuf’un hayatı bir çok yönden en güzel örneklerle doludur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Takvâ sahiplerinin dünyada şerefi, âhirette derecesi yüksektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">71- الثَّانِي : عَنْ أبي سَعيدٍ الْخُدْرِيِّ رضي اللَّه عنه عن النبيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : « إنَّ الدُّنْيا حُلْوَةٌ خضِرَةٌ ، وإنَّ اللَّهَ مُسْتَخْلِفُكُمْ فِيهَا . فينْظُر كَيْفَ تَعْمَلُونَ . فَاتَّقوا الدُّنْيَا واتَّقُوا النِّسَاءِ. فَإِنَّ أَوَّلَ فِتْنةِ بَنِي إسْرَائيلَ كَانَتْ في النسَاء » رواه مسلم.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">71. </span></span>Ebû Saîd el-Hudrî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivayet edildiğine göre Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Dünya tatlı, göz kamaştırıcı ve çekicidir. Allah onu sizin kullanmanıza verecek ve nasıl davranacağınıza bakacaktır. Dünyaya aldanmaktan sakının. Kadınlara kapılmaktan korunun. Çünkü İsrailoğullarında ilk fitne kadınlar yüzünden çıkmıştır.</span></span>”</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslim, Zikir 99. Ayrıca bk. Tirmizî, Fiten 26; İbni Mâce,Fiten 19</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Dünya zevkleri ve nimetleri geçici olmasına rağmen, tatlı ve etkileyicidir. İnsanı bu yalancı câzibeleriyle, Allah saygısı ve korkusundan uzaklaştırıp yanıltabilirler. Başlangıçta İslâm ümmetinin elinde olmayan dünya imkânları, Hz. Peygamber’in haber verdiği şekilde giderek müslümanların eline geçmiştir. Yani Allah Teâlâ daha önceki sahipleri yerine dünya nimetlerini müslümanlara vermiştir. Petrol bunun en güzel örneğidir. Ayrıca Ortadoğu tam bir ticaret trafiği merkezidir. Güneş enerjisinin en yoğun olduğu bölgedir. Diğer yandan müslümanlar, eskiye nazaran büyük ölçüde dünyalıklara da sahip olmuşlardır. Her ne kadar müslüman ülkeler, “gelişmekte olan ülkeler”den sayılıyorsa da, ellerindeki imkânlar fevkalâde büyüktür. Allah onları bu imkânlara vâris kılmıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber’in, dünyanın câzibesine kapılmaktan korunmayı tavsiye buyurması, “takvâ”nın gerekli olduğu ilk ve önemli noktayı göstermektedir. Allah korkusu, dünya imkânlarına karşı kula hâkim olursa, mesele yoktur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İnsan dünyaya kapıldı mı, artık nereye kadar gideceğini kestirmek mümkün olmaz. Bu nimetlerin elden çıkması da onları gerektiği gibi kullanamamakla ilgilidir. Zira Efendimiz, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Allah nasıl davranacağınıza bakacak”</span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span>buyurmuş, bunların imtihan vesilesi olduklarını duyurmuştur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber ikinci olarak kadınlara karşı da uyanık davranmayı ve “takvâ”ya yönelik olan tehlikede “kadın”ın önemli bir yeri olduğunu hatırlatmakta, hatta İsrailoğulları’ndaki ilk fitnenin <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> </span>kadınlar sebebiyle ortaya çıktığını da örnek göstermekle konuya ait hassâsiyeti iyice vurgulamaktadır. (Sözü edilen fitne hakkında bilgi için bk. Ali el-Kârî, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Mirkât IV, 267-269)</span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> </span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Takvâ”</span></span>nın belli başlı iki konuda, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">dünya </span></span>ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">kadınlar </span></span>konusunda daha çok gerekli olduğu, bu iki unsurun “takvâ”yı herşeyden çok etkileyeceği anlaşılmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadis 460 numarada tekrarlanmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Geçmiş ümmetlerin başına gelenlerden ibret alınmalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Hanımlara karşı meşrû sınırlar çerçevesinde davranılmalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Dünyanın çarpıcılığına aldanmamalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Allah korkusu ve takvâ duygusu, ele geçen nimet ve imkânların devamı için de gereklidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">72- الثالثُ : عَنْ ابْنِ مَسْعُودٍ رضي اللَّه عنه أَنَّ النَّبِيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم كَانَ يَقُولُ : «اللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ الْهُدَى وَالتُّقَى وَالْعفافَ والْغِنَى » رواه مسلم .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">72. </span></span>İbni Mes’ud <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivayet edildiğine göre Nebi <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle dua ederdi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allahım! Senden hidâyet, takvâ, iffet ve gönül zenginliği isterim.”</span></span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslim, Zikir 72. Ayrıca bk. Tirmizî, Daavât 72; İbni Mâce, Dua 2</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sevgili Peygamberimiz, Allah Teâlâ’dan istenecek konuları, hadis kitaplarımızın Dua ve Daavât bölümlerinde yer alan bir çok hadisi ile ortaya koymuş, biz ümmetini bu konuda da eğitmiştir. Yapacağımız duaları, bu hadisler arasından seçip ezberlemek en isabetli hareket tarzıdır. Hz. Peygamber’den nakledilen dualar, dileklerimizde Peygamber Efendimiz’le birleşmemizi sağlayacaktır. Bu birliktelik çok muhtemeldir ki, “kabul olunmakta” da beraberliği getirecektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hidâyet rehberi olarak gönderilmiş bulunan Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span>’ın Allah Teâlâ’dan “hidâyet (doğruluk)” dilemesi, herşeyden önce <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">hidâyet</span></span>’in önemini ortaya koymaktadır. Doğru yoldan sapma tehlikesi bulunmayan Hz. Peygamber, Allah’tan <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">hidâyet </span></span>dilerse, daima dalâlete düşme tehlikesiyle başbaşa yaşayan müslümanların daha fazla <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">hidâyet </span></span>dilemeleri gerekir. Nitekim Fâtiha sûresi’ndeki <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Bizi doğru yola hidâyet et!” </span></span>duası bunu göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber’in, hidâyetin hemen peşinden emirlere uymak, yasaklardan kaçınmak anlamında takvâ dilemesi, hidâyetin tezâhürünün takvâ olduğunu göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İffet, </span></span>mübah olmayan şeylerden uzak durmak demektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Zenginlik anlamına gelen <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">gına </span></span>burada gönül zenginliği mânâsınadır. İnsanlardan ve ellerindeki imkânlardan müstağni olmak, şerefli bir hayat ve etkili bir tebliğ hizmeti açılarından son derece önemlidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1471 numarada tekrarlanacak olan hadîs-i şerîf, hidâyeti takvâ ile, takvâyı ise iffet ve gönül zenginliğiyle beslemek ve desteklemek gerektiğine işâret etmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Hidâyet, takvâ, iffet ve gönül zenginliği yüksek değere sahip meziyetlerdir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Hayatı daima Allah’a sığınarak ve O’ndan yardım dileyerek yaşamalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Takvâ, Allah’tan istenecek meziyetlerin başında yer alır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">73- الرَّابعُ : عَنْ أبي طَريفٍ عدِيِّ بْنِ حاتمٍ الطائِيِّ رضي اللَّه عنه قال : سمعت رسولَ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يقُولُ : « مَنْ حَلَفَ عَلَى يمِين ثُمَّ رَأَى أتقَى للَّهِ مِنْها فَلْيَأْتِ التَّقْوَى » رواه مسلم .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">73. </span></span>Ebû Tarîf Adî İbni Hâtim et-Tâî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>, Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’i şöyle buyururken dinledim demiştir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Bir şeyi yapmak veya yapmamak üzere yemin eden, sonra da (yemininin) zıddını takvâya daha uygun bulan kimse, (yemininden vazgeçip) takvâya yönelsin!</span></span>”</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslim, Eymân 15</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Adî İbni Hâtim</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Adî, cömertlikte darb-ı mesel olmuş bir babanın oğludur. Hicrî yedinci yılda Tay kabilesi adına elçi olarak Medine’ye gelmiş, Resûlullah kendisine büyük hüsn-i kabul göstermiş, hatta oturduğu minderi Adî’ye ikram etmiştir. Adî’nin cömertliği konusunda da pek çok menkıbe nakledilmiştir. Adî ve kabilesinin müslümanlığı pek samimi ve çok kuvvetli idi. Hz. Peygamber’in vefatından sonra bir çok Arap kabilesi irtidat edip dinden dönmüş ise de, Adî’nin kabilesinden hiç kimse böyle bir yola girmemiştir. Kabilesi içinde zekâtını hesap edip Hz. Ebû Bekir’e takdim eden ilk kişi Adî oldu. Diğerleri de kendisini takip etti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Adî, Medâyin’in fethinde bulundu. Daha sonraki olaylarda Hz. Ali tarafında yerini aldı. Cemel olayında gözünü kaybetti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Peygamber’den altmış altı hadis rivayet etti. Rivayetlerinin altısını Buhârî ve Müslim ortaklaşa, üçünü yalnız Buhârî, ikisini de yalnız Müslim rivayet etmiştir. Uzun ömürlü sahâbîlerden olan Adî ibni Hâtim, 120 yaşlarında iken hicrî 68 yılında vefat etti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Vallâhi”, “Tallâhi” diyerek Allah adına bir şeyi yapmak veya yapmamak üzere yemin etmek, hemen herkesin zaman zaman yaptığı bir iştir. Yemin, yemin edeni bağlar. Allah adı anılarak yapılan yeminlere sadâkat göstermek gerekir. Yeminden dönmenin cezâsı vardır. Ona <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“yemin kefâreti” </span></span>denir. 1721 numaralı hadisin açıklamasında yemin kefâreti konusunda geniş bilgi verilmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslümanın verdiği sözde durması, yeminine sâdık kalması esastır. Ancak hadîs-i şerîf’te, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">takvâ’</span></span>nın yemine tercih edilmesi gerektiğini ve bunun bizzat Hz. Peygamber tarafından teşvik edildiğini görmekteyiz. Dinimizde Allah korkusunun kula hâkim olması daima önde tutulmuştur. Konuya ait hadislerde, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“ettiği yeminin aksini daha hayırlı gören kimse,</span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">derhal o hayırlı olanı işlesin ve yeminini bozduğu için de kefâret versin!”</span> ifadeleri de yer almaktadır (bk. Müslim, Eymân 7-19). Takvâ ve hayır uğruna, gerekiyorsa, kefâretten kaçmayıp yemininden dönmenin tavsiye edilmiş olması, müslümandan beklenen asıl tavrın, her zaman ve her yerde takvâya sahip çıkmak olduğunu göstermektedir. Bu tavrı, sevgili Peygamberimiz bizzat kendileri de fiilen ortaya koymuşlardır. Ceyşü’l-usre (zorluk ordusu) diye de anılan Tebük seferi hazırlıkları sürerken, kendisinden yük devesi isteyen bir kısım müslümana Hz. Peygamber, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Vallahi size yük devesi veremem”</span> demiş, bir süre sonra da o kişilere istedikleri develeri vermişti. Bunun üzerine kendisine, -unutmuş olma ihtimalinden dolayı- ettiği yemin hatırlatılmış, o da;<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> “Bir şeye yemin eder ve başkasını ondan daha hayırlı görürsem o hayırlı işi yapar, (kefâret vererek) yeminimi helâl kılarım” </span>buyurmuştur (bk. 1721. hadis).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1719 ve 1920 numaralarda tekrar edilecek olan hadisimizin kendisinden rivâyet edildiği Adî İbni Hâtim de aynı şekilde yeminini bozup “daha hayırlı olanı” yani “takvâ”yı tercih etmiş ve bu davranışına Hz. Peygamber’in bu tavsiyesini delil göstermiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Nevevî merhum, yeminle ilgili rivayetler arasından, içinde “takvâ” kelimesi geçen bir tek bu rivâyeti bulup burada zikretmek suretiyle, hem <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Riyâzü’s-sâlihîn</span>’deki konuları delillendirmede nasıl titiz davrandığını ve ince bir dikkat gösterdiğini isbat etmiş, hem de <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“daha hayırlı olan” </span>ifadelerinin <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“takvâ’ya uygun olan”</span> anlamına geldiğini anlatmak istemiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Bir işi yapmaya veya yapmamaya yemin eden kişi, yemininden dönmeyi daha hayırlı, yani takvâya daha uygun bulursa, yemininden dönmesi müstehaptır. Tabiî keffâretini de verecektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Yemin keffâreti, yeminden dönüldükten sonra verilir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Takvâyı iltizam etmekte yemin bile mazeret sayılmamakta olduğuna göre, müslümana her işinde takvâ üzere olmak yaraşır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">74- الْخَامِسُ : عنْ أبي أُمَامَةَ صُدَيَّ بْنِ عَجْلانَ الْباهِلِيِّ رضي اللَّهُ عنه قال: سَمِعْتُ رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يَخْطُبُ في حَجَّةِ الْودَاع فَقَالَ : « اتَّقُوا اللَّه ، وصَلُّوا خَمْسكُمْ ، وصُومُوا شَهْرَكمْ ، وأَدُّوا زكَاةَ أَمْوَالِكُمْ ، وَأَطِيعُوا أُمَرَاءَكُمْ ، تَدْخُلُوا جَنَّةَ رَبِّكُمْ » رواه التِّرْمذيُّ ، في آخر كتابِ الصلاةِ وقال : حديثٌ حسنٌ صحيح .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">74.<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> </span></span></span>Ebû Ümâme Sudayy İbni Aclân el-Bâhilî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’i Vedâ hutbesi’nde şöyle buyururken dinledim demiştir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah’tan korkunuz. Beş vakit namazınızı kılınız. Ramazan orucunuzu tutunuz. Mallarınızın zekâtını veriniz. Yöneticilerinize itaat ediniz! (Bu takdirde doğruca) Rabbinizin cennetine girersiniz.</span></span>”  Tirmizî, Cum’a 80</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ebû Ümâme Sudayy İbni Aclân</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Ebû Ümâme, künyesiyle meşhur bir sahâbîdir. Önce Mısır’da sonra da Humus’ta yerleşmiştir. Hz. Peygamber’den 150 hadis rivayet etmiştir. Hadisleri Kütüb-i Sitte’de yer almıştır. Kendisinden Şamlılar rivayette bulunmuşlardır.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hicrî 81 (veya 86) yılında Humus’ta vefat etmiştir. Bazılarına göre Şam bölgesinde en son vefat eden sahâbîdir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslümanların tavır ve davranışları ebedî hayat ile sıkı sıkıya alâkalıdır. Bu sebeple müslümanın her zaman takvâ duygusunun etkisi altında yaşaması gerekir. Takvâ, öncelikle kulluğun gereği olan ibadetleri yerine getirmek, sonra da yasaklardan kaçınmakla isbat edilebilir. Kuru kuruya sade bir saygıdan söz etmek kimseye bir şey kazandırmaz.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslüman cennet yolcusudur. Yani onun en son hedefi cennette ebedi mutluluğu yakalamaktır. İşte hadisimiz bu mutlu sona ulaşabilmek için yapılması gerekenleri saymaktadır. Bunlar:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah’tan korkmak,</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Beş vakit namaz kılmak,</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ramazan orucunu tutmak,</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Zekâtı vermek ve</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Yöneticilere itaat etmektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu tâlimâtın sevgili Peygamberimiz tarafından Vedâ hutbesi’nde verilmiş olması, ayrıca önem arzetmekte ve dikkat çekmektedir. Takvâ, her türlü ibadetin temelidir. Nitekim Allah Teâlâ zâtını <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Takvâ’ya da ehil, mağfirete de ehil” </span></span>[bk. Müddessir sûresi (74), 56] olarak tanıtmıştır. Yani azabından en çok korkulup sakınılacak olan da, mağfiret edecek olan da sadece Allah Teâlâ’dır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Hadiste sayılan amelleri işlemek takvâ gereğidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Takvâ, cennet yolu ve cennete giriş şartıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Dünyada doğruluk, âhirette kurtuluş sebebidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Allah’a isyanı emretmedikleri sürece, yöneticilere itaat etmek gereklidir.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kayna: Riyazüssalihin</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size">باب التقوى</span><br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">TAKVÂ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Âyetler</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">قال اللَّه تعالى :  { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ حَقَّ تُقَاتِهِ وَلاَ تَمُوتُنَّ إِلاَّ وَأَنتُم مُّسْلِمُونَ  } .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1. “Ey inananlar, Allah’tan ona yaraşır şekilde korkun</span></span> (gücünüz yettiğince) <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">saygılı olun </span></span>(emirlerinin dışına çıkmaktan) <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">sakının.”  </span></span>Âl-i İmrân sûresi (3), 102</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Takvâ korunmak, sakınmak, kaygılı ve saygılı olmak demektir. Taşlı dikenli bir yolda yürüyen kişi nasıl son derece dikkatli olursa, insan da hayatta aynen o endişe, sakınma ve korunma dikkati içinde olmalıdır. Sözünü ettiğimiz bu dikkat, Allah Teâlâ’nın koyduğu sınırlara karşı dikkattir. Âyet-i kerîme mü’minlere hitâben bu konuda <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“son derece uyanık ve dikkatli” </span></span>olmalarını istemektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Demek ki takvâ, imanlı kişilere daha çok yakışmakta ve daha çok onlardan beklenmektedir. Bu âyetteki <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“gerektiği şekilde” </span></span>kaydı takvânın en üst seviyesini göstermektedir. Ondan ne kastedildiği, nasıl olacağı ise, aşağıdaki âyetle açıklanmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى (التغابن 16):  { اتَّقُوا اللَّهَ مَا اسْتَطَعْتُمْ } . وهذه الآية مبينة للمراد من الأولى.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2. “Allah’tan gücünüz yettiğince korkun, sakının!”</span></span> Teğâbün sûresi (64), 16</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İslâm’da emirlerin yerine getirilme ölçüsü, mükellefin gücü ve tâkatidir. Kitap ve Sünnet’te ona <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">istitâat </span></span>denilmektedir. Dinimizde “güç yetirilemeyecek bir mükellefiyet” (teklîf-i mâ lâ yutak) yoktur. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Hakkıyla, nasıl gerekiyorsa öyle, gerektiği şekilde” </span></span>takvâ emrinin burada <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“gücünüz yettiği ölçüde” </span></span>demek olduğunu anlıyoruz.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu temel esasa dayanarak yaşanacak <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">takvâ </span></span>gerçeğinin, müslümanın hayatındaki en önemli görüntüsünün nasıl olması lâzım geldiğini de şu âyette bulmaktayız:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال اللَّه تعالى:  { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَقُولُوا قَوْلًا سَدِيدًا } . والآيات في الأمر بالتقوى كثيرة معروفة.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3. “Ey iman edenler, Allah’a karşı saygılı olun ve doğru konuşun.”        </span></span>Ahzâb sûresi (33), 70</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Takvâ, en belirgin ve yoğun şekilde doğru sözlülükte görülür. Aynı şekilde kul yalan söyleyerek Allah’a karşı göstermesi gereken saygı (takvâ) çizgisinden kolayca sapabilir. Bu sebeple bir çok tezâhüründen sadece “dil hâkimiyeti”ne işaret eden âyet-i kerîme işin en kritik noktasına dikkat çekmiş olmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Allah korkusu” veya “Allah saygısı” diye anladığımız <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">takvâ</span></span>nın müslümana sağlayacağı faydaları ise, şu âyetten öğrenmekteyiz:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى:  { وَمَن يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَل لَّهُمَخْرَجًا  [2] وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ } .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4. “Kim Allah’a karşı saygılı davranırsa, Allah ona bir çıkış ve kurtuluş yolu gösterir, hiç beklemediği yerden onu rızıklandırır.”</span></span> Talak sûresi (85), 2-3</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Günlük hayatta karşı karşıya gelinecek sıkıntılardan, sosyolojik ve ekonomik meselelerden kurtulmakta, Allah saygısı asıl unsurdur. Önemli olan Allah’ın koyduğu sınırlara bağlı kalarak O’na saygıda kusur etmemektir. <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Aklın ve toplumun gösterge ve ölçülerine sığmayacak tecellilerin daima olabileceğini hesaba katmak ve dürüstlükten ayrılmamak gerekmektedir</span>. Demek ki aşılamaz ve halledilemez gibi gözüken problemler karşısında mü’minin en güçlü silahı “takvâ”dır. Ötesi Allah Teâlâ’ya kalmıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى:  { يِا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إَن تَتَّقُواْ اللّهَ يَجْعَل لَّكُمْ فُرْقَاناً وَيُكَفِّرْ عَنكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ وَاللّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ  } . والآيات في الباب كثيرة معلومة.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">5. “Eğer Allah’a karşı saygılı olur ve sakınırsanız, O size iyiyi kötüden ayırt edecek bir anlayış verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük lutuf sahibidir.”</span></span> Enfâl sûresi (8), 29</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Her konuda ihânetten sakınan ve takvâ üzere hareketi yeğleyen mü’minlere Allah Teâlâ, iyiyi kötüden ayırt edecek bir kâbiliyet ve anlayış verir. Bu yetenek onları en zor ve hatta olumsuz şartlarda bile bir çıkış yolu bulma imkânına kavuşturur. Çünkü âyette geçen <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">furkân </span></span>kelimesi “farkettirici” ve “sabah” anlamına gelir. Allah takvâ sahibini gece karanlığında parlayan fecr-i sâdık gibi bir aydınlık görüşe sahip kılar. Ayrıca insanın ufkunu karartan günahlarını örter, ayıplarını kimseye göstermez ve tümüyle bağışlar.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> Bütün bunlar takvânın güzel sonuçlarındandır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisler</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">70- فَالأَوَّلُ : عَنْ أبي هُرَيْرَةَ رضي اللَّهُ عنه قال : قِيلَ : يا رسولَ اللَّهِ مَن أَكْرَمُ النَّاسِ ؟ قال : « أَتْقَاهُمْ » فقَالُوا : لَيْسَ عَنْ هَذا نَسْأَلُكَ ، قَالَ : « فيُوسُفُ نَبِيُّ اللَّهِ ابن نَبِيِّ اللَّهِ ابن نَبيِّ اللَّهِ ابنِ خَلِيلِ اللَّهِ » . قَالُوا : لَيْسَ عن هَذَا نَسْأَلُكَ ، قال : فعَنْ مَعَادِنِ الْعَرَب تسْأَلُونِي ؟ خِيَارُهُمْ في الْجاهِليَّةِ خِيَارُهُمْ في الإِسلامِ إذَا فَقُهُوا » متفقٌ عليه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">و « فَقُهُوا » بِضَمِّ الْقَافِ عَلَى الْمَشْهورِ ، وحُكِي كسْرُهَا . أَي : عَلِمُوا أَحْكَامَ الشَّرْعِ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">70. </span></span>Ebû Hüreyre <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span> şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bazı insanlar Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’e:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ey Allah’ın Resûlü! İnsanların en hayırlısı, şereflisi kimdir? dediler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Nebi <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah’tan en çok korkanlarıdır</span></span>” buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ey Allah’ın Resûlü! Biz bunu sormuyoruz, dediler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">O halde, Allah’ın halîli (İbrâhim)’in oğlu, Allah’ın nebîsi (İshak)’ın oğlu, Allah’ın nebîsi (Yakub)’un oğlu, Allah’ın nebîsi Yusuf’tur</span></span>” buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ey Allah’ın Resûlü, biz bunu da sormuyoruz, dediler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">O halde siz benden Arap kabilelerini soruyorsunuz. (Bilin ki) Câhiliye döneminde hayırlı (şerefli) olanlar, şayet dînî hükümleri iyice hazmederlerse İslâmiyet devrinde de hayırlıdırlar</span></span>” buyurdu.  Buhârî, Enbiyâ 8, 14, 19, Menâkıb 1, Tefsîru sûre (12), 2; Müslim, Fezâil 168</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kerem, </span></span>bol iyilik, çok hayr ve şeref demektir. İnsanların en şereflisi, en hayırlısı veya en değerlisi kendisine sorulunca Hz. Peygamber ilk ve en önemli ölçü olarak takvâ’yı göstermiş ve <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Allah’tan en çok korkanlardır” </span>buyurmuştur. Bu cevabıyla Hz. Peygamber <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Sizin en üstün olanınız Allah’tan en çok korkanınızdır”</span></span> [Hucurât sûresi (49), 13] âyetini hatırlatmıştır. Hz. Peygamber soruyu genel olarak <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“insanlar” </span></span>çerçevesi içinde değerlendirmiş ve bu umumî prensibi hatırlatan cevabı vermiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ayrıca bu cevap <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“amel”</span></span> cihetinden <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“en hayırlı”</span></span> kişiyi tanıtmaktadır. Aslında, hadisin burada bizi ilgilendiren tarafı da Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in bu cevabıdır. Zira <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">takvâ</span></span>,<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span>bu noktadan yegâne <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“üstünlük” </span></span>ölçüsü olarak tanıtılmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Pek muhtemeldir ki, Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> Efendimiz, kendisine soru yöneltenlerin neyi sormak istediklerini anlamış olmasına rağmen, onlara asıl üzerinde durulması gerekli olan meseleyi öğretmek maksadıyla bu cevabı vermiştir. İkinci olarak da <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“şeref”</span></span> yönünden insanların en hayırlısı, en üstünü akla gelebilir. Hz. Peygamber bu noktada da büyük dedesinden itibaren hep peygamber olan ve Kur’an’da mâcerâsı <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“en güzel kıssa”</span></span> olarak nitelendirilen Hz. Yusuf’u örnek göstermiştir. Buhârî’deki bir rivayette Hz. Yusuf için “Kerîm oğlu, Kerîm oğlu, Kerîm oğlu, Kerîm” (bk. Buhârî, Enbiyâ 18) nitelemesi bulunmaktadır. Bu niteleme, buradaki cevaba daha uygun düşmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ancak sual soranlar, bu mânada “en üstün” olanı kastetmediklerini söyleyince, bu defa Hz. Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Ha siz, Arap kabilelerinin ana kollarından hangisinin hayırlı ve üstün olduğunu soruyorsunuz öyle mi? O halde eski dönemde üstün görülenler, eğer İslâm esaslarını tam anlamıyla anlar ve yaşarlarsa, İslâmiyette de hayırlıdırlar”</span> buyurmuştur. Bu cevabıyla Efendimiz, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Câhiliye devrinde üstünlüğün soy-sop ve ecdâdın şerefine nisbetle olsa bile, İslâmda fazilet, hikmet, ilim ve dindarlık yönünden değerlendirildiğini ortaya koymuştur</span>. Ayrıca soy üstünlüğüne “takvâ” eklenirse, ancak bir anlam ifade edeceğini anlatmıştır. Aslında her üç cevap da “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">takvâ</span></span>” ağırlıklıdır. Hz. Yusuf’un başından geçenler, özellikle Züleyhâ’ya karşı davranışlarının takvâya dayandığı, İslâm’ı iyi belleyen, öğrenen ve yaşayanların Allah korkusu ile dopdolu oldukları açıktır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">O halde Hz. Peygamber birinci cevabında açıkça, sonrakilerde dolaylı olarak “takvâ”nın yegâne değer ölçüsü olduğunu ifade buyurmuştur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisin son kısmı 372 numarada tekrar gelecektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Allah korkusu her hayrın başı ve yegâne  üstünlük ölçüsüdür.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Hz. Yusuf’un hayatı bir çok yönden en güzel örneklerle doludur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Takvâ sahiplerinin dünyada şerefi, âhirette derecesi yüksektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">71- الثَّانِي : عَنْ أبي سَعيدٍ الْخُدْرِيِّ رضي اللَّه عنه عن النبيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : « إنَّ الدُّنْيا حُلْوَةٌ خضِرَةٌ ، وإنَّ اللَّهَ مُسْتَخْلِفُكُمْ فِيهَا . فينْظُر كَيْفَ تَعْمَلُونَ . فَاتَّقوا الدُّنْيَا واتَّقُوا النِّسَاءِ. فَإِنَّ أَوَّلَ فِتْنةِ بَنِي إسْرَائيلَ كَانَتْ في النسَاء » رواه مسلم.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">71. </span></span>Ebû Saîd el-Hudrî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivayet edildiğine göre Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Dünya tatlı, göz kamaştırıcı ve çekicidir. Allah onu sizin kullanmanıza verecek ve nasıl davranacağınıza bakacaktır. Dünyaya aldanmaktan sakının. Kadınlara kapılmaktan korunun. Çünkü İsrailoğullarında ilk fitne kadınlar yüzünden çıkmıştır.</span></span>”</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslim, Zikir 99. Ayrıca bk. Tirmizî, Fiten 26; İbni Mâce,Fiten 19</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Dünya zevkleri ve nimetleri geçici olmasına rağmen, tatlı ve etkileyicidir. İnsanı bu yalancı câzibeleriyle, Allah saygısı ve korkusundan uzaklaştırıp yanıltabilirler. Başlangıçta İslâm ümmetinin elinde olmayan dünya imkânları, Hz. Peygamber’in haber verdiği şekilde giderek müslümanların eline geçmiştir. Yani Allah Teâlâ daha önceki sahipleri yerine dünya nimetlerini müslümanlara vermiştir. Petrol bunun en güzel örneğidir. Ayrıca Ortadoğu tam bir ticaret trafiği merkezidir. Güneş enerjisinin en yoğun olduğu bölgedir. Diğer yandan müslümanlar, eskiye nazaran büyük ölçüde dünyalıklara da sahip olmuşlardır. Her ne kadar müslüman ülkeler, “gelişmekte olan ülkeler”den sayılıyorsa da, ellerindeki imkânlar fevkalâde büyüktür. Allah onları bu imkânlara vâris kılmıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber’in, dünyanın câzibesine kapılmaktan korunmayı tavsiye buyurması, “takvâ”nın gerekli olduğu ilk ve önemli noktayı göstermektedir. Allah korkusu, dünya imkânlarına karşı kula hâkim olursa, mesele yoktur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İnsan dünyaya kapıldı mı, artık nereye kadar gideceğini kestirmek mümkün olmaz. Bu nimetlerin elden çıkması da onları gerektiği gibi kullanamamakla ilgilidir. Zira Efendimiz, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Allah nasıl davranacağınıza bakacak”</span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span>buyurmuş, bunların imtihan vesilesi olduklarını duyurmuştur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber ikinci olarak kadınlara karşı da uyanık davranmayı ve “takvâ”ya yönelik olan tehlikede “kadın”ın önemli bir yeri olduğunu hatırlatmakta, hatta İsrailoğulları’ndaki ilk fitnenin <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> </span>kadınlar sebebiyle ortaya çıktığını da örnek göstermekle konuya ait hassâsiyeti iyice vurgulamaktadır. (Sözü edilen fitne hakkında bilgi için bk. Ali el-Kârî, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Mirkât IV, 267-269)</span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> </span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Takvâ”</span></span>nın belli başlı iki konuda, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">dünya </span></span>ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">kadınlar </span></span>konusunda daha çok gerekli olduğu, bu iki unsurun “takvâ”yı herşeyden çok etkileyeceği anlaşılmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadis 460 numarada tekrarlanmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Geçmiş ümmetlerin başına gelenlerden ibret alınmalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Hanımlara karşı meşrû sınırlar çerçevesinde davranılmalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Dünyanın çarpıcılığına aldanmamalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Allah korkusu ve takvâ duygusu, ele geçen nimet ve imkânların devamı için de gereklidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">72- الثالثُ : عَنْ ابْنِ مَسْعُودٍ رضي اللَّه عنه أَنَّ النَّبِيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم كَانَ يَقُولُ : «اللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ الْهُدَى وَالتُّقَى وَالْعفافَ والْغِنَى » رواه مسلم .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">72. </span></span>İbni Mes’ud <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivayet edildiğine göre Nebi <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle dua ederdi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allahım! Senden hidâyet, takvâ, iffet ve gönül zenginliği isterim.”</span></span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslim, Zikir 72. Ayrıca bk. Tirmizî, Daavât 72; İbni Mâce, Dua 2</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sevgili Peygamberimiz, Allah Teâlâ’dan istenecek konuları, hadis kitaplarımızın Dua ve Daavât bölümlerinde yer alan bir çok hadisi ile ortaya koymuş, biz ümmetini bu konuda da eğitmiştir. Yapacağımız duaları, bu hadisler arasından seçip ezberlemek en isabetli hareket tarzıdır. Hz. Peygamber’den nakledilen dualar, dileklerimizde Peygamber Efendimiz’le birleşmemizi sağlayacaktır. Bu birliktelik çok muhtemeldir ki, “kabul olunmakta” da beraberliği getirecektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hidâyet rehberi olarak gönderilmiş bulunan Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span>’ın Allah Teâlâ’dan “hidâyet (doğruluk)” dilemesi, herşeyden önce <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">hidâyet</span></span>’in önemini ortaya koymaktadır. Doğru yoldan sapma tehlikesi bulunmayan Hz. Peygamber, Allah’tan <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">hidâyet </span></span>dilerse, daima dalâlete düşme tehlikesiyle başbaşa yaşayan müslümanların daha fazla <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">hidâyet </span></span>dilemeleri gerekir. Nitekim Fâtiha sûresi’ndeki <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Bizi doğru yola hidâyet et!” </span></span>duası bunu göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber’in, hidâyetin hemen peşinden emirlere uymak, yasaklardan kaçınmak anlamında takvâ dilemesi, hidâyetin tezâhürünün takvâ olduğunu göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İffet, </span></span>mübah olmayan şeylerden uzak durmak demektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Zenginlik anlamına gelen <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">gına </span></span>burada gönül zenginliği mânâsınadır. İnsanlardan ve ellerindeki imkânlardan müstağni olmak, şerefli bir hayat ve etkili bir tebliğ hizmeti açılarından son derece önemlidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1471 numarada tekrarlanacak olan hadîs-i şerîf, hidâyeti takvâ ile, takvâyı ise iffet ve gönül zenginliğiyle beslemek ve desteklemek gerektiğine işâret etmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Hidâyet, takvâ, iffet ve gönül zenginliği yüksek değere sahip meziyetlerdir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Hayatı daima Allah’a sığınarak ve O’ndan yardım dileyerek yaşamalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Takvâ, Allah’tan istenecek meziyetlerin başında yer alır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">73- الرَّابعُ : عَنْ أبي طَريفٍ عدِيِّ بْنِ حاتمٍ الطائِيِّ رضي اللَّه عنه قال : سمعت رسولَ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يقُولُ : « مَنْ حَلَفَ عَلَى يمِين ثُمَّ رَأَى أتقَى للَّهِ مِنْها فَلْيَأْتِ التَّقْوَى » رواه مسلم .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">73. </span></span>Ebû Tarîf Adî İbni Hâtim et-Tâî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>, Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’i şöyle buyururken dinledim demiştir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Bir şeyi yapmak veya yapmamak üzere yemin eden, sonra da (yemininin) zıddını takvâya daha uygun bulan kimse, (yemininden vazgeçip) takvâya yönelsin!</span></span>”</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslim, Eymân 15</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Adî İbni Hâtim</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Adî, cömertlikte darb-ı mesel olmuş bir babanın oğludur. Hicrî yedinci yılda Tay kabilesi adına elçi olarak Medine’ye gelmiş, Resûlullah kendisine büyük hüsn-i kabul göstermiş, hatta oturduğu minderi Adî’ye ikram etmiştir. Adî’nin cömertliği konusunda da pek çok menkıbe nakledilmiştir. Adî ve kabilesinin müslümanlığı pek samimi ve çok kuvvetli idi. Hz. Peygamber’in vefatından sonra bir çok Arap kabilesi irtidat edip dinden dönmüş ise de, Adî’nin kabilesinden hiç kimse böyle bir yola girmemiştir. Kabilesi içinde zekâtını hesap edip Hz. Ebû Bekir’e takdim eden ilk kişi Adî oldu. Diğerleri de kendisini takip etti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Adî, Medâyin’in fethinde bulundu. Daha sonraki olaylarda Hz. Ali tarafında yerini aldı. Cemel olayında gözünü kaybetti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Peygamber’den altmış altı hadis rivayet etti. Rivayetlerinin altısını Buhârî ve Müslim ortaklaşa, üçünü yalnız Buhârî, ikisini de yalnız Müslim rivayet etmiştir. Uzun ömürlü sahâbîlerden olan Adî ibni Hâtim, 120 yaşlarında iken hicrî 68 yılında vefat etti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Vallâhi”, “Tallâhi” diyerek Allah adına bir şeyi yapmak veya yapmamak üzere yemin etmek, hemen herkesin zaman zaman yaptığı bir iştir. Yemin, yemin edeni bağlar. Allah adı anılarak yapılan yeminlere sadâkat göstermek gerekir. Yeminden dönmenin cezâsı vardır. Ona <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“yemin kefâreti” </span></span>denir. 1721 numaralı hadisin açıklamasında yemin kefâreti konusunda geniş bilgi verilmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslümanın verdiği sözde durması, yeminine sâdık kalması esastır. Ancak hadîs-i şerîf’te, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">takvâ’</span></span>nın yemine tercih edilmesi gerektiğini ve bunun bizzat Hz. Peygamber tarafından teşvik edildiğini görmekteyiz. Dinimizde Allah korkusunun kula hâkim olması daima önde tutulmuştur. Konuya ait hadislerde, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“ettiği yeminin aksini daha hayırlı gören kimse,</span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">derhal o hayırlı olanı işlesin ve yeminini bozduğu için de kefâret versin!”</span> ifadeleri de yer almaktadır (bk. Müslim, Eymân 7-19). Takvâ ve hayır uğruna, gerekiyorsa, kefâretten kaçmayıp yemininden dönmenin tavsiye edilmiş olması, müslümandan beklenen asıl tavrın, her zaman ve her yerde takvâya sahip çıkmak olduğunu göstermektedir. Bu tavrı, sevgili Peygamberimiz bizzat kendileri de fiilen ortaya koymuşlardır. Ceyşü’l-usre (zorluk ordusu) diye de anılan Tebük seferi hazırlıkları sürerken, kendisinden yük devesi isteyen bir kısım müslümana Hz. Peygamber, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Vallahi size yük devesi veremem”</span> demiş, bir süre sonra da o kişilere istedikleri develeri vermişti. Bunun üzerine kendisine, -unutmuş olma ihtimalinden dolayı- ettiği yemin hatırlatılmış, o da;<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> “Bir şeye yemin eder ve başkasını ondan daha hayırlı görürsem o hayırlı işi yapar, (kefâret vererek) yeminimi helâl kılarım” </span>buyurmuştur (bk. 1721. hadis).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1719 ve 1920 numaralarda tekrar edilecek olan hadisimizin kendisinden rivâyet edildiği Adî İbni Hâtim de aynı şekilde yeminini bozup “daha hayırlı olanı” yani “takvâ”yı tercih etmiş ve bu davranışına Hz. Peygamber’in bu tavsiyesini delil göstermiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Nevevî merhum, yeminle ilgili rivayetler arasından, içinde “takvâ” kelimesi geçen bir tek bu rivâyeti bulup burada zikretmek suretiyle, hem <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Riyâzü’s-sâlihîn</span>’deki konuları delillendirmede nasıl titiz davrandığını ve ince bir dikkat gösterdiğini isbat etmiş, hem de <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“daha hayırlı olan” </span>ifadelerinin <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“takvâ’ya uygun olan”</span> anlamına geldiğini anlatmak istemiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Bir işi yapmaya veya yapmamaya yemin eden kişi, yemininden dönmeyi daha hayırlı, yani takvâya daha uygun bulursa, yemininden dönmesi müstehaptır. Tabiî keffâretini de verecektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Yemin keffâreti, yeminden dönüldükten sonra verilir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Takvâyı iltizam etmekte yemin bile mazeret sayılmamakta olduğuna göre, müslümana her işinde takvâ üzere olmak yaraşır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">74- الْخَامِسُ : عنْ أبي أُمَامَةَ صُدَيَّ بْنِ عَجْلانَ الْباهِلِيِّ رضي اللَّهُ عنه قال: سَمِعْتُ رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يَخْطُبُ في حَجَّةِ الْودَاع فَقَالَ : « اتَّقُوا اللَّه ، وصَلُّوا خَمْسكُمْ ، وصُومُوا شَهْرَكمْ ، وأَدُّوا زكَاةَ أَمْوَالِكُمْ ، وَأَطِيعُوا أُمَرَاءَكُمْ ، تَدْخُلُوا جَنَّةَ رَبِّكُمْ » رواه التِّرْمذيُّ ، في آخر كتابِ الصلاةِ وقال : حديثٌ حسنٌ صحيح .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">74.<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> </span></span></span>Ebû Ümâme Sudayy İbni Aclân el-Bâhilî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’i Vedâ hutbesi’nde şöyle buyururken dinledim demiştir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah’tan korkunuz. Beş vakit namazınızı kılınız. Ramazan orucunuzu tutunuz. Mallarınızın zekâtını veriniz. Yöneticilerinize itaat ediniz! (Bu takdirde doğruca) Rabbinizin cennetine girersiniz.</span></span>”  Tirmizî, Cum’a 80</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ebû Ümâme Sudayy İbni Aclân</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Ebû Ümâme, künyesiyle meşhur bir sahâbîdir. Önce Mısır’da sonra da Humus’ta yerleşmiştir. Hz. Peygamber’den 150 hadis rivayet etmiştir. Hadisleri Kütüb-i Sitte’de yer almıştır. Kendisinden Şamlılar rivayette bulunmuşlardır.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hicrî 81 (veya 86) yılında Humus’ta vefat etmiştir. Bazılarına göre Şam bölgesinde en son vefat eden sahâbîdir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslümanların tavır ve davranışları ebedî hayat ile sıkı sıkıya alâkalıdır. Bu sebeple müslümanın her zaman takvâ duygusunun etkisi altında yaşaması gerekir. Takvâ, öncelikle kulluğun gereği olan ibadetleri yerine getirmek, sonra da yasaklardan kaçınmakla isbat edilebilir. Kuru kuruya sade bir saygıdan söz etmek kimseye bir şey kazandırmaz.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslüman cennet yolcusudur. Yani onun en son hedefi cennette ebedi mutluluğu yakalamaktır. İşte hadisimiz bu mutlu sona ulaşabilmek için yapılması gerekenleri saymaktadır. Bunlar:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah’tan korkmak,</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Beş vakit namaz kılmak,</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ramazan orucunu tutmak,</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Zekâtı vermek ve</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Yöneticilere itaat etmektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu tâlimâtın sevgili Peygamberimiz tarafından Vedâ hutbesi’nde verilmiş olması, ayrıca önem arzetmekte ve dikkat çekmektedir. Takvâ, her türlü ibadetin temelidir. Nitekim Allah Teâlâ zâtını <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Takvâ’ya da ehil, mağfirete de ehil” </span></span>[bk. Müddessir sûresi (74), 56] olarak tanıtmıştır. Yani azabından en çok korkulup sakınılacak olan da, mağfiret edecek olan da sadece Allah Teâlâ’dır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Hadiste sayılan amelleri işlemek takvâ gereğidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Takvâ, cennet yolu ve cennete giriş şartıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Dünyada doğruluk, âhirette kurtuluş sebebidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Allah’a isyanı emretmedikleri sürece, yöneticilere itaat etmek gereklidir.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kayna: Riyazüssalihin</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ALLAH’IN KULLARI DENETLEMESİ  ( MURÂKABE )]]></title>
			<link>https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=33558</link>
			<pubDate>Sun, 08 Dec 2024 11:29:47 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://forum.bizdeblog.com/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=33558</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size">بَابُ المراقبة</span><br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">ALLAH’IN KULLARI DENETLEMESİ  ( MURÂKABE )</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Âyetler</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">قَالَ اللَّه تعالى :  { الَّذِي يَرَاكَ حِينَ تَقُومُ  [218] وَتَقَلُّبَكَ فِي السَّاجِدِينَ  [219] }<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span>.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1</span></span>.<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> “O (öyle Allah’týr) ki, gece namaza kalktýðýnda ve secde edenler arasýnda dolaþtýðýnda seni görüyor.”  </span></span> Þuarâ sûresi (26), 218-219</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Âyet Hz. Peygamber’e hitâbetmekte, Allah seni ayakta, rükûda ve secdede iken her halinde görmekte, sürekli izlemektedir. Ayný denetim ve gözetim her müslüman için de aynen geçerlidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقَالَ تعالى :  { وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ } .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2. “Nerede olursanýz olunuz, Allah sizinledir.”    </span></span>Hadîd sûresi (57), 4  </span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Önceki âyette Hz. Peygamber’e hitâben hangi halde olursa olsun Allah’ýn onu gördüðü bildirilmiþken, bu âyette tüm mü’minlere hitap edilerek ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“nerede olursanýz olunuz” </span></span>diye mekân bakýmýndan da Allah’ýn denetim ve gözetiminden kimsenin kurtulamayacaðý hatýrlatýlmaktadýr. Allah’tan uzak bir yerde bulunmak mümkün olmadýðý ve dolayýsýyla “denetim dýþý” anlamýnda bir “özel hayat”ýn bulunmadýðý açýk þekilde bildirilmektedir. Ebû’l-Meâlî ne güzel ifâde etmiþtir: “Mi’rac gecesi Muhammed <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem </span>Allah’a, balýðýn karnýnda bulunduðu sýrada Hz. Yûnus’tan daha yakýn olmamýþtýr” [bk. Kurtubî,<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> Câmi</span>, XVII, 237].</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقَالَ تعالى :  { إِنَّ اللّهَ لاَ يَخْفَىَ عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الأَرْضِ وَلاَ فِي السَّمَاء  } .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3</span></span>. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Yerde ve gökte hiç bir þey, aslâ Allah’a gizli kalmaz.”   </span></span> Âl-i Ýmrân sûresi (3), 5</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu âyette de “nerede”ye açýklýk getirilmekte, “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">yerde ve gökte</span></span>” yani evrende hiç bir þeyin Allah’a asla gizli kalmayacaðý kesin bir dille ifâde buyurulmaktadýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقَالَ تعالى :  { إِنَّ رَبَّكَلَبِالْمِرْصَادِ } .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4. “Doðrusu senin Rabbin hep gözetlemektedir.”</span></span> Fecr sûresi (89), 14</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu âyette ise, ilâhi denetim ve gözetimin <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">kesintisiz ve sürekli olduðu</span></span> belirtilmektedir. Ne zaman, ne de yer bakýmýndan, “denetim” dýþý kalma imkânýnýn bulunmadýðýna dikkat çekilmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقَالَ تعالى :  { يَعْلَمُ خَائِنَةَ الْأَعْيُنِ وَمَا تُخْفِي الصُّدُورُ } .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">5. “Allah, gözlerin sinsi bakýþlarýný ve kalblerin saklayageldiklerini bilir.”</span></span> Mü’min sûresi (40), 19</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Âyet, ilâhî denetim ve murâkabeden, kalblerin bile kurtulamadýðýný, onlarýn insanlara açýklamayýp kendilerine sakladýklarýný Allah’ýn bildiðini haber vermektedir. Gözlerin sinsi sinsi bakýþlarýna varýncaya kadar her çeþit hareketin, Allah’ýn malûmu olduðunu bildirmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisler</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">61- وأَمَّا الأحاديثُ ، فالأَوَّلُ : عَنْ عُمرَ بنِ الخطابِ ، رضيَ اللَّهُ عنه ، قال: «بَيْنما نَحْنُ جُلُوسٌ عِنْد رسولِ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، ذَات يَوْمٍ إِذْ طَلع عَلَيْنَا رجُلٌ شَديدُ بياضِ الثِّيابِ ، شديدُ  سوادِ الشَّعْر ، لا يُرَى عليْهِ أَثَر السَّفَرِ ، ولا يَعْرِفُهُ منَّا أَحدٌ ، حتَّى جَلَسَ إِلَى النَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، فَأَسْنَدَ رَكْبَتَيْهِ إِلَى رُكبَتيْهِ ، وَوَضع كفَّيْه عَلَى فخِذيهِ وقال : يا محمَّدُ أَخبِرْنِي عن الإسلام فقالَ رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : الإِسلامُ أَنْ تَشْهَدَ أَنْ لا إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ ، وأَنَّ مُحَمَّداً رسولُ اللَّهِ وَتُقِيمَ الصَّلاَةَ ، وَتُؤتِيَ الزَّكاةَ ، وتصُومَ رَمضَانَ ، وتحُجَّ الْبيْتَ إِنِ استَطَعتَ إِلَيْهِ سَبيلاً.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">قال : صدَقتَ . فَعجِبْنا لَهُ يسْأَلُهُ ويصدِّقُهُ ، قَالَ : فَأَخْبِرْنِي عن الإِيمانِ . قَالَ: أَنْ تُؤْمِن بِاللَّهِ وملائِكَتِهِ ، وكُتُبِهِ ورُسُلِهِ ، والْيومِ الآخِرِ ، وتُؤمِنَ بالْقَدَرِ خَيْرِهِ وشَرِّهِ . قال: صدقْتَ قال : فأَخْبِرْنِي عن الإِحْسانِ . قال : أَنْ تَعْبُدَ اللَّه كَأَنَّكَ تَراهُ . فإِنْ لَمْ تَكُنْ تَراهُ فإِنَّهُ يَراكَ قَالَ : فَأَخْبِرْنِي عن السَّاعةِ . قَالَ : مَا المسْؤُولُ عَنْهَا بأَعْلَمَ مِن السَّائِلِ . قَالَ : فَأَخْبرْنِي عَنْ أَمَاراتِهَا . قَالَ أَنْ تلدَ الأَمَةُ ربَّتَها ، وَأَنْ تَرى الحُفَاةَ الْعُراةَ الْعالَةَ رِعاءَ الشَّاءِ يتَطاولُون في الْبُنيانِ ثُمَّ انْطلَقَ ، فلبثْتُ ملِيًّا ، ثُمَّ قَالَ : يا عُمرُ ، أَتَدرِي منِ السَّائِلُ قلتُ : اللَّهُ ورسُولُهُ أَعْلمُ قَالَ : فَإِنَّهُ جِبْرِيلُ أَتَاكُمْ يُعلِّمُكم دِينِكُمْ » رواه مسلمٌ.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">ومعْنَى : « تلِدُ الأَمةُ ربَّتَهَا» أَيْ : سيِّدتَهَا ، ومعناهُ أَنْ تكْثُرَ السَّرارِي حتَّى تَلد الأمةُ السرِّيةُ بِنتاً لِسيدهَا ، وبْنتُ السَّيِّدِ في معنَى السَّيِّدِ ، وقِيل غيرُ ذَلِكَ و « الْعالَةُ » : الْفُقراءُ . وقولُهُ « مَلِيًّا » أَيْ زمناً طويلاً ، وكانَ ذلك ثَلاثاً .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">61.</span></span> Ömer Ýbnü’l-Hattâb <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anh </span>þöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bir gün Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in huzurunda bulunduðumuz sýrada, elbisesi beyaz mý beyaz, saçlarý siyah mý siyah, yoldan gelmiþ bir hali olmayan ve içimizden kimsenin tanýmadýðý bir adam çýkageldi. Peygamber’in yanýna sokuldu, önüne oturdu, dizlerini Peygamber’in dizlerine dayadý, ellerini (kendi) dizlerinin üstüne koydu ve:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ey Muhammed, bana Ýslâm’ý anlat! dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Ýslâm, Allah’tan baþka ilah olmadýðýna ve Muhammed’in Allah’ýn resûlü olduðuna þehâdet  etmen, namazý dosdoðru kýlman, zekâtý (tastamam) vermen, ramazan orucunu (eksiksiz) tutman, yoluna güç yetirebilirsen Kâbe’yi ziyâret (hac) etmendir</span></span>” buyurdu. Adam:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Doðru söyledin dedi. Onun hem sorup hem de tasdik etmesi tuhafýmýza gitti. Adam:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Þimdi de imaný anlat bana, dedi. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Allah’a, meleklerine, kitaplarýna, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandýr. Yine kadere, hayrýna ve þerrine iman etmendir</span></span>” buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Adam tekrar:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Doðru söyledin, diye tasdik etti ve:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Peki ihsan nedir, onu da anlat, dedi. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Ýhsan, Allah’a onu görüyormuþsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor”</span></span> buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Adam yine:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Doðru söyledin dedi, sonra da:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Kýyâmet ne zaman kopacak? diye sordu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kendisine soru yöneltilen, bu konuda sorandan daha bilgili deðildir</span></span>” cevabýný verdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Adam:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- O halde alâmetlerini  söyle, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Annelerin, kendilerine câriye muamelesi yapacak çocuklar doðurmasý, yalýn ayak, baþý kabak, çýplak koyun çobanlarýnýn, yüksek ve mükemmel binalarda birbirleriyle yarýþmalarýdýr</span></span> ” buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Adam, (sessizce) çekip gitti. Ben bir süre öylece kalakaldým. Daha sonra Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ey Ömer, soru soran kiþi kimdi, biliyor musun</span></span>?” buyurdu. Ben:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Allah ve Resûlü bilir, dedim.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">O Cebrâil’di, size dininizi öðretmeye geldi</span></span>” buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslim, Îmân 1, 5. Ayrýca bk. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16; Nesâi, Mevâkît 6; Ýbni Mâce, Mukaddime, 9</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kurtubî’ye göre sünnetin esasý (ümmü’s-sünne) denilmeye lâyýk ve “Cibril Hadisi” diye meþhur olan hadisin konumuzu doðrudan ilgilendiren kýsmý,<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> “Sen Allah’ý görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor</span>” cümlesidir. Bu ise, yukarýdaki âyetlerde yer alan ilâhî gözetim ve denetimin tasdik ve itirafýdýr. Kullukta kalite iþte bu noktanýn bilincine varmakla gerçekleþebilecektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Dinimizin temel kavramlarý hakkýnda önemli tarifler ihtivâ eden hadis üzerinde, konuyu daðýtmayacak ve fakat merak giderecek kadar durmakta fayda görüyoruz.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Öncelikle Cebrâil <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span>’ýn farklý bir þekilde gelip Hz. Peygamber’e sokulmasý ve sonra ismiyle hitâbetmesi, talebe gibi soru sorup hoca gibi cevaplarý doðrulamasý oradaki müslümanlarýn dikkatlerini tam olarak çekmek, öðrenimlerini kolaylaþtýrmak içindir. Çok medeni görünüþüne raðmen bedevi Araplar  gibi Hz. Peygamber’e ismiyle hitabetmesi, meleklerin, müminlerle ayný yükümlülükleri taþýmadýklarýný göstermektedir. Aralarýndaki özel dostluktan kaynaklanmýþ olmasý da düþünülebilir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Cebrâil <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span>’ýn sýrasýyla Ýslâm, iman, ihsân ve kýyameti sormasý da Hz. Peygamber’e yöneltilecek sorularýn temel meselelerle ilgili olmasý gerektiðini göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ýslâm’ýn beþ þartýnýn ve imanýn altý esasýnýn tam olarak sayýlmasý ve kadere imanýn ayrýca vurgulanmasý, dindeki bütünlüðü ve en çok tartýþma konusu olacak noktayý iþâret anlamý taþýmaktadýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ýhsan”</span></span>ýn<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> “Allah’ý görüyormuþcasýna kulluk etmek”</span></span> þeklinde tarifi “müslüman kiþi”nin kalitesini pek veciz olarak ortaya koymaktadýr. Allah tarafýndan görülmek, O’nu  görüyormuþ gibi davranmak için yeterli sayýlmýþtýr. Bu mü’minde sürekli bir kendi kendini denetim (murâkabe) þuuru geliþtirecektir. Merkezinde <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ihsan</span></span>ýn bulunduðu bir iman ve Ýslâm anlayýþý ve hayatý herhalde ideal hayattýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Kýyametin ne zaman kopacaðý” müþterek merak konusudur. Önceki sorulara kolaylýkla cevab veren Hz. Peygamber, bu konu sorulunca Allah’tan baþka herkesin bilemeyeceði bir þeylerin olacaðýný da belgeleyen o tatlý cevabýný veriyor:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Kendisine soru yöneltilen (ben), bu konuda soru soran senden daha bilgili deðilim.”</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber “bilmiyorum” demenin ayýp olmadýðýný böylece biz ümmetine öðretmiþ olmaktadýr. Peygamberler ancak Allah’ýn bildirdiði kadar gaybý bilebilirler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kýyametin ne zaman kopacaðý  kadar, alâmetlerinin de merak konusu olduðu açýktýr. Bu sebeple Cebrâil’in “bari alâmetlerini söyle” diye istekte bulunmasý pek tabiîdir. Bu suâle Hz. Peygamber, toplumun ahlâk ve ekonomik yapýsýndaki iki olumsuz geliþmeyi haber vermekle yetinmiþtir. Câriyenin hanýmefendisini (bir baþka rivayete göre, efendisini) doðurmasý ki, bunu “analarýn kendilerine câriye muamelesini revâ görecek âsî çocuklar doðurmasý” olarak anlamak lâzýmdýr. Nitekim bir rivayette “câriye” yerine “kadýn” kelimesi yer almaktadýr. Tercümeyi buna göre yaptýk. Kölelik kurumunun resmen kaldýrýlmýþ olmasý, þerhlerde yer alan câriye-köle merkezli açýklamalarý bugün için geçersiz kýlmaktadýr. </span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kýyâmetin bir baþka alâmeti de lüks ve refâhýn, dünün fakirlerini büyük ve lüks binalar yapmakta yarýþa sokacak kadar artmasýdýr. Dünyanýn, bütün zenginliklerini insanlara sunmasýdýr. Bunun anlamý, servet ve paranýn yegâne deðer ölçüsü hâline gelmesi, hizmete deðil, tüketim ve gösteriþe son derece düþkünlük gösterilmesi demektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Size dininizi öðretmek için gelmiþti” </span>cümlesi, yerinde soru sormanýn bir çeþit öðretim anlamý taþýdýðýný göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öðrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Melekler insan kýlýðýna girebilirler. Konuþabilirler, konuþmalarýný insanlar da duyabilir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Ýman, dinin esaslarýný kabullenmek, Ýslâm ise, þer’î fiilleri yerine getirmektir. Binaenaleyh bu ikisi kavram olarak ayrý olmalarýna raðmen, gerçekte biribirlerinden ayrý deðildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Gücü yetenin kelime-i þehâdeti açýkca söylemesi, müslüman muamelesi görmesi için gereklidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Eðitim-öðretimde soru-cevap usûlü geçerli bir yoldur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Ýlim adamlarýna ve ilim meclislerine saygý göstermek esastýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">6. Kýyametin ne zaman kopacaðýný Allah’dan baþka kimse bilemez. Bu konudaki söylentilere ve tahminlere asla aldanmamak, kulak asmamak gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">7. Ýþlerin, üstesinden gelemeyecek olanlarýn eline geçmesi, itaatsizliðin artmasý ve aile yapýsýnýn sarsýlmasý kýyamet alâmetidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">8. Müslümanýn daima Allah’ýn gözetimi (murâkabesi) altýnda olduðu bilinciyle yükümlülüklerini yerine getirmesi, sorumluluklarýna sahip çýkmasý gerekmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">9. Ýhsan ve murâkabenin iki derecesi vardýr: Kulun “Allah’ý görüyor gibi” yaþamasý, birinci derecedir. “Kendisini Allah’ýn gördüðü þuuruna sahip olmasý” ise, ikinci derecedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">62- الثَّاني : عن أبي ذَرٍّ جُنْدُبِ بْنِ جُنَادةَ ، وأبي عبْدِ الرَّحْمنِ مُعاذِ بْنِ جبل رضيَ اللَّه عنهما ، عنْ رسولِ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، قال : « اتَّقِ اللَّهَ حَيْثُمَا كُنْتَ وأَتْبِعِ السَّيِّئَةَ الْحسنةَ تَمْحُهَا، وخَالقِ النَّاسَ بخُلُقٍ حَسَنٍ » رواهُ التِّرْمذيُّ وقال : حديثٌ حسنٌ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">62. </span></span>Ebû Zer Cündeb Ýbni Cünâde ve Ebû Abdurrahman Muâz Ýbni Cebel <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anhümâ</span>’dan rivayet edildiðine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> þöyle buyurmuþtur:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Nerede ve nasýl olursan ol, Allah’dan kork.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kötülük iþlersen, hemen arkasýndan iyilik yap ki, o kötülüðü silip süpürsün.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ýnsanlarla güzel geçin!</span></span>”   Tirmizî, Birr 55</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ebû Zer Cündeb Ýbni Cünâde</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Ebû Zer hazretlerinin ismi Cündeb Ýbni Cünâde’dir ve Gýfâr kabilesine mensuptur. Bu sebeple Ebû Zer el-Gýfârî diye meþhur olmuþtur. Kendisi ilk müslümanlardandýr. Daha doðrusu müslümanlarýn beþincisidir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Uzun boylu, esmer tenli, beyaz saçlý ve geniþ omuzlu olan Ebû Zerr, zühd ve takvâ, kanaat ve istiðnâ sahibiydi. Bu sebeple Hz. Peygamber’in kendisine “Ýslâm’ýn Ýsâ’sý” (Mesîhu’l-Ýslâm) lakabýný verdiði kaydedilmektedir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Ýslâm’ýn ilk günlerinde müslümanlýðýn yayýlmasýnda önemi büyük olan dört kiþiden biri de Ebû Zer hazretleridir. Ebû Zer, hemen daima Hz. Peygamber’in huzurunda bulunur, ondan istifâde ederdi. Öðrenme konusunda büyük arzu ve iþtiyak sahibiydi. Bilmediði her þeyi Hz. Peygamber’e sorardý. Hz. Ali onun için  “ilim daðarcýðý” demiþtir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Peygamber’e karþý son derece saygý ve muhabbet duyardý. Resûl-i Ekrem’den “halîlî” (dostum) diye bahsederdi.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Kendisi hak yanlýsý, hak sever bir insandý. Bu sebeple de ashâb arasýndaki ihtilaflara taraf olmadý. Fetihlerden sonra ümmetin zengin olmasý, emirlerin þatafat ve saltanata meyletmeleri, mal biriktirmeleri hoþuna gitmedi ve onlarý sert bir dille tenkid etti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Ebû Zer hazretleri öðrendiði hadisleri zevkle ve þevkle anlatýrdý. Hatta o bir keresinde þöyle demiþti:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> “Kýlýcý enseme dayasanýz, ben de Resûlullah’dan duyduðum bir hadisi baþým kesilinceye kadar tebliðe vakit bulacaðýmý bilsem, o hadisi elbette size yetiþtirirdim” (Buhârî, Ýlim 10; Dârimî, Mukaddime 46). Bu sözüne raðmen ondan bize 281 hadis intikal etmiþtir. Bu biraz da onun inzivâyý tercih etmesiyle ilgili bir netice olmalýdýr. Rivayetlerinin on ikisi hem Buhârî hem de Müslim’de, ikisi sadece Buharî’de, yedisi sadece  Müslim’de yer almýþtýr. Sahâbe ve tâbiînden bir çok kiþi kendisinden rivayette bulunmuþlardýr.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Ebû Zer hazretleri Mekke yakýnlarýndaki Rebeze’de hicrî 31. yýlda vefat etmiþtir. Oradan geçmekte olan küçük bir grup cenâze namazýný kýlýp defnetmiþtir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> Allah ondan razý olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber’in özlü sözlerinden biri olan hadis, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Nerede (ve nasýl) olursan ol, Allah’tan kork”</span> cümlesinden dolayý, burada zikredilmiþtir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Takvâ</span></span>, Allah’ýn emirlerini yerine getirmek, yasaklarýndan kaçýnmakla gerçekleþen ve dinin temeli olan bir ilkedir. Buna Allah saygýsý, Allah korkusu da denir. Takvâ çeþitli derecelere ayrýlmaktadýr. En alt tabakasý, þirkten uzak kalmak, en üst derecesi ise, Allah’dan baþka her þeyden (mâsivâ) yüz çevirmektir. Takvânýn birbirlerinden farklý dereceleri bulunmaktadýr. Ancak onun tabiî sonucu ilâhî murâkebe altýnda olduðu bilinci ile hareket etmekten ibârettir. Takvâ, yalnýzlýkta, toplum içinde, belâ ve musîbet anýnda, bolluk ve refahta yokluk ve darlýkta, hâsýlý her durumda Allah’a karþý saygýlý olmak, sürekli uyanýk, dikkatli ve þuurlu bulunmaktýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Böyle bir duygu ve hâlin sonuçlarý ise, yüce kitabýmýzda; Allah’ýn dostluðu [bk.Yûnus sûresi (10), 62], ilâhî övgü [Âl-i Ýmrân sûresi  (3), 186], Allah’ýn yardýmýna ulaþmak [Âl-i Ýmrân sûresi (3), 120], sýkýntýlardan kurtulmak ve beklenmedik yerlerden rýzka kavuþmak [Nahl sûresi (16), 120], amellerin ýslahý ve günahlarýn baðýþlanmasý [Ahzâb sûresi (33), 70-71], ilâhî muhabbet [Al-i Ýmrân sûresi (3), 76], Allah katýnda makbûliyet [Hucurât sûresi (49), 13], ölüm anýnda müjde [Yûnus sûresi (l0), 63], cehennemden kurtuluþ [Leyl sûresi (92), 17] ve nihâyet cennette temelli mutluluðu buluþ [Âl-i Ýmrân sûresi (3), 133] olarak belirtilmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah Teâlâ’nýn, gazabýndan sakýndýrmasý [bk. Âl-i Ýmrân sûresi (3), 28] ve Hz. Peygamber’in, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Nerede ve nasýl olursan ol, Allah’a karþý saygýlý bulun”</span> tavsiyesi, müslümanlarý bu güzel sonuçlara davet etmektir. Böylece Hz. Peygamber mü’minleri, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Gerçekten Allah, üzerinizde gözetleyicidir</span></span> [Nisâ sûresi (4), 1] âyetinin mânâsýna uygun  davranmaya çaðýrmýþ olmaktadýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Takvâ, günah iþlemeye, günah iþlemek takvâ sahibi olmaya engel olmadýðý için, insanlýk gereði iþlenecek günahlarýn peþinden<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> iyilik yapmak,</span> o hata ve günahýn sonuçlarýný ve hatta bizzat günahýn kendisini ortadan kaldýrmak gerekmektedir. Zira Allah Teâlâ; iyiliklerin kötülükleri giderdiðini [bk. Hûd sûresi (11) 114] ve hatta iyiliklere tebdil ettiðini [bk. Furkân sûresi (25), 70] haber vermiþtir. Bu da murâkabe þuurunun olumlu bir baþka neticesidir. Ýyiliðin hatayý iyiliðe dönüþtürmesi veya hiç deðilse, kötülüðün sonuçlarýnýn ortadan kaldýrýlmasý, hiç hata iþlememenin mümkün olmadýðý dünyamýzda, kötülüklere karþý müsamahasýz olmayý öngörmek ve öðütlemek demektir. Günahlarýn ve kötülüklerin tortularýný, iþlenen iyiliklerle dezenfekte edebilmek gerçekten çok büyük bir imkân ve þanstýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ýnsanlarla güzel geçinmek,</span></span> ahlâkî olgunluðun ve murâkabe þuurunun günlük hayattaki ve beþerî iliþkilerdeki sonucu olmaktadýr. Bu uygulamanýn ölçüsü de  Peygamber Efendimiz tarafýndan, baþkalarýnýn kendisine yapmasýný istemediðini onlara yapmamak þeklinde belirtilmiþtir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öðrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Ýyilikler kötülükleri ya büsbütün ortadan kaldýrmak ya da iyiliðe dönüþtürmek suretiyle yok eder.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Güler yüz göstermek, zarar vermemek, iyiliklerin yaygýnlaþmasýna gayret etmek ve kendisine yapýlmasýný istemediðini baþkalarýna yapmamak, insanlarla güzel geçinmek demektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Takvâ ya da Allah’a karþý saygýlý olmak, müslümaný her türlü kötülüklerden koruyacak üstün bir meziyettir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Her yer ve þartta Allah’a karþý saygýlý olmak, murâkabe þuurunun göstergesidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">63- الثَّالثُ : عن ابنِ عبَّاسٍ ، رضيَ اللَّه عنهمَا ، قال : « كُنْتُ خَلْفَ النَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يوْماً فَقال : « يَا غُلامُ إِنِّي أُعلِّمكَ كَلِمَاتٍ : « احْفَظِ اللَّهَ يَحْفَظْكَ  احْفَظِ اللَّهَ تَجِدْهُ تُجَاهَكَ ، إِذَا سَأَلْتَ فَاسْأَل اللَّه ، وَإِذَا اسْتَعَنْتَ فَاسْتَعِنْ بِاللَّهِ ، واعلَمْ : أَنَّ الأُمَّةَ لَو اجتَمعتْ عَلَى أَنْ ينْفعُوكَ بِشيْءٍ ، لَمْ يَنْفعُوكَ إِلاَّ بِشَيْءٍ قَد كَتَبَهُ اللَّهُ لَكَ ، وإِنِ اجْتَمَعُوا عَلَى أَنْ يَضُرُّوك بِشَيْءٍ ، لَمْ يَضُرُّوكَ إِلاَّ بَشَيْءٍ قد كَتَبَهُ اللَّه عليْكَ ، رُفِعَتِ الأقْلامُ ، وجَفَّتِ الصُّحُفُ». رواهُ التِّرمذيُّ وقَالَ : حديثٌ حسنٌ صَحيحٌ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وفي رواية غيرِ التِّرْمِذيِّ : « احفظَ اللَّهَ تَجِدْهُ أَمَامَكَ ، تَعَرَّفْ إِلَى اللَّهِ في الرَّخَاءِ يعرِفْكَ في الشِّدةِ ، واعْلَمْ أَنّ مَا أَخْطَأَكَ لَمْ يَكُنْ لِيُصيبَك ، وَمَا أَصَابَكَ لمْ يَكُن لِيُخْطِئَكَ واعْلَمْ أنّ النَّصْرَ مَعَ الصَّبْرِ ، وأَنَّ الْفَرَجَ مَعَ الْكَرْب ، وأَنَّ مَعَ الْعُسرِ يُسْراً » .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">63.</span></span> Abdullah Ýbni Abbas  <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anhümâ</span>’dan nakledildiðine göre þöyle demiþtir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bir gün Hz. Peygamber’in terkisinde bulunuyordum. Bana:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Yavrucuðum, sana bazý kaideler öðreteyim” </span></span>dedi ve þöyle buyurdu:<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> “Allah’ýn buyruklarýný gözet ki, Allah da seni gözetip korusun. Allah’ýn (rýzâsýný) her iþte önde tut, Allah’ý önünde bulursun. Bir þey isteyeceksen Allah’tan iste. Yardým dileyeceksen, Allah’tan dile! Ve bil ki, bütün bir ümmet toplanýp sana fayda temin etmeye çalýþsalar, ancak Allah’ýn senin için takdir ettiði faydayý temin edebilirler. Yine eðer bütün ümmet, sana zarar vermeye kalksalar, ancak Allah’ýn senin hakkýnda takdir ettiði zararý verebilirler. Çünkü artýk kaderi yazan kalem yazmaz olmuþ, yazýlarý deðiþmeyecek þekilde kesinleþmiþtir. (Bundan sonra takdirde herhangi bir deðiþiklik söz konusu deðildir.)  </span></span>Tirmizî, Kýyâmet 59</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tirmizî dýþýnda bir rivayette de (Ahmed Ýbni Hanbel,<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> Müsned</span>, I, 307) þöyle buyurulmaktadýr: <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah’ýn emir ve yasaklarýný gözet, O’nu önünde bulursun. Bolluk içindeyken (emirlerine baðlý kalmakla) sen Allah’ý taný ki O da darlýða düþünce (kurtarmak suretiyle) seni tanýsýn. Bil ki senin hakkýnda yazýlmamýþ olan þey baþýna gelmez. Sana takdir edilen de seni atlayýp (baþkalarýna) gitmez. Bil ki zafer sabýrla, sevinç üzüntüyle, kolaylýk da zorlukla birliktedir.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber, zaman zaman sahâbî çocuklarýný terkisine bindirirdi. Hadisimiz, on yaþlarýndaki Abdullah Ýbni Abbas’ýn da Hz. Peygamber’in bu tür iltifatlarýna mazhar olduðunu ve ayrýca iman ve ahlâk esaslarýný ondan öðrenme þansýna kavuþtuðunu göstermektedir. Hadis, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Allah’ýn buyruklarýný gözet ki, Allah da seni gözetip korusun!”</span> tavsiyesinden ötürü buraya alýnmýþtýr. Zira bu beyân, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Onu görüyormuþcasýna Allah’a kulluk etmek”</span></span> diye tarif edilen <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ihsân</span></span> ve ilâhî denetimin bir baþka þekilde dile getirilmesidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisteki kaideler Allah, kader ve öteki insanlardan gelecek fayda-zarar konularýna açýklýk getirmekte, takdir edilenden baþkasýnýn kiþiye ulaþmayacaðýný, ulaþtýrýlamayacaðýný, açýk-seçik anlatmaktadýr. Neticede mü’min için gözetilecek asýl noktanýn, sadece Allah’ýn emir ve yasaklarý olduðu belirtilmiþ olmaktadýr. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadis, kaderde olmayanýn baþa gelmeyeceði güvencesini vermektedir.</span></span> Kaderin ise, çoktan tesbit edildiðini, artýk onda bir düzeltme ya da deðiþtirmenin kesinlikle olmayacaðýný bildirmektedir. O halde mü’minlerin yersiz kuþkulara kapýlmalarýna gerek yoktur. Onlar inançlarý doðrultusunda yaþamaya bakmalýdýrlar.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kulun bütün himmet ve dikkatini Allah’a çevirmesi gereði herhalde ancak bu kadar güzel ve güçlü ifade edilebilirdi. Biz bu hadise <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">sünnetu’llah</span></span>’a ait bazý esaslarýn tebliði ve ta’limi de diyebiliriz.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">el-Mukadder lâ yuðayyer</span> (takdir olunan deðiþmez), <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">nasîbuke yusîbuke</span> (nasibin seni bulur), “alýn yazýmmýþ” gibi sözler, sorumluluðu kadere yükleyip sorumsuzluða kapý açacak þekilde deðil, mü’mini hayatta kendi deðer ölçüleri çerçevesinde sürekli bir güven ve faaliyet içinde tutacak biçimde anlaþýlýp yorumlanmalýdýr. Yani tam teslimiyet içinde tam faaliyet... Galiba ilk müslüman nesillerin en belirgin vasýflarý da bu idi… Baþarý bu çizgide yürümektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bir konuda þartlarýn tamamen lehte veya aleyhte gözükmesi, takdirin önüne geçecek deðildir. Bir baþka deyiþle görünür þartlar herkes için ayný sonuçlarý doðurmaz. Bunun tabii neticesi de, herkesin karþýlaþtýðý sonuca razý olmasý isyan psikolojisi ve davranýþý göstermemesidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öðrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Allah’ýn ilminde herhangi bir deðiþiklik söz konusu deðildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Hadisimiz murâkabe, Allah’ýn emirlerine riayet, tevekkül ve kullarýn Allah’a olan ihtiyaçlarý gibi pek önemli konulara ýþýk tutmaktadýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">64- الرَّابعُ : عنْ أَنَس رضي اللَّهُ عنه قالَ : « إِنَّكُمْ لَتَعْملُونَ أَعْمَالاً هِيَ أَدقُّ في أَعْيُنِكُمْ مِنَ الشَّعَرِ ، كُنَّا نَعْدُّهَا عَلَى عَهْدِ رسولِ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم مِنَ الْمُوِبقاتِ » رواه البخاري . وقال : « الْمُوبِقَاتُ » الْمُهْلِكَاتُ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">64.</span></span> Enes Ýbni Mâlik <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anh</span> þöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Siz kýl kadar bile önemsemediðiniz birtakým iþler yapýyorsunuz ki, biz onlarý, Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> zamanýnda helâk edici büyük hatalardan sayardýk.”  Buhârî, Rikak 32</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hepimizin bildiði bir gerçektir ki, her insanýn dikkatli, daha dikkatli olduðu zamanlarý bulunduðu gibi, önemli þeyleri bile pek kâle almadýðý anlarý da olur. Ümmetler, milletler de böyledir. Bazý nesiller çok daha titiz ve dikkatli, bazýlarý da rahat hatta kayýtsýz olabilirler. Tabiatýyla bu durum, bazý zararlarýn önemsenmemesi gibi, neticede tehlikeli olabilecek geliþmelere de yol açabilir. Ýþte hadisimiz, Enes Ýbni Mâlik hazretlerinin kanaatine göre, tâbiîn neslinin gözünde pek küçük görülen bazý fiillerin Resûlullah zamanýnda sahâbîler tarafýndan helâk vesilesi kabul edildiðini, bu ilk iki nesil arasýnda bazý konularda bu derece yaklaþým ve deðerlendirme farký olduðunu delillendirmektedir. Tabii bu, genel bir gözlemdir. Örnek verilmemiþtir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öðrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Ashâb-ý kirâm, Allah’a karþý duyduklarý derin saygýdan dolayý, küçük günahlarý bile helâk sebebi sayarlardý. Çünkü onlar hatanýn küçüklüðünü deðil, emrine karþý gelinen Allah’ýn büyüklüðünü dikkate alýrlardý.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Aslýnda “büyük” olmasýna raðmen, zamanla insanlar tarafýndan önemsenmeyen, “küçük” görülen bazý fiiller olabilir. Bu hal <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“…Onu önemsiz bir iþ sanýyorsunuz. Oysa o, Allah katýnda büyük (bir günah) týr…”</span></span> [Nûr sûresi (24), 15] âyetinde de açýklanmýþ bir gerçektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Kendini kontrol etme melekesi geliþmiþ müslümanlar, hatalarý deðerlendirmede daha titiz ve daha derin bir anlayýþ sahibidirler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Günahlarý küçümsemek, Allah saygýsýnýn azlýðýna delildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">65- الْخَامِس : عَنْ أبي هريْرَةَ ، رضي اللَّه عنه ، عن النبيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى يَغَارُ ، وَغَيْرَةُ اللَّهِ تَعَالَى ، أنْ يَأْتِيَ الْمَرْءُ مَا حَرَّمَ اللَّهُ عَلَيْهِ » متفقٌ عليه . و « الْغَيْرةُ » بفتح الغين : وَأَصلهَا الأَنَفَةُ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">65.</span></span> Ebû Hüreyre <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anh</span>’den rivayet edildiðine göre Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> þöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah Teâlâ kýskanýr. Allah’ýn kýskanmasý, haram kýldýðý þeyi kulun iþlemesindendir.</span></span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Nikâh 107; Müslim, Tevbe 36. Ayrýca bk. Tirmizî, Radâ 4</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kýskançlýk anlamýna gelen “gayret” kelimesi, Allah’a nisbet edilince, “kullarýna merhamet etmesi ve saadetlerini dilemesi” anlaþýlýr. Nitekim Müslim’in rivayet ettiði bir baþka hadiste bu durum þöylece açýklanmýþtýr:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Allah’tan daha kýskanç kimse yoktur. Bundan dolayý kötülüklerin açýðýný da kapalýsýný da haram kýlmýþtýr…”</span> (Müslim, Tevbe 33). Nelerden razý olduðunu ve hangi fiil ve sözlerden razý olmadýðýný önceden bildirmiþ olmasý O’nun, kullarýnýn saadetlerini dilemesinin, azab çekmelerini istememesinin sonucudur. Herhangi bir haksýzlýk ya da fenalýk görülünce, “gayretullah’a (veya gayret-i ilâhiyeye) dokunur” denilmesi de bu mânadadýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kýskançlýk, daha çok karý-koca arasýnda her birinin yekdiðerini baþkalarýna kaptýrmaktan sakýnmasý, bunun için tedirginlik duymasý, tepki göstermesi demektir. Aslýnda bu duygu ve davranýþlarýn temelinde de eþlerin birbirlerine karþý duyduklarý sevgi vardýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Birbirlerini koruma isteði vardýr. Ancak eþler bu duygularýný, ters bir durumla karþýlaþtýklarýnda ortaya koyarlar. Allah Teâlâ ise, kullarýný kötülüklerden korumak için emir ve yasaklarýný önceden bildirmiþtir. Âni tepki þeklindeki bir gayret ve kýskançlýk Allah hakkýnda düþünülemez. Allah Teâlâ koyduðu sýnýrlara uyulmamasý halinde gazab edeceðini de (gayretinin sonucu olarak) yine önceden bildirmiþtir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kaydedildiðine göre Sa’d Ýbni Ubâde<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> radýyallahu anh</span> bir gün Resûlullah’ýn huzurunda:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- “Eðer karýmýn yanýnda yabancý bir erkek görecek olsam onu, kýlýcýmýn keskin tarafýyla doðrarým” demiþtir. Bunun üzerine Hz. Peygamber, çevresindekilere:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- “Sa’d’ýn bu gayret ve hamiyetine þaþmayýn! Çünkü ben Sa’d’dan daha kýskancým. Allah Teâlâ da benden daha kýskançtýr”</span> buyurmuþtur. Bir yasaðýn çiðnenmesine karþý Hz. Peygamber ve Allah Teâlâ’nýn tepkisi, elbette eþlerin birbirlerini kýskanmalarýndan çok daha ileridir (bk. Buhârî, Nikâh 36). Allah ve Resûlü, mü’minlerin haramlara düþmesini asla arzu etmezler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i þerîf 1810 numarada tekrar gelecektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öðrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Allah Teâlâ koyduðu sýnýrlarý, mü’minleri korumak için koymuþtur. Bu sebeple de sýnýrlarýn çiðnenmesine razý deðildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Haramlarý iþlemek, Allah’ýn gazabýna uðramaya sebeptir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Murâkabe bilincinin canlý tutulmasý, müslümaný haramlarý iþlemekten ve sonuçta ceza görmekten alýkor.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">66- السَّادِسُ : عَنْ أبي هُريْرَةَ رضي اللَّه عنه أَنَّهُ سمِع النَّبِيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يَقُولُ : « إِنَّ ثَلاَثَةً مِنْ بَنِي إِسْرائيلَ : أَبْرَصَ ، وأَقْرَعَ ، وأَعْمَى ، أَرَادَ اللَّهُ أَنْ يَبْتَليَهُمْ فَبَعث إِلَيْهِمْ مَلَكاً ، فأَتَى الأَبْرَصَ فَقَالَ : أَيُّ شَيْءٍ أَحبُّ إِلَيْكَ ؟ قَالَ : لَوْنٌ حسنٌ، وَجِلْدٌ حَسَنٌ ، ويُذْهَبُ عنِّي الَّذي قَدْ قَذَرنِي النَّاسُ ، فَمَسَحهُ فذَهَب عنهُ قذرهُ وَأُعْطِيَ لَوْناً حَسناً . قَالَ : فَأَيُّ الْمالِ أَحَبُّ إِلَيْكَ ؟ قال : الإِبلُ     أَوْ قَالَ الْبَقَرُ     شَكَّ الرَّاوِي     فأُعْطِيَ نَاقَةً عُشرَاءَ ، فَقَالَ : بارَك اللَّهُ لَكَ فِيها .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">فأَتَى الأَقْرعَ فَقَالَ : أَيُّ شَيْءٍ أَحب إِلَيْكَ ؟ قال : شَعْرٌ حسنٌ ، ويذْهبُ عنِّي هَذَا الَّذي قَذِرَني النَّاسُ ، فَمسحهُ عنْهُ . أُعْطِيَ شَعراً حسناً . قال فَأَيُّ الْمَالِ . أَحبُّ إِلَيْكَ ؟ قال : الْبَقرُ ، فأُعِطيَ بقرةً حامِلاً ، وقَالَ : بَارَكَ اللَّهُ لَكَ فِيهَا .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">فَأَتَى الأَعْمَى فَقَالَ : أَيُّ شَيْءٍ أَحَبُّ إِلَيْكَ ؟ قال : أَنْ يرُدَّ اللَّهُ إِلَيَّ بَصَري فَأُبْصِرَ النَّاسَ فَمَسَحَهُ فَرَدَّ اللَّهُ إِلَيْهِ بصَرَهُ . قال : فَأَيُّ الْمَالِ أَحَبُّ إِليْكَ ؟ قال : الْغنمُ فَأُعْطِيَ شَاةً والِداً فَأَنْتجَ هذَانِ وَولَّدَ هَذا ، فكَانَ لِهَذَا وَادٍ مِنَ الإِبِلِ ، ولَهَذَا وَادٍ مِنَ الْبَقَرِ ، وَلَهَذَا وَادٍ مِنَ الْغَنَم .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">ثُمَّ إِنَّهُ أتَى الأْبرص في صورَتِهِ وَهَيْئتِهِ ، فَقَالَ : رَجُلٌ مِسْكينٌ قدِ انقَطعتْ بِيَ الْحِبَالُ في سَفَرِي ، فَلا بَلاغَ لِيَ الْيَوْمَ إِلاَّ باللَّهِ ثُمَّ بِكَ ، أَسْأَلُكَ بِالَّذي أَعْطَاكَ اللَّوْنَ الْحَسَنَ ، والْجِلْدَ الْحَسَنَ ، والْمَالَ ، بَعيِراً أَتبلَّغُ بِهِ في سفَرِي ، فقالَ : الحقُوقُ كَثِيرةٌ . فقال : كَأَنِّي أَعْرفُكُ أَلَمْ تَكُنْ أَبْرصَ يَقْذُرُكَ النَّاسُ ، فَقيراً ، فَأَعْطَاكَ اللَّهُ ، فقالَ : إِنَّما وَرثْتُ هَذا المالَ كَابراً عَنْ كابِرٍ ، فقالَ : إِنْ كُنْتَ كَاذِباً فَصَيَّركَ اللَّهُ إِلى مَا كُنْتَ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وأَتَى الأَقْرَع في صورتهِ وهيئَتِهِ ، فَقَالَ لَهُ مِـثْلَ ما قَالَ لهذَا ، وَرَدَّ عَلَيْه مِثْلَ مَاردَّ هَذَّا ، فَقَالَ : إِنْ كُنْتَ كَاذِباً فَصَيّرَكَ اللهُ إِليَ مَاكُنْتَ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وأَتَى الأَعْمَى في صُورتِهِ وهَيْئَتِهِ ، فقالَ : رَجُلٌ مِسْكينٌ وابْنُ سَبِيلٍ انْقَطَعَتْ بِيَ الْحِبَالُ في سَفَرِي ، فَلا بَلاغَ لِيَ اليَوْمَ إِلاَّ بِاللَّهِ ثُمَّ بِكَ ، أَسْأَلُكَ بالَّذي رَدَّ عَلَيْكَ بصرَكَ شَاةً أَتَبَلَّغُ بِهَا في سَفَرِي ؟ فقالَ : قَدْ كُنْتُ أَعْمَى فَرَدَّ اللَّهُ إِلَيَّ بَصري ، فَخُذْ مَا شِئْتَ وَدعْ مَا شِئْتَ فَوَاللَّهِ ما أَجْهَدُكَ الْيَوْمَ بِشْيءٍ أَخَذْتَهُ للَّهِ عزَّ وجلَّ . فقالَ : أَمْسِكْ مالَكَ فَإِنَّمَا ابْتُلِيتُمْ فَقَدْ رضيَ اللَّهُ عنك ، وَسَخَطَ عَلَى صَاحِبَيْكَ » متفقٌ عليه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">« وَالنَّاقةُ الْعُشَرَاءُ » بِضم العينِ وبالمدِّ : هِيَ الحامِلُ . قولُهُ : « أَنْتجَ » وفي روايةٍ : «فَنَتَجَ » معْنَاهُ : تَوَلَّى نِتَاجَهَا ، والنَّاتجُ للنَّاقةِ كالْقَابِلَةِ لَلْمَرْأَةِ . وقولُهُ: « ولَّدَ هَذا » هُوَ بِتشْدِيدِ اللام : أَيْ : تَولَّى وِلادَتهَا ، وهُوَ بمَعْنَى نَتَجَ في النَّاقَةِ . فالمْوَلِّدُ ، والناتجُ ، والقَابِلَةُ بمَعْنى ، لَكِنْ هَذا للْحَيَوانِ وذاكَ لِغَيْرِهِ . وقولُهُ : « انْقَطَعَتْ بِي الحِبالُ » هُوَ بالحاءِ المهملة والباءِ الموحدة : أَي الأَسْبَاب . وقولُه : « لا أَجهَدُكَ » معناهُ : لا أَشَقُّ عليْك في رَدِّ شَيْءٍ تَأْخُذُهُ أَوْ تَطْلُبُهُ مِنْ مَالِي . وفي رواية البخاري : « لا أَحْمَدُكَ » بالحاءِ المهملة والميمِ ، ومعناهُ : لا أَحْمَدُكَ بِتَرْك شَيْءٍ تَحتاجُ إِلَيْهِ ، كما قالُوا : لَيْسَ عَلَى طُولِ الحياةِ نَدَمٌ أَيْ عَلَى فَوَاتِ طُولِهَا .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">66. </span></span>Ebû Hüreyre <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anh</span>’den rivayet edildiðine göre kendisi, Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem’in</span> þöyle buyurduðunu iþitmiþtir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Ýsrâil oðullarý arasýnda biri ala tenli (abraþ), biri kel, biri de kör üç kiþi vardý. Allah Teâlâ onlarý sýnamak istedi ve kendilerine bir melek gönderdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Melek ala tenliye geldi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- En çok istediðin þey nedir? dedi. Ala tenli:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Güzel (bir) renk, güzel (bir) ten ve insanlarýn iðrendiði þu halin benden giderilmesi, dedi. Melek onu sývazladý ve ala tenlilik gitti, rengi güzelleþti. Melek bu defa:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- En çok sahip olmak istediðin mal nedir? dedi. Adam:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Deve (yahut da sýðýr)dýr, dedi. Ona on aylýk gebe bir deve verildi. Melek:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Allah sana bu deveyi bereketli kýlsýn! diye dua etti.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sonra kele gelerek:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- En çok istediðin þey nedir? dedi. Kel:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Güzel (bir) saç ve insanlarý benden uzaklaþtýran þu kelliðin giderilmesi dedi. Melek onu sývazladý, kelliði kayboldu. Kendisine gür ve güzel (bir) saç verildi. Melek sordu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- En çok sahip olmak istediðin mal nedir? Adam:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Sýðýr… dedi. Ona da gebe bir inek verildi. Melek:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Allah sana bunu bereketli kýlsýn! diye dua ettikten sonra körün yanýna geldi ve :</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- En çok istediðin þey nedir? dedi. Kör:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Allah’ýn gözlerimi iâde etmesini ve insanlarý görmeyi çok istiyorum, dedi. Melek (onun gözlerini) sývazladý. Allah onun gözlerini iâde etti. Bu defa Melek:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- En çok sahip olmak istediðin þey nedir? dedi. O da:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Koyun… dedi. Bunun üzerine ona döl veren bir gebe koyun verildi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Deve ve sýðýr yavruladý, koyun kuzuladý. Neticede birinin vâdi dolusu develeri, diðerinin vâdi dolusu sýðýrý, ötekinin de bir vâdi dolusu koyun sürüsü oldu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Daha sonra melek ala tenliye, eski kýlýðýnda geldi ve:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Fakirim, yoluma devam edecek imkâným yok. Gitmek istediðim yere önce Allah sonra senin yardýmýn sâyesinde ulaþabilirim. Rengini ve cildini güzelleþtiren Allah aþkýna senden yolculuðumu tamamlayabileceðim bir deve istiyorum, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Adam:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Mal verilecek yer çoook, dedi. Melek:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ben seni tanýyor gibiyim. Sen insanlarýn kendisinden iðrendikleri, fakirken Allah’ýn zengin ettiði abraþ deðil misin? dedi. Adam:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Bana bu mal atalarýmdan miras kaldý, dedi. Melek:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Eðer yalan söylüyorsan, Allah seni eski haline çevirsin, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sonra melek, eski kýlýðýna girip kelin yanýna geldi. Ona da abraþa söylediklerini söyledi. Kel de abraþ gibi cevap verdi. Melek ona da:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Yalan söylüyorsan, Allah seni eski haline çevirsin! dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Körün kýlýðýna girip bu defa da onun yanýna gitti ve:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Fakir ve yolcuyum. Yoluma devam edecek imkâným kalmadý. Bugün önce Allah’ýn sonra senin sâyende yoluma devam edebileceðim. Sana gözlerini geri veren Allah aþkýna senden bir koyun istiyorum ki, onunla yoluma devam edebileyim, dedi. Bunun üzerine (eski) kör:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ben gerçekten kördüm. Allah gözlerimi iâde etti. Ýstediðini al, istediðini býrak. Allah’a yemin ederim ki, bugün alacaðýn hiçbir þeyde sana zorluk çýkarmayacaðým, dedi. Melek:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Malýn senin olsun. Bu sizin için bir imtihandý. Allah senden razý oldu, arkadaþlarýna gazap etti, cevabýný verdi (ve oradan ayrýldý).   Buhârî, Enbiyâ 51; Müslim, Zühd 10</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Fahr-i Kâinât Efendimiz’in verdiði bu örnekte, insanoðlunun darlýk ve bolluk, felâket ve saadet, hastalýk ve saðlýk gibi  farklý hal ve zamanlarýnda nasýl farklý davranabildiði görülmektedir. Davranýþlardaki bu farklýlýk, her þeyden önce, murâkabe þuurundan uzaklaþmaktan ileri gelmektedir. Nitekim Kur’ân-ý Kerîm’de de bu tutarsýz davranýþlara iþaret buyurulmuþtur. Meselâ Lokman sûresinin 32. âyetinin meali þöyledir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Onlarý, gölgeler salan daðlar gibi dalgalar sardýðý zaman, bütün samimiyetleriyle Allah’a yönelerek O’na yalvarýrlar. Fakat Allah, onlarý kurtarýp karaya çýkarýnca içlerinden bir kýsmý orta yolu tutar (bir çoðu da inkâr eder); zaten bizim âyetlerimizi (öyle) nankör gaddarlardan baþkasý inkâr etmez.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadiste sözü edilen abraþlýk (alatenlilik), kellik ve körlük baþkalarýnca görülen hastalýklar olduðu için özellikle eski toplumlarda bu tür hastalar ayýplanýr, kýnanýr ve hatta toplumdan dýþlanýrdý. Tabiatýyla böyle bir muamele onlar için daha da büyük bir felâket olurdu. Bu tür hastalýklardan kurtulmak da hiç þüphesiz hastalara büyük mutluluk verirdi. Zira onlar hem hastalýktan, hem de toplumun dýþlamasýndan kurtulmuþ olurlardý. Böylece her nimete bir þükür hesabýndan bunlara iki þükür gerekirdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadiste zikredilen þükür imtihanýný ancak üç kiþiden birinin kazandýðý  görülmektedir. Bu ölçü ve oran belki de insanoðlunun, ilâhî nimetlere karþý tavrýný ortaya koymaktaydý. Yani ilâhî denetim altýnda yaþadýðýný her hâl ü kârda farkedebilenler ancak üçte bir oranýndaydý. Nitekim Allah Teâlâ <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Þükreden kullarým gerçekten pek azdýr”</span></span> [Sebe’ sûresi (34), 13] buyurmamýþ mýydý?</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadis þerhlerinde iþin psikolojik tarafýna da dikkat çekilmektedir. Þöyle ki, alatenlilik ve kellik kiþinin bünyesi, fizik yapýsý, mizacý, tabiatý ile ilgilidir. Yani bu hastalýklarýn sebebi, dâhîlidir. Dolayýsýyla hastanýn psikolojisini de etkilemektedir. Körlük ise, böyle deðildir. Haricî sebeplerle de insan kör olabilir. Netice itibariyle de insan psikolojisini diðerleri kadar olumsuz etkilemez. Hadiste de bunun örneði görülmektedir. Ala tenli ve kel, mizaclarýna baðlý olarak huylarý da bozulmuþ olduðu için kendilerine yapýlan ikram ve iyiliði ve onun sahibi olan Allah’ý unutmuþlar ve imtihaný böylece kaybetmiþlerdir. Kör ise, böylesi kötü bir sonuçtan kendisini kurtarabilmiþtir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Meleðin bu üç kiþiden her birine onlarýn eski hallerine bürünerek gelmesi, onlara eski durumlarýný hatýrlatmak, istemedikleri o halleri gözlerinin önüne getirmekle ve onlara herhangi bir mâzeret ileri sürme imkâný býrakmamak içindir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ayrýca olayda mal ve servetin insaný nasýl azdýracaðýna da dikkat çekilmiþtir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öðrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. En kötü huy, nankörlük ve cimriliktir. Çünkü bu huylar insana Allah’ý ve O’nun nimetlerini unutturur, hatta inkâr ettirir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Cimrilik ve yalancýlýk Allah’ýn gazabýna uðramaya sebeptir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Doðruluk ve cömertlik güzel huylardýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Ýsrailoðullarýnýn baþýndan geçenleri anlatmak câizdir. Özellikle ibret alýnacak olaylarýn eðitim maksadýyla naklinde hiçbir sakýnca yoktur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Eðitim ve irþadda kýssalardan yararlanmak faydalýdýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">6. Mü’mine doðruluk ve cömertlik yakýþýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">7. Allah’ýn verdiði nimetlere söz ve fiil olarak þükürde bulunmak lâzýmdýr. Nimetin devamý ve artmasý buna baðlýdýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">8. “Ne oldum delisi” olmamak, geçmiþi unutmamak gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">67- السَّابِعُ : عَنْ أبي يَعْلَى شَدَّادِ بْن أَوْسٍ رضي اللَّه عنه عن النبي صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : «الكَيِّس مَنْ دَانَ نَفْسَهُ ، وَعَمِلَ لِما بَعْدَ الْموْتِ ، وَالْعَاجِزُ مَنْ أَتْبَعَ نَفْسَه هَواهَا ، وتمَنَّى عَلَى اللَّهِ الأماني » رواه التِّرْمِذيُّ وقالَ  حديثٌ حَسَنٌ    قال التِّرْمذيُّ وَغَيْرُهُ مِنَ الْعُلَمَاءِ : مَعْنَى « دَانَ نَفْسَه » : حَاسَبَهَا .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">67.</span></span> Ebû Ya’lâ Þeddâd Ýbni Evs <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anh</span>’den rivayet edildiðine göre Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> þöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Akýllý kiþi, nefsine hâkim olan ve ölüm sonrasý için çalýþandýr. Âciz kiþi de, nefsini duygularýna tâbi kýlan ve Allah’tan dileklerde bulunup duran (bunu yeterli gören) dýr”</span></span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tirmizî, Kýyâmet 25. Ayrýca bk. Ýbni Mace, Zühd 31</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Þeddâd Ýbni Evs</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Konuþtuðu zaman güzel konuþan ve kýzdýðý zaman gayzýna hâkim olan Þeddâd, müslüman bir ailenin çocuðudur. Künyesi Ebû Ya’lâ veya Ebû Abdurrahman’dýr. Ýlim ve hilm yönünden pek üstündü. Âbid, zâhid, yufka yürekli, temiz kalbli kâmil bir müslümandý.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Peygamber’den 50 kadar hadis rivayet etmiþtir. Rivayetleri Kütüb-i Sitte’de yer almýþtýr. Hicrî 58. yýlda 75 yaþlarýndayken Kudüs’te vefat etmiþtir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razý olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sonlu bir dünyada sorumlu ve belli bir ömre sahip olan insanoðlu, dünyayý ve sonrasýný deðerlendirirken bazý güç odaklarýnýn tesiri altýnda kalmýþtýr. Bunlar iman, dünya, nefis, öteki insanlar ve þeytandýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Nefse hakimiyet”</span></span> ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“ölüm sonrasý için gayret”</span></span> þeklinde belirlenmiþ olan akýllýlýk göstergeleri, büyük ölçüde kâmil, yani etkili bir <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">iman</span></span> ile alâkalýdýr. “Nefse hakimiyet”, aklý hayata egemen kýlmak demektir. “Âhiret” ise, akýllýlýkta dikkate alýnacak çok önemli ve temelli bir unsurdur. Davranýþlarýný âhiretteki sonuçlarýný dikkate alarak ayarlamak gerçek anlamda “akýllý kiþi”lerin tavrýdýr. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Herkes yarýn için önceden neler gönderdiðine dikkat etsin”</span></span> [Haþr sûresi (59), 18] âyeti, “ölüm sonrasý için denetimli çalýþan”larýn ne kadar isâbetli ve akýllý iþler yaptýklarýný belgelemektedir. Nitekim Ýmam Tirmizî, bizim <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“nefsine hâkim olan”</span></span> diye tercüme ettiðimiz ifadenin “kýyamette hesaba çekilmeden önce öz nefsini hesaba çeken kiþi” demek olduðuna iþâret etmektedir. Sonra da bunu desteklemek üzere iki görüþ nakletmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Ömer demiþ ki:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin. Büyük duruþma için hazýrlýk yapýn. Âhiretteki hesap, ancak dünyada nefsini hesaba çekmiþ olanlar için hafif ve kolay olacaktýr.”</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Meymûn Ýbni Mihrân’da þöyle der:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Kul, yediðini ve giydiðini nereden karþýlýyor?” diye ortaðýný gözetleyip durduðu gibi, kendi öz nefsini denetlemedikçe asla takvâ sahibi olamaz.”</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sevgili Peygamberimiz bir baþka hadîs-i þerîflerinde:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Ýþlerin asýl deðeri sonuçlarýna göre ölçülür”</span> (Buhârî, Kader 5; Rikâk 33; Tirmizî, Kader 4) buyurmuþtur. Ýnsanýn akýllýsý ve hasý da âhirette belli olur. Orada, hayatýnýn hesabýný yüz akýyla verebilen kiþi, dünyayý iyi yönleriyle âhirete taþýmayý baþarmýþ demektir. Hadisimizdeki <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“akýllý kiþi”</span></span> tarifine uymuþtur. Baþkalarýnýn onun hakkýnda þöyle veya böyle konuþmalarýnýn hiçbir kýymeti yoktur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Âcizliðin alâmeti olarak hadiste “nefsini hevâ ve heveslerine tâbi kýlmak” sonra da “Allah’tan dileklerde bulunmak” sayýlmýþtýr. His ve hevesleri peþinde ömür tüketen  insanlar, zaman zaman kapýldýklarý hesap verme kaygýsý sonucu boþ ümitlere ve temennilere kucak açarlar. Kuruntulara kapýlýrlar. Tabiî bunlar neticeyi deðiþtirmez. Nefsine uymuþ kiþilerin belki de tek çareleri kuruntularýyla avunmaktýr. Þu âyetler ne kadar ciddi uyarýdýr:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ey insanoðlu, seni yaratýp sonra þekil veren, düzenleyen, mütenâsib kýlan, istediði þekilde terkib eden, çok cömert olan Rabbine karþý seni aldatan nedir?”</span></span> [Ýnfitâr sûresi (82), 6-8].</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Kullarýma benim, baðýþlayan, merhamet eden olduðumu, azabýmýn can yakýcý bir azab olduðunu haber ver!” </span></span>[Hýcr sûresi (15), 49-50].</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah Teâlâ’dan dilekte bulunmak dinimizde teþvik edilmiþtir. Ancak böylesi bir ümit için kendine düþeni yapmýþ olmak da gereklidir. Bakara sûresi’nin 218. âyetinde Allah’ýn rahmetini umut etmek için <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">iman, hicret</span></span> ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">cihad</span></span> gibi dinin temel gereklerini yerine getirmiþ olmak lâzým geldiði anlatýlmaktadýr. Herhangi bir iþ yapmadan kuru kuru ümitte ve dilekte bulunmaya <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“temennî”</span></span> denilmektedir. Böylesi kuru bir temenni ile yetinen kiþi, elbette kendisinden beklenen akýllýlýðý gösterememiþ, en ciddi konuda en anlamsýz bir davranýþ sergilemiþ demektir. Böyle bir davranýþ ise, bir âyet-i kerîmeye göre -Allah korusun- dini eðlence-oyun yerine koyan kâfirler ile ayný durumu paylaþmak olur. Bu durumda Allah’ýn maðfiretini ummak, bazý cahiller gibi, “Allah beni de affetmeyecekse kimi affedecek” þeklinde ciddiyetten uzak sözler sarfetmek tam anlamýyla “Allah ile aldanmak” olur. Nitekim “Allah ile aldanmak, günah iþleyip dururken baðýþlanma ummak”týr. (bk. Aclûnî,<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> Keþfü’l-hafâ</span>, II, 136.) Bu durumdakiler þu âyeti hatýrlamalýdýrlar:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ýþte Rabbinize karþý beslediðiniz bu zannýnýz, sizi helâk etti, ziyâna uðrayanlar olup çýktýnýz” </span></span>[Fussýlet sûresi (41), 23].</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bir de unutulmamalýdýr ki kuruntu, þeytanýn insanlarý yanýltma taktiklerindendir [bk. Nisâ sûresi (4), 120].</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öðrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Akýllýlýk ve ileri görüþlülük, davranýþlardan belli olur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Akýllý-akýlsýz tesbiti ve tarifi, dünya ve âhireti algýlama ve deðerlendirme, dünyada iken âhirete hazýrlanma durumuna göre yapýlýr. Ýddialara veya temennîlere göre deðil.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Allah Teâlâ’nýn “gazabýný aþkýn rahmeti”nden yararlanabilmek için, iman ve Ýslâm çerçevesinde kendine düþeni yapma gayreti içinde bulunmak gerekir. Zira, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah’ýn rahmeti, iyilik edenlere yakýndýr”</span></span> [Â’raf sûresi (7), 56].</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Nefsi her zaman denetleyip hesaba çekmek gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Allah amellere sevap verir, amelsiz temennilere deðil.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">68- الثَّامِنُ : عَنْ أبي هُرَيْرَةَ رضي اللَّهُ عنهُ قال : قالَ رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : مِنْ حُسْنِ إِسْلامِ الْمَرْءِ تَرْكُهُ مَالاَ يَعْنِيهِ » حديثٌ حسنٌ رواهُ التِّرْمذيُّ وغيرُهُ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">68.</span></span> Ebû Hüreyre <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anh</span>’den rivayet edildiðine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> þöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Kendisini (doðrudan) ilgilendirmeyen þeyi terketmesi, kiþinin iyi müslüman oluþundandýr.”</span></span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tirmizî, Zühd 11. Ayrýca bk. Ýbni Mâce, Fiten 12</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Dünyada lüzumsuz, boþ ve faydasýz hiçbir þey yoktur. Allah Teâlâ her yarattýðýný bir hikmete dayalý ve bir hizmete uygun yaratmýþtýr. Ancak herþeyin herkes için her zaman gerekli olmasý da hiç þüphesiz düþünülemez. Ýþte hadiste iþaret buyurulan <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">mâlâyânî</span></span>, “kiþinin dinine ve dünyasýna faydasý olmayan þey” anlamýndadýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ýnsaný doðrudan ilgilendirmeyen þeylere bu anlamda “lüzumsuz” veya “gereksiz” denilebilir. Halkýmýz “üstüne elzem olmayan iþe karýþma” derken, iþte bu mânâyý dile getirmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Neyin mâlâyânî, neyin gerekli olduðunu ayýrabilmek için, öncelikle saðlam deðer ölçülerine sahip olmak lâzýmdýr. Hiç þüphesiz müslümanlar için müslümanlýðýn deðer ölçüleri esastýr. O halde olgun mü’min, müslümanlýðýn ölçülerine göre yaþayan ve çevresini bunlara göre deðerlendiren kiþidir. Mâlâyânînin terkedilmesi, müslümanýn sürekli uyanýk olduðunu gösterir. Murâkabe fikri ile yaþadýðýný belgeler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Mâlâyânîyi terketmek, gerekli olaný icabeden yerde gerektiði ölçüde yerine getirmek demektir. Toplumda olumsuz geliþmelerin önlenmesi, büyük ölçüde gereksizlerin terkedilmesiyle mümkün olacaktýr. Bu sebepledir ki, Ýslâm âlimleri bu hadisi “medâr-ý Ýslâm” olan dört hadisten biri kabul ve ilân etmiþlerdir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Gereksizi terketmek, lüzumlularý önem sýrasýna koyma fikrini de beraberinde getirir. Böylece müslüman, her konuda en lüzumlu olaný iþlemek, en gerekli olaný ortaya koymak baþarýsýný ve basiretini yani olgunluðunu gösterir. Bu da onun güzel müslüman olduðunun delili olur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Mâlâyânî ile meþgul olmak, lüzumlularý ihmal etmeye götürür. Çünkü gerekli-gereksiz herþeyle meþgul olmak insaný, kolayý tercihe sevkeder. Bütün bunlar ise, sonuçta müslümaný fuzûlî iþlerin adamý durumuna düþürür. Bu bakýmdan hadis, fevkalâde önemli bir tesbit yapmakta, iyi müslüman olabilmek için her þeyden önce kendisini ilgilendirmeyen fuzûlî iþlerle meþgul olmamak gerektiðine dikkat çekmektedir. Çünkü ömür kýsadýr ve hýzla geçmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Gerekli-gereksiz herþeyin harman olduðu günümüzde sadece lüzumlu iþlerle meþgul olabilmek, ancak gerçekten olgun bir iman ile  mümkündür.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öðrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Kendisini doðrudan ilgilendirmeyen söz ve iþlerle meþgul olmamak, müslümanýn iyi bir seçim bilincine sahip olduðuna ve imanýnýn olgunluðuna iþarettir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Ýnsan, dünya ve âhireti için gerekli ve lüzumlu olan iþlerle meþgul olmalýdýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Mâlâyânîyi terk, sürekli ilâhî denetim altýnda bulunduðu þuurunun bir sonucudur. Murâkabe’nin en büyük pratik faydasý budur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">69- التَّاسعُ : عَنْ عُمَرَ رضي اللَّهُ عنه عَنِ النَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : « لا يُسْأَلُ الرَّجُلُ فيمَ ضَربَ امْرَأَتَهُ » رواه أبو داود وغيرُه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">69.</span></span> Ömer <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anh</span>’den rivayet edildiðine göre Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> þöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Kiþiye, hanýmýný neden dövdüðü sorulmaz!”  </span></span>Ebû Dâvûd, Nikâh 42. Ayrýca bk. Ýbni Mace, Nikâh 51</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ýmam Nevevî’nin bu hadisi murâkabe konusunda niçin zikrettiði ilk bakýþta anlaþýlamamaktadýr. Oysa Ýslâm’ý bilen bir aile reisinin, hanýmýný neden dövdüðünü sormak onun dindarlýðý, yani Allah’ýn gözetimi altýnda bulunduðu þuurundan ve dolayýsýyla yetkilerini kullanmakta haddi aþtýðýndan þüphe etmek anlamýna gelir. Aile, ilâhî murâkabe þuurunun en çok iþleyeceði kurumdur. Zira ailenin mahremiyeti vardýr. O sebeple teftiþe müsait deðildir. Olay, açýklanmasý utanç verici veya çok özel bir sebebe baðlý olabilir. Bu mahremiyeti ifade için “Kol kýrýlýr yen içinde kalýr”, “Kirli çamaþýrlar sokakta yýkanmaz” denilmiþtir. Karý-koca arasýndaki iliþkiler, onlara býrakýlmýþtýr. Kendileri açmadýkça baþkalarý aile sýrlarýný öðrenemezler. Halkýmýz ne güzel söylemiþ: “Karý-koca dövüþmüþ, aklý olmayan karýþmýþ.!”</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadiste, kocanýn karýsýný dövmekten mutlak mânada sorumlu olmayacaðý söylenmiyor. “Uhrevî sorumluluðu da yoktur” denilmiyor. Ýslâm þeriatýnýn müsaade ettiði hal, þekil ve þartlarda olmasý halinde dövme iþi sorumluluk getirmez. Aksi ise, tam bir sorumluluktur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Mýsýrlý âlim Muhammed Gazzalî gibi bu hadise sýrf “hukûkî açýdan” yaklaþarak, onu kadýn haklarýna aykýrý görüp tenkid etmeye kalkanlar, iþi yeterince düþünüp deðerlendirmeyenlerdir. Nevevî gibi “ahlâkî açýdan” ve “aile mahremiyeti” noktasýndan yaklaþýlmasý gerekir. Mesele hukûkî bir zemine kaydýrýldýðý takdirde elbette kimin haklý kimin haksýz olduðu adlî mercilerce araþtýrýlacak ve koca da sorgulanacaktýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tekrar edelim ki, “sorulmama” keyfiyeti, hâkim ya da kâdýya gelmemiþ olaylar için geçerlidir. Yetkili makamlara ulaþtýrýlan bir dövme olayý varsa, elbette haklýnýn ortaya çýkmasý için o soruþturulacak ve araþtýrýlacaktýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">(M. Akif Ersoy, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Safahat</span></span>’ýnda “Köse Ýmam” baþlýklý manzumesini bu hadîs-i þerîfin yorumuna yardýmcý olacak bir olayla baþlatýr. Merak edenler o manzumeyi okuyabilirler.)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öðrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Terbiye etmek için -gerektiðinde- koca hanýmýný dövebilir. Bu bir ruhsattýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Aile içi iliþkiler, eþlerin dindarlýðýna ve özellikle murâkabe þuuruna býrakýlmýþtýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Aile mahremiyeti sonuna kadar korunmalýdýr.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kaynak: Riyazüssalihin</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size">بَابُ المراقبة</span><br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">ALLAH’IN KULLARI DENETLEMESİ  ( MURÂKABE )</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Âyetler</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">قَالَ اللَّه تعالى :  { الَّذِي يَرَاكَ حِينَ تَقُومُ  [218] وَتَقَلُّبَكَ فِي السَّاجِدِينَ  [219] }<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span>.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1</span></span>.<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> “O (öyle Allah’týr) ki, gece namaza kalktýðýnda ve secde edenler arasýnda dolaþtýðýnda seni görüyor.”  </span></span> Þuarâ sûresi (26), 218-219</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Âyet Hz. Peygamber’e hitâbetmekte, Allah seni ayakta, rükûda ve secdede iken her halinde görmekte, sürekli izlemektedir. Ayný denetim ve gözetim her müslüman için de aynen geçerlidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقَالَ تعالى :  { وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ } .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2. “Nerede olursanýz olunuz, Allah sizinledir.”    </span></span>Hadîd sûresi (57), 4  </span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Önceki âyette Hz. Peygamber’e hitâben hangi halde olursa olsun Allah’ýn onu gördüðü bildirilmiþken, bu âyette tüm mü’minlere hitap edilerek ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“nerede olursanýz olunuz” </span></span>diye mekân bakýmýndan da Allah’ýn denetim ve gözetiminden kimsenin kurtulamayacaðý hatýrlatýlmaktadýr. Allah’tan uzak bir yerde bulunmak mümkün olmadýðý ve dolayýsýyla “denetim dýþý” anlamýnda bir “özel hayat”ýn bulunmadýðý açýk þekilde bildirilmektedir. Ebû’l-Meâlî ne güzel ifâde etmiþtir: “Mi’rac gecesi Muhammed <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem </span>Allah’a, balýðýn karnýnda bulunduðu sýrada Hz. Yûnus’tan daha yakýn olmamýþtýr” [bk. Kurtubî,<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> Câmi</span>, XVII, 237].</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقَالَ تعالى :  { إِنَّ اللّهَ لاَ يَخْفَىَ عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الأَرْضِ وَلاَ فِي السَّمَاء  } .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3</span></span>. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Yerde ve gökte hiç bir þey, aslâ Allah’a gizli kalmaz.”   </span></span> Âl-i Ýmrân sûresi (3), 5</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu âyette de “nerede”ye açýklýk getirilmekte, “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">yerde ve gökte</span></span>” yani evrende hiç bir þeyin Allah’a asla gizli kalmayacaðý kesin bir dille ifâde buyurulmaktadýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقَالَ تعالى :  { إِنَّ رَبَّكَلَبِالْمِرْصَادِ } .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4. “Doðrusu senin Rabbin hep gözetlemektedir.”</span></span> Fecr sûresi (89), 14</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu âyette ise, ilâhi denetim ve gözetimin <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">kesintisiz ve sürekli olduðu</span></span> belirtilmektedir. Ne zaman, ne de yer bakýmýndan, “denetim” dýþý kalma imkânýnýn bulunmadýðýna dikkat çekilmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقَالَ تعالى :  { يَعْلَمُ خَائِنَةَ الْأَعْيُنِ وَمَا تُخْفِي الصُّدُورُ } .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">5. “Allah, gözlerin sinsi bakýþlarýný ve kalblerin saklayageldiklerini bilir.”</span></span> Mü’min sûresi (40), 19</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Âyet, ilâhî denetim ve murâkabeden, kalblerin bile kurtulamadýðýný, onlarýn insanlara açýklamayýp kendilerine sakladýklarýný Allah’ýn bildiðini haber vermektedir. Gözlerin sinsi sinsi bakýþlarýna varýncaya kadar her çeþit hareketin, Allah’ýn malûmu olduðunu bildirmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisler</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">61- وأَمَّا الأحاديثُ ، فالأَوَّلُ : عَنْ عُمرَ بنِ الخطابِ ، رضيَ اللَّهُ عنه ، قال: «بَيْنما نَحْنُ جُلُوسٌ عِنْد رسولِ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، ذَات يَوْمٍ إِذْ طَلع عَلَيْنَا رجُلٌ شَديدُ بياضِ الثِّيابِ ، شديدُ  سوادِ الشَّعْر ، لا يُرَى عليْهِ أَثَر السَّفَرِ ، ولا يَعْرِفُهُ منَّا أَحدٌ ، حتَّى جَلَسَ إِلَى النَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، فَأَسْنَدَ رَكْبَتَيْهِ إِلَى رُكبَتيْهِ ، وَوَضع كفَّيْه عَلَى فخِذيهِ وقال : يا محمَّدُ أَخبِرْنِي عن الإسلام فقالَ رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : الإِسلامُ أَنْ تَشْهَدَ أَنْ لا إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ ، وأَنَّ مُحَمَّداً رسولُ اللَّهِ وَتُقِيمَ الصَّلاَةَ ، وَتُؤتِيَ الزَّكاةَ ، وتصُومَ رَمضَانَ ، وتحُجَّ الْبيْتَ إِنِ استَطَعتَ إِلَيْهِ سَبيلاً.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">قال : صدَقتَ . فَعجِبْنا لَهُ يسْأَلُهُ ويصدِّقُهُ ، قَالَ : فَأَخْبِرْنِي عن الإِيمانِ . قَالَ: أَنْ تُؤْمِن بِاللَّهِ وملائِكَتِهِ ، وكُتُبِهِ ورُسُلِهِ ، والْيومِ الآخِرِ ، وتُؤمِنَ بالْقَدَرِ خَيْرِهِ وشَرِّهِ . قال: صدقْتَ قال : فأَخْبِرْنِي عن الإِحْسانِ . قال : أَنْ تَعْبُدَ اللَّه كَأَنَّكَ تَراهُ . فإِنْ لَمْ تَكُنْ تَراهُ فإِنَّهُ يَراكَ قَالَ : فَأَخْبِرْنِي عن السَّاعةِ . قَالَ : مَا المسْؤُولُ عَنْهَا بأَعْلَمَ مِن السَّائِلِ . قَالَ : فَأَخْبرْنِي عَنْ أَمَاراتِهَا . قَالَ أَنْ تلدَ الأَمَةُ ربَّتَها ، وَأَنْ تَرى الحُفَاةَ الْعُراةَ الْعالَةَ رِعاءَ الشَّاءِ يتَطاولُون في الْبُنيانِ ثُمَّ انْطلَقَ ، فلبثْتُ ملِيًّا ، ثُمَّ قَالَ : يا عُمرُ ، أَتَدرِي منِ السَّائِلُ قلتُ : اللَّهُ ورسُولُهُ أَعْلمُ قَالَ : فَإِنَّهُ جِبْرِيلُ أَتَاكُمْ يُعلِّمُكم دِينِكُمْ » رواه مسلمٌ.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">ومعْنَى : « تلِدُ الأَمةُ ربَّتَهَا» أَيْ : سيِّدتَهَا ، ومعناهُ أَنْ تكْثُرَ السَّرارِي حتَّى تَلد الأمةُ السرِّيةُ بِنتاً لِسيدهَا ، وبْنتُ السَّيِّدِ في معنَى السَّيِّدِ ، وقِيل غيرُ ذَلِكَ و « الْعالَةُ » : الْفُقراءُ . وقولُهُ « مَلِيًّا » أَيْ زمناً طويلاً ، وكانَ ذلك ثَلاثاً .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">61.</span></span> Ömer Ýbnü’l-Hattâb <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anh </span>þöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bir gün Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in huzurunda bulunduðumuz sýrada, elbisesi beyaz mý beyaz, saçlarý siyah mý siyah, yoldan gelmiþ bir hali olmayan ve içimizden kimsenin tanýmadýðý bir adam çýkageldi. Peygamber’in yanýna sokuldu, önüne oturdu, dizlerini Peygamber’in dizlerine dayadý, ellerini (kendi) dizlerinin üstüne koydu ve:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ey Muhammed, bana Ýslâm’ý anlat! dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Ýslâm, Allah’tan baþka ilah olmadýðýna ve Muhammed’in Allah’ýn resûlü olduðuna þehâdet  etmen, namazý dosdoðru kýlman, zekâtý (tastamam) vermen, ramazan orucunu (eksiksiz) tutman, yoluna güç yetirebilirsen Kâbe’yi ziyâret (hac) etmendir</span></span>” buyurdu. Adam:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Doðru söyledin dedi. Onun hem sorup hem de tasdik etmesi tuhafýmýza gitti. Adam:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Þimdi de imaný anlat bana, dedi. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Allah’a, meleklerine, kitaplarýna, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandýr. Yine kadere, hayrýna ve þerrine iman etmendir</span></span>” buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Adam tekrar:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Doðru söyledin, diye tasdik etti ve:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Peki ihsan nedir, onu da anlat, dedi. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Ýhsan, Allah’a onu görüyormuþsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor”</span></span> buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Adam yine:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Doðru söyledin dedi, sonra da:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Kýyâmet ne zaman kopacak? diye sordu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kendisine soru yöneltilen, bu konuda sorandan daha bilgili deðildir</span></span>” cevabýný verdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Adam:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- O halde alâmetlerini  söyle, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Annelerin, kendilerine câriye muamelesi yapacak çocuklar doðurmasý, yalýn ayak, baþý kabak, çýplak koyun çobanlarýnýn, yüksek ve mükemmel binalarda birbirleriyle yarýþmalarýdýr</span></span> ” buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Adam, (sessizce) çekip gitti. Ben bir süre öylece kalakaldým. Daha sonra Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ey Ömer, soru soran kiþi kimdi, biliyor musun</span></span>?” buyurdu. Ben:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Allah ve Resûlü bilir, dedim.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">O Cebrâil’di, size dininizi öðretmeye geldi</span></span>” buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslim, Îmân 1, 5. Ayrýca bk. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16; Nesâi, Mevâkît 6; Ýbni Mâce, Mukaddime, 9</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kurtubî’ye göre sünnetin esasý (ümmü’s-sünne) denilmeye lâyýk ve “Cibril Hadisi” diye meþhur olan hadisin konumuzu doðrudan ilgilendiren kýsmý,<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> “Sen Allah’ý görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor</span>” cümlesidir. Bu ise, yukarýdaki âyetlerde yer alan ilâhî gözetim ve denetimin tasdik ve itirafýdýr. Kullukta kalite iþte bu noktanýn bilincine varmakla gerçekleþebilecektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Dinimizin temel kavramlarý hakkýnda önemli tarifler ihtivâ eden hadis üzerinde, konuyu daðýtmayacak ve fakat merak giderecek kadar durmakta fayda görüyoruz.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Öncelikle Cebrâil <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span>’ýn farklý bir þekilde gelip Hz. Peygamber’e sokulmasý ve sonra ismiyle hitâbetmesi, talebe gibi soru sorup hoca gibi cevaplarý doðrulamasý oradaki müslümanlarýn dikkatlerini tam olarak çekmek, öðrenimlerini kolaylaþtýrmak içindir. Çok medeni görünüþüne raðmen bedevi Araplar  gibi Hz. Peygamber’e ismiyle hitabetmesi, meleklerin, müminlerle ayný yükümlülükleri taþýmadýklarýný göstermektedir. Aralarýndaki özel dostluktan kaynaklanmýþ olmasý da düþünülebilir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Cebrâil <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span>’ýn sýrasýyla Ýslâm, iman, ihsân ve kýyameti sormasý da Hz. Peygamber’e yöneltilecek sorularýn temel meselelerle ilgili olmasý gerektiðini göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ýslâm’ýn beþ þartýnýn ve imanýn altý esasýnýn tam olarak sayýlmasý ve kadere imanýn ayrýca vurgulanmasý, dindeki bütünlüðü ve en çok tartýþma konusu olacak noktayý iþâret anlamý taþýmaktadýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ýhsan”</span></span>ýn<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> “Allah’ý görüyormuþcasýna kulluk etmek”</span></span> þeklinde tarifi “müslüman kiþi”nin kalitesini pek veciz olarak ortaya koymaktadýr. Allah tarafýndan görülmek, O’nu  görüyormuþ gibi davranmak için yeterli sayýlmýþtýr. Bu mü’minde sürekli bir kendi kendini denetim (murâkabe) þuuru geliþtirecektir. Merkezinde <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ihsan</span></span>ýn bulunduðu bir iman ve Ýslâm anlayýþý ve hayatý herhalde ideal hayattýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Kýyametin ne zaman kopacaðý” müþterek merak konusudur. Önceki sorulara kolaylýkla cevab veren Hz. Peygamber, bu konu sorulunca Allah’tan baþka herkesin bilemeyeceði bir þeylerin olacaðýný da belgeleyen o tatlý cevabýný veriyor:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Kendisine soru yöneltilen (ben), bu konuda soru soran senden daha bilgili deðilim.”</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber “bilmiyorum” demenin ayýp olmadýðýný böylece biz ümmetine öðretmiþ olmaktadýr. Peygamberler ancak Allah’ýn bildirdiði kadar gaybý bilebilirler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kýyametin ne zaman kopacaðý  kadar, alâmetlerinin de merak konusu olduðu açýktýr. Bu sebeple Cebrâil’in “bari alâmetlerini söyle” diye istekte bulunmasý pek tabiîdir. Bu suâle Hz. Peygamber, toplumun ahlâk ve ekonomik yapýsýndaki iki olumsuz geliþmeyi haber vermekle yetinmiþtir. Câriyenin hanýmefendisini (bir baþka rivayete göre, efendisini) doðurmasý ki, bunu “analarýn kendilerine câriye muamelesini revâ görecek âsî çocuklar doðurmasý” olarak anlamak lâzýmdýr. Nitekim bir rivayette “câriye” yerine “kadýn” kelimesi yer almaktadýr. Tercümeyi buna göre yaptýk. Kölelik kurumunun resmen kaldýrýlmýþ olmasý, þerhlerde yer alan câriye-köle merkezli açýklamalarý bugün için geçersiz kýlmaktadýr. </span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kýyâmetin bir baþka alâmeti de lüks ve refâhýn, dünün fakirlerini büyük ve lüks binalar yapmakta yarýþa sokacak kadar artmasýdýr. Dünyanýn, bütün zenginliklerini insanlara sunmasýdýr. Bunun anlamý, servet ve paranýn yegâne deðer ölçüsü hâline gelmesi, hizmete deðil, tüketim ve gösteriþe son derece düþkünlük gösterilmesi demektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Size dininizi öðretmek için gelmiþti” </span>cümlesi, yerinde soru sormanýn bir çeþit öðretim anlamý taþýdýðýný göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öðrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Melekler insan kýlýðýna girebilirler. Konuþabilirler, konuþmalarýný insanlar da duyabilir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Ýman, dinin esaslarýný kabullenmek, Ýslâm ise, þer’î fiilleri yerine getirmektir. Binaenaleyh bu ikisi kavram olarak ayrý olmalarýna raðmen, gerçekte biribirlerinden ayrý deðildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Gücü yetenin kelime-i þehâdeti açýkca söylemesi, müslüman muamelesi görmesi için gereklidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Eðitim-öðretimde soru-cevap usûlü geçerli bir yoldur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Ýlim adamlarýna ve ilim meclislerine saygý göstermek esastýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">6. Kýyametin ne zaman kopacaðýný Allah’dan baþka kimse bilemez. Bu konudaki söylentilere ve tahminlere asla aldanmamak, kulak asmamak gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">7. Ýþlerin, üstesinden gelemeyecek olanlarýn eline geçmesi, itaatsizliðin artmasý ve aile yapýsýnýn sarsýlmasý kýyamet alâmetidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">8. Müslümanýn daima Allah’ýn gözetimi (murâkabesi) altýnda olduðu bilinciyle yükümlülüklerini yerine getirmesi, sorumluluklarýna sahip çýkmasý gerekmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">9. Ýhsan ve murâkabenin iki derecesi vardýr: Kulun “Allah’ý görüyor gibi” yaþamasý, birinci derecedir. “Kendisini Allah’ýn gördüðü þuuruna sahip olmasý” ise, ikinci derecedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">62- الثَّاني : عن أبي ذَرٍّ جُنْدُبِ بْنِ جُنَادةَ ، وأبي عبْدِ الرَّحْمنِ مُعاذِ بْنِ جبل رضيَ اللَّه عنهما ، عنْ رسولِ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، قال : « اتَّقِ اللَّهَ حَيْثُمَا كُنْتَ وأَتْبِعِ السَّيِّئَةَ الْحسنةَ تَمْحُهَا، وخَالقِ النَّاسَ بخُلُقٍ حَسَنٍ » رواهُ التِّرْمذيُّ وقال : حديثٌ حسنٌ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">62. </span></span>Ebû Zer Cündeb Ýbni Cünâde ve Ebû Abdurrahman Muâz Ýbni Cebel <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anhümâ</span>’dan rivayet edildiðine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> þöyle buyurmuþtur:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Nerede ve nasýl olursan ol, Allah’dan kork.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kötülük iþlersen, hemen arkasýndan iyilik yap ki, o kötülüðü silip süpürsün.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ýnsanlarla güzel geçin!</span></span>”   Tirmizî, Birr 55</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ebû Zer Cündeb Ýbni Cünâde</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Ebû Zer hazretlerinin ismi Cündeb Ýbni Cünâde’dir ve Gýfâr kabilesine mensuptur. Bu sebeple Ebû Zer el-Gýfârî diye meþhur olmuþtur. Kendisi ilk müslümanlardandýr. Daha doðrusu müslümanlarýn beþincisidir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Uzun boylu, esmer tenli, beyaz saçlý ve geniþ omuzlu olan Ebû Zerr, zühd ve takvâ, kanaat ve istiðnâ sahibiydi. Bu sebeple Hz. Peygamber’in kendisine “Ýslâm’ýn Ýsâ’sý” (Mesîhu’l-Ýslâm) lakabýný verdiði kaydedilmektedir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Ýslâm’ýn ilk günlerinde müslümanlýðýn yayýlmasýnda önemi büyük olan dört kiþiden biri de Ebû Zer hazretleridir. Ebû Zer, hemen daima Hz. Peygamber’in huzurunda bulunur, ondan istifâde ederdi. Öðrenme konusunda büyük arzu ve iþtiyak sahibiydi. Bilmediði her þeyi Hz. Peygamber’e sorardý. Hz. Ali onun için  “ilim daðarcýðý” demiþtir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Peygamber’e karþý son derece saygý ve muhabbet duyardý. Resûl-i Ekrem’den “halîlî” (dostum) diye bahsederdi.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Kendisi hak yanlýsý, hak sever bir insandý. Bu sebeple de ashâb arasýndaki ihtilaflara taraf olmadý. Fetihlerden sonra ümmetin zengin olmasý, emirlerin þatafat ve saltanata meyletmeleri, mal biriktirmeleri hoþuna gitmedi ve onlarý sert bir dille tenkid etti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Ebû Zer hazretleri öðrendiði hadisleri zevkle ve þevkle anlatýrdý. Hatta o bir keresinde þöyle demiþti:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> “Kýlýcý enseme dayasanýz, ben de Resûlullah’dan duyduðum bir hadisi baþým kesilinceye kadar tebliðe vakit bulacaðýmý bilsem, o hadisi elbette size yetiþtirirdim” (Buhârî, Ýlim 10; Dârimî, Mukaddime 46). Bu sözüne raðmen ondan bize 281 hadis intikal etmiþtir. Bu biraz da onun inzivâyý tercih etmesiyle ilgili bir netice olmalýdýr. Rivayetlerinin on ikisi hem Buhârî hem de Müslim’de, ikisi sadece Buharî’de, yedisi sadece  Müslim’de yer almýþtýr. Sahâbe ve tâbiînden bir çok kiþi kendisinden rivayette bulunmuþlardýr.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Ebû Zer hazretleri Mekke yakýnlarýndaki Rebeze’de hicrî 31. yýlda vefat etmiþtir. Oradan geçmekte olan küçük bir grup cenâze namazýný kýlýp defnetmiþtir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> Allah ondan razý olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber’in özlü sözlerinden biri olan hadis, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Nerede (ve nasýl) olursan ol, Allah’tan kork”</span> cümlesinden dolayý, burada zikredilmiþtir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Takvâ</span></span>, Allah’ýn emirlerini yerine getirmek, yasaklarýndan kaçýnmakla gerçekleþen ve dinin temeli olan bir ilkedir. Buna Allah saygýsý, Allah korkusu da denir. Takvâ çeþitli derecelere ayrýlmaktadýr. En alt tabakasý, þirkten uzak kalmak, en üst derecesi ise, Allah’dan baþka her þeyden (mâsivâ) yüz çevirmektir. Takvânýn birbirlerinden farklý dereceleri bulunmaktadýr. Ancak onun tabiî sonucu ilâhî murâkebe altýnda olduðu bilinci ile hareket etmekten ibârettir. Takvâ, yalnýzlýkta, toplum içinde, belâ ve musîbet anýnda, bolluk ve refahta yokluk ve darlýkta, hâsýlý her durumda Allah’a karþý saygýlý olmak, sürekli uyanýk, dikkatli ve þuurlu bulunmaktýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Böyle bir duygu ve hâlin sonuçlarý ise, yüce kitabýmýzda; Allah’ýn dostluðu [bk.Yûnus sûresi (10), 62], ilâhî övgü [Âl-i Ýmrân sûresi  (3), 186], Allah’ýn yardýmýna ulaþmak [Âl-i Ýmrân sûresi (3), 120], sýkýntýlardan kurtulmak ve beklenmedik yerlerden rýzka kavuþmak [Nahl sûresi (16), 120], amellerin ýslahý ve günahlarýn baðýþlanmasý [Ahzâb sûresi (33), 70-71], ilâhî muhabbet [Al-i Ýmrân sûresi (3), 76], Allah katýnda makbûliyet [Hucurât sûresi (49), 13], ölüm anýnda müjde [Yûnus sûresi (l0), 63], cehennemden kurtuluþ [Leyl sûresi (92), 17] ve nihâyet cennette temelli mutluluðu buluþ [Âl-i Ýmrân sûresi (3), 133] olarak belirtilmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah Teâlâ’nýn, gazabýndan sakýndýrmasý [bk. Âl-i Ýmrân sûresi (3), 28] ve Hz. Peygamber’in, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Nerede ve nasýl olursan ol, Allah’a karþý saygýlý bulun”</span> tavsiyesi, müslümanlarý bu güzel sonuçlara davet etmektir. Böylece Hz. Peygamber mü’minleri, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Gerçekten Allah, üzerinizde gözetleyicidir</span></span> [Nisâ sûresi (4), 1] âyetinin mânâsýna uygun  davranmaya çaðýrmýþ olmaktadýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Takvâ, günah iþlemeye, günah iþlemek takvâ sahibi olmaya engel olmadýðý için, insanlýk gereði iþlenecek günahlarýn peþinden<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> iyilik yapmak,</span> o hata ve günahýn sonuçlarýný ve hatta bizzat günahýn kendisini ortadan kaldýrmak gerekmektedir. Zira Allah Teâlâ; iyiliklerin kötülükleri giderdiðini [bk. Hûd sûresi (11) 114] ve hatta iyiliklere tebdil ettiðini [bk. Furkân sûresi (25), 70] haber vermiþtir. Bu da murâkabe þuurunun olumlu bir baþka neticesidir. Ýyiliðin hatayý iyiliðe dönüþtürmesi veya hiç deðilse, kötülüðün sonuçlarýnýn ortadan kaldýrýlmasý, hiç hata iþlememenin mümkün olmadýðý dünyamýzda, kötülüklere karþý müsamahasýz olmayý öngörmek ve öðütlemek demektir. Günahlarýn ve kötülüklerin tortularýný, iþlenen iyiliklerle dezenfekte edebilmek gerçekten çok büyük bir imkân ve þanstýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ýnsanlarla güzel geçinmek,</span></span> ahlâkî olgunluðun ve murâkabe þuurunun günlük hayattaki ve beþerî iliþkilerdeki sonucu olmaktadýr. Bu uygulamanýn ölçüsü de  Peygamber Efendimiz tarafýndan, baþkalarýnýn kendisine yapmasýný istemediðini onlara yapmamak þeklinde belirtilmiþtir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öðrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Ýyilikler kötülükleri ya büsbütün ortadan kaldýrmak ya da iyiliðe dönüþtürmek suretiyle yok eder.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Güler yüz göstermek, zarar vermemek, iyiliklerin yaygýnlaþmasýna gayret etmek ve kendisine yapýlmasýný istemediðini baþkalarýna yapmamak, insanlarla güzel geçinmek demektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Takvâ ya da Allah’a karþý saygýlý olmak, müslümaný her türlü kötülüklerden koruyacak üstün bir meziyettir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Her yer ve þartta Allah’a karþý saygýlý olmak, murâkabe þuurunun göstergesidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">63- الثَّالثُ : عن ابنِ عبَّاسٍ ، رضيَ اللَّه عنهمَا ، قال : « كُنْتُ خَلْفَ النَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يوْماً فَقال : « يَا غُلامُ إِنِّي أُعلِّمكَ كَلِمَاتٍ : « احْفَظِ اللَّهَ يَحْفَظْكَ  احْفَظِ اللَّهَ تَجِدْهُ تُجَاهَكَ ، إِذَا سَأَلْتَ فَاسْأَل اللَّه ، وَإِذَا اسْتَعَنْتَ فَاسْتَعِنْ بِاللَّهِ ، واعلَمْ : أَنَّ الأُمَّةَ لَو اجتَمعتْ عَلَى أَنْ ينْفعُوكَ بِشيْءٍ ، لَمْ يَنْفعُوكَ إِلاَّ بِشَيْءٍ قَد كَتَبَهُ اللَّهُ لَكَ ، وإِنِ اجْتَمَعُوا عَلَى أَنْ يَضُرُّوك بِشَيْءٍ ، لَمْ يَضُرُّوكَ إِلاَّ بَشَيْءٍ قد كَتَبَهُ اللَّه عليْكَ ، رُفِعَتِ الأقْلامُ ، وجَفَّتِ الصُّحُفُ». رواهُ التِّرمذيُّ وقَالَ : حديثٌ حسنٌ صَحيحٌ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وفي رواية غيرِ التِّرْمِذيِّ : « احفظَ اللَّهَ تَجِدْهُ أَمَامَكَ ، تَعَرَّفْ إِلَى اللَّهِ في الرَّخَاءِ يعرِفْكَ في الشِّدةِ ، واعْلَمْ أَنّ مَا أَخْطَأَكَ لَمْ يَكُنْ لِيُصيبَك ، وَمَا أَصَابَكَ لمْ يَكُن لِيُخْطِئَكَ واعْلَمْ أنّ النَّصْرَ مَعَ الصَّبْرِ ، وأَنَّ الْفَرَجَ مَعَ الْكَرْب ، وأَنَّ مَعَ الْعُسرِ يُسْراً » .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">63.</span></span> Abdullah Ýbni Abbas  <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anhümâ</span>’dan nakledildiðine göre þöyle demiþtir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bir gün Hz. Peygamber’in terkisinde bulunuyordum. Bana:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Yavrucuðum, sana bazý kaideler öðreteyim” </span></span>dedi ve þöyle buyurdu:<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> “Allah’ýn buyruklarýný gözet ki, Allah da seni gözetip korusun. Allah’ýn (rýzâsýný) her iþte önde tut, Allah’ý önünde bulursun. Bir þey isteyeceksen Allah’tan iste. Yardým dileyeceksen, Allah’tan dile! Ve bil ki, bütün bir ümmet toplanýp sana fayda temin etmeye çalýþsalar, ancak Allah’ýn senin için takdir ettiði faydayý temin edebilirler. Yine eðer bütün ümmet, sana zarar vermeye kalksalar, ancak Allah’ýn senin hakkýnda takdir ettiði zararý verebilirler. Çünkü artýk kaderi yazan kalem yazmaz olmuþ, yazýlarý deðiþmeyecek þekilde kesinleþmiþtir. (Bundan sonra takdirde herhangi bir deðiþiklik söz konusu deðildir.)  </span></span>Tirmizî, Kýyâmet 59</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tirmizî dýþýnda bir rivayette de (Ahmed Ýbni Hanbel,<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> Müsned</span>, I, 307) þöyle buyurulmaktadýr: <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah’ýn emir ve yasaklarýný gözet, O’nu önünde bulursun. Bolluk içindeyken (emirlerine baðlý kalmakla) sen Allah’ý taný ki O da darlýða düþünce (kurtarmak suretiyle) seni tanýsýn. Bil ki senin hakkýnda yazýlmamýþ olan þey baþýna gelmez. Sana takdir edilen de seni atlayýp (baþkalarýna) gitmez. Bil ki zafer sabýrla, sevinç üzüntüyle, kolaylýk da zorlukla birliktedir.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber, zaman zaman sahâbî çocuklarýný terkisine bindirirdi. Hadisimiz, on yaþlarýndaki Abdullah Ýbni Abbas’ýn da Hz. Peygamber’in bu tür iltifatlarýna mazhar olduðunu ve ayrýca iman ve ahlâk esaslarýný ondan öðrenme þansýna kavuþtuðunu göstermektedir. Hadis, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Allah’ýn buyruklarýný gözet ki, Allah da seni gözetip korusun!”</span> tavsiyesinden ötürü buraya alýnmýþtýr. Zira bu beyân, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Onu görüyormuþcasýna Allah’a kulluk etmek”</span></span> diye tarif edilen <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ihsân</span></span> ve ilâhî denetimin bir baþka þekilde dile getirilmesidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisteki kaideler Allah, kader ve öteki insanlardan gelecek fayda-zarar konularýna açýklýk getirmekte, takdir edilenden baþkasýnýn kiþiye ulaþmayacaðýný, ulaþtýrýlamayacaðýný, açýk-seçik anlatmaktadýr. Neticede mü’min için gözetilecek asýl noktanýn, sadece Allah’ýn emir ve yasaklarý olduðu belirtilmiþ olmaktadýr. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadis, kaderde olmayanýn baþa gelmeyeceði güvencesini vermektedir.</span></span> Kaderin ise, çoktan tesbit edildiðini, artýk onda bir düzeltme ya da deðiþtirmenin kesinlikle olmayacaðýný bildirmektedir. O halde mü’minlerin yersiz kuþkulara kapýlmalarýna gerek yoktur. Onlar inançlarý doðrultusunda yaþamaya bakmalýdýrlar.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kulun bütün himmet ve dikkatini Allah’a çevirmesi gereði herhalde ancak bu kadar güzel ve güçlü ifade edilebilirdi. Biz bu hadise <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">sünnetu’llah</span></span>’a ait bazý esaslarýn tebliði ve ta’limi de diyebiliriz.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">el-Mukadder lâ yuðayyer</span> (takdir olunan deðiþmez), <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">nasîbuke yusîbuke</span> (nasibin seni bulur), “alýn yazýmmýþ” gibi sözler, sorumluluðu kadere yükleyip sorumsuzluða kapý açacak þekilde deðil, mü’mini hayatta kendi deðer ölçüleri çerçevesinde sürekli bir güven ve faaliyet içinde tutacak biçimde anlaþýlýp yorumlanmalýdýr. Yani tam teslimiyet içinde tam faaliyet... Galiba ilk müslüman nesillerin en belirgin vasýflarý da bu idi… Baþarý bu çizgide yürümektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bir konuda þartlarýn tamamen lehte veya aleyhte gözükmesi, takdirin önüne geçecek deðildir. Bir baþka deyiþle görünür þartlar herkes için ayný sonuçlarý doðurmaz. Bunun tabii neticesi de, herkesin karþýlaþtýðý sonuca razý olmasý isyan psikolojisi ve davranýþý göstermemesidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öðrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Allah’ýn ilminde herhangi bir deðiþiklik söz konusu deðildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Hadisimiz murâkabe, Allah’ýn emirlerine riayet, tevekkül ve kullarýn Allah’a olan ihtiyaçlarý gibi pek önemli konulara ýþýk tutmaktadýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">64- الرَّابعُ : عنْ أَنَس رضي اللَّهُ عنه قالَ : « إِنَّكُمْ لَتَعْملُونَ أَعْمَالاً هِيَ أَدقُّ في أَعْيُنِكُمْ مِنَ الشَّعَرِ ، كُنَّا نَعْدُّهَا عَلَى عَهْدِ رسولِ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم مِنَ الْمُوِبقاتِ » رواه البخاري . وقال : « الْمُوبِقَاتُ » الْمُهْلِكَاتُ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">64.</span></span> Enes Ýbni Mâlik <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anh</span> þöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Siz kýl kadar bile önemsemediðiniz birtakým iþler yapýyorsunuz ki, biz onlarý, Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> zamanýnda helâk edici büyük hatalardan sayardýk.”  Buhârî, Rikak 32</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hepimizin bildiði bir gerçektir ki, her insanýn dikkatli, daha dikkatli olduðu zamanlarý bulunduðu gibi, önemli þeyleri bile pek kâle almadýðý anlarý da olur. Ümmetler, milletler de böyledir. Bazý nesiller çok daha titiz ve dikkatli, bazýlarý da rahat hatta kayýtsýz olabilirler. Tabiatýyla bu durum, bazý zararlarýn önemsenmemesi gibi, neticede tehlikeli olabilecek geliþmelere de yol açabilir. Ýþte hadisimiz, Enes Ýbni Mâlik hazretlerinin kanaatine göre, tâbiîn neslinin gözünde pek küçük görülen bazý fiillerin Resûlullah zamanýnda sahâbîler tarafýndan helâk vesilesi kabul edildiðini, bu ilk iki nesil arasýnda bazý konularda bu derece yaklaþým ve deðerlendirme farký olduðunu delillendirmektedir. Tabii bu, genel bir gözlemdir. Örnek verilmemiþtir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öðrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Ashâb-ý kirâm, Allah’a karþý duyduklarý derin saygýdan dolayý, küçük günahlarý bile helâk sebebi sayarlardý. Çünkü onlar hatanýn küçüklüðünü deðil, emrine karþý gelinen Allah’ýn büyüklüðünü dikkate alýrlardý.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Aslýnda “büyük” olmasýna raðmen, zamanla insanlar tarafýndan önemsenmeyen, “küçük” görülen bazý fiiller olabilir. Bu hal <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“…Onu önemsiz bir iþ sanýyorsunuz. Oysa o, Allah katýnda büyük (bir günah) týr…”</span></span> [Nûr sûresi (24), 15] âyetinde de açýklanmýþ bir gerçektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Kendini kontrol etme melekesi geliþmiþ müslümanlar, hatalarý deðerlendirmede daha titiz ve daha derin bir anlayýþ sahibidirler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Günahlarý küçümsemek, Allah saygýsýnýn azlýðýna delildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">65- الْخَامِس : عَنْ أبي هريْرَةَ ، رضي اللَّه عنه ، عن النبيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى يَغَارُ ، وَغَيْرَةُ اللَّهِ تَعَالَى ، أنْ يَأْتِيَ الْمَرْءُ مَا حَرَّمَ اللَّهُ عَلَيْهِ » متفقٌ عليه . و « الْغَيْرةُ » بفتح الغين : وَأَصلهَا الأَنَفَةُ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">65.</span></span> Ebû Hüreyre <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anh</span>’den rivayet edildiðine göre Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> þöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah Teâlâ kýskanýr. Allah’ýn kýskanmasý, haram kýldýðý þeyi kulun iþlemesindendir.</span></span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Nikâh 107; Müslim, Tevbe 36. Ayrýca bk. Tirmizî, Radâ 4</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kýskançlýk anlamýna gelen “gayret” kelimesi, Allah’a nisbet edilince, “kullarýna merhamet etmesi ve saadetlerini dilemesi” anlaþýlýr. Nitekim Müslim’in rivayet ettiði bir baþka hadiste bu durum þöylece açýklanmýþtýr:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Allah’tan daha kýskanç kimse yoktur. Bundan dolayý kötülüklerin açýðýný da kapalýsýný da haram kýlmýþtýr…”</span> (Müslim, Tevbe 33). Nelerden razý olduðunu ve hangi fiil ve sözlerden razý olmadýðýný önceden bildirmiþ olmasý O’nun, kullarýnýn saadetlerini dilemesinin, azab çekmelerini istememesinin sonucudur. Herhangi bir haksýzlýk ya da fenalýk görülünce, “gayretullah’a (veya gayret-i ilâhiyeye) dokunur” denilmesi de bu mânadadýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kýskançlýk, daha çok karý-koca arasýnda her birinin yekdiðerini baþkalarýna kaptýrmaktan sakýnmasý, bunun için tedirginlik duymasý, tepki göstermesi demektir. Aslýnda bu duygu ve davranýþlarýn temelinde de eþlerin birbirlerine karþý duyduklarý sevgi vardýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Birbirlerini koruma isteði vardýr. Ancak eþler bu duygularýný, ters bir durumla karþýlaþtýklarýnda ortaya koyarlar. Allah Teâlâ ise, kullarýný kötülüklerden korumak için emir ve yasaklarýný önceden bildirmiþtir. Âni tepki þeklindeki bir gayret ve kýskançlýk Allah hakkýnda düþünülemez. Allah Teâlâ koyduðu sýnýrlara uyulmamasý halinde gazab edeceðini de (gayretinin sonucu olarak) yine önceden bildirmiþtir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kaydedildiðine göre Sa’d Ýbni Ubâde<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> radýyallahu anh</span> bir gün Resûlullah’ýn huzurunda:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- “Eðer karýmýn yanýnda yabancý bir erkek görecek olsam onu, kýlýcýmýn keskin tarafýyla doðrarým” demiþtir. Bunun üzerine Hz. Peygamber, çevresindekilere:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- “Sa’d’ýn bu gayret ve hamiyetine þaþmayýn! Çünkü ben Sa’d’dan daha kýskancým. Allah Teâlâ da benden daha kýskançtýr”</span> buyurmuþtur. Bir yasaðýn çiðnenmesine karþý Hz. Peygamber ve Allah Teâlâ’nýn tepkisi, elbette eþlerin birbirlerini kýskanmalarýndan çok daha ileridir (bk. Buhârî, Nikâh 36). Allah ve Resûlü, mü’minlerin haramlara düþmesini asla arzu etmezler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i þerîf 1810 numarada tekrar gelecektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öðrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Allah Teâlâ koyduðu sýnýrlarý, mü’minleri korumak için koymuþtur. Bu sebeple de sýnýrlarýn çiðnenmesine razý deðildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Haramlarý iþlemek, Allah’ýn gazabýna uðramaya sebeptir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Murâkabe bilincinin canlý tutulmasý, müslümaný haramlarý iþlemekten ve sonuçta ceza görmekten alýkor.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">66- السَّادِسُ : عَنْ أبي هُريْرَةَ رضي اللَّه عنه أَنَّهُ سمِع النَّبِيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يَقُولُ : « إِنَّ ثَلاَثَةً مِنْ بَنِي إِسْرائيلَ : أَبْرَصَ ، وأَقْرَعَ ، وأَعْمَى ، أَرَادَ اللَّهُ أَنْ يَبْتَليَهُمْ فَبَعث إِلَيْهِمْ مَلَكاً ، فأَتَى الأَبْرَصَ فَقَالَ : أَيُّ شَيْءٍ أَحبُّ إِلَيْكَ ؟ قَالَ : لَوْنٌ حسنٌ، وَجِلْدٌ حَسَنٌ ، ويُذْهَبُ عنِّي الَّذي قَدْ قَذَرنِي النَّاسُ ، فَمَسَحهُ فذَهَب عنهُ قذرهُ وَأُعْطِيَ لَوْناً حَسناً . قَالَ : فَأَيُّ الْمالِ أَحَبُّ إِلَيْكَ ؟ قال : الإِبلُ     أَوْ قَالَ الْبَقَرُ     شَكَّ الرَّاوِي     فأُعْطِيَ نَاقَةً عُشرَاءَ ، فَقَالَ : بارَك اللَّهُ لَكَ فِيها .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">فأَتَى الأَقْرعَ فَقَالَ : أَيُّ شَيْءٍ أَحب إِلَيْكَ ؟ قال : شَعْرٌ حسنٌ ، ويذْهبُ عنِّي هَذَا الَّذي قَذِرَني النَّاسُ ، فَمسحهُ عنْهُ . أُعْطِيَ شَعراً حسناً . قال فَأَيُّ الْمَالِ . أَحبُّ إِلَيْكَ ؟ قال : الْبَقرُ ، فأُعِطيَ بقرةً حامِلاً ، وقَالَ : بَارَكَ اللَّهُ لَكَ فِيهَا .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">فَأَتَى الأَعْمَى فَقَالَ : أَيُّ شَيْءٍ أَحَبُّ إِلَيْكَ ؟ قال : أَنْ يرُدَّ اللَّهُ إِلَيَّ بَصَري فَأُبْصِرَ النَّاسَ فَمَسَحَهُ فَرَدَّ اللَّهُ إِلَيْهِ بصَرَهُ . قال : فَأَيُّ الْمَالِ أَحَبُّ إِليْكَ ؟ قال : الْغنمُ فَأُعْطِيَ شَاةً والِداً فَأَنْتجَ هذَانِ وَولَّدَ هَذا ، فكَانَ لِهَذَا وَادٍ مِنَ الإِبِلِ ، ولَهَذَا وَادٍ مِنَ الْبَقَرِ ، وَلَهَذَا وَادٍ مِنَ الْغَنَم .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">ثُمَّ إِنَّهُ أتَى الأْبرص في صورَتِهِ وَهَيْئتِهِ ، فَقَالَ : رَجُلٌ مِسْكينٌ قدِ انقَطعتْ بِيَ الْحِبَالُ في سَفَرِي ، فَلا بَلاغَ لِيَ الْيَوْمَ إِلاَّ باللَّهِ ثُمَّ بِكَ ، أَسْأَلُكَ بِالَّذي أَعْطَاكَ اللَّوْنَ الْحَسَنَ ، والْجِلْدَ الْحَسَنَ ، والْمَالَ ، بَعيِراً أَتبلَّغُ بِهِ في سفَرِي ، فقالَ : الحقُوقُ كَثِيرةٌ . فقال : كَأَنِّي أَعْرفُكُ أَلَمْ تَكُنْ أَبْرصَ يَقْذُرُكَ النَّاسُ ، فَقيراً ، فَأَعْطَاكَ اللَّهُ ، فقالَ : إِنَّما وَرثْتُ هَذا المالَ كَابراً عَنْ كابِرٍ ، فقالَ : إِنْ كُنْتَ كَاذِباً فَصَيَّركَ اللَّهُ إِلى مَا كُنْتَ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وأَتَى الأَقْرَع في صورتهِ وهيئَتِهِ ، فَقَالَ لَهُ مِـثْلَ ما قَالَ لهذَا ، وَرَدَّ عَلَيْه مِثْلَ مَاردَّ هَذَّا ، فَقَالَ : إِنْ كُنْتَ كَاذِباً فَصَيّرَكَ اللهُ إِليَ مَاكُنْتَ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وأَتَى الأَعْمَى في صُورتِهِ وهَيْئَتِهِ ، فقالَ : رَجُلٌ مِسْكينٌ وابْنُ سَبِيلٍ انْقَطَعَتْ بِيَ الْحِبَالُ في سَفَرِي ، فَلا بَلاغَ لِيَ اليَوْمَ إِلاَّ بِاللَّهِ ثُمَّ بِكَ ، أَسْأَلُكَ بالَّذي رَدَّ عَلَيْكَ بصرَكَ شَاةً أَتَبَلَّغُ بِهَا في سَفَرِي ؟ فقالَ : قَدْ كُنْتُ أَعْمَى فَرَدَّ اللَّهُ إِلَيَّ بَصري ، فَخُذْ مَا شِئْتَ وَدعْ مَا شِئْتَ فَوَاللَّهِ ما أَجْهَدُكَ الْيَوْمَ بِشْيءٍ أَخَذْتَهُ للَّهِ عزَّ وجلَّ . فقالَ : أَمْسِكْ مالَكَ فَإِنَّمَا ابْتُلِيتُمْ فَقَدْ رضيَ اللَّهُ عنك ، وَسَخَطَ عَلَى صَاحِبَيْكَ » متفقٌ عليه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">« وَالنَّاقةُ الْعُشَرَاءُ » بِضم العينِ وبالمدِّ : هِيَ الحامِلُ . قولُهُ : « أَنْتجَ » وفي روايةٍ : «فَنَتَجَ » معْنَاهُ : تَوَلَّى نِتَاجَهَا ، والنَّاتجُ للنَّاقةِ كالْقَابِلَةِ لَلْمَرْأَةِ . وقولُهُ: « ولَّدَ هَذا » هُوَ بِتشْدِيدِ اللام : أَيْ : تَولَّى وِلادَتهَا ، وهُوَ بمَعْنَى نَتَجَ في النَّاقَةِ . فالمْوَلِّدُ ، والناتجُ ، والقَابِلَةُ بمَعْنى ، لَكِنْ هَذا للْحَيَوانِ وذاكَ لِغَيْرِهِ . وقولُهُ : « انْقَطَعَتْ بِي الحِبالُ » هُوَ بالحاءِ المهملة والباءِ الموحدة : أَي الأَسْبَاب . وقولُه : « لا أَجهَدُكَ » معناهُ : لا أَشَقُّ عليْك في رَدِّ شَيْءٍ تَأْخُذُهُ أَوْ تَطْلُبُهُ مِنْ مَالِي . وفي رواية البخاري : « لا أَحْمَدُكَ » بالحاءِ المهملة والميمِ ، ومعناهُ : لا أَحْمَدُكَ بِتَرْك شَيْءٍ تَحتاجُ إِلَيْهِ ، كما قالُوا : لَيْسَ عَلَى طُولِ الحياةِ نَدَمٌ أَيْ عَلَى فَوَاتِ طُولِهَا .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">66. </span></span>Ebû Hüreyre <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anh</span>’den rivayet edildiðine göre kendisi, Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem’in</span> þöyle buyurduðunu iþitmiþtir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Ýsrâil oðullarý arasýnda biri ala tenli (abraþ), biri kel, biri de kör üç kiþi vardý. Allah Teâlâ onlarý sýnamak istedi ve kendilerine bir melek gönderdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Melek ala tenliye geldi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- En çok istediðin þey nedir? dedi. Ala tenli:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Güzel (bir) renk, güzel (bir) ten ve insanlarýn iðrendiði þu halin benden giderilmesi, dedi. Melek onu sývazladý ve ala tenlilik gitti, rengi güzelleþti. Melek bu defa:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- En çok sahip olmak istediðin mal nedir? dedi. Adam:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Deve (yahut da sýðýr)dýr, dedi. Ona on aylýk gebe bir deve verildi. Melek:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Allah sana bu deveyi bereketli kýlsýn! diye dua etti.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sonra kele gelerek:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- En çok istediðin þey nedir? dedi. Kel:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Güzel (bir) saç ve insanlarý benden uzaklaþtýran þu kelliðin giderilmesi dedi. Melek onu sývazladý, kelliði kayboldu. Kendisine gür ve güzel (bir) saç verildi. Melek sordu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- En çok sahip olmak istediðin mal nedir? Adam:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Sýðýr… dedi. Ona da gebe bir inek verildi. Melek:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Allah sana bunu bereketli kýlsýn! diye dua ettikten sonra körün yanýna geldi ve :</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- En çok istediðin þey nedir? dedi. Kör:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Allah’ýn gözlerimi iâde etmesini ve insanlarý görmeyi çok istiyorum, dedi. Melek (onun gözlerini) sývazladý. Allah onun gözlerini iâde etti. Bu defa Melek:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- En çok sahip olmak istediðin þey nedir? dedi. O da:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Koyun… dedi. Bunun üzerine ona döl veren bir gebe koyun verildi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Deve ve sýðýr yavruladý, koyun kuzuladý. Neticede birinin vâdi dolusu develeri, diðerinin vâdi dolusu sýðýrý, ötekinin de bir vâdi dolusu koyun sürüsü oldu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Daha sonra melek ala tenliye, eski kýlýðýnda geldi ve:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Fakirim, yoluma devam edecek imkâným yok. Gitmek istediðim yere önce Allah sonra senin yardýmýn sâyesinde ulaþabilirim. Rengini ve cildini güzelleþtiren Allah aþkýna senden yolculuðumu tamamlayabileceðim bir deve istiyorum, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Adam:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Mal verilecek yer çoook, dedi. Melek:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ben seni tanýyor gibiyim. Sen insanlarýn kendisinden iðrendikleri, fakirken Allah’ýn zengin ettiði abraþ deðil misin? dedi. Adam:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Bana bu mal atalarýmdan miras kaldý, dedi. Melek:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Eðer yalan söylüyorsan, Allah seni eski haline çevirsin, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sonra melek, eski kýlýðýna girip kelin yanýna geldi. Ona da abraþa söylediklerini söyledi. Kel de abraþ gibi cevap verdi. Melek ona da:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Yalan söylüyorsan, Allah seni eski haline çevirsin! dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Körün kýlýðýna girip bu defa da onun yanýna gitti ve:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Fakir ve yolcuyum. Yoluma devam edecek imkâným kalmadý. Bugün önce Allah’ýn sonra senin sâyende yoluma devam edebileceðim. Sana gözlerini geri veren Allah aþkýna senden bir koyun istiyorum ki, onunla yoluma devam edebileyim, dedi. Bunun üzerine (eski) kör:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ben gerçekten kördüm. Allah gözlerimi iâde etti. Ýstediðini al, istediðini býrak. Allah’a yemin ederim ki, bugün alacaðýn hiçbir þeyde sana zorluk çýkarmayacaðým, dedi. Melek:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Malýn senin olsun. Bu sizin için bir imtihandý. Allah senden razý oldu, arkadaþlarýna gazap etti, cevabýný verdi (ve oradan ayrýldý).   Buhârî, Enbiyâ 51; Müslim, Zühd 10</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Fahr-i Kâinât Efendimiz’in verdiði bu örnekte, insanoðlunun darlýk ve bolluk, felâket ve saadet, hastalýk ve saðlýk gibi  farklý hal ve zamanlarýnda nasýl farklý davranabildiði görülmektedir. Davranýþlardaki bu farklýlýk, her þeyden önce, murâkabe þuurundan uzaklaþmaktan ileri gelmektedir. Nitekim Kur’ân-ý Kerîm’de de bu tutarsýz davranýþlara iþaret buyurulmuþtur. Meselâ Lokman sûresinin 32. âyetinin meali þöyledir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Onlarý, gölgeler salan daðlar gibi dalgalar sardýðý zaman, bütün samimiyetleriyle Allah’a yönelerek O’na yalvarýrlar. Fakat Allah, onlarý kurtarýp karaya çýkarýnca içlerinden bir kýsmý orta yolu tutar (bir çoðu da inkâr eder); zaten bizim âyetlerimizi (öyle) nankör gaddarlardan baþkasý inkâr etmez.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadiste sözü edilen abraþlýk (alatenlilik), kellik ve körlük baþkalarýnca görülen hastalýklar olduðu için özellikle eski toplumlarda bu tür hastalar ayýplanýr, kýnanýr ve hatta toplumdan dýþlanýrdý. Tabiatýyla böyle bir muamele onlar için daha da büyük bir felâket olurdu. Bu tür hastalýklardan kurtulmak da hiç þüphesiz hastalara büyük mutluluk verirdi. Zira onlar hem hastalýktan, hem de toplumun dýþlamasýndan kurtulmuþ olurlardý. Böylece her nimete bir þükür hesabýndan bunlara iki þükür gerekirdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadiste zikredilen þükür imtihanýný ancak üç kiþiden birinin kazandýðý  görülmektedir. Bu ölçü ve oran belki de insanoðlunun, ilâhî nimetlere karþý tavrýný ortaya koymaktaydý. Yani ilâhî denetim altýnda yaþadýðýný her hâl ü kârda farkedebilenler ancak üçte bir oranýndaydý. Nitekim Allah Teâlâ <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Þükreden kullarým gerçekten pek azdýr”</span></span> [Sebe’ sûresi (34), 13] buyurmamýþ mýydý?</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadis þerhlerinde iþin psikolojik tarafýna da dikkat çekilmektedir. Þöyle ki, alatenlilik ve kellik kiþinin bünyesi, fizik yapýsý, mizacý, tabiatý ile ilgilidir. Yani bu hastalýklarýn sebebi, dâhîlidir. Dolayýsýyla hastanýn psikolojisini de etkilemektedir. Körlük ise, böyle deðildir. Haricî sebeplerle de insan kör olabilir. Netice itibariyle de insan psikolojisini diðerleri kadar olumsuz etkilemez. Hadiste de bunun örneði görülmektedir. Ala tenli ve kel, mizaclarýna baðlý olarak huylarý da bozulmuþ olduðu için kendilerine yapýlan ikram ve iyiliði ve onun sahibi olan Allah’ý unutmuþlar ve imtihaný böylece kaybetmiþlerdir. Kör ise, böylesi kötü bir sonuçtan kendisini kurtarabilmiþtir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Meleðin bu üç kiþiden her birine onlarýn eski hallerine bürünerek gelmesi, onlara eski durumlarýný hatýrlatmak, istemedikleri o halleri gözlerinin önüne getirmekle ve onlara herhangi bir mâzeret ileri sürme imkâný býrakmamak içindir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ayrýca olayda mal ve servetin insaný nasýl azdýracaðýna da dikkat çekilmiþtir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öðrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. En kötü huy, nankörlük ve cimriliktir. Çünkü bu huylar insana Allah’ý ve O’nun nimetlerini unutturur, hatta inkâr ettirir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Cimrilik ve yalancýlýk Allah’ýn gazabýna uðramaya sebeptir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Doðruluk ve cömertlik güzel huylardýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Ýsrailoðullarýnýn baþýndan geçenleri anlatmak câizdir. Özellikle ibret alýnacak olaylarýn eðitim maksadýyla naklinde hiçbir sakýnca yoktur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Eðitim ve irþadda kýssalardan yararlanmak faydalýdýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">6. Mü’mine doðruluk ve cömertlik yakýþýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">7. Allah’ýn verdiði nimetlere söz ve fiil olarak þükürde bulunmak lâzýmdýr. Nimetin devamý ve artmasý buna baðlýdýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">8. “Ne oldum delisi” olmamak, geçmiþi unutmamak gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">67- السَّابِعُ : عَنْ أبي يَعْلَى شَدَّادِ بْن أَوْسٍ رضي اللَّه عنه عن النبي صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : «الكَيِّس مَنْ دَانَ نَفْسَهُ ، وَعَمِلَ لِما بَعْدَ الْموْتِ ، وَالْعَاجِزُ مَنْ أَتْبَعَ نَفْسَه هَواهَا ، وتمَنَّى عَلَى اللَّهِ الأماني » رواه التِّرْمِذيُّ وقالَ  حديثٌ حَسَنٌ    قال التِّرْمذيُّ وَغَيْرُهُ مِنَ الْعُلَمَاءِ : مَعْنَى « دَانَ نَفْسَه » : حَاسَبَهَا .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">67.</span></span> Ebû Ya’lâ Þeddâd Ýbni Evs <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anh</span>’den rivayet edildiðine göre Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> þöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Akýllý kiþi, nefsine hâkim olan ve ölüm sonrasý için çalýþandýr. Âciz kiþi de, nefsini duygularýna tâbi kýlan ve Allah’tan dileklerde bulunup duran (bunu yeterli gören) dýr”</span></span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tirmizî, Kýyâmet 25. Ayrýca bk. Ýbni Mace, Zühd 31</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Þeddâd Ýbni Evs</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Konuþtuðu zaman güzel konuþan ve kýzdýðý zaman gayzýna hâkim olan Þeddâd, müslüman bir ailenin çocuðudur. Künyesi Ebû Ya’lâ veya Ebû Abdurrahman’dýr. Ýlim ve hilm yönünden pek üstündü. Âbid, zâhid, yufka yürekli, temiz kalbli kâmil bir müslümandý.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Peygamber’den 50 kadar hadis rivayet etmiþtir. Rivayetleri Kütüb-i Sitte’de yer almýþtýr. Hicrî 58. yýlda 75 yaþlarýndayken Kudüs’te vefat etmiþtir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razý olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sonlu bir dünyada sorumlu ve belli bir ömre sahip olan insanoðlu, dünyayý ve sonrasýný deðerlendirirken bazý güç odaklarýnýn tesiri altýnda kalmýþtýr. Bunlar iman, dünya, nefis, öteki insanlar ve þeytandýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Nefse hakimiyet”</span></span> ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“ölüm sonrasý için gayret”</span></span> þeklinde belirlenmiþ olan akýllýlýk göstergeleri, büyük ölçüde kâmil, yani etkili bir <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">iman</span></span> ile alâkalýdýr. “Nefse hakimiyet”, aklý hayata egemen kýlmak demektir. “Âhiret” ise, akýllýlýkta dikkate alýnacak çok önemli ve temelli bir unsurdur. Davranýþlarýný âhiretteki sonuçlarýný dikkate alarak ayarlamak gerçek anlamda “akýllý kiþi”lerin tavrýdýr. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Herkes yarýn için önceden neler gönderdiðine dikkat etsin”</span></span> [Haþr sûresi (59), 18] âyeti, “ölüm sonrasý için denetimli çalýþan”larýn ne kadar isâbetli ve akýllý iþler yaptýklarýný belgelemektedir. Nitekim Ýmam Tirmizî, bizim <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“nefsine hâkim olan”</span></span> diye tercüme ettiðimiz ifadenin “kýyamette hesaba çekilmeden önce öz nefsini hesaba çeken kiþi” demek olduðuna iþâret etmektedir. Sonra da bunu desteklemek üzere iki görüþ nakletmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Ömer demiþ ki:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin. Büyük duruþma için hazýrlýk yapýn. Âhiretteki hesap, ancak dünyada nefsini hesaba çekmiþ olanlar için hafif ve kolay olacaktýr.”</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Meymûn Ýbni Mihrân’da þöyle der:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Kul, yediðini ve giydiðini nereden karþýlýyor?” diye ortaðýný gözetleyip durduðu gibi, kendi öz nefsini denetlemedikçe asla takvâ sahibi olamaz.”</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sevgili Peygamberimiz bir baþka hadîs-i þerîflerinde:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Ýþlerin asýl deðeri sonuçlarýna göre ölçülür”</span> (Buhârî, Kader 5; Rikâk 33; Tirmizî, Kader 4) buyurmuþtur. Ýnsanýn akýllýsý ve hasý da âhirette belli olur. Orada, hayatýnýn hesabýný yüz akýyla verebilen kiþi, dünyayý iyi yönleriyle âhirete taþýmayý baþarmýþ demektir. Hadisimizdeki <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“akýllý kiþi”</span></span> tarifine uymuþtur. Baþkalarýnýn onun hakkýnda þöyle veya böyle konuþmalarýnýn hiçbir kýymeti yoktur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Âcizliðin alâmeti olarak hadiste “nefsini hevâ ve heveslerine tâbi kýlmak” sonra da “Allah’tan dileklerde bulunmak” sayýlmýþtýr. His ve hevesleri peþinde ömür tüketen  insanlar, zaman zaman kapýldýklarý hesap verme kaygýsý sonucu boþ ümitlere ve temennilere kucak açarlar. Kuruntulara kapýlýrlar. Tabiî bunlar neticeyi deðiþtirmez. Nefsine uymuþ kiþilerin belki de tek çareleri kuruntularýyla avunmaktýr. Þu âyetler ne kadar ciddi uyarýdýr:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ey insanoðlu, seni yaratýp sonra þekil veren, düzenleyen, mütenâsib kýlan, istediði þekilde terkib eden, çok cömert olan Rabbine karþý seni aldatan nedir?”</span></span> [Ýnfitâr sûresi (82), 6-8].</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Kullarýma benim, baðýþlayan, merhamet eden olduðumu, azabýmýn can yakýcý bir azab olduðunu haber ver!” </span></span>[Hýcr sûresi (15), 49-50].</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah Teâlâ’dan dilekte bulunmak dinimizde teþvik edilmiþtir. Ancak böylesi bir ümit için kendine düþeni yapmýþ olmak da gereklidir. Bakara sûresi’nin 218. âyetinde Allah’ýn rahmetini umut etmek için <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">iman, hicret</span></span> ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">cihad</span></span> gibi dinin temel gereklerini yerine getirmiþ olmak lâzým geldiði anlatýlmaktadýr. Herhangi bir iþ yapmadan kuru kuru ümitte ve dilekte bulunmaya <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“temennî”</span></span> denilmektedir. Böylesi kuru bir temenni ile yetinen kiþi, elbette kendisinden beklenen akýllýlýðý gösterememiþ, en ciddi konuda en anlamsýz bir davranýþ sergilemiþ demektir. Böyle bir davranýþ ise, bir âyet-i kerîmeye göre -Allah korusun- dini eðlence-oyun yerine koyan kâfirler ile ayný durumu paylaþmak olur. Bu durumda Allah’ýn maðfiretini ummak, bazý cahiller gibi, “Allah beni de affetmeyecekse kimi affedecek” þeklinde ciddiyetten uzak sözler sarfetmek tam anlamýyla “Allah ile aldanmak” olur. Nitekim “Allah ile aldanmak, günah iþleyip dururken baðýþlanma ummak”týr. (bk. Aclûnî,<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> Keþfü’l-hafâ</span>, II, 136.) Bu durumdakiler þu âyeti hatýrlamalýdýrlar:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ýþte Rabbinize karþý beslediðiniz bu zannýnýz, sizi helâk etti, ziyâna uðrayanlar olup çýktýnýz” </span></span>[Fussýlet sûresi (41), 23].</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bir de unutulmamalýdýr ki kuruntu, þeytanýn insanlarý yanýltma taktiklerindendir [bk. Nisâ sûresi (4), 120].</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öðrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Akýllýlýk ve ileri görüþlülük, davranýþlardan belli olur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Akýllý-akýlsýz tesbiti ve tarifi, dünya ve âhireti algýlama ve deðerlendirme, dünyada iken âhirete hazýrlanma durumuna göre yapýlýr. Ýddialara veya temennîlere göre deðil.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Allah Teâlâ’nýn “gazabýný aþkýn rahmeti”nden yararlanabilmek için, iman ve Ýslâm çerçevesinde kendine düþeni yapma gayreti içinde bulunmak gerekir. Zira, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah’ýn rahmeti, iyilik edenlere yakýndýr”</span></span> [Â’raf sûresi (7), 56].</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Nefsi her zaman denetleyip hesaba çekmek gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Allah amellere sevap verir, amelsiz temennilere deðil.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">68- الثَّامِنُ : عَنْ أبي هُرَيْرَةَ رضي اللَّهُ عنهُ قال : قالَ رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : مِنْ حُسْنِ إِسْلامِ الْمَرْءِ تَرْكُهُ مَالاَ يَعْنِيهِ » حديثٌ حسنٌ رواهُ التِّرْمذيُّ وغيرُهُ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">68.</span></span> Ebû Hüreyre <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anh</span>’den rivayet edildiðine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> þöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Kendisini (doðrudan) ilgilendirmeyen þeyi terketmesi, kiþinin iyi müslüman oluþundandýr.”</span></span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tirmizî, Zühd 11. Ayrýca bk. Ýbni Mâce, Fiten 12</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Dünyada lüzumsuz, boþ ve faydasýz hiçbir þey yoktur. Allah Teâlâ her yarattýðýný bir hikmete dayalý ve bir hizmete uygun yaratmýþtýr. Ancak herþeyin herkes için her zaman gerekli olmasý da hiç þüphesiz düþünülemez. Ýþte hadiste iþaret buyurulan <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">mâlâyânî</span></span>, “kiþinin dinine ve dünyasýna faydasý olmayan þey” anlamýndadýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ýnsaný doðrudan ilgilendirmeyen þeylere bu anlamda “lüzumsuz” veya “gereksiz” denilebilir. Halkýmýz “üstüne elzem olmayan iþe karýþma” derken, iþte bu mânâyý dile getirmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Neyin mâlâyânî, neyin gerekli olduðunu ayýrabilmek için, öncelikle saðlam deðer ölçülerine sahip olmak lâzýmdýr. Hiç þüphesiz müslümanlar için müslümanlýðýn deðer ölçüleri esastýr. O halde olgun mü’min, müslümanlýðýn ölçülerine göre yaþayan ve çevresini bunlara göre deðerlendiren kiþidir. Mâlâyânînin terkedilmesi, müslümanýn sürekli uyanýk olduðunu gösterir. Murâkabe fikri ile yaþadýðýný belgeler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Mâlâyânîyi terketmek, gerekli olaný icabeden yerde gerektiði ölçüde yerine getirmek demektir. Toplumda olumsuz geliþmelerin önlenmesi, büyük ölçüde gereksizlerin terkedilmesiyle mümkün olacaktýr. Bu sebepledir ki, Ýslâm âlimleri bu hadisi “medâr-ý Ýslâm” olan dört hadisten biri kabul ve ilân etmiþlerdir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Gereksizi terketmek, lüzumlularý önem sýrasýna koyma fikrini de beraberinde getirir. Böylece müslüman, her konuda en lüzumlu olaný iþlemek, en gerekli olaný ortaya koymak baþarýsýný ve basiretini yani olgunluðunu gösterir. Bu da onun güzel müslüman olduðunun delili olur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Mâlâyânî ile meþgul olmak, lüzumlularý ihmal etmeye götürür. Çünkü gerekli-gereksiz herþeyle meþgul olmak insaný, kolayý tercihe sevkeder. Bütün bunlar ise, sonuçta müslümaný fuzûlî iþlerin adamý durumuna düþürür. Bu bakýmdan hadis, fevkalâde önemli bir tesbit yapmakta, iyi müslüman olabilmek için her þeyden önce kendisini ilgilendirmeyen fuzûlî iþlerle meþgul olmamak gerektiðine dikkat çekmektedir. Çünkü ömür kýsadýr ve hýzla geçmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Gerekli-gereksiz herþeyin harman olduðu günümüzde sadece lüzumlu iþlerle meþgul olabilmek, ancak gerçekten olgun bir iman ile  mümkündür.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öðrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Kendisini doðrudan ilgilendirmeyen söz ve iþlerle meþgul olmamak, müslümanýn iyi bir seçim bilincine sahip olduðuna ve imanýnýn olgunluðuna iþarettir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Ýnsan, dünya ve âhireti için gerekli ve lüzumlu olan iþlerle meþgul olmalýdýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Mâlâyânîyi terk, sürekli ilâhî denetim altýnda bulunduðu þuurunun bir sonucudur. Murâkabe’nin en büyük pratik faydasý budur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">69- التَّاسعُ : عَنْ عُمَرَ رضي اللَّهُ عنه عَنِ النَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : « لا يُسْأَلُ الرَّجُلُ فيمَ ضَربَ امْرَأَتَهُ » رواه أبو داود وغيرُه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">69.</span></span> Ömer <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radýyallahu anh</span>’den rivayet edildiðine göre Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> þöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Kiþiye, hanýmýný neden dövdüðü sorulmaz!”  </span></span>Ebû Dâvûd, Nikâh 42. Ayrýca bk. Ýbni Mace, Nikâh 51</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açýklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ýmam Nevevî’nin bu hadisi murâkabe konusunda niçin zikrettiði ilk bakýþta anlaþýlamamaktadýr. Oysa Ýslâm’ý bilen bir aile reisinin, hanýmýný neden dövdüðünü sormak onun dindarlýðý, yani Allah’ýn gözetimi altýnda bulunduðu þuurundan ve dolayýsýyla yetkilerini kullanmakta haddi aþtýðýndan þüphe etmek anlamýna gelir. Aile, ilâhî murâkabe þuurunun en çok iþleyeceði kurumdur. Zira ailenin mahremiyeti vardýr. O sebeple teftiþe müsait deðildir. Olay, açýklanmasý utanç verici veya çok özel bir sebebe baðlý olabilir. Bu mahremiyeti ifade için “Kol kýrýlýr yen içinde kalýr”, “Kirli çamaþýrlar sokakta yýkanmaz” denilmiþtir. Karý-koca arasýndaki iliþkiler, onlara býrakýlmýþtýr. Kendileri açmadýkça baþkalarý aile sýrlarýný öðrenemezler. Halkýmýz ne güzel söylemiþ: “Karý-koca dövüþmüþ, aklý olmayan karýþmýþ.!”</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadiste, kocanýn karýsýný dövmekten mutlak mânada sorumlu olmayacaðý söylenmiyor. “Uhrevî sorumluluðu da yoktur” denilmiyor. Ýslâm þeriatýnýn müsaade ettiði hal, þekil ve þartlarda olmasý halinde dövme iþi sorumluluk getirmez. Aksi ise, tam bir sorumluluktur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Mýsýrlý âlim Muhammed Gazzalî gibi bu hadise sýrf “hukûkî açýdan” yaklaþarak, onu kadýn haklarýna aykýrý görüp tenkid etmeye kalkanlar, iþi yeterince düþünüp deðerlendirmeyenlerdir. Nevevî gibi “ahlâkî açýdan” ve “aile mahremiyeti” noktasýndan yaklaþýlmasý gerekir. Mesele hukûkî bir zemine kaydýrýldýðý takdirde elbette kimin haklý kimin haksýz olduðu adlî mercilerce araþtýrýlacak ve koca da sorgulanacaktýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tekrar edelim ki, “sorulmama” keyfiyeti, hâkim ya da kâdýya gelmemiþ olaylar için geçerlidir. Yetkili makamlara ulaþtýrýlan bir dövme olayý varsa, elbette haklýnýn ortaya çýkmasý için o soruþturulacak ve araþtýrýlacaktýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">(M. Akif Ersoy, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Safahat</span></span>’ýnda “Köse Ýmam” baþlýklý manzumesini bu hadîs-i þerîfin yorumuna yardýmcý olacak bir olayla baþlatýr. Merak edenler o manzumeyi okuyabilirler.)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öðrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Terbiye etmek için -gerektiðinde- koca hanýmýný dövebilir. Bu bir ruhsattýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Aile içi iliþkiler, eþlerin dindarlýðýna ve özellikle murâkabe þuuruna býrakýlmýþtýr.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Aile mahremiyeti sonuna kadar korunmalýdýr.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kaynak: Riyazüssalihin</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[DOĞRU SÖZLÜLÜK (SIDK)]]></title>
			<link>https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=33557</link>
			<pubDate>Sun, 08 Dec 2024 11:28:04 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://forum.bizdeblog.com/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=33557</guid>
			<description><![CDATA[<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">باب الصدق</span></span></span></div>
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">DOĞRU SÖZLÜLÜK (SIDK)</span></span></span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Âyetler</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">قال اللَّه تعالى :  { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ وَكُونُواْ مَعَ الصَّادِقِينَ } .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1</span></span>. “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ey inananlar! Allah’a karşı saygılı olun ve özü-sözü doğru olanlarla beraber bulunun.</span></span>”</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tevbe sûresi (9), 119</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Âyet-i kerîme, Tebük Savaşı’na katılmayan fakat sonra tövbeleri kabul buyurulan üç sahâbî ile ilgili âyetlerden hemen sonra gelmektedir. Müslümanları, imanlarında, verdikleri sözlerinde ve dinlerinde, gerek niyet, gerek söz, gerekse davranış bakımından dürüst kimselerle birlikte olmaya çağırmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sıdk</span></span>, sözde ve özde doğruluk demektir. “Sâdıklar” bu âyette, -  önü sonu dikkate alınınca- öncelikle “Hz. Peygamber ve ashâbı” anlamına gelmektedir. Muhammed <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span> ve ashâbının yolunu izlemeye gayret eden has müslümanlarla beraber olmak, kulun Allah saygısını arttıracak ve dolayısıyla ona dünya-âhiret mutluluğunu kazandıracaktır. </span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Doğrularla beraber olmak”, netice itibâriyle “doğruya destek vermek” demektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى :  { وَالصَّادِقِينَ وَالصَّادِقَاتِ }<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> .</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">      2. “Doğru sözlü, doğru özlü erkek ve kadınlara Allah, bağışlanma ve büyük ecir hazırlamıştır.”    Ahzâb sûresi (33), 35</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Âyet, özünde, sözünde ve işinde doğru olmanın iki önemli neticesini açıklamaktadır: Geçmişteki hataların bağışlanması (mağfiret) .. Gelecekte büyük ecir (mükâfat)... Bu, geçmişi ve geleceğiyle en büyük güvenceye sahip olmak demektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى:  { طَاعَةٌ وَقَوْلٌ مَّعْرُوفٌ فَإِذَا عَزَمَ الْأَمْرُ فَلَوْ صَدَقُوا اللَّهَ لَكَانَ خَيْرًا لَّهُمْ } .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3</span></span>. “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah’a karşı dürüst ve samimi davransalardı, elbette kendileri için çok daha iyi olurdu</span></span>.”</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Muhammed sûresi (47), 21</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hicretten sonra Medine’de müslümanlar güçlenmeye başlayınca içlerinden bir kısmı, “düşmanla harbetmeye izin verilse, bu konuda bir âyet gelse” diye temennide bulunmuşlardı. Savaşa izin verilince “kalplerinde hastalık bulunan” münâfıklar böyle bir durumu kendileri istememişler gibi baygın baygın bakakalmışlardı. Halbuki onlara düşen itaat etmekten ibâret idi. Çünkü bunu kendileri istemişlerdi. Durum kesinleştikten sonra Allah’a karşı dürüst ve samimi davranmak, herkesten önce kendileri için hayırlı ve iyi olacaktı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Dürüstlük özellikle önceden temenni edilen şeylerin bedeline katlanmakla isbat edilebilir. Faydasını da ancak bu bedeli ödemeye hazır olanlar görür.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslümana özünde, sözünde ve işinde dürüst olmak yaraşır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisler</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">55- فَالأَوَّلُ : عَن ابْنِ مَسْعُودٍ رضي اللَّه عنه عن النَّبِيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : « إِنَّ الصَّدْقَ يَهْدِي إِلَى الْبِرِّ وَإِنَّ الْبِرَّ يَهْدِي إِلَى الجَنَّةِ ، وَإِنَّ الرَّجُلَ ليصْدُقُ حَتَّى يُكتَبَ عِنْدَ اللَّهِ صِدِّيقاً ، وإِنَّ الْكَذِبَ يَهْدِي إِلَى الفجُورِ وَإِنَّ الفجُورَ يَهْدِي إِلَى النَّارِ ، وَإِنَّ الرَّجُلَ لَيَكْذِبُ حَتَّى يُكتَبَ عِنْدَ اللَّهِ كَذَّاباً » متفقٌ عليه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">55. </span></span> Abdullah İbni Mes’ud <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivâyet edildiğine göre Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>  şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Şüphesiz ki sözde ve işde doğruluk hayra ve üstün iyiliğe yöneltir. İyilik de cennete iletir. Kişi doğru söyleye söyleye Allah katında sıddîk (doğrucu) diye kaydedilir. Yalancılık, yoldan çıkmaya (fücûr) sürükler. Fücûr da cehenneme götürür. Kişi yalancılığı meslek edinince Allah katında çok yalancı (kezzâb) diye yazılır</span></span>.<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhâri, Edeb 69; Müslim, Birr 103-105. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 80; Tirmizi, Birr 46; İbni Mâce, Mukaddime 7; Duâ 5</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1545 numarada tekrar karşılaşacağımız hadîs-i şerîfte dört önemli tâbir, iki grup halinde birbirlerinin zıddı olarak zikredilmektedir. Sıdk-Kizb, birr-fücûr. Ayrıca bunlara bağlı olarak da <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">sıddîk </span></span>ile<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> kezzâb</span></span> aynı şekilde birbirinin karşıtı iki nitelik ve sonuç olarak yer almaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sıdk</span></span>, sözünde ve işinde dürüst olmaktır. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kizb </span></span>ise, bunun tam aksi davranmaktır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Birr</span></span>, bütün hayr ve iyilikleri ihtivâ eder. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Fücûr</span></span> ise, kötülüğe meyl ve muhabbet etmek, yoldan çıkmak  demek olup her çeşit şer ve fesâdı ifade eder.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sıddîk,</span></span> doğruculuğu; <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">kezzâb </span></span>yalancılığı âdet edinmiş kişi demektir. Her iki kelime de mübâlağa ifâde etmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Dürüstlük, üstün iyilik demek olan birr’e; birr ise, cennet’e uzanan bir çizgidir. Sözünde ve işinde doğru olmaya gayret edenler, Nisâ sûresi’nin 69. âyetinde belirtildiği üzere, peygamberlikten sonraki en yüksek mertebeye (sıddîkıyet) ereceklerdir. Doğruluğu âdet edinmenin yolunu  yüce Allah Tevbe sûresi’nin 119. âyetinde, “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ey iman edenler! Allah’a karşı saygılı bulunun ve sâdıklarla beraber olun”</span></span> fermânıyla göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Yalan ve yalancılık her türlü kötülüğün başı olan  fücûra sebep olacaktır. Fücûr ise cehenneme götürür.  Yalancılığı âdet edinenler Allah katında kezzâb diye tescil edilecektir. Bu önemli bir tesbit ve büyük bir uyarıdır. Bu demektir ki, sahteciliğin İslâm’da yeri yoktur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisin Müslim’deki rivayetlerinde doğruluğu düstur edinenlerin sıddîk, yalancılığı meslek edinenlerin ise kezzâb diye yazıldığı kaydedilmektedir. Bu kayıt, hadisteki teşvik ve tehdidin, bilerek ve isteyerek doğrunun veya yalanın peşine düşenlere yönelik olduğunu göstermektedir. O halde daima doğruyu aramak, doğru söylemek gerekmekte, yalana ve yalancılığa asla müsâmaha göstermemek lâzım gelmektedir. Zira alışkanlıklar, bilinçsiz hoşgörüler sonucu oluşurlar.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Her hayrın sebebi olan doğruluk teşvik edilmekte, her kötülüğün sebebi olan yalandan uzak kalınması istenmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Mükâfat ve cezâ, kulun yaptığı iyi ve kötü amellere göre söz konusu olur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Doğrularla beraber olmak insanda “takvâ” duygusunu geliştirir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">56- الثَّاني : عَنْ أبي مُحَمَّدٍ الْحَسنِ بْنِ عَلِيِّ بْنِ أبي طَالِبٍ ، رَضيَ اللَّهُ عَنْهما ، قَالَ حفِظْتُ مِنْ رسولِ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « دَعْ ما يَرِيبُكَ إِلَى مَا لا يَريبُكَ ، فَإِنَّ الصِّدْقَ طُمأنينَةٌ، وَالْكَذِبَ رِيبةٌ » رواه التِرْمذي وقال : حديثٌ صحيحٌ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">قَوْلُهُ : « يرِيبُكَ » هُوَ بفتحِ الياء وضَمِّها ، وَمَعْناهُ : اتْرُكْ ما تَشُكُّ في حِلِّه ، واعْدِلْ إِلى مَا لا تَشُكُّ فيه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">56. </span></span>Ebû Muhammed Hasan İbni Ali İbni Ebû Tâlib<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> radıyallahu anhümâ</span> şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ben Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’den:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Şüpheliyi bırak, şüphe vermeyene bak. Zira gönül, (sözde ve işde) doğrudan huzur, yalandan kuşku duyar</span></span>” buyurduğunu belledim.   Tirmizî, Kıyâmet 60</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hasan İbni Ali İbni Ebû Tâlib</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Resûl-i Ekrem Efendimiz’in sevgili torunu Hz. Hasan, hicretin üçüncü yılı ramazanında doğdu. Kendisine Hasan ismini ve Ebû Muhammed künyesini Hz. Peygamber verdi. Efendimiz’in yakın alâkası, şefkati ve terbiyesi altında büyüdü. Râşid halifelerin beşincisidir. Halifelik hakkından Muâviye lehine vaz geçmek suretiyle müslümanlar arasındaki birliği temin etmeye çalıştı. Cömert ve hakîm bir zattı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Peygamber’den 13 hadîs rivayet etti. Rivayetleri Sünen’lerde yer aldı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">50 (670) yılında vefat eden Hz. Hasan’ın kabri Bakî’dedir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ahmed İbni Hanbel’in <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Müsned</span>’inde yer alan rivayete göre Hz. Hasan’a, “Hatırında Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’den ezberlediğin  neler var?” diye sormuşlar. O  verdiği cevapta bu hadîs-i şerîfi  de zikretmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">594 numarada tekrarlanacak olan hadis, genel bir kural olarak “şüphe veren şeyi şüphe vermeyenle değiştirmeyi” öğütlemektedir. Şüphe veren ile vermeyeni tayin işinde ölçü, müslümanın gönlüdür. Çünkü <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">kalp, doğrudan tatmin, yalandan tedirgin olur</span>.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> Ebû Hüreyre <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den zayıf bir sened ile rivayet edilen bir başka hadiste:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Bir şeyin bana şüphe verip vermediğini nasıl anlayabilirim? diyen kişiye Hz. Peygamber şu tavsiyede bulunmuştur:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- “<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Elini kalbinin üzerine koy. Çünkü kalp haramdan irkilir ve çırpınır, helalden de sükûn ve huzur bulur</span>” (Heysemî, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Mecme’u’z-zevâid</span>, X, 294).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Eli kalp üzerine koyup kalp atışlarını dinlemek, günümüzdeki “yalan makinası” uygulamasını andıran psikoljik bir yöntemdir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Diğer taraftan, iman kesinlik (yakîn) ister.  İmandan kaynaklanan söz ve davranışların da  doğru ve kesin olması gerekir. Kuşkulu ve tereddütlü işler yapmak, bir başka hadiste belirtildiği üzere (bk. 589. hadis), yasak bölge yakınında gezinmektir. Her an harama düşme tehlikesi ile başbaşa olmak demektir.. Oysa “Korkulu rüya görmektense uyanık durmak yeğdir.” Şüpheli şeyleri terketmek, bir çok sıkıntıdan peşinen kurtulmak demektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Helâl ve haram şuuru, şüphelilere karşı gösterilecek dikkatli tavırlarla canlı tutulabilir. Özellikle haram sınırlarının hızla yok edildiği günümüzde bu konu daha bir nezâket ve ehemmiyet kazanmıştır. Şüphelileri terketmek, müslümanı günah işlemiş olma ihtimalinin kahredici endişesinden kurtaracaktır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Şüphelilerden uzak durup helâl olanlara yönelmek gerekir. Harama düşmekten korunmak böylece sağlanmış olur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. İnsan “içine sinmeyen” veya “ içinin ısınmadığı” konulardan uzak kalmalıdır. Gönül yatkınlığı herkes için özel ölçüdür.<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> “Müftiler fetvâ verse de sen gönlüne bak</span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">!” </span>(Ahmed İbni Hanbel, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Müsned</span> IV, 194) hadîs-i şerîfi daima ölçü alınmalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Allah saygısı ile dolu olan müslümanlar, büyük günahlara düşme endişesi ile küçük günahlardan uzak dururlar.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">57- الثَّالثُ : عنْ أبي سُفْيانَ صَخْرِ بْنِ حَربٍ  . رضيَ اللَّه عنه . في حديثِه الطَّويلِ في قِصَّةِ هِرقْلُ ، قَالَ هِرقْلُ : فَماذَا يَأْمُرُكُمْ يعْني النَّبِيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَالَ أَبُو سُفْيَانَ: قُلْتُ : يقول « اعْبُدُوا اللَّهَ وَحْدَهُ لا تُشرِكُوا بِهِ شَيْئاً ، واتْرُكُوا ما يَقُولُ آباؤُكُمْ ، ويَأْمُرنَا بالصَّلاةِ والصِّدقِ ، والْعفَافِ ، والصِّلَةِ » . متفقٌ عليه.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">57.</span></span> Ebû Süfyân Sahr İbni Harb <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>, Bizans Kralı Herakliyus ile aralarında geçen uzun konuşmayı naklederken şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Herakliyus:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- O (peygamber olduğunu söyleyen) adam size neleri emrediyor? diye sordu. Ben de:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Sadece Allah’a kulluk ediniz, O’na hiç bir şeyi ortak koşmayınız. Atalarınızın iman ettiklerini söyledikleri şeyleri terkediniz, diyor ve bize  namaz kılmayı, sözde ve işde doğruluğu, iffetli yaşamayı ve akraba ile ilgilenmeyi emrediyor, dedim.  Buhârî, Bed’u’l-vahy 6, Salât 1, Sadakât 28; Müslim, Cihâd 74</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Süfyân Sahr İbni Harb</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Ebû Süfyân, Fil olayından on sene kadar önce Mekke’de doğdu. Uhud ve Hendek savaşlarında Kureyşli müşriklerin reisi idi. Arap dâhilerinden sayılan Ebû Süfyân, Mekke Fethi’nden önceki gece müslüman oldu. Müellefe-i kulûbtan olduğu için  kendisine Huneyn Savaşı  ganimetlerinden yüz deve ve kırk ukıyye gümüş verildi. Tâif kuşatmasında bir gözünü , Yermük Harbi’nde de öteki gözünü kaybetti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kayınpederi de olan Ebû Süfyân, oğulları Yezid ve Muaviye’nin Şam’daki emirliklerini görecek kadar yaşadı. Riyaseti ve şöhreti severdi.  Hicrî 31 yılında doksan yaşlarında  iken Medine’de vefât etti. Cenâze namazını Hz. Osman kıldırdı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hudeybiye antlaşmasından sonra Hz. Peygamber çevredeki yöneticilere İslâm’a davet mektupları yazmıştır. Bu mektuplardan birini de Bizans kralı Herakliyus’a göndermiştir. Mektup, o sırada Kudüs’te bulunan Herakliyus’un ilgisini çekmiş, durumu soruşturmak istemiş ve ticâret maksadıyla Şam’a gitmekte olan Mekkelileri sarayına getirtmiştir. Ebû Süfyân’ı muhatap alarak ona Hz. Peygamber ile ilgili sorular sormuştur. İşte bu sorulardan birini hadisimizde bulmaktayız. Ebû Süfyân’ın cevabında Hz. Peygamber’in, namaz kılmayı, söz ve fiilde doğruluğu emrettiğini söylemesi, doğruluğun ta baştan beri Peygamberimiz tarafından tavsiye edilen bir meziyet olduğunu göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sözde ve işde doğru olmak, peygamberlerin ortak daveti ve müşterek özellikleridir. Her peygamber ümmetinden doğru olmalarını istemiştir. Bizzat Hz. Peygamber de  peygamber olmadan önce bile Araplar arasında  “emin (güvenilir, doğru) kişi” olarak bilinirdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadis 329 numara ile bir kez daha gelecektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Hz. Peygamber’in doğruluğunu düşmanları bile kabul ve takdir etmek zorunda kalmışlardır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Doğruluk ve eminlik peygamberlerin ortak özelliklerindendir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">58- الرَّابِعُ : عَنْ أبي ثَابِتٍ ، وقِيلَ : أبي سعيدٍ ، وقِيلَ : أبي الْولِيدِ ، سَهْلِ بْنِ حُنيْفٍ ، وَهُوَ بدرِيٌّ ، رضي اللَّه عنه ، أَن النبيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : « مَنْ سَأَلَ اللَّهَ ، تعالَى الشِّهَادَة بِصِدْقٍ بَلَّغهُ اللَّهُ مَنَازِلَ الشُّهدَاء ، وإِنْ مَاتَ عَلَى فِراشِهِ » رواه مسلم .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">58. </span></span>Ebû Sâbit, Ebû Saîd ve Ebû Velîd künyeleriyle tanınan ve Bedir mücâhidlerinden olan<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> </span>Sehl İbni Huneyf <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivayet edildiğine göre Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bütün kalbiyle şehid olmayı isteyen kişiyi Allah, yatağında ölse bile, şehidler mertebesine ulaştırır.</span></span>”  Müslim, İmâre 157. Ayrıca bk. İbni Mâce, Cihâd 15</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sehl İbni Huneyf</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Sehl, Medineli olup Evs kabilesine mensuptur. Bedir Gazvesi’ne ve ondan sonraki bütün harblere iştirak etmiştir. Cengâver bir sahâbidir. Uhud Gazvesi’nde müslüman ordusunun bozulduğu sırada Hz. Peygamber’in çevresinde kalmış ve ölüm  üzerine Hz. Peygamber’e bîat etmiştir. Daha sonra da Hz. Ali’nin taraftarları arasında yerini almış, Sıffîn savaşına katılmıştır.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Sehl’in 40 rivayeti vardır. Bunlardan dört tanesini Buhârî ve Müslim müştereken, ikisini de  sadece Müslim rivayet etmiştir. Hadisleri Sünen’lerde yer almaktadır. Hicrî 38. yılda vefât etmiş ve cenâze namazını Hz. Ali kıldırmıştır.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sıdk, sadece söz ve davranışlarda doğruluk değildir. Kalbin samimiyeti de doğruluk anlamındadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah’tan bir şey dilerken samimi olmak gerekir. Hadisimiz böylesine samimi bir dilekte bulunanların yataklarında ölseler bile, sırf bu isteklerindeki içtenlikleri sebebiyle Allah Teâlâ’nın onları şehid sayacağını, onlara şehid sevabı vereceğini açıkca belirtmektedir. Bu demektir ki, dürüst bir niyet ve dilek kişiyi, fiilen olmasa bile hükmen isteklerine kavuşturur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> Dinimizde ölümü temenni etmek yasaktır. Ancak şehid olmayı temenni etmek, güzel görülmüştür. Hayr olan şeyleri istemek güzeldir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1324 numarada tekrarlanacak olan bu hadisin, ömrü savaş meydanlarında geçmiş bir sahâbî olan Sehl tarafından rivayet edilmiş olması, ayrıca dikkat çekmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Bir şeyi gönülden arzu etmek, hükmen de olsa ona kavuşmak için bir yoldur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Şehitlik, her müslümanın ulaşmak istemesi gerekli fevkalâde büyük ve şerefli bir rütbedir. Çünkü şehidler, cennette peygamberler ve sıddıklarla beraberdirler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Şehid olmayı temenni etmek güzel görülmüştür.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">59- الخامِسُ : عَنْ أبي هُريْرة رضي اللَّهُ عنه قال : قال رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: « غزا نَبِيٌّ مِنَ الأَنْبِياءِ صلواتُ اللَّه وسلامُهُ علَيهِمْ فَقَالَ لقوْمِهِ : لا يتْبعْني رَجُلٌ ملَكَ بُضْعَ امْرَأَةٍ. وَهُوَ يُرِيدُ أَن يَبْنِيَ بِهَا وَلَمَّا يَبْنِ بِها ، ولا أَحدٌ بنَى بيُوتاً لَمْ يرفَع سُقوفَهَا ، ولا أَحَدٌ اشْتَرى غَنَماً أَوْ خَلَفَاتٍ وهُو يَنْتَظرُ أوْلادَهَا . فَغزَا فَدنَا مِنَ الْقَرْيةِ صلاةَ الْعصْرِ أَوْ قَريباً مِنْ ذلكَ ، فَقَال للشَّمس : إِنَّكِ مَأمُورةٌ وأَنا مأمُورٌ ، اللهمَّ احْبسْهَا علَينا ، فَحُبستْ حَتَّى فَتَحَ اللَّهُ عليْهِ ، فَجَمَعَ الْغَنَائِم ، فَجاءَتْ  يَعْنِي النَّارَ لتَأكُلهَا فَلَمْ تطْعمْهَا ، فقال: إِنَّ فِيكُمْ غُلُولاً، فليبايعنِي منْ كُلِّ  قبِيلَةٍ رجُلٌ ، فلِزقتْ يدُ رَجُلٍ بِيدِهِ فَقَالَ : فِيكُم الْغُلولُ ، فليبايعنِي قبيلَتُك ، فلزقَتْ يدُ رجُليْنِ أو ثلاثَةٍ بِيَدِهِ فقَالَ : فِيكُمُ الْغُلُولُ ، فَجاءوا برَأْسٍ مِثْلِ رَأْس بَقَرَةٍ مِنْ الذَّهبِ ، فوضَعها فَجَاءَت النَّارُ فَأَكَلَتها ، فلمْ تَحل الْغَنَائِمُ لأحدٍ قَبلَنَا ، ثُمَّ أَحَلَّ اللَّهُ لَنا الغَنَائِمَ لمَّا رأَى ضَعفَنَا وعجزنَا فأحلَّها لنَا » متفقٌ عليه . « الخلفاتُ » بفتح الخاءِ المعجمة وكسرِ اللامِ : جمْعُ خَلِفَةٍ ، وهِي النَّاقَةُ الحاملُ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">59.</span></span> Ebû Hüreyre <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivayet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Allah’ın salât ve selâmı üzerlerine olsun</span>, önceki peygamberlerden biri düşmanla savaşmaya (cihada) çıktı. (Hareketinden önce) ümmetine şöyle seslendi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Bir hanımla evlenmiş olup onunla henüz gerdeğe girmemiş olan, yaptığı evin henüz çatısını çatmamış olan, gebe koyun veya deve alıp yavrulamasını bekleyen kimse peşime düşmesin! Bu sözleri söyledikten sonra yola çıktı. İkindi sularında (düşman) yurduna vardı. Güneşe hitâben:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Sen de ben de emir kuluyuz dedi; sonra:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah’ım onun batmasını geciktir, diye dua etti.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunun üzerine orayı fethedinceye kadar güneşin batması geciktirildi. (Nihayet) ganimetler bir araya getirildi. Onları yakmak için gökten ateş indi fakat yakmadı. Bunun üzerine Peygamber:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- İçinizde ganimetten mal aşırmış olanlar var. Haydi her kabileden bir temsilci benimle tokalaşıp bîat etsin! dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tokalaşma esnasında bir kişinin eli peygamberin eline yapıştı. O zaman Peygamber:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- İhânet eden sizdedir. Derhal senin kabilene mensup kişiler gelip bana bîat etsinler! dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bîat esnasında iki ya da üç kişinin eli peygamberin eline yapıştı. Bu defa onlara:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Aşırılmış olan mal sizde! dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> Adamlar, sığır kafasına benzer altından yapılmış bir baş getirdiler. Peygamber onu öteki ganimetlerin içine koydu. Ateş de hepsini yaktı, kül etti. Zira ganimet bizden önce hiç bir peygamber (ve ümmetin)e helâl değildi. Allah Teâlâ zaaf ve aczimizi bildiği için onu bize helâl kıldı.”</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"> Buhârî, Humus 8; Müslim, Cihâd 32</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadiste sözü edilen peygamber -Kâdî İyâz’a göre- Yûşa’ <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm’</span>dır. Fethettiği şehir de Filistin’deki Erîha’dır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Güneşin geç batması, Allah diledikten sonra olmayacak şey değildir. <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Sen de ben de emir kuluyuz”</span> ifâdesi, her şeyi anlatmaya yetmektedir. Biri Hendek Gazvesi’nde, diğeri İsrâ ve Mi’rac gecesi sabahında aynı olayın Hz. Peygamber için de gerçekleştiği kaydedilmektedir. Olayı fizik kanunları çerçevesinde tartışmak gerçeği değiştirmez. Samimiyet, imkânsızlıklar içinde imkânların doğmasına vesiledir. Hadisimizde verilmek istenen mesaj budur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ayrıca hadisteki <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“evlendiği hanımla henüz gerdeğe girmemiş, yaptığı evin çatısını çatmamış ve aldığı hayvanlar henüz yavrulamamış olanlar”</span>ın, yani kafası ve gönlü bir şeylere takılı bulunanların harbe çıkmaması emri, bu haller yapılan işe sıkı sarılmayı yani sıdkı ve sadâkatı önleyeceği içindir. Niyet ve uygulama bütünlüğü yani dürüstlük olmayınca başarı da söz konusu olamaz. Hele savaş gibi çok önemli ve tehlikeli bir iş, tam anlamıyla kendini vermek ister. Azim ve sebat ister. Zafer de ancak böyle sağlanır. O halde ciddi işler, tam anlamıyla o iş için hazır olanlara verilmelidir. Ganimetin geçmiş ümmetlere haram kılınması, savaşın sırf savaş olarak yapılmasını sağlamaya yöneliktir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisin açık anlamına biraz ters gibi görünse de ganimetin sadece Muhammed ümmetine helâl kılınmış olmasını, sıdk ve ihlâs konusunda bu ümmetin, öteki ümmetlerden üstün ve önde olduğuyla izah mümkündür. Ganimet,  harbe ganimet elde etmek sevdasıyla gitmesinler diye önceki ümmetlere helâl kılınmamıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Bizdeki zaaf ve aczi bilen Allah onu bize helâl kıldı”</span> beyânı, yasak olması halinde geçmişte birkaç kişinin tevessül ettiği, ganimetten mal aşırma fiilinin, müslümanlar arasında daha yoğun şekilde görüleceği için helâl kılındığını anlatmakta olsa gerektir. Eğer böyle ise, ganimetin helâl kılınması, müslümanları niyet açısından dürüstlüğe sevketmek amacına yönelik olmalıdır. Eskiden kurbanları ve ganimetleri gökten inen bir ateş yakardı. Bu, kurbanın ve ganimetin kabul edildiğini gösterirdi. Eğer yakmazsa, hadiste görüldüğü gibi, bir ihânetin veya kusurun bulunduğuna hükmolunurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Biat esnasında kabile temsilcisinin ve bizzat hırsızların ellerinin peygamberin eline yapışmasını bugün psikolojik yöntemlerle suçluyu tesbit çalışmalarına benzetebiliriz. Suçlunun telaşlanıp kendisini belli etmesine yardımcı olan metodlar pek eskiden beri değişik şekillerde uygulanagelmektedir. Hadisimizdeki uygulama da onlardan biridir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Hz. Peygamber, geçmiş peygamber ve ümmetlerden misaller vererek ümmetini eğitir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Hâlis olmayan amelleri Allah kabul etmez.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Harbte elde edilen ganimet helâldir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Taksimden önce ganimetten bir şey almak haramdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Yapılan işe gönülden yönelmek gerekir. Zira atalarımız ne güzel söylemişlerdir: “Gönülsüz yenen aş, ya karın ağrıtır ya da baş!”</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">60- السادِسُ : عن أبي خالدٍ حكيمِ بنِ حزَامٍ . رضِيَ اللَّهُ عنه ، قال : قال رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « الْبيِّعَان بالخِيارِ ما لم يَتفرَّقا ، فإِن صدقَا وبيَّنا بوُرِك لهُما في بَيعْهِما ، وإِن كَتَما وكذَبَا مُحِقَتْ بركةُ بيْعِهِما » متفقٌ عليه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">60.</span></span>  Ebû Hâlid Hakîm İbni Hizâm <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivayet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Satıcı ve alıcı (söz kesip) pazarlığı bitirdikten sonra birbirlerinden ayrılmadıkça alış-verişi bozup bozmamakta serbesttirler. Eğer onların her biri karşılıklı olarak doğru söyler (mal ile paranın durumunu olduğu gibi) açıklar ise, alış-verişleri bereketli olur. Yok eğer gizler ve yalan beyânda bulunurlarsa, alış-verişlerinin bereketi kalmaz</span></span>.”</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Büyû’ 19, 22, 44, 46;  Müslim, Büyû’ 47. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Büyû’ 1; Tirmizî, Büyû’ 6, 26; Nesâî, Büyû’ 4, 8, 11</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hakîm İbni Hizâm</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hakîm, Hz. Peygamber’in ilk  hanımı Hz. Hatice’nin kardeşinin oğludur. Fil yılından önce Kâbe’nin içinde doğdu. Kureyşin ileri gelenlerindendir. Peygamberliğinden önce Hz. Peygamber’in yakın dostu idi. Ne var ki kendisinin müslüman olması, Mekke fethine kadar gecikti. Ebû Hâlid künyesiyle meşhur olan Hakîm, müellefe-i kulûbdandır. Huneyn Gazvesi’nde kendisine yüz deve verilmiştir. Daha sonra iyi bir müslüman olmuştur. Câhiliye devrinde yaptığı iyi davranışlarını müslüman olduktan sonra da sürdürmüştür. Çok cömert bir insan olan Hakîm, Hz. Peygamber’e müslüman olmadan önce yaptığı iyiliklerden kendisine bir fayda olup olmadığını sormuş ve “</span>Sen geçmişteki hayırlarından ötürü müslüman oldun” <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">cevabını almıştır.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Kendisinden rivayet edilen 40 kadar hadis, Kütüb-i Sitte’de yer almıştır. Bunlardan dört tanesini Buhârî ve Müslim Sahih’lerinde ortaklaşa zikretmişlerdir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hakîm İbni Hizâm 120 yıllık uzun  ömrünün yarısını  Câhiliye’de, yarısını da İslâm döneminde yaşamış ve hicrî 58 veya 60 yılında vefat etmiştir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Alış-verişte malın ve paranın durumunu olduğu gibi söylemek, varsa kusurlarını gizlememek veya yalan beyânda bulunmamak temel ilkedir. Doğru sözlülük, ticârette ve kazançta bereket vesilesidir. Aksi ise, alış-verişte hayır ve bereket bırakmaz. Doğruluğun ekonomiye bu açıdan etkisi inkâr edilemez.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadis, kazanma ve kâr kavramına ahlâkî ve mânevî boyut getirmektedir. Demek ki kazanma sadece rakamla ifâde edilecek bir konu değildir. Onda bir de <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“bereket ve hayırlılık yönü” </span></span>yani “meşrûiyet” tarafı vardır. Bu da dürüstlük ile sağlanabilmektedir. Yalan söyleyerek veya malın ayıbını gizleyerek, daha doğrusu karşısındakini aldatarak para kazanmak mümkün ise de bu, müslümanca bir tavır değildir. Zira Hz. Peygamber bir başka hadîs-i şerîfinde <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Bizi aldatan bizden değildir”</span> buyurmuştur (bk. Müslim, Îmân 164). O halde müslümanın gerçek kazancı, bütün muamelelerinde müslümanca yani dürüst davranmaktadır. Doğru sözlülük, özellikle kul haklarıyla ilgili konularda çok daha büyük önem arzetmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu açıdan bakıldığı zaman ticârî reklâmların çığırtkanlığa varmaması, yalan ihtivâ etmemesi, malın vasıflarını dosdoğru aksettirmesi gerekmektedir. Aksi halde büyük ölçüde  bir aldatma söz konusu olur. Yalana dayalı reklâmlarla elde edilen servetlerin, eninde-sonunda elden çıkacağı, kimseye hayretmeyeceği açıktır. Bu durum, sayısız misalleriyle ortadadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Haksız kazanç”, “kara para” gibi kavramlar, müslümanın dürüstlük vasfına terstir. Az da kazansa müslümana doğruluk yakışır. Çünkü bereket dürüstlüktedir. Allah’ın bereket verdiği kazanç ise, asla küçük değildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1.  Alış-verişe konu olan malın ve paranın ayıbını açıklamak gereklidir. Gizlemek haramdır. Kusurun sonradan ortaya çıkması pazarlığın feshine sebeptir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Yalan berekete mânidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Doğru  tâcir az kâr etse de  kazancının bereketini görür.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kaynak: Riyazüssalihin</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">باب الصدق</span></span></span></div>
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">DOĞRU SÖZLÜLÜK (SIDK)</span></span></span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Âyetler</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">قال اللَّه تعالى :  { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ وَكُونُواْ مَعَ الصَّادِقِينَ } .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1</span></span>. “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ey inananlar! Allah’a karşı saygılı olun ve özü-sözü doğru olanlarla beraber bulunun.</span></span>”</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tevbe sûresi (9), 119</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Âyet-i kerîme, Tebük Savaşı’na katılmayan fakat sonra tövbeleri kabul buyurulan üç sahâbî ile ilgili âyetlerden hemen sonra gelmektedir. Müslümanları, imanlarında, verdikleri sözlerinde ve dinlerinde, gerek niyet, gerek söz, gerekse davranış bakımından dürüst kimselerle birlikte olmaya çağırmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sıdk</span></span>, sözde ve özde doğruluk demektir. “Sâdıklar” bu âyette, -  önü sonu dikkate alınınca- öncelikle “Hz. Peygamber ve ashâbı” anlamına gelmektedir. Muhammed <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span> ve ashâbının yolunu izlemeye gayret eden has müslümanlarla beraber olmak, kulun Allah saygısını arttıracak ve dolayısıyla ona dünya-âhiret mutluluğunu kazandıracaktır. </span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Doğrularla beraber olmak”, netice itibâriyle “doğruya destek vermek” demektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى :  { وَالصَّادِقِينَ وَالصَّادِقَاتِ }<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> .</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">      2. “Doğru sözlü, doğru özlü erkek ve kadınlara Allah, bağışlanma ve büyük ecir hazırlamıştır.”    Ahzâb sûresi (33), 35</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Âyet, özünde, sözünde ve işinde doğru olmanın iki önemli neticesini açıklamaktadır: Geçmişteki hataların bağışlanması (mağfiret) .. Gelecekte büyük ecir (mükâfat)... Bu, geçmişi ve geleceğiyle en büyük güvenceye sahip olmak demektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى:  { طَاعَةٌ وَقَوْلٌ مَّعْرُوفٌ فَإِذَا عَزَمَ الْأَمْرُ فَلَوْ صَدَقُوا اللَّهَ لَكَانَ خَيْرًا لَّهُمْ } .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3</span></span>. “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah’a karşı dürüst ve samimi davransalardı, elbette kendileri için çok daha iyi olurdu</span></span>.”</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Muhammed sûresi (47), 21</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hicretten sonra Medine’de müslümanlar güçlenmeye başlayınca içlerinden bir kısmı, “düşmanla harbetmeye izin verilse, bu konuda bir âyet gelse” diye temennide bulunmuşlardı. Savaşa izin verilince “kalplerinde hastalık bulunan” münâfıklar böyle bir durumu kendileri istememişler gibi baygın baygın bakakalmışlardı. Halbuki onlara düşen itaat etmekten ibâret idi. Çünkü bunu kendileri istemişlerdi. Durum kesinleştikten sonra Allah’a karşı dürüst ve samimi davranmak, herkesten önce kendileri için hayırlı ve iyi olacaktı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Dürüstlük özellikle önceden temenni edilen şeylerin bedeline katlanmakla isbat edilebilir. Faydasını da ancak bu bedeli ödemeye hazır olanlar görür.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslümana özünde, sözünde ve işinde dürüst olmak yaraşır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisler</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">55- فَالأَوَّلُ : عَن ابْنِ مَسْعُودٍ رضي اللَّه عنه عن النَّبِيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : « إِنَّ الصَّدْقَ يَهْدِي إِلَى الْبِرِّ وَإِنَّ الْبِرَّ يَهْدِي إِلَى الجَنَّةِ ، وَإِنَّ الرَّجُلَ ليصْدُقُ حَتَّى يُكتَبَ عِنْدَ اللَّهِ صِدِّيقاً ، وإِنَّ الْكَذِبَ يَهْدِي إِلَى الفجُورِ وَإِنَّ الفجُورَ يَهْدِي إِلَى النَّارِ ، وَإِنَّ الرَّجُلَ لَيَكْذِبُ حَتَّى يُكتَبَ عِنْدَ اللَّهِ كَذَّاباً » متفقٌ عليه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">55. </span></span> Abdullah İbni Mes’ud <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivâyet edildiğine göre Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>  şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Şüphesiz ki sözde ve işde doğruluk hayra ve üstün iyiliğe yöneltir. İyilik de cennete iletir. Kişi doğru söyleye söyleye Allah katında sıddîk (doğrucu) diye kaydedilir. Yalancılık, yoldan çıkmaya (fücûr) sürükler. Fücûr da cehenneme götürür. Kişi yalancılığı meslek edinince Allah katında çok yalancı (kezzâb) diye yazılır</span></span>.<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhâri, Edeb 69; Müslim, Birr 103-105. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 80; Tirmizi, Birr 46; İbni Mâce, Mukaddime 7; Duâ 5</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1545 numarada tekrar karşılaşacağımız hadîs-i şerîfte dört önemli tâbir, iki grup halinde birbirlerinin zıddı olarak zikredilmektedir. Sıdk-Kizb, birr-fücûr. Ayrıca bunlara bağlı olarak da <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">sıddîk </span></span>ile<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> kezzâb</span></span> aynı şekilde birbirinin karşıtı iki nitelik ve sonuç olarak yer almaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sıdk</span></span>, sözünde ve işinde dürüst olmaktır. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kizb </span></span>ise, bunun tam aksi davranmaktır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Birr</span></span>, bütün hayr ve iyilikleri ihtivâ eder. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Fücûr</span></span> ise, kötülüğe meyl ve muhabbet etmek, yoldan çıkmak  demek olup her çeşit şer ve fesâdı ifade eder.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sıddîk,</span></span> doğruculuğu; <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">kezzâb </span></span>yalancılığı âdet edinmiş kişi demektir. Her iki kelime de mübâlağa ifâde etmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Dürüstlük, üstün iyilik demek olan birr’e; birr ise, cennet’e uzanan bir çizgidir. Sözünde ve işinde doğru olmaya gayret edenler, Nisâ sûresi’nin 69. âyetinde belirtildiği üzere, peygamberlikten sonraki en yüksek mertebeye (sıddîkıyet) ereceklerdir. Doğruluğu âdet edinmenin yolunu  yüce Allah Tevbe sûresi’nin 119. âyetinde, “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ey iman edenler! Allah’a karşı saygılı bulunun ve sâdıklarla beraber olun”</span></span> fermânıyla göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Yalan ve yalancılık her türlü kötülüğün başı olan  fücûra sebep olacaktır. Fücûr ise cehenneme götürür.  Yalancılığı âdet edinenler Allah katında kezzâb diye tescil edilecektir. Bu önemli bir tesbit ve büyük bir uyarıdır. Bu demektir ki, sahteciliğin İslâm’da yeri yoktur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisin Müslim’deki rivayetlerinde doğruluğu düstur edinenlerin sıddîk, yalancılığı meslek edinenlerin ise kezzâb diye yazıldığı kaydedilmektedir. Bu kayıt, hadisteki teşvik ve tehdidin, bilerek ve isteyerek doğrunun veya yalanın peşine düşenlere yönelik olduğunu göstermektedir. O halde daima doğruyu aramak, doğru söylemek gerekmekte, yalana ve yalancılığa asla müsâmaha göstermemek lâzım gelmektedir. Zira alışkanlıklar, bilinçsiz hoşgörüler sonucu oluşurlar.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Her hayrın sebebi olan doğruluk teşvik edilmekte, her kötülüğün sebebi olan yalandan uzak kalınması istenmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Mükâfat ve cezâ, kulun yaptığı iyi ve kötü amellere göre söz konusu olur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Doğrularla beraber olmak insanda “takvâ” duygusunu geliştirir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">56- الثَّاني : عَنْ أبي مُحَمَّدٍ الْحَسنِ بْنِ عَلِيِّ بْنِ أبي طَالِبٍ ، رَضيَ اللَّهُ عَنْهما ، قَالَ حفِظْتُ مِنْ رسولِ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « دَعْ ما يَرِيبُكَ إِلَى مَا لا يَريبُكَ ، فَإِنَّ الصِّدْقَ طُمأنينَةٌ، وَالْكَذِبَ رِيبةٌ » رواه التِرْمذي وقال : حديثٌ صحيحٌ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">قَوْلُهُ : « يرِيبُكَ » هُوَ بفتحِ الياء وضَمِّها ، وَمَعْناهُ : اتْرُكْ ما تَشُكُّ في حِلِّه ، واعْدِلْ إِلى مَا لا تَشُكُّ فيه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">56. </span></span>Ebû Muhammed Hasan İbni Ali İbni Ebû Tâlib<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> radıyallahu anhümâ</span> şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ben Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’den:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Şüpheliyi bırak, şüphe vermeyene bak. Zira gönül, (sözde ve işde) doğrudan huzur, yalandan kuşku duyar</span></span>” buyurduğunu belledim.   Tirmizî, Kıyâmet 60</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hasan İbni Ali İbni Ebû Tâlib</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Resûl-i Ekrem Efendimiz’in sevgili torunu Hz. Hasan, hicretin üçüncü yılı ramazanında doğdu. Kendisine Hasan ismini ve Ebû Muhammed künyesini Hz. Peygamber verdi. Efendimiz’in yakın alâkası, şefkati ve terbiyesi altında büyüdü. Râşid halifelerin beşincisidir. Halifelik hakkından Muâviye lehine vaz geçmek suretiyle müslümanlar arasındaki birliği temin etmeye çalıştı. Cömert ve hakîm bir zattı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Peygamber’den 13 hadîs rivayet etti. Rivayetleri Sünen’lerde yer aldı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">50 (670) yılında vefat eden Hz. Hasan’ın kabri Bakî’dedir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ahmed İbni Hanbel’in <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Müsned</span>’inde yer alan rivayete göre Hz. Hasan’a, “Hatırında Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’den ezberlediğin  neler var?” diye sormuşlar. O  verdiği cevapta bu hadîs-i şerîfi  de zikretmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">594 numarada tekrarlanacak olan hadis, genel bir kural olarak “şüphe veren şeyi şüphe vermeyenle değiştirmeyi” öğütlemektedir. Şüphe veren ile vermeyeni tayin işinde ölçü, müslümanın gönlüdür. Çünkü <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">kalp, doğrudan tatmin, yalandan tedirgin olur</span>.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> Ebû Hüreyre <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den zayıf bir sened ile rivayet edilen bir başka hadiste:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Bir şeyin bana şüphe verip vermediğini nasıl anlayabilirim? diyen kişiye Hz. Peygamber şu tavsiyede bulunmuştur:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- “<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Elini kalbinin üzerine koy. Çünkü kalp haramdan irkilir ve çırpınır, helalden de sükûn ve huzur bulur</span>” (Heysemî, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Mecme’u’z-zevâid</span>, X, 294).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Eli kalp üzerine koyup kalp atışlarını dinlemek, günümüzdeki “yalan makinası” uygulamasını andıran psikoljik bir yöntemdir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Diğer taraftan, iman kesinlik (yakîn) ister.  İmandan kaynaklanan söz ve davranışların da  doğru ve kesin olması gerekir. Kuşkulu ve tereddütlü işler yapmak, bir başka hadiste belirtildiği üzere (bk. 589. hadis), yasak bölge yakınında gezinmektir. Her an harama düşme tehlikesi ile başbaşa olmak demektir.. Oysa “Korkulu rüya görmektense uyanık durmak yeğdir.” Şüpheli şeyleri terketmek, bir çok sıkıntıdan peşinen kurtulmak demektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Helâl ve haram şuuru, şüphelilere karşı gösterilecek dikkatli tavırlarla canlı tutulabilir. Özellikle haram sınırlarının hızla yok edildiği günümüzde bu konu daha bir nezâket ve ehemmiyet kazanmıştır. Şüphelileri terketmek, müslümanı günah işlemiş olma ihtimalinin kahredici endişesinden kurtaracaktır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Şüphelilerden uzak durup helâl olanlara yönelmek gerekir. Harama düşmekten korunmak böylece sağlanmış olur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. İnsan “içine sinmeyen” veya “ içinin ısınmadığı” konulardan uzak kalmalıdır. Gönül yatkınlığı herkes için özel ölçüdür.<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> “Müftiler fetvâ verse de sen gönlüne bak</span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">!” </span>(Ahmed İbni Hanbel, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Müsned</span> IV, 194) hadîs-i şerîfi daima ölçü alınmalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Allah saygısı ile dolu olan müslümanlar, büyük günahlara düşme endişesi ile küçük günahlardan uzak dururlar.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">57- الثَّالثُ : عنْ أبي سُفْيانَ صَخْرِ بْنِ حَربٍ  . رضيَ اللَّه عنه . في حديثِه الطَّويلِ في قِصَّةِ هِرقْلُ ، قَالَ هِرقْلُ : فَماذَا يَأْمُرُكُمْ يعْني النَّبِيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَالَ أَبُو سُفْيَانَ: قُلْتُ : يقول « اعْبُدُوا اللَّهَ وَحْدَهُ لا تُشرِكُوا بِهِ شَيْئاً ، واتْرُكُوا ما يَقُولُ آباؤُكُمْ ، ويَأْمُرنَا بالصَّلاةِ والصِّدقِ ، والْعفَافِ ، والصِّلَةِ » . متفقٌ عليه.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">57.</span></span> Ebû Süfyân Sahr İbni Harb <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>, Bizans Kralı Herakliyus ile aralarında geçen uzun konuşmayı naklederken şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Herakliyus:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- O (peygamber olduğunu söyleyen) adam size neleri emrediyor? diye sordu. Ben de:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Sadece Allah’a kulluk ediniz, O’na hiç bir şeyi ortak koşmayınız. Atalarınızın iman ettiklerini söyledikleri şeyleri terkediniz, diyor ve bize  namaz kılmayı, sözde ve işde doğruluğu, iffetli yaşamayı ve akraba ile ilgilenmeyi emrediyor, dedim.  Buhârî, Bed’u’l-vahy 6, Salât 1, Sadakât 28; Müslim, Cihâd 74</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Süfyân Sahr İbni Harb</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Ebû Süfyân, Fil olayından on sene kadar önce Mekke’de doğdu. Uhud ve Hendek savaşlarında Kureyşli müşriklerin reisi idi. Arap dâhilerinden sayılan Ebû Süfyân, Mekke Fethi’nden önceki gece müslüman oldu. Müellefe-i kulûbtan olduğu için  kendisine Huneyn Savaşı  ganimetlerinden yüz deve ve kırk ukıyye gümüş verildi. Tâif kuşatmasında bir gözünü , Yermük Harbi’nde de öteki gözünü kaybetti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kayınpederi de olan Ebû Süfyân, oğulları Yezid ve Muaviye’nin Şam’daki emirliklerini görecek kadar yaşadı. Riyaseti ve şöhreti severdi.  Hicrî 31 yılında doksan yaşlarında  iken Medine’de vefât etti. Cenâze namazını Hz. Osman kıldırdı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hudeybiye antlaşmasından sonra Hz. Peygamber çevredeki yöneticilere İslâm’a davet mektupları yazmıştır. Bu mektuplardan birini de Bizans kralı Herakliyus’a göndermiştir. Mektup, o sırada Kudüs’te bulunan Herakliyus’un ilgisini çekmiş, durumu soruşturmak istemiş ve ticâret maksadıyla Şam’a gitmekte olan Mekkelileri sarayına getirtmiştir. Ebû Süfyân’ı muhatap alarak ona Hz. Peygamber ile ilgili sorular sormuştur. İşte bu sorulardan birini hadisimizde bulmaktayız. Ebû Süfyân’ın cevabında Hz. Peygamber’in, namaz kılmayı, söz ve fiilde doğruluğu emrettiğini söylemesi, doğruluğun ta baştan beri Peygamberimiz tarafından tavsiye edilen bir meziyet olduğunu göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sözde ve işde doğru olmak, peygamberlerin ortak daveti ve müşterek özellikleridir. Her peygamber ümmetinden doğru olmalarını istemiştir. Bizzat Hz. Peygamber de  peygamber olmadan önce bile Araplar arasında  “emin (güvenilir, doğru) kişi” olarak bilinirdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadis 329 numara ile bir kez daha gelecektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Hz. Peygamber’in doğruluğunu düşmanları bile kabul ve takdir etmek zorunda kalmışlardır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Doğruluk ve eminlik peygamberlerin ortak özelliklerindendir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">58- الرَّابِعُ : عَنْ أبي ثَابِتٍ ، وقِيلَ : أبي سعيدٍ ، وقِيلَ : أبي الْولِيدِ ، سَهْلِ بْنِ حُنيْفٍ ، وَهُوَ بدرِيٌّ ، رضي اللَّه عنه ، أَن النبيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : « مَنْ سَأَلَ اللَّهَ ، تعالَى الشِّهَادَة بِصِدْقٍ بَلَّغهُ اللَّهُ مَنَازِلَ الشُّهدَاء ، وإِنْ مَاتَ عَلَى فِراشِهِ » رواه مسلم .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">58. </span></span>Ebû Sâbit, Ebû Saîd ve Ebû Velîd künyeleriyle tanınan ve Bedir mücâhidlerinden olan<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> </span>Sehl İbni Huneyf <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivayet edildiğine göre Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bütün kalbiyle şehid olmayı isteyen kişiyi Allah, yatağında ölse bile, şehidler mertebesine ulaştırır.</span></span>”  Müslim, İmâre 157. Ayrıca bk. İbni Mâce, Cihâd 15</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sehl İbni Huneyf</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Sehl, Medineli olup Evs kabilesine mensuptur. Bedir Gazvesi’ne ve ondan sonraki bütün harblere iştirak etmiştir. Cengâver bir sahâbidir. Uhud Gazvesi’nde müslüman ordusunun bozulduğu sırada Hz. Peygamber’in çevresinde kalmış ve ölüm  üzerine Hz. Peygamber’e bîat etmiştir. Daha sonra da Hz. Ali’nin taraftarları arasında yerini almış, Sıffîn savaşına katılmıştır.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Sehl’in 40 rivayeti vardır. Bunlardan dört tanesini Buhârî ve Müslim müştereken, ikisini de  sadece Müslim rivayet etmiştir. Hadisleri Sünen’lerde yer almaktadır. Hicrî 38. yılda vefât etmiş ve cenâze namazını Hz. Ali kıldırmıştır.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sıdk, sadece söz ve davranışlarda doğruluk değildir. Kalbin samimiyeti de doğruluk anlamındadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah’tan bir şey dilerken samimi olmak gerekir. Hadisimiz böylesine samimi bir dilekte bulunanların yataklarında ölseler bile, sırf bu isteklerindeki içtenlikleri sebebiyle Allah Teâlâ’nın onları şehid sayacağını, onlara şehid sevabı vereceğini açıkca belirtmektedir. Bu demektir ki, dürüst bir niyet ve dilek kişiyi, fiilen olmasa bile hükmen isteklerine kavuşturur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> Dinimizde ölümü temenni etmek yasaktır. Ancak şehid olmayı temenni etmek, güzel görülmüştür. Hayr olan şeyleri istemek güzeldir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1324 numarada tekrarlanacak olan bu hadisin, ömrü savaş meydanlarında geçmiş bir sahâbî olan Sehl tarafından rivayet edilmiş olması, ayrıca dikkat çekmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Bir şeyi gönülden arzu etmek, hükmen de olsa ona kavuşmak için bir yoldur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Şehitlik, her müslümanın ulaşmak istemesi gerekli fevkalâde büyük ve şerefli bir rütbedir. Çünkü şehidler, cennette peygamberler ve sıddıklarla beraberdirler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Şehid olmayı temenni etmek güzel görülmüştür.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">59- الخامِسُ : عَنْ أبي هُريْرة رضي اللَّهُ عنه قال : قال رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: « غزا نَبِيٌّ مِنَ الأَنْبِياءِ صلواتُ اللَّه وسلامُهُ علَيهِمْ فَقَالَ لقوْمِهِ : لا يتْبعْني رَجُلٌ ملَكَ بُضْعَ امْرَأَةٍ. وَهُوَ يُرِيدُ أَن يَبْنِيَ بِهَا وَلَمَّا يَبْنِ بِها ، ولا أَحدٌ بنَى بيُوتاً لَمْ يرفَع سُقوفَهَا ، ولا أَحَدٌ اشْتَرى غَنَماً أَوْ خَلَفَاتٍ وهُو يَنْتَظرُ أوْلادَهَا . فَغزَا فَدنَا مِنَ الْقَرْيةِ صلاةَ الْعصْرِ أَوْ قَريباً مِنْ ذلكَ ، فَقَال للشَّمس : إِنَّكِ مَأمُورةٌ وأَنا مأمُورٌ ، اللهمَّ احْبسْهَا علَينا ، فَحُبستْ حَتَّى فَتَحَ اللَّهُ عليْهِ ، فَجَمَعَ الْغَنَائِم ، فَجاءَتْ  يَعْنِي النَّارَ لتَأكُلهَا فَلَمْ تطْعمْهَا ، فقال: إِنَّ فِيكُمْ غُلُولاً، فليبايعنِي منْ كُلِّ  قبِيلَةٍ رجُلٌ ، فلِزقتْ يدُ رَجُلٍ بِيدِهِ فَقَالَ : فِيكُم الْغُلولُ ، فليبايعنِي قبيلَتُك ، فلزقَتْ يدُ رجُليْنِ أو ثلاثَةٍ بِيَدِهِ فقَالَ : فِيكُمُ الْغُلُولُ ، فَجاءوا برَأْسٍ مِثْلِ رَأْس بَقَرَةٍ مِنْ الذَّهبِ ، فوضَعها فَجَاءَت النَّارُ فَأَكَلَتها ، فلمْ تَحل الْغَنَائِمُ لأحدٍ قَبلَنَا ، ثُمَّ أَحَلَّ اللَّهُ لَنا الغَنَائِمَ لمَّا رأَى ضَعفَنَا وعجزنَا فأحلَّها لنَا » متفقٌ عليه . « الخلفاتُ » بفتح الخاءِ المعجمة وكسرِ اللامِ : جمْعُ خَلِفَةٍ ، وهِي النَّاقَةُ الحاملُ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">59.</span></span> Ebû Hüreyre <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivayet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Allah’ın salât ve selâmı üzerlerine olsun</span>, önceki peygamberlerden biri düşmanla savaşmaya (cihada) çıktı. (Hareketinden önce) ümmetine şöyle seslendi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Bir hanımla evlenmiş olup onunla henüz gerdeğe girmemiş olan, yaptığı evin henüz çatısını çatmamış olan, gebe koyun veya deve alıp yavrulamasını bekleyen kimse peşime düşmesin! Bu sözleri söyledikten sonra yola çıktı. İkindi sularında (düşman) yurduna vardı. Güneşe hitâben:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Sen de ben de emir kuluyuz dedi; sonra:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah’ım onun batmasını geciktir, diye dua etti.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunun üzerine orayı fethedinceye kadar güneşin batması geciktirildi. (Nihayet) ganimetler bir araya getirildi. Onları yakmak için gökten ateş indi fakat yakmadı. Bunun üzerine Peygamber:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- İçinizde ganimetten mal aşırmış olanlar var. Haydi her kabileden bir temsilci benimle tokalaşıp bîat etsin! dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tokalaşma esnasında bir kişinin eli peygamberin eline yapıştı. O zaman Peygamber:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- İhânet eden sizdedir. Derhal senin kabilene mensup kişiler gelip bana bîat etsinler! dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bîat esnasında iki ya da üç kişinin eli peygamberin eline yapıştı. Bu defa onlara:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Aşırılmış olan mal sizde! dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> Adamlar, sığır kafasına benzer altından yapılmış bir baş getirdiler. Peygamber onu öteki ganimetlerin içine koydu. Ateş de hepsini yaktı, kül etti. Zira ganimet bizden önce hiç bir peygamber (ve ümmetin)e helâl değildi. Allah Teâlâ zaaf ve aczimizi bildiği için onu bize helâl kıldı.”</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"> Buhârî, Humus 8; Müslim, Cihâd 32</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadiste sözü edilen peygamber -Kâdî İyâz’a göre- Yûşa’ <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm’</span>dır. Fethettiği şehir de Filistin’deki Erîha’dır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Güneşin geç batması, Allah diledikten sonra olmayacak şey değildir. <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Sen de ben de emir kuluyuz”</span> ifâdesi, her şeyi anlatmaya yetmektedir. Biri Hendek Gazvesi’nde, diğeri İsrâ ve Mi’rac gecesi sabahında aynı olayın Hz. Peygamber için de gerçekleştiği kaydedilmektedir. Olayı fizik kanunları çerçevesinde tartışmak gerçeği değiştirmez. Samimiyet, imkânsızlıklar içinde imkânların doğmasına vesiledir. Hadisimizde verilmek istenen mesaj budur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ayrıca hadisteki <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“evlendiği hanımla henüz gerdeğe girmemiş, yaptığı evin çatısını çatmamış ve aldığı hayvanlar henüz yavrulamamış olanlar”</span>ın, yani kafası ve gönlü bir şeylere takılı bulunanların harbe çıkmaması emri, bu haller yapılan işe sıkı sarılmayı yani sıdkı ve sadâkatı önleyeceği içindir. Niyet ve uygulama bütünlüğü yani dürüstlük olmayınca başarı da söz konusu olamaz. Hele savaş gibi çok önemli ve tehlikeli bir iş, tam anlamıyla kendini vermek ister. Azim ve sebat ister. Zafer de ancak böyle sağlanır. O halde ciddi işler, tam anlamıyla o iş için hazır olanlara verilmelidir. Ganimetin geçmiş ümmetlere haram kılınması, savaşın sırf savaş olarak yapılmasını sağlamaya yöneliktir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisin açık anlamına biraz ters gibi görünse de ganimetin sadece Muhammed ümmetine helâl kılınmış olmasını, sıdk ve ihlâs konusunda bu ümmetin, öteki ümmetlerden üstün ve önde olduğuyla izah mümkündür. Ganimet,  harbe ganimet elde etmek sevdasıyla gitmesinler diye önceki ümmetlere helâl kılınmamıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Bizdeki zaaf ve aczi bilen Allah onu bize helâl kıldı”</span> beyânı, yasak olması halinde geçmişte birkaç kişinin tevessül ettiği, ganimetten mal aşırma fiilinin, müslümanlar arasında daha yoğun şekilde görüleceği için helâl kılındığını anlatmakta olsa gerektir. Eğer böyle ise, ganimetin helâl kılınması, müslümanları niyet açısından dürüstlüğe sevketmek amacına yönelik olmalıdır. Eskiden kurbanları ve ganimetleri gökten inen bir ateş yakardı. Bu, kurbanın ve ganimetin kabul edildiğini gösterirdi. Eğer yakmazsa, hadiste görüldüğü gibi, bir ihânetin veya kusurun bulunduğuna hükmolunurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Biat esnasında kabile temsilcisinin ve bizzat hırsızların ellerinin peygamberin eline yapışmasını bugün psikolojik yöntemlerle suçluyu tesbit çalışmalarına benzetebiliriz. Suçlunun telaşlanıp kendisini belli etmesine yardımcı olan metodlar pek eskiden beri değişik şekillerde uygulanagelmektedir. Hadisimizdeki uygulama da onlardan biridir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Hz. Peygamber, geçmiş peygamber ve ümmetlerden misaller vererek ümmetini eğitir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Hâlis olmayan amelleri Allah kabul etmez.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Harbte elde edilen ganimet helâldir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Taksimden önce ganimetten bir şey almak haramdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Yapılan işe gönülden yönelmek gerekir. Zira atalarımız ne güzel söylemişlerdir: “Gönülsüz yenen aş, ya karın ağrıtır ya da baş!”</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">60- السادِسُ : عن أبي خالدٍ حكيمِ بنِ حزَامٍ . رضِيَ اللَّهُ عنه ، قال : قال رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « الْبيِّعَان بالخِيارِ ما لم يَتفرَّقا ، فإِن صدقَا وبيَّنا بوُرِك لهُما في بَيعْهِما ، وإِن كَتَما وكذَبَا مُحِقَتْ بركةُ بيْعِهِما » متفقٌ عليه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">60.</span></span>  Ebû Hâlid Hakîm İbni Hizâm <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivayet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Satıcı ve alıcı (söz kesip) pazarlığı bitirdikten sonra birbirlerinden ayrılmadıkça alış-verişi bozup bozmamakta serbesttirler. Eğer onların her biri karşılıklı olarak doğru söyler (mal ile paranın durumunu olduğu gibi) açıklar ise, alış-verişleri bereketli olur. Yok eğer gizler ve yalan beyânda bulunurlarsa, alış-verişlerinin bereketi kalmaz</span></span>.”</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Büyû’ 19, 22, 44, 46;  Müslim, Büyû’ 47. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Büyû’ 1; Tirmizî, Büyû’ 6, 26; Nesâî, Büyû’ 4, 8, 11</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hakîm İbni Hizâm</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hakîm, Hz. Peygamber’in ilk  hanımı Hz. Hatice’nin kardeşinin oğludur. Fil yılından önce Kâbe’nin içinde doğdu. Kureyşin ileri gelenlerindendir. Peygamberliğinden önce Hz. Peygamber’in yakın dostu idi. Ne var ki kendisinin müslüman olması, Mekke fethine kadar gecikti. Ebû Hâlid künyesiyle meşhur olan Hakîm, müellefe-i kulûbdandır. Huneyn Gazvesi’nde kendisine yüz deve verilmiştir. Daha sonra iyi bir müslüman olmuştur. Câhiliye devrinde yaptığı iyi davranışlarını müslüman olduktan sonra da sürdürmüştür. Çok cömert bir insan olan Hakîm, Hz. Peygamber’e müslüman olmadan önce yaptığı iyiliklerden kendisine bir fayda olup olmadığını sormuş ve “</span>Sen geçmişteki hayırlarından ötürü müslüman oldun” <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">cevabını almıştır.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Kendisinden rivayet edilen 40 kadar hadis, Kütüb-i Sitte’de yer almıştır. Bunlardan dört tanesini Buhârî ve Müslim Sahih’lerinde ortaklaşa zikretmişlerdir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hakîm İbni Hizâm 120 yıllık uzun  ömrünün yarısını  Câhiliye’de, yarısını da İslâm döneminde yaşamış ve hicrî 58 veya 60 yılında vefat etmiştir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Alış-verişte malın ve paranın durumunu olduğu gibi söylemek, varsa kusurlarını gizlememek veya yalan beyânda bulunmamak temel ilkedir. Doğru sözlülük, ticârette ve kazançta bereket vesilesidir. Aksi ise, alış-verişte hayır ve bereket bırakmaz. Doğruluğun ekonomiye bu açıdan etkisi inkâr edilemez.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadis, kazanma ve kâr kavramına ahlâkî ve mânevî boyut getirmektedir. Demek ki kazanma sadece rakamla ifâde edilecek bir konu değildir. Onda bir de <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“bereket ve hayırlılık yönü” </span></span>yani “meşrûiyet” tarafı vardır. Bu da dürüstlük ile sağlanabilmektedir. Yalan söyleyerek veya malın ayıbını gizleyerek, daha doğrusu karşısındakini aldatarak para kazanmak mümkün ise de bu, müslümanca bir tavır değildir. Zira Hz. Peygamber bir başka hadîs-i şerîfinde <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Bizi aldatan bizden değildir”</span> buyurmuştur (bk. Müslim, Îmân 164). O halde müslümanın gerçek kazancı, bütün muamelelerinde müslümanca yani dürüst davranmaktadır. Doğru sözlülük, özellikle kul haklarıyla ilgili konularda çok daha büyük önem arzetmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu açıdan bakıldığı zaman ticârî reklâmların çığırtkanlığa varmaması, yalan ihtivâ etmemesi, malın vasıflarını dosdoğru aksettirmesi gerekmektedir. Aksi halde büyük ölçüde  bir aldatma söz konusu olur. Yalana dayalı reklâmlarla elde edilen servetlerin, eninde-sonunda elden çıkacağı, kimseye hayretmeyeceği açıktır. Bu durum, sayısız misalleriyle ortadadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Haksız kazanç”, “kara para” gibi kavramlar, müslümanın dürüstlük vasfına terstir. Az da kazansa müslümana doğruluk yakışır. Çünkü bereket dürüstlüktedir. Allah’ın bereket verdiği kazanç ise, asla küçük değildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1.  Alış-verişe konu olan malın ve paranın ayıbını açıklamak gereklidir. Gizlemek haramdır. Kusurun sonradan ortaya çıkması pazarlığın feshine sebeptir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Yalan berekete mânidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Doğru  tâcir az kâr etse de  kazancının bereketini görür.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kaynak: Riyazüssalihin</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[S A B I R]]></title>
			<link>https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=33556</link>
			<pubDate>Sun, 08 Dec 2024 11:25:21 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://forum.bizdeblog.com/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=33556</guid>
			<description><![CDATA[<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">باب الصبر</span></span></span></div>
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">S A B I R</span></span></span></div>
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span></span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">ÂYETLER</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">قال اللَّه تعالى :  { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اصْبِرُواْ وَصَابِرُواْ وَرَابِطُواْ وَاتَّقُواْ اللّهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ  } .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1</span></span>. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ey iman edenler! Sabredin, sabır yarışında </span></span>(düşmanlarınızı) <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">geçin!” </span></span>Âl-i İmrân sûresi (3), 200</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Felah ve kurtuluşun temel şartlarını açıklayan âyet-i kerîme, ilk olarak, sabırlı olmayı sabır yarışında  düşmanları geçecek bir dayanıklılık göstermeyi istemektedir. Devamında da sürekli uyanık bir şekilde sınır bekçiliği yapmayı ve Allah’a karşı daima saygılı bulunmayı tavsiye etmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Âyet-i kerîme, kurtuluş ve mutluluğun en başta gelen şartının sabır olduğunu, imtihan ve sıkıntılara sabırla göğüs germesini bilmeyenlerin başarıya ulaşamayacaklarını açıklamaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kısaca “Zafer ve başarı, gösterilecek sabra bağlıdır”  mesajını vermektedir. Elmalılı merhum Âl-i İmrân sûresinin son âyetinde, Allah’tan, kâfirlere karşı yardım ve zafer isteyen mü’minlere  Allah Teâlâ’nın bu âyetle cevap verdiğini belirtmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى :  { وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِّنَ الْخَوفْ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِّنَ الأَمَوَالِ وَالأنفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ  } .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2</span></span>.<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> “Sizi korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz eksiltmekle elbette deneriz. Sabredenleri müjdele!” </span></span>Bakara sûresi (2), 155</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu âyette, korku, açlık, mal, can ve ürün kaybı gibi müslümanların tâbi tutulacağı imtihan çeşitleri sayılmaktadır. Bütün bunlar karşısında sabırlı davranan ve Allah’a karşı güvenini kaybetmeyen, teslimiyetini bozmayan mü’min kazanacaktır. Bu kazancın niteliğini  aşağıdaki âyet haber vermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى :  { إِنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ أَجْرَهُم بِغَيْرِ حِسَابٍ } .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3</span></span>.<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> “Sabredenlere, felâketlere karşı dişlerini sıkıp göğüs gerenlere, mükâfatları hesapsız ödenecektir.” </span></span>Zümer sûresi (39), 10</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ödülün hesapsız olması, sabrın ehemmiyetini göstermektedir. Felâketler karşısında gösterilecek sabır, pek büyük bir meziyet olmasaydı, hesapsız mükâfat vadedilmezdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى:  { وَلَمَن صَبَرَ وَغَفَرَ إِنَّ ذَلِكَ لَمِنْ عَزْمِ الْأُمُورِ } .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4</span></span>.<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> “Fakat sabredip (kendisine yapılan kötülüğü) bağışlayanın işi, işte bu, benimsenmeye değer işlerdendir.”</span></span> Şûrâ sûresi (42), 43</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sabretmek ve affedici olmak kolay bir iş değildir. Kendilerine benzemeye ve yaptıklarını izlemeye değer kişiler böyle insanlardır. Çünkü onlar gerçekten zoru  başarmış, güzeli ortaya koymuşlardır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sıkıntılara sabretmek ve başkalarının hatalarını bağışlamak gerçekten önemli ve sebep-sonuç açısından birbiriyle yakından ilgili iki tavırdır. Bu iki davranışta bulunan kişi örnek alınmaya lâyıktır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى:  { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَعِينُواْ بِالصَّبْرِ وَالصَّلاَةِ إِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ } .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">5</span></span>.<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> “Ey iman edenler! Başınıza gelecek her şeye sabretmekle ve namaz kılmakla  Allah’tan  yardım isteyin. Allah sabredenlerle beraberdir.” </span></span>Bakara sûresi (2), 153</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Güçlükler ve zorluklar karşısında yardım isteme durumunda kalan müslümanlar, sabırlı davranmak ve dua etmek suretiyle Allahtan yardım dileyeceklerdir. Dayanmadan, göğüs germeden hemen başarılı olmayı beklemeyeceklerdir. Namaz, nasıl öteki ibadetlerin başı ise, sabır da bütün ahlâkî davranışların başıdır. Bu sebeple Allah’ın yardımı ancak bu iki  üstün halde istenmelidir. İslâmî hedeflere, devamlı kulluk yapmakla ve bu uğurda karşılaşılacak güçlük ve felâketlere göğüs germekle varılabilir. Çünkü kulluk ve sabırla Allah’tan yardım dilemek, başarının iki önemli şartıdır.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى:  { وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنكُمْ وَالصَّابِرِينَ وَنَبْلُوَ أَخْبَارَكُمْ  }</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">6</span></span>.<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> “İçinizdeki mücâhidlerle sabredenleri ortaya çıkarıncaya kadar elbette sizi deneyeceğiz.”         </span></span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Muhammed sûresi (47), 31</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu âyet, mücâhidler ile sabırlı davrananların birbirlerine çok yakın olduklarını, yani <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">sabrın </span></span>da bir  nevi <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">cihad </span></span>demek olduğunu anlatmaktadır. O halde cihad ne ölçüde babayiğit işi ise, sabır da aynı şekilde yiğitçe bir tavırdır. Hele cihadın güçlüklerine sabretmek ise, başlı başına ayrıca bir cihad anlamındadır. Hayattaki imtihanların hikmeti de bu mücâhidler ile sabredenlerin ötekilerden ayrılıp ortaya çıkarılması, belirlenmesidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">والآيات في الأمر بالصبر وبيان فضله كثيرة معروفة.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisler</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">26- وعن أبي مَالِكٍ الْحَارِثِ بْنِ عَاصِم الأشْعريِّ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « الطُّهُورُ شَطْرُ الإِيمَان ، وَالْحَمْدُ للَّه تَمْلأَ الْميزانَ وسُبْحَانَ الله والحَمْدُ للَّه تَمْلآنِ أَوْ تَمْلأ مَا بَيْنَ السَّموَات وَالأَرْضِ وَالصَّلاَةِ نورٌ ، والصَّدَقَةُ بُرْهَانٌ ، وَالصَّبْرُ ضِيَاءٌ ، والْقُرْآنُ حُجَّةٌ لَكَ أَوْ عَلَيْكَ . كُلُّ النَّاسِ يَغْدُوا، فَبَائِعٌ نَفْسَهُ فمُعْتِقُها ، أَوْ مُوبِقُهَا» رواه مسلم .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">26</span></span>.<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> </span>Ebû Mâlik Hâris İbni Âsım el-Eş’arî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Temizlik imanın yarısıdır. Elhamdülillah duası mizânı, sübhânellah ve elhamdülillah sözleri ise yer ile gökler arasını sevap ile doldurur. Namaz nurdur; sadaka burhandır; sabır ziyâdır. Kur’an senin ya lehinde ya da aleyhinde delildir. Herkes sabahtan (pazara çıkar)  nefsini satar; kimi onu âzâd  kimi de helâk eder.”</span></span> Müslim,Tahâret 1. Ayrıca bk.Tirmizî, Daavât 86</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ebû Mâlik Hâris İbni Âsım el-Eş’arî</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hadisimizin râvisi Hâris İbni Âsım el-Eş’arî, Ebû Mâlik   künyesiyle meşhur bir sahâbîdir. Uhud harbi gazilerinden olup  Hz. Peygamber’in duasını almıştır. Peygamberimiz’den 27 hadîs rivâyet etmiştir. Ebû Mâlik, Hz. Ömer devrinde tâûn hastalığından vefat etmiştir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1033 ve 1416 numaralarda da gelecek olan bu hadîs-i şerîf, her biri önemli bir gerçeğe işaret eden bir çok konuyu ihtivâ etmektedir. Sırasıyla bunları  ele alalım:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Temizlik diye tercüme ettiğimiz <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">tuhûr</span></span> kelimesi, hadisin bazı rivâyetlerinde abdest anlamında <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">vudû’</span></span> olarak geçmektedir. Bu sebeple buradaki temizlik, şer’î temizlik yani abdest mânasındadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslüman olmak ve iman etmek, büyük-küçük bütün geçmiş günahları yok eder. Abdest de önceki küçük günahları temizler. Bu sebeple abdest almak, mü’mini günahlarından temizlemek bakımından imanın yarısı gibi olur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İman, insanı  tevhid dışı her türlü inanç kirlerinden temizler. Abdest de bu gönül temizliğinin, organlara yansıyan görüntüsü olarak imana delâlet eder. Bu yönüyle, “Mü’minin içi gibi dışı da temizdir” mesajını vermek bakımından imanın yarısıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah sizin imanınızı boşa çıkaracak değildir</span></span>” [Bakara sûresi (2), 143] âyetinde görüldüğü gibi, hadisteki <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">iman</span></span> kelimesi <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">namaz </span></span>anlamında olabilir. Bu takdirde, abdestsiz namaz kılınamayacağı, kılınsa bile  sahih olmayacağı için abdest, namazın yarısı demek olur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Öte yandan iman, kalbin tasdiki ve organların o tasdike boyun eğmesi demektir. Namaz, organların  boyun eğdiğinin delili, abdest de namazın sıhhatının şartı olduğu için, bu mânada imanın yarısı sayılabilir. Ancak bu cümle, “Abdestin sevabı, imanın sevabının yarısıdır” anlamına gelmez. Yine bazı mezheplerin iddia ettiği gibi, amelin imandan bir cüz olduğunu  da göstermez.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Hamd</span></span>, Allah’ı kemâl sıfatlarıyla övmek demektir. Her amelin bir sevabı olduğu ve bunların tartılacağı dinimizce bildirilmiş bir gerçektir. O halde Allah Teâlâ’yı, kendisine lâyık kemâl sıfatlarıyla övmenin, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">elhamdülillah</span></span> demenin ecir ve sevabı da mizanı dolduracak ölçüde büyüktür. Onun kısa bir cümle olduğuna bakılmamalı, tevhid inancının ifadesi olarak, yüce yaratıcıyı tanımak ve tanıtmakta olduğuna bakılmalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah’ı kemâl sıfatları ile anmak demek olan <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">elhamdülillah</span></span> tesbihi ile  O’nu noksan sıfatlardan tenzih anlamındaki <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">sübhânellah</span></span> ifâdesi bir arada söylenince, tam olarak <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">tevhid</span></span>  inancı dile getirilmiş olmaktadır. Bu tesbih ve tenzih, kâinâtın en büyük ve yegâne gerçeğini itiraftır. Sevabı da ona göre olup yer ile gök arasını dolduracak kadardır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisimizdeki bu ifâdeler, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">elhamdülillah ve sübhânellah </span></span>cümlelerinin mü’mine kazandırdığı sevabın büyüklüğünü anlatmakta ve dolayısıyla sık sık ve fakat bilinçli olarak bunların söylenmesini tavsiye etmiş olmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Namaz</span></span>, tıpkı bir ışık kaynağı gibi, insanı kötülük ve çirkinliklerden alıkoyup, doğruya yöneltir. Çünkü o, ışığını imandan alır. Namazlı-niyaz-lı mü’minin hem ruh hayatında hem de yüzünde bu nurun izlerini görmek mümkündür. Günde beş defa  abdest alarak yıkanan insanın, günün yorgunluğunu, maddî-mânevî kirlerini elinden, yüzünden temizlemesi, elbette onda bir parlaklık meydana getirecek, hayatını güzelleştirecek, ona tatlı bir mehtap görünümü kazandıracaktır. Namaz kılmakla kazanılan bu nur ile iyi kötüden, helâl haramdan ayrılacaktır. Mü’min bu sâyede kazandığı irade gücü ve temiz yaşayışının ışığı ile hem dünya hem de âhirette diğer insanlardan farklı ve mutlu bir hayata sahip olacaktır. Kur'ân-ı Kerîm’deki ifadesiyle “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">nurları önlerini aydınlatan</span></span>” [Hadîd sûresi (57), 12] mü’minler arasında yerini alacaktır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Sadaka</span></span>, sadaka veren kişinin imanına delildir. Zira sadaka, hem zekât hem de  hayır-hasenât anlamına gelir. Bunları yerine getirmek de imandan kaynaklanır. Şefkat, yardım, çevreye karşı duyarlılık, zayıf ve kimsesizleri korumak hep iman alâmetidir. Merhametsizlik, haksızlık, duyarsızlık, kabalık ve katılık dinî duygudan, sorumluluktan, ilâhî huzurdaki hesaplaşmaya önem vermemekten, kısacası imansızlıktan ileri gelir. “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Dini yalan sayanı gördün mü? O, yetimi iter-kakar ve asla fakir-fukaranın doyurulmasını teşvik etmez” </span></span>[Mâun sûresi (107), 3] âyeti bu durumu açıkca ortaya koymaktadır. O halde sadaka, imana ve ondan kaynaklanan üstün İslâmî değerlerin varlığına delildir. Öte yandan sadaka veren mü’min, kıyamette malını nereye harcadığı sorulduğu zaman, verdiği sadakayı  gösterecektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Hadisimiz, sabrın mâhiyetini tanıtmakta ve onu bize tarif  etmektedir.</span></span> Eğitim ve öğretimde, konunun mâhiyetini, ait olduğu sistemdeki tarifiyle vermek en isabetli bir uygulamadır. Hadiste Peygamber Efendimiz sabrı “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ziyâ</span></span>” olarak takdim etmektedir. Ziyâ, ışığı ve ısısı kendisinden olan cisimler için, nur ise, ışığını bir başkasından alıp yansıtan cisimler için kullanılır. “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Güneşi ziyâlı, ayı nurlu kılan...Allahtır” </span></span>[Yûnus sûresi (l0), 5] âyeti bunun en kesin delilidir. Bu demektir ki, sabır, mü’minin hem dünya hem de âhiret saâdetini temin yolunda, kendisinde tabiî olarak  bulunan bir ışıktır.  Mü’min bir yandan sabır sayesinde, yasakların yalancı câzibesinin arkasındaki asıl sıkıntı unsurlarını görüp onlardan sakınırken, bir yandan da emirlerin yerine getirilmesinden dolayı ortaya çıkan güçlüklerin gerisindeki  huzuru sezip  güçlükleri sabırla göğüsleyerek sonuçtaki mutluluğa kavuşma imkânı bulur. Mü’mine bu irade  gücünü verecek olan da ondaki sabır, dayanma, ğögüs germe melekesi olacaktır. Kısaca <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">mü’min,  enerji kaynağı kendi içinde olan bir varlıktır.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Âlimlerimiz, “beşerî duyguları akıl ve şeriat sınırları içinde tutmayı” sabır olarak tarif etmişlerdir. Âyet ve hadislerde sabır kelimesinin birkaç mânada kullanıldığı görülmektedir: </span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İbâdetlerin yerine getirilmesi ve yasakların terkedilmesine sabır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Belâ ve musibetlere sabır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Halkın ezâ ve cefâsına sabır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah’a davette, emir bi’l-ma’rûf ve nehiy ani’l-münker’de sabır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Savaş alanlarında ve kâfirlerle mücâdelede sabır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunlardan her biri sabrın,  mü’min için gerçekten bir “ziyâ”, büyük bir güç kaynağı olduğunu göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Belki bazıları sabrı, haksızlıklara boyun eğmek, tepki göstermemek zannedebilirler. Oysa sabır, mü’minin asıl dinamizminin adıdır. Sabır, dayanıklı olmaktır, zorlukları göğüslemektir. Bu sebeple de Yüce Rabbimiz, mü’minlere umdukları kurtuluşa erebilmeleri için sabretmelerini,  sabır yarışında düşmanları geçmelerini  açıkca emretmektedir. Bütün zorluklara dayanmanın  mü’mine daha çok gerektiğini ve yakıştığını hatırlatmaktadır. Allah’ın yardımının sabredenlerle  beraber olmasının hikmeti de bu olsa gerektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sabır, müslümanın öz sermâyesidir. Buna potansiyel güç de denebilir. Kendilerinden yardım beklenen kimseler her zaman yardımcı olmayabilir. Atalarımız ne güzel söylemişlerdir: “Elden gelen öğün olmaz, o da vaktinde bulunmaz.” Ama mü’min kendi aslî sabır gücü ile ayakta durabilirse, en büyük zorlukları aşacak, ulaşmak istediği  hedeflere kavuşacaktır. Bu sebeple sabrın ziyâ olduğunu aslâ unutmamak, daima sabır ışığını önde tutmak gerekmektedir. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Birbirlerine sabrı tavsiye edenler”</span></span>in hüsrân ve zarardan kurtulduğunu haber veren <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Asr sûresi</span></span>,  müslümana yapılabilecek en iyi yardımın sabır tavsiyesi olduğunu belgelemektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sabrın “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ziyâ</span></span>”, namazın “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">nûr</span></span>” diye tanıtılması, sabrın insan hayatındaki herşeyi kuşattığını göstermektedir. Zira “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sabır ve zamanın halletmediği mesele yoktu</span></span>r”. O halde zorluklar karşısında hemen teslim olmamak, doğruda ve hakta direnmek gerekmektedir. Halledilmez gibi gözüken problemler bile sabır ve zamanla çözülecektir. Bu da sabrın “ziyâ” olduğuna bir başka delildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Kur’ân-ı Kerîm</span></span> hidâyet rehberidir. İslâm’ın ana kaynağıdır. İnsanlar ona inanmakla, mü’minler de hükümlerini yaşamakla yükümlüdür. Kur’an, ona bağlı kalmaya çalışanların lehinde, “inandım” dediği halde hükümlerine uymayanların da aleyhinde  delildir. Çünkü her şeyi açıklamış ve kimseye bahâne bulma imkânı bırakmamıştır. Diğer taraftan mü’minler, aralarındaki ihtilafları çözmek için Kur’an’a  başvuracaklar, Kur’an da onların   ya lehinde ya da aleyhinde delil  olacaktır. Yani müslümanlar Kur’an’a göre değerlendirileceklerdir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Her yeni gün herkes için yeni bir pazardır.</span></span> Bu pazarda, bir bakıma insanın dünya ve âhireti alınıp satılmaktadır. Kimileri meşrû sınırlar içinde kalmaya çalışır, kendileri için kârlı bir gün geçirmiş olurlar. Kimileri de sınırlara dikkat etmez, ne pahasına olursa olsun arzularına ulaşmak isterler. Böylece kendileri için hiç de iç açıcı olmayan bir gelecek hazırlamış olurlar. Bu sebeple disiplinli bir müslüman olmaya, her  gün yeniden niyet ve gayret edilmelidir. “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Nefislerini Allah’ın satın aldığı mü’minlerden</span></span>” [Tevbe sûresi  (9), 111] olmaya bakılmalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> Bu hadîs-i şerîfin birbiriyle irtibatsız gibi gözüken cümlecikleri arasında aslında tam bir uyum ve bütünlük bulunmaktadır. Tahâret ile namaz arasında, elhamdülillâh duası ile iman ve Kur’an arasında, sadaka ile pazardaki alış-veriş arasında ve bütün bu unsurlar ile sabır arasında sıkı bir bağ vardır. Sonuçta hadisimiz müslümanı, sabra dayalı bir  iman, ibadet, zikir, hayır ve ticaret  hayatının sahibi olarak tanımlamakta ve  bizlerden böylesi  müslümanlardan olmaya çalışmamızı istemektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Mü’minin hayatında sabrın yeri son derece önemlidir. Sabır mü’minin enerji ve ışık kaynağıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Sabır, zafer ve başarının temel şartıdır. Zira, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah’ın yardımı sabredenlerle beraberdir.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Sabır, katlanmak değil, göğüs germektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Abdest, zikir, namaz, sadaka, Kur’ân-ı Kerîm, bunların her biri mü’minin hayatında ayrı ayrı yer ve rol sahibi değerlerdir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Günlük hayat bir pazar sahnesidir. Her müslümanın bu hayat pazarında “iyi bir müslüman” olarak yerini alması gerekmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">27- وَعَنْ أبي سَعيدٍ بْن مَالِك بْن سِنَانٍ الخُدْرِيِّ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا أَنَّ نَاساً مِنَ الأنصَارِ سَأَلُوا رَسُولَ الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم فأَعْطاهُم ، ثُمَّ سَأَلُوهُ فَأَعْطَاهُمْ ، حَتَّى نَفِد مَا عِنْدَهُ ، فَقَالَ لَهُمْ حِينَ أَنَفَقَ كُلَّ شَيْءٍ بِيَدِهِ : « مَا يَكُنْ مِنْ خَيْرٍ فَلَنْ أدَّخِرَهُ عَنْكُمْ ، وَمَنْ يسْتعْفِفْ يُعِفَّهُ الله وَمَنْ يَسْتَغْنِ يُغْنِهِ اللَّهُ ، وَمَنْ يَتَصَبَّرْ يُصَبِّرْهُ اللَّهُ . وَمَا أُعْطِىَ أَحَدٌ عَطَاءً خَيْراً وَأَوْسَعَ مِنَ الصَّبْرِ » مُتَّفَقٌ عَلَيْهِ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">27</span></span>. Ebû Saîd Sa’d İbni Mâlik İbni Sinân el-Hudrî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anhüm</span>â’dan nakledildiğine göre, Medineli müslümanlardan bir kısmı Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’den bir şeyler istediler. O da verdi. Sonra yine istediler. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>, elindekiler bitinceye kadar verdi. Verebileceği şeyler tükenince onlara şöyle hitab etti:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Yanımda bir şeyler olsaydı, onları sizden esirgemez, verirdim. Kim dilenmekten çekinir, iffetli davranırsa, Allah onun iffetini arttırır. Kim tok gözlü olmak isterse, Allah onu başkalarına muhtaç olmaktan kurtarır.  Kim de sabretmeye gayret ederse, Allah ona sabır verir. Hiç bir kimseye, sabırdan daha hayırlı ve büyük bir lutufta bulunulmamıştır.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Zekât 50, Rikak 20; Müslim, Zekât 124. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Zekât 28; Tirmizî, Birr 77; Nesâî, Zekât 85</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Önceki hadiste sabrın  bir “ziyâ” olduğuna dikkat çekilmişti.  Burada ise, maddî ihtiyaçlar karşısında sabretmenin,  sabredilmesi gereken konuların başında geldiği anlatılmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tarihen sabit bir gerçektir ki, Hz. Peygamber, müslümanların yegâne sığınağı idi. Başı sıkışan, bunalan, aç kalan, herhangi bir meselesi olan hep ona koşar, ondan medet umardı. Efendimiz de müslümanların meselelerini çözmekten asla kaçınmaz, maddi mânevî çâreler bulurdu. Hadiste görüldüğü gibi onun, elinde avucunda bulunan her şeyi  verdiği zamanlar da olurdu. Ancak müslümanların ihtiyaçları büyüktü. Onlar yine istemeye devam edince de “<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Elimde verecek bir şey olsa, onu sizden asla esirgemezdim</span>” diye durumu açıklardı. Sonra da müslümanları bilgilendirmek ve eğitmek maksadıyla, dilenerek, isteyerek ihtiyaç gidermenin bir yol olsa bile, asıl tavrın, kimseye ihtiyaç arzetmemek, yüz suyu dökmemek olduğunu, böyle davrananları Allah’ın başkalarına muhtaç etmeyeceğini hatırlatırdı.   Herkesin, ihtiyâcını kendi içinde firenlemesi gerektiğini anlatırdı. Sabretmenin, yokluğa, sıkıntıya göğüs germenin insanı, daha güçlü kılacağını açıklardı. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sabrın, âdetâ kendi kendini yenileyen</span></span> bir özellik olduğunu öğretirdi. <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Kim sabretmek için gayret sarfederse, Allah ona sabır verir”</span>  beyanı, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">sabrı temin eden gücün yine bizzat sabır</span></span> olduğunu anlatmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Unutulmamalıdır ki, istemekle de giderilemeyecek ihtiyaçlar olabilir.  Göz ve gönül tokluğu, başkalarının yardımıyla bir şeylere kavuşmaktan çok daha sağlıklı ve şerefli bir yoldur. Mü’mine de bu yakışır. Bu sebeple olacaktır ki, Hz. Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> hadisin son kısmında kesin bir gerçeğe dikkat çekmiştir: <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Hiç kimseye sabırdan daha hayırlı ve engin bir lutufta bulunulmamıştır.”</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Her ikrâmın bir sonu, bir sınırı vardır. Ancak sabır öyle bir nimet ve ikrâmdır ki, hayatın her safhasını kucaklar ve her türlü şartta sahibinin  izzet ve şerefini korumasını sağlar. Bir önceki hadiste “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ziyâ</span></span>” olarak tanımlanan sabır, bu hadiste<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> “en hayırlı ve hayatı kucaklayan bir nimet” </span>olarak tanıtılmakta, onun ziyâsının insan hayatını nasıl etkilediği ortaya konulmuş olmaktadır. Hakikaten de  insanı merde, nâmerde el-avuç açmaktan müstağni kılan sabır, en büyük ve en etkin  bir nimet ve ilâhî bir lutuftur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sabretmesini bilmeyen kişi varlıklı da olsa, yoksul da olsa, daima rahatsızdır, doyumsuz ve tatminsizdir. Her zaman açtır. Ancak sabır sayesinde insan, kendi kendisini frenlemeyi   başarabilir. Hem yokluğun hem varlığın, hem acının hem neş’enin, hem belânın hem nimetin tehlikesine karşı mü’minin  en güvenli kalkanı sabırdır. Hadisimiz bize işte  bunu telkin etmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Nebi <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> büyük kerem sahibiydi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Sabır, hayatın tümünü kapsayan hayırlı bir nimet ve en güzel vasıftır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Sabretmek için gayret edeni Allah muvaffak kılar.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Maddi ihtiyaçlar karşısında sabır insana şerefli bir hayat yaşama imkânı verir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Asıl zenginlik gönül tokluğudur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">28- وَعَنْ أبي يَحْيَى صُهَيْبِ بْنِ سِنَانٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ : قَالَ رَسُولُ الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : «عَجَباً لأمْرِ الْمُؤْمِنِ إِنَّ أَمْرَهُ كُلَّهُ لَهُ خَيْرٌ ، وَلَيْسَ ذَلِكَ لأِحَدٍ إِلاَّ للْمُؤْمِن : إِنْ أَصَابَتْهُ سَرَّاءُ شَكَرَ فَكَانَ خَيْراً لَهُ ، وَإِنْ أَصَابَتْهُ ضَرَّاءُ صَبَرَ فَكَانَ خيْراً لَهُ » رواه مسلم .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">28</span></span>. Ebû Yahyâ Suheyb İbni Sinân<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> radıyallahu anh</span>’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem  </span>şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Mü’minin durumu gıbta ve hayranlığa değer. Çünkü her hâli kendisi için bir hayır sebebidir. Böylesi bir özellik sadece mü’minde vardır: Sevinecek olsa, şükreder; bu onun için hayır olur.  Başına bir belâ gelecek olsa, sabreder; bu da onun için hayır olur.” </span></span>Müslim, Zühd 64</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Suheyb-i Rûmî</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hadisimizin râvisi Suheyb İbni Sinân, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Suheyb-i Rûmî</span></span> diye meşhur bir sahâbîdir. Çocuk yaşta önce Rumlara sonra da Araplara esir düştü. Mekke’de İbni Ced’ân’ın müttefiği olarak bulunurken  Ammâr İbni Yâsir radıyallahu anh’den İslâmiyeti öğrenip hemen müslüman oldu. İnancı uğruna işkenceye uğrayan ilk müslümanlardandı. Nesi var nesi yoksa, hepsini müşriklere vererek Medine’ye bin bir zahmetle hicret etti. Medine’de hastalandı. Hz. Peygamber Medineyi teşrif edince Suheyb, durumunu ona arzetti. Hz. Peygamber onu, “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İnsanlar arasında öyleleri var ki, Allah rızası uğrunda kendilerini satarlar</span></span>” </span>[Bakara sûresi (2), 207] <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">âyetini okuduktan sonra “Ebû Yahya! Sen bu alışverişte zarar etmiş değilsin!” buyurarak müjdeledi (Hâkim, el-Müstedrek, III, 398). Ok atmada büyük bir mahâret sahibi olan Hz. Suheyb, Hz. Peygamber’in maiyyetinde bütün savaşlara katıldı. Hz. Ömer’in sûikasta uğradığı günlerde  halifenin isteği üzerine yeni halife seçilinceye kadar üç gün süre ile Hz. Ömer’e vekâleten halifelik yaptı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Orta boylu, kırmızı tenli, çok cömert bir insan olan Suheyb’in dilinde hafif bir kekemelik vardı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Birgün Hz. Ömer kendisine:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- “Oğlun olmadığı halde Ebû Yahya künyesiyle anılıyor, Araplardan olduğunu söylüyor ve pek çok yemek ikrâmında bulunuyorsun. İsrafçı sayılmaz mısın?” diye takıldı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">O şu cevabı verdi:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- “Bana Ebû Yahya künyesini veren Resûl-i Ekrem’dir. Ben</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Musul ahâlisinden</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Nemir İbni Kâsıt hânedânındanım. Ancak küçük yaşta esir düşüp ailemi ve kavmimi kaybettim. Resûl-i Ekrem “En iyileriniz, yemek yediren ve selam verendir” buyurduğu için fazlaca yemek ikrâmında bulunuyorum” </span>(bk. Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 16).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Bütün ömrünü İslâmiyet uğrunda büyük fedâkarlıklarla geçirmiş olan Suheyb-i Rûmî, hicretin 38. yılında 73 yaşında iken vefat etmiş ve Medinedeki Bakî’ kabristanına defnolunmuştur.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İmanı uğrunda Mekke müşriklerinin dayanılmaz işkencelerine uğramış olan bu çilekeş ve büyük sahâbînin rivâyet ettiği hadîs-i şerifte sevgili Peygamber Efendimiz, mü’minin imrenilecek durumuna, onun her hal ü kârda hayır üzere ve mutlu olduğuna dikkat çekmekte, dolayısıyla müslümanları sabır ve şükre davet etmektedir. Bilinen bir gerçektir ki, hayır içinde olmak, kâr etmek, mutlu yaşamak, yarınlara umutla bakmak her insanın temel arzusudur. Şerre, kötülüğe, mutsuzluğa, zarara râzı olacak akıllı bir kişi düşünmek mümkün değildir. Zira böyle bir şey fıtrata aykırıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunun yanında dünyanın meşakkatler, sıkıntılar külfetler ve tezatlar yurdu olduğu da bir başka gerçektir. Bu sebeple tezatlar içinde doğruyu bulmak, sıkıntılar içinde mutlu olabilmek, külfetler içinde boğulmadan, kötülüğe kapılmadan hayr üzere hayatı sürdürebilmek büyük bahtiyarlıktır. İşte insanı bu bahtiyarlığa ve başarıya ulaştıran özellik tek kelime ile <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">iman</span></span>’dır. Çünkü iman duygu ve davranışlarda orta hallilik (itidal) ve hayırda devamlılık (istikrar) kaynağıdır. İnsanlar hatayı itidallerini kaybettikleri anda işlerler. İman, ilâhî irâde ile irtibat kurmak demektir. Bu irtibat kesintiye uğrarsa, insan tehlike, zarar ve şerle karşı karşıya kalır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hayat sevinç-üzüntü şeridi halinde devam edip gider. Sevinç vesileleriyle karşılaşınca şımarmak, üzüntü sebepleriyle yüz yüze gelince  ölçüsüz şekilde üzülmek, mü’minin iradesini, aşırılıktan uzak orta halli yaşayışını etkileyip onu büyük yanlışlara sürükleyebilir.  İşte bu tehlikeli ortamdan mü’min, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">nimete kavuşunca şükretmek, sıkıntıya düşünce sabır</span>  göstermekle kurtulur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisimiz, olgun  müslümanın öteki insanlardan farklı olan bu özelliğine işâret etmekte, inananlara hayat mücâdelesinde güçlü ve mutlu olmanın en doğru yolunu göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İnsanların olaylar karşısında gösterdikleri tepkiler değişiktir. Çok büyük sevinç anlarını geçiştiriveren kişilerin yanında, her türlü kaydı unutmuş görünerek, olmadık aşırılıklara düşenler de görülmektedir. Büyük sıkıntıları büyük bir metânetle karşılayanlar olduğu gibi, çok küçük sıkıntıları bile dayanılması imkânsız felâketmiş gibi büyütüp feryâd ü figân edenler, hatta işi daha da ileri götürüp - Allah saklasın - kendi canına kıyanlar, intihara kalkışanlar da bulunmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Unutulmamalıdır ki, şükür şımarıklığa, aşırılığa, dolayısıyla nimetin zevâline engel olma irâdesidir. Sabır, belâyı daha başka belâlara sebep kılmama, günahı günahlara gerekçe yapmama disiplinidir. Hadisimiz, bu irade ve disiplinin sadece olgun mü’mine has olduğunu haber vermekte, imanın, tepkilerimize olan etkisini gözler önüne sermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisimizden anladığımıza göre, mü’min olmak demek, belâ ve sıkıntıya uğramamak demek değildir [bk. Ankebût sûresi (28), 2]. Öteki insanlar gibi mümin de sıkıntılarla karşılaşır, imtihan olunur. Ne var ki o, bu sıkıntı ve musibet ortamından kurtulma imkânına, sabır gibi bir can yeleğine sahiptir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">O halde “çekilmesi güçleşen dünya hayatı”nın, “yaşanması istenen” bir hayat haline gelebilmesi için gerçek anlamda mü’min olma yarışına girmek lazımdır. “Dayanıklı mü’min” olmak konusunda öteki mümin kardeşlerimize destek olmak gerekmektedir. Hadisimizin ihtivâ ettiği hayret karışımı takdirin ve teşvikin anlamı bu olsa gerektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. İman, belâ ve musibete uğramaya mâni değildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Sabretmek suretiyle belâ nimete dönüştürülebilir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Nimete şükür, nimetin arttırılmasına sebep olduğu gibi, belâya sabır da onun hayra dönüşmesine vesile olur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4 Şükür ve sabır, bütün hayatı hayır üzere geçirme imkânıdır. Bunu da Allah Teâlâ mü’minlere ihsan buyurmuştur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">29- وعنْ أَنسٍ رضِيَ الله عنْهُ قَالَ : لمَّا ثقُلَ النَّبِيُّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم جَعَلَ يتغشَّاهُ الكرْبُ فقَالتْ فاطِمَةُ رَضِيَ الله عنْهَا : واكَرْبَ أبَتَاهُ ، فَقَالَ : « ليْسَ عَلَى أبيك كرْبٌ بعْدَ اليَوْمِ » فلمَّا مَاتَ قالَتْ : يَا أبتَاهُ أَجَابَ ربّاً دعَاهُ ، يا أبتَاهُ جنَّةُ الفِرْدَوْسِ مأوَاهُ ، يَا أَبَتَاهُ إِلَى جبْريلَ نْنعَاهُ ، فلَمَّا دُفنَ قالتْ فاطِمَةُ رَضِيَ الله عَنهَا : أطَابتْ أنفسُكُمْ أَنْ تَحْثُوا عَلَى رسُول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم التُّرابَ ؟ روَاهُ البُخاريُّ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">29.<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> </span></span></span>Enes İbni Mâlik <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh </span>şöyle dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem’</span>in hastalığı ağırlaşınca sıkıntıları çoğaldı.  Durumu gören Fâtıma <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anhâ</span>:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Vah babacığım, ne büyük sıkıntın var! dedi. Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“</span></span>(Kızım)<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">, bugünden sonra babanın sıkıntısı olmayacak”</span></span> buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûl-i Ekrem <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> vefat edince, bu defa Fâtıma <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anhâ:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Allah’ın çağrısına icâbet eden babacığım vah, mekânı Firdevs cenneti olan babacığım vah,  kara haberini ancak dostu Cebrail’le paylaşacağımız babacığım vah, diye ağladı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in defninden sonra da Hz. Fâtıma duygu ve üzüntülerini şöyle dile getirdi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Resûlullah’ın üzerine (çarçabuk) toprak atmaya eliniz nasıl vardı, gönlünüz nasıl râzı oldu?</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Meğâzî 83. Ayrıca bk. İbni Mâce, Cenâiz 65</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu hadîs-i şerîfte, sabır konusunda Peygamber Efendimiz’in tavrını görmekteyiz. “Sekerât-ı mevt” denilen, can çekişme sırasındaki şiddetli sıkıntıları yaşamak bakımından Hz. Peygamber diğer müslümanlardan farklı bir durumda değildi. O da sıkıntı çekiyordu. Ancak şikâyet etmiyor, sabrediyordu. Sevgili kızı Hz. Fâtıma, durumu görünce dayanamamış, babasına karşı duyduğu derin muhabbetin tabiî bir sonucu olarak üzüntüsünü dile getirmiş, “Vah babacığım, ne kadar da büyük sıkıntın var” deyivermişti. Efendimiz kızını teselli etmek ve “her sıkıntının bir sonu olduğu”nu belirtmek maksadıyla, “Bugünden sonra baban sıkıntı çekmeyecek” buyurmuş, bu bitmek üzere olan sıkıntıları sabırla karşıladığını duyurmuştu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber’in bu sözleriyle vefâtını haber verdiğini Hz. Fâtıma’nın o anda anlayıp anlamadığını bilemiyoruz. Ancak, anlamışsa bile, sevgili babası için sıkıntısız bir gelecek müjdesi almış olmaktan biraz teselli bulduğunu  tahmin edebiliriz.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber’in vefâtından sonra Hz. Fâtıma’nın söyledikleri, üzüntüsünün tabiî bir ifâdesidir. Bu ifâdede aşırılık yoktur. Hatta onun, Hz. Peygamber’in âhiretteki mevki ve  makamlarını anarak  kendi kendini bir anlamda teselli ettiğini bile düşünebiliriz. “Vah” diye üzüntüsünü dile getirmesi, onun Hz. Peygamber’in vefatını kabullenemediği mânasına gelmez. Ölüm haberini  dostlara ulaştırmak âdettendir. Hz. Fâtıma da bu geleneğin bir uzantısı olarak hâdiseyi Cebrâil’e haber  vermekten ve acıyı onunla paylaşmaktan söz etmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bir rivâyette, hadisimizin râvisi Hz. Enes’e hitâben söylediği kaydedilen son cümle, Hz. Fâtıma’nın olay karşısındaki hislerini ifade açısından fevkalâde dikkat çekicidir. “Resûlullah’ın üzerine toprak atmaya nasıl eliniz vardı, nasıl gönlünüz razı oldu?” Bu söz onun, Hz. Peygamber’in defnedilmesini içine sindiremediğini göstermez. Olsa olsa bu işin bu kadar çabuk ve kısa zamanda yapılması onu şaşırtmış olabilir. Hz. Enes’in herhangi bir cevap vermemiş olması da bu sözlerin üzüntülü anlarda tabiî karşılanabilecek türden olduğunu gösterir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hem unutulmamalıdır ki sabır, hiç üzülmemek demek değildir. Sınırı aşmayan söz ya da fiillerle sıkıntıları geçiştirmesini becerebilmektir. Hz. Fâtıma’nın yanık sözlerinde de bunu görmekteyiz.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu olay, bir yandan sabrın gerçekten büyük ve zor bir iş olduğunu gösterirken, bir yandan da bizzat Hz. Peygamber ve ailesinin  bu konudaki davranışlarını gözler önüne sermekte,  konuya ait sünnetteki tabiîliği ümmete öğretmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">l. Ölmek üzere olan kişiye üzülmek ve acımak tabiî bir hâdisedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Vefatından sonra kişiyi vasıflarıyla anmak câizdir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Peygamber Efendimiz, ölüm öncesi sıkıntılarına sabretmesiyle de ümmetine örnek olmuştur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">30- وعنْ أبي زيْد أُسامَة بن زيد حَارثَةَ موْلَى رسُول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم وحبَّهِ وابْنِ حبِّهِ رضـِيَ الله عنهُمَا ، قالَ : أَرْسلَتْ بنْتُ النَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : إنَّ ابْنِي قَدِ احتُضِرَ فاشْهدْنَا ، فأَرسَلَ يقْرِئُ السَّلامَ ويَقُول : « إن للَّه مَا أَخَذَ ، ولهُ مَا أعْطَى ، وكُلُّ شَيْءٍ عِنْدَهُ بأجَلٍ مُسمَّى ، فلتصْبِر ولتحْتسبْ » فأرسَلَتْ إِليْهِ تُقْسمُ عَلَيْهِ ليأْتينَّها. فَقَامَ وَمَعَهُ سَعْدُ بْنُ عُبادَةَ، وَمُعَاذُ ابْنُ جَبَلٍ ، وَأُبَيُّ بْنَ كَعْبٍ ، وَزَيْدُ بْنِ ثاَبِتٍ ، وَرِجَالٌ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ ، فَرُفِعَ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم الصبيُّ ، فأقعَدَهُ في حِجْرِهِ ونَفْسُهُ تَقعْقعُ ، فَفَاضتْ عَيْناهُ ، فقالَ سعْدٌ : يَا رسُولَ الله مَا هَذَا ؟ فقالَ: « هَذِهِ رَحْمةٌ جعلَهَا اللَّهُ تعَلَى في قُلُوبِ عِبَادِهِ » وفي روِايةٍ : « في قُلُوبِ منْ شَاءَ مِنْ عِبَادِهِ وَإِنَّمَا يَرْحَمُ اللَّهُ منْ عِبَادِهِ الرُّحَمَاءَ » مُتَّفَقٌ عَلَيْهِ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وَمَعْنَى « تَقَعْقَعُ » : تَتحَرَّكُ وتَضْطَربُ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">30. </span></span>Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in azadlısı, dostu ve dostunun oğlu olan Ebû Zeyd Üsâme İbni Zeyd İbni Hârise <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anhümâ’</span>dan nakledildiğine göre o şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kızı (Zeynep), Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’e:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Oğlum ölmek üzeredir, lutfen bize kadar geliniz, diye haber gönderdi. Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> - “Alan da veren de Allah’tır. O’nun katında her şeyin belli bir vakti vardır.  Sabretsin ve ecrini Allah’tan beklesin”</span></span>, buyurarak kızına selâm gönderdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunun üzerine Kızı, Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem’e</span>;</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ne olur, mutlaka gelsin, diye tekrar haber yolladı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu defa Peygamber<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> sallallahu aleyhi ve sellem</span> yanında Sa’d İbni Ubâde, Muâz İbni Cebel, Übeyy  İbni Kâ’b, Zeyd İbni Sâbit ve başka bazı sahâbîler olduğu halde kalkıp kızına gitti. Çocuğu Hz. Peygamber’e verdiler, kucağına aldı. Yavrucak pek zor nefes almaktaydı. Resûlullah’ın gözlerinden yaşlar boşandı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Durumu gören Sa’d İbni Ubâde:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ey Allah’ın Resûlü, bu ne haldir? dedi.  Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> de:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Bu, Allah’ın, kullarının kalbine koymuş olduğu merhamet duygusudur”</span></span> buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisin bir başka  rivâyetinde  Hz. Peygamber, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Bu, dilediği kullarının  kalbine Allah’ın koyduğu bir rahmettir. Zaten Allah ancak, merhametli kullarına rahmet eder”</span></span> buyurmuştur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Cenâiz 33, Müslim, Cenâiz, 9, 11. Ayrıca bk. Buhârî, Eymân 9, Merdâ 9, Tevhîd 25; Ebû Dâvûd, Cenâiz 24, Edeb 58; Nesâî, Cenâiz 22; İbni Mâce, Cenâiz 53</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Üsâme İbni Zeyd</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hadisimizin râvîsi Üsâme İbni Zeyd radıyallahu anhümâ “hibbu Resûlullah” (Resûlullah’ın sevgilisi) lakabı ile bilinmektedir.   Resûlullah’ın onu ve torunu Hasan’ı kucağına alıp  </span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allahım, ben bu ikisini seviyorum, sen de sev onları!”<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> </span></span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">buyurduğunu rivayet etmektedir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Üsâme, küfür, şirk ve Câhiliye pisliklerine hiç bulaşmadı. Hicretten sonra savaşlar başlayınca, yaşı küçük olduğu için ilk harblere katılamadı . Fakat kısa zamanda seriyyelerde er ve komutan olarak görev aldı. Mekke fethinde ve sonraki harblerde bulundu.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Üsâme bir harbte başından geçen olayı şöyle anlatır:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Medineli bir müslüman ile birlikte bir müşriki takibe başladık. Yakalanacağını anlayınca Lâ ilâhe illallah deyiverdi. Medineli müslüman derhal silahını geri çekti. Ben ise, onun canını kurtarmak maksadıyla kelime-i tevhîd’i söylediğini düşünerek aman vermeyip adamı öldürdüm. Dönüşte durumu Resûlullah’a haber verdiğimizde:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- “Ey Üsâme!, Lâ ilâhe illallah diyen birini mi öldürdün?” </span></span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">diye o kadar çok tekrar etti ki, ben  o gün müslüman olmayı ve o adamı öldürmemiş olmayı temenni ettim.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- “Bundan böyle asla Lâ ilâhe illallah diyen kimseyi öldürmeyeceğim” dedim. Resûlullah:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- “Benden sonra da mı Ey Üsâme?”</span></span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> buyurdu.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Ben de:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- “Evet, sizden sonra da” dedim.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Üsâme’nin, Hz. Osman’ın şehid edilmesiyle başlayan olaylarda hiçbir tarafı tutmayıp  olaylara karışmamasında muhtemelen bu kararı etkili olmuştur.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Üsâme, Hz. Peygamber tarafından daha 18 yaşında bir delikanlıyken, büyük sahâbilerden bir çoğunun er olarak bulunduğu orduya komutan tayin edilmiştir. Ne var ki, Resûlullah’ın hastalığı sebebiyle Medine’den ayrılmayan Üsâme ordusu, Efendimiz’in defninden sonra Halife Hz. Ebû Bekir’in emriyle göreve çıkmıştır. Görevini başarı ile tamamlamış ve Medine’de büyük sevinç gösterileri ile karşılanmıştır.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Ömer, Üsâme ile karşılaştığında ona şöyle derdi:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- Selâm sana ey emîr! Resûlullah vefat ettiğinde sen bizim emirimizdin.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Ömrünün 20 yılını Hz. Peygamber’in çok yakınında geçirmiş bulunan Hz. Üsâme, Hz. Peygamber’den 128 hadis rivayet etmiştir. Bunlardan on beşini Buhârî ve Müslim birlikte rivayet etmişlerdir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Peygamber’in “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah ve Resûlünü seven, Üsâmeyi sevsin!”</span></span> buyruğunun muhatabı bu yiğit sahâbî, 60 yaşındayken hicrî 54. yılda vefat etti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">925 ve 928 numaralarda tekrarlanacak olan hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz’in sözü edilen kızı, Zeyneb’tir. Bu durum, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Musannef</span> adlı büyük hadis kitabıyla tanınan İbni Ebû Şeybe’nin bir rivâyetinde açıkca görülmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Can çekişen yavrunun adı, Ali İbni Ebü’l-Âs’tır. Ebü’l-Âs, Hz. Zeyneb’in ilk kocasıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kızının çağırdığını duyunca Hz. Peygamber’in kalkıp gitmemesi, ancak Hz. Zeyneb’in yemin vererek gönderdiği son haber üzerine gitmesi, bir kaç ihtimalle açıklanabilir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber o anda ya önemli bir işle meşgul bulunuyordu; ya da Hz. Zeyneb’i eğitmek, Allah’a tam teslim olmak gerektiği fikrini ona vermek istemişti veya  bu tür çağrıları alınca hemen gitmenin gerekli olmadığını beyan etmek istemişti.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisin râvîsi Üsâme İbni  Zeyd,  haberi Hz. Peygamber’e verdikleri zaman çocuğun can çekişmekte olduğunu, zor nefes aldığını Buhârî’nin bir başka rivâyetinde daha açık ve duygulu ifâdelerle anlatmaktadır. İşte bu manzara karşısında rahmet peygamberi Efendimiz’in gözleri yaşarmıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hazrec Kabilesi reisi büyük sahâbî Sa’d İbni Ubâde’nin:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ölüye ağlamayı  yasakladığın halde  bu göz yaşları nedir, ya Resûlallah? diye sorması, onun her türlü üzüntü ve göz yaşını, yasak edilen yaka-paça yırtarak ve bağırıp çağırarak ağlamak <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(niyâha)</span></span> hükmünde sanmasındandır. Efendimiz ise, sessiz ve ılık göz yaşı dökmenin, Allah Teâlâ’nın, kullarına verdiği merhamet ve acıma hissinin tabiî ve güzel bir neticesi olduğunu söylemiş; Allah’ın, ancak merhamet sahiplerine rahmet edeceğini bildirmek suretiyle böylesi üzüntünün hem yasak olmadığını hem de mertliğe ve yiğitliğe aykırı bulunmadığını anlatmıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber’in, kızı Zeyneb’e haberci ile  ulaştırdığı sözleri, tam bir tâziye ve teselli örneğidir: “<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Alan da veren de Allah’tır. Her canlının belli bir ömrü vardır. Sabretsin ve ecrini Allah’tan beklesin.”</span> İşte bu hâl, başa gelene rızâ çizgisidir. Sabır da zaten her zamankinden çok böyle yerde gereklidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Burada üç ayrı senedle gelmesine rağmen, iki senedinin tenkid edilmiş olması sebebiyle  “zayıf” sayılan bir rivâyeti, Hz. Peygamber’in Muâz İbni Cebel’e yazdığı mektubun tercümesini, bir tâziye örneği olarak kaydetmek istiyoruz.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“ Bismillahirrahmanirrahim</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah’ın resûlü Muhammed’den Muâz İbni Cebel’e...</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah’ın selâmı üzerine olsun...</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Kendisinden başka ilah bulunmayan Allah’a hamdettiğimi sana iletmek isterim. İmdi; Allah ecrini artırsın, sana sabretme gücü versin. Bizi ve seni şükre muvaffak kılsın. Zira canlarımız, mallarımız, evlâd ü iyâlimiz, azîz ve celîl olan Allah’ın bize tatlı hibeleri, geçici bir süre için  yanımıza bıraktığı emânetleri cümlesindendir. Allah sana  o çocuğu vermekle seni sevindirdi. Şimdi de onu büyük bir ecir karşılığında senden aldı. Onun karşılığında Allah’tan rahmet, mağfiret ve hidâyet bekliyorsan, sabret.. Üzüntü ve kederin, ecrini yok etmesin, sonra pişman olursun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Bil ki, ağlayıp sızlamak hiç bir şeyi geri getirmez, hüzün ve kederi de defedemez; başa gelecek olan zaten gelmiştir </span>(Hâkim, el-<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Müstedrek</span>, III, 273. Hadisin durumu hakkında bilgi için bk. İbni Arrâk,<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Tenzîhu’ş-şerî’a</span>, II, 368).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Feryâd ü figân etmeksizin ölüye ağlamak câizdir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Fazilet sahibi kişileri ölmek üzere olan hastanın yanına getirmek, gelmek istemezlerse, gerekiyorsa  ısrar etmek câizdir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Ölüm olayından önce ölünün yakınlarına sabır tavsiye edilir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Çocuk da olsa hasta ziyâreti meşrûdur ve bu ziyârete izinsiz de gidilebilir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">31- وَعَنْ صُهَيْبٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَالَ : « كَانَ مَلِكٌ فيِمَنْ كَانَ قبْلَكُمْ، وَكَانَ لَهُ سَاحِرٌ ، فَلَمَّا كَبِرَ قَالَ لِلْمَلِك : إِنِّي قَدْ كَبِرْتُ فَابعَثْ إِلَيَّ غُلاَماً أُعَلِّمْهُ السِّحْرَ ، فَبَعَثَ إِلَيْهِ غُلاَماً يعَلِّمُهُ ، وَكَانَ في طَريقِهِ إِذَا سَلَكَ رَاهِبٌ، فَقَعَدَ إِلَيْهِ وَسَمِعَ كَلاَمهُ فأَعْجَبهُ ، وَكَانَ إِذَا أَتَى السَّاحِرَ مَرَّ بالرَّاهِب وَقَعَدَ إِلَيْه ، فَإِذَا أَتَى السَّاحِرَ ضَرَبَهُ ، فَشَكَا ذَلِكَ إِلَى الرَّاهِبِ فقال : إِذَا خَشِيتَ السَّاحِر فَقُلْ : حبَسَنِي أَهْلي ، وَإِذَا خَشِيتَ أَهْلَكَ فَقُلْ: حَبَسَنِي السَّاحرُ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">      فَبيْنَمَا هُو عَلَى ذَلِكَ إذْ أتَى عَلَى دابَّةٍ عظِيمَة قدْ حَبَسَت النَّاس فقال : اليوْمَ أعْلَمُ السَّاحِرُ أفْضَل أم الرَّاهبُ أفْضلَ ؟ فأخَذَ حجَراً فقالَ : اللهُمَّ إنْ كان أمْرُ الرَّاهب أحَبَّ إلَيْكَ مِنْ أَمْرِ السَّاحِرِ فاقتُلْ هَذِهِ الدَّابَّة حتَّى يمْضِيَ النَّاسُ ، فرَماها فقتَلَها ومَضى النَّاسُ، فأتَى الرَّاهب فأخبَرهُ . فقال لهُ الرَّاهبُ : أىْ بُنيَّ أَنْتَ اليوْمَ أفْضلُ منِّي ، قدْ بلَغَ مِنْ أمْركَ مَا أَرَى ، وإِنَّكَ ستُبْتَلَى ، فإنِ ابْتُليتَ فَلاَ تدُلَّ عليَّ ، وكانَ الغُلامُ يبْرئُ الأكْمةَ والأبرصَ ، ويدَاوي النَّاس مِنْ سائِرِ الأدوَاءِ . فَسَمعَ جلِيسٌ للملِكِ كانَ قدْ عمِىَ، فأتَاهُ بهداياَ كثيرَةٍ فقال : ما ههُنَا لك أجْمَعُ إنْ أنْتَ شفَيْتني ، فقال إنِّي لا أشفِي أحَداً، إِنَّمَا يشْفِي الله تعَالى، فإنْ آمنْتَ بِاللَّهِ تعَالَى دعوْتُ الله فشَفاكَ ، فآمَنَ باللَّه تعَالى فشفَاهُ اللَّهُ تَعَالَى ، فأتَى المَلِكَ فجَلَس إليْهِ كما كانَ يجْلِسُ فقالَ لَهُ المَلكُ : منْ ردَّ علَيْك بصَرك؟ قال : ربِّي . قَالَ: ولكَ ربٌّ غيْرِي ؟، قَالَ : رَبِّي وربُّكَ الله ، فأَخَذَهُ فلَمْ يزلْ يُعذِّبُهُ حتَّى دلَّ عَلَى الغُلاَمِ فجئَ بِالغُلاَمِ ، فقال لهُ المَلكُ : أىْ بُنَيَّ قدْ بَلَغَ منْ سِحْرِك مَا تبْرئُ الأكمَهَ والأبرَصَ وتَفْعلُ وَتفْعَلُ فقالَ : إِنَّي لا أشْفي أَحَداً ، إنَّما يشْفي الله تَعَالَى، فأخَذَهُ فَلَمْ يزَلْ يعذِّبُهُ حتَّى دلَّ عَلَى الرَّاهبِ ، فجِئ بالرَّاهِبِ فقيل لَهُ : ارجَعْ عنْ دِينكَ، فأبَى ، فدَعا بالمنْشَار فوُضِع المنْشَارُ في مفْرقِ رأْسِهِ، فشقَّهُ حتَّى وقَعَ شقَّاهُ ، ثُمَّ جِئ بجَلِيسِ المَلكِ فقِلَ لَهُ : ارجِعْ عنْ دينِكَ فأبَى ، فوُضِعَ المنْشَارُ في مفْرِقِ رَأسِهِ ، فشقَّهُ به حتَّى وقَع شقَّاهُ ، ثُمَّ جئ بالغُلامِ فقِيل لَهُ : ارجِعْ عنْ دينِكَ ، فأبَى ، فدَفعَهُ إِلَى نَفَرٍ منْ أصْحابِهِ فقال : اذهبُوا بِهِ إِلَى جبَلِ كَذَا وكذَا فاصعدُوا بِهِ الجبلَ ، فـإذَا بلغتُمْ ذروتهُ فإنْ رجعَ عنْ دينِهِ وإِلاَّ فاطرَحوهُ فذهبُوا به فصعدُوا بهِ الجَبَل فقال : اللَّهُمَّ اكفنِيهمْ بمَا شئْت ، فرجَف بِهمُ الجَبَلُ فسَقطُوا ، وجَاءَ يمْشي إِلَى المَلِكِ ، فقالَ لَهُ المَلكُ : ما فَعَلَ أَصحَابكَ ؟ فقالَ : كفانيهِمُ الله تعالَى ، فدفعَهُ إِلَى نَفَرَ منْ أصْحَابِهِ فقال : اذهبُوا بِهِ فاحملُوه في قُرقُور وَتَوسَّطُوا بِهِ البحْرَ ، فإنْ رَجَعَ عنْ دينِهِ وإلاَّ فَاقْذفُوهُ ، فذَهبُوا بِهِ فقال : اللَّهُمَّ اكفنِيهمْ بمَا شِئْت ، فانكَفَأَتْ بِهِمُ السَّفينةُ فغرِقوا ، وجَاءَ يمْشِي إِلَى المَلِك . فقالَ لَهُ الملِكُ : ما فَعَلَ أَصحَابكَ ؟ فقال : كفانِيهمُ الله تعالَى . فقالَ للمَلِكِ إنَّك لسْتَ بقَاتِلِي حتَّى تفْعلَ ما آمُركَ بِهِ . قال : ما هُوَ ؟ قال : تجْمَعُ النَّاس في صَعيدٍ واحدٍ ، وتصلُبُني عَلَى جذْعٍ ، ثُمَّ خُذ سهْماً مِنْ كنَانتِي ، ثُمَّ ضعِ السَّهْمِ في كَبدِ القَوْسِ ثُمَّ قُل : بسْمِ اللَّهِ ربِّ الغُلاَمِ ثُمَّ ارمِنِي ، فإنَّكَ إذَا فَعَلْتَ ذَلِكَ قَتَلْتنِي . فجَمَع النَّاس في صَعيدٍ واحِدٍ ، وصلَبَهُ عَلَى جذْعٍ ، ثُمَّ أَخَذَ سهْماً منْ كنَانَتِهِ ، ثُمَّ وضَعَ السَّهمَ في كبِدِ القَوْسِ، ثُمَّ قَالَ : بِسْم اللَّهِ رَبِّ الغُلامِ ، ثُمَّ رمَاهُ فَوقَعَ السَّهمُ في صُدْغِهِ ، فَوضَعَ يدَهُ في صُدْغِهِ فمَاتَ . فقَالَ النَّاسُ : آمَنَّا بِرَبِّ الغُلاَمِ ، فَأُتِىَ المَلكُ فَقِيلُ لَهُ : أَرَأَيْت ما كُنْت تحْذَر قَدْ وَاللَّه نَزَلَ بِك حَذرُكَ . قدْ آمنَ النَّاسُ . فأَمَرَ بِالأخدُودِ بأفْوَاهِ السِّكك فخُدَّتَ وَأضْرِمَ فِيها النيرانُ وقالَ : مَنْ لَمْ يرْجَعْ عنْ دينِهِ فأقْحمُوهُ فِيهَا أوْ قيلَ لَهُ : اقْتَحمْ ، ففعَلُوا حتَّى جَاءتِ امرَأَةٌ ومعَهَا صَبِيٌّ لهَا ، فَتقَاعَسَت أنْ تَقعَ فِيهَا ، فقال لَهَا الغُلاَمُ : يا أمَّاهْ اصبِرِي فَإِنَّكَ عَلَي الحَقِّ » روَاهُ مُسْلَمٌ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">« ذرْوةُ الجَبلِ » : أعْلاهُ ، وَهي بكَسْر الذَّال المعْجمَة وضمها و « القُرْقورُ » بضَمِّ القَافَيْن : نوْعٌ منْ السُّفُن و « الصَّعِيدُ » هُنا : الأرضُ البارزَةُ و «الأخْدُودُ»: الشُّقوقُ في الأرْضِ كالنَّهْرِ الصَّغيرِ و « أُضرِمَ » أوقدَ « وانكفَأَت» أي : انقلبَتْ و « تقاعسَت » توقَّفتْ وجبُنتْ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">31.</span></span> Suheyb (-i Rûmî) <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallâhü anh</span>’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem </span>şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Sizden önceki ümmetler içinde bir padişah, bir de onun sihirbazı vardı. Bu sihirbaz yaşlanınca, padişaha:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- “Ben yaşlandım, bana genç birini göndersen de ona sihirbazlığı öğretsem” dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Padişah da ona bir genç gönderdi. Gencin yolu üzerinde bir  rahip  bulunmaktaydı. Genç ona uğradı, yanında oturdu ve konuşmalarını dinledi, beğendi. Sihirbaza her gittiğinde rahibe uğrar ve yanında bir süre kalırdı. Sihirbaz ona “niçin geç kaldın?” diye kızar ve  döğerdi. Delikanlı bu durumu rahibe şikâyet etti. O da şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Sihirbazdan korktuğunda, “evdekiler alıkoydular”de; âilenden çekindiğinde de “sihirbaz alıkoydu” de.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Genç, durumu böylece idare edip giderken, bir gün yolda insanların gelip geçmesine  engel olan büyük ve yırtıcı bir hayvana rastladı ve kendi kendine “Sihirbazın mı yoksa râhibin mi daha üstün olduğunu işte şimdi öğreneceğim” diyerek bir taş aldı ve “Ey Allahım, rahibin yaptıklarını sihirbazın yaptıklarından daha çok seviyorsan, şu hayvanı öldür ki insanlar yollarına devam etsinler” dedi ve taşı hayvana doğru fırlatıp onu öldürdü. Halk da geçip gitti. Daha sonra delikanlı râhibe gelip olayı anlattı. Râhip ona:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Delikanlı! Şimdi artık sen benden daha üstünsün. Zira, sen bu gördüğüm mertebeye erişmişsin. Öyle sanıyorum ki, sen yakında bir belâya uğratılacaksın. Böyle bir şey olursa, sakın benim bulunduğum yeri kimseye gösterme! dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Delikanlı, körleri, alaca hastalığına tutulmuş olanları kurtarır ve diğer hastalıkları da tedâvî ederdi. Padişahın  o sıralarda kör olmuş bir yakını bunu duydu, değerli hediyelerle birlikte delikanlıya gitti ve:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Eğer beni tedâvî edersen, bütün bunlar senin olacak dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Delikanlı:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ben kendiliğimden kimseye şifâ veremem. Şifayı ancak Allah  Teâlâ verir. Eğer sen Yüce Allah’a inanırsan, ben  ona dua ederim, o da (dilerse) sana şifa verir, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Adam iman etti. Allah Teâlâ da ona şifa verdi. Adam eskiden olduğu gibi padişahın yanına gelip meclisteki yerini aldı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Padişah:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Senin gözünü kim iyi  etti? diye sordu. O da:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Rabbim, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu defa Padişah:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Senin benden başka rabbin mi var? diye gürledi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Adam:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Benim de senin de rabbin Allah Teâlâ’dır, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunun üzerine sinirlenen padişah adamı tutuklattı ve gencin yerini gösterinceye kadar ona işkence ettirdi. Sonuçta adam gencin yerini söyledi. Delikanlı getirildi. Padişah ona:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Delikanlı, demek senin sihirbazlığın körleri ve alacaları iyi edecek dereceye ulaşmış. Duydum ki sen epeyce işler yapıyormuşsun, öyle mi? diye sordu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Delikanlı:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Hayır, ben kimseye şifa veremem. Şifa veren Allah Teâlâ’dır dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Padişah delikanlıyı tutuklattı ve rahibin yerini gösterinceye kadar ona işkence ettirdi. Neticede râhip getirildi ve kendisine “dininden dön!” denildi. Râhip  bu teklife   yanaşmadı. Bunun üzerine padişah bir testere getirtip  başının tam ortasından rahibi ikiye biçtirdi. Rahibin parçalarının her biri  bir yana düştü. Sonra Padişahın  adamı getirildi ona da “dininden dön!” denildi. Ancak o da kabul etmedi. Padişah onu da parçalarının her biri bir tarafa düşünceye kadar testere ile  başının ortasından ikiye biçtirdi. Daha sonra delikanlı getirildi ve “dininden dön (yoksa öleceksin)” diye tehdid edildi, fakat delikanlı direndi. Padişah delikanlıyı adamlarından bir gruba teslim etti ve onlara şu tâlimatı verdi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Bunu şu dağın tepesine çıkarın, dininden dönerse ne âlâ, değilse, aşağıya yuvarlayın gitsin.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Delikanlıyı götürdüler, dağın tepesine çıkardılar.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Delikanlı:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Allahım, beni bunların elinden nasıl dilersen öylece kurtar!” diye dua etti. Bunun üzerine dağ sarsıldı ve onlar aşağı yuvarlandılar. Delikanlı sapasağlam yürüyerek padişahın yanına döndü. Padişah ona:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Yanındakiler ne oldu? dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Delikanlı da :</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Allah beni onların elinden kurtardı, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunun üzerine padişah, delikanlıyı adamlarından bir başka gruba teslim etti ve:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Bunu Kurkur denilen bir gemiye bindirip denizin ortasına götürün. Dininden dönerse ne âlâ, değilse, denize atın gitsin, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Delikanlıyı alıp götürdüler. O:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Allahım, beni bunların elinden dilediğin şekilde kurtar!” diye dua etti.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Gemi içindekilerle beraber ala-bora oldu, hepsi boğuldu. Delikanlı sağ-sâlim padişahın yanına döndü.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Padişah onu görünce:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Yanındakiler ne oldu? diye sordu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Delikanlı da:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Allah beni onların elinden kurtardı, dedi ve ilâve etti:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Benim sana söyleyeceklerimi yapmadıkça  beni öldüremezsin.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Padişah:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Neymiş onlar? dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Delikanlı :</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Halkı geniş bir meydanda topla. Beni de bir hurma kütüğüne bağla. Okdanlığımdan bir ok al,  yayın tam ortasına koy. Sonra da “Delikanlının rabbinin adıyla de ve at. İşte ancak bunu yaparsan beni öldürebilirsin” dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Padişah halkı geniş bir meydanda topladı. Delikanlıyı hurma kütüğüne bağladı. Sonra delikanlının sadağından bir ok aldı, yayına yerleştirdi. “Delikanlının rabbi olan Allah adıyla” deyip oku fırlattı. Ok, delikanlının şakağına isabet etti. Delikanlı elini şakağına koydu ve oracıkta öldü.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunun üzerine halk:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Biz, delikanlının rabbine iman ettik, dediler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Daha sonra durumu padişaha ileterek:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Gördün mü çekindiğin şey nihâyet başına geldi; halk iman etti, dediler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunun üzerine padişah, sokak başlarına büyük hendekler kazılmasını emretti. Hendekler  ateşle doldurulmuştu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Padişah:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Bu yeni dinden dönmeyen herkesi, zorla ateşe atın, (yahut “onları ateşe girmeye zorlayın”) dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Emri yerine getirdiler.  En sonunda kucağında çocuğu ile bir kadın geldi, bir ara ateşe girmemek ister gibi yaptı, sendeledi. Çocuk:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- “Anneciğim, sık dişini, sabret, çünkü sen hak din üzeresin!” de(mek suretiyle  annesini cesaretlendir)di. Müslim, Zühd 73</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisimiz, sabır gerektiren büyük imtihanlara sadece müslümanların değil, önceki ümmetlerden bazı mü’minlerin de tâbi tutulduğunu göstermektedir. Onların  inançları uğrunda katlandıkları işkenceleri hatırlatarak, müslümanların, karşılaştıkları sıkıntılara sabretmelerini, dinlerine olan bağlılık ve güvenlerini yitirmemelerini anlatmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bir önceki hadiste bizzat Hz. Peygamber’in hayatından bir örnek verilmişti. Şimdi de geçmiş ümmetlere ait bir misal verilmek suretiyle, imtihanın eskiden beri var olduğuna dikkat çekilmektedir. Şâirin dediği gibi;</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> Fazilet ehline dâim tahakkümü cühelâ</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Cihanda kaidedir, tâ cihan cihan olalı.”</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisimiz, Bürûc sûresinde anlatılan olaydan bir sahneyi canlandırmaktadır. Orada şöyle buyurulmaktadır:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Hazırladıkları hendekleri, tutuşturulmuş ateşle doldurarak onun çevresinde oturup, inanmış kimselere dinlerinden dönmeleri için yaptıkları işkenceleri seyredenlerin canı çıksın. Bu inkârcıların, inananlara kızmaları, onların sadece göklerin ve yerin hükümranlığına sahip, güçlü ve övülmeye lâyık olan Allah’a inanmış  olmalarındandır. Allah her şeye şâhiddir. Ama inanmış erkek ve kadınlara işkence ederek onları dinlerinden çevirmeye uğraşanlar, eğer tövbe etmezlerse, onlara cehennem azabı vardır. Yakıcı azab da onlaradır. İnanıp yararlı işler işleyenlere, onlara, içlerinden ırmaklar akan cennetler vardır. Bu, büyük kurtuluştur” </span></span>(Bürûc sûresi (85), 4-11).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Eğitim ve öğretimde geçmişten misaller vermek, kıssalar anlatmak, geçerli ve etkili bir yoldur. Peygamberimiz’in uygulaması da budur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Allah Teâlâ hakkı ve hak yanlılarını üstün kılar, bâtıl ve bâtılın taraftarlarını eninde sonunda perişan eder.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Harbte ve benzeri olaylarda yalan söylemek câizdir. İnsan canını kurtarmak için de yalan söyleyebilir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Mü’min, imanındaki samimiyeti, sadâkatı açısından imtihana tâbi tutulur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Mazlûmu ve kurbanı olmayan dâvâ yoktur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">6. Dînî ve umûmî bir fayda söz konusu ise, kişinin canını fedâ etmesi câizdir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">32- وَعَنْ أَنَسٍ رَضِي اللَّهُ عَنْهُ قَالَ : مَرَّ النَّبِيُّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم بِامْرَأَةٍ تَبْكِي عِنْدَ قَبْرٍ فَقَال : «اتَّقِي الله وَاصْبِرِي » فَقَالَتْ : إِلَيْكَ عَنِّي ، فَإِنِّكَ لَمْ تُصَبْ بمُصِيبتى، وَلَمْ تعْرفْهُ ، فَقيلَ لَها : إِنَّه النَّبِيُّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، فَأَتتْ بَابَ النَّبِّي صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، فلَمْ تَجِد عِنْدَهُ بَوَّابينَ ، فَقالتْ : لَمْ أَعْرِفْكَ ، فقالَ : « إِنَّما الصَّبْرُ عِنْدَ الصَّدْمَةِ الأولَى » متفقٌ عليه.  وفي رواية لمُسْلمٍ : « تَبْكِي عَلَى صَبيٍّ لَهَا » .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">32. </span></span> Enes İbni Mâlik<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> radıyallahu anh</span>’den rivâyet edildiğine göre Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>, (çocuğunun) mezarı başında (bağıra-çağıra) ağlayan bir kadının yanından geçti.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ona:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Allah’dan kork ve sabret!”</span></span> buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kadın:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Çek git başımdan; zira benim başıma gelen felâket, senin başına gelmemiştir, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kadın Hz. Peygamber’i tanıyamamıştı. Kendisine, onun Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> olduğunu söylediler. Bunu duyar duymaz Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in kapısına koştu, orada kapıcılar yoktu. (Özür beyân etmek üzere Hz. Peygamber’e):</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Sizi tanıyamadım, dedi. </span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> de:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">-<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> “Sabır dediğin, felâketle karşılaştığın ilk anda dayanmaktır”</span></span> buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Cenâiz 32, 43; Ahkâm 11; Müslim, Cenâiz l4-l5. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Cenâiz 23; Tirmizî, Cenâiz 13; Nesâî, Cenâiz 22</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadiste  sözü edilen kadının ismi tesbit edilememiştir. Rivayetlerden anlaşıldığına göre bu kadın, kaybettiği çocuğuna ağlıyordu. Hem de bağıra-çağıra ağlıyordu. Bu durum,  Hz. Peygamber’in, kendisini  Allah’a karşı saygılı olmaya ve sabra davet etmesinden anlaşılmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Zavallı kadın, o kendinden geçmiş hali ile, kiminle konuştuğuna bakmadan:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- “Çekil git, başımdan. Benim uğradığım felâkete sen uğramış değilsin” diye oldukca sert cevap verdi.. Aksi halde Hz. Peygamber’i tanımasına rağmen bir müslümanın böyle bir söz söyleyeceği düşünülemez. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> daha fazla üstelemeyip, yoluna devam etti. Zira tavsiyesini tekrar edecek olsaydı, muhtemelen kadın daha ağır ve aşırı sözler söyleyecekti. Bu ise kadını içinde bulunduğu sakıncalı halden çok daha büyük ve tehlikeli bir duruma düşürecekti.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kimliği açıklanmayan bir sahâbî, kadının bu hareketinin bilgisizlikten kaynaklandığını düşünmüş olacak ki:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Sana takvâ ve sabır tavsiye  edenin kim olduğunu biliyor musun?” diye sordu. Kadın bilmediğini söyleyince, onun Hz. Peygamber olduğunu haber verdi. Üzüntüden kendini kaybetmiş olan kadın, beyninden vurulmuşa döndü. Çocuğunun acısını unutup, Hz. Peygamber’den af dilemek için yollara düştü.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Öyle anlaşılmaktadır ki, kadıncağız, Hz. Peygamber’in kapısında birtakım nöbetçilerin bulunacağını ve kendisinin belki de Peygamber’e ulaşmaya imkân bulamayacağını düşünüyordu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> Bir rivayete göre kadın yemin ederek “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ben seni tanımamıştım</span></span>” diye özür beyan etmiştir. İki cihan güneşi ve büyük eğitimci Peygamber Efendimiz, hemen oracıkta, gerçek  sabrın ne demek olduğunu ona ve dolayısıyla  biz ümmetine tarif etmiş, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Asıl sabır,  belâ ile ilk karşılaşma anında ona tahammül edebilmektir”</span> buyurmuştur. Kadının kendisine karşı söylediği söz ve kaba davranışı üzerinde hiç durmamıştır. Zira önemli olan, müslümanların gerçeği öğrenmesidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bilinen bir gerçektir ki, insan zamanla her şeye alışır ve dayanır. Zor ve önemli olan,  belâ ve musibetle ilk karşılaşıldığı anda ona dayanabilmektir.  İlk sadme ânını geçiştirdikten sonra felâketin etkisi yavaş yavaş azalır. Fakat o anda boş bulunmak, Allah korusun, aklını kaçırmaktan, intihara kadar uzanan çok büyük ve acı sonuçlara vesile olabilir. Bu sebeple istenmeyen hallerle ilk karşılaşma anlarında sabırlı davranmak, o ânı geçiştirmeye bakmak  gerekmektedir. Sabır, en çok  ölüm olayı karşısında gereklidir. Müslümanın imandaki olgunluğu biraz da ölüm olaylarında gösterdiği sabırla ölçülür. Halkın, özellikle de kadınların ölene ağıtlar yakarak ağlamaları, sanıldığının aksine bir hüner ve mârifet değildir. Asıl mârifet o acılı ânı,  kadere rızâ göstererek atlatmaktır. Böyle anlarda insanı bekleyen tehlike, hadisimizde de görüldüğü gibi, Peygamber’i ve hatta Allah Teâlâ’yı red anlamına gelecek sözler sarfetmektir. Zira üzüntü anında insanın direnci kırık olduğu için ağzından çıkan sözleri kontrol etmesi fevkalâde güçtür. Böylesi hallerde, olgun mü’minler, “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İnna lillâh ve innâ ileyhi râci’ûn: Biz Allah’tan geldik yine O’na döneceğiz”</span></span> diyerek teslimiyet gösterir ve sabrederler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Peygamber Efendimiz, çevresiyle ilgilenir, emir bi’l-ma’rûf nehiy ani’l-münker yapar,  daima nâzik ve yumuşak davranırdı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Nasihat ve tavsiyelere gösterilecek tepkilere hazır olmak ve onlara göğüs germek gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Ölüye bağıra-çağıra, yaka-paça yırtarak ağlamak yasaklanmıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Kabir ziyâreti câizdir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Kadınlar kabir ziyâretinde bulunabilirler. Çünkü Peygamber Efendimiz, bu hanımı, kabir başına gelmekten değil, bağıra çağıra ağlamaktan menetmiştir. Zaten kabir ziyâreti, insanın, âhireti hatırlayıp ibret alması ve dünyaya  dalmaması için bir vesiledir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">33- وَعَنْ أبي هَرَيرَةَ رَضي اللَّه عنه أَنَّ رَسُولَ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قالَ : « يَقولُ اللَّهُ تَعَالَى: مَا لِعَبْدِي المُؤْمِنِ عِنْدِي جَزَاءٌ إِذَا قَبضْتُ صَفِيَّهُ مِنْ أَهْلِ الدُّنْيَا ثُمَّ احْتَسَبهُ إِلاَّ الجَنَّة » رواه البخاري .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">33.</span></span> Ebû Hüreyre <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivâyet edildiğine göre, Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>, “Allah Teâlâ  şöyle buyurdu demiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“ <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Dünyada sevdiği bir dostunu aldığım zaman, (sabredip) ecrini Allah’tan bekleyen mü’min kulumun katımdaki  karşılığı cennettir.”</span></span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Rikak 6</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">925 numara ile tekrar gelecek olan hadisimiz, “mânası Allah’tan lafzı Peygamber’den” olan “kudsî hadis”lerdendir. Görüldüğü gibi burada söz, Hz. Peygamber tarafından açıkca Allah Teâlâ’ya  izâfe edilmektedir. Çok sevdiği bir dostunu kaybetmiş müslümanı teselli  ve sabra teşvik bakımından, Allah Teâlâ’nın bir müjdesini ona haber vermek, hiç şüphesiz diğer insanların sözünden çok daha  etkili olacaktır. Sevgili Peygamberimiz, ölüm gibi dönüşü olmayan ciddî bir kayıp olayında, sabır ve rızâ göstermeleri karşılığında cenneti elde edeceklerini hatırlatmak suretiyle müminleri teselli etmiş ve eğitmiştir. Bu hadiste iki nokta dikkatimizi çekmektedir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Birincisi, ölümün, Allah’ın irade ve fermanı ile gerçekleştiğidir. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Dünyada sevdiği bir dostunu aldığım zaman” </span></span>ifâdesi bunu göstermektedir. O halde <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">alan da veren de Allah</span></span> olduğu hatırlanacak, başka hiç kimse suçlanmayacaktır. Her şeyden önce bu gerçeği hatırlamak başlı başına bir teselli kaynağıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İkincisi, böyle bir kayıp halinde karşılığını Allah’tan bekleme sabır ve olgunluğunu gösteren mü’min, bu beklentisinde yanılmayacak, kendisi cennete  konulacaktır. Bu büyük müjde, dostunu kaybeden müslümanın, bir taraftan büyük bir imtihana tâbi tutulduğunu gösterirken, bir taraftan da  dikkat etmemesi halinde, dostunu kaybetmekten daha büyük kayıplara uğrayabileceğini, meselâ -Allah korusun- küfre düşebileceğini de hatırlatmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İşte bu iki büyük gerçeğe Hz. Peygamber  konunun gereğine uygun olarak Allah Teâlâ’nın bir beyanı ile açıklık getirmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu arada şuna da işâret edelim ki, değerlendirme açısından diğer hadislerden hiç de farklı olmayan kudsî hadislerin, iki özelliği vardır:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">a) Bu hadiste olduğu gibi, Hz. Peygamber hadîsi “Allah Teâlâ şöyle buyurdu” diye nakleder. Bu şeklî bir özelliktir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">b) Yine hadisimizde görüldüğü gibi, hemen bütün kudsî hadisler, özellikle Allah Teâlâ’nın isim ve sıfatlarının tecellilerini, O’nun tasarruflarını  konu edinirler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. İnsanın dostunu kaybetmesi en büyük musîbetlerdendir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Büyük musîbetlere sabretmenin zorluğu nisbetinde sonucu da büyüktür.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Başa gelen belâ  ve musibetlerin ecrini Allah’tan ummak, müslümandan beklenen yegâne tavırdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. İnsanın yaptığı işten Allah katında ecir alabilmesi için iman şarttır. Kâfir, iyi bir davranışta bulunsa bile, imanı olmadığı için alabileceği herhangi bir ödül söz konusu değildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">34- وعَنْ عائشَةَ رضي اللَّهُ عنها أنَهَا سَأَلَتْ رسولَ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم عَن الطَّاعونِ ، فَأَخبَرَهَا أَنَهُ كَانَ عَذَاباً يَبْعَثُهُ اللَّه تعالى عَلَى منْ يَشَاءُ ، فَجَعَلَهُ اللَّهُ تعالَى رحْمةً للْمُؤْمنِينَ ، فَلَيْسَ مِنْ عَبْدٍ يَقَعُ في الطَّاعُون فَيَمْكُثُ في بلَدِهِ صَابِراً مُحْتَسِباً يَعْلَمُ أَنَّهُ لاَ يُصِيبُهُ إِلاَّ مَا كَتَبَ اللَّهُ لَهُ إِلاَّ كَانَ لَهُ مِثْلُ أَجْرِ الشَّهِيدِ » رواه البخاري .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">34.</span></span> Âişe <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anhâ</span>’dan rivâyet edildiğine göre, kendisi Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’e tâun hastalığını sormuş, o da şöyle buyurmuştur:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Tâun hastalığı, Allah Teâlâ’nın dilediği kimseleri kendisiyle cezalandırdığı bir çeşit azaptı. Allah onu mü’minler için rahmet kıldı. Bu sebeple tâuna yakalanmış bir kul, başına gelene sabrederek ve ecrini Allah’tan bekleyerek bulunduğu yerde ikâmete devam eder ve başına ancak Allah ne takdir etmişse onun geleceğini bilirse, kendisine şehit sevabı verilir.”</span></span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Tıb 31; Ayrıca bk. Buhârî, Enbiyâ 54; Kader 15; Müslim, Selâm 92-95</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tâun (vebâ), kitle halinde ölümlere sebep olan bulaşıcı bir hastalıktır. Her hangi bir yörede alışılagelmişin dışında ortaya çıkması ve büyük ölçüde ölüme vesile olması, onun azab olarak nitelendirilmesine sebep olmuştur. Hadiste müslümanların bu hastalığa yakalanmayacaklarına değil, bu hastalığın onlar için rahmet vesilesi kılındığına, bu rahmetin de şartlarına uyanlar için şehid sevabı şeklinde tecelli edeceğine işâret edilmektedir. Şartlar ise, şöyle sıralanmıştır: Tâun’a yakalanmış kişi; sabredip ecrini Allah’dan bekleyecek, bulunduğu yerden çıkmayacak, başına sadece Allah’ın takdir ettiği şeyin geleceğini bilecek ve onu kabullenecek...</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hastalığa sabredip ecrini Allah’tan beklemek demek, tedâvisi için çâre aramamak değildir. Hem kendisinin hem de tıb ilminin imkânlarına göre çâre arayacaktır. Ancak geçmişte vebâ karşısında tıbbın imkânları nasıl yok idiyse, şimdi de kişinin ya da  hastalığın çıktığı yöre halkının imkânları olmayabilir. Böylesi bir durumda  yapılacak iş, isyan etmeden ecrini Allah’tan beklemek, kendini Cenâb-ı Hakk’a teslim etmektir. Esasen bu, her zaman her şartta her müslümandan istenen ve beklenen bir tavırdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hastalanan kişinin bulunduğu yerden çıkmaması, hastalığı başka yörelere taşımaması bakımından önemlidir. Hadisimiz <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">karantina</span></span> uygulamasını bizzat mü’minlerin yürütmesini istemiş olmaktadır. Kamuyu ilgilendiren bir konuda böylesine ciddi tedbir almış olmak, İslâm’ın özelliğidir, hem de onbeş asır öncesinden..</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Konu ile ilgili diğer hadislerde de işâret edildiği gibi vebâ hastalığının görüldüğü bölgeye giriş ve çıkış yasaklanmıştır. Bu tam bir karantinadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hastalığın bulunduğu yerde kalmaktan dolayı mutlaka hastalığa yakalanacağını sanmak gibi o bölgeye girse bile hastalanmayacağını iddia etmek de neticede Allah’ın takdirine inanmamak sayılır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İşte bu inanç ve uygulama içinde bulunan ve tâun sebebiyle vefat eden mü’min, şehid muamelesi görecektir. Nitekim Peygamber Efendimiz <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Tâundan ölen şehittir”</span> (Müslim, İmâre 166); <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Tâun, her müslüman için şehitliktir” </span>(Buhâri, Cihâd 30, Tıb 30) buyurmuştur. Çünkü şehid, müslümanları tehlikeden korumak maksadıyla düşmanla çarpışırken can veren kişi olduğuna göre, böylesine bulaşıcı ve amansız bir hastalığa sabredip öteki müslümanlara bulaşmaması için gayret eden, yani müslümanları bu hastalıktan korumak için savaşan kişi de aynı şekilde şehid sayılır. Zira ikisi de  müslümanları  korurken ölmüş olmaktadırlar. Hz. Aişe’nin <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Tâundan kaçmak, harbten kaçmak gibidir”</span> sözü de bu noktadaki benzerliğin bir başka belgesidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Öte yandan bazı aids hastalarının onu sağlıklı insanlara bulaştırmak için özel yollara başvurduklarına dair yayınların yapıldığı günümüzde hadisimizin ne kadar güncel, ahlâkî ve insânî bir anlam taşıdığı iyice anlaşılmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Hadiste, sabrın en çâresiz ortamlarda bile gerekli ve sonucunun gerçekten fevkalâde büyük ve memnuniyet verici olduğuna dikkat çekilmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Sabır, imanını koruması için müslümanın en büyük sığınağı ve silahıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">35- وعَنْ أَنسٍ رضي اللَّه عنه قال : سَمِعْتُ رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يقولُ : « إنَّ اللَّه عَزَّ وجَلَّ قَالَ : إِذَا ابْتَلَيْتُ عَبدِي بحبيبتَيْهِ فَصبَرَ عَوَّضْتُهُ مِنْهُمَا الْجنَّةَ » يُريدُ عينيْه ، رواه البخاريُّ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">35.</span></span> Enes İbni Mâlik <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span> Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’i şöyle buyururken dinlediğini söylemiştir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah Teâlâ buyuruyor ki: “Kulumu, iki gözünü kör etmekle imtihan ettiğim zaman sabrederse, gözlerine karşılık olarak cenneti veririm.”</span></span>   Buhârî, Merdâ 7; Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 58</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisimiz, sabredilmesi halinde cennetle karşılanacak bir musibeti daha bize tanıtmaktadır: Körlük..</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadislerde gözler için <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">habîbe</span> ve <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">kerîme</span> kelimeleri kullanılmıştır. Çünkü insanın en kıymetli organı gözleridir. Bunun böyle olduğu, önceki hadiste tâun sebebiyle ölen sabırlı mü’mine Allah Teâlâ’nın va’dettiği cennetin, bu hadîs-i kudsîde körlükle imtihan olunan mü’mine vadedilmesinden anlaşılmaktadır. Zira bedeli aynı olan iki şey arasında değer açısından eşitlik değilse bile yakınlık var demektir. Nitekim Bezzâr’ın naklettiği bir hadîs-i şerîfte:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> “Hiçbir kul, dininden dönmesi hâriç, gözlerini kaybetmekten daha ağır bir belâya uğramış değildir”</span> buyurulmuştur. (Mübârekfûrî, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Tuhfetü’l-ahvezî</span>, VII, 81).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kaybedilen nimetin kıymeti ölçüsünde onun yokluğuna sabretmenin güçlüğü ve buna bağlı olarak değeri de artmaktadır. Bu sebeple hadisimizde, iki gözünü kaybettiği halde şikâyet etmeyip sabredebilen kişiye Allah Teâlâ cennetini vereceğini bildirmektedir. Cennet ucuz olmadığına göre, gözlerin kaybına sabretmek, zoru belki de en zoru başarmak demektir. Bunu, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Gerçek sabır, ilk karşılaşma anında belâya sabretmektir”</span> hadisi ile irtibatlandıracak olursak, özellikle gözlerini kaybettiği ilk anlarda sabretmenin daha büyük önem arzettiği anlaşılacaktır. Daha sonraları çâresizlikten ileri gelen bir katlanma sabır olarak değerlendirilemez.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Şuna da işaret edelim ki gözlerimizle dünyadan faydalanmak  büyük bir bahtiyarlıktır. Fakat bu fayda insan ömrüyle  sınırlıdır. Allah Teâlâ’nın bedel olarak vereceğini bildirdiği cennet ise, sınırsızdır ve tabiî oradaki bahtiyarlık da sonsuzdur. O halde bu kudsî hadis en büyük bedelin, gözlerinin kaybına sabredebilen mü’mine verileceğini müjdelemektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Netice olarak hadisimiz, “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tüm çâresizliklerin gerçek çâresi sabırdır</span></span>” mesajını vermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">l. Gözlerin önemi, karşılığının cennet olmasından bellidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Değerli şeylerin yokluğuna sabır ve rızâ göstermek insana daha kıymetli şeyler kazandırır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">36- وعنْ عطاءِ بْن أَبي رَباحٍ قالَ : قالَ لِي ابْنُ عبَّاسٍ رضي اللَّهُ عنهُمَا ألا أريكَ امْرَأَةً مِن أَهْلِ الجَنَّة ؟ فَقُلت : بلَى ، قَالَ : هذِهِ المْرأَةُ السوْداءُ أَتَتِ النبيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم فقالَتْ : إِنِّي أُصْرَعُ ، وإِنِّي أَتكَشَّفُ ، فَادْعُ اللَّه تعالى لِي قَالَ : « إِن شئْتِ صَبَرْتِ ولكِ الْجنَّةُ، وإِنْ شِئْتِ دعَوْتُ اللَّه تَعالَى أَنْ يُعافِيَكِ » فقَالتْ : أَصْبرُ ، فَقالت : إِنِّي أَتَكشَّفُ ، فَادْعُ اللَّه أَنْ لا أَتكشَّفَ ، فَدَعَا لَهَا . متَّفقٌ عليْهِ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">36.</span></span> Atâ İbni Ebî Rebâh’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> Abdullah İbni Abbâs <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anhümâ</span> bana:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Sana cennetlik bir kadın göstereyim mi? dedi. Ben:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Evet, göster, dedim.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İbn Abbâs şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Şu (iri yarı) siyah kadın var ya! İşte bu kadın (birgün) Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’e geldi ve:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Beni sar’a tutuyor ve üstüm başım açılıyor. İyileşmem için Allah’a dua ediniz, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">-“Eğer sabredeyim dersen, sana cennet vardır. Ama yine de sen istersen, sana şifa vermesi için Allah’a dua ederim”</span></span> buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunun üzerine kadın:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ben (hastalığıma) sabrederim. Ancak sar’a tuttuğu zaman üstümün başımın açılmaması için dua buyurunuz, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> de ona dua etti.   (Buhârî, Merdâ 6; Müslim, Birr 54)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Konu ile ilgili başka rivâyetlerden öğrendiğimize göre aslen Habeşistanlı olan bu iri yapılı, uzun boylu hanımın künyesi Ümmü Züfer idi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sar’a hastalığına tutulmuş olan Ümmü Züfer, sar’a nöbeti esnasında bayılıp yere düşüyor, mahrem yerleri açılıyordu. Bu hâl onu  rahatsız ettiğinden hastalıktan kurtulması için Peygamber Efendimiz’e geldi ve kendisine dua etmesini istedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamber Efendimiz, belâya sabretmenin cennetle ödüllendirileceğini öğretmek için ona <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“İstersen sabret, cennete gir; istersen iyileşmen için dua edeyim”</span> buyurdu. Cennet ile sağlık arasında tercih yapmak durumunda kalan hanım, sabrı yani cenneti tercih etti. Fakat   kendisini asıl üzen şeyin, mahrem yerlerinin açılması olduğunu söyleyerek buna engel olmaya çalışması, kendisinin bilinçli bir müslüman olduğunu göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Burada, sar’alı kadının şifa isteğine Hz. Peygamber’in iki şıklı cevap vermiş olması, bazılarınca garipsenebilir. Hatta Hz. Peygamber’in tedaviye karşı olduğu bile sanılabilir. Halbuki Efendimiz, kendisine müracaat eden kadına, hakkında en hayırlı olan bir şıkkı hatırlatmak suretiyle kadını iki iyilikten birini tercihte serbest bırakmıştır. Bu Hz. Peygamber’in, ashâb ve ümmetine duyduğu şefkat ve merhametin tabiî bir sonucu ve göstergesidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber bu davranışıyla aslâ, tedâviye karşı çıkmış değildir. <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“İstersen dua edeyim” </span>buyurması bunun delilidir. Ancak tedâvisi bulunmayan hastalıklar da olabilir. Bu tür hallerde asıl yapılması gerekli yolu göstermek üzere hastalığa sabretmenin cennet gibi bir bedeli olduğunu duyurmuştur. Yani sabrın sonu cennet, halkımızın deyimiyle “selâmettir” mesajını vermiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Abdullah İbni Abbâs Hz. Peygamber’in uyarısı üzerine, kadının sabrı seçmesini dikkate alarak onun daha hayattayken cennetlik olduğu sonucuna varmıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Öte yandan Hz. Peygamber’in duası makbul olduğu için kadına dua ettikten sonra onun sar’a nöbetlerinde bir daha üstü-başı açılmamıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Dünyada belâya sabır, âhirette insana cenneti kazandırır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Gücü yeten için azimete sarılmak, ruhsat ile amel etmekten daha üstündür.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">37- وعنْ أَبي عبْدِ الرَّحْمنِ عبْدِ اللَّه بنِ مسْعُودٍ رضيَ اللَّه عنه قَال : كَأَنِّي أَنْظُرُ إِلى رسولِ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يحْكيِ نَبيّاً من الأَنْبِياءِ ، صلواتُ اللَّهِ وسَلاَمُهُ عَليْهم ، ضَرَبُهُ قَوْمُهُ فَأَدْمـوْهُ وهُو يمْسحُ الدَّم عنْ وجْهِهِ ، يقُولُ : « اللَّهمَّ اغْفِرْ لِقَوْمي فإِنَّهُمْ لا يعْلمُونَ » متفقٌ عَلَيْه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">37. Ebû Abdurrahman Abdullah İbni Mes’ud radıyallahu anh şöyle dedi:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in, gönderildiği kavim tarafından dövülüp  yüzü kanatılan, bir taraftan yüzündeki kanı silen bir taraftan da <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ey Allahım, halkımı bağışla, çünkü onlar bilmiyorlar”</span></span> diyen bir peygamberi anlatması hâlâ gözlerimin önündedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî Enbiyâ, 54. Ayrıca bk. Buhârî, Mürteddîn 5; Müslim, Cihâd 104; İbni Mâce, Fiten 23</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Abdullah İbni Mes’ud</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Abdullah İbni Mes’ûd<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> radıyallahu anh ilk müslümanlardan ve ashâb-ı kirâmın ilim ve fazilet bakımından önde gelenlerindendir. Künyesi Ebû Abdurrahman’dır. Müslüman olduğu günden itibaren Hz. Peygamber’in yanından ayrılmamış ve ona hizmetten zevk almıştır.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Abdullah İbni Mes’ud zayıf, nahif bir kişi idi. Tatlı bir sesi, sevimli bir yüzü vardı. Müslüman olduğunda müslümanların adedi çok azdı. Açıktan Kur’an okuyamaz ve Kâbe’de namaz kılamazlardı. Abdullah bu duruma bir son vermek istedi. Bazı müslümanların karşı çıkmasına aldırış etmeden, müşriklerin ileri gelenlerinin Kâbe çevresinde toplu halde bulundukları bir sırada yüksek sesle Kur’an okumaya başladı. Görmek ve duymak istemedikleri bu hâl karşısında müşrikler Abdullah İbni Mes’ûd’u cezalandırmak istediler ve onu İslâm’dan dönmeye zorladılar. Ancak o direndi. Kureyş müşrikleri ilk darbeyi bir anlamda Abdullah İbni Mes’ûd’dan yediler. Ancak ona da Mekke’de rahat vermediler. O, Medine’ye hicret edip Muâz İbni Cebel’in yanına sığındı. Hz. Peygamber’in hicretinden sonra, Medine’de yerleşti ve Hz. Peygamber’in maiyyetinden hiç ayrılmadı. Bütün harblere katıldı. Hz. Peygamber, onun Kur’an okuyuşunu dinlemekten zevk alırdı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Tefsir, hadis ve fıkıh ilimlerinde engin bilgisiyle kendisinden sonraki âlimlere hocalık etmiştir. Özellikle Kûfeli âlimler  onun rivâyet ve görüşleri istikâmetinde fıkhî görüşler ortaya koymuşlardır.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Peygamber’e yakınlığı sebebiyle elde ettiği engin hadis bilgisine rağmen, rivâyet konusunda oldukca titiz davranırdı. Kendisinden 848 rivâyet bize intikal etmiştir. 64 hadisi hem Sahîh-i Buhârî hem de Sahîh-i Müslim’de yer alırken, 21 rivâyetini sadece Buhârî, 35 hadisini de sadece Müslim kitaplarında zikretmişlerdir. Böylece Buhârî, İbni Mes’ud’un 85; Müslim ise 99 hadisine  Sahih’lerinde yer vermişlerdir. Diğer rivâyetleri ise Ahmed İbni Hanbel’in Müsned’inde ve öteki hadis kitaplarında bulunmaktadır.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Osman zamanında Kûfe kadılığından Medine’ye döndü ve kısa bir süre sonra altmış yaşını geçmiş iken Medine’de vefat etti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadiste anlatılan olayı hem  Peygamber Efendimiz’in hem de daha önceki bir peygamberin yaşadığı rivâyet edilmektedir. Uhud savaşında  Hz. Peygamber bizzat yaşamıştır.  Anlattığı peygamber gibi o da mübârek dişini kıran, yüzünü yaralayanlar hakkında <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Allahım, milletimi bağışla. Çünkü onlar bilmiyorlar”</span> diye dua etmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Anlaşılmaktadır ki, halkın ezâ ve cefâsına sabredip onları bağışlamak ve affedilmeleri için dua etmek peygamberlerin ortak tavrı, yani sünnetleri olmaktadır. Bu rivâyetten anlaşıldığına göre Peygamber Efendimiz, önceki bir peygamberin halini anlatarak, kendi tutumuna delil getirmekte, sabrın peygamberlerce paylaşılan bir meziyet olduğunu göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sabrın peygamberlerin hayatındaki yerini gösteren bu hadis, cemâat liderlerinin herkesten daha fazla sabır göstermesi gerektiğine dikkat çekmektedir. Bu, aynı zamanda Efendimiz’in tavsiyeleri ile davranışları arasındaki uyumu da ortaya koymaktadır. Zira o, ümmetine neyi tavsiye etmişse, onu en mükemmel şekilde bizzat kendisi yaşardı. Bu açıdan onun ümmetinden herhangi bir farkı ya da muâfiyeti yoktu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">647 numarada  bir kere daha okuyacağımız bu hadis bir bakıma hizmet esnasında gösterilecek  sabrın hangi boyutlara ulaşabileceğini belirtmektedir. Hakka çağırdığı için hakâret ve tecâvüze uğramış bir peygamber ve davetçi, bir  eliyle yüzünden akan kanı silerken, diliyle onu bu hâle getirenlerin bağışlanması için dua edebilecektir. İşte bu, tam bir hizmet ve tebliğ sabrı göstergesidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">l. Câhillere hoşgörü ile muamele etmek, peygamberlerin ahlâkındandır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Peygamberler, insanlara davetlerini ulaştırmak için nice sıkıntıları göğüslemişlerdir. Başarı, sabrın ödülüdür.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">38- وَعنْ أَبي سَعيدٍ وأَبي هُرَيْرة رضي اللَّه عَنْهُمَا عن النَّبيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَالَ : «مَا يُصِيبُ الْمُسْلِمَ</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">مِنْ نَصَبٍ وَلاَ وَصَبٍ وَلاَ هَمٍّ وَلاَ حَزَن وَلاَ أَذًى وَلاَ غمٍّ ، حتَّى الشَّوْكَةُ يُشَاكُها إِلاَّ كفَّر اللَّه بهَا مِنْ خطَايَاه » متفقٌ عليه . و « الْوَصَب » : الْمرضُ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">38. Ebû Saîd ve Ebû Hüreyre <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anhümâ</span>’dan rivâyet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Yorgunluk, sürekli hastalık, tasa, keder, sıkıntı ve gamdan, ayağına batan dikene varıncaya kadar müslümanın başına gelen her şeyi, Allah, onun hatalarını bağışlamaya vesile kılar.”</span></span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Merdâ1, 3; Müslim, Birr 49</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisimiz, geçici olsun sürekli olsun, fizikî olsun rûhî olsun, geleceğe yönelik olsun, geçmişe ait olsun, gam-keder, yorgunluk-hastalık gibi müslümanı üzen, zorlayan her çeşit sıkıntı sebebinin, hatta ayağa batan bir dikenin bile, müslümanın hatalarına kefâret olacağını bildirmektedir. Bu da başa gelen her belânın, mutlaka cezâ anlamı taşımadığını göstermektedir. Önemli olan, başa gelene sabredebilmektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sıkıntılarının, günahlarına kefâret olduğunu bilen müslümanın dayanma gücü artacak, morali düzelecektir. Hadîs-i şerîfin, sabırla ilgili olarak burada zikredilmesinin asıl amacı da bu olmalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i şerîf, hastalıkların ve müslümanı üzen her şeyin müslümanı günahlarından temizlediğine delildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İnsan, hem ezâ çekmek hem de onun sevâbından mahrum kalmak gibi iki zarara katlanmamalı, başa gelene sabretmelidir. Unutulmamalıdır ki, “Asıl belâya uğrayan, sevaptan mahrum kalandır.”</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Belâ ve musibetler her zaman cezâ değildir. Bazan da rahmettir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Sabreden mümin için sıkıntıları, günahlarına kefâret olur. Bu da bir nimettir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">39- وعن ابْن مسْعُود رضي اللَّه عنه قَالَ : دَخلْتُ عَلى النَبيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم وَهُو يُوعَكُ فَقُلْتُ يا رسُولَ اللَّه إِنَّكَ تُوعكُ وَعْكاً شَدِيداً قال : « أَجَلْ إِنِّي أُوعَكُ كَمَا يُوعَكُ رَجُلانِ مِنْكُم» قُلْتُ : ذلك أَنَّ لَكَ أَجْريْن ؟ قال : « أَجَلْ ذَلك كَذَلك مَا مِنْ مُسْلِمٍ يُصِيبُهُ أَذًى ، شوْكَةٌ فَمَا فوْقَهَا إلاَّ كَفَّر اللَّه بهَا سيئاته ، وَحطَّتْ عنْهُ ذُنُوبُهُ كَمَا تَحُطُّ الشَّجرةُ وَرقَهَا » متفقٌ عليه. وَ « الْوَعْكُ » : مَغْثُ الحمَّى ، وقيل : الْحُمى .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">39</span></span>.<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> </span>Abdullah İbni Mes’ûd <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span> şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in huzûruna vardım. Kendisi sıtmaya yakalanmıştı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ey Allah’ın Resûlü! Gerçekten şiddetli bir sıtma nöbetine tutulmuşsunuz, dedim.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Evet, sizden iki kişinin çekebileceği kadar ızdırab çekmekteyim”</span></span> buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- (Herhalde) bu iki kat sevap kazanmanız içindir, dedim.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Evet, öyledir. Allah, ayağına batan bir diken veya başına gelen daha büyük bir sıkıntıdan dolayı müslümanın günahlarını bağışlar.  O müslümanın günahları ağaç yaprakları gibi dökülür” </span></span>buyurdu.   (Buhârî, Merdâ 3, 13, 16; Müslim, Birr 45)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">916 numarada tekrar edilecek olan hadîs-i şerîf başa gelene sabır konusunda bizzat  Peygamber Efendimiz’in tavrını gözlerimiz önüne sermektedir. Bir rivâyete göre, Abdullah İbni Mes’ûd <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>, Hz. Peygamber’e eliyle dokunduktan sonra, ateşinin çok fazla olduğunu söylemiştir. Efendimiz de çektiği sıkıntının  iki müslümanın ıstırabına denk bir ıstırap olduğunu ifade buyurmuştur. İbni Mes’ûd’un, “İki kat sevap kazanmanız içindir (herhalde)” diye açıklama istercesine  söylediği söze  Efendimiz olumlu cevap vermiştir. Bilindiği gibi, kulun uğradığı belâ ve musîbetler sadece günahların affına vesile değildir. Aynı zamanda Allah katındaki derecesinin yükselmesine de sebeptir. Hz. Peygamber hakkında bu ikinci mâna geçerlidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Efendimiz, bir önceki hadiste olduğu gibi, başına gelen sıkıntıya sabreden müslümanın günahlarının, güz mevsiminde ağaç yapraklarının dökülmesine benzer şekilde döküleceğini müjdelemiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Burada Peygamber Efendimiz’in, böylesine şiddetli bir hastalık geçirirken bile tebliğ ve irşad görevini, hem fiilen hem de sözlü olarak yürüttüğünü görmekteyiz. Bu, onun ümmetine karşı duyduğu şefkatin ve görev şuurunun delilidir. Resûl-i Ekrem hastalığının şiddetinden asla söz ve şikâyet etmemiş, ancak İbni Mes’ûd’un sorması üzerine durumunu açıklamıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu olayda<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> “En ağır belâ ve sıkıntılar peygamberlere gelir”</span> hadisinin (bk. Tirmizî, Zühd 57; İbni Mâce, Fiten 29) tecellisini de görmekteyiz. Peygamberler her konuda olduğu gibi sıkıntılara katlanmak ve acılara göğüs germek bakımından da ümmetlerine örnektirler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Hz. Peygamber ashâb-ı kirâmın çektiği sıkıntıların iki katını çekmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Belâ ve musibetler, günahların bağışlanmasına veya daha fazla sevap kazanılmasına sebeptir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">40- وعنْ أَبي هُرَيرة رضيَ اللَّهُ عنه قال : قال رسولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « مَنْ يُرِدِ اللَّهُ بِهِ خَيْراً يُصِبْ مِنْهُ » : رواه البخاري . وضَبطُوا « يُصِب » : بفَتْحِ الصَّادِ وكَسْرِهَا .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">40. </span></span>Ebû Hüreyre <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah, hayrını dilediği kişiyi sıkıntıya sokar.”   </span></span>Buhârî, Merdâ 1</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisimiz, başa gelen sıkıntıların bazan lutuf ve hayır vesilesi olacağını açıkça ortaya koymaktadır. Burada söz konusu olan belâ ve musibetlerin neler olabileceğini ise, Bakara sûresi’nin 155. âyeti açıklamıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">..Sizi biraz korku, biraz açlık ve mallardan, canlardan, ürünlerden eksiltmekle sınarız. Sabredenleri müjdele!”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Önceki iki hadiste de görüldüğü gibi belâ ve musîbetler, sabır gösterilirse ya günahların bağışlanmasına ya da, burada işâret edildiği üzere, hayır ve ecirlere vesile olur. Nitekim İmam Gazzâlî, konuya üç ayrı yorum getirmiştir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Münafığın başına gelen musîbet ve hastalıklar. Münafık, sıkıntıya sabretmeyip şikâyette bulunduğu için bunlar onun hakkında tam bir cezâ anlamı taşır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Mü’minin hastalık ve musîbeti. Mü’min, bunların Allah’dan geldiği bilinci içinde sabreder. Böylece de sıkıntıları günahlarına kefâret olur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Şükür ve rızâ halindeki olgun mü’minlerin hastalık ve sıkıntıları. Bunlar belâ ve musîbet halinde de Allah’a hamd ve şükür görevlerini yerine getirirler. Öylece onların sıkıntıları, Allah katındaki derecelerinin yükselmesine vesile olur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> Netice olarak şunu unutmamak gerekir ki, bu dünya imtihan dünyasıdır. Allah katında derece sahibi olmanın bir yolu da belâ ve musîbetlere uğramaktan geçmektedir. Bu durumda yapılacak iş, başa her ne gelmişse, onu sabır ve rızâ ile karşılamaktır. Müslümanın asıl kazancı buradadır. Bir anlamda sabır, müslüman için, her olumsuzluğu lehine çevirmeye imkân vermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Başa gelen her belâ ve sıkıntı, mutlaka bir cezâ değildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Müslüman belâ ve musibetlere sabretmek suretiyle Allah katındaki derecesini yükseltebilir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">41- وعَنْ أَنَسٍ رضي اللَّهُ عنه قال : قال رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « لا يتَمنينَّ أَحدُكُمُ الْمَوْتَ لِضُرٍّ أَصَابَهُ ، فَإِنْ كَانَ لا بُدَّ فاعلاً فليقُل : اللَّهُمَّ أَحْيني ما كَانَت الْحياةُ خَيراً لِي وتوفَّني إِذَا كَانَتِ الْوفاَةُ خَيْراً لِي » متفق عليه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">41.</span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> </span>Enes İbni Mâlik<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> radıyallahu anh</span>’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Başına bir musibet geldi diye hiç biriniz ölümü temenni etmesin. Mutlaka böyle bir şey temenni etmek zorunda kalırsa: ‘Allahım, benim için yaşamak hayırlı olduğu sürece beni yaşat, hakkımda ölüm hayırlı olduğu zaman da beni öldür’ desin.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">   Buhârî, Merdâ 19; Daavât 30; Müslim, Zikir 10, 13. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Cenâiz 9; Nesâî, Cenâiz 1; İbni Mâce Zühd 31</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">586 numarada tekrar gelecek olan hadîs-i şerîf, başa gelen dünyevî bir belâ ya da musibetin ağırlığı karşısında ölüm istemeyi yasaklamaktadır. Çünkü böyle bir hareket -Allah korusun- neticede intihara kadar gidebilir. Halbuki sabır gösterip dayanmak o sıkıntıdan kurtulmaya vesile olacaktır. Nitekim bir başka hadîs-i şerîfte şöyle buyurulmuştur: “<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hiç biriniz ölümü temenni etmesin. Ölüm kendisine gelmeden önce onu dâvet etmesin. Çünkü ölenin ameli son bulur. Yaşamak ise, mü’minin hayrını artırır”</span> (Müslim, Zikir 13).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Özellikle dünyevî sıkıntı ve zorluklar karşısında ölümü temenni etmek, âcizliktir. Fakat âcizlik de olsa, bazan ölümü temenni etme zorunluğu doğabilir. İşte bu noktada sevgili Peygamberimiz, yapılması İslâm esaslarına aykırı olmayan ve insan tabiatına da uygun olan bir yolu göstermektedir: Her şeyin hayırlısını isteyerek işi Allah Teâlâ’nın irâde ve ilmine havâle etmek. Bu, hem İslâm’ın hem de Hz. Peygamber’in ne kadar gerçekçi olduğunu göstermektedir. Böyle bir teslimiyet, sıkıntıdaki müslümanı hem iman ve tevekkül çizgisinde tutacak hem de ona sabretme gücü verecektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İslâmı iyi bilen ve anlayan bazı âlim ve şâirlerin bile zaman zaman ölümü temenni edecek kadar zorlandıkları olmuştur. Meselâ ilk ve cefâkâr müslümanlardan büyük sahâbî Habbâb İbni Eret hastalandığında kendisini ziyârete gelenlere şöyle demiştir: “Eğer Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> yasaklamamış olsaydı, hiç şüphesiz ben ölümü temenni ederdim”( bk. 588. hadîs). Merhum <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mehmed Akif Ersoy</span></span> da vefâtından bir yıl önce 1935’te şunları yazmıştır:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Daha bir müddet emînim ki hayâtın yükünü</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Dizlerim titreyerek çekmeye mahkûmum ben.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Çöz de artık yükümün kördüğüm olmuş bağını,</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Bana çok görme, ilâhî, bir avuç toprağını...”</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Teslimiyet ve  temenni, sabır ve özlem herhalde ancak bu kadar güzel ifâde edilebilirdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İslâm bilginlerinin bir kısmına göre, dînî açıdan fitneye düşme endişesi duyan kimse, ölümü temenni edebilir. Allah yolunda şehid olmayı temenni etmek, temiz bir beldede ölmeyi istemek nasıl güzel görülmüş ise, İmam Nevevî’ye göre dînî bir sebeple ölümü temenni etmek de aynen öyledir. Nitekim Hz. Ömer “Allahım, beni yolunda şehid olmak ve Resûlü’nün beldesinde ölmekle bahtiyar kıl” diye temennide bulunmuştur (bk. Buhârî, Fezâilü’l-Medîne 12 ). Hz. Ömer şehid edildiği zaman kızı  Hafsa, “Allah babama istediğini nasip etti” demiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">l. Allah’a kavuşmak  arzusuyla  ölümü temenni etmekte bir sakınca yoktur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Ancak başa gelen bir belâ ve musibetten dolayı ölüm istemek, bir anlamda kazâya rızâsızlık olacağı için doğru değildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">42- وعنْ أبي عبدِ اللَّهِ خَبَّابِ بْن الأَرتِّ رضيَ اللَّهُ عنه قال : شَكَوْنَا إِلَى رسولِ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم وَهُو مُتَوسِّدٌ بُردةً لَهُ في ظلِّ الْكَعْبةِ ، فَقُلْنَا : أَلا تَسْتَنْصرُ لَنَا أَلا تَدْعُو لَنَا ؟ فَقَالَ : قَد كَانَ مَنْ قَبْلكُمْ يؤْخَذُ الرَّجُلُ فيُحْفَرُ لَهُ في الأَرْضِ في جْعلُ فِيهَا ، ثمَّ يُؤْتِى بالْمِنْشارِ فَيُوضَعُ علَى رَأْسِهِ فيُجعلُ نصْفَيْن ، ويُمْشطُ بِأَمْشاطِ الْحديدِ مَا دُونَ لَحْمِهِ وَعظْمِهِ ، ما يَصُدُّهُ ذلكَ عَنْ دِينِهِ ، واللَّه ليتِمنَّ اللَّهُ هَذا الأَمْر حتَّى يسِير الرَّاكِبُ مِنْ صنْعاءَ إِلَى حَضْرمْوتَ لا يخافُ إِلاَّ الله والذِّئْبَ عَلَى غنَمِهِ ، ولكِنَّكُمْ تَسْتَعْجِلُونَ » رواه البخاري .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وفي رواية : « وهُوَ مُتَوسِّدٌ بُرْدةً وقَدْ لقِينَا مِنَ الْمُشْركِين شِدَّةً » .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">42.</span></span> Ebû Abdullah Habbâb İbni Eret<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> radıyallahu anh</span> şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hırkasını başının altına yastık yapmış Kâbe’nin gölgesinde dinlenirken Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’e (müşriklerden gördüğümüz işkencelerden) şikâyette bulunduk ve :</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Bize yardım dilemeyecek, Allah’a bizim için dua etmeyecek misiniz? dedik. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem </span> şöyle cevap verdi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Önceki ümmetler içinde bir mü’min tutuklanır, kazılan bir çukura konulurdu. Sonra da bir testere ile başından aşağı ikiye biçilir, eti-kemiği demir tırmıklarla taranırdı. Fakat bütün bu yapılanlar onu dininden döndüremezdi. Yemin ederim ki Allah mutlaka bu dini hâkim kılacaktır. Öylesine ki, yalnız başına bir atlı, Allah’tan ve sürüsüne kurt saldırmasından başka hiç bir şeyden endişe etmeksizin San’a’dan Hadramut’a kadar emniyetle gidecektir. Ne var ki, siz sabırsızlanıyorsunuz.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî’nin bir başka rivayetinde ifade, “Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span> hırkasına bürünmüştü. Bizler müşriklerden çok işkence görüyorduk” şeklindedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Menâkıb 25. Ayrıca bk. Buhârî, İkrâh 1, Menâkıbu’l-ensâr 29,   Ebû Dâvûd,  Cihâd 97</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Habbâb İbni Eret</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Künyesi Ebû Yahyâ veya Ebû Abdullah olan <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Habbâb İbni Eret</span></span> radıyallahu anh, ilk müslümanların altıncısıdır. Müşrikler tarafından ağır işkencelere tâbi tutulmuş cefâkâr müslümanlardandır. Mesleği demircilikti. Sipariş üzerine yaptığı kılıcın parasını almak üzere müşriklerin ileri gelenlerinden Âs İbni Vâil’e gittiğinde aralarında şu konuşma geçmişti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Âs İbni Vâil:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- Muhammed’i inkar etmediğin sürece paranı vermeyeceğim.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Habbâb:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- Sen ölünceye hatta yeniden dirilinceye kadar da olsa, ben Muhammed’i inkâr etmem.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Âs İbni Vâil:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- Yeniden diriltildiğimde benim mallarım olur, o zaman  ben de sana paranı öderim.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Habbâb, bir çok müşrikten aldığı cevapların bir örneği olan bu konuşmayı Hz. Peygamber’e haber verdi. Bunun üzerine <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“.. Âyetlerimizi  inkâr edeni ve “Bana elbette mal ve çocuk verilecektir” diyeni gördün mü?” </span></span></span>[Meryem sûresi (l8), 77] <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">âyeti nâzil oldu.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Habbâb, gördüğü işkencelerin izlerini vefât edinceye  kadar sırtında taşıdı. Kendisi Medine’ye hicret ettikten sonra Bedir’den itibâren bütün savaşlara katıldı. Hz. Peygamber’den 32 hadis rivayet etti. Üç hadisi Buhârî ve Müslim tarafından müştereken; iki hadisi Buhâri, bir hadisi de Müslim tarafından ayrıca rivayet edilmiştir. Kendisi yetmiş küsur yaşlarında iken Kûfe’de 37 (657) yılında vefât etmiştir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i şerîf İslâm’ın ilk yıllarında Mekke’de müslümanların ne kadar bunaldıklarını, ne ölçüde sabra zorlandıklarını göstermektedir. Öyle ki Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’e gelip:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Bizim için Allah’tan yardım dilemeyecek misiniz? Biz artık dayanamıyoruz. Oysa biz inanıyoruz ki, siz dua ederseniz bu sıkıntılarımız biter” dediler. Bu bir bakıma son kozlarını kullanmaya teşebbüs edecek kadar bunaldıklarını ve bir anlamda ümitsizliğe kapıldıklarını göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber burada, imânları uğrunda daha ağır imtihanlardan geçirilmiş insanlardan örnekler vermek suretiyle önce, onları “beterin daha beteri olacağı” noktasında bilgilendirmiş ve ne yapmaları gerektiğini dolaylı olarak hatırlatmıştır. İnsan, kendi başına gelenin başkalarının da başına gelmiş olduğunu görmek veya duymakla  biraz olsun rahatlar. Aynı kaderi birileriyle paylaşmış olmak onu belli ölçüde rahatlatır. Bu, tabiî ve psikolojik bir durumdur. Bu hadîs-i şerîfte de böylesi bir uygulamayı görmekteyiz.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ayrıca, gelecekte neler olacağının, daha doğrusu, istikbaldeki aydınlığın müjdelenmesi, o güzel günler adına sıkıntıya dayanma gücü verecektir. Karanlık gecelerin kararıp kalmayacağını, elbette bir aydınlık sabaha ulaşacağını hatırlatmak, istikbaldeki olumlulukları anlatmak mevcut sıkıntıyı ve ümitsizliği kesinlikle hafifletecektir. Modern toplumlarda da bu usûl uygulanmaktadır. Yaşanan sıkıntıların belli bir zaman sonra ortadan kalkacağını, o günlere kavuşabilmek için bugün bazı fedakârlıklara katlanmak gerektiğini hatırlatma yöntemini hemen hemen her ülke yönetimi zaman zaman kullanmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sevgili Peygamberimiz burada, çekilen sıkıntıların bir yandan tarihî boyutunu ve şiddetini ortaya koyarken bir taraftan da İslâm’ın aydınlık  geleceğinden en küçük bir tereddüt duymadığını kesin bir dille ve pek çarpıcı ve güven verici bir örnekle anlatmaktadır. Zira San’a ile Hadramut arası yayalar için on bir günlük bir mesâfedir. Bu iki şehrin misal verilmesi, muhtemelen İslâm hâkimiyeti altına girecek toprakların genişliğinden kinâyedir.Yemen’de bile emniyeti temin edecek olan İslâm, Mekke-Medine gibi yörelerde asayişi daha kolaylıkla sağlayacaktır, demek istenmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu hadiste, Hz. Peygamber’in ne kadar gerçekci olduğu görülmektedir. İslâm hâkimiyetinde müslümanların sahip olacağı yegâne korku Allah korkusu olacaktır. Bir de olsa olsa yırtıcı hayvanların saldırısından endişe edilebilecek, fakat insanlardan bilinçli ve irâdî olarak  gelecek herhangi bir baskı, saldırı ve tecâvüz bulunmayacaktır. Bu İslâm’ın hâkim olduğu topraklarda beşer planında tam bir güven ve huzur ortamının kurulacağını müjdelemektir. Hz. Peygamber, her nimetin bir külfeti ve bedeli olduğunu, her külfetin de mutlaka bir nimete vesile olacağını böylece ortaya koyduktan sonra <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Ama siz acele ediyor, sabırsızlık gösteriyorsunuz”</span> buyurmak suretiyle o günkü müslümanları sabra davet etmiş, herşeyin,  Allah’ın takdirine bağlı olarak belli bir zamanı bulunduğu fikrini vermiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">O halde nasıl sabırla koruk, üzüm olursa, her sıkıntı da sabır  ve zamanla geçer. Büyük neticeler  büyük fedâkarlık ister.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Din ve imanından dolayı kişinin uğradığı azab ve işkenceye sabır, takdire değer bir meziyettir,</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Hz. Peygamber’in verdiği haberler aynen gerçekleşmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. İslâm, sulh ve sükûn, emniyet ve selâmet dinidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Din ve iman düşmanlığı, yeni bir olay değildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Hz. Peygamber ashâbını geçmiş ümmetlerden misaller vererek ve geleceğe dair açıklamalarda bulunarak eğitmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">43- وعن ابن مَسعُودٍ رضي اللَّه عنه قال : لمَّا كَانَ يَوْمُ حُنَيْنٍ آثر رسولَ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم نَاساً في الْقِسْمَةِ : فأَعْطَى الأَقْرعَ بْنَ حابِسٍ مائةً مِنَ الإِبِلِ وأَعْطَى عُييْنَةَ بْنَ حِصْنٍ مِثْلَ ذلِكَ ، وأَعطى نَاساً منْ أشرافِ الْعربِ وآثَرهُمْ يوْمئِذٍ في الْقِسْمَةِ . فَقَالَ رجُلٌ : واللَّهِ إنَّ هَذِهِ قِسْمةٌ ما عُدِلَ فِيها ، وما أُريد فِيهَا وَجهُ اللَّه ، فَقُلْتُ: واللَّه لأُخْبِرَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، فأتيتُهُ فَأخبرته بِما قال ، فتغَيَّر وَجْهُهُ حتَّى كَانَ كَالصِّرْفِ . ثُمَّ قال : « فَمنْ يَعْدِلُ إِذَا لَمْ يعدِلِ اللَّهُ ورسُولُهُ ؟ ثم قال : يرحَمُ اللَّهُ موسى قَدْ أُوْذِيَ بِأَكْثَرَ مِنْ هَذَا فَصبرَ » فَقُلْتُ: لا جرمَ لا أَرْفعُ إلَيه بعْدها حدِيثاً. متفقٌ عليه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقَوْلُهُ « كَالصِرْفَ » هُو بِكسْرِ الصادِ الْمُهْملةِ : وَهُوَ صِبْغٌ أَحْمَرُ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">43. Abdullah İbni Mes’ud radıyallahu anh şöyle dedi:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Huneyn Savaşı ganimetlerini taksim ederken Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> bazı kişilere diğerlerinden fazla hisse verdi. Akra’ İbni Hâbis’e yüz deve, Uyeyne İbni Hısn’a da bir o kadar verdi. Arapların ileri gelenlerine de o günkü taksimde biraz fazla pay verdi. Bunun üzerine bir kişi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Vallahi bu taksimde hakkâniyet yoktur, Allah rızâsı da gözetilmemiştir! dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ben de:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Allah’a yemin ederim ki bunu ben Resûlullah’a söyleyeceğim, dedim. Gittim, adamın söylediklerini anlattım.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunun üzerine, kızgınlığından Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in yüzü kıpkırmızı kesildi. Sonra şöyle cevap verdi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Allah ve Resûlü de adâlet etmezse, hiç kimse adâlet etmez.” </span></span>Daha sonra da şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah, Mûsâ’ya rahmet etsin. O bundan daha ağır bir ithama maruz kalmıştı da sabretmişti.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ben (kendi kendime), “Bundan sonra kimsenin sözünü Resûlullah’a iletmeyeceğim” diye karar verdim.   Buhârî, Edeb 53; Müslim, Zekât 145</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Huneyn, Mekke ile Tâif şehirleri arasında bir vâdidir. Huneyn Gazvesi Mekke’nin fethinden sonra sekizinci hicrî yılda cereyan etmiştir. İki bini Mekkeli on iki bin kişiden meydana gelen müslüman ordusu bu harbte on dört bin kişilik Hevâzin ve Sakif kabileleriyle savaştı. Bu savaşta, seksen kadar Mekkeli müşrik ve “tulekâ” denilen, haklarındaki ölüm cezası fetih günü kaldırılan kimseler de sefere çıkmıştı. Bunlar biraz da kimin galib geleceğini merak edenlerdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tevbe Sûresi’nin 25-27. âyetlerinde bu harble ilgili şu ilâhî tesbitleri bulmaktayız:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“And olsun ki Allah size birçok yerde ve çokluğunuzun sizi böbürlendirdiği fakat bir faydası da olmadığı, yeryüzünün geniş olmasına rağmen size dar gelip de bozularak arkanıza döndüğünüz Huneyn Savaşında yardım etmişti. Bozgundan sonra Allah, Peygamberine, mü’minlere güvenlik verdi ve görmediğiniz askerler indirdi; inkar edenleri azaba uğrattı. İnkarcıların cezâsı budur. Allah bundan sonra da dilediğinin tevbesini kabul eder. Allah bağışlar ve merhamet eder.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Âyette de işâret buyurulduğu gibi müslümanlar Uhud Gazvesi’nden sonra bir kez de Huneyn Gazvesi’nde bozgunla burun buruna gelmişlerdi. Hz. Peygamber’in sebâtı, ordunun tekrar derlenip toparlanmasına, sonuçta savaşı kazanmalarına ve büyük bir ganimet elde etmelerine vesile olmuştur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ci’râne denilen yerde toplanan ve dağıtımı yapılan bu ganimet, altı bin kadın ve çocuk, 24 bin deve, 40 bin koyun,  dört bin ukıyye  gümüş para idi. Hz. Peygamber bu ganimetlerin beşte birlik <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">beytü’l-mâl</span> hissesinden <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">müellefe-i kulûb</span> denilen, gönülleri İslâm’a ısındırılması istenen bazı kabile ileri gelenlerine bol bol ikramda bulunmuştu. Hadiste adı geçen üç kişi de onlardandı. Durumun nezâketini ve hikmetini kestiremeyen bazıları şu veya bu şekilde bu taksime karşı çıkmışlardır. Özellikle Muattib İbni Kuşeyr, Resûlullah’ın uygulamasını hadisimizde yer alan sözleriyle kınadı. Hz. Peygamber’i âdil davranmamakla suçladı. Bu büyük bir cür’et ve çirkin bir suçlama idi. Abdullah İbni Mes’ud<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> radıyallahu anh</span> de bu sebeple onun sözlerini Hz. Peygamber’e duyurma ihtiyacını hissetmişti. Burada hatırlatılmasında fayda vardır ki, Huneyn ganimetlerinin taksimi olayında daha başka insanların da bazı itirazları ve  şikâyetleri olmuştur. Ensâr gençlerinin bazı sözleri üzerine  Hz. Peygamber’in bütün Ensâr’ı toplayıp onlarla mes’eleyi görüşmesi meşhurdur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ganimet dağıtımı ve bazı itirazlar hakkında Tevbe sûresi’nin 58-59. âyetlerinde bazı tesbitler yer almakta ve şöyle buyurulmaktadır:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Sadakalar hakkında sana dil uzatanlar vardır. Onlara verilirse hoşnud olurlar, verilmezse, hemen öfkeleniverirler. Eğer onlar Allah ve Peygamber’inin kendilerine vermiş oldukları şeylere razı olsalar ve ‘Allah bize yeter; O ve Peygamberi bol nimetinden bize verecektir; doğrusu biz Allah’a gönül bağlayanlardanız’ deselerdi, daha hayırlı olurdu.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber, imanından emin olduğu kişiler dururken, dînî açıdan onlardan daha aşağı seviyedeki kişilere gerektikçe ihsan ve ikrâmda bulunurdu. Çünkü  ihsan ve lutufta farklı ölçüler kullanılabilir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bir kez daha ifade edelim ki, Hz. Peygamber’in bu taksimde verdikleri, ganimetin peygamberin hakkı olan beşte birlik kısmındandı. Asla  gâzilerin paylarına düşen kısımdan değildi. Buna rağmen itiraza uğramış, adâletsizlikle suçlanmıştır. Bu suçlama karşısında Hz. Peygamber’in  öfkesi ve tepkisi çok tabiî ve gerçeğin ortaya konması bakımından fevkalâde önemlidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber, en açık gerçeklerden birini dile getirerek <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Eğer Allah ve Resûlü de adâlet etmezse, dünyada adâlet edecek kimse yok demektir. Başka kim adâlet eder?”</span> buyurmuştur. Bu aynı zamanda mübârek yüzlerindeki öfke belirtileriyle birleşince, pek ciddî  bir tehdid anlamı da taşımaktadır. Ancak Hz. Peygamber, çoğu kere yaptığı gibi bu kez de Hz. Mûsâ’nın yahudilerden çektiği eziyet ve işkenceleri genel mânada hatırlayarak, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Allah Mûsâ’ya rahmet etsin. O, bundan daha ağır eziyetlere muhatab oldu da sabretti”</span> buyurmuş, kendi kendisine sabır telkin etmiştir. Hz. Mûsâ’nın, kavminden gördüğü eziyete değişik âyetlerde işâret buyurulmuştur: </span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bize Allah’ı apaçık göstermediğin sürece sana asla inanmayız” </span></span>[Bakara sûresi (2), 55];</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sen ve Rabbin gidip harbedin, biz burada bekleyeceğiz” </span></span>[Mâide sûresi (5), 24]; </span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Biz tek çeşit yemeğe sabredemeyiz..</span></span>.” [Bakara sûresi (2), 61] âyetleri bunlardandır. Ayrıca müslümanlar, “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ey mü’minler, Mûsâ’ya eziyet edenler gibi olmayın!</span></span>..” [Ahzâb sûresi (33), 69] âyetiyle de uyarılmışlar, Hz. Peygamber’e karşı yahudiler gibi davranmaktan sakındırılmışlardır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Hz. Peygamber’e eziyet eden, ona saldıran ve  küfredenlerin yahûdilere benzediğine  dikkat çekilmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Hz. Peygamber, kendisi hakkında böylesine çirkin sözler söyleyen kişiyi cezalandırmamış, bu sözü, peygamberliğin inkârı olarak değerlendirmemiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Resûlullah’a söven kimse küfre girer.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Dünyada Resûlullah’ın bile sabretmekte zorlandığı çok değişik ve ağır olaylarla karşılaşmak mümkündür. Çâre, sabretmek, sabredebilmektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Sahâbe-i kirâm’ın Resûlullah’a duydukları muhabbet, onun hukukunu korumakta gösterdikleri titizlik her türlü takdirin üstündedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">44- وعن أنس رضي اللَّه عنه قال : قال رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « إِذَا أَرَادَ اللَّهُ بعبْدِهِ خَيْراً عجَّلَ لَهُ الْعُقُوبةَ في الدُّنْيَا ، وإِذَا أَرَادَ اللَّه بِعبدِهِ الشَّرَّ أمسَكَ عنْهُ بذَنْبِهِ حتَّى يُوافِيَ بهِ يَومَ الْقِيامةِ » .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقَالَ النبِيُّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « إِنَّ عِظَمَ الْجزاءِ مَعَ عِظَمِ الْبلاءِ ، وإِنَّ اللَّه تعالى إِذَا أَحَبَّ قَوماً ابتلاهُمْ ، فَمنْ رضِيَ فلَهُ الرضَا ، ومَنْ سَخِطَ فَلَهُ السُّخْطُ » رواه الترمذي وقَالَ: حديثٌ حسنٌ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">44.</span></span> Enes İbni Mâlik <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu</span> anh’den rivâyet edildiğine göre  Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah, iyiliğini dilediği kulunun cezasını dünyada verir. Fenalığını dilediği kulunun cezasını da, kıyamet günü günahını yüklenip gelsin diye, dünyada vermez.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> (yine) şöyle buyurmuştur:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Mükâfâtın büyüklüğü, belânın şiddetine göredir. Allah, sevdiği topluluğu belâya uğratır. Kim başına gelene rızâ gösterirse Allah  ondan hoşnut olur. Kim de rızâ göstermezse, Allahın gazabına uğrar.”  </span></span>Tirmizî, Zühd 57. Ayrıca bk. İbnî Mâce, Fiten 23</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah Teâlâ kullarını dünyada çeşitli imtihanlardan geçirir. Ancak bu, her defasında cezalandırma anlamında değildir. Allah, hayrını dilediği kullarını da belâ ve musibetlere uğratır. İmtihana tabi tutulan kul eğer sabrederse, günahları bağışlanır ve âhirete günahlarından arınmış olarak gider. Bu, kul için en büyük hayırdır. Hadisimiz işte bu gerçeği hatırlatarak, başına belâ ve musibet gelmiş olanları sabır göstermeye teşvik etmektedir. Bu durum hastalık, sıkıntı ve belâya uğramayı istemek anlamına gelmez. Biz  Allah’tan sıhhat ve âfiyet istemekle emrolunduk. Ancak  istemeden başa gelen sıkıntılara da sabretmemiz  gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu arada aynı hataları işlediği halde dünyada cezalandırılmayan insanlara iyilik edildiği de sanılmamalıdır. Onlar işledikleri bütün günahlarla birlikte kıyamet gününde  ilâhî huzura gelecekler ve -şayet Allah Teâlâ bağışlamazsa- işledikleri  günahların cezalarını tam olarak çekeceklerdir. Dünyanın sıkıntısı âhiretin azabı yanında elbette hafif kalacaktır. Bu sebeple de dünyada cezâsını çekmiş olan kârlı çıkacaktır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisin ikinci kısmında da, çekilen sıkıntı ve geçirilen imtihanların ağırlığı ölçüsünde büyük sonuçların bulunduğu müjdelenmektedir. Bu da ağır ve ciddî musibetlere dayanma gücü vermesi açısından fevkalâde önemli bir ölçüdür. O halde Allah Teâlâ’dan gelen musibetlere rızâ göstermek gerekir. Zira böyle davrananlardan Allah razı olur ve hesapsız sevap verir. Kim de bunları hoş karşılamaz, kötü görürse, Allah’ın gazabına uğrar. Çünkü “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kötülük işleyen cezalandırılır” </span></span>[Nisâ sûresi (4), 123].</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Başa gelen sıkıntı ve hastalıklara sabretmek, günahlardan arınmaya sebeptir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Musibet ve belâ her zaman ceza anlamında değildir. Allah sevdiği kulunu da belâ ve musibetlere uğratır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">45- وعنْ أَنَسٍ رضي اللَّه عنه قال : كَانَ ابْنٌ لأبي طلْحةَ رضي اللَّه عنه يَشْتَكي ، فخرج أبُو طَلْحة ، فَقُبِضَ الصَّبِيُّ ، فَلَمَّا رَجَعَ أَبُو طَلْحةَ قال : ما فَعَلَ ابنِي ؟ قَالَت أُمُّ سُلَيْم وَهِيَ أُمُّ الصَّبيِّ : هو أَسْكَنُ مَا كَانَ ، فَقَرَّبَتْ إِلَيْهِ الْعَشَاءَ فَتَعَشَّى ، ثُمَّ أَصَابَ مِنْهَا، فَلَمَّا فرغَ قَالَتْ : وارُوا الصَّبيَّ ، فَلَمَّا أَصْبحَ أَبُو طَلْحَة أَتَى رسولَ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم فَأَخْبرهُ، فَقَالَ: « أَعرَّسْتُمُ اللَّيْلَةَ ؟ قَالَ : نَعَمْ ، قال : « اللَّهمَّ باركْ لَهُما » فَولَدتْ غُلاماً فقَالَ لِي أَبُو طَلْحَةَ : احْمِلْهُ حتَّى تَأَتِيَ بِهِ النبيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، وبَعثَ مَعهُ بِتمْرَات ، فقال : «أَمعهُ شْيءٌ ؟ » قال : نعمْ ، تَمراتٌ فَأَخَذَهَا النَّبِيُّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم فَمضَغَهَا ، ثُمَّ أَخذَهَا مِنْ فِيهِ فَجَعَلَهَا في في الصَّبيِّ ثُمَّ حَنَّكَه وسمَّاهُ عبدَ اللَّهِ متفقٌ عليه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وفي روايةٍ للْبُخَاريِّ : قال ابْنُ عُيَيْنَة : فَقَالَ رجُلٌ منَ الأَنْصارِ : فَرَأَيْتُ تَسعة أَوْلادٍ كلُّهُمْ قدْ قَرؤُوا الْقُرْآنَ ، يعْنِي مِنْ أَوْلادِ عَبْدِ اللَّه الْموْلُود .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وفي روايةٍ لمسلِم : ماتَ ابْنٌ لأبِي طَلْحَةَ مِنْ أُمِّ سُلَيْمٍ ، فَقَالَتْ لأهْلِهَا : لا تُحَدِّثُوا أَبَا طَلْحَةَ بابنِهِ حتَّى أَكُونَ أَنَا أُحَدِّثُهُ ، فَجَاءَ فَقَرَّبَتْ إِلَيْهِ عَشَاءً فَأَكَلَ وشَرِبَ ، ثُمَّ تَصنَّعتْ لهُ أَحْسنَ ما كانتْ تَصَنَّعُ قَبْلَ ذلكَ ، فَوقَعَ بِهَا ، فَلَمَّا أَنْ رأَتْ أَنَّهُ قَدْ شَبِعِ وأَصَابَ مِنْها قَالتْ: يا أَبَا طلْحةَ ، أَرَايْتَ لَوْ أَنَّ قَوْماً أَعارُوا عارِيتهُمْ أَهْل بيْتٍ فَطَلبوا عاريَتَهُم ، ألَهُمْ أَنْ يمْنَعُوهَا؟ قَالَ : لا ، فَقَالَتْ : فاحتسِبْ ابْنَكَ . قَالَ : فغَضِبَ ، ثُمَّ قَالَ : تركتنِي حتَّى إِذَا تَلطَّخْتُ ثُمَّ أَخْبرتِني بِابْني ، فَانْطَلَقَ حتَّى أَتَى رسولَ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم فأخْبَرهُ بما كَانَ ، فَقَالَ رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « بَاركَ اللَّه لكُما في ليْلتِكُما » .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">    قال : فحملَتْ ، قال : وكَانَ رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم في سفَرٍ وهِي مَعَهُ وكَانَ رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم إِذَا أَتَى الْمَدِينَةِ مِنْ سَفَرٍ لاَ يَطْرُقُها طُرُوقاً فَدنَوْا مِنَ الْمَدِينَةِ ، فَضَرَبَهَا الْمَخاضُ ، فَاحْتَبَس عَلَيْهَا أَبُو طلْحَةَ ، وانْطلَقَ رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم . قَالَ : يقُولُ أَبُو طَلْحةَ إِنَّكَ لتعلمُ يَا ربِّ أَنَّهُ يعْجبُنِي أَنْ أَخْرُجَ معَ رسولِ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم إِذَا خَرَجَ ، وأَدْخُلَ مَعهُ إِذَا دَخَلَ ، وقَدِ احْتَبَسْتُ بِما تَرى . تقولُ أُمُّ سُلَيْمٍ : يا أَبَا طلْحةَ مَا أَجِد الَّذي كنْتُ أَجِدُ ، انْطَلِقْ ، فانْطَلقْنَا ، وضَربهَا المَخاضُ حينَ قَدِمَا فَولَدتْ غُلاماً . فقالَتْ لِي أُمِّي : يا أَنَسُ لا يُرْضِعُهُ أَحدٌ تَغْدُوَ بِهِ عَلَى رسُول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، فلمَّا أَصْبحَ احتملْتُهُ فانطَلقْتُ بِهِ إِلَى رسولِ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم . وذَكَرَ تمامَ الْحَدِيثِ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">45.</span></span> Enes İbni Mâlik <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span> şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ebû Talha<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> radıyallahu anh</span>’ın hasta bir erkek çocuğu vardı. Ebû Talha evde değilken çocuk öldü. Eve döndüğü zaman:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- “Oğlumun durumu nedir?” diye sordu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Çocuğun annesi Ümmü Süleym:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- O şimdi eskisinden daha rahat, dedi. Akşam yemeğini hazırlayıp getirdi. Ebû Talha yemeğini yedi sonra da hanımıyla yattı. Daha sonra hanımı ona “Çocuğu defnediniz” dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ebû Talha sabahleyin Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’e gitti ve olup biteni anlattı. Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Bu gece ilişkide bulundunuz mu?”</span></span> diye sordu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ebû Talha:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Evet, dedi. Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Allahım, bu ikisine mübârek kıl”</span></span> diye dua etti.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">(Zamanı gelince) Ümmü Süleym bir erkek çocuk doğurdu. Ebû Talha bana:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- “Çocuğu al, Peygamber’e götür” dedi. Ümmü Süleym de bir miktar hurma verdi, Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Çocuğun yanında herhangi bir şey var mı?”</span></span> diye sordu. Ben:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Evet, bir kaç hurma var, dedim. Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> hurmaları ağzına alıp çiğnedi. Sonra çıkarıp çocuğun ağzına koydu ve damağını hafifçe oğdu, adını da Abdullah koydu.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"> Buhâri, Cenâiz 42, Akîka 1; Müslim, Edeb 23; Fezâilü’s-sahâbe 107</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî’nin bir  rivayetine göre Süfyân İbni Uyeyne; “Ensardan bir kişi (İbâye İbni Rifa’a)  Abdullah’ın dokuz çocuğunu gördüğünü, hepsinin de Kur’an’ı okuyan ve mânasını anlayan kimseler olduğunu söylemiştir.”   Buhâri, Cenâiz 42</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslim’in rivâyetinde ise, olay şöyle anlatılmaktadır:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ebû Talha’nın, Ümmü Süleym’den olma bir oğlu vefat etti. Ümmü Süleym, ev halkına:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ebû Talha’ya ben haber vermedikce, oğlu hakkında hiç biriniz bir şey söylemeyiniz! diye tenbihledi. Sonra Ebû Talha eve geldi. Ümmü Süleym akşam yemeğini getirdi. Ebû Talha yemeğini yedi. Yemekten sonra Ümmü Süleym, eskiden olduğundan daha güzel süslendi. O da hanımıyla yattı. Ebû Talha’nın karnı doyup  tatmin olduğunu görünce Ümmü Süleym ona:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ey Ebû Talha, bir millet, bir aileye emânet bir şey verseler de, sonra emânetlerini isteseler, iade etmeyebilirler mi, ne dersin? dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> Ebû Talha:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Hayır, (vermemezlik edemezler) dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ümmü Süleym:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- O halde oğlunu geri alınmış böyle bir emânet bil, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ebû Talha kızdı ve:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Mademki öyle, niçin hiç bir şey olmamış gibi davrandın? Şimdi de tutmuş, oğlumun durumunu bana haber veriyorsun, öyle mi? dedi. Derhal kalkıp Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’e gitti ve olanı biteni olduğu gibi haber verdi. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Geçen gecenizi Allah hakkınızda bereketli kılsın”</span></span> buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ümmü Süleym hâmile kaldı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> bir sefere çıkmıştı. Ümmü Süleym de  bu sefere iştirak etmişti. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> seferden döndüğünde Medine’ye gece girmezdi. Medine’ye yaklaştıklarında Ümmü Süleym’i doğum sancıları tuttu. Bu sebeple Ebû Talha onun yanında kaldı, Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> yoluna devam etti. Ebû Talha şöyle demeye başladı:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Rabbim! Sen çok iyi bilirsin ki ben, Resûlün ile beraber Medine’den çıkmaktan, onunla beraber Medine’ye girmekten son derece memnun olurum. Fakat bu defa  bildiğin sebepten takılıp kaldım.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunun üzerine Ümmü Süleym:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ebû Talha! Şimdi artık sancım kalmadı. Sen git, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">(Enes diyor ki) Biz yolumuza devam ettik. Medine’ye geldiklerinde Ümmü Süleym’i yine doğum sancısı tuttu ve bir erkek çocuk doğurdu. Annem (Ümmü Süleym) bana:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Enes, bu çocuğu sen sabahleyin Resûlullah’a götürmeden kimse emzirmesin, dedi. Sabahleyin ben çocuğu alıp Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’e götürdüm. Resûlullah’ın elinde bir dağlama âleti vardı. Beni görünce:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Herhalde Ümmü Süleym doğum yaptı, buyurdular.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Evet, dedim. Hemen elindeki dağlama âletini bıraktı. Ben de çocuğu kucağına verdim. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>, Medine’ye has acve hurmasından bir tane istedi. Onu ağzında iyice çiğnedi, sonra da çocuğun ağzına çaldı. Çocuk yalanmaya başladı. Bunun üzerine Resûlullah<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> sallallahu aleyhi ve sellem</span>:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Medinelilerin hurma sevgisine bakın!”</span></span> buyurdu. Çocuğun yüzünü okşadı ve ona Abdullah adını verdi.  Müslim, Fezâilü’s-sahâbe 107</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadiste söz konusu olan çocuğun adı,  İbn Hibbân’ın rivayetinden öğrendiğimize göre Ebû Umeyr’dir. Ebû Umeyr  zeki bir çocuktu. Bu sebeple babası Ebû Talha onu çok severdi. Hz. Peygamber de ona rastladıkça, kendisine iltifat edip şakalaşırdı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ümmü Süleym, çocuğunun ölmesine rağmen sabırlı davranmış, bir rivayete göre çocuğu yıkayıp kefenledikten sonra üzerini örtmüş, evdekilere de kendisinden başka kimsenin Ebû Talha’ya çocuktan bahsetmemesini tenbih etmiştir. Sonra da muhtemelen oruçlu olan kocasının akşam yemeğini hazırlamış, eve geldiğinde geciktirmeden  takdim etmiş, hatta, her zamankinden  daha fazla süslenerek, kocasına üzülecek bir şey olmadığı izlenimini vermiş, böylece onun her türlü isteğini karşılamaya hazır olduğunu göstermiştir. Ebû Talha’nın çocuk hakkındaki  sorusuna da gayet ustaca, “o şimdi daha rahat” cevabıyla aslında çocuğun gerçek durumunu haber vermiştir. Onun bu sözünü çocuğun iyileştiği anlamında yorumlayan Ebû Talha  eşiyle cinsel yakınlık kuracak kadar rahatlamıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ümmü Süleym,  kocasının çocuğu çok sevdiğini bildiği için böyle davranmış ve onu ölüm haberinin acısına hazırlamış olmalıdır. Nitekim çocuğu, geri alınmak üzere bırakılmış bir emânet olarak vasıflandırması, emâneti sahibine geri vermemenin düşünülemeyeceğini Ebû Talha’ya söylettikten sonra bu emânetin geri alındığını yani çocuğun öldüğünü söylemiş olması, onun böyle bir gaye taşıdığını göstermektedir. Bu olayda Ümmü Süleym, çocuğunu kaybeden hiç bir annenin gösteremeyeceği bir sabır ortaya koyarak, yiğitliğini ve olgunluğunu isbat etmiştir. Hz. Peygamber’in Ebû Talha ailesi için yaptığı dua da bu tavrın Peygamberimiz tarafından takdir edildiğini göstermektedir.  Onun sabrı, kendisine  Abdullah gibi hayırlı bir evlat ve hepsi kurra (âlim) olan dokuz torun kazandırmıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu hadis,  bir hanım sahâbînin ölüm olayı karşısında ne ölçüde sabır gösterebildiğini belgelemekte, dolayısıyla bizlere sabırlı olma konusunda güzel bir örnek sunmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Yeni doğan bir çocuğa tatlı bir şey çiğneyerek yalatmak sünnettir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Çocuğa dindar bir kimsenin ad koyması müstehaptır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Çocuklara Abdullah, Abdurrahman ve İbrahim isimlerini koymak güzeldir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Hadis, Ümmü Süleym’in üstün niteliklerine  delildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">46- وعنْ أَبِي هُريرةَ رضي اللَّه عنه أَن رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : « لَيْسَ الشديدُ بالصُّرَعةِ إِنمَّا الشديدُ الَّذي يمْلِكُ نَفسَهُ عِنْد الْغَضَبِ » متفقٌ عليه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> « والصُّرَعَةُ » بِضمِّ الصَّادِ وفتْحِ الرَّاءِ ، وأصْلُهُ عنْد الْعربِ منْ يصرَعُ النَّاسَ كثيراً .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">46.</span></span> Ebû Hüreyre <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivayet edildiğine göre Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Gerçek babayiğit, güreşte rakîbini yenen değil, öfkelendiği zaman nefsine hâkim olan kimsedir.”  </span></span>Buhârî, Edeb 102; Müslim, Birr 106-108</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Dinimizin övüp takdir ettiği yiğit, yarışta, güreşte rakîbini yenen kimse değil,  kin ve öfkeyle dolduğu zaman  nefsini kötü bir söz ve davranıştan alıkoyabilendir. Bu sebeple bir hadîs-i şerîfte: <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Nefisle mücâdele, düşmanla mücâdeleden daha zordur”</span> buyurulmuştur. Bir başka hadiste ise: <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“En azılı düşmanın nefsindir”</span> denilmiştir (bk. Aclûnî, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Keşfü’l-hafâ</span>, I, 143).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisimiz bir taraftan içimizdeki rakiplerle mücâdelenin, dışımızdaki rakiplerle mücâdeleden daha zor olduğunu ortaya koymakta, bir yandan da yiğitlik duygu ve gösterilerini inkar etmeden onları iyiye yönlendirmektedir. Böylece inananları tehlike ile burun buruna geldikleri kızgınlık ve öfke anlarında sabırlı davranmaya teşvik etmektedir. Sabır, kin ve öfkeyi değilse bile, böylesi hallerde gayr-i meşrû bir iş yapmayı önleme gücü olmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">648 numarada tekrarlanacak olan hadisimiz, özellikle yiğitlik taslayan, kahramanlıktan hoşlanan ve bunu fizikî güç gösterisinde sananları asıl kahramanın kim olduğu konusunda uyarmakta ve her inanan kişiyi böyle bir kahramanlığa davet etmektedir.  Bu mânada yarış, güreş, savaş her zaman söz konusudur. O halde böyle bir babayiğit olmaya bakmak gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Her şeye rağmen bir kere kızmış olan kimseyi teskin etmek için ne yapılması gerekir? Bu sorunun cevabını aşağıdaki hadiste bulmaktayız.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">l. Nefisle mücâdele ve ona hâkim olmak, düşmanla cihad etmekten daha zordur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Ferdî ve sosyal zararını düşünerek öfkelenmemeye çalışmak gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">47- وعنْ سُلَيْمانَ بْنِ صُرَدٍ رضي اللَّه عنهُ قال : كُنْتُ جالِساً مع النَّبِي صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم، ورجُلان يستَبَّانِ وأَحدُهُمَا قَدِ احْمَرَّ وَجْهُهُ . وانْتفَخَتْ أودَاجهُ . فقال رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « إِنِّي لأعلَمُ كَلِمةً لَوْ قَالَهَا لَذَهَبَ عنْهُ ما يجِدُ ، لوْ قَالَ : أَعْوذُ بِاللّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ ذَهَبَ عنْهُ ما يجدُ . فقَالُوا لَهُ : إِنَّ النَّبِيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَالَ : «تعوَّذْ بِاللِّهِ مِن الشَّيَطان الرَّجِيمِ ». متفقٌ عليه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">47</span></span>. Süleyman İbni Surad <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span> şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bir gün Nebi <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in yanında oturuyordum. İki kişi birbirine sövüp duruyordu. Bunlardan birinin yüzü öfkeden kıpkırmızı olmuş, boyun damarları şişmiş, dışarı fırlamıştı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunu gören Resûlullah<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ben bir söz biliyorum, eğer bu kişi onu söylerse, üzerindeki bu kızgınlık hali geçer. Eğer o, “Eûzü billâhi mine’ş-şeytânirracîm = İlâhi rahmetten kovulmuş şeytandan Allaha sığınırım” derse, üzerindeki hâl kaybolur.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Oradakiler Nebî<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in  ona <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“İlâhî rahmetten kovulmuş şeytandan Allah’a sığın!”</span> tavsiyesinde bulunduğunu ilettiler.   Buhârî, Bed’ü’l-halk 11, Edeb 44, 76; Müslim, Birr 109</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Süleyman İbni Surad</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hadisimizin râvisi olan Süleyman İbni Surad el-Huzâî radıyallahu anh’ın İslâm öncesi dönemde adı Yesâr’dı. Peygamber Efendimiz bu adı Süleyman’a çevirmiştir. Süleyman İbni Surad, üstün ahlâklı, ibadete düşkün ve kavmi arasında saygın bir kişiliğe sahipti. Kûfe kurulduktan sonra oraya ilk yerleşenler arasındadır. 93 yaşında iken h. 65 yılında Aynü’l-verde harbinde  öldürülmüş ve başı Mervan b. Abdülmelik’e götürülmüştür. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den 15 hadis rivâyet etmiştir. Peygamber Efendimiz’in, Hendek Harbi sonunda apar-topar kaçan müşrik ordusunun arkasından, gelecek günlerde harekete geçme önceliğinin artık müslümanlarda olacağını müjdeleyen “Bundan böyle biz müşriklere hücum edeceğiz, onlar bize değil!... Sıra bizde..” (Buhârî, Meğazî 29) hadisini, yine Süleyman İbni Surad rivayet etmiştir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i şerîfte, öfkesinden kan beynine sıçramış, hiddetinden kıpkırmızı kesilmiş, boyun ve şakaklarındaki damarları şişmiş birinin  o sırada herhangi bir hata işlemeden sakinleşmesi için eûzü besmele çekmesi tavsiye edilmektedir. “Efendimiz’in bu tavsiyesi, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Şeytan seni dürtükleyecek olursa Allah’a sığın. Doğrusu o, işitendir, bilendir.</span></span>” [Fussılet sûresi (41), 36] âyetindeki ilâhi öğüdün teyid ve te’kididir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Halkımızın “eûzü” diye bildiği istiâze, “Rahmetten uzaklaştırılmış şeytandan ve onun şerrinden Allah’a sığınırım” anlamındadır ve âyetteki Allah’a sığınma tavsiyesinin nasıl ifade edileceğini öğretmektedir. Bu bilinçle hatırlanacak ve söylenecek istiâze, hiddet ve öfkenin yatışmasını, kişinin aklını başına devşirmesini sağlayacaktır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Nitekim hadiste, kavga ettiği bildirilen kızgın sahâbîye Resûlullah’ın bu tavsiyesi ulaştırılmış, o da bunu söyleyerek sakinleşmiştir. Hatta bir başka rivayete göre “Ben delirdim mi, bendeki bu hâl nedir?” diyerek aklını başına toplamıştır. Kin ve öfkeyi körükleyen şeytandır. Şeytandan Allah’a sığınmakla kin ve öfkenin sebebi ortadan kaldırılmış olmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sabredip öfkesini yenebilen kişinin mükâfatı nedir? Bu sorunun cevabını da aşağıdaki hadîs-i şerîften öğreneceğiz.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Peygamber Efendimiz ashâbına karşı son derece merhametliydi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Eûzü besmele çekmek, öfke ve kızgınlığı giderir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">48- وعنْ مُعاذ بْنِ أَنَسٍ رضي اللَّه عنه أَنَّ النَّبِيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَالَ : « مَنْ كظَمَ غيظاً ، وهُو قَادِرٌ عَلَى أَنْ يُنْفِذَهُ ، دَعَاهُ اللَّهُ سُبْحانَهُ وتَعالَى عَلَى رُؤُوسِ الْخلائقِ يَوْمَ الْقِيامَةِ حَتَّى يُخَيِّرَهُ مِنَ الْحُورِ الْعِينِ مَا شَاءَ » رواه أَبُو داوُدَ ، والتِّرْمِذيُّ وقال : حديثٌ حسنٌ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">48. </span></span>Muâz İbni Enes <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivâyet edildiğine göre  Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Gereğini yapmaya gücü yettiği halde öfkesini yenen kimseyi Allah, Kıyamet günü herkesin gözü önünde çağırır, hûriler arasından dilediğini seçmekte  serbest bırakır.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ebû Dâvûd, Edeb 3 ; Tirmizî, Birr 74; Kıyâmet 48. Ayrıca bk. İbni Mâce, Zühd 18</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Muâz İbni Enes</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Muâz İbni Enes el-Cühenî radıyallahu anh, Medineli sahâbîlerdendir. Hz. Peygamber’den 30 kadar hadis rivâyet etmiştir. Ebü’d-Derdâ gibi sahâbîlerden de rivâyette bulunmuştur. Kendisinden oğlu Sehl İbni Muâz hadis rivayet etmiştir. Rivayetleri Ahmed İbni Hanbel’in Müsned’inde</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(III, 437, IV, 234)</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">ve dört büyük Sünen’de yer almıştır.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Mısır’da yaşamış olan Muâz, Abdülmelik İbni Mervân’ın halifeliği döneminde vefât etmiştir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamber Efendimiz, sabırla ilgili tavsiyelerine uyan ve öfkesini yenmeyi başaran kişilere bu hadiste bir müjde vermektedir. Nefsinin kızgınlığını yatıştırana, yine nefsi teskin edici cinsten olmak üzere âhirette istediği hûriyi seçme serbestisi... Bu, dünyadaki peşin faydaları yanında sabrın âhirette de fayda vereceğini, yani meselenin uhrevî boyutunu göstermektedir. Bu müjde inananları, öfkelerini yenip sabretmeye ciddî bir şekilde teşvik etmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadiste <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“öfkesinin gereğini yerine getirmeye gücü yettiği halde”</span> kaydı önem arzetmektedir. Önemli olan da böyle gücü yettiği anda sabredebilmektir. <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kızgınlığını yenip insanları bağışlamak”</span></span></span> olgun mü’minlerin özelliklerindendir [bk. Âl-i İmrân sûresi (3), 133-134].</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Gereğini yerine getirmeye gücü yettiği halde, öfkesini yenen kimsenin kalbini, Allah emniyet ve imanla doldurur”</span>, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Gazabını teskin edenin Allah ayıplarını örter”</span> hadisleri de kin, nefret ve hiddetine hâkim olanlara verilecek diğer karşılıkları belirlemektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Gereğini yerine getirmeye gücü yettiği halde” kaydı, özellikle yöneticileri hedef alan mesajlar  ihtiva etmektedir. Onların hiddetlerine hâkim olmaları hiç şüphesiz bir çok haksızlığa ve telâfisi imkânsız bazı kayıplara mâni olur. Bu sebeple, iktidar sahiplerinin kin ve öfkelerini yenmeleri ayrıca bir önem arzetmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kızgınlık ve öfkesini geçiştirebilmek, böylesine önemli ve faydalı bir meziyettir. Ancak bunu başarmak oldukça zordur. Bu sebeple kin ve öfkenin zararından kurtulabilmenin en iyi yolu baştan kızmamaktır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Kızgınlığı yenmek Allah Teâlâ’yı memnun eder.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Sabrın en değerlisi gücü yeterken kızgınlığını bir tarafa bırakıp insanları affedebilmektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Sabrın sonu selâmettir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">49- وعنْ أَبِي هُريْرَةَ رَضيَ اللَّهُ عنهُ أَنَّ رَجُلاً قَالَ للنَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : أوْصِني ، قَالَ : « لا تَغضَبْ » فَردَّدَ مِراراً قَالَ ، « لا تَغْضَبْ » رواه البخاريُّ.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">49. </span></span>Ebû Hüreyre <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> radıyallahu anh</span>’den rivâyet edildiğine göre, bir adam Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’e:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Bana öğüt ver, dedi. Peygamber<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> sallallahu aleyhi ve sellem</span> de ona:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Kızma!” </span></span>buyurdu. </span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Adam dileğini bir kaç kez tekrar etti. Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> de (her defasında ısrarla) :</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Kızma!” </span></span>buyurdu.   Buhârî, Edeb 76. Ayrıca bk. Tirmizî, Birr 73</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Gazab, şeytanın dürtüklemesi sonucu insanın kendini kaybetmesi, normal durumundan uzaklaşmasıdır. O kadar ki, bu durumda insan kötü sözler söyler, din tarafından sakıncalı bulunmuş, çirkin görülmüş olan işler yapar. Hatta -Allah korusun- bazı hallerde kâfir bile olur. Halkımız böylesi durumdakiler için “Ağzından çıkanı kulağı duymuyor” der. “Öfke ile kalkan zararla oturur” sözünün belki çok geçerli olduğu nokta da burasıdır. Yânî imânı kaybetme noktasıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bilindiği gibi sebebin ortadan kaldırılması, sonucun da ortadan kaldırılması demektir. Kızmamak, kızgınlık sonucu doğacak bir çok tehlikeyi baştan önlemektir. Hz. Peygamber’in kendisinden tavsiye isteyen sahâbîye ısrarla <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“kızma”</span> buyurması  bu yüzdendir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Burada hatırlatılması gerekli bir husus vardır. Sevgili Peygamberimiz, öğüt vermesini  isteyen insanlara, onların mizac ve kabiliyetlerine  en uygun tavsiyelerde bulunurdu. Bir başka ifade ile onlardaki aksayan yönlere göre tedbir önerirdi. Bu hadîs-i şerîf de bu kabil tavsiyelerdendir. Kim olduğunu bilemediğimiz bu sahâbî, ne kadar ısrar etmişse de <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“kızma”</span> sözünden başka bir tavsiye alamamıştır. Bu, o sahâbînin çabuk sinirlenen, olur-olmaz şeylere kızan bir mizaca sahip olduğunu hatıra getirmektedir. Bu halde kendisinde böyle bir mizac bulunan müslümanlar, Peygamber Efendimiz’in bu tavsiyesinin doğrudan kendilerine yönelik olduğunu unutmamalıdırlar.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">640 numarada bir kere daha karşılaşacağımız hadisin bazı rivayetlerinde bu <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“kızma!” </span>tavsiyesinin gerekçelerine de rastlamaktayız. Mesela birinde <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Kızma, çünkü kızmak duyguları ve hareketleri bozar” </span>buyurulmaktadır. Bir başkasında da<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“ Kızma, cennete gir!”</span> buyurulmak suretiyle, kızgınlığın neye mâlolacağını, kızmamanın ne kazandıracağını göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Kızmak, insanı sonradan pişman olacağı söz ve fiillere sevkeder.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Hz. Peygamber, Allah’ın koyduğu sınırlar çiğnendiği zaman kızmış ve kızmakta sakınca görmemiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Dünya çıkarı için değil, dinî maksatla ve Allah için kızmak hoşgörülür.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">50- وَعَنْ أبي هُرَيْرةَ رَضِيَ اللَّهُ عنه قال : قال رسولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « مَا يَزَال الْبَلاءُ بِالْمُؤْمِنِ وَالْمؤمِنَةِ في نَفْسِهِ وَولَدِهِ ومَالِهِ حَتَّى يَلْقَى اللَّه تعالى وَمَا عَلَيْهِ خَطِيئَةٌ» رواه التِّرْمِذيُّ وقال : حديثٌ حسنٌ صحِيحٌ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">50. </span></span>Ebû Hüreyre <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Erkek olsun, kadın olsun mü’min, Allah’a günahsız olarak kavuşuncaya kadar kendisinden, çoluk çocuğundan, malından belâ eksik olmaz.”  </span></span>Tirmizi, Zühd 57</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sabrın gereği, faydası, sabır göstermenin en çok zorlaştığı gazap ve kızgınlık anlarında ne yapılması gerektiği anlatıldıktan sonra, bütün bunların belâ ve musîbetleri tamamen önlemek gibi  bir maksada yönelik olmadıkları bu hadisle anlatılmaktadır. İnsanın, bizzat kendisinin hastalanması, ihtiyaçlarını giderememesi, işsizliği, çocuklarının ölümü, itaatsizliği gibi anne-babaya elem ve üzüntü veren halleri, yangın ve hırsızlık gibi sebeplerle mal ve servetinin bir kısmının veya tamamının telef olması ve benzeri hallerin her müslüman kadın ve erkeğin başına geleceği, ancak sabredilmesi halinde, bunların günahlardan arınma vesilesi olacağı bildirilmektedir. Bu da belâ ve musibetlerin, hata ve günahlara kefâret olma özelliğini bir  daha ortaya koymak demektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisteki “Allah’a kavuşuncaya kadar” ifadesi, “ölüm”den kinâyedir. O halde, ölünceye kadar her müslüman  belâ ve musîbetlere muhatab olacaktır. Buna hazır olmak gerekir. Bu, hayatın tabiî gereğidir. Sabrederek bütün bu halleri lehine çevirmek, mü’minin asıl görevidir. Zira şâirin dediği gibi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Meydana gelen kurtulamaz seng-i kazâdan!..”.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">l. Dünya, imtihan dünyasıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. İnsan dünyada çeşitli şekillerde imtihan edilir. Bu imtihanlarda gösterilecek olan tavır, sabırdan ibârettir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">51- وَعَنْ ابْن عَبَاسٍ رضي اللَّه عنهما قال : قَدِمَ عُيَيْنَة بْنُ حِصْنٍ فَنَزلَ عَلَى ابْنِ أَخيِهِ الْحُر بْنِ قَيْسٍ ، وَكَانَ مِن النَّفَرِ الَّذِين يُدْنِيهِمْ عُمرُ رضِيَ اللَّهُ عنهُ ، وَكَانَ الْقُرَّاءُ أَصْحابَ مَجْلِسِ عُمَرَ رضي اللَّهُ عنه وَمُشاوَرَتِهِ كُهولاً كَانُوا أَوْ شُبَّاناً ، فَقَالَ عُييْنَةُ لابْنِ أَخيِهِ : يَا ابْنَ أَخِى لَكَ وَجْهٌ عِنْدَ هَذَا الأمِيرِ فَاسْتَأْذِنْ لى عَلَيْهِ ، فاستَأذنَ فَأَذِنَ لَهُ عُمرُ . فَلَمَّا دخَلَ قَالَ : هِيْ يا ابْنَ الْخَطَّاب ، فَوَاللَّه مَا تُعْطِينَا الْجَزْلَ وَلا تَحْكُمُ فِينَا بالْعَدْل ، فَغَضِبَ عُمَرُ رضيَ اللَّه عنه حتَّى هَمَّ أَنْ يُوقِعَ بِهِ فَقَالَ لَهُ الْحُرُّ : يا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ إِنَّ اللَّه تعَالى قَال لِنبِيِّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : { خُذِ الْعَفْوَ وَأْمُرْ بالْعُرْفِ وَأَعْرِضْ عَنِ الجاهلينَ }  [ سورة الأعراف: 198 ] وإنَّ هَذَا مِنَ الجاهلينَ ، وَاللَّه ما جاوَزَها عُمَرُ حِينَ تلاها ، وكَانَ وَقَّافاً عِنْد كِتَابِ اللَّهِ تعالى رواه البخارى .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">51</span></span>. Abdullah İbni Abbâs <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anhümâ</span> şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Uyeyne İbni Hısn (Medine’ye) geldi ve yeğeni Hurr İbni Kays’a misafir oldu. Hurr, Hz.  Ömer’in danışma meclisi üyelerindendi. Zaten genç olsun yaşlı olsun âlimler (kurrâ), Hz. Ömer’in danışma meclisinde bulunurlardı. Bu sebeple Uyeyne, yeğeni Hurr İbni Kays’a:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Yeğenim, senin devlet başkanı yanında önemli bir yerin vardır. Beni kendisiyle  görüştür, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hurr,  Ömer’den izin aldı. Uyeyne  Ömer’in yanına girince:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ey Hattâb oğlu, Allah’a yemin ederim ki, bize fazla bir şey vermiyorsun. Aramızda adâletle de hükmetmiyorsun, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ömer hiddetlendi, Uyeyne’ye ceza vermek istedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunun üzerine Hurr:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ey Müminlerin emiri, Allah, Peygamberine “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Affı seç, iyiliği emret, cahilleri cezalandırmaktan vazgeç!</span></span>” buyurdu. Benim bu amcam da câhillerdendir, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah’a yemin ederim ki, Hurr bu âyeti okuyunca Ömer, Uyeyne’yi cezalandırmaktan vazgeçti. Zaten Ömer, Allah’ın kitabına son derece bağlı idi.                      Buhârî, Tefsîru sûre  (7), 5, İ’tisâm 2</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İslam, devlet dinidir, disiplindir, nizamdır. Sabır ve ilkelere bağlılık, en yüksek düzeyde herkesten çok yöneticilere düşmektedir. Câhillerin cefâsına sabır, kendisini Allah’a karşı sorumlu hissetmekle mümkündür.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Devlet başkanlarının nelere sabretmesi gerekebileceğini gösteren hadisimiz, aynı zamanda sahâbîlerin meseleye yaklaşımlarını da yansıtmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Uyeyne İbni Hısn, Huneyn Savaşı ganimetlerinin dağıtımıyla ilgili hadiste de gördüğümüz gibi kaba saba bir kabile reisi idi. Aynı zamanda  müellefe-i kulûbtandı. Uyeyne bir ara İslam’dan çıkmış (irtidat etmiş) daha sonra da tövbe edip  İslâm’a dönmüştü.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Halife Hz. Ömer’e hitap tarzı ve ona söyledikleri, bu bedevînin ne kadar kaba olduğunu göstermektedir. Ondan  başka kimse Hz. Ömer’i adâletsizlikle suçlamamıştır. Uyeyne, Hz. Peygamber devrinde elde ettiği gibi bol bol ihsan ve ikrâma nâil olacağını umuyordu. Halbuki Hz. Ömer, Allah Teâlâ İslâm’ı güçlendirdi, Uyeyne gibilerin dîne ısındırılmasına ihtiyaç kalmadı diyerek müellefe-i kulûba farklı muâmele yapmadı. Muhtemelen Uyeyne’nin, “Bize bol bol pay vermiyorsun, âdil de davranmıyorsun!” demesi bundan dolayı idi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hilâfet makâmında kendisine böylesine laflar söyleyen Uyeyne’ye Hz. Ömer’in kızması ve onu cezalandırmak istemesi pek tabiîdir. Ancak durumu kavrayan ve Hz. Ömer’in en hassas olduğu noktaları bilen Hurr  İbni Kays, “Cahillerin kusuruna bakma” anlamına gelen “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Cahillerden yüz çevir</span></span>” âyetini hatırlatarak, amcasının da bu âyette işâret edilen  cahillerden olduğunu söylemiştir. Hz. Ömer, Kur’ân-ı Kerîm’e çok bağlı bir müslüman olduğu için, kendisine hatırlatılan âyetin çizdiği hudûdu aşmamış, sabretmiş ve Uyeyne’yi cezalandırmamıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">358 numarada hadîs-i şerîfi bir kere daha okuyacağız.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. İlim yaşta değil, baştadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Bilen insan, çevresindekileri zulüm ve kötülüklerden korur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Yöneticiler, yönettikleri insanlardan gördükleri kabalıkları sabır ve hoşgörü ile karşılamalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Yöneticiler, danışmanlarının görüşlerine itibar etmelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Sabır, herkesten çok yöneticiler için gerekli bir haslettir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">52- وعَن ابْنِ مسْعُودٍ رضي اللَّه عنه أنَّ رسولَ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : « إِنَّهَا سَتكُونُ بَعْدِى أَثَرَةٌ وَأُمُورٌ تُنْكِرونَها ، قَالُوا : يا رسُولَ اللَّهِ فَما تَأمرُنا ؟ قالَ : تُؤَدُّونَ الْحقَّ الَّذي عَلَيْكُمْ وتَسْألونَ اللَّه الذي لكُمْ » متفقٌ عليه . « والأَثَرَةُ » : الانفرادُ بالشيْءِ عمَّنْ لَهُ فيهِ حقٌّ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">52.</span></span> Abdullah İbni Mes’ûd <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Hiç şüphesiz, benden sonra, adam kayırmalar ve  yadırgayacağınız bazı işler olacaktır” </span></span>buyurdu. Ashâb-ı kirâm:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ey Allahın Resûlü! O zaman nasıl davranmamızı tavsiye edersiniz? dediler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> de:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Siz üzerinize düşen görevleri yapar,  kendi hakkınızı ise, Allah’tan beklersiniz”</span></span> buyurdu.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhâri, Menâkıbu’l-enbiyâ 8;  Fiten 2 ; Müslim, İmâre  45, 48</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu ve bundan önceki hadîs-i şerîf <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">sabrın, toplum ve idâre </span></span>yani<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> sistemle ilgili yönünü</span></span> ortaya koymaktadır. Şu halde sabır, tek taraflı değildir. Yöneticiler için ne kadar gerekli ise, yönetilenler için de en az onun kadar gereklidir. Zira,  sadece yöneticiler, yönetilenlerin kabalık ve cahilliklerine muhatab olmazlar. Yönetilenler de yöneticilerin birtakım haksızlıklarına, adam kayırmalarına, yersiz tercihlerine mâruz kalırlar. Nevevî, bu iki hadisi peşpeşe getirmek suretiyle sabrın yönetici-yönetilen münasebetlerinde aynı derecede gerekeceğine dikkat çekmekte, bu noktalardaki muhtemel soruları bu hadislerle  cevaplandırmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Devlet imkânlarıyla adam kayırmaların,  müslümanların  hoş görmesi mümkün olmayan bazı  iş  ve uygulamaların görüleceğini Hz. Peygamber haber verince, ashâb-ı kirâm o takdirde ne yapmaları, nasıl davranmaları gerektiğini sormuşlar, sevgili Peygamberimiz de:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- “Siz, (zekât vermek, cihâda katılmak gibi) size düşen görevleri yerine getirin. Mahrum bırakıldığınız hakkınızı da Allah’tan isteyin” </span>buyurmuş, idâreye baş kaldırarak, kargaşa çıkararak hak almaya kalkışmayınız. Yani  yöneticilerinizin  size yaptıkları haksızlığa sabır <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">ve </span>tahammül gösteriniz. Onları ıslah etmesini, haklarınızı ödemelerini sağlamasını Allah’tan dileyin, tavsiyesinde bulunmuştur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hemen işâret edelim ki bu tutum, yöneticilerin haksızlığını haklı görmek ve göstermek değildir. Elbette itâatın bir sınırı vardır. O da  Allah’a karşı gelmemektir. Efendimiz, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Allah’a isyan olan yerde kula itaat yoktur”</span> buyurmuştur. 671 numarada da tekrar edilen hadisimizde,  her haksızlık için hemen ayaklanmaya kalkılmaması, sabırlı davranılması, anarşiye yol açılmaması istenmektedir. Konuyu İmam Müslim’in rivâyet ettiği bir hadis daha da açıklamaktadır:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Seleme İbni Yezîd el-Cu’fî, Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’e:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ey Allahın Nebîsi! Kendi haklarını bizden isteyen, fakat bizim haklarımızı vermeyen yöneticiler başımıza geçerse, bize nasıl davranmamızı tavsiye edersiniz? diye sordu. Hz. Peygamber yüzünü çevirdi. O tekrar sordu. Hz. Peygamber yine yüzünü çevirdi. Sonra tekrar sordu. Bu arada Eş’as İbni Kays, Seleme’yi çekti. Nebi <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> tam o sırada şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Dinleyin, itaat edin. Onlar kendi yüklendiklerinden, siz de kendi yüklendiklerinizden sorumlusunuz”</span>  (Müslim, İmâre 49).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber, bu hadisiyle <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Yöneticiler kendi yüklendiklerinden, yani adâlet etmek ve halkın haklarını gözetmekten sorumludurlar. Yapmazlarsa vebâli onlaradır. Siz de dinleyip itaat etmek ve başkalarının haklarına riâyet etmekten sorumlusunuz. Siz üzerinize düşeni yaparsanız, Allah mükâfâtınızı verir”</span> buyurmuştur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Zulmediyorlar diye yöneticilere itaat etmemek gerekmez.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Görülen haksızlıklara sabır ve tahammül etmek, müslümanların toplum huzurunu kaçırmamak gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Haksızlığa uğradık diye haksızlık  yapmak doğru değildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Allah’a isyan etmeyi emretmedikleri sürece âmirlere itaat edilir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">53- وَعن أبي يحْيَى أُسَيْدِ بْنِ حُضَيْرٍ رضي اللَّهُ عنهُ أَنَّ رَجُلاً مِنَ الأَنْصَارِ قال : يا رسولَ اللَّهِ أَلا تَسْتَعْمِلُني كَمَا اسْتْعْملتَ فُلاناً وفلاناً فَقَالَ : « إِنَّكُمْ سَتَلْقَوْنَ بَعْدي أَثَرَةً فاصْبِرُوا حَتَّى تلقَوْنِي علَى الْحوْضِ » متفقٌ عليه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">« وأُسَيْدٌ » بِضَمِّ الْهمْزةِ . « وحُضَيْرٌ » بِحاءٍ مُهْمَلَةٍ مضمُومَةٍ وضادٍ مُعْجَمَةٍ مفْتُوحةٍ ، واللَّهُ أَعْلَمُ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">53</span></span>. Ebû Yahyâ Üseyd İbni Hudayr <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> radıyallahu anh</span>’den rivâyet edildiğine göre Medinelilerden bir adam:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> - Ey Allahın Resûlü, falan kişi gibi beni de vâli tayin etmez misiniz?  dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Siz, benden sonra adam kayırma olayları göreceksiniz. Havuz başında bana kavuşuncaya kadar sabrediniz!”</span></span> buyurdu.   Buhârî, Fiten 2, Menâkıbü’l-ensâr 8; Müslim, İmâre 48, Fedâil 27,28</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Üseyd İbni Hudayr</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ü<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">seyd İbni Hudayr, Medineli müslümanlardan olup Evs kabilesinin Eşheloğulları kolundandır. Mus’ab İbni Umeyr’in Medine’deki çalışmaları sonucu müslüman olmuştur. Güzel Kur’an okuyan sahâbîlerdendi.  Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den 18 hadis rivâyet etmiştir. Buhârî ve Müslim onun sadece bu hadisini müştereken rivâyet etmişlerdir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Peygamber tarafından “Üseyd İbni Hudayr ne güzel bir kul” diye takdir edilen Üseyd, hicri 20 yılında vefat etmiş ve Bakî’ kabristanına defnedilmiştir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bazı mevki ve makamlar insana câzip gelir. Bu tür meyillere karşı  koyup sabretmek gerekir. Bu hadis bunu tesbit etmektedir. Hz. Peygamber’in,  valilik isteyen müslümana, kendisinden sonra adam kayırma olayları görüleceğini haber vermesi, böylesi isteklerle veya desteklerle bir yerlere gelen ehliyetsiz kimselerden olmamak lâzım geldiğini anlatmaktadır. Lâyık olmadığı mevki ve makamlar için aracı koyma isteğine sabretmek de bir fazilettir. İnsanlar birtakım usûlsüzlükleri görerek, kendilerinin haklılıklarına bunları gerekçe yapmaya kalkmamalıdırlar.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Aslında mevki ve makam, içtimaî kimlik, kişilik ve şöhret arzusu bir çok insanı gayr-i meşrû  yollara zorlayabilir. Bunlara sabretmek de belâ ve musibete sabretmekle eş değerdedir. Bize göre hadisimiz bu mesajı vermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber  hadisteki bu cevabıyla, anılan vâlinin tayininde kayırma söz konusu olmadığını anlatmak istemiş, böylesi uygulamaların sonraki dönemlerde görülebileceğini  haber vermiştir. Herhalde bu tür uygulamalar tarih boyunca binlerce misaliyle görülegelmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadiste “falan kişi” ifâdesiyle vâli tayin olunduğundan bahsedilen kimsenin  Amr İbni Âs  olduğu sanılmaktadır. Sözü edilen “havuz” da Hz. Peygamberin ahiretteki Kevser havuzudur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Mevki ve makamın çekiciliğine karşı  sabretmek, sabrın önemli bir boyutudur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. İşler ehil olmayanların eline geçip birtakım yanlışlıklar yapıldığı zaman,  doğruda sabır göstermek gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">54- وَعنْ أبي إِبْراهيمَ عَبْدِ اللَّه بْنِ أبي أَوْفي رضي اللَّهُ عنهمَا أَنَّ رسولَ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم في بعْضِ أَيَّامِهِ التي لَقِيَ فِيهَا الْعَدُوَّ ، انْتَظرَ حَتَّى إِذَا مَالَتِ الشَّمْسُ قَامَ فِيهمْ فَقَالَ: « يَا أَيُّهَا النَّاسُ لا تَتَمنَّوا لِقَاءَ الْعدُوِّ ، وَاسْأَلُوا اللَّه العَافِيَةَ ، فَإِذَا لقيتُموهم فاصْبرُوا ، وَاعْلَمُوا أَنَّ الْجَنَّة تَحْتَ ظِلاَلِ السُّيُوفِ » ثُمَّ قَالَ النَّبِيُّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « اللَّهُمَّ مُنْزِلَ الْكِتَابِ وَمُجْرِيَ السَّحَابِ ، وَهَازِمَ الأَحْزابِ ، اهْزِمْهُمْ وَانْصُرْنا عَلَيْهِمْ » . متفقٌ عليه وباللَّه التَّوْفيقُ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">54</span></span>. Ebû  İbrahim  Abdullah İbni Ebû Evfâ <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anhümâ</span>’dan rivayet edildiğine göre, düşmanla karşılaştığı gazalardan birinde  Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> güneş tepe noktasından batıya doğru  meyledinceye kadar bekledi, sonra kalktı ve:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Ey müslümanlar! Düşmanla karşılaşmayı arzu etmeyiniz; Allahtan âfiyet dileyiniz. Fakat düşmanla karşılaşınca da sabrediniz ve biliniz ki, cennet kılıçların gölgesi altındadır”</span></span> buyurdu. Sonra Nebi <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle dua etti:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ey kitab’ı (Kur’an’ı) indiren, bulutları gökyüzünde gezdiren ve düşman saflarını darmadağın eden Allahım,  şu düşmanı  perişan et ve bizi onlara karşı muzaffer kıl!” </span></span>Buhârî,Cihâd 112; Müslim, Cihâd 20</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Abdullah İbni Ebû Evfâ</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Abdullah İbni Ebû Evfâ’nın hem kendisi hem de babası sahâbîdir. Bey’aturrıdvân’da bulunmuş</span>, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Huneyn’e  ve daha sonraki savaşlara iştirak etmiştir. Künyesi  Ebû İbrahim’dir. Hz. Peygamber’in vefatına kadar Medine’den ayrılmayan Abdullah, Resûlullah’ın vefâtından sonra Kûfe’ye gitti. Kendisinin 95 rivayeti vardır. Bunlardan on tanesini Buhârî ve Müslim müştereken; beş tanesini sadece Buhârî, bir tanesini de sadece Müslim rivâyet etmiştir. Ömrünün sonlarında gözlerini kaybeden Abdullah, Kûfe’de en son vefat eden sahâbî oldu.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sabrın en son ve en çok lâzım olduğu yeri yani cihadı dikkatlerimize sunmak üzere Nevevî, bu hadisi sabır konusunun sonunda zikretmektedir. Resûlullah’ın düşmanla savaşmak için güneşin tepe noktasından batıya kaymasını beklemesi, havanın biraz serinlemesini ve duaların makbul olduğu namaz vaktinin girmesini istemesinden olsa gerektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Düşmanla karşılaşmayı temenni etmek, bir anlamda kendine aşırı güvenmek ve düşmanı küçümsemek demektir. Düşmanla karşılaşmayı istemek ahlâkî bir zaaf, kendisine aşırı güvenmek ise, çok büyük taktik hatasıdır. Her ikisi de insanın başarısını değil, yenilgi ve perişanlığını hazırlar. 1327 ve 1354 numaralarda tekrarlanacak olan bu hadis ile şu âyetler arasında tam bir uyum ve paralellik bulunmaktadır:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ey iman edenler! Bir bölükle karşılaşırsanız sebat edin ve Allah’ı çok anın ki başarıya ulaşasınız. Allah’a ve Peygamber’ine itaat edin; çekişmeyin, yoksa korkar başarısızlığa düşersiniz ve kuvvetiniz gider. Sabredin, doğrusu Allah sabredenlerle beraberdir. Yurtlarından şımararak, insanlara gösteriş yaparak çıkan ve Allah yolundan men edenler gibi olmayın” </span></span>[Enfâl sûresi (8),45-47].<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span>Resûl-i Ekrem <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem’</span>in buyurduğu gibi asıl yapılacak iş, Allah’tan âfiyet dilemektir. Dünya ve âhirette âfiyet, belâsız  ve sıkıntısız bir hayat istemek elbette en tabiî iştir. Akıllı insan, durduğu yerde başına iş açmak istemez. Ancak, kendi iradesi dışında düşmanla karşılaşan mü’min,  müslümana yakışan bir tavır sergileyerek sabredecektir. Zira cennete giden yollardan biri de cihaddır. Yani <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Cennet kılıçların gölgesi altındadır”.</span> Savaşın tahmini ve tahammülü güç sıkıntılarına, acılarına sabretmek, hem  zaferi hem de Allah rızasını kazandırır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber hadisimizin sonundaki duayı  -Buhârî’nin bir rivâyetinden öğrendiğimize göre-  Hendek Gazvesi’nde yapmıştır. Belâya,  musibete ve düşmana sabretmekte duanın büyük bir yardımcı olduğu da böylece ortaya çıkmaktadır. Nitekim yukarıda meâlini verdiğimiz âyette de  <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Düşmanla karşılaşırsanız sebat edin ve Allah’ı çok anın ki başarıya ulaşasınız”</span></span> buyurulmuş, sabır ile Allah’ı anmak ve O’na yalvarmak arasında sıkı bir bağın bulunduğuna dikkat çekilmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">O halde şöyle diyebiliriz:  İlk hadiste “ nûrdur” diye tarif edilen sabrı ve o nûrun insana vereceği dayanma gücünü, Allah’ı anmak ve O’na  yalvarmak arttırmaktadır. Sabrımıza dualarımızla, kendimize de sabrımızla  yardımcı olmak, dolayısıyla güçlü ve dayanıklı birer müslüman olarak yaşamak biz müslümanlara  düşmektedir.<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> </span>Allah yardımcımız olsun.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">.</span></span> Savaşta sabır, zafere ulaşmanın temel şartıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Sabrın en çok gerekli olduğu yer, düşman karşısıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Sabır, Allah’a güven ve güçlü bir imanın göstergesidir.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kaynak: Riyazüssalihin</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">باب الصبر</span></span></span></div>
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">S A B I R</span></span></span></div>
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span></span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">ÂYETLER</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">قال اللَّه تعالى :  { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اصْبِرُواْ وَصَابِرُواْ وَرَابِطُواْ وَاتَّقُواْ اللّهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ  } .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1</span></span>. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ey iman edenler! Sabredin, sabır yarışında </span></span>(düşmanlarınızı) <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">geçin!” </span></span>Âl-i İmrân sûresi (3), 200</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Felah ve kurtuluşun temel şartlarını açıklayan âyet-i kerîme, ilk olarak, sabırlı olmayı sabır yarışında  düşmanları geçecek bir dayanıklılık göstermeyi istemektedir. Devamında da sürekli uyanık bir şekilde sınır bekçiliği yapmayı ve Allah’a karşı daima saygılı bulunmayı tavsiye etmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Âyet-i kerîme, kurtuluş ve mutluluğun en başta gelen şartının sabır olduğunu, imtihan ve sıkıntılara sabırla göğüs germesini bilmeyenlerin başarıya ulaşamayacaklarını açıklamaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kısaca “Zafer ve başarı, gösterilecek sabra bağlıdır”  mesajını vermektedir. Elmalılı merhum Âl-i İmrân sûresinin son âyetinde, Allah’tan, kâfirlere karşı yardım ve zafer isteyen mü’minlere  Allah Teâlâ’nın bu âyetle cevap verdiğini belirtmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى :  { وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِّنَ الْخَوفْ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِّنَ الأَمَوَالِ وَالأنفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ  } .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2</span></span>.<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> “Sizi korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz eksiltmekle elbette deneriz. Sabredenleri müjdele!” </span></span>Bakara sûresi (2), 155</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu âyette, korku, açlık, mal, can ve ürün kaybı gibi müslümanların tâbi tutulacağı imtihan çeşitleri sayılmaktadır. Bütün bunlar karşısında sabırlı davranan ve Allah’a karşı güvenini kaybetmeyen, teslimiyetini bozmayan mü’min kazanacaktır. Bu kazancın niteliğini  aşağıdaki âyet haber vermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى :  { إِنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ أَجْرَهُم بِغَيْرِ حِسَابٍ } .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3</span></span>.<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> “Sabredenlere, felâketlere karşı dişlerini sıkıp göğüs gerenlere, mükâfatları hesapsız ödenecektir.” </span></span>Zümer sûresi (39), 10</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ödülün hesapsız olması, sabrın ehemmiyetini göstermektedir. Felâketler karşısında gösterilecek sabır, pek büyük bir meziyet olmasaydı, hesapsız mükâfat vadedilmezdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى:  { وَلَمَن صَبَرَ وَغَفَرَ إِنَّ ذَلِكَ لَمِنْ عَزْمِ الْأُمُورِ } .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4</span></span>.<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> “Fakat sabredip (kendisine yapılan kötülüğü) bağışlayanın işi, işte bu, benimsenmeye değer işlerdendir.”</span></span> Şûrâ sûresi (42), 43</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sabretmek ve affedici olmak kolay bir iş değildir. Kendilerine benzemeye ve yaptıklarını izlemeye değer kişiler böyle insanlardır. Çünkü onlar gerçekten zoru  başarmış, güzeli ortaya koymuşlardır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sıkıntılara sabretmek ve başkalarının hatalarını bağışlamak gerçekten önemli ve sebep-sonuç açısından birbiriyle yakından ilgili iki tavırdır. Bu iki davranışta bulunan kişi örnek alınmaya lâyıktır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى:  { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَعِينُواْ بِالصَّبْرِ وَالصَّلاَةِ إِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ } .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">5</span></span>.<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> “Ey iman edenler! Başınıza gelecek her şeye sabretmekle ve namaz kılmakla  Allah’tan  yardım isteyin. Allah sabredenlerle beraberdir.” </span></span>Bakara sûresi (2), 153</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Güçlükler ve zorluklar karşısında yardım isteme durumunda kalan müslümanlar, sabırlı davranmak ve dua etmek suretiyle Allahtan yardım dileyeceklerdir. Dayanmadan, göğüs germeden hemen başarılı olmayı beklemeyeceklerdir. Namaz, nasıl öteki ibadetlerin başı ise, sabır da bütün ahlâkî davranışların başıdır. Bu sebeple Allah’ın yardımı ancak bu iki  üstün halde istenmelidir. İslâmî hedeflere, devamlı kulluk yapmakla ve bu uğurda karşılaşılacak güçlük ve felâketlere göğüs germekle varılabilir. Çünkü kulluk ve sabırla Allah’tan yardım dilemek, başarının iki önemli şartıdır.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى:  { وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنكُمْ وَالصَّابِرِينَ وَنَبْلُوَ أَخْبَارَكُمْ  }</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">6</span></span>.<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> “İçinizdeki mücâhidlerle sabredenleri ortaya çıkarıncaya kadar elbette sizi deneyeceğiz.”         </span></span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Muhammed sûresi (47), 31</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu âyet, mücâhidler ile sabırlı davrananların birbirlerine çok yakın olduklarını, yani <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">sabrın </span></span>da bir  nevi <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">cihad </span></span>demek olduğunu anlatmaktadır. O halde cihad ne ölçüde babayiğit işi ise, sabır da aynı şekilde yiğitçe bir tavırdır. Hele cihadın güçlüklerine sabretmek ise, başlı başına ayrıca bir cihad anlamındadır. Hayattaki imtihanların hikmeti de bu mücâhidler ile sabredenlerin ötekilerden ayrılıp ortaya çıkarılması, belirlenmesidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">والآيات في الأمر بالصبر وبيان فضله كثيرة معروفة.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisler</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">26- وعن أبي مَالِكٍ الْحَارِثِ بْنِ عَاصِم الأشْعريِّ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « الطُّهُورُ شَطْرُ الإِيمَان ، وَالْحَمْدُ للَّه تَمْلأَ الْميزانَ وسُبْحَانَ الله والحَمْدُ للَّه تَمْلآنِ أَوْ تَمْلأ مَا بَيْنَ السَّموَات وَالأَرْضِ وَالصَّلاَةِ نورٌ ، والصَّدَقَةُ بُرْهَانٌ ، وَالصَّبْرُ ضِيَاءٌ ، والْقُرْآنُ حُجَّةٌ لَكَ أَوْ عَلَيْكَ . كُلُّ النَّاسِ يَغْدُوا، فَبَائِعٌ نَفْسَهُ فمُعْتِقُها ، أَوْ مُوبِقُهَا» رواه مسلم .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">26</span></span>.<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> </span>Ebû Mâlik Hâris İbni Âsım el-Eş’arî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Temizlik imanın yarısıdır. Elhamdülillah duası mizânı, sübhânellah ve elhamdülillah sözleri ise yer ile gökler arasını sevap ile doldurur. Namaz nurdur; sadaka burhandır; sabır ziyâdır. Kur’an senin ya lehinde ya da aleyhinde delildir. Herkes sabahtan (pazara çıkar)  nefsini satar; kimi onu âzâd  kimi de helâk eder.”</span></span> Müslim,Tahâret 1. Ayrıca bk.Tirmizî, Daavât 86</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ebû Mâlik Hâris İbni Âsım el-Eş’arî</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hadisimizin râvisi Hâris İbni Âsım el-Eş’arî, Ebû Mâlik   künyesiyle meşhur bir sahâbîdir. Uhud harbi gazilerinden olup  Hz. Peygamber’in duasını almıştır. Peygamberimiz’den 27 hadîs rivâyet etmiştir. Ebû Mâlik, Hz. Ömer devrinde tâûn hastalığından vefat etmiştir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1033 ve 1416 numaralarda da gelecek olan bu hadîs-i şerîf, her biri önemli bir gerçeğe işaret eden bir çok konuyu ihtivâ etmektedir. Sırasıyla bunları  ele alalım:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Temizlik diye tercüme ettiğimiz <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">tuhûr</span></span> kelimesi, hadisin bazı rivâyetlerinde abdest anlamında <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">vudû’</span></span> olarak geçmektedir. Bu sebeple buradaki temizlik, şer’î temizlik yani abdest mânasındadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslüman olmak ve iman etmek, büyük-küçük bütün geçmiş günahları yok eder. Abdest de önceki küçük günahları temizler. Bu sebeple abdest almak, mü’mini günahlarından temizlemek bakımından imanın yarısı gibi olur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İman, insanı  tevhid dışı her türlü inanç kirlerinden temizler. Abdest de bu gönül temizliğinin, organlara yansıyan görüntüsü olarak imana delâlet eder. Bu yönüyle, “Mü’minin içi gibi dışı da temizdir” mesajını vermek bakımından imanın yarısıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah sizin imanınızı boşa çıkaracak değildir</span></span>” [Bakara sûresi (2), 143] âyetinde görüldüğü gibi, hadisteki <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">iman</span></span> kelimesi <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">namaz </span></span>anlamında olabilir. Bu takdirde, abdestsiz namaz kılınamayacağı, kılınsa bile  sahih olmayacağı için abdest, namazın yarısı demek olur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Öte yandan iman, kalbin tasdiki ve organların o tasdike boyun eğmesi demektir. Namaz, organların  boyun eğdiğinin delili, abdest de namazın sıhhatının şartı olduğu için, bu mânada imanın yarısı sayılabilir. Ancak bu cümle, “Abdestin sevabı, imanın sevabının yarısıdır” anlamına gelmez. Yine bazı mezheplerin iddia ettiği gibi, amelin imandan bir cüz olduğunu  da göstermez.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Hamd</span></span>, Allah’ı kemâl sıfatlarıyla övmek demektir. Her amelin bir sevabı olduğu ve bunların tartılacağı dinimizce bildirilmiş bir gerçektir. O halde Allah Teâlâ’yı, kendisine lâyık kemâl sıfatlarıyla övmenin, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">elhamdülillah</span></span> demenin ecir ve sevabı da mizanı dolduracak ölçüde büyüktür. Onun kısa bir cümle olduğuna bakılmamalı, tevhid inancının ifadesi olarak, yüce yaratıcıyı tanımak ve tanıtmakta olduğuna bakılmalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah’ı kemâl sıfatları ile anmak demek olan <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">elhamdülillah</span></span> tesbihi ile  O’nu noksan sıfatlardan tenzih anlamındaki <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">sübhânellah</span></span> ifâdesi bir arada söylenince, tam olarak <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">tevhid</span></span>  inancı dile getirilmiş olmaktadır. Bu tesbih ve tenzih, kâinâtın en büyük ve yegâne gerçeğini itiraftır. Sevabı da ona göre olup yer ile gök arasını dolduracak kadardır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisimizdeki bu ifâdeler, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">elhamdülillah ve sübhânellah </span></span>cümlelerinin mü’mine kazandırdığı sevabın büyüklüğünü anlatmakta ve dolayısıyla sık sık ve fakat bilinçli olarak bunların söylenmesini tavsiye etmiş olmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Namaz</span></span>, tıpkı bir ışık kaynağı gibi, insanı kötülük ve çirkinliklerden alıkoyup, doğruya yöneltir. Çünkü o, ışığını imandan alır. Namazlı-niyaz-lı mü’minin hem ruh hayatında hem de yüzünde bu nurun izlerini görmek mümkündür. Günde beş defa  abdest alarak yıkanan insanın, günün yorgunluğunu, maddî-mânevî kirlerini elinden, yüzünden temizlemesi, elbette onda bir parlaklık meydana getirecek, hayatını güzelleştirecek, ona tatlı bir mehtap görünümü kazandıracaktır. Namaz kılmakla kazanılan bu nur ile iyi kötüden, helâl haramdan ayrılacaktır. Mü’min bu sâyede kazandığı irade gücü ve temiz yaşayışının ışığı ile hem dünya hem de âhirette diğer insanlardan farklı ve mutlu bir hayata sahip olacaktır. Kur'ân-ı Kerîm’deki ifadesiyle “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">nurları önlerini aydınlatan</span></span>” [Hadîd sûresi (57), 12] mü’minler arasında yerini alacaktır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Sadaka</span></span>, sadaka veren kişinin imanına delildir. Zira sadaka, hem zekât hem de  hayır-hasenât anlamına gelir. Bunları yerine getirmek de imandan kaynaklanır. Şefkat, yardım, çevreye karşı duyarlılık, zayıf ve kimsesizleri korumak hep iman alâmetidir. Merhametsizlik, haksızlık, duyarsızlık, kabalık ve katılık dinî duygudan, sorumluluktan, ilâhî huzurdaki hesaplaşmaya önem vermemekten, kısacası imansızlıktan ileri gelir. “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Dini yalan sayanı gördün mü? O, yetimi iter-kakar ve asla fakir-fukaranın doyurulmasını teşvik etmez” </span></span>[Mâun sûresi (107), 3] âyeti bu durumu açıkca ortaya koymaktadır. O halde sadaka, imana ve ondan kaynaklanan üstün İslâmî değerlerin varlığına delildir. Öte yandan sadaka veren mü’min, kıyamette malını nereye harcadığı sorulduğu zaman, verdiği sadakayı  gösterecektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Hadisimiz, sabrın mâhiyetini tanıtmakta ve onu bize tarif  etmektedir.</span></span> Eğitim ve öğretimde, konunun mâhiyetini, ait olduğu sistemdeki tarifiyle vermek en isabetli bir uygulamadır. Hadiste Peygamber Efendimiz sabrı “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ziyâ</span></span>” olarak takdim etmektedir. Ziyâ, ışığı ve ısısı kendisinden olan cisimler için, nur ise, ışığını bir başkasından alıp yansıtan cisimler için kullanılır. “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Güneşi ziyâlı, ayı nurlu kılan...Allahtır” </span></span>[Yûnus sûresi (l0), 5] âyeti bunun en kesin delilidir. Bu demektir ki, sabır, mü’minin hem dünya hem de âhiret saâdetini temin yolunda, kendisinde tabiî olarak  bulunan bir ışıktır.  Mü’min bir yandan sabır sayesinde, yasakların yalancı câzibesinin arkasındaki asıl sıkıntı unsurlarını görüp onlardan sakınırken, bir yandan da emirlerin yerine getirilmesinden dolayı ortaya çıkan güçlüklerin gerisindeki  huzuru sezip  güçlükleri sabırla göğüsleyerek sonuçtaki mutluluğa kavuşma imkânı bulur. Mü’mine bu irade  gücünü verecek olan da ondaki sabır, dayanma, ğögüs germe melekesi olacaktır. Kısaca <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">mü’min,  enerji kaynağı kendi içinde olan bir varlıktır.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Âlimlerimiz, “beşerî duyguları akıl ve şeriat sınırları içinde tutmayı” sabır olarak tarif etmişlerdir. Âyet ve hadislerde sabır kelimesinin birkaç mânada kullanıldığı görülmektedir: </span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İbâdetlerin yerine getirilmesi ve yasakların terkedilmesine sabır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Belâ ve musibetlere sabır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Halkın ezâ ve cefâsına sabır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah’a davette, emir bi’l-ma’rûf ve nehiy ani’l-münker’de sabır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Savaş alanlarında ve kâfirlerle mücâdelede sabır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunlardan her biri sabrın,  mü’min için gerçekten bir “ziyâ”, büyük bir güç kaynağı olduğunu göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Belki bazıları sabrı, haksızlıklara boyun eğmek, tepki göstermemek zannedebilirler. Oysa sabır, mü’minin asıl dinamizminin adıdır. Sabır, dayanıklı olmaktır, zorlukları göğüslemektir. Bu sebeple de Yüce Rabbimiz, mü’minlere umdukları kurtuluşa erebilmeleri için sabretmelerini,  sabır yarışında düşmanları geçmelerini  açıkca emretmektedir. Bütün zorluklara dayanmanın  mü’mine daha çok gerektiğini ve yakıştığını hatırlatmaktadır. Allah’ın yardımının sabredenlerle  beraber olmasının hikmeti de bu olsa gerektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sabır, müslümanın öz sermâyesidir. Buna potansiyel güç de denebilir. Kendilerinden yardım beklenen kimseler her zaman yardımcı olmayabilir. Atalarımız ne güzel söylemişlerdir: “Elden gelen öğün olmaz, o da vaktinde bulunmaz.” Ama mü’min kendi aslî sabır gücü ile ayakta durabilirse, en büyük zorlukları aşacak, ulaşmak istediği  hedeflere kavuşacaktır. Bu sebeple sabrın ziyâ olduğunu aslâ unutmamak, daima sabır ışığını önde tutmak gerekmektedir. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Birbirlerine sabrı tavsiye edenler”</span></span>in hüsrân ve zarardan kurtulduğunu haber veren <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Asr sûresi</span></span>,  müslümana yapılabilecek en iyi yardımın sabır tavsiyesi olduğunu belgelemektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sabrın “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ziyâ</span></span>”, namazın “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">nûr</span></span>” diye tanıtılması, sabrın insan hayatındaki herşeyi kuşattığını göstermektedir. Zira “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sabır ve zamanın halletmediği mesele yoktu</span></span>r”. O halde zorluklar karşısında hemen teslim olmamak, doğruda ve hakta direnmek gerekmektedir. Halledilmez gibi gözüken problemler bile sabır ve zamanla çözülecektir. Bu da sabrın “ziyâ” olduğuna bir başka delildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Kur’ân-ı Kerîm</span></span> hidâyet rehberidir. İslâm’ın ana kaynağıdır. İnsanlar ona inanmakla, mü’minler de hükümlerini yaşamakla yükümlüdür. Kur’an, ona bağlı kalmaya çalışanların lehinde, “inandım” dediği halde hükümlerine uymayanların da aleyhinde  delildir. Çünkü her şeyi açıklamış ve kimseye bahâne bulma imkânı bırakmamıştır. Diğer taraftan mü’minler, aralarındaki ihtilafları çözmek için Kur’an’a  başvuracaklar, Kur’an da onların   ya lehinde ya da aleyhinde delil  olacaktır. Yani müslümanlar Kur’an’a göre değerlendirileceklerdir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Her yeni gün herkes için yeni bir pazardır.</span></span> Bu pazarda, bir bakıma insanın dünya ve âhireti alınıp satılmaktadır. Kimileri meşrû sınırlar içinde kalmaya çalışır, kendileri için kârlı bir gün geçirmiş olurlar. Kimileri de sınırlara dikkat etmez, ne pahasına olursa olsun arzularına ulaşmak isterler. Böylece kendileri için hiç de iç açıcı olmayan bir gelecek hazırlamış olurlar. Bu sebeple disiplinli bir müslüman olmaya, her  gün yeniden niyet ve gayret edilmelidir. “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Nefislerini Allah’ın satın aldığı mü’minlerden</span></span>” [Tevbe sûresi  (9), 111] olmaya bakılmalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> Bu hadîs-i şerîfin birbiriyle irtibatsız gibi gözüken cümlecikleri arasında aslında tam bir uyum ve bütünlük bulunmaktadır. Tahâret ile namaz arasında, elhamdülillâh duası ile iman ve Kur’an arasında, sadaka ile pazardaki alış-veriş arasında ve bütün bu unsurlar ile sabır arasında sıkı bir bağ vardır. Sonuçta hadisimiz müslümanı, sabra dayalı bir  iman, ibadet, zikir, hayır ve ticaret  hayatının sahibi olarak tanımlamakta ve  bizlerden böylesi  müslümanlardan olmaya çalışmamızı istemektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Mü’minin hayatında sabrın yeri son derece önemlidir. Sabır mü’minin enerji ve ışık kaynağıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Sabır, zafer ve başarının temel şartıdır. Zira, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah’ın yardımı sabredenlerle beraberdir.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Sabır, katlanmak değil, göğüs germektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Abdest, zikir, namaz, sadaka, Kur’ân-ı Kerîm, bunların her biri mü’minin hayatında ayrı ayrı yer ve rol sahibi değerlerdir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Günlük hayat bir pazar sahnesidir. Her müslümanın bu hayat pazarında “iyi bir müslüman” olarak yerini alması gerekmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">27- وَعَنْ أبي سَعيدٍ بْن مَالِك بْن سِنَانٍ الخُدْرِيِّ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا أَنَّ نَاساً مِنَ الأنصَارِ سَأَلُوا رَسُولَ الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم فأَعْطاهُم ، ثُمَّ سَأَلُوهُ فَأَعْطَاهُمْ ، حَتَّى نَفِد مَا عِنْدَهُ ، فَقَالَ لَهُمْ حِينَ أَنَفَقَ كُلَّ شَيْءٍ بِيَدِهِ : « مَا يَكُنْ مِنْ خَيْرٍ فَلَنْ أدَّخِرَهُ عَنْكُمْ ، وَمَنْ يسْتعْفِفْ يُعِفَّهُ الله وَمَنْ يَسْتَغْنِ يُغْنِهِ اللَّهُ ، وَمَنْ يَتَصَبَّرْ يُصَبِّرْهُ اللَّهُ . وَمَا أُعْطِىَ أَحَدٌ عَطَاءً خَيْراً وَأَوْسَعَ مِنَ الصَّبْرِ » مُتَّفَقٌ عَلَيْهِ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">27</span></span>. Ebû Saîd Sa’d İbni Mâlik İbni Sinân el-Hudrî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anhüm</span>â’dan nakledildiğine göre, Medineli müslümanlardan bir kısmı Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’den bir şeyler istediler. O da verdi. Sonra yine istediler. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>, elindekiler bitinceye kadar verdi. Verebileceği şeyler tükenince onlara şöyle hitab etti:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Yanımda bir şeyler olsaydı, onları sizden esirgemez, verirdim. Kim dilenmekten çekinir, iffetli davranırsa, Allah onun iffetini arttırır. Kim tok gözlü olmak isterse, Allah onu başkalarına muhtaç olmaktan kurtarır.  Kim de sabretmeye gayret ederse, Allah ona sabır verir. Hiç bir kimseye, sabırdan daha hayırlı ve büyük bir lutufta bulunulmamıştır.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Zekât 50, Rikak 20; Müslim, Zekât 124. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Zekât 28; Tirmizî, Birr 77; Nesâî, Zekât 85</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Önceki hadiste sabrın  bir “ziyâ” olduğuna dikkat çekilmişti.  Burada ise, maddî ihtiyaçlar karşısında sabretmenin,  sabredilmesi gereken konuların başında geldiği anlatılmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tarihen sabit bir gerçektir ki, Hz. Peygamber, müslümanların yegâne sığınağı idi. Başı sıkışan, bunalan, aç kalan, herhangi bir meselesi olan hep ona koşar, ondan medet umardı. Efendimiz de müslümanların meselelerini çözmekten asla kaçınmaz, maddi mânevî çâreler bulurdu. Hadiste görüldüğü gibi onun, elinde avucunda bulunan her şeyi  verdiği zamanlar da olurdu. Ancak müslümanların ihtiyaçları büyüktü. Onlar yine istemeye devam edince de “<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Elimde verecek bir şey olsa, onu sizden asla esirgemezdim</span>” diye durumu açıklardı. Sonra da müslümanları bilgilendirmek ve eğitmek maksadıyla, dilenerek, isteyerek ihtiyaç gidermenin bir yol olsa bile, asıl tavrın, kimseye ihtiyaç arzetmemek, yüz suyu dökmemek olduğunu, böyle davrananları Allah’ın başkalarına muhtaç etmeyeceğini hatırlatırdı.   Herkesin, ihtiyâcını kendi içinde firenlemesi gerektiğini anlatırdı. Sabretmenin, yokluğa, sıkıntıya göğüs germenin insanı, daha güçlü kılacağını açıklardı. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sabrın, âdetâ kendi kendini yenileyen</span></span> bir özellik olduğunu öğretirdi. <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Kim sabretmek için gayret sarfederse, Allah ona sabır verir”</span>  beyanı, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">sabrı temin eden gücün yine bizzat sabır</span></span> olduğunu anlatmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Unutulmamalıdır ki, istemekle de giderilemeyecek ihtiyaçlar olabilir.  Göz ve gönül tokluğu, başkalarının yardımıyla bir şeylere kavuşmaktan çok daha sağlıklı ve şerefli bir yoldur. Mü’mine de bu yakışır. Bu sebeple olacaktır ki, Hz. Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> hadisin son kısmında kesin bir gerçeğe dikkat çekmiştir: <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Hiç kimseye sabırdan daha hayırlı ve engin bir lutufta bulunulmamıştır.”</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Her ikrâmın bir sonu, bir sınırı vardır. Ancak sabır öyle bir nimet ve ikrâmdır ki, hayatın her safhasını kucaklar ve her türlü şartta sahibinin  izzet ve şerefini korumasını sağlar. Bir önceki hadiste “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ziyâ</span></span>” olarak tanımlanan sabır, bu hadiste<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> “en hayırlı ve hayatı kucaklayan bir nimet” </span>olarak tanıtılmakta, onun ziyâsının insan hayatını nasıl etkilediği ortaya konulmuş olmaktadır. Hakikaten de  insanı merde, nâmerde el-avuç açmaktan müstağni kılan sabır, en büyük ve en etkin  bir nimet ve ilâhî bir lutuftur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sabretmesini bilmeyen kişi varlıklı da olsa, yoksul da olsa, daima rahatsızdır, doyumsuz ve tatminsizdir. Her zaman açtır. Ancak sabır sayesinde insan, kendi kendisini frenlemeyi   başarabilir. Hem yokluğun hem varlığın, hem acının hem neş’enin, hem belânın hem nimetin tehlikesine karşı mü’minin  en güvenli kalkanı sabırdır. Hadisimiz bize işte  bunu telkin etmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Nebi <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> büyük kerem sahibiydi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Sabır, hayatın tümünü kapsayan hayırlı bir nimet ve en güzel vasıftır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Sabretmek için gayret edeni Allah muvaffak kılar.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Maddi ihtiyaçlar karşısında sabır insana şerefli bir hayat yaşama imkânı verir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Asıl zenginlik gönül tokluğudur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">28- وَعَنْ أبي يَحْيَى صُهَيْبِ بْنِ سِنَانٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ : قَالَ رَسُولُ الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : «عَجَباً لأمْرِ الْمُؤْمِنِ إِنَّ أَمْرَهُ كُلَّهُ لَهُ خَيْرٌ ، وَلَيْسَ ذَلِكَ لأِحَدٍ إِلاَّ للْمُؤْمِن : إِنْ أَصَابَتْهُ سَرَّاءُ شَكَرَ فَكَانَ خَيْراً لَهُ ، وَإِنْ أَصَابَتْهُ ضَرَّاءُ صَبَرَ فَكَانَ خيْراً لَهُ » رواه مسلم .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">28</span></span>. Ebû Yahyâ Suheyb İbni Sinân<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> radıyallahu anh</span>’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem  </span>şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Mü’minin durumu gıbta ve hayranlığa değer. Çünkü her hâli kendisi için bir hayır sebebidir. Böylesi bir özellik sadece mü’minde vardır: Sevinecek olsa, şükreder; bu onun için hayır olur.  Başına bir belâ gelecek olsa, sabreder; bu da onun için hayır olur.” </span></span>Müslim, Zühd 64</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Suheyb-i Rûmî</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hadisimizin râvisi Suheyb İbni Sinân, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Suheyb-i Rûmî</span></span> diye meşhur bir sahâbîdir. Çocuk yaşta önce Rumlara sonra da Araplara esir düştü. Mekke’de İbni Ced’ân’ın müttefiği olarak bulunurken  Ammâr İbni Yâsir radıyallahu anh’den İslâmiyeti öğrenip hemen müslüman oldu. İnancı uğruna işkenceye uğrayan ilk müslümanlardandı. Nesi var nesi yoksa, hepsini müşriklere vererek Medine’ye bin bir zahmetle hicret etti. Medine’de hastalandı. Hz. Peygamber Medineyi teşrif edince Suheyb, durumunu ona arzetti. Hz. Peygamber onu, “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İnsanlar arasında öyleleri var ki, Allah rızası uğrunda kendilerini satarlar</span></span>” </span>[Bakara sûresi (2), 207] <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">âyetini okuduktan sonra “Ebû Yahya! Sen bu alışverişte zarar etmiş değilsin!” buyurarak müjdeledi (Hâkim, el-Müstedrek, III, 398). Ok atmada büyük bir mahâret sahibi olan Hz. Suheyb, Hz. Peygamber’in maiyyetinde bütün savaşlara katıldı. Hz. Ömer’in sûikasta uğradığı günlerde  halifenin isteği üzerine yeni halife seçilinceye kadar üç gün süre ile Hz. Ömer’e vekâleten halifelik yaptı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Orta boylu, kırmızı tenli, çok cömert bir insan olan Suheyb’in dilinde hafif bir kekemelik vardı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Birgün Hz. Ömer kendisine:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- “Oğlun olmadığı halde Ebû Yahya künyesiyle anılıyor, Araplardan olduğunu söylüyor ve pek çok yemek ikrâmında bulunuyorsun. İsrafçı sayılmaz mısın?” diye takıldı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">O şu cevabı verdi:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- “Bana Ebû Yahya künyesini veren Resûl-i Ekrem’dir. Ben</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Musul ahâlisinden</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Nemir İbni Kâsıt hânedânındanım. Ancak küçük yaşta esir düşüp ailemi ve kavmimi kaybettim. Resûl-i Ekrem “En iyileriniz, yemek yediren ve selam verendir” buyurduğu için fazlaca yemek ikrâmında bulunuyorum” </span>(bk. Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 16).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Bütün ömrünü İslâmiyet uğrunda büyük fedâkarlıklarla geçirmiş olan Suheyb-i Rûmî, hicretin 38. yılında 73 yaşında iken vefat etmiş ve Medinedeki Bakî’ kabristanına defnolunmuştur.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İmanı uğrunda Mekke müşriklerinin dayanılmaz işkencelerine uğramış olan bu çilekeş ve büyük sahâbînin rivâyet ettiği hadîs-i şerifte sevgili Peygamber Efendimiz, mü’minin imrenilecek durumuna, onun her hal ü kârda hayır üzere ve mutlu olduğuna dikkat çekmekte, dolayısıyla müslümanları sabır ve şükre davet etmektedir. Bilinen bir gerçektir ki, hayır içinde olmak, kâr etmek, mutlu yaşamak, yarınlara umutla bakmak her insanın temel arzusudur. Şerre, kötülüğe, mutsuzluğa, zarara râzı olacak akıllı bir kişi düşünmek mümkün değildir. Zira böyle bir şey fıtrata aykırıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunun yanında dünyanın meşakkatler, sıkıntılar külfetler ve tezatlar yurdu olduğu da bir başka gerçektir. Bu sebeple tezatlar içinde doğruyu bulmak, sıkıntılar içinde mutlu olabilmek, külfetler içinde boğulmadan, kötülüğe kapılmadan hayr üzere hayatı sürdürebilmek büyük bahtiyarlıktır. İşte insanı bu bahtiyarlığa ve başarıya ulaştıran özellik tek kelime ile <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">iman</span></span>’dır. Çünkü iman duygu ve davranışlarda orta hallilik (itidal) ve hayırda devamlılık (istikrar) kaynağıdır. İnsanlar hatayı itidallerini kaybettikleri anda işlerler. İman, ilâhî irâde ile irtibat kurmak demektir. Bu irtibat kesintiye uğrarsa, insan tehlike, zarar ve şerle karşı karşıya kalır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hayat sevinç-üzüntü şeridi halinde devam edip gider. Sevinç vesileleriyle karşılaşınca şımarmak, üzüntü sebepleriyle yüz yüze gelince  ölçüsüz şekilde üzülmek, mü’minin iradesini, aşırılıktan uzak orta halli yaşayışını etkileyip onu büyük yanlışlara sürükleyebilir.  İşte bu tehlikeli ortamdan mü’min, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">nimete kavuşunca şükretmek, sıkıntıya düşünce sabır</span>  göstermekle kurtulur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisimiz, olgun  müslümanın öteki insanlardan farklı olan bu özelliğine işâret etmekte, inananlara hayat mücâdelesinde güçlü ve mutlu olmanın en doğru yolunu göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İnsanların olaylar karşısında gösterdikleri tepkiler değişiktir. Çok büyük sevinç anlarını geçiştiriveren kişilerin yanında, her türlü kaydı unutmuş görünerek, olmadık aşırılıklara düşenler de görülmektedir. Büyük sıkıntıları büyük bir metânetle karşılayanlar olduğu gibi, çok küçük sıkıntıları bile dayanılması imkânsız felâketmiş gibi büyütüp feryâd ü figân edenler, hatta işi daha da ileri götürüp - Allah saklasın - kendi canına kıyanlar, intihara kalkışanlar da bulunmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Unutulmamalıdır ki, şükür şımarıklığa, aşırılığa, dolayısıyla nimetin zevâline engel olma irâdesidir. Sabır, belâyı daha başka belâlara sebep kılmama, günahı günahlara gerekçe yapmama disiplinidir. Hadisimiz, bu irade ve disiplinin sadece olgun mü’mine has olduğunu haber vermekte, imanın, tepkilerimize olan etkisini gözler önüne sermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisimizden anladığımıza göre, mü’min olmak demek, belâ ve sıkıntıya uğramamak demek değildir [bk. Ankebût sûresi (28), 2]. Öteki insanlar gibi mümin de sıkıntılarla karşılaşır, imtihan olunur. Ne var ki o, bu sıkıntı ve musibet ortamından kurtulma imkânına, sabır gibi bir can yeleğine sahiptir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">O halde “çekilmesi güçleşen dünya hayatı”nın, “yaşanması istenen” bir hayat haline gelebilmesi için gerçek anlamda mü’min olma yarışına girmek lazımdır. “Dayanıklı mü’min” olmak konusunda öteki mümin kardeşlerimize destek olmak gerekmektedir. Hadisimizin ihtivâ ettiği hayret karışımı takdirin ve teşvikin anlamı bu olsa gerektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. İman, belâ ve musibete uğramaya mâni değildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Sabretmek suretiyle belâ nimete dönüştürülebilir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Nimete şükür, nimetin arttırılmasına sebep olduğu gibi, belâya sabır da onun hayra dönüşmesine vesile olur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4 Şükür ve sabır, bütün hayatı hayır üzere geçirme imkânıdır. Bunu da Allah Teâlâ mü’minlere ihsan buyurmuştur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">29- وعنْ أَنسٍ رضِيَ الله عنْهُ قَالَ : لمَّا ثقُلَ النَّبِيُّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم جَعَلَ يتغشَّاهُ الكرْبُ فقَالتْ فاطِمَةُ رَضِيَ الله عنْهَا : واكَرْبَ أبَتَاهُ ، فَقَالَ : « ليْسَ عَلَى أبيك كرْبٌ بعْدَ اليَوْمِ » فلمَّا مَاتَ قالَتْ : يَا أبتَاهُ أَجَابَ ربّاً دعَاهُ ، يا أبتَاهُ جنَّةُ الفِرْدَوْسِ مأوَاهُ ، يَا أَبَتَاهُ إِلَى جبْريلَ نْنعَاهُ ، فلَمَّا دُفنَ قالتْ فاطِمَةُ رَضِيَ الله عَنهَا : أطَابتْ أنفسُكُمْ أَنْ تَحْثُوا عَلَى رسُول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم التُّرابَ ؟ روَاهُ البُخاريُّ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">29.<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> </span></span></span>Enes İbni Mâlik <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh </span>şöyle dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem’</span>in hastalığı ağırlaşınca sıkıntıları çoğaldı.  Durumu gören Fâtıma <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anhâ</span>:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Vah babacığım, ne büyük sıkıntın var! dedi. Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“</span></span>(Kızım)<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">, bugünden sonra babanın sıkıntısı olmayacak”</span></span> buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûl-i Ekrem <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> vefat edince, bu defa Fâtıma <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anhâ:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Allah’ın çağrısına icâbet eden babacığım vah, mekânı Firdevs cenneti olan babacığım vah,  kara haberini ancak dostu Cebrail’le paylaşacağımız babacığım vah, diye ağladı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in defninden sonra da Hz. Fâtıma duygu ve üzüntülerini şöyle dile getirdi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Resûlullah’ın üzerine (çarçabuk) toprak atmaya eliniz nasıl vardı, gönlünüz nasıl râzı oldu?</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Meğâzî 83. Ayrıca bk. İbni Mâce, Cenâiz 65</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu hadîs-i şerîfte, sabır konusunda Peygamber Efendimiz’in tavrını görmekteyiz. “Sekerât-ı mevt” denilen, can çekişme sırasındaki şiddetli sıkıntıları yaşamak bakımından Hz. Peygamber diğer müslümanlardan farklı bir durumda değildi. O da sıkıntı çekiyordu. Ancak şikâyet etmiyor, sabrediyordu. Sevgili kızı Hz. Fâtıma, durumu görünce dayanamamış, babasına karşı duyduğu derin muhabbetin tabiî bir sonucu olarak üzüntüsünü dile getirmiş, “Vah babacığım, ne kadar da büyük sıkıntın var” deyivermişti. Efendimiz kızını teselli etmek ve “her sıkıntının bir sonu olduğu”nu belirtmek maksadıyla, “Bugünden sonra baban sıkıntı çekmeyecek” buyurmuş, bu bitmek üzere olan sıkıntıları sabırla karşıladığını duyurmuştu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber’in bu sözleriyle vefâtını haber verdiğini Hz. Fâtıma’nın o anda anlayıp anlamadığını bilemiyoruz. Ancak, anlamışsa bile, sevgili babası için sıkıntısız bir gelecek müjdesi almış olmaktan biraz teselli bulduğunu  tahmin edebiliriz.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber’in vefâtından sonra Hz. Fâtıma’nın söyledikleri, üzüntüsünün tabiî bir ifâdesidir. Bu ifâdede aşırılık yoktur. Hatta onun, Hz. Peygamber’in âhiretteki mevki ve  makamlarını anarak  kendi kendini bir anlamda teselli ettiğini bile düşünebiliriz. “Vah” diye üzüntüsünü dile getirmesi, onun Hz. Peygamber’in vefatını kabullenemediği mânasına gelmez. Ölüm haberini  dostlara ulaştırmak âdettendir. Hz. Fâtıma da bu geleneğin bir uzantısı olarak hâdiseyi Cebrâil’e haber  vermekten ve acıyı onunla paylaşmaktan söz etmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bir rivâyette, hadisimizin râvisi Hz. Enes’e hitâben söylediği kaydedilen son cümle, Hz. Fâtıma’nın olay karşısındaki hislerini ifade açısından fevkalâde dikkat çekicidir. “Resûlullah’ın üzerine toprak atmaya nasıl eliniz vardı, nasıl gönlünüz razı oldu?” Bu söz onun, Hz. Peygamber’in defnedilmesini içine sindiremediğini göstermez. Olsa olsa bu işin bu kadar çabuk ve kısa zamanda yapılması onu şaşırtmış olabilir. Hz. Enes’in herhangi bir cevap vermemiş olması da bu sözlerin üzüntülü anlarda tabiî karşılanabilecek türden olduğunu gösterir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hem unutulmamalıdır ki sabır, hiç üzülmemek demek değildir. Sınırı aşmayan söz ya da fiillerle sıkıntıları geçiştirmesini becerebilmektir. Hz. Fâtıma’nın yanık sözlerinde de bunu görmekteyiz.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu olay, bir yandan sabrın gerçekten büyük ve zor bir iş olduğunu gösterirken, bir yandan da bizzat Hz. Peygamber ve ailesinin  bu konudaki davranışlarını gözler önüne sermekte,  konuya ait sünnetteki tabiîliği ümmete öğretmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">l. Ölmek üzere olan kişiye üzülmek ve acımak tabiî bir hâdisedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Vefatından sonra kişiyi vasıflarıyla anmak câizdir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Peygamber Efendimiz, ölüm öncesi sıkıntılarına sabretmesiyle de ümmetine örnek olmuştur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">30- وعنْ أبي زيْد أُسامَة بن زيد حَارثَةَ موْلَى رسُول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم وحبَّهِ وابْنِ حبِّهِ رضـِيَ الله عنهُمَا ، قالَ : أَرْسلَتْ بنْتُ النَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : إنَّ ابْنِي قَدِ احتُضِرَ فاشْهدْنَا ، فأَرسَلَ يقْرِئُ السَّلامَ ويَقُول : « إن للَّه مَا أَخَذَ ، ولهُ مَا أعْطَى ، وكُلُّ شَيْءٍ عِنْدَهُ بأجَلٍ مُسمَّى ، فلتصْبِر ولتحْتسبْ » فأرسَلَتْ إِليْهِ تُقْسمُ عَلَيْهِ ليأْتينَّها. فَقَامَ وَمَعَهُ سَعْدُ بْنُ عُبادَةَ، وَمُعَاذُ ابْنُ جَبَلٍ ، وَأُبَيُّ بْنَ كَعْبٍ ، وَزَيْدُ بْنِ ثاَبِتٍ ، وَرِجَالٌ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ ، فَرُفِعَ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم الصبيُّ ، فأقعَدَهُ في حِجْرِهِ ونَفْسُهُ تَقعْقعُ ، فَفَاضتْ عَيْناهُ ، فقالَ سعْدٌ : يَا رسُولَ الله مَا هَذَا ؟ فقالَ: « هَذِهِ رَحْمةٌ جعلَهَا اللَّهُ تعَلَى في قُلُوبِ عِبَادِهِ » وفي روِايةٍ : « في قُلُوبِ منْ شَاءَ مِنْ عِبَادِهِ وَإِنَّمَا يَرْحَمُ اللَّهُ منْ عِبَادِهِ الرُّحَمَاءَ » مُتَّفَقٌ عَلَيْهِ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وَمَعْنَى « تَقَعْقَعُ » : تَتحَرَّكُ وتَضْطَربُ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">30. </span></span>Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in azadlısı, dostu ve dostunun oğlu olan Ebû Zeyd Üsâme İbni Zeyd İbni Hârise <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anhümâ’</span>dan nakledildiğine göre o şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kızı (Zeynep), Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’e:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Oğlum ölmek üzeredir, lutfen bize kadar geliniz, diye haber gönderdi. Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> - “Alan da veren de Allah’tır. O’nun katında her şeyin belli bir vakti vardır.  Sabretsin ve ecrini Allah’tan beklesin”</span></span>, buyurarak kızına selâm gönderdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunun üzerine Kızı, Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem’e</span>;</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ne olur, mutlaka gelsin, diye tekrar haber yolladı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu defa Peygamber<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> sallallahu aleyhi ve sellem</span> yanında Sa’d İbni Ubâde, Muâz İbni Cebel, Übeyy  İbni Kâ’b, Zeyd İbni Sâbit ve başka bazı sahâbîler olduğu halde kalkıp kızına gitti. Çocuğu Hz. Peygamber’e verdiler, kucağına aldı. Yavrucak pek zor nefes almaktaydı. Resûlullah’ın gözlerinden yaşlar boşandı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Durumu gören Sa’d İbni Ubâde:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ey Allah’ın Resûlü, bu ne haldir? dedi.  Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> de:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Bu, Allah’ın, kullarının kalbine koymuş olduğu merhamet duygusudur”</span></span> buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisin bir başka  rivâyetinde  Hz. Peygamber, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Bu, dilediği kullarının  kalbine Allah’ın koyduğu bir rahmettir. Zaten Allah ancak, merhametli kullarına rahmet eder”</span></span> buyurmuştur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Cenâiz 33, Müslim, Cenâiz, 9, 11. Ayrıca bk. Buhârî, Eymân 9, Merdâ 9, Tevhîd 25; Ebû Dâvûd, Cenâiz 24, Edeb 58; Nesâî, Cenâiz 22; İbni Mâce, Cenâiz 53</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Üsâme İbni Zeyd</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hadisimizin râvîsi Üsâme İbni Zeyd radıyallahu anhümâ “hibbu Resûlullah” (Resûlullah’ın sevgilisi) lakabı ile bilinmektedir.   Resûlullah’ın onu ve torunu Hasan’ı kucağına alıp  </span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allahım, ben bu ikisini seviyorum, sen de sev onları!”<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> </span></span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">buyurduğunu rivayet etmektedir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Üsâme, küfür, şirk ve Câhiliye pisliklerine hiç bulaşmadı. Hicretten sonra savaşlar başlayınca, yaşı küçük olduğu için ilk harblere katılamadı . Fakat kısa zamanda seriyyelerde er ve komutan olarak görev aldı. Mekke fethinde ve sonraki harblerde bulundu.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Üsâme bir harbte başından geçen olayı şöyle anlatır:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Medineli bir müslüman ile birlikte bir müşriki takibe başladık. Yakalanacağını anlayınca Lâ ilâhe illallah deyiverdi. Medineli müslüman derhal silahını geri çekti. Ben ise, onun canını kurtarmak maksadıyla kelime-i tevhîd’i söylediğini düşünerek aman vermeyip adamı öldürdüm. Dönüşte durumu Resûlullah’a haber verdiğimizde:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- “Ey Üsâme!, Lâ ilâhe illallah diyen birini mi öldürdün?” </span></span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">diye o kadar çok tekrar etti ki, ben  o gün müslüman olmayı ve o adamı öldürmemiş olmayı temenni ettim.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- “Bundan böyle asla Lâ ilâhe illallah diyen kimseyi öldürmeyeceğim” dedim. Resûlullah:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- “Benden sonra da mı Ey Üsâme?”</span></span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> buyurdu.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Ben de:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- “Evet, sizden sonra da” dedim.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Üsâme’nin, Hz. Osman’ın şehid edilmesiyle başlayan olaylarda hiçbir tarafı tutmayıp  olaylara karışmamasında muhtemelen bu kararı etkili olmuştur.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Üsâme, Hz. Peygamber tarafından daha 18 yaşında bir delikanlıyken, büyük sahâbilerden bir çoğunun er olarak bulunduğu orduya komutan tayin edilmiştir. Ne var ki, Resûlullah’ın hastalığı sebebiyle Medine’den ayrılmayan Üsâme ordusu, Efendimiz’in defninden sonra Halife Hz. Ebû Bekir’in emriyle göreve çıkmıştır. Görevini başarı ile tamamlamış ve Medine’de büyük sevinç gösterileri ile karşılanmıştır.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Ömer, Üsâme ile karşılaştığında ona şöyle derdi:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- Selâm sana ey emîr! Resûlullah vefat ettiğinde sen bizim emirimizdin.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Ömrünün 20 yılını Hz. Peygamber’in çok yakınında geçirmiş bulunan Hz. Üsâme, Hz. Peygamber’den 128 hadis rivayet etmiştir. Bunlardan on beşini Buhârî ve Müslim birlikte rivayet etmişlerdir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Peygamber’in “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah ve Resûlünü seven, Üsâmeyi sevsin!”</span></span> buyruğunun muhatabı bu yiğit sahâbî, 60 yaşındayken hicrî 54. yılda vefat etti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">925 ve 928 numaralarda tekrarlanacak olan hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz’in sözü edilen kızı, Zeyneb’tir. Bu durum, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Musannef</span> adlı büyük hadis kitabıyla tanınan İbni Ebû Şeybe’nin bir rivâyetinde açıkca görülmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Can çekişen yavrunun adı, Ali İbni Ebü’l-Âs’tır. Ebü’l-Âs, Hz. Zeyneb’in ilk kocasıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kızının çağırdığını duyunca Hz. Peygamber’in kalkıp gitmemesi, ancak Hz. Zeyneb’in yemin vererek gönderdiği son haber üzerine gitmesi, bir kaç ihtimalle açıklanabilir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber o anda ya önemli bir işle meşgul bulunuyordu; ya da Hz. Zeyneb’i eğitmek, Allah’a tam teslim olmak gerektiği fikrini ona vermek istemişti veya  bu tür çağrıları alınca hemen gitmenin gerekli olmadığını beyan etmek istemişti.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisin râvîsi Üsâme İbni  Zeyd,  haberi Hz. Peygamber’e verdikleri zaman çocuğun can çekişmekte olduğunu, zor nefes aldığını Buhârî’nin bir başka rivâyetinde daha açık ve duygulu ifâdelerle anlatmaktadır. İşte bu manzara karşısında rahmet peygamberi Efendimiz’in gözleri yaşarmıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hazrec Kabilesi reisi büyük sahâbî Sa’d İbni Ubâde’nin:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ölüye ağlamayı  yasakladığın halde  bu göz yaşları nedir, ya Resûlallah? diye sorması, onun her türlü üzüntü ve göz yaşını, yasak edilen yaka-paça yırtarak ve bağırıp çağırarak ağlamak <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(niyâha)</span></span> hükmünde sanmasındandır. Efendimiz ise, sessiz ve ılık göz yaşı dökmenin, Allah Teâlâ’nın, kullarına verdiği merhamet ve acıma hissinin tabiî ve güzel bir neticesi olduğunu söylemiş; Allah’ın, ancak merhamet sahiplerine rahmet edeceğini bildirmek suretiyle böylesi üzüntünün hem yasak olmadığını hem de mertliğe ve yiğitliğe aykırı bulunmadığını anlatmıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber’in, kızı Zeyneb’e haberci ile  ulaştırdığı sözleri, tam bir tâziye ve teselli örneğidir: “<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Alan da veren de Allah’tır. Her canlının belli bir ömrü vardır. Sabretsin ve ecrini Allah’tan beklesin.”</span> İşte bu hâl, başa gelene rızâ çizgisidir. Sabır da zaten her zamankinden çok böyle yerde gereklidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Burada üç ayrı senedle gelmesine rağmen, iki senedinin tenkid edilmiş olması sebebiyle  “zayıf” sayılan bir rivâyeti, Hz. Peygamber’in Muâz İbni Cebel’e yazdığı mektubun tercümesini, bir tâziye örneği olarak kaydetmek istiyoruz.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“ Bismillahirrahmanirrahim</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah’ın resûlü Muhammed’den Muâz İbni Cebel’e...</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah’ın selâmı üzerine olsun...</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Kendisinden başka ilah bulunmayan Allah’a hamdettiğimi sana iletmek isterim. İmdi; Allah ecrini artırsın, sana sabretme gücü versin. Bizi ve seni şükre muvaffak kılsın. Zira canlarımız, mallarımız, evlâd ü iyâlimiz, azîz ve celîl olan Allah’ın bize tatlı hibeleri, geçici bir süre için  yanımıza bıraktığı emânetleri cümlesindendir. Allah sana  o çocuğu vermekle seni sevindirdi. Şimdi de onu büyük bir ecir karşılığında senden aldı. Onun karşılığında Allah’tan rahmet, mağfiret ve hidâyet bekliyorsan, sabret.. Üzüntü ve kederin, ecrini yok etmesin, sonra pişman olursun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Bil ki, ağlayıp sızlamak hiç bir şeyi geri getirmez, hüzün ve kederi de defedemez; başa gelecek olan zaten gelmiştir </span>(Hâkim, el-<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Müstedrek</span>, III, 273. Hadisin durumu hakkında bilgi için bk. İbni Arrâk,<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Tenzîhu’ş-şerî’a</span>, II, 368).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Feryâd ü figân etmeksizin ölüye ağlamak câizdir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Fazilet sahibi kişileri ölmek üzere olan hastanın yanına getirmek, gelmek istemezlerse, gerekiyorsa  ısrar etmek câizdir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Ölüm olayından önce ölünün yakınlarına sabır tavsiye edilir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Çocuk da olsa hasta ziyâreti meşrûdur ve bu ziyârete izinsiz de gidilebilir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">31- وَعَنْ صُهَيْبٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَالَ : « كَانَ مَلِكٌ فيِمَنْ كَانَ قبْلَكُمْ، وَكَانَ لَهُ سَاحِرٌ ، فَلَمَّا كَبِرَ قَالَ لِلْمَلِك : إِنِّي قَدْ كَبِرْتُ فَابعَثْ إِلَيَّ غُلاَماً أُعَلِّمْهُ السِّحْرَ ، فَبَعَثَ إِلَيْهِ غُلاَماً يعَلِّمُهُ ، وَكَانَ في طَريقِهِ إِذَا سَلَكَ رَاهِبٌ، فَقَعَدَ إِلَيْهِ وَسَمِعَ كَلاَمهُ فأَعْجَبهُ ، وَكَانَ إِذَا أَتَى السَّاحِرَ مَرَّ بالرَّاهِب وَقَعَدَ إِلَيْه ، فَإِذَا أَتَى السَّاحِرَ ضَرَبَهُ ، فَشَكَا ذَلِكَ إِلَى الرَّاهِبِ فقال : إِذَا خَشِيتَ السَّاحِر فَقُلْ : حبَسَنِي أَهْلي ، وَإِذَا خَشِيتَ أَهْلَكَ فَقُلْ: حَبَسَنِي السَّاحرُ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">      فَبيْنَمَا هُو عَلَى ذَلِكَ إذْ أتَى عَلَى دابَّةٍ عظِيمَة قدْ حَبَسَت النَّاس فقال : اليوْمَ أعْلَمُ السَّاحِرُ أفْضَل أم الرَّاهبُ أفْضلَ ؟ فأخَذَ حجَراً فقالَ : اللهُمَّ إنْ كان أمْرُ الرَّاهب أحَبَّ إلَيْكَ مِنْ أَمْرِ السَّاحِرِ فاقتُلْ هَذِهِ الدَّابَّة حتَّى يمْضِيَ النَّاسُ ، فرَماها فقتَلَها ومَضى النَّاسُ، فأتَى الرَّاهب فأخبَرهُ . فقال لهُ الرَّاهبُ : أىْ بُنيَّ أَنْتَ اليوْمَ أفْضلُ منِّي ، قدْ بلَغَ مِنْ أمْركَ مَا أَرَى ، وإِنَّكَ ستُبْتَلَى ، فإنِ ابْتُليتَ فَلاَ تدُلَّ عليَّ ، وكانَ الغُلامُ يبْرئُ الأكْمةَ والأبرصَ ، ويدَاوي النَّاس مِنْ سائِرِ الأدوَاءِ . فَسَمعَ جلِيسٌ للملِكِ كانَ قدْ عمِىَ، فأتَاهُ بهداياَ كثيرَةٍ فقال : ما ههُنَا لك أجْمَعُ إنْ أنْتَ شفَيْتني ، فقال إنِّي لا أشفِي أحَداً، إِنَّمَا يشْفِي الله تعَالى، فإنْ آمنْتَ بِاللَّهِ تعَالَى دعوْتُ الله فشَفاكَ ، فآمَنَ باللَّه تعَالى فشفَاهُ اللَّهُ تَعَالَى ، فأتَى المَلِكَ فجَلَس إليْهِ كما كانَ يجْلِسُ فقالَ لَهُ المَلكُ : منْ ردَّ علَيْك بصَرك؟ قال : ربِّي . قَالَ: ولكَ ربٌّ غيْرِي ؟، قَالَ : رَبِّي وربُّكَ الله ، فأَخَذَهُ فلَمْ يزلْ يُعذِّبُهُ حتَّى دلَّ عَلَى الغُلاَمِ فجئَ بِالغُلاَمِ ، فقال لهُ المَلكُ : أىْ بُنَيَّ قدْ بَلَغَ منْ سِحْرِك مَا تبْرئُ الأكمَهَ والأبرَصَ وتَفْعلُ وَتفْعَلُ فقالَ : إِنَّي لا أشْفي أَحَداً ، إنَّما يشْفي الله تَعَالَى، فأخَذَهُ فَلَمْ يزَلْ يعذِّبُهُ حتَّى دلَّ عَلَى الرَّاهبِ ، فجِئ بالرَّاهِبِ فقيل لَهُ : ارجَعْ عنْ دِينكَ، فأبَى ، فدَعا بالمنْشَار فوُضِع المنْشَارُ في مفْرقِ رأْسِهِ، فشقَّهُ حتَّى وقَعَ شقَّاهُ ، ثُمَّ جِئ بجَلِيسِ المَلكِ فقِلَ لَهُ : ارجِعْ عنْ دينِكَ فأبَى ، فوُضِعَ المنْشَارُ في مفْرِقِ رَأسِهِ ، فشقَّهُ به حتَّى وقَع شقَّاهُ ، ثُمَّ جئ بالغُلامِ فقِيل لَهُ : ارجِعْ عنْ دينِكَ ، فأبَى ، فدَفعَهُ إِلَى نَفَرٍ منْ أصْحابِهِ فقال : اذهبُوا بِهِ إِلَى جبَلِ كَذَا وكذَا فاصعدُوا بِهِ الجبلَ ، فـإذَا بلغتُمْ ذروتهُ فإنْ رجعَ عنْ دينِهِ وإِلاَّ فاطرَحوهُ فذهبُوا به فصعدُوا بهِ الجَبَل فقال : اللَّهُمَّ اكفنِيهمْ بمَا شئْت ، فرجَف بِهمُ الجَبَلُ فسَقطُوا ، وجَاءَ يمْشي إِلَى المَلِكِ ، فقالَ لَهُ المَلكُ : ما فَعَلَ أَصحَابكَ ؟ فقالَ : كفانيهِمُ الله تعالَى ، فدفعَهُ إِلَى نَفَرَ منْ أصْحَابِهِ فقال : اذهبُوا بِهِ فاحملُوه في قُرقُور وَتَوسَّطُوا بِهِ البحْرَ ، فإنْ رَجَعَ عنْ دينِهِ وإلاَّ فَاقْذفُوهُ ، فذَهبُوا بِهِ فقال : اللَّهُمَّ اكفنِيهمْ بمَا شِئْت ، فانكَفَأَتْ بِهِمُ السَّفينةُ فغرِقوا ، وجَاءَ يمْشِي إِلَى المَلِك . فقالَ لَهُ الملِكُ : ما فَعَلَ أَصحَابكَ ؟ فقال : كفانِيهمُ الله تعالَى . فقالَ للمَلِكِ إنَّك لسْتَ بقَاتِلِي حتَّى تفْعلَ ما آمُركَ بِهِ . قال : ما هُوَ ؟ قال : تجْمَعُ النَّاس في صَعيدٍ واحدٍ ، وتصلُبُني عَلَى جذْعٍ ، ثُمَّ خُذ سهْماً مِنْ كنَانتِي ، ثُمَّ ضعِ السَّهْمِ في كَبدِ القَوْسِ ثُمَّ قُل : بسْمِ اللَّهِ ربِّ الغُلاَمِ ثُمَّ ارمِنِي ، فإنَّكَ إذَا فَعَلْتَ ذَلِكَ قَتَلْتنِي . فجَمَع النَّاس في صَعيدٍ واحِدٍ ، وصلَبَهُ عَلَى جذْعٍ ، ثُمَّ أَخَذَ سهْماً منْ كنَانَتِهِ ، ثُمَّ وضَعَ السَّهمَ في كبِدِ القَوْسِ، ثُمَّ قَالَ : بِسْم اللَّهِ رَبِّ الغُلامِ ، ثُمَّ رمَاهُ فَوقَعَ السَّهمُ في صُدْغِهِ ، فَوضَعَ يدَهُ في صُدْغِهِ فمَاتَ . فقَالَ النَّاسُ : آمَنَّا بِرَبِّ الغُلاَمِ ، فَأُتِىَ المَلكُ فَقِيلُ لَهُ : أَرَأَيْت ما كُنْت تحْذَر قَدْ وَاللَّه نَزَلَ بِك حَذرُكَ . قدْ آمنَ النَّاسُ . فأَمَرَ بِالأخدُودِ بأفْوَاهِ السِّكك فخُدَّتَ وَأضْرِمَ فِيها النيرانُ وقالَ : مَنْ لَمْ يرْجَعْ عنْ دينِهِ فأقْحمُوهُ فِيهَا أوْ قيلَ لَهُ : اقْتَحمْ ، ففعَلُوا حتَّى جَاءتِ امرَأَةٌ ومعَهَا صَبِيٌّ لهَا ، فَتقَاعَسَت أنْ تَقعَ فِيهَا ، فقال لَهَا الغُلاَمُ : يا أمَّاهْ اصبِرِي فَإِنَّكَ عَلَي الحَقِّ » روَاهُ مُسْلَمٌ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">« ذرْوةُ الجَبلِ » : أعْلاهُ ، وَهي بكَسْر الذَّال المعْجمَة وضمها و « القُرْقورُ » بضَمِّ القَافَيْن : نوْعٌ منْ السُّفُن و « الصَّعِيدُ » هُنا : الأرضُ البارزَةُ و «الأخْدُودُ»: الشُّقوقُ في الأرْضِ كالنَّهْرِ الصَّغيرِ و « أُضرِمَ » أوقدَ « وانكفَأَت» أي : انقلبَتْ و « تقاعسَت » توقَّفتْ وجبُنتْ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">31.</span></span> Suheyb (-i Rûmî) <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallâhü anh</span>’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem </span>şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Sizden önceki ümmetler içinde bir padişah, bir de onun sihirbazı vardı. Bu sihirbaz yaşlanınca, padişaha:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- “Ben yaşlandım, bana genç birini göndersen de ona sihirbazlığı öğretsem” dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Padişah da ona bir genç gönderdi. Gencin yolu üzerinde bir  rahip  bulunmaktaydı. Genç ona uğradı, yanında oturdu ve konuşmalarını dinledi, beğendi. Sihirbaza her gittiğinde rahibe uğrar ve yanında bir süre kalırdı. Sihirbaz ona “niçin geç kaldın?” diye kızar ve  döğerdi. Delikanlı bu durumu rahibe şikâyet etti. O da şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Sihirbazdan korktuğunda, “evdekiler alıkoydular”de; âilenden çekindiğinde de “sihirbaz alıkoydu” de.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Genç, durumu böylece idare edip giderken, bir gün yolda insanların gelip geçmesine  engel olan büyük ve yırtıcı bir hayvana rastladı ve kendi kendine “Sihirbazın mı yoksa râhibin mi daha üstün olduğunu işte şimdi öğreneceğim” diyerek bir taş aldı ve “Ey Allahım, rahibin yaptıklarını sihirbazın yaptıklarından daha çok seviyorsan, şu hayvanı öldür ki insanlar yollarına devam etsinler” dedi ve taşı hayvana doğru fırlatıp onu öldürdü. Halk da geçip gitti. Daha sonra delikanlı râhibe gelip olayı anlattı. Râhip ona:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Delikanlı! Şimdi artık sen benden daha üstünsün. Zira, sen bu gördüğüm mertebeye erişmişsin. Öyle sanıyorum ki, sen yakında bir belâya uğratılacaksın. Böyle bir şey olursa, sakın benim bulunduğum yeri kimseye gösterme! dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Delikanlı, körleri, alaca hastalığına tutulmuş olanları kurtarır ve diğer hastalıkları da tedâvî ederdi. Padişahın  o sıralarda kör olmuş bir yakını bunu duydu, değerli hediyelerle birlikte delikanlıya gitti ve:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Eğer beni tedâvî edersen, bütün bunlar senin olacak dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Delikanlı:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ben kendiliğimden kimseye şifâ veremem. Şifayı ancak Allah  Teâlâ verir. Eğer sen Yüce Allah’a inanırsan, ben  ona dua ederim, o da (dilerse) sana şifa verir, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Adam iman etti. Allah Teâlâ da ona şifa verdi. Adam eskiden olduğu gibi padişahın yanına gelip meclisteki yerini aldı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Padişah:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Senin gözünü kim iyi  etti? diye sordu. O da:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Rabbim, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu defa Padişah:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Senin benden başka rabbin mi var? diye gürledi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Adam:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Benim de senin de rabbin Allah Teâlâ’dır, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunun üzerine sinirlenen padişah adamı tutuklattı ve gencin yerini gösterinceye kadar ona işkence ettirdi. Sonuçta adam gencin yerini söyledi. Delikanlı getirildi. Padişah ona:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Delikanlı, demek senin sihirbazlığın körleri ve alacaları iyi edecek dereceye ulaşmış. Duydum ki sen epeyce işler yapıyormuşsun, öyle mi? diye sordu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Delikanlı:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Hayır, ben kimseye şifa veremem. Şifa veren Allah Teâlâ’dır dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Padişah delikanlıyı tutuklattı ve rahibin yerini gösterinceye kadar ona işkence ettirdi. Neticede râhip getirildi ve kendisine “dininden dön!” denildi. Râhip  bu teklife   yanaşmadı. Bunun üzerine padişah bir testere getirtip  başının tam ortasından rahibi ikiye biçtirdi. Rahibin parçalarının her biri  bir yana düştü. Sonra Padişahın  adamı getirildi ona da “dininden dön!” denildi. Ancak o da kabul etmedi. Padişah onu da parçalarının her biri bir tarafa düşünceye kadar testere ile  başının ortasından ikiye biçtirdi. Daha sonra delikanlı getirildi ve “dininden dön (yoksa öleceksin)” diye tehdid edildi, fakat delikanlı direndi. Padişah delikanlıyı adamlarından bir gruba teslim etti ve onlara şu tâlimatı verdi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Bunu şu dağın tepesine çıkarın, dininden dönerse ne âlâ, değilse, aşağıya yuvarlayın gitsin.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Delikanlıyı götürdüler, dağın tepesine çıkardılar.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Delikanlı:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Allahım, beni bunların elinden nasıl dilersen öylece kurtar!” diye dua etti. Bunun üzerine dağ sarsıldı ve onlar aşağı yuvarlandılar. Delikanlı sapasağlam yürüyerek padişahın yanına döndü. Padişah ona:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Yanındakiler ne oldu? dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Delikanlı da :</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Allah beni onların elinden kurtardı, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunun üzerine padişah, delikanlıyı adamlarından bir başka gruba teslim etti ve:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Bunu Kurkur denilen bir gemiye bindirip denizin ortasına götürün. Dininden dönerse ne âlâ, değilse, denize atın gitsin, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Delikanlıyı alıp götürdüler. O:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Allahım, beni bunların elinden dilediğin şekilde kurtar!” diye dua etti.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Gemi içindekilerle beraber ala-bora oldu, hepsi boğuldu. Delikanlı sağ-sâlim padişahın yanına döndü.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Padişah onu görünce:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Yanındakiler ne oldu? diye sordu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Delikanlı da:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Allah beni onların elinden kurtardı, dedi ve ilâve etti:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Benim sana söyleyeceklerimi yapmadıkça  beni öldüremezsin.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Padişah:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Neymiş onlar? dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Delikanlı :</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Halkı geniş bir meydanda topla. Beni de bir hurma kütüğüne bağla. Okdanlığımdan bir ok al,  yayın tam ortasına koy. Sonra da “Delikanlının rabbinin adıyla de ve at. İşte ancak bunu yaparsan beni öldürebilirsin” dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Padişah halkı geniş bir meydanda topladı. Delikanlıyı hurma kütüğüne bağladı. Sonra delikanlının sadağından bir ok aldı, yayına yerleştirdi. “Delikanlının rabbi olan Allah adıyla” deyip oku fırlattı. Ok, delikanlının şakağına isabet etti. Delikanlı elini şakağına koydu ve oracıkta öldü.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunun üzerine halk:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Biz, delikanlının rabbine iman ettik, dediler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Daha sonra durumu padişaha ileterek:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Gördün mü çekindiğin şey nihâyet başına geldi; halk iman etti, dediler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunun üzerine padişah, sokak başlarına büyük hendekler kazılmasını emretti. Hendekler  ateşle doldurulmuştu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Padişah:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Bu yeni dinden dönmeyen herkesi, zorla ateşe atın, (yahut “onları ateşe girmeye zorlayın”) dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Emri yerine getirdiler.  En sonunda kucağında çocuğu ile bir kadın geldi, bir ara ateşe girmemek ister gibi yaptı, sendeledi. Çocuk:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- “Anneciğim, sık dişini, sabret, çünkü sen hak din üzeresin!” de(mek suretiyle  annesini cesaretlendir)di. Müslim, Zühd 73</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisimiz, sabır gerektiren büyük imtihanlara sadece müslümanların değil, önceki ümmetlerden bazı mü’minlerin de tâbi tutulduğunu göstermektedir. Onların  inançları uğrunda katlandıkları işkenceleri hatırlatarak, müslümanların, karşılaştıkları sıkıntılara sabretmelerini, dinlerine olan bağlılık ve güvenlerini yitirmemelerini anlatmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bir önceki hadiste bizzat Hz. Peygamber’in hayatından bir örnek verilmişti. Şimdi de geçmiş ümmetlere ait bir misal verilmek suretiyle, imtihanın eskiden beri var olduğuna dikkat çekilmektedir. Şâirin dediği gibi;</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> Fazilet ehline dâim tahakkümü cühelâ</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Cihanda kaidedir, tâ cihan cihan olalı.”</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisimiz, Bürûc sûresinde anlatılan olaydan bir sahneyi canlandırmaktadır. Orada şöyle buyurulmaktadır:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Hazırladıkları hendekleri, tutuşturulmuş ateşle doldurarak onun çevresinde oturup, inanmış kimselere dinlerinden dönmeleri için yaptıkları işkenceleri seyredenlerin canı çıksın. Bu inkârcıların, inananlara kızmaları, onların sadece göklerin ve yerin hükümranlığına sahip, güçlü ve övülmeye lâyık olan Allah’a inanmış  olmalarındandır. Allah her şeye şâhiddir. Ama inanmış erkek ve kadınlara işkence ederek onları dinlerinden çevirmeye uğraşanlar, eğer tövbe etmezlerse, onlara cehennem azabı vardır. Yakıcı azab da onlaradır. İnanıp yararlı işler işleyenlere, onlara, içlerinden ırmaklar akan cennetler vardır. Bu, büyük kurtuluştur” </span></span>(Bürûc sûresi (85), 4-11).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Eğitim ve öğretimde geçmişten misaller vermek, kıssalar anlatmak, geçerli ve etkili bir yoldur. Peygamberimiz’in uygulaması da budur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Allah Teâlâ hakkı ve hak yanlılarını üstün kılar, bâtıl ve bâtılın taraftarlarını eninde sonunda perişan eder.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Harbte ve benzeri olaylarda yalan söylemek câizdir. İnsan canını kurtarmak için de yalan söyleyebilir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Mü’min, imanındaki samimiyeti, sadâkatı açısından imtihana tâbi tutulur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Mazlûmu ve kurbanı olmayan dâvâ yoktur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">6. Dînî ve umûmî bir fayda söz konusu ise, kişinin canını fedâ etmesi câizdir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">32- وَعَنْ أَنَسٍ رَضِي اللَّهُ عَنْهُ قَالَ : مَرَّ النَّبِيُّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم بِامْرَأَةٍ تَبْكِي عِنْدَ قَبْرٍ فَقَال : «اتَّقِي الله وَاصْبِرِي » فَقَالَتْ : إِلَيْكَ عَنِّي ، فَإِنِّكَ لَمْ تُصَبْ بمُصِيبتى، وَلَمْ تعْرفْهُ ، فَقيلَ لَها : إِنَّه النَّبِيُّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، فَأَتتْ بَابَ النَّبِّي صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، فلَمْ تَجِد عِنْدَهُ بَوَّابينَ ، فَقالتْ : لَمْ أَعْرِفْكَ ، فقالَ : « إِنَّما الصَّبْرُ عِنْدَ الصَّدْمَةِ الأولَى » متفقٌ عليه.  وفي رواية لمُسْلمٍ : « تَبْكِي عَلَى صَبيٍّ لَهَا » .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">32. </span></span> Enes İbni Mâlik<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> radıyallahu anh</span>’den rivâyet edildiğine göre Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>, (çocuğunun) mezarı başında (bağıra-çağıra) ağlayan bir kadının yanından geçti.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ona:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Allah’dan kork ve sabret!”</span></span> buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kadın:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Çek git başımdan; zira benim başıma gelen felâket, senin başına gelmemiştir, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kadın Hz. Peygamber’i tanıyamamıştı. Kendisine, onun Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> olduğunu söylediler. Bunu duyar duymaz Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in kapısına koştu, orada kapıcılar yoktu. (Özür beyân etmek üzere Hz. Peygamber’e):</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Sizi tanıyamadım, dedi. </span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> de:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">-<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> “Sabır dediğin, felâketle karşılaştığın ilk anda dayanmaktır”</span></span> buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Cenâiz 32, 43; Ahkâm 11; Müslim, Cenâiz l4-l5. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Cenâiz 23; Tirmizî, Cenâiz 13; Nesâî, Cenâiz 22</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadiste  sözü edilen kadının ismi tesbit edilememiştir. Rivayetlerden anlaşıldığına göre bu kadın, kaybettiği çocuğuna ağlıyordu. Hem de bağıra-çağıra ağlıyordu. Bu durum,  Hz. Peygamber’in, kendisini  Allah’a karşı saygılı olmaya ve sabra davet etmesinden anlaşılmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Zavallı kadın, o kendinden geçmiş hali ile, kiminle konuştuğuna bakmadan:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- “Çekil git, başımdan. Benim uğradığım felâkete sen uğramış değilsin” diye oldukca sert cevap verdi.. Aksi halde Hz. Peygamber’i tanımasına rağmen bir müslümanın böyle bir söz söyleyeceği düşünülemez. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> daha fazla üstelemeyip, yoluna devam etti. Zira tavsiyesini tekrar edecek olsaydı, muhtemelen kadın daha ağır ve aşırı sözler söyleyecekti. Bu ise kadını içinde bulunduğu sakıncalı halden çok daha büyük ve tehlikeli bir duruma düşürecekti.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kimliği açıklanmayan bir sahâbî, kadının bu hareketinin bilgisizlikten kaynaklandığını düşünmüş olacak ki:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Sana takvâ ve sabır tavsiye  edenin kim olduğunu biliyor musun?” diye sordu. Kadın bilmediğini söyleyince, onun Hz. Peygamber olduğunu haber verdi. Üzüntüden kendini kaybetmiş olan kadın, beyninden vurulmuşa döndü. Çocuğunun acısını unutup, Hz. Peygamber’den af dilemek için yollara düştü.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Öyle anlaşılmaktadır ki, kadıncağız, Hz. Peygamber’in kapısında birtakım nöbetçilerin bulunacağını ve kendisinin belki de Peygamber’e ulaşmaya imkân bulamayacağını düşünüyordu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> Bir rivayete göre kadın yemin ederek “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ben seni tanımamıştım</span></span>” diye özür beyan etmiştir. İki cihan güneşi ve büyük eğitimci Peygamber Efendimiz, hemen oracıkta, gerçek  sabrın ne demek olduğunu ona ve dolayısıyla  biz ümmetine tarif etmiş, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Asıl sabır,  belâ ile ilk karşılaşma anında ona tahammül edebilmektir”</span> buyurmuştur. Kadının kendisine karşı söylediği söz ve kaba davranışı üzerinde hiç durmamıştır. Zira önemli olan, müslümanların gerçeği öğrenmesidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bilinen bir gerçektir ki, insan zamanla her şeye alışır ve dayanır. Zor ve önemli olan,  belâ ve musibetle ilk karşılaşıldığı anda ona dayanabilmektir.  İlk sadme ânını geçiştirdikten sonra felâketin etkisi yavaş yavaş azalır. Fakat o anda boş bulunmak, Allah korusun, aklını kaçırmaktan, intihara kadar uzanan çok büyük ve acı sonuçlara vesile olabilir. Bu sebeple istenmeyen hallerle ilk karşılaşma anlarında sabırlı davranmak, o ânı geçiştirmeye bakmak  gerekmektedir. Sabır, en çok  ölüm olayı karşısında gereklidir. Müslümanın imandaki olgunluğu biraz da ölüm olaylarında gösterdiği sabırla ölçülür. Halkın, özellikle de kadınların ölene ağıtlar yakarak ağlamaları, sanıldığının aksine bir hüner ve mârifet değildir. Asıl mârifet o acılı ânı,  kadere rızâ göstererek atlatmaktır. Böyle anlarda insanı bekleyen tehlike, hadisimizde de görüldüğü gibi, Peygamber’i ve hatta Allah Teâlâ’yı red anlamına gelecek sözler sarfetmektir. Zira üzüntü anında insanın direnci kırık olduğu için ağzından çıkan sözleri kontrol etmesi fevkalâde güçtür. Böylesi hallerde, olgun mü’minler, “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İnna lillâh ve innâ ileyhi râci’ûn: Biz Allah’tan geldik yine O’na döneceğiz”</span></span> diyerek teslimiyet gösterir ve sabrederler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Peygamber Efendimiz, çevresiyle ilgilenir, emir bi’l-ma’rûf nehiy ani’l-münker yapar,  daima nâzik ve yumuşak davranırdı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Nasihat ve tavsiyelere gösterilecek tepkilere hazır olmak ve onlara göğüs germek gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Ölüye bağıra-çağıra, yaka-paça yırtarak ağlamak yasaklanmıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Kabir ziyâreti câizdir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Kadınlar kabir ziyâretinde bulunabilirler. Çünkü Peygamber Efendimiz, bu hanımı, kabir başına gelmekten değil, bağıra çağıra ağlamaktan menetmiştir. Zaten kabir ziyâreti, insanın, âhireti hatırlayıp ibret alması ve dünyaya  dalmaması için bir vesiledir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">33- وَعَنْ أبي هَرَيرَةَ رَضي اللَّه عنه أَنَّ رَسُولَ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قالَ : « يَقولُ اللَّهُ تَعَالَى: مَا لِعَبْدِي المُؤْمِنِ عِنْدِي جَزَاءٌ إِذَا قَبضْتُ صَفِيَّهُ مِنْ أَهْلِ الدُّنْيَا ثُمَّ احْتَسَبهُ إِلاَّ الجَنَّة » رواه البخاري .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">33.</span></span> Ebû Hüreyre <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivâyet edildiğine göre, Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>, “Allah Teâlâ  şöyle buyurdu demiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“ <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Dünyada sevdiği bir dostunu aldığım zaman, (sabredip) ecrini Allah’tan bekleyen mü’min kulumun katımdaki  karşılığı cennettir.”</span></span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Rikak 6</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">925 numara ile tekrar gelecek olan hadisimiz, “mânası Allah’tan lafzı Peygamber’den” olan “kudsî hadis”lerdendir. Görüldüğü gibi burada söz, Hz. Peygamber tarafından açıkca Allah Teâlâ’ya  izâfe edilmektedir. Çok sevdiği bir dostunu kaybetmiş müslümanı teselli  ve sabra teşvik bakımından, Allah Teâlâ’nın bir müjdesini ona haber vermek, hiç şüphesiz diğer insanların sözünden çok daha  etkili olacaktır. Sevgili Peygamberimiz, ölüm gibi dönüşü olmayan ciddî bir kayıp olayında, sabır ve rızâ göstermeleri karşılığında cenneti elde edeceklerini hatırlatmak suretiyle müminleri teselli etmiş ve eğitmiştir. Bu hadiste iki nokta dikkatimizi çekmektedir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Birincisi, ölümün, Allah’ın irade ve fermanı ile gerçekleştiğidir. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Dünyada sevdiği bir dostunu aldığım zaman” </span></span>ifâdesi bunu göstermektedir. O halde <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">alan da veren de Allah</span></span> olduğu hatırlanacak, başka hiç kimse suçlanmayacaktır. Her şeyden önce bu gerçeği hatırlamak başlı başına bir teselli kaynağıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İkincisi, böyle bir kayıp halinde karşılığını Allah’tan bekleme sabır ve olgunluğunu gösteren mü’min, bu beklentisinde yanılmayacak, kendisi cennete  konulacaktır. Bu büyük müjde, dostunu kaybeden müslümanın, bir taraftan büyük bir imtihana tâbi tutulduğunu gösterirken, bir taraftan da  dikkat etmemesi halinde, dostunu kaybetmekten daha büyük kayıplara uğrayabileceğini, meselâ -Allah korusun- küfre düşebileceğini de hatırlatmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İşte bu iki büyük gerçeğe Hz. Peygamber  konunun gereğine uygun olarak Allah Teâlâ’nın bir beyanı ile açıklık getirmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu arada şuna da işâret edelim ki, değerlendirme açısından diğer hadislerden hiç de farklı olmayan kudsî hadislerin, iki özelliği vardır:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">a) Bu hadiste olduğu gibi, Hz. Peygamber hadîsi “Allah Teâlâ şöyle buyurdu” diye nakleder. Bu şeklî bir özelliktir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">b) Yine hadisimizde görüldüğü gibi, hemen bütün kudsî hadisler, özellikle Allah Teâlâ’nın isim ve sıfatlarının tecellilerini, O’nun tasarruflarını  konu edinirler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. İnsanın dostunu kaybetmesi en büyük musîbetlerdendir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Büyük musîbetlere sabretmenin zorluğu nisbetinde sonucu da büyüktür.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Başa gelen belâ  ve musibetlerin ecrini Allah’tan ummak, müslümandan beklenen yegâne tavırdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. İnsanın yaptığı işten Allah katında ecir alabilmesi için iman şarttır. Kâfir, iyi bir davranışta bulunsa bile, imanı olmadığı için alabileceği herhangi bir ödül söz konusu değildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">34- وعَنْ عائشَةَ رضي اللَّهُ عنها أنَهَا سَأَلَتْ رسولَ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم عَن الطَّاعونِ ، فَأَخبَرَهَا أَنَهُ كَانَ عَذَاباً يَبْعَثُهُ اللَّه تعالى عَلَى منْ يَشَاءُ ، فَجَعَلَهُ اللَّهُ تعالَى رحْمةً للْمُؤْمنِينَ ، فَلَيْسَ مِنْ عَبْدٍ يَقَعُ في الطَّاعُون فَيَمْكُثُ في بلَدِهِ صَابِراً مُحْتَسِباً يَعْلَمُ أَنَّهُ لاَ يُصِيبُهُ إِلاَّ مَا كَتَبَ اللَّهُ لَهُ إِلاَّ كَانَ لَهُ مِثْلُ أَجْرِ الشَّهِيدِ » رواه البخاري .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">34.</span></span> Âişe <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anhâ</span>’dan rivâyet edildiğine göre, kendisi Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’e tâun hastalığını sormuş, o da şöyle buyurmuştur:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Tâun hastalığı, Allah Teâlâ’nın dilediği kimseleri kendisiyle cezalandırdığı bir çeşit azaptı. Allah onu mü’minler için rahmet kıldı. Bu sebeple tâuna yakalanmış bir kul, başına gelene sabrederek ve ecrini Allah’tan bekleyerek bulunduğu yerde ikâmete devam eder ve başına ancak Allah ne takdir etmişse onun geleceğini bilirse, kendisine şehit sevabı verilir.”</span></span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Tıb 31; Ayrıca bk. Buhârî, Enbiyâ 54; Kader 15; Müslim, Selâm 92-95</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tâun (vebâ), kitle halinde ölümlere sebep olan bulaşıcı bir hastalıktır. Her hangi bir yörede alışılagelmişin dışında ortaya çıkması ve büyük ölçüde ölüme vesile olması, onun azab olarak nitelendirilmesine sebep olmuştur. Hadiste müslümanların bu hastalığa yakalanmayacaklarına değil, bu hastalığın onlar için rahmet vesilesi kılındığına, bu rahmetin de şartlarına uyanlar için şehid sevabı şeklinde tecelli edeceğine işâret edilmektedir. Şartlar ise, şöyle sıralanmıştır: Tâun’a yakalanmış kişi; sabredip ecrini Allah’dan bekleyecek, bulunduğu yerden çıkmayacak, başına sadece Allah’ın takdir ettiği şeyin geleceğini bilecek ve onu kabullenecek...</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hastalığa sabredip ecrini Allah’tan beklemek demek, tedâvisi için çâre aramamak değildir. Hem kendisinin hem de tıb ilminin imkânlarına göre çâre arayacaktır. Ancak geçmişte vebâ karşısında tıbbın imkânları nasıl yok idiyse, şimdi de kişinin ya da  hastalığın çıktığı yöre halkının imkânları olmayabilir. Böylesi bir durumda  yapılacak iş, isyan etmeden ecrini Allah’tan beklemek, kendini Cenâb-ı Hakk’a teslim etmektir. Esasen bu, her zaman her şartta her müslümandan istenen ve beklenen bir tavırdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hastalanan kişinin bulunduğu yerden çıkmaması, hastalığı başka yörelere taşımaması bakımından önemlidir. Hadisimiz <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">karantina</span></span> uygulamasını bizzat mü’minlerin yürütmesini istemiş olmaktadır. Kamuyu ilgilendiren bir konuda böylesine ciddi tedbir almış olmak, İslâm’ın özelliğidir, hem de onbeş asır öncesinden..</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Konu ile ilgili diğer hadislerde de işâret edildiği gibi vebâ hastalığının görüldüğü bölgeye giriş ve çıkış yasaklanmıştır. Bu tam bir karantinadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hastalığın bulunduğu yerde kalmaktan dolayı mutlaka hastalığa yakalanacağını sanmak gibi o bölgeye girse bile hastalanmayacağını iddia etmek de neticede Allah’ın takdirine inanmamak sayılır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İşte bu inanç ve uygulama içinde bulunan ve tâun sebebiyle vefat eden mü’min, şehid muamelesi görecektir. Nitekim Peygamber Efendimiz <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Tâundan ölen şehittir”</span> (Müslim, İmâre 166); <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Tâun, her müslüman için şehitliktir” </span>(Buhâri, Cihâd 30, Tıb 30) buyurmuştur. Çünkü şehid, müslümanları tehlikeden korumak maksadıyla düşmanla çarpışırken can veren kişi olduğuna göre, böylesine bulaşıcı ve amansız bir hastalığa sabredip öteki müslümanlara bulaşmaması için gayret eden, yani müslümanları bu hastalıktan korumak için savaşan kişi de aynı şekilde şehid sayılır. Zira ikisi de  müslümanları  korurken ölmüş olmaktadırlar. Hz. Aişe’nin <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Tâundan kaçmak, harbten kaçmak gibidir”</span> sözü de bu noktadaki benzerliğin bir başka belgesidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Öte yandan bazı aids hastalarının onu sağlıklı insanlara bulaştırmak için özel yollara başvurduklarına dair yayınların yapıldığı günümüzde hadisimizin ne kadar güncel, ahlâkî ve insânî bir anlam taşıdığı iyice anlaşılmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Hadiste, sabrın en çâresiz ortamlarda bile gerekli ve sonucunun gerçekten fevkalâde büyük ve memnuniyet verici olduğuna dikkat çekilmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Sabır, imanını koruması için müslümanın en büyük sığınağı ve silahıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">35- وعَنْ أَنسٍ رضي اللَّه عنه قال : سَمِعْتُ رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يقولُ : « إنَّ اللَّه عَزَّ وجَلَّ قَالَ : إِذَا ابْتَلَيْتُ عَبدِي بحبيبتَيْهِ فَصبَرَ عَوَّضْتُهُ مِنْهُمَا الْجنَّةَ » يُريدُ عينيْه ، رواه البخاريُّ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">35.</span></span> Enes İbni Mâlik <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span> Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’i şöyle buyururken dinlediğini söylemiştir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah Teâlâ buyuruyor ki: “Kulumu, iki gözünü kör etmekle imtihan ettiğim zaman sabrederse, gözlerine karşılık olarak cenneti veririm.”</span></span>   Buhârî, Merdâ 7; Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 58</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisimiz, sabredilmesi halinde cennetle karşılanacak bir musibeti daha bize tanıtmaktadır: Körlük..</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadislerde gözler için <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">habîbe</span> ve <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">kerîme</span> kelimeleri kullanılmıştır. Çünkü insanın en kıymetli organı gözleridir. Bunun böyle olduğu, önceki hadiste tâun sebebiyle ölen sabırlı mü’mine Allah Teâlâ’nın va’dettiği cennetin, bu hadîs-i kudsîde körlükle imtihan olunan mü’mine vadedilmesinden anlaşılmaktadır. Zira bedeli aynı olan iki şey arasında değer açısından eşitlik değilse bile yakınlık var demektir. Nitekim Bezzâr’ın naklettiği bir hadîs-i şerîfte:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> “Hiçbir kul, dininden dönmesi hâriç, gözlerini kaybetmekten daha ağır bir belâya uğramış değildir”</span> buyurulmuştur. (Mübârekfûrî, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Tuhfetü’l-ahvezî</span>, VII, 81).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kaybedilen nimetin kıymeti ölçüsünde onun yokluğuna sabretmenin güçlüğü ve buna bağlı olarak değeri de artmaktadır. Bu sebeple hadisimizde, iki gözünü kaybettiği halde şikâyet etmeyip sabredebilen kişiye Allah Teâlâ cennetini vereceğini bildirmektedir. Cennet ucuz olmadığına göre, gözlerin kaybına sabretmek, zoru belki de en zoru başarmak demektir. Bunu, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Gerçek sabır, ilk karşılaşma anında belâya sabretmektir”</span> hadisi ile irtibatlandıracak olursak, özellikle gözlerini kaybettiği ilk anlarda sabretmenin daha büyük önem arzettiği anlaşılacaktır. Daha sonraları çâresizlikten ileri gelen bir katlanma sabır olarak değerlendirilemez.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Şuna da işaret edelim ki gözlerimizle dünyadan faydalanmak  büyük bir bahtiyarlıktır. Fakat bu fayda insan ömrüyle  sınırlıdır. Allah Teâlâ’nın bedel olarak vereceğini bildirdiği cennet ise, sınırsızdır ve tabiî oradaki bahtiyarlık da sonsuzdur. O halde bu kudsî hadis en büyük bedelin, gözlerinin kaybına sabredebilen mü’mine verileceğini müjdelemektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Netice olarak hadisimiz, “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tüm çâresizliklerin gerçek çâresi sabırdır</span></span>” mesajını vermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">l. Gözlerin önemi, karşılığının cennet olmasından bellidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Değerli şeylerin yokluğuna sabır ve rızâ göstermek insana daha kıymetli şeyler kazandırır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">36- وعنْ عطاءِ بْن أَبي رَباحٍ قالَ : قالَ لِي ابْنُ عبَّاسٍ رضي اللَّهُ عنهُمَا ألا أريكَ امْرَأَةً مِن أَهْلِ الجَنَّة ؟ فَقُلت : بلَى ، قَالَ : هذِهِ المْرأَةُ السوْداءُ أَتَتِ النبيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم فقالَتْ : إِنِّي أُصْرَعُ ، وإِنِّي أَتكَشَّفُ ، فَادْعُ اللَّه تعالى لِي قَالَ : « إِن شئْتِ صَبَرْتِ ولكِ الْجنَّةُ، وإِنْ شِئْتِ دعَوْتُ اللَّه تَعالَى أَنْ يُعافِيَكِ » فقَالتْ : أَصْبرُ ، فَقالت : إِنِّي أَتَكشَّفُ ، فَادْعُ اللَّه أَنْ لا أَتكشَّفَ ، فَدَعَا لَهَا . متَّفقٌ عليْهِ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">36.</span></span> Atâ İbni Ebî Rebâh’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> Abdullah İbni Abbâs <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anhümâ</span> bana:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Sana cennetlik bir kadın göstereyim mi? dedi. Ben:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Evet, göster, dedim.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İbn Abbâs şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Şu (iri yarı) siyah kadın var ya! İşte bu kadın (birgün) Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’e geldi ve:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Beni sar’a tutuyor ve üstüm başım açılıyor. İyileşmem için Allah’a dua ediniz, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">-“Eğer sabredeyim dersen, sana cennet vardır. Ama yine de sen istersen, sana şifa vermesi için Allah’a dua ederim”</span></span> buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunun üzerine kadın:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ben (hastalığıma) sabrederim. Ancak sar’a tuttuğu zaman üstümün başımın açılmaması için dua buyurunuz, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> de ona dua etti.   (Buhârî, Merdâ 6; Müslim, Birr 54)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Konu ile ilgili başka rivâyetlerden öğrendiğimize göre aslen Habeşistanlı olan bu iri yapılı, uzun boylu hanımın künyesi Ümmü Züfer idi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sar’a hastalığına tutulmuş olan Ümmü Züfer, sar’a nöbeti esnasında bayılıp yere düşüyor, mahrem yerleri açılıyordu. Bu hâl onu  rahatsız ettiğinden hastalıktan kurtulması için Peygamber Efendimiz’e geldi ve kendisine dua etmesini istedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamber Efendimiz, belâya sabretmenin cennetle ödüllendirileceğini öğretmek için ona <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“İstersen sabret, cennete gir; istersen iyileşmen için dua edeyim”</span> buyurdu. Cennet ile sağlık arasında tercih yapmak durumunda kalan hanım, sabrı yani cenneti tercih etti. Fakat   kendisini asıl üzen şeyin, mahrem yerlerinin açılması olduğunu söyleyerek buna engel olmaya çalışması, kendisinin bilinçli bir müslüman olduğunu göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Burada, sar’alı kadının şifa isteğine Hz. Peygamber’in iki şıklı cevap vermiş olması, bazılarınca garipsenebilir. Hatta Hz. Peygamber’in tedaviye karşı olduğu bile sanılabilir. Halbuki Efendimiz, kendisine müracaat eden kadına, hakkında en hayırlı olan bir şıkkı hatırlatmak suretiyle kadını iki iyilikten birini tercihte serbest bırakmıştır. Bu Hz. Peygamber’in, ashâb ve ümmetine duyduğu şefkat ve merhametin tabiî bir sonucu ve göstergesidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber bu davranışıyla aslâ, tedâviye karşı çıkmış değildir. <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“İstersen dua edeyim” </span>buyurması bunun delilidir. Ancak tedâvisi bulunmayan hastalıklar da olabilir. Bu tür hallerde asıl yapılması gerekli yolu göstermek üzere hastalığa sabretmenin cennet gibi bir bedeli olduğunu duyurmuştur. Yani sabrın sonu cennet, halkımızın deyimiyle “selâmettir” mesajını vermiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Abdullah İbni Abbâs Hz. Peygamber’in uyarısı üzerine, kadının sabrı seçmesini dikkate alarak onun daha hayattayken cennetlik olduğu sonucuna varmıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Öte yandan Hz. Peygamber’in duası makbul olduğu için kadına dua ettikten sonra onun sar’a nöbetlerinde bir daha üstü-başı açılmamıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Dünyada belâya sabır, âhirette insana cenneti kazandırır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Gücü yeten için azimete sarılmak, ruhsat ile amel etmekten daha üstündür.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">37- وعنْ أَبي عبْدِ الرَّحْمنِ عبْدِ اللَّه بنِ مسْعُودٍ رضيَ اللَّه عنه قَال : كَأَنِّي أَنْظُرُ إِلى رسولِ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يحْكيِ نَبيّاً من الأَنْبِياءِ ، صلواتُ اللَّهِ وسَلاَمُهُ عَليْهم ، ضَرَبُهُ قَوْمُهُ فَأَدْمـوْهُ وهُو يمْسحُ الدَّم عنْ وجْهِهِ ، يقُولُ : « اللَّهمَّ اغْفِرْ لِقَوْمي فإِنَّهُمْ لا يعْلمُونَ » متفقٌ عَلَيْه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">37. Ebû Abdurrahman Abdullah İbni Mes’ud radıyallahu anh şöyle dedi:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in, gönderildiği kavim tarafından dövülüp  yüzü kanatılan, bir taraftan yüzündeki kanı silen bir taraftan da <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ey Allahım, halkımı bağışla, çünkü onlar bilmiyorlar”</span></span> diyen bir peygamberi anlatması hâlâ gözlerimin önündedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî Enbiyâ, 54. Ayrıca bk. Buhârî, Mürteddîn 5; Müslim, Cihâd 104; İbni Mâce, Fiten 23</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Abdullah İbni Mes’ud</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Abdullah İbni Mes’ûd<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> radıyallahu anh ilk müslümanlardan ve ashâb-ı kirâmın ilim ve fazilet bakımından önde gelenlerindendir. Künyesi Ebû Abdurrahman’dır. Müslüman olduğu günden itibaren Hz. Peygamber’in yanından ayrılmamış ve ona hizmetten zevk almıştır.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Abdullah İbni Mes’ud zayıf, nahif bir kişi idi. Tatlı bir sesi, sevimli bir yüzü vardı. Müslüman olduğunda müslümanların adedi çok azdı. Açıktan Kur’an okuyamaz ve Kâbe’de namaz kılamazlardı. Abdullah bu duruma bir son vermek istedi. Bazı müslümanların karşı çıkmasına aldırış etmeden, müşriklerin ileri gelenlerinin Kâbe çevresinde toplu halde bulundukları bir sırada yüksek sesle Kur’an okumaya başladı. Görmek ve duymak istemedikleri bu hâl karşısında müşrikler Abdullah İbni Mes’ûd’u cezalandırmak istediler ve onu İslâm’dan dönmeye zorladılar. Ancak o direndi. Kureyş müşrikleri ilk darbeyi bir anlamda Abdullah İbni Mes’ûd’dan yediler. Ancak ona da Mekke’de rahat vermediler. O, Medine’ye hicret edip Muâz İbni Cebel’in yanına sığındı. Hz. Peygamber’in hicretinden sonra, Medine’de yerleşti ve Hz. Peygamber’in maiyyetinden hiç ayrılmadı. Bütün harblere katıldı. Hz. Peygamber, onun Kur’an okuyuşunu dinlemekten zevk alırdı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Tefsir, hadis ve fıkıh ilimlerinde engin bilgisiyle kendisinden sonraki âlimlere hocalık etmiştir. Özellikle Kûfeli âlimler  onun rivâyet ve görüşleri istikâmetinde fıkhî görüşler ortaya koymuşlardır.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Peygamber’e yakınlığı sebebiyle elde ettiği engin hadis bilgisine rağmen, rivâyet konusunda oldukca titiz davranırdı. Kendisinden 848 rivâyet bize intikal etmiştir. 64 hadisi hem Sahîh-i Buhârî hem de Sahîh-i Müslim’de yer alırken, 21 rivâyetini sadece Buhârî, 35 hadisini de sadece Müslim kitaplarında zikretmişlerdir. Böylece Buhârî, İbni Mes’ud’un 85; Müslim ise 99 hadisine  Sahih’lerinde yer vermişlerdir. Diğer rivâyetleri ise Ahmed İbni Hanbel’in Müsned’inde ve öteki hadis kitaplarında bulunmaktadır.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Osman zamanında Kûfe kadılığından Medine’ye döndü ve kısa bir süre sonra altmış yaşını geçmiş iken Medine’de vefat etti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadiste anlatılan olayı hem  Peygamber Efendimiz’in hem de daha önceki bir peygamberin yaşadığı rivâyet edilmektedir. Uhud savaşında  Hz. Peygamber bizzat yaşamıştır.  Anlattığı peygamber gibi o da mübârek dişini kıran, yüzünü yaralayanlar hakkında <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Allahım, milletimi bağışla. Çünkü onlar bilmiyorlar”</span> diye dua etmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Anlaşılmaktadır ki, halkın ezâ ve cefâsına sabredip onları bağışlamak ve affedilmeleri için dua etmek peygamberlerin ortak tavrı, yani sünnetleri olmaktadır. Bu rivâyetten anlaşıldığına göre Peygamber Efendimiz, önceki bir peygamberin halini anlatarak, kendi tutumuna delil getirmekte, sabrın peygamberlerce paylaşılan bir meziyet olduğunu göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sabrın peygamberlerin hayatındaki yerini gösteren bu hadis, cemâat liderlerinin herkesten daha fazla sabır göstermesi gerektiğine dikkat çekmektedir. Bu, aynı zamanda Efendimiz’in tavsiyeleri ile davranışları arasındaki uyumu da ortaya koymaktadır. Zira o, ümmetine neyi tavsiye etmişse, onu en mükemmel şekilde bizzat kendisi yaşardı. Bu açıdan onun ümmetinden herhangi bir farkı ya da muâfiyeti yoktu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">647 numarada  bir kere daha okuyacağımız bu hadis bir bakıma hizmet esnasında gösterilecek  sabrın hangi boyutlara ulaşabileceğini belirtmektedir. Hakka çağırdığı için hakâret ve tecâvüze uğramış bir peygamber ve davetçi, bir  eliyle yüzünden akan kanı silerken, diliyle onu bu hâle getirenlerin bağışlanması için dua edebilecektir. İşte bu, tam bir hizmet ve tebliğ sabrı göstergesidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">l. Câhillere hoşgörü ile muamele etmek, peygamberlerin ahlâkındandır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Peygamberler, insanlara davetlerini ulaştırmak için nice sıkıntıları göğüslemişlerdir. Başarı, sabrın ödülüdür.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">38- وَعنْ أَبي سَعيدٍ وأَبي هُرَيْرة رضي اللَّه عَنْهُمَا عن النَّبيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَالَ : «مَا يُصِيبُ الْمُسْلِمَ</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">مِنْ نَصَبٍ وَلاَ وَصَبٍ وَلاَ هَمٍّ وَلاَ حَزَن وَلاَ أَذًى وَلاَ غمٍّ ، حتَّى الشَّوْكَةُ يُشَاكُها إِلاَّ كفَّر اللَّه بهَا مِنْ خطَايَاه » متفقٌ عليه . و « الْوَصَب » : الْمرضُ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">38. Ebû Saîd ve Ebû Hüreyre <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anhümâ</span>’dan rivâyet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Yorgunluk, sürekli hastalık, tasa, keder, sıkıntı ve gamdan, ayağına batan dikene varıncaya kadar müslümanın başına gelen her şeyi, Allah, onun hatalarını bağışlamaya vesile kılar.”</span></span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Merdâ1, 3; Müslim, Birr 49</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisimiz, geçici olsun sürekli olsun, fizikî olsun rûhî olsun, geleceğe yönelik olsun, geçmişe ait olsun, gam-keder, yorgunluk-hastalık gibi müslümanı üzen, zorlayan her çeşit sıkıntı sebebinin, hatta ayağa batan bir dikenin bile, müslümanın hatalarına kefâret olacağını bildirmektedir. Bu da başa gelen her belânın, mutlaka cezâ anlamı taşımadığını göstermektedir. Önemli olan, başa gelene sabredebilmektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sıkıntılarının, günahlarına kefâret olduğunu bilen müslümanın dayanma gücü artacak, morali düzelecektir. Hadîs-i şerîfin, sabırla ilgili olarak burada zikredilmesinin asıl amacı da bu olmalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i şerîf, hastalıkların ve müslümanı üzen her şeyin müslümanı günahlarından temizlediğine delildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İnsan, hem ezâ çekmek hem de onun sevâbından mahrum kalmak gibi iki zarara katlanmamalı, başa gelene sabretmelidir. Unutulmamalıdır ki, “Asıl belâya uğrayan, sevaptan mahrum kalandır.”</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Belâ ve musibetler her zaman cezâ değildir. Bazan da rahmettir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Sabreden mümin için sıkıntıları, günahlarına kefâret olur. Bu da bir nimettir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">39- وعن ابْن مسْعُود رضي اللَّه عنه قَالَ : دَخلْتُ عَلى النَبيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم وَهُو يُوعَكُ فَقُلْتُ يا رسُولَ اللَّه إِنَّكَ تُوعكُ وَعْكاً شَدِيداً قال : « أَجَلْ إِنِّي أُوعَكُ كَمَا يُوعَكُ رَجُلانِ مِنْكُم» قُلْتُ : ذلك أَنَّ لَكَ أَجْريْن ؟ قال : « أَجَلْ ذَلك كَذَلك مَا مِنْ مُسْلِمٍ يُصِيبُهُ أَذًى ، شوْكَةٌ فَمَا فوْقَهَا إلاَّ كَفَّر اللَّه بهَا سيئاته ، وَحطَّتْ عنْهُ ذُنُوبُهُ كَمَا تَحُطُّ الشَّجرةُ وَرقَهَا » متفقٌ عليه. وَ « الْوَعْكُ » : مَغْثُ الحمَّى ، وقيل : الْحُمى .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">39</span></span>.<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> </span>Abdullah İbni Mes’ûd <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span> şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in huzûruna vardım. Kendisi sıtmaya yakalanmıştı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ey Allah’ın Resûlü! Gerçekten şiddetli bir sıtma nöbetine tutulmuşsunuz, dedim.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Evet, sizden iki kişinin çekebileceği kadar ızdırab çekmekteyim”</span></span> buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- (Herhalde) bu iki kat sevap kazanmanız içindir, dedim.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Evet, öyledir. Allah, ayağına batan bir diken veya başına gelen daha büyük bir sıkıntıdan dolayı müslümanın günahlarını bağışlar.  O müslümanın günahları ağaç yaprakları gibi dökülür” </span></span>buyurdu.   (Buhârî, Merdâ 3, 13, 16; Müslim, Birr 45)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">916 numarada tekrar edilecek olan hadîs-i şerîf başa gelene sabır konusunda bizzat  Peygamber Efendimiz’in tavrını gözlerimiz önüne sermektedir. Bir rivâyete göre, Abdullah İbni Mes’ûd <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>, Hz. Peygamber’e eliyle dokunduktan sonra, ateşinin çok fazla olduğunu söylemiştir. Efendimiz de çektiği sıkıntının  iki müslümanın ıstırabına denk bir ıstırap olduğunu ifade buyurmuştur. İbni Mes’ûd’un, “İki kat sevap kazanmanız içindir (herhalde)” diye açıklama istercesine  söylediği söze  Efendimiz olumlu cevap vermiştir. Bilindiği gibi, kulun uğradığı belâ ve musîbetler sadece günahların affına vesile değildir. Aynı zamanda Allah katındaki derecesinin yükselmesine de sebeptir. Hz. Peygamber hakkında bu ikinci mâna geçerlidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Efendimiz, bir önceki hadiste olduğu gibi, başına gelen sıkıntıya sabreden müslümanın günahlarının, güz mevsiminde ağaç yapraklarının dökülmesine benzer şekilde döküleceğini müjdelemiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Burada Peygamber Efendimiz’in, böylesine şiddetli bir hastalık geçirirken bile tebliğ ve irşad görevini, hem fiilen hem de sözlü olarak yürüttüğünü görmekteyiz. Bu, onun ümmetine karşı duyduğu şefkatin ve görev şuurunun delilidir. Resûl-i Ekrem hastalığının şiddetinden asla söz ve şikâyet etmemiş, ancak İbni Mes’ûd’un sorması üzerine durumunu açıklamıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu olayda<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> “En ağır belâ ve sıkıntılar peygamberlere gelir”</span> hadisinin (bk. Tirmizî, Zühd 57; İbni Mâce, Fiten 29) tecellisini de görmekteyiz. Peygamberler her konuda olduğu gibi sıkıntılara katlanmak ve acılara göğüs germek bakımından da ümmetlerine örnektirler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Hz. Peygamber ashâb-ı kirâmın çektiği sıkıntıların iki katını çekmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Belâ ve musibetler, günahların bağışlanmasına veya daha fazla sevap kazanılmasına sebeptir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">40- وعنْ أَبي هُرَيرة رضيَ اللَّهُ عنه قال : قال رسولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « مَنْ يُرِدِ اللَّهُ بِهِ خَيْراً يُصِبْ مِنْهُ » : رواه البخاري . وضَبطُوا « يُصِب » : بفَتْحِ الصَّادِ وكَسْرِهَا .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">40. </span></span>Ebû Hüreyre <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah, hayrını dilediği kişiyi sıkıntıya sokar.”   </span></span>Buhârî, Merdâ 1</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisimiz, başa gelen sıkıntıların bazan lutuf ve hayır vesilesi olacağını açıkça ortaya koymaktadır. Burada söz konusu olan belâ ve musibetlerin neler olabileceğini ise, Bakara sûresi’nin 155. âyeti açıklamıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">..Sizi biraz korku, biraz açlık ve mallardan, canlardan, ürünlerden eksiltmekle sınarız. Sabredenleri müjdele!”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Önceki iki hadiste de görüldüğü gibi belâ ve musîbetler, sabır gösterilirse ya günahların bağışlanmasına ya da, burada işâret edildiği üzere, hayır ve ecirlere vesile olur. Nitekim İmam Gazzâlî, konuya üç ayrı yorum getirmiştir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Münafığın başına gelen musîbet ve hastalıklar. Münafık, sıkıntıya sabretmeyip şikâyette bulunduğu için bunlar onun hakkında tam bir cezâ anlamı taşır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Mü’minin hastalık ve musîbeti. Mü’min, bunların Allah’dan geldiği bilinci içinde sabreder. Böylece de sıkıntıları günahlarına kefâret olur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Şükür ve rızâ halindeki olgun mü’minlerin hastalık ve sıkıntıları. Bunlar belâ ve musîbet halinde de Allah’a hamd ve şükür görevlerini yerine getirirler. Öylece onların sıkıntıları, Allah katındaki derecelerinin yükselmesine vesile olur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> Netice olarak şunu unutmamak gerekir ki, bu dünya imtihan dünyasıdır. Allah katında derece sahibi olmanın bir yolu da belâ ve musîbetlere uğramaktan geçmektedir. Bu durumda yapılacak iş, başa her ne gelmişse, onu sabır ve rızâ ile karşılamaktır. Müslümanın asıl kazancı buradadır. Bir anlamda sabır, müslüman için, her olumsuzluğu lehine çevirmeye imkân vermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Başa gelen her belâ ve sıkıntı, mutlaka bir cezâ değildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Müslüman belâ ve musibetlere sabretmek suretiyle Allah katındaki derecesini yükseltebilir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">41- وعَنْ أَنَسٍ رضي اللَّهُ عنه قال : قال رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « لا يتَمنينَّ أَحدُكُمُ الْمَوْتَ لِضُرٍّ أَصَابَهُ ، فَإِنْ كَانَ لا بُدَّ فاعلاً فليقُل : اللَّهُمَّ أَحْيني ما كَانَت الْحياةُ خَيراً لِي وتوفَّني إِذَا كَانَتِ الْوفاَةُ خَيْراً لِي » متفق عليه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">41.</span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> </span>Enes İbni Mâlik<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> radıyallahu anh</span>’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Başına bir musibet geldi diye hiç biriniz ölümü temenni etmesin. Mutlaka böyle bir şey temenni etmek zorunda kalırsa: ‘Allahım, benim için yaşamak hayırlı olduğu sürece beni yaşat, hakkımda ölüm hayırlı olduğu zaman da beni öldür’ desin.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">   Buhârî, Merdâ 19; Daavât 30; Müslim, Zikir 10, 13. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Cenâiz 9; Nesâî, Cenâiz 1; İbni Mâce Zühd 31</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">586 numarada tekrar gelecek olan hadîs-i şerîf, başa gelen dünyevî bir belâ ya da musibetin ağırlığı karşısında ölüm istemeyi yasaklamaktadır. Çünkü böyle bir hareket -Allah korusun- neticede intihara kadar gidebilir. Halbuki sabır gösterip dayanmak o sıkıntıdan kurtulmaya vesile olacaktır. Nitekim bir başka hadîs-i şerîfte şöyle buyurulmuştur: “<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hiç biriniz ölümü temenni etmesin. Ölüm kendisine gelmeden önce onu dâvet etmesin. Çünkü ölenin ameli son bulur. Yaşamak ise, mü’minin hayrını artırır”</span> (Müslim, Zikir 13).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Özellikle dünyevî sıkıntı ve zorluklar karşısında ölümü temenni etmek, âcizliktir. Fakat âcizlik de olsa, bazan ölümü temenni etme zorunluğu doğabilir. İşte bu noktada sevgili Peygamberimiz, yapılması İslâm esaslarına aykırı olmayan ve insan tabiatına da uygun olan bir yolu göstermektedir: Her şeyin hayırlısını isteyerek işi Allah Teâlâ’nın irâde ve ilmine havâle etmek. Bu, hem İslâm’ın hem de Hz. Peygamber’in ne kadar gerçekçi olduğunu göstermektedir. Böyle bir teslimiyet, sıkıntıdaki müslümanı hem iman ve tevekkül çizgisinde tutacak hem de ona sabretme gücü verecektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İslâmı iyi bilen ve anlayan bazı âlim ve şâirlerin bile zaman zaman ölümü temenni edecek kadar zorlandıkları olmuştur. Meselâ ilk ve cefâkâr müslümanlardan büyük sahâbî Habbâb İbni Eret hastalandığında kendisini ziyârete gelenlere şöyle demiştir: “Eğer Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> yasaklamamış olsaydı, hiç şüphesiz ben ölümü temenni ederdim”( bk. 588. hadîs). Merhum <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mehmed Akif Ersoy</span></span> da vefâtından bir yıl önce 1935’te şunları yazmıştır:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Daha bir müddet emînim ki hayâtın yükünü</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Dizlerim titreyerek çekmeye mahkûmum ben.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Çöz de artık yükümün kördüğüm olmuş bağını,</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Bana çok görme, ilâhî, bir avuç toprağını...”</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Teslimiyet ve  temenni, sabır ve özlem herhalde ancak bu kadar güzel ifâde edilebilirdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İslâm bilginlerinin bir kısmına göre, dînî açıdan fitneye düşme endişesi duyan kimse, ölümü temenni edebilir. Allah yolunda şehid olmayı temenni etmek, temiz bir beldede ölmeyi istemek nasıl güzel görülmüş ise, İmam Nevevî’ye göre dînî bir sebeple ölümü temenni etmek de aynen öyledir. Nitekim Hz. Ömer “Allahım, beni yolunda şehid olmak ve Resûlü’nün beldesinde ölmekle bahtiyar kıl” diye temennide bulunmuştur (bk. Buhârî, Fezâilü’l-Medîne 12 ). Hz. Ömer şehid edildiği zaman kızı  Hafsa, “Allah babama istediğini nasip etti” demiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">l. Allah’a kavuşmak  arzusuyla  ölümü temenni etmekte bir sakınca yoktur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Ancak başa gelen bir belâ ve musibetten dolayı ölüm istemek, bir anlamda kazâya rızâsızlık olacağı için doğru değildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">42- وعنْ أبي عبدِ اللَّهِ خَبَّابِ بْن الأَرتِّ رضيَ اللَّهُ عنه قال : شَكَوْنَا إِلَى رسولِ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم وَهُو مُتَوسِّدٌ بُردةً لَهُ في ظلِّ الْكَعْبةِ ، فَقُلْنَا : أَلا تَسْتَنْصرُ لَنَا أَلا تَدْعُو لَنَا ؟ فَقَالَ : قَد كَانَ مَنْ قَبْلكُمْ يؤْخَذُ الرَّجُلُ فيُحْفَرُ لَهُ في الأَرْضِ في جْعلُ فِيهَا ، ثمَّ يُؤْتِى بالْمِنْشارِ فَيُوضَعُ علَى رَأْسِهِ فيُجعلُ نصْفَيْن ، ويُمْشطُ بِأَمْشاطِ الْحديدِ مَا دُونَ لَحْمِهِ وَعظْمِهِ ، ما يَصُدُّهُ ذلكَ عَنْ دِينِهِ ، واللَّه ليتِمنَّ اللَّهُ هَذا الأَمْر حتَّى يسِير الرَّاكِبُ مِنْ صنْعاءَ إِلَى حَضْرمْوتَ لا يخافُ إِلاَّ الله والذِّئْبَ عَلَى غنَمِهِ ، ولكِنَّكُمْ تَسْتَعْجِلُونَ » رواه البخاري .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وفي رواية : « وهُوَ مُتَوسِّدٌ بُرْدةً وقَدْ لقِينَا مِنَ الْمُشْركِين شِدَّةً » .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">42.</span></span> Ebû Abdullah Habbâb İbni Eret<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> radıyallahu anh</span> şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hırkasını başının altına yastık yapmış Kâbe’nin gölgesinde dinlenirken Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’e (müşriklerden gördüğümüz işkencelerden) şikâyette bulunduk ve :</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Bize yardım dilemeyecek, Allah’a bizim için dua etmeyecek misiniz? dedik. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem </span> şöyle cevap verdi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Önceki ümmetler içinde bir mü’min tutuklanır, kazılan bir çukura konulurdu. Sonra da bir testere ile başından aşağı ikiye biçilir, eti-kemiği demir tırmıklarla taranırdı. Fakat bütün bu yapılanlar onu dininden döndüremezdi. Yemin ederim ki Allah mutlaka bu dini hâkim kılacaktır. Öylesine ki, yalnız başına bir atlı, Allah’tan ve sürüsüne kurt saldırmasından başka hiç bir şeyden endişe etmeksizin San’a’dan Hadramut’a kadar emniyetle gidecektir. Ne var ki, siz sabırsızlanıyorsunuz.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî’nin bir başka rivayetinde ifade, “Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span> hırkasına bürünmüştü. Bizler müşriklerden çok işkence görüyorduk” şeklindedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Menâkıb 25. Ayrıca bk. Buhârî, İkrâh 1, Menâkıbu’l-ensâr 29,   Ebû Dâvûd,  Cihâd 97</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Habbâb İbni Eret</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Künyesi Ebû Yahyâ veya Ebû Abdullah olan <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Habbâb İbni Eret</span></span> radıyallahu anh, ilk müslümanların altıncısıdır. Müşrikler tarafından ağır işkencelere tâbi tutulmuş cefâkâr müslümanlardandır. Mesleği demircilikti. Sipariş üzerine yaptığı kılıcın parasını almak üzere müşriklerin ileri gelenlerinden Âs İbni Vâil’e gittiğinde aralarında şu konuşma geçmişti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Âs İbni Vâil:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- Muhammed’i inkar etmediğin sürece paranı vermeyeceğim.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Habbâb:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- Sen ölünceye hatta yeniden dirilinceye kadar da olsa, ben Muhammed’i inkâr etmem.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Âs İbni Vâil:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- Yeniden diriltildiğimde benim mallarım olur, o zaman  ben de sana paranı öderim.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Habbâb, bir çok müşrikten aldığı cevapların bir örneği olan bu konuşmayı Hz. Peygamber’e haber verdi. Bunun üzerine <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“.. Âyetlerimizi  inkâr edeni ve “Bana elbette mal ve çocuk verilecektir” diyeni gördün mü?” </span></span></span>[Meryem sûresi (l8), 77] <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">âyeti nâzil oldu.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Habbâb, gördüğü işkencelerin izlerini vefât edinceye  kadar sırtında taşıdı. Kendisi Medine’ye hicret ettikten sonra Bedir’den itibâren bütün savaşlara katıldı. Hz. Peygamber’den 32 hadis rivayet etti. Üç hadisi Buhârî ve Müslim tarafından müştereken; iki hadisi Buhâri, bir hadisi de Müslim tarafından ayrıca rivayet edilmiştir. Kendisi yetmiş küsur yaşlarında iken Kûfe’de 37 (657) yılında vefât etmiştir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i şerîf İslâm’ın ilk yıllarında Mekke’de müslümanların ne kadar bunaldıklarını, ne ölçüde sabra zorlandıklarını göstermektedir. Öyle ki Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’e gelip:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Bizim için Allah’tan yardım dilemeyecek misiniz? Biz artık dayanamıyoruz. Oysa biz inanıyoruz ki, siz dua ederseniz bu sıkıntılarımız biter” dediler. Bu bir bakıma son kozlarını kullanmaya teşebbüs edecek kadar bunaldıklarını ve bir anlamda ümitsizliğe kapıldıklarını göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber burada, imânları uğrunda daha ağır imtihanlardan geçirilmiş insanlardan örnekler vermek suretiyle önce, onları “beterin daha beteri olacağı” noktasında bilgilendirmiş ve ne yapmaları gerektiğini dolaylı olarak hatırlatmıştır. İnsan, kendi başına gelenin başkalarının da başına gelmiş olduğunu görmek veya duymakla  biraz olsun rahatlar. Aynı kaderi birileriyle paylaşmış olmak onu belli ölçüde rahatlatır. Bu, tabiî ve psikolojik bir durumdur. Bu hadîs-i şerîfte de böylesi bir uygulamayı görmekteyiz.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ayrıca, gelecekte neler olacağının, daha doğrusu, istikbaldeki aydınlığın müjdelenmesi, o güzel günler adına sıkıntıya dayanma gücü verecektir. Karanlık gecelerin kararıp kalmayacağını, elbette bir aydınlık sabaha ulaşacağını hatırlatmak, istikbaldeki olumlulukları anlatmak mevcut sıkıntıyı ve ümitsizliği kesinlikle hafifletecektir. Modern toplumlarda da bu usûl uygulanmaktadır. Yaşanan sıkıntıların belli bir zaman sonra ortadan kalkacağını, o günlere kavuşabilmek için bugün bazı fedakârlıklara katlanmak gerektiğini hatırlatma yöntemini hemen hemen her ülke yönetimi zaman zaman kullanmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sevgili Peygamberimiz burada, çekilen sıkıntıların bir yandan tarihî boyutunu ve şiddetini ortaya koyarken bir taraftan da İslâm’ın aydınlık  geleceğinden en küçük bir tereddüt duymadığını kesin bir dille ve pek çarpıcı ve güven verici bir örnekle anlatmaktadır. Zira San’a ile Hadramut arası yayalar için on bir günlük bir mesâfedir. Bu iki şehrin misal verilmesi, muhtemelen İslâm hâkimiyeti altına girecek toprakların genişliğinden kinâyedir.Yemen’de bile emniyeti temin edecek olan İslâm, Mekke-Medine gibi yörelerde asayişi daha kolaylıkla sağlayacaktır, demek istenmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu hadiste, Hz. Peygamber’in ne kadar gerçekci olduğu görülmektedir. İslâm hâkimiyetinde müslümanların sahip olacağı yegâne korku Allah korkusu olacaktır. Bir de olsa olsa yırtıcı hayvanların saldırısından endişe edilebilecek, fakat insanlardan bilinçli ve irâdî olarak  gelecek herhangi bir baskı, saldırı ve tecâvüz bulunmayacaktır. Bu İslâm’ın hâkim olduğu topraklarda beşer planında tam bir güven ve huzur ortamının kurulacağını müjdelemektir. Hz. Peygamber, her nimetin bir külfeti ve bedeli olduğunu, her külfetin de mutlaka bir nimete vesile olacağını böylece ortaya koyduktan sonra <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Ama siz acele ediyor, sabırsızlık gösteriyorsunuz”</span> buyurmak suretiyle o günkü müslümanları sabra davet etmiş, herşeyin,  Allah’ın takdirine bağlı olarak belli bir zamanı bulunduğu fikrini vermiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">O halde nasıl sabırla koruk, üzüm olursa, her sıkıntı da sabır  ve zamanla geçer. Büyük neticeler  büyük fedâkarlık ister.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Din ve imanından dolayı kişinin uğradığı azab ve işkenceye sabır, takdire değer bir meziyettir,</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Hz. Peygamber’in verdiği haberler aynen gerçekleşmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. İslâm, sulh ve sükûn, emniyet ve selâmet dinidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Din ve iman düşmanlığı, yeni bir olay değildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Hz. Peygamber ashâbını geçmiş ümmetlerden misaller vererek ve geleceğe dair açıklamalarda bulunarak eğitmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">43- وعن ابن مَسعُودٍ رضي اللَّه عنه قال : لمَّا كَانَ يَوْمُ حُنَيْنٍ آثر رسولَ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم نَاساً في الْقِسْمَةِ : فأَعْطَى الأَقْرعَ بْنَ حابِسٍ مائةً مِنَ الإِبِلِ وأَعْطَى عُييْنَةَ بْنَ حِصْنٍ مِثْلَ ذلِكَ ، وأَعطى نَاساً منْ أشرافِ الْعربِ وآثَرهُمْ يوْمئِذٍ في الْقِسْمَةِ . فَقَالَ رجُلٌ : واللَّهِ إنَّ هَذِهِ قِسْمةٌ ما عُدِلَ فِيها ، وما أُريد فِيهَا وَجهُ اللَّه ، فَقُلْتُ: واللَّه لأُخْبِرَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، فأتيتُهُ فَأخبرته بِما قال ، فتغَيَّر وَجْهُهُ حتَّى كَانَ كَالصِّرْفِ . ثُمَّ قال : « فَمنْ يَعْدِلُ إِذَا لَمْ يعدِلِ اللَّهُ ورسُولُهُ ؟ ثم قال : يرحَمُ اللَّهُ موسى قَدْ أُوْذِيَ بِأَكْثَرَ مِنْ هَذَا فَصبرَ » فَقُلْتُ: لا جرمَ لا أَرْفعُ إلَيه بعْدها حدِيثاً. متفقٌ عليه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقَوْلُهُ « كَالصِرْفَ » هُو بِكسْرِ الصادِ الْمُهْملةِ : وَهُوَ صِبْغٌ أَحْمَرُ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">43. Abdullah İbni Mes’ud radıyallahu anh şöyle dedi:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Huneyn Savaşı ganimetlerini taksim ederken Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> bazı kişilere diğerlerinden fazla hisse verdi. Akra’ İbni Hâbis’e yüz deve, Uyeyne İbni Hısn’a da bir o kadar verdi. Arapların ileri gelenlerine de o günkü taksimde biraz fazla pay verdi. Bunun üzerine bir kişi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Vallahi bu taksimde hakkâniyet yoktur, Allah rızâsı da gözetilmemiştir! dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ben de:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Allah’a yemin ederim ki bunu ben Resûlullah’a söyleyeceğim, dedim. Gittim, adamın söylediklerini anlattım.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunun üzerine, kızgınlığından Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in yüzü kıpkırmızı kesildi. Sonra şöyle cevap verdi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Allah ve Resûlü de adâlet etmezse, hiç kimse adâlet etmez.” </span></span>Daha sonra da şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah, Mûsâ’ya rahmet etsin. O bundan daha ağır bir ithama maruz kalmıştı da sabretmişti.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ben (kendi kendime), “Bundan sonra kimsenin sözünü Resûlullah’a iletmeyeceğim” diye karar verdim.   Buhârî, Edeb 53; Müslim, Zekât 145</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Huneyn, Mekke ile Tâif şehirleri arasında bir vâdidir. Huneyn Gazvesi Mekke’nin fethinden sonra sekizinci hicrî yılda cereyan etmiştir. İki bini Mekkeli on iki bin kişiden meydana gelen müslüman ordusu bu harbte on dört bin kişilik Hevâzin ve Sakif kabileleriyle savaştı. Bu savaşta, seksen kadar Mekkeli müşrik ve “tulekâ” denilen, haklarındaki ölüm cezası fetih günü kaldırılan kimseler de sefere çıkmıştı. Bunlar biraz da kimin galib geleceğini merak edenlerdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tevbe Sûresi’nin 25-27. âyetlerinde bu harble ilgili şu ilâhî tesbitleri bulmaktayız:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“And olsun ki Allah size birçok yerde ve çokluğunuzun sizi böbürlendirdiği fakat bir faydası da olmadığı, yeryüzünün geniş olmasına rağmen size dar gelip de bozularak arkanıza döndüğünüz Huneyn Savaşında yardım etmişti. Bozgundan sonra Allah, Peygamberine, mü’minlere güvenlik verdi ve görmediğiniz askerler indirdi; inkar edenleri azaba uğrattı. İnkarcıların cezâsı budur. Allah bundan sonra da dilediğinin tevbesini kabul eder. Allah bağışlar ve merhamet eder.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Âyette de işâret buyurulduğu gibi müslümanlar Uhud Gazvesi’nden sonra bir kez de Huneyn Gazvesi’nde bozgunla burun buruna gelmişlerdi. Hz. Peygamber’in sebâtı, ordunun tekrar derlenip toparlanmasına, sonuçta savaşı kazanmalarına ve büyük bir ganimet elde etmelerine vesile olmuştur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ci’râne denilen yerde toplanan ve dağıtımı yapılan bu ganimet, altı bin kadın ve çocuk, 24 bin deve, 40 bin koyun,  dört bin ukıyye  gümüş para idi. Hz. Peygamber bu ganimetlerin beşte birlik <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">beytü’l-mâl</span> hissesinden <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">müellefe-i kulûb</span> denilen, gönülleri İslâm’a ısındırılması istenen bazı kabile ileri gelenlerine bol bol ikramda bulunmuştu. Hadiste adı geçen üç kişi de onlardandı. Durumun nezâketini ve hikmetini kestiremeyen bazıları şu veya bu şekilde bu taksime karşı çıkmışlardır. Özellikle Muattib İbni Kuşeyr, Resûlullah’ın uygulamasını hadisimizde yer alan sözleriyle kınadı. Hz. Peygamber’i âdil davranmamakla suçladı. Bu büyük bir cür’et ve çirkin bir suçlama idi. Abdullah İbni Mes’ud<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> radıyallahu anh</span> de bu sebeple onun sözlerini Hz. Peygamber’e duyurma ihtiyacını hissetmişti. Burada hatırlatılmasında fayda vardır ki, Huneyn ganimetlerinin taksimi olayında daha başka insanların da bazı itirazları ve  şikâyetleri olmuştur. Ensâr gençlerinin bazı sözleri üzerine  Hz. Peygamber’in bütün Ensâr’ı toplayıp onlarla mes’eleyi görüşmesi meşhurdur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ganimet dağıtımı ve bazı itirazlar hakkında Tevbe sûresi’nin 58-59. âyetlerinde bazı tesbitler yer almakta ve şöyle buyurulmaktadır:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Sadakalar hakkında sana dil uzatanlar vardır. Onlara verilirse hoşnud olurlar, verilmezse, hemen öfkeleniverirler. Eğer onlar Allah ve Peygamber’inin kendilerine vermiş oldukları şeylere razı olsalar ve ‘Allah bize yeter; O ve Peygamberi bol nimetinden bize verecektir; doğrusu biz Allah’a gönül bağlayanlardanız’ deselerdi, daha hayırlı olurdu.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber, imanından emin olduğu kişiler dururken, dînî açıdan onlardan daha aşağı seviyedeki kişilere gerektikçe ihsan ve ikrâmda bulunurdu. Çünkü  ihsan ve lutufta farklı ölçüler kullanılabilir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bir kez daha ifade edelim ki, Hz. Peygamber’in bu taksimde verdikleri, ganimetin peygamberin hakkı olan beşte birlik kısmındandı. Asla  gâzilerin paylarına düşen kısımdan değildi. Buna rağmen itiraza uğramış, adâletsizlikle suçlanmıştır. Bu suçlama karşısında Hz. Peygamber’in  öfkesi ve tepkisi çok tabiî ve gerçeğin ortaya konması bakımından fevkalâde önemlidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber, en açık gerçeklerden birini dile getirerek <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Eğer Allah ve Resûlü de adâlet etmezse, dünyada adâlet edecek kimse yok demektir. Başka kim adâlet eder?”</span> buyurmuştur. Bu aynı zamanda mübârek yüzlerindeki öfke belirtileriyle birleşince, pek ciddî  bir tehdid anlamı da taşımaktadır. Ancak Hz. Peygamber, çoğu kere yaptığı gibi bu kez de Hz. Mûsâ’nın yahudilerden çektiği eziyet ve işkenceleri genel mânada hatırlayarak, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Allah Mûsâ’ya rahmet etsin. O, bundan daha ağır eziyetlere muhatab oldu da sabretti”</span> buyurmuş, kendi kendisine sabır telkin etmiştir. Hz. Mûsâ’nın, kavminden gördüğü eziyete değişik âyetlerde işâret buyurulmuştur: </span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bize Allah’ı apaçık göstermediğin sürece sana asla inanmayız” </span></span>[Bakara sûresi (2), 55];</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sen ve Rabbin gidip harbedin, biz burada bekleyeceğiz” </span></span>[Mâide sûresi (5), 24]; </span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Biz tek çeşit yemeğe sabredemeyiz..</span></span>.” [Bakara sûresi (2), 61] âyetleri bunlardandır. Ayrıca müslümanlar, “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ey mü’minler, Mûsâ’ya eziyet edenler gibi olmayın!</span></span>..” [Ahzâb sûresi (33), 69] âyetiyle de uyarılmışlar, Hz. Peygamber’e karşı yahudiler gibi davranmaktan sakındırılmışlardır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Hz. Peygamber’e eziyet eden, ona saldıran ve  küfredenlerin yahûdilere benzediğine  dikkat çekilmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Hz. Peygamber, kendisi hakkında böylesine çirkin sözler söyleyen kişiyi cezalandırmamış, bu sözü, peygamberliğin inkârı olarak değerlendirmemiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Resûlullah’a söven kimse küfre girer.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Dünyada Resûlullah’ın bile sabretmekte zorlandığı çok değişik ve ağır olaylarla karşılaşmak mümkündür. Çâre, sabretmek, sabredebilmektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Sahâbe-i kirâm’ın Resûlullah’a duydukları muhabbet, onun hukukunu korumakta gösterdikleri titizlik her türlü takdirin üstündedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">44- وعن أنس رضي اللَّه عنه قال : قال رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « إِذَا أَرَادَ اللَّهُ بعبْدِهِ خَيْراً عجَّلَ لَهُ الْعُقُوبةَ في الدُّنْيَا ، وإِذَا أَرَادَ اللَّه بِعبدِهِ الشَّرَّ أمسَكَ عنْهُ بذَنْبِهِ حتَّى يُوافِيَ بهِ يَومَ الْقِيامةِ » .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقَالَ النبِيُّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « إِنَّ عِظَمَ الْجزاءِ مَعَ عِظَمِ الْبلاءِ ، وإِنَّ اللَّه تعالى إِذَا أَحَبَّ قَوماً ابتلاهُمْ ، فَمنْ رضِيَ فلَهُ الرضَا ، ومَنْ سَخِطَ فَلَهُ السُّخْطُ » رواه الترمذي وقَالَ: حديثٌ حسنٌ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">44.</span></span> Enes İbni Mâlik <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu</span> anh’den rivâyet edildiğine göre  Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah, iyiliğini dilediği kulunun cezasını dünyada verir. Fenalığını dilediği kulunun cezasını da, kıyamet günü günahını yüklenip gelsin diye, dünyada vermez.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> (yine) şöyle buyurmuştur:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Mükâfâtın büyüklüğü, belânın şiddetine göredir. Allah, sevdiği topluluğu belâya uğratır. Kim başına gelene rızâ gösterirse Allah  ondan hoşnut olur. Kim de rızâ göstermezse, Allahın gazabına uğrar.”  </span></span>Tirmizî, Zühd 57. Ayrıca bk. İbnî Mâce, Fiten 23</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah Teâlâ kullarını dünyada çeşitli imtihanlardan geçirir. Ancak bu, her defasında cezalandırma anlamında değildir. Allah, hayrını dilediği kullarını da belâ ve musibetlere uğratır. İmtihana tabi tutulan kul eğer sabrederse, günahları bağışlanır ve âhirete günahlarından arınmış olarak gider. Bu, kul için en büyük hayırdır. Hadisimiz işte bu gerçeği hatırlatarak, başına belâ ve musibet gelmiş olanları sabır göstermeye teşvik etmektedir. Bu durum hastalık, sıkıntı ve belâya uğramayı istemek anlamına gelmez. Biz  Allah’tan sıhhat ve âfiyet istemekle emrolunduk. Ancak  istemeden başa gelen sıkıntılara da sabretmemiz  gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu arada aynı hataları işlediği halde dünyada cezalandırılmayan insanlara iyilik edildiği de sanılmamalıdır. Onlar işledikleri bütün günahlarla birlikte kıyamet gününde  ilâhî huzura gelecekler ve -şayet Allah Teâlâ bağışlamazsa- işledikleri  günahların cezalarını tam olarak çekeceklerdir. Dünyanın sıkıntısı âhiretin azabı yanında elbette hafif kalacaktır. Bu sebeple de dünyada cezâsını çekmiş olan kârlı çıkacaktır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisin ikinci kısmında da, çekilen sıkıntı ve geçirilen imtihanların ağırlığı ölçüsünde büyük sonuçların bulunduğu müjdelenmektedir. Bu da ağır ve ciddî musibetlere dayanma gücü vermesi açısından fevkalâde önemli bir ölçüdür. O halde Allah Teâlâ’dan gelen musibetlere rızâ göstermek gerekir. Zira böyle davrananlardan Allah razı olur ve hesapsız sevap verir. Kim de bunları hoş karşılamaz, kötü görürse, Allah’ın gazabına uğrar. Çünkü “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kötülük işleyen cezalandırılır” </span></span>[Nisâ sûresi (4), 123].</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Başa gelen sıkıntı ve hastalıklara sabretmek, günahlardan arınmaya sebeptir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Musibet ve belâ her zaman ceza anlamında değildir. Allah sevdiği kulunu da belâ ve musibetlere uğratır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">45- وعنْ أَنَسٍ رضي اللَّه عنه قال : كَانَ ابْنٌ لأبي طلْحةَ رضي اللَّه عنه يَشْتَكي ، فخرج أبُو طَلْحة ، فَقُبِضَ الصَّبِيُّ ، فَلَمَّا رَجَعَ أَبُو طَلْحةَ قال : ما فَعَلَ ابنِي ؟ قَالَت أُمُّ سُلَيْم وَهِيَ أُمُّ الصَّبيِّ : هو أَسْكَنُ مَا كَانَ ، فَقَرَّبَتْ إِلَيْهِ الْعَشَاءَ فَتَعَشَّى ، ثُمَّ أَصَابَ مِنْهَا، فَلَمَّا فرغَ قَالَتْ : وارُوا الصَّبيَّ ، فَلَمَّا أَصْبحَ أَبُو طَلْحَة أَتَى رسولَ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم فَأَخْبرهُ، فَقَالَ: « أَعرَّسْتُمُ اللَّيْلَةَ ؟ قَالَ : نَعَمْ ، قال : « اللَّهمَّ باركْ لَهُما » فَولَدتْ غُلاماً فقَالَ لِي أَبُو طَلْحَةَ : احْمِلْهُ حتَّى تَأَتِيَ بِهِ النبيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، وبَعثَ مَعهُ بِتمْرَات ، فقال : «أَمعهُ شْيءٌ ؟ » قال : نعمْ ، تَمراتٌ فَأَخَذَهَا النَّبِيُّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم فَمضَغَهَا ، ثُمَّ أَخذَهَا مِنْ فِيهِ فَجَعَلَهَا في في الصَّبيِّ ثُمَّ حَنَّكَه وسمَّاهُ عبدَ اللَّهِ متفقٌ عليه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وفي روايةٍ للْبُخَاريِّ : قال ابْنُ عُيَيْنَة : فَقَالَ رجُلٌ منَ الأَنْصارِ : فَرَأَيْتُ تَسعة أَوْلادٍ كلُّهُمْ قدْ قَرؤُوا الْقُرْآنَ ، يعْنِي مِنْ أَوْلادِ عَبْدِ اللَّه الْموْلُود .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وفي روايةٍ لمسلِم : ماتَ ابْنٌ لأبِي طَلْحَةَ مِنْ أُمِّ سُلَيْمٍ ، فَقَالَتْ لأهْلِهَا : لا تُحَدِّثُوا أَبَا طَلْحَةَ بابنِهِ حتَّى أَكُونَ أَنَا أُحَدِّثُهُ ، فَجَاءَ فَقَرَّبَتْ إِلَيْهِ عَشَاءً فَأَكَلَ وشَرِبَ ، ثُمَّ تَصنَّعتْ لهُ أَحْسنَ ما كانتْ تَصَنَّعُ قَبْلَ ذلكَ ، فَوقَعَ بِهَا ، فَلَمَّا أَنْ رأَتْ أَنَّهُ قَدْ شَبِعِ وأَصَابَ مِنْها قَالتْ: يا أَبَا طلْحةَ ، أَرَايْتَ لَوْ أَنَّ قَوْماً أَعارُوا عارِيتهُمْ أَهْل بيْتٍ فَطَلبوا عاريَتَهُم ، ألَهُمْ أَنْ يمْنَعُوهَا؟ قَالَ : لا ، فَقَالَتْ : فاحتسِبْ ابْنَكَ . قَالَ : فغَضِبَ ، ثُمَّ قَالَ : تركتنِي حتَّى إِذَا تَلطَّخْتُ ثُمَّ أَخْبرتِني بِابْني ، فَانْطَلَقَ حتَّى أَتَى رسولَ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم فأخْبَرهُ بما كَانَ ، فَقَالَ رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « بَاركَ اللَّه لكُما في ليْلتِكُما » .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">    قال : فحملَتْ ، قال : وكَانَ رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم في سفَرٍ وهِي مَعَهُ وكَانَ رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم إِذَا أَتَى الْمَدِينَةِ مِنْ سَفَرٍ لاَ يَطْرُقُها طُرُوقاً فَدنَوْا مِنَ الْمَدِينَةِ ، فَضَرَبَهَا الْمَخاضُ ، فَاحْتَبَس عَلَيْهَا أَبُو طلْحَةَ ، وانْطلَقَ رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم . قَالَ : يقُولُ أَبُو طَلْحةَ إِنَّكَ لتعلمُ يَا ربِّ أَنَّهُ يعْجبُنِي أَنْ أَخْرُجَ معَ رسولِ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم إِذَا خَرَجَ ، وأَدْخُلَ مَعهُ إِذَا دَخَلَ ، وقَدِ احْتَبَسْتُ بِما تَرى . تقولُ أُمُّ سُلَيْمٍ : يا أَبَا طلْحةَ مَا أَجِد الَّذي كنْتُ أَجِدُ ، انْطَلِقْ ، فانْطَلقْنَا ، وضَربهَا المَخاضُ حينَ قَدِمَا فَولَدتْ غُلاماً . فقالَتْ لِي أُمِّي : يا أَنَسُ لا يُرْضِعُهُ أَحدٌ تَغْدُوَ بِهِ عَلَى رسُول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، فلمَّا أَصْبحَ احتملْتُهُ فانطَلقْتُ بِهِ إِلَى رسولِ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم . وذَكَرَ تمامَ الْحَدِيثِ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">45.</span></span> Enes İbni Mâlik <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span> şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ebû Talha<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> radıyallahu anh</span>’ın hasta bir erkek çocuğu vardı. Ebû Talha evde değilken çocuk öldü. Eve döndüğü zaman:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- “Oğlumun durumu nedir?” diye sordu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Çocuğun annesi Ümmü Süleym:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- O şimdi eskisinden daha rahat, dedi. Akşam yemeğini hazırlayıp getirdi. Ebû Talha yemeğini yedi sonra da hanımıyla yattı. Daha sonra hanımı ona “Çocuğu defnediniz” dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ebû Talha sabahleyin Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’e gitti ve olup biteni anlattı. Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Bu gece ilişkide bulundunuz mu?”</span></span> diye sordu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ebû Talha:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Evet, dedi. Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Allahım, bu ikisine mübârek kıl”</span></span> diye dua etti.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">(Zamanı gelince) Ümmü Süleym bir erkek çocuk doğurdu. Ebû Talha bana:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- “Çocuğu al, Peygamber’e götür” dedi. Ümmü Süleym de bir miktar hurma verdi, Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Çocuğun yanında herhangi bir şey var mı?”</span></span> diye sordu. Ben:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Evet, bir kaç hurma var, dedim. Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> hurmaları ağzına alıp çiğnedi. Sonra çıkarıp çocuğun ağzına koydu ve damağını hafifçe oğdu, adını da Abdullah koydu.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"> Buhâri, Cenâiz 42, Akîka 1; Müslim, Edeb 23; Fezâilü’s-sahâbe 107</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî’nin bir  rivayetine göre Süfyân İbni Uyeyne; “Ensardan bir kişi (İbâye İbni Rifa’a)  Abdullah’ın dokuz çocuğunu gördüğünü, hepsinin de Kur’an’ı okuyan ve mânasını anlayan kimseler olduğunu söylemiştir.”   Buhâri, Cenâiz 42</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslim’in rivâyetinde ise, olay şöyle anlatılmaktadır:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ebû Talha’nın, Ümmü Süleym’den olma bir oğlu vefat etti. Ümmü Süleym, ev halkına:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ebû Talha’ya ben haber vermedikce, oğlu hakkında hiç biriniz bir şey söylemeyiniz! diye tenbihledi. Sonra Ebû Talha eve geldi. Ümmü Süleym akşam yemeğini getirdi. Ebû Talha yemeğini yedi. Yemekten sonra Ümmü Süleym, eskiden olduğundan daha güzel süslendi. O da hanımıyla yattı. Ebû Talha’nın karnı doyup  tatmin olduğunu görünce Ümmü Süleym ona:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ey Ebû Talha, bir millet, bir aileye emânet bir şey verseler de, sonra emânetlerini isteseler, iade etmeyebilirler mi, ne dersin? dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> Ebû Talha:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Hayır, (vermemezlik edemezler) dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ümmü Süleym:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- O halde oğlunu geri alınmış böyle bir emânet bil, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ebû Talha kızdı ve:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Mademki öyle, niçin hiç bir şey olmamış gibi davrandın? Şimdi de tutmuş, oğlumun durumunu bana haber veriyorsun, öyle mi? dedi. Derhal kalkıp Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’e gitti ve olanı biteni olduğu gibi haber verdi. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Geçen gecenizi Allah hakkınızda bereketli kılsın”</span></span> buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ümmü Süleym hâmile kaldı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> bir sefere çıkmıştı. Ümmü Süleym de  bu sefere iştirak etmişti. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> seferden döndüğünde Medine’ye gece girmezdi. Medine’ye yaklaştıklarında Ümmü Süleym’i doğum sancıları tuttu. Bu sebeple Ebû Talha onun yanında kaldı, Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> yoluna devam etti. Ebû Talha şöyle demeye başladı:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Rabbim! Sen çok iyi bilirsin ki ben, Resûlün ile beraber Medine’den çıkmaktan, onunla beraber Medine’ye girmekten son derece memnun olurum. Fakat bu defa  bildiğin sebepten takılıp kaldım.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunun üzerine Ümmü Süleym:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ebû Talha! Şimdi artık sancım kalmadı. Sen git, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">(Enes diyor ki) Biz yolumuza devam ettik. Medine’ye geldiklerinde Ümmü Süleym’i yine doğum sancısı tuttu ve bir erkek çocuk doğurdu. Annem (Ümmü Süleym) bana:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Enes, bu çocuğu sen sabahleyin Resûlullah’a götürmeden kimse emzirmesin, dedi. Sabahleyin ben çocuğu alıp Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’e götürdüm. Resûlullah’ın elinde bir dağlama âleti vardı. Beni görünce:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Herhalde Ümmü Süleym doğum yaptı, buyurdular.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Evet, dedim. Hemen elindeki dağlama âletini bıraktı. Ben de çocuğu kucağına verdim. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>, Medine’ye has acve hurmasından bir tane istedi. Onu ağzında iyice çiğnedi, sonra da çocuğun ağzına çaldı. Çocuk yalanmaya başladı. Bunun üzerine Resûlullah<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> sallallahu aleyhi ve sellem</span>:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Medinelilerin hurma sevgisine bakın!”</span></span> buyurdu. Çocuğun yüzünü okşadı ve ona Abdullah adını verdi.  Müslim, Fezâilü’s-sahâbe 107</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadiste söz konusu olan çocuğun adı,  İbn Hibbân’ın rivayetinden öğrendiğimize göre Ebû Umeyr’dir. Ebû Umeyr  zeki bir çocuktu. Bu sebeple babası Ebû Talha onu çok severdi. Hz. Peygamber de ona rastladıkça, kendisine iltifat edip şakalaşırdı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ümmü Süleym, çocuğunun ölmesine rağmen sabırlı davranmış, bir rivayete göre çocuğu yıkayıp kefenledikten sonra üzerini örtmüş, evdekilere de kendisinden başka kimsenin Ebû Talha’ya çocuktan bahsetmemesini tenbih etmiştir. Sonra da muhtemelen oruçlu olan kocasının akşam yemeğini hazırlamış, eve geldiğinde geciktirmeden  takdim etmiş, hatta, her zamankinden  daha fazla süslenerek, kocasına üzülecek bir şey olmadığı izlenimini vermiş, böylece onun her türlü isteğini karşılamaya hazır olduğunu göstermiştir. Ebû Talha’nın çocuk hakkındaki  sorusuna da gayet ustaca, “o şimdi daha rahat” cevabıyla aslında çocuğun gerçek durumunu haber vermiştir. Onun bu sözünü çocuğun iyileştiği anlamında yorumlayan Ebû Talha  eşiyle cinsel yakınlık kuracak kadar rahatlamıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ümmü Süleym,  kocasının çocuğu çok sevdiğini bildiği için böyle davranmış ve onu ölüm haberinin acısına hazırlamış olmalıdır. Nitekim çocuğu, geri alınmak üzere bırakılmış bir emânet olarak vasıflandırması, emâneti sahibine geri vermemenin düşünülemeyeceğini Ebû Talha’ya söylettikten sonra bu emânetin geri alındığını yani çocuğun öldüğünü söylemiş olması, onun böyle bir gaye taşıdığını göstermektedir. Bu olayda Ümmü Süleym, çocuğunu kaybeden hiç bir annenin gösteremeyeceği bir sabır ortaya koyarak, yiğitliğini ve olgunluğunu isbat etmiştir. Hz. Peygamber’in Ebû Talha ailesi için yaptığı dua da bu tavrın Peygamberimiz tarafından takdir edildiğini göstermektedir.  Onun sabrı, kendisine  Abdullah gibi hayırlı bir evlat ve hepsi kurra (âlim) olan dokuz torun kazandırmıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu hadis,  bir hanım sahâbînin ölüm olayı karşısında ne ölçüde sabır gösterebildiğini belgelemekte, dolayısıyla bizlere sabırlı olma konusunda güzel bir örnek sunmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Yeni doğan bir çocuğa tatlı bir şey çiğneyerek yalatmak sünnettir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Çocuğa dindar bir kimsenin ad koyması müstehaptır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Çocuklara Abdullah, Abdurrahman ve İbrahim isimlerini koymak güzeldir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Hadis, Ümmü Süleym’in üstün niteliklerine  delildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">46- وعنْ أَبِي هُريرةَ رضي اللَّه عنه أَن رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : « لَيْسَ الشديدُ بالصُّرَعةِ إِنمَّا الشديدُ الَّذي يمْلِكُ نَفسَهُ عِنْد الْغَضَبِ » متفقٌ عليه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> « والصُّرَعَةُ » بِضمِّ الصَّادِ وفتْحِ الرَّاءِ ، وأصْلُهُ عنْد الْعربِ منْ يصرَعُ النَّاسَ كثيراً .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">46.</span></span> Ebû Hüreyre <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivayet edildiğine göre Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Gerçek babayiğit, güreşte rakîbini yenen değil, öfkelendiği zaman nefsine hâkim olan kimsedir.”  </span></span>Buhârî, Edeb 102; Müslim, Birr 106-108</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Dinimizin övüp takdir ettiği yiğit, yarışta, güreşte rakîbini yenen kimse değil,  kin ve öfkeyle dolduğu zaman  nefsini kötü bir söz ve davranıştan alıkoyabilendir. Bu sebeple bir hadîs-i şerîfte: <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Nefisle mücâdele, düşmanla mücâdeleden daha zordur”</span> buyurulmuştur. Bir başka hadiste ise: <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“En azılı düşmanın nefsindir”</span> denilmiştir (bk. Aclûnî, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Keşfü’l-hafâ</span>, I, 143).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisimiz bir taraftan içimizdeki rakiplerle mücâdelenin, dışımızdaki rakiplerle mücâdeleden daha zor olduğunu ortaya koymakta, bir yandan da yiğitlik duygu ve gösterilerini inkar etmeden onları iyiye yönlendirmektedir. Böylece inananları tehlike ile burun buruna geldikleri kızgınlık ve öfke anlarında sabırlı davranmaya teşvik etmektedir. Sabır, kin ve öfkeyi değilse bile, böylesi hallerde gayr-i meşrû bir iş yapmayı önleme gücü olmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">648 numarada tekrarlanacak olan hadisimiz, özellikle yiğitlik taslayan, kahramanlıktan hoşlanan ve bunu fizikî güç gösterisinde sananları asıl kahramanın kim olduğu konusunda uyarmakta ve her inanan kişiyi böyle bir kahramanlığa davet etmektedir.  Bu mânada yarış, güreş, savaş her zaman söz konusudur. O halde böyle bir babayiğit olmaya bakmak gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Her şeye rağmen bir kere kızmış olan kimseyi teskin etmek için ne yapılması gerekir? Bu sorunun cevabını aşağıdaki hadiste bulmaktayız.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">l. Nefisle mücâdele ve ona hâkim olmak, düşmanla cihad etmekten daha zordur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Ferdî ve sosyal zararını düşünerek öfkelenmemeye çalışmak gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">47- وعنْ سُلَيْمانَ بْنِ صُرَدٍ رضي اللَّه عنهُ قال : كُنْتُ جالِساً مع النَّبِي صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم، ورجُلان يستَبَّانِ وأَحدُهُمَا قَدِ احْمَرَّ وَجْهُهُ . وانْتفَخَتْ أودَاجهُ . فقال رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « إِنِّي لأعلَمُ كَلِمةً لَوْ قَالَهَا لَذَهَبَ عنْهُ ما يجِدُ ، لوْ قَالَ : أَعْوذُ بِاللّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ ذَهَبَ عنْهُ ما يجدُ . فقَالُوا لَهُ : إِنَّ النَّبِيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَالَ : «تعوَّذْ بِاللِّهِ مِن الشَّيَطان الرَّجِيمِ ». متفقٌ عليه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">47</span></span>. Süleyman İbni Surad <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span> şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bir gün Nebi <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in yanında oturuyordum. İki kişi birbirine sövüp duruyordu. Bunlardan birinin yüzü öfkeden kıpkırmızı olmuş, boyun damarları şişmiş, dışarı fırlamıştı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunu gören Resûlullah<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ben bir söz biliyorum, eğer bu kişi onu söylerse, üzerindeki bu kızgınlık hali geçer. Eğer o, “Eûzü billâhi mine’ş-şeytânirracîm = İlâhi rahmetten kovulmuş şeytandan Allaha sığınırım” derse, üzerindeki hâl kaybolur.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Oradakiler Nebî<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in  ona <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“İlâhî rahmetten kovulmuş şeytandan Allah’a sığın!”</span> tavsiyesinde bulunduğunu ilettiler.   Buhârî, Bed’ü’l-halk 11, Edeb 44, 76; Müslim, Birr 109</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Süleyman İbni Surad</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hadisimizin râvisi olan Süleyman İbni Surad el-Huzâî radıyallahu anh’ın İslâm öncesi dönemde adı Yesâr’dı. Peygamber Efendimiz bu adı Süleyman’a çevirmiştir. Süleyman İbni Surad, üstün ahlâklı, ibadete düşkün ve kavmi arasında saygın bir kişiliğe sahipti. Kûfe kurulduktan sonra oraya ilk yerleşenler arasındadır. 93 yaşında iken h. 65 yılında Aynü’l-verde harbinde  öldürülmüş ve başı Mervan b. Abdülmelik’e götürülmüştür. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den 15 hadis rivâyet etmiştir. Peygamber Efendimiz’in, Hendek Harbi sonunda apar-topar kaçan müşrik ordusunun arkasından, gelecek günlerde harekete geçme önceliğinin artık müslümanlarda olacağını müjdeleyen “Bundan böyle biz müşriklere hücum edeceğiz, onlar bize değil!... Sıra bizde..” (Buhârî, Meğazî 29) hadisini, yine Süleyman İbni Surad rivayet etmiştir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i şerîfte, öfkesinden kan beynine sıçramış, hiddetinden kıpkırmızı kesilmiş, boyun ve şakaklarındaki damarları şişmiş birinin  o sırada herhangi bir hata işlemeden sakinleşmesi için eûzü besmele çekmesi tavsiye edilmektedir. “Efendimiz’in bu tavsiyesi, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Şeytan seni dürtükleyecek olursa Allah’a sığın. Doğrusu o, işitendir, bilendir.</span></span>” [Fussılet sûresi (41), 36] âyetindeki ilâhi öğüdün teyid ve te’kididir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Halkımızın “eûzü” diye bildiği istiâze, “Rahmetten uzaklaştırılmış şeytandan ve onun şerrinden Allah’a sığınırım” anlamındadır ve âyetteki Allah’a sığınma tavsiyesinin nasıl ifade edileceğini öğretmektedir. Bu bilinçle hatırlanacak ve söylenecek istiâze, hiddet ve öfkenin yatışmasını, kişinin aklını başına devşirmesini sağlayacaktır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Nitekim hadiste, kavga ettiği bildirilen kızgın sahâbîye Resûlullah’ın bu tavsiyesi ulaştırılmış, o da bunu söyleyerek sakinleşmiştir. Hatta bir başka rivayete göre “Ben delirdim mi, bendeki bu hâl nedir?” diyerek aklını başına toplamıştır. Kin ve öfkeyi körükleyen şeytandır. Şeytandan Allah’a sığınmakla kin ve öfkenin sebebi ortadan kaldırılmış olmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sabredip öfkesini yenebilen kişinin mükâfatı nedir? Bu sorunun cevabını da aşağıdaki hadîs-i şerîften öğreneceğiz.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Peygamber Efendimiz ashâbına karşı son derece merhametliydi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Eûzü besmele çekmek, öfke ve kızgınlığı giderir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">48- وعنْ مُعاذ بْنِ أَنَسٍ رضي اللَّه عنه أَنَّ النَّبِيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَالَ : « مَنْ كظَمَ غيظاً ، وهُو قَادِرٌ عَلَى أَنْ يُنْفِذَهُ ، دَعَاهُ اللَّهُ سُبْحانَهُ وتَعالَى عَلَى رُؤُوسِ الْخلائقِ يَوْمَ الْقِيامَةِ حَتَّى يُخَيِّرَهُ مِنَ الْحُورِ الْعِينِ مَا شَاءَ » رواه أَبُو داوُدَ ، والتِّرْمِذيُّ وقال : حديثٌ حسنٌ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">48. </span></span>Muâz İbni Enes <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivâyet edildiğine göre  Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Gereğini yapmaya gücü yettiği halde öfkesini yenen kimseyi Allah, Kıyamet günü herkesin gözü önünde çağırır, hûriler arasından dilediğini seçmekte  serbest bırakır.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ebû Dâvûd, Edeb 3 ; Tirmizî, Birr 74; Kıyâmet 48. Ayrıca bk. İbni Mâce, Zühd 18</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Muâz İbni Enes</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Muâz İbni Enes el-Cühenî radıyallahu anh, Medineli sahâbîlerdendir. Hz. Peygamber’den 30 kadar hadis rivâyet etmiştir. Ebü’d-Derdâ gibi sahâbîlerden de rivâyette bulunmuştur. Kendisinden oğlu Sehl İbni Muâz hadis rivayet etmiştir. Rivayetleri Ahmed İbni Hanbel’in Müsned’inde</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(III, 437, IV, 234)</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">ve dört büyük Sünen’de yer almıştır.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Mısır’da yaşamış olan Muâz, Abdülmelik İbni Mervân’ın halifeliği döneminde vefât etmiştir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamber Efendimiz, sabırla ilgili tavsiyelerine uyan ve öfkesini yenmeyi başaran kişilere bu hadiste bir müjde vermektedir. Nefsinin kızgınlığını yatıştırana, yine nefsi teskin edici cinsten olmak üzere âhirette istediği hûriyi seçme serbestisi... Bu, dünyadaki peşin faydaları yanında sabrın âhirette de fayda vereceğini, yani meselenin uhrevî boyutunu göstermektedir. Bu müjde inananları, öfkelerini yenip sabretmeye ciddî bir şekilde teşvik etmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadiste <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“öfkesinin gereğini yerine getirmeye gücü yettiği halde”</span> kaydı önem arzetmektedir. Önemli olan da böyle gücü yettiği anda sabredebilmektir. <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kızgınlığını yenip insanları bağışlamak”</span></span></span> olgun mü’minlerin özelliklerindendir [bk. Âl-i İmrân sûresi (3), 133-134].</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Gereğini yerine getirmeye gücü yettiği halde, öfkesini yenen kimsenin kalbini, Allah emniyet ve imanla doldurur”</span>, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Gazabını teskin edenin Allah ayıplarını örter”</span> hadisleri de kin, nefret ve hiddetine hâkim olanlara verilecek diğer karşılıkları belirlemektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Gereğini yerine getirmeye gücü yettiği halde” kaydı, özellikle yöneticileri hedef alan mesajlar  ihtiva etmektedir. Onların hiddetlerine hâkim olmaları hiç şüphesiz bir çok haksızlığa ve telâfisi imkânsız bazı kayıplara mâni olur. Bu sebeple, iktidar sahiplerinin kin ve öfkelerini yenmeleri ayrıca bir önem arzetmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kızgınlık ve öfkesini geçiştirebilmek, böylesine önemli ve faydalı bir meziyettir. Ancak bunu başarmak oldukça zordur. Bu sebeple kin ve öfkenin zararından kurtulabilmenin en iyi yolu baştan kızmamaktır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Kızgınlığı yenmek Allah Teâlâ’yı memnun eder.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Sabrın en değerlisi gücü yeterken kızgınlığını bir tarafa bırakıp insanları affedebilmektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Sabrın sonu selâmettir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">49- وعنْ أَبِي هُريْرَةَ رَضيَ اللَّهُ عنهُ أَنَّ رَجُلاً قَالَ للنَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : أوْصِني ، قَالَ : « لا تَغضَبْ » فَردَّدَ مِراراً قَالَ ، « لا تَغْضَبْ » رواه البخاريُّ.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">49. </span></span>Ebû Hüreyre <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> radıyallahu anh</span>’den rivâyet edildiğine göre, bir adam Nebî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’e:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Bana öğüt ver, dedi. Peygamber<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> sallallahu aleyhi ve sellem</span> de ona:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Kızma!” </span></span>buyurdu. </span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Adam dileğini bir kaç kez tekrar etti. Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> de (her defasında ısrarla) :</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Kızma!” </span></span>buyurdu.   Buhârî, Edeb 76. Ayrıca bk. Tirmizî, Birr 73</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Gazab, şeytanın dürtüklemesi sonucu insanın kendini kaybetmesi, normal durumundan uzaklaşmasıdır. O kadar ki, bu durumda insan kötü sözler söyler, din tarafından sakıncalı bulunmuş, çirkin görülmüş olan işler yapar. Hatta -Allah korusun- bazı hallerde kâfir bile olur. Halkımız böylesi durumdakiler için “Ağzından çıkanı kulağı duymuyor” der. “Öfke ile kalkan zararla oturur” sözünün belki çok geçerli olduğu nokta da burasıdır. Yânî imânı kaybetme noktasıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bilindiği gibi sebebin ortadan kaldırılması, sonucun da ortadan kaldırılması demektir. Kızmamak, kızgınlık sonucu doğacak bir çok tehlikeyi baştan önlemektir. Hz. Peygamber’in kendisinden tavsiye isteyen sahâbîye ısrarla <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“kızma”</span> buyurması  bu yüzdendir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Burada hatırlatılması gerekli bir husus vardır. Sevgili Peygamberimiz, öğüt vermesini  isteyen insanlara, onların mizac ve kabiliyetlerine  en uygun tavsiyelerde bulunurdu. Bir başka ifade ile onlardaki aksayan yönlere göre tedbir önerirdi. Bu hadîs-i şerîf de bu kabil tavsiyelerdendir. Kim olduğunu bilemediğimiz bu sahâbî, ne kadar ısrar etmişse de <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“kızma”</span> sözünden başka bir tavsiye alamamıştır. Bu, o sahâbînin çabuk sinirlenen, olur-olmaz şeylere kızan bir mizaca sahip olduğunu hatıra getirmektedir. Bu halde kendisinde böyle bir mizac bulunan müslümanlar, Peygamber Efendimiz’in bu tavsiyesinin doğrudan kendilerine yönelik olduğunu unutmamalıdırlar.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">640 numarada bir kere daha karşılaşacağımız hadisin bazı rivayetlerinde bu <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“kızma!” </span>tavsiyesinin gerekçelerine de rastlamaktayız. Mesela birinde <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Kızma, çünkü kızmak duyguları ve hareketleri bozar” </span>buyurulmaktadır. Bir başkasında da<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“ Kızma, cennete gir!”</span> buyurulmak suretiyle, kızgınlığın neye mâlolacağını, kızmamanın ne kazandıracağını göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Kızmak, insanı sonradan pişman olacağı söz ve fiillere sevkeder.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Hz. Peygamber, Allah’ın koyduğu sınırlar çiğnendiği zaman kızmış ve kızmakta sakınca görmemiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Dünya çıkarı için değil, dinî maksatla ve Allah için kızmak hoşgörülür.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">50- وَعَنْ أبي هُرَيْرةَ رَضِيَ اللَّهُ عنه قال : قال رسولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « مَا يَزَال الْبَلاءُ بِالْمُؤْمِنِ وَالْمؤمِنَةِ في نَفْسِهِ وَولَدِهِ ومَالِهِ حَتَّى يَلْقَى اللَّه تعالى وَمَا عَلَيْهِ خَطِيئَةٌ» رواه التِّرْمِذيُّ وقال : حديثٌ حسنٌ صحِيحٌ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">50. </span></span>Ebû Hüreyre <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Erkek olsun, kadın olsun mü’min, Allah’a günahsız olarak kavuşuncaya kadar kendisinden, çoluk çocuğundan, malından belâ eksik olmaz.”  </span></span>Tirmizi, Zühd 57</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sabrın gereği, faydası, sabır göstermenin en çok zorlaştığı gazap ve kızgınlık anlarında ne yapılması gerektiği anlatıldıktan sonra, bütün bunların belâ ve musîbetleri tamamen önlemek gibi  bir maksada yönelik olmadıkları bu hadisle anlatılmaktadır. İnsanın, bizzat kendisinin hastalanması, ihtiyaçlarını giderememesi, işsizliği, çocuklarının ölümü, itaatsizliği gibi anne-babaya elem ve üzüntü veren halleri, yangın ve hırsızlık gibi sebeplerle mal ve servetinin bir kısmının veya tamamının telef olması ve benzeri hallerin her müslüman kadın ve erkeğin başına geleceği, ancak sabredilmesi halinde, bunların günahlardan arınma vesilesi olacağı bildirilmektedir. Bu da belâ ve musibetlerin, hata ve günahlara kefâret olma özelliğini bir  daha ortaya koymak demektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisteki “Allah’a kavuşuncaya kadar” ifadesi, “ölüm”den kinâyedir. O halde, ölünceye kadar her müslüman  belâ ve musîbetlere muhatab olacaktır. Buna hazır olmak gerekir. Bu, hayatın tabiî gereğidir. Sabrederek bütün bu halleri lehine çevirmek, mü’minin asıl görevidir. Zira şâirin dediği gibi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Meydana gelen kurtulamaz seng-i kazâdan!..”.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">l. Dünya, imtihan dünyasıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. İnsan dünyada çeşitli şekillerde imtihan edilir. Bu imtihanlarda gösterilecek olan tavır, sabırdan ibârettir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">51- وَعَنْ ابْن عَبَاسٍ رضي اللَّه عنهما قال : قَدِمَ عُيَيْنَة بْنُ حِصْنٍ فَنَزلَ عَلَى ابْنِ أَخيِهِ الْحُر بْنِ قَيْسٍ ، وَكَانَ مِن النَّفَرِ الَّذِين يُدْنِيهِمْ عُمرُ رضِيَ اللَّهُ عنهُ ، وَكَانَ الْقُرَّاءُ أَصْحابَ مَجْلِسِ عُمَرَ رضي اللَّهُ عنه وَمُشاوَرَتِهِ كُهولاً كَانُوا أَوْ شُبَّاناً ، فَقَالَ عُييْنَةُ لابْنِ أَخيِهِ : يَا ابْنَ أَخِى لَكَ وَجْهٌ عِنْدَ هَذَا الأمِيرِ فَاسْتَأْذِنْ لى عَلَيْهِ ، فاستَأذنَ فَأَذِنَ لَهُ عُمرُ . فَلَمَّا دخَلَ قَالَ : هِيْ يا ابْنَ الْخَطَّاب ، فَوَاللَّه مَا تُعْطِينَا الْجَزْلَ وَلا تَحْكُمُ فِينَا بالْعَدْل ، فَغَضِبَ عُمَرُ رضيَ اللَّه عنه حتَّى هَمَّ أَنْ يُوقِعَ بِهِ فَقَالَ لَهُ الْحُرُّ : يا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ إِنَّ اللَّه تعَالى قَال لِنبِيِّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : { خُذِ الْعَفْوَ وَأْمُرْ بالْعُرْفِ وَأَعْرِضْ عَنِ الجاهلينَ }  [ سورة الأعراف: 198 ] وإنَّ هَذَا مِنَ الجاهلينَ ، وَاللَّه ما جاوَزَها عُمَرُ حِينَ تلاها ، وكَانَ وَقَّافاً عِنْد كِتَابِ اللَّهِ تعالى رواه البخارى .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">51</span></span>. Abdullah İbni Abbâs <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anhümâ</span> şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Uyeyne İbni Hısn (Medine’ye) geldi ve yeğeni Hurr İbni Kays’a misafir oldu. Hurr, Hz.  Ömer’in danışma meclisi üyelerindendi. Zaten genç olsun yaşlı olsun âlimler (kurrâ), Hz. Ömer’in danışma meclisinde bulunurlardı. Bu sebeple Uyeyne, yeğeni Hurr İbni Kays’a:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Yeğenim, senin devlet başkanı yanında önemli bir yerin vardır. Beni kendisiyle  görüştür, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hurr,  Ömer’den izin aldı. Uyeyne  Ömer’in yanına girince:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ey Hattâb oğlu, Allah’a yemin ederim ki, bize fazla bir şey vermiyorsun. Aramızda adâletle de hükmetmiyorsun, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ömer hiddetlendi, Uyeyne’ye ceza vermek istedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunun üzerine Hurr:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ey Müminlerin emiri, Allah, Peygamberine “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Affı seç, iyiliği emret, cahilleri cezalandırmaktan vazgeç!</span></span>” buyurdu. Benim bu amcam da câhillerdendir, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah’a yemin ederim ki, Hurr bu âyeti okuyunca Ömer, Uyeyne’yi cezalandırmaktan vazgeçti. Zaten Ömer, Allah’ın kitabına son derece bağlı idi.                      Buhârî, Tefsîru sûre  (7), 5, İ’tisâm 2</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İslam, devlet dinidir, disiplindir, nizamdır. Sabır ve ilkelere bağlılık, en yüksek düzeyde herkesten çok yöneticilere düşmektedir. Câhillerin cefâsına sabır, kendisini Allah’a karşı sorumlu hissetmekle mümkündür.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Devlet başkanlarının nelere sabretmesi gerekebileceğini gösteren hadisimiz, aynı zamanda sahâbîlerin meseleye yaklaşımlarını da yansıtmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Uyeyne İbni Hısn, Huneyn Savaşı ganimetlerinin dağıtımıyla ilgili hadiste de gördüğümüz gibi kaba saba bir kabile reisi idi. Aynı zamanda  müellefe-i kulûbtandı. Uyeyne bir ara İslam’dan çıkmış (irtidat etmiş) daha sonra da tövbe edip  İslâm’a dönmüştü.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Halife Hz. Ömer’e hitap tarzı ve ona söyledikleri, bu bedevînin ne kadar kaba olduğunu göstermektedir. Ondan  başka kimse Hz. Ömer’i adâletsizlikle suçlamamıştır. Uyeyne, Hz. Peygamber devrinde elde ettiği gibi bol bol ihsan ve ikrâma nâil olacağını umuyordu. Halbuki Hz. Ömer, Allah Teâlâ İslâm’ı güçlendirdi, Uyeyne gibilerin dîne ısındırılmasına ihtiyaç kalmadı diyerek müellefe-i kulûba farklı muâmele yapmadı. Muhtemelen Uyeyne’nin, “Bize bol bol pay vermiyorsun, âdil de davranmıyorsun!” demesi bundan dolayı idi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hilâfet makâmında kendisine böylesine laflar söyleyen Uyeyne’ye Hz. Ömer’in kızması ve onu cezalandırmak istemesi pek tabiîdir. Ancak durumu kavrayan ve Hz. Ömer’in en hassas olduğu noktaları bilen Hurr  İbni Kays, “Cahillerin kusuruna bakma” anlamına gelen “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Cahillerden yüz çevir</span></span>” âyetini hatırlatarak, amcasının da bu âyette işâret edilen  cahillerden olduğunu söylemiştir. Hz. Ömer, Kur’ân-ı Kerîm’e çok bağlı bir müslüman olduğu için, kendisine hatırlatılan âyetin çizdiği hudûdu aşmamış, sabretmiş ve Uyeyne’yi cezalandırmamıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">358 numarada hadîs-i şerîfi bir kere daha okuyacağız.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. İlim yaşta değil, baştadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Bilen insan, çevresindekileri zulüm ve kötülüklerden korur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Yöneticiler, yönettikleri insanlardan gördükleri kabalıkları sabır ve hoşgörü ile karşılamalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Yöneticiler, danışmanlarının görüşlerine itibar etmelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Sabır, herkesten çok yöneticiler için gerekli bir haslettir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">52- وعَن ابْنِ مسْعُودٍ رضي اللَّه عنه أنَّ رسولَ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : « إِنَّهَا سَتكُونُ بَعْدِى أَثَرَةٌ وَأُمُورٌ تُنْكِرونَها ، قَالُوا : يا رسُولَ اللَّهِ فَما تَأمرُنا ؟ قالَ : تُؤَدُّونَ الْحقَّ الَّذي عَلَيْكُمْ وتَسْألونَ اللَّه الذي لكُمْ » متفقٌ عليه . « والأَثَرَةُ » : الانفرادُ بالشيْءِ عمَّنْ لَهُ فيهِ حقٌّ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">52.</span></span> Abdullah İbni Mes’ûd <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Hiç şüphesiz, benden sonra, adam kayırmalar ve  yadırgayacağınız bazı işler olacaktır” </span></span>buyurdu. Ashâb-ı kirâm:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ey Allahın Resûlü! O zaman nasıl davranmamızı tavsiye edersiniz? dediler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> de:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Siz üzerinize düşen görevleri yapar,  kendi hakkınızı ise, Allah’tan beklersiniz”</span></span> buyurdu.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhâri, Menâkıbu’l-enbiyâ 8;  Fiten 2 ; Müslim, İmâre  45, 48</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu ve bundan önceki hadîs-i şerîf <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">sabrın, toplum ve idâre </span></span>yani<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> sistemle ilgili yönünü</span></span> ortaya koymaktadır. Şu halde sabır, tek taraflı değildir. Yöneticiler için ne kadar gerekli ise, yönetilenler için de en az onun kadar gereklidir. Zira,  sadece yöneticiler, yönetilenlerin kabalık ve cahilliklerine muhatab olmazlar. Yönetilenler de yöneticilerin birtakım haksızlıklarına, adam kayırmalarına, yersiz tercihlerine mâruz kalırlar. Nevevî, bu iki hadisi peşpeşe getirmek suretiyle sabrın yönetici-yönetilen münasebetlerinde aynı derecede gerekeceğine dikkat çekmekte, bu noktalardaki muhtemel soruları bu hadislerle  cevaplandırmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Devlet imkânlarıyla adam kayırmaların,  müslümanların  hoş görmesi mümkün olmayan bazı  iş  ve uygulamaların görüleceğini Hz. Peygamber haber verince, ashâb-ı kirâm o takdirde ne yapmaları, nasıl davranmaları gerektiğini sormuşlar, sevgili Peygamberimiz de:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- “Siz, (zekât vermek, cihâda katılmak gibi) size düşen görevleri yerine getirin. Mahrum bırakıldığınız hakkınızı da Allah’tan isteyin” </span>buyurmuş, idâreye baş kaldırarak, kargaşa çıkararak hak almaya kalkışmayınız. Yani  yöneticilerinizin  size yaptıkları haksızlığa sabır <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">ve </span>tahammül gösteriniz. Onları ıslah etmesini, haklarınızı ödemelerini sağlamasını Allah’tan dileyin, tavsiyesinde bulunmuştur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hemen işâret edelim ki bu tutum, yöneticilerin haksızlığını haklı görmek ve göstermek değildir. Elbette itâatın bir sınırı vardır. O da  Allah’a karşı gelmemektir. Efendimiz, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Allah’a isyan olan yerde kula itaat yoktur”</span> buyurmuştur. 671 numarada da tekrar edilen hadisimizde,  her haksızlık için hemen ayaklanmaya kalkılmaması, sabırlı davranılması, anarşiye yol açılmaması istenmektedir. Konuyu İmam Müslim’in rivâyet ettiği bir hadis daha da açıklamaktadır:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Seleme İbni Yezîd el-Cu’fî, Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’e:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ey Allahın Nebîsi! Kendi haklarını bizden isteyen, fakat bizim haklarımızı vermeyen yöneticiler başımıza geçerse, bize nasıl davranmamızı tavsiye edersiniz? diye sordu. Hz. Peygamber yüzünü çevirdi. O tekrar sordu. Hz. Peygamber yine yüzünü çevirdi. Sonra tekrar sordu. Bu arada Eş’as İbni Kays, Seleme’yi çekti. Nebi <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> tam o sırada şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Dinleyin, itaat edin. Onlar kendi yüklendiklerinden, siz de kendi yüklendiklerinizden sorumlusunuz”</span>  (Müslim, İmâre 49).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber, bu hadisiyle <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Yöneticiler kendi yüklendiklerinden, yani adâlet etmek ve halkın haklarını gözetmekten sorumludurlar. Yapmazlarsa vebâli onlaradır. Siz de dinleyip itaat etmek ve başkalarının haklarına riâyet etmekten sorumlusunuz. Siz üzerinize düşeni yaparsanız, Allah mükâfâtınızı verir”</span> buyurmuştur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Zulmediyorlar diye yöneticilere itaat etmemek gerekmez.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Görülen haksızlıklara sabır ve tahammül etmek, müslümanların toplum huzurunu kaçırmamak gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Haksızlığa uğradık diye haksızlık  yapmak doğru değildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Allah’a isyan etmeyi emretmedikleri sürece âmirlere itaat edilir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">53- وَعن أبي يحْيَى أُسَيْدِ بْنِ حُضَيْرٍ رضي اللَّهُ عنهُ أَنَّ رَجُلاً مِنَ الأَنْصَارِ قال : يا رسولَ اللَّهِ أَلا تَسْتَعْمِلُني كَمَا اسْتْعْملتَ فُلاناً وفلاناً فَقَالَ : « إِنَّكُمْ سَتَلْقَوْنَ بَعْدي أَثَرَةً فاصْبِرُوا حَتَّى تلقَوْنِي علَى الْحوْضِ » متفقٌ عليه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">« وأُسَيْدٌ » بِضَمِّ الْهمْزةِ . « وحُضَيْرٌ » بِحاءٍ مُهْمَلَةٍ مضمُومَةٍ وضادٍ مُعْجَمَةٍ مفْتُوحةٍ ، واللَّهُ أَعْلَمُ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">53</span></span>. Ebû Yahyâ Üseyd İbni Hudayr <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> radıyallahu anh</span>’den rivâyet edildiğine göre Medinelilerden bir adam:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> - Ey Allahın Resûlü, falan kişi gibi beni de vâli tayin etmez misiniz?  dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Siz, benden sonra adam kayırma olayları göreceksiniz. Havuz başında bana kavuşuncaya kadar sabrediniz!”</span></span> buyurdu.   Buhârî, Fiten 2, Menâkıbü’l-ensâr 8; Müslim, İmâre 48, Fedâil 27,28</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Üseyd İbni Hudayr</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ü<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">seyd İbni Hudayr, Medineli müslümanlardan olup Evs kabilesinin Eşheloğulları kolundandır. Mus’ab İbni Umeyr’in Medine’deki çalışmaları sonucu müslüman olmuştur. Güzel Kur’an okuyan sahâbîlerdendi.  Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den 18 hadis rivâyet etmiştir. Buhârî ve Müslim onun sadece bu hadisini müştereken rivâyet etmişlerdir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Peygamber tarafından “Üseyd İbni Hudayr ne güzel bir kul” diye takdir edilen Üseyd, hicri 20 yılında vefat etmiş ve Bakî’ kabristanına defnedilmiştir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bazı mevki ve makamlar insana câzip gelir. Bu tür meyillere karşı  koyup sabretmek gerekir. Bu hadis bunu tesbit etmektedir. Hz. Peygamber’in,  valilik isteyen müslümana, kendisinden sonra adam kayırma olayları görüleceğini haber vermesi, böylesi isteklerle veya desteklerle bir yerlere gelen ehliyetsiz kimselerden olmamak lâzım geldiğini anlatmaktadır. Lâyık olmadığı mevki ve makamlar için aracı koyma isteğine sabretmek de bir fazilettir. İnsanlar birtakım usûlsüzlükleri görerek, kendilerinin haklılıklarına bunları gerekçe yapmaya kalkmamalıdırlar.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Aslında mevki ve makam, içtimaî kimlik, kişilik ve şöhret arzusu bir çok insanı gayr-i meşrû  yollara zorlayabilir. Bunlara sabretmek de belâ ve musibete sabretmekle eş değerdedir. Bize göre hadisimiz bu mesajı vermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber  hadisteki bu cevabıyla, anılan vâlinin tayininde kayırma söz konusu olmadığını anlatmak istemiş, böylesi uygulamaların sonraki dönemlerde görülebileceğini  haber vermiştir. Herhalde bu tür uygulamalar tarih boyunca binlerce misaliyle görülegelmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadiste “falan kişi” ifâdesiyle vâli tayin olunduğundan bahsedilen kimsenin  Amr İbni Âs  olduğu sanılmaktadır. Sözü edilen “havuz” da Hz. Peygamberin ahiretteki Kevser havuzudur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Mevki ve makamın çekiciliğine karşı  sabretmek, sabrın önemli bir boyutudur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. İşler ehil olmayanların eline geçip birtakım yanlışlıklar yapıldığı zaman,  doğruda sabır göstermek gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">54- وَعنْ أبي إِبْراهيمَ عَبْدِ اللَّه بْنِ أبي أَوْفي رضي اللَّهُ عنهمَا أَنَّ رسولَ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم في بعْضِ أَيَّامِهِ التي لَقِيَ فِيهَا الْعَدُوَّ ، انْتَظرَ حَتَّى إِذَا مَالَتِ الشَّمْسُ قَامَ فِيهمْ فَقَالَ: « يَا أَيُّهَا النَّاسُ لا تَتَمنَّوا لِقَاءَ الْعدُوِّ ، وَاسْأَلُوا اللَّه العَافِيَةَ ، فَإِذَا لقيتُموهم فاصْبرُوا ، وَاعْلَمُوا أَنَّ الْجَنَّة تَحْتَ ظِلاَلِ السُّيُوفِ » ثُمَّ قَالَ النَّبِيُّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « اللَّهُمَّ مُنْزِلَ الْكِتَابِ وَمُجْرِيَ السَّحَابِ ، وَهَازِمَ الأَحْزابِ ، اهْزِمْهُمْ وَانْصُرْنا عَلَيْهِمْ » . متفقٌ عليه وباللَّه التَّوْفيقُ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">54</span></span>. Ebû  İbrahim  Abdullah İbni Ebû Evfâ <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anhümâ</span>’dan rivayet edildiğine göre, düşmanla karşılaştığı gazalardan birinde  Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> güneş tepe noktasından batıya doğru  meyledinceye kadar bekledi, sonra kalktı ve:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Ey müslümanlar! Düşmanla karşılaşmayı arzu etmeyiniz; Allahtan âfiyet dileyiniz. Fakat düşmanla karşılaşınca da sabrediniz ve biliniz ki, cennet kılıçların gölgesi altındadır”</span></span> buyurdu. Sonra Nebi <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle dua etti:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ey kitab’ı (Kur’an’ı) indiren, bulutları gökyüzünde gezdiren ve düşman saflarını darmadağın eden Allahım,  şu düşmanı  perişan et ve bizi onlara karşı muzaffer kıl!” </span></span>Buhârî,Cihâd 112; Müslim, Cihâd 20</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Abdullah İbni Ebû Evfâ</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Abdullah İbni Ebû Evfâ’nın hem kendisi hem de babası sahâbîdir. Bey’aturrıdvân’da bulunmuş</span>, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Huneyn’e  ve daha sonraki savaşlara iştirak etmiştir. Künyesi  Ebû İbrahim’dir. Hz. Peygamber’in vefatına kadar Medine’den ayrılmayan Abdullah, Resûlullah’ın vefâtından sonra Kûfe’ye gitti. Kendisinin 95 rivayeti vardır. Bunlardan on tanesini Buhârî ve Müslim müştereken; beş tanesini sadece Buhârî, bir tanesini de sadece Müslim rivâyet etmiştir. Ömrünün sonlarında gözlerini kaybeden Abdullah, Kûfe’de en son vefat eden sahâbî oldu.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sabrın en son ve en çok lâzım olduğu yeri yani cihadı dikkatlerimize sunmak üzere Nevevî, bu hadisi sabır konusunun sonunda zikretmektedir. Resûlullah’ın düşmanla savaşmak için güneşin tepe noktasından batıya kaymasını beklemesi, havanın biraz serinlemesini ve duaların makbul olduğu namaz vaktinin girmesini istemesinden olsa gerektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Düşmanla karşılaşmayı temenni etmek, bir anlamda kendine aşırı güvenmek ve düşmanı küçümsemek demektir. Düşmanla karşılaşmayı istemek ahlâkî bir zaaf, kendisine aşırı güvenmek ise, çok büyük taktik hatasıdır. Her ikisi de insanın başarısını değil, yenilgi ve perişanlığını hazırlar. 1327 ve 1354 numaralarda tekrarlanacak olan bu hadis ile şu âyetler arasında tam bir uyum ve paralellik bulunmaktadır:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ey iman edenler! Bir bölükle karşılaşırsanız sebat edin ve Allah’ı çok anın ki başarıya ulaşasınız. Allah’a ve Peygamber’ine itaat edin; çekişmeyin, yoksa korkar başarısızlığa düşersiniz ve kuvvetiniz gider. Sabredin, doğrusu Allah sabredenlerle beraberdir. Yurtlarından şımararak, insanlara gösteriş yaparak çıkan ve Allah yolundan men edenler gibi olmayın” </span></span>[Enfâl sûresi (8),45-47].<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span>Resûl-i Ekrem <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem’</span>in buyurduğu gibi asıl yapılacak iş, Allah’tan âfiyet dilemektir. Dünya ve âhirette âfiyet, belâsız  ve sıkıntısız bir hayat istemek elbette en tabiî iştir. Akıllı insan, durduğu yerde başına iş açmak istemez. Ancak, kendi iradesi dışında düşmanla karşılaşan mü’min,  müslümana yakışan bir tavır sergileyerek sabredecektir. Zira cennete giden yollardan biri de cihaddır. Yani <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Cennet kılıçların gölgesi altındadır”.</span> Savaşın tahmini ve tahammülü güç sıkıntılarına, acılarına sabretmek, hem  zaferi hem de Allah rızasını kazandırır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber hadisimizin sonundaki duayı  -Buhârî’nin bir rivâyetinden öğrendiğimize göre-  Hendek Gazvesi’nde yapmıştır. Belâya,  musibete ve düşmana sabretmekte duanın büyük bir yardımcı olduğu da böylece ortaya çıkmaktadır. Nitekim yukarıda meâlini verdiğimiz âyette de  <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Düşmanla karşılaşırsanız sebat edin ve Allah’ı çok anın ki başarıya ulaşasınız”</span></span> buyurulmuş, sabır ile Allah’ı anmak ve O’na yalvarmak arasında sıkı bir bağın bulunduğuna dikkat çekilmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">O halde şöyle diyebiliriz:  İlk hadiste “ nûrdur” diye tarif edilen sabrı ve o nûrun insana vereceği dayanma gücünü, Allah’ı anmak ve O’na  yalvarmak arttırmaktadır. Sabrımıza dualarımızla, kendimize de sabrımızla  yardımcı olmak, dolayısıyla güçlü ve dayanıklı birer müslüman olarak yaşamak biz müslümanlara  düşmektedir.<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> </span>Allah yardımcımız olsun.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">.</span></span> Savaşta sabır, zafere ulaşmanın temel şartıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Sabrın en çok gerekli olduğu yer, düşman karşısıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Sabır, Allah’a güven ve güçlü bir imanın göstergesidir.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kaynak: Riyazüssalihin</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[TÖVBE ALLAH’TAN AF DİLEMEK]]></title>
			<link>https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=33555</link>
			<pubDate>Sun, 08 Dec 2024 11:22:24 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://forum.bizdeblog.com/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=33555</guid>
			<description><![CDATA[<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">باب التوبة</span></span></span></div>
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">TÖVBE ALLAH’TAN AF DİLEMEK</span></span></span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">قال العلماء: التوبة واجبة مِنْ كل ذنب. فإن كانت المعصية بين العبد وبين اللَّه تعالى لا تتعلق بحق آدمي فلها ثلاثة شروط: أحدها أن يقلع عَنْ المعصية، والثاني أن يندم عَلَى فعلها، والثالث أن يعزم أن لا يعود إليها أبدا؛ فإن فقد أحد الثلاثة لم تصح توبته. وإن كانت المعصية تتعلق بآدمي فشروطها أربعة: هذه الثلاثة وأن يبرأ مِنْ حق صاحبها. فأن كانت مالا أو نحوه رده إليه، وإن كان حد قذف ونحوه مكنه مِنْه أو طلب عفوه، وإن كانت غيبة استحله مِنْها. ويجب أن يتوب مِنْ جميع الذنوب، فإن تاب مِنْ بعضها صحت توبته عند أهل الحق مِنْ ذلك الذنب وبقى عليه الباقي. وقد تظاهرت دلائل الكتاب والسنة وإجماع الأمة عَلَى وجوب التوبة.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Âlimlere göre insan, yaptığı her günahdan dolayı tövbe etmelidir. İşlenen günah sadece Allah’a karşı olup kul hakkını ilgilendirmiyorsa, bundan tövbe etmenin üç şartı vardır:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. O günahı terketmek.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Onu yaptığına pişman olmak.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Bir daha yapmamaya karar vermek.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Şayet bu üç şarttan biri eksikse, tövbe edilmiş olmaz.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İşlenen günah kul hakkını ilgilendiriyorsa, ondan tövbe etmenin dört şartı vardır:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Üçü yukarıda sayılan şartlardır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Dördüncüsü de <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">kul hakkından</span></span> arınıp kurtulmaktır. Bu da şöyle olur:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Şayet bu hak mal ve benzeri bir şeyse, onu sahibine geri verir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Eğer “zina etti” diye <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">iftira atmak</span></span> gibi bir suçdan dolayı ceza görmeyi gerektiriyorsa, hak sahibine kendisini cezalandırma yetkisi verir veya ondan kendini bağışlamasını ister.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Eğer bu kul hakkı birini <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">çekiştirme</span></span> suçu ise, o kimseden af diler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İnsanın yaptığı her günahdan dolayı tövbe etmesi gerekir. Günahlarının bir kısmından tövbe ederse, Ehl-i sünnet’e göre, sadece o günahları hakkında tövbe etmiş sayılır; tövbe etmediği günahları devam eder.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kur’ân-ı Kerîm âyetleri, hadîs-i şerîfler ve İslâm âlimleri tövbe etmenin gerekli olduğunu göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Âyetler</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> </span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">قال اللَّه تعالى:  { وَتُوبُوا إِلَى اللَّهِ جَمِيعًا أَيُّهَا الْمُؤْمِنُونَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ  }</span></div>
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span></span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">        1.</span></span> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Hepiniz Allah’a tövbe edin, ey mü’minler! Belki böylece korktuğunuzdan kurtulur, umduğunuzu elde edebilirsiniz.” </span></span>                                                                                                        Nur sûresi (24), 31</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Âyet-i kerîme, bütün mü’minlerin tövbe etmesini emretmekte, günahlardan kurtulma yolunun tövbe olduğunu belirtmekte, tövbesi kabul edilen kimsenin kurtuluşa erdiğini haber vermekte, dolayısıyla kusursuz kul olmayacağını bildirmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Demek oluyor ki, sağlıklı bir toplumun önemli şartlarından biri, günahlarından kurtulmayı arzu eden ve bu maksatla Allah’a yönelen fertlerden meydana gelmesidir. Çünkü tövbe eden kimse, yaptığı hatayı Allah Teâlâ’ya itiraf etmekte, o günahı bir daha yapmayacağına dair söz vermekte, O’nun merhametine sığınarak affını dilemekte ve böylece Cenâb-ı Hakk’ın yegâne bağışlayıcı olduğunu kabul etmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى:  { اِسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْه ِ}  .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2.</span></span> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Rabbinizden sizi bağışlamasını isteyiniz; sonra ona tövbe ediniz.”</span></span> Hûd sûresi (11), 3</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> </span></span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Günahları bağışlayacak olan Allah Teâlâ’dır. Kul bunu böyle bilerek Yüce Mevlâ’sına el açıp affını dileyecek ve yaptığı günahlardan dolayı pişmanlık duyduğunu O’na itiraf edecektir. Bağışlanmanın tek yolu budur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى:  { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا تُوبُوا إِلَى اللَّهِ تَوْبَةً نَّصُوحًا}  .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3. “Ey iman edenler! Allah’a samimiyetle tövbe edin!”</span></span> Tahrîm sûresi (66), 8                           </span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Samimi tövbe, yapılan günahın çirkinliğini insanın bilmesi, bunu vicdanının kabul etmesi ve onu işlediğine pişmanlık duymasıdır. Allah Teâlâ “Samimiyetle tövbe edin” derken, kulunun yaptığı suçtan dolayı üzülüp vicdan azabı çekmesini istemekte ve onun kendi kendine “Ben artık bu suçu bir daha yapmayacağım” diye söz vermesini beklemektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İnsanı kurtaracak olan samimi tövbe<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> (tevbe-i nasûh) </span></span>işte budur. İşlediği günahdan pişmanlık duyan kimse, tövbe ettiğini diliyle söylerken gönlü gerçekten pişmanlık duymalı, bedeni günahtan uzak durmalı ve o konudaki kusur ve noksanlarını gidermeye çalışmalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisler</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">14- وعَنْ أبي هُرَيْرَةَ رضي الله عنه قال : سمِعتُ رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يَقُولُ : « واللَّه إِنِّي لأَسْتَغْفرُ الله ، وَأَتُوبُ إِليْه ، في اليَوْمِ ، أَكثر مِنْ سَبْعِين مرَّةً » رواه البخاري .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">14.</span></span> Ebû Hüreyre <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>, Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’i şöyle buyururken işittiğini söylemiştir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Vallahi ben günde yetmiş defadan fazla Allah’dan beni bağışlamasını diler, tövbe ederim.”</span></span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Daavât 3. Ayrıca bk. Tirmizî, Tefsîru sûre (47) İbni Mâce, Edeb 57</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tövbenin sözlük anlamı dönmek demektir. İşlenen günahtan vazgeçmek mânasına gelir. Daha açık bir söyleyişle, yapılan bir günahı, suç olduğunu bilerek ve onu yaptığından dolayı pişmanlık duyarak terketmektir. Tövbede önemli olan, yapılan fiilin çirkinliğini bilmek ve ondan iğrenerek vazgeçmektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tövbe eden kimse çirkin davranışları güzelleriyle değiştirdiği, Allah’tan uzaklaştırıp şeytana yaklaştıran yolları terkettiği için takdire şâyandır. İnsan kötü yolu terketmekle kalmamalı, kusurlarını telâfi etmek için ibadet ve tâatla Allah’ın rızasını kazanmaya çalışmalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tövbenin belli bir zamanı yoktur. İnsanın ne zaman öleceği belli olmadığı için ilk fırsatta tövbe etmelidir. Bazı rivayetlerden anlaşıldığına göre, en güzel ibadet zamanı olan seher vakti kalkmalı, Allah rızası için iki rekât namaz kılmalı, sonra da tövbe ve istiğfâr etmelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah Teâlâ’nın emirlerine herkesten çok uyan Peygamber Efendimiz, bahsimizin baş tarafında gördüğümüz âyet-i kerîmelerdeki tövbe emrine uyarak, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">günde yetmiş defadan fazla</span> tövbe ederdi. Bir sonraki hadîs-i şerîfte görüleceği üzere, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">günde yüz defa</span> tövbe ettiği de olurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i şerîflerde çoğu zaman yetmiş veya yüz rakamı çokluğu, fazlalığı anlatmak için (kesretten kinâye olarak) kullanılır. Peygamber Efendimiz de günde yetmiş veya yüz defa tövbe ettiğini söylemekle Cenâb-ı Hakk’ı çok andığını belirtmiş olabilir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûl-i Ekrem Efendimiz’in günah işlemekten korunduğunu, dolayısıyla onun hiçbir günahı bulunmadığını biliyoruz. Buna rağmen onun hergün birçok defa tövbe etmesinin sebebi, ümmetine tövbe ve istiğfârın önemini göstermek ve hiçbir kimsenin Allah Teâlâ’ya, O’nun lâyık olduğu şekilde ibadet edemeyeceğini belirtmektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamberler, Cenâb-ı Hakk’ı en iyi bilen ve tanıyan kimseler oldukları için, O’na herkesten çok ibadet ederler; herkesten çok şükrederler ve O’na gerektiği şekilde ibadet edemediklerini itiraf ederler. Peygamber Efendimiz de yeme, içme, yatma, uyuma, eşleriyle beraber olma gibi mübah işlerle meşgul olurken veya ümmetinin çeşitli problemleriyle uğraşırken Allah Teâlâ’yı gerektiği şekilde zikredip düşünemediği için tövbe ve istiğfâr ederek O’ndan af dilemektedir. Nitekim hadisimizin bir başka rivayetinde Resûl- Ekrem <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurmuştur:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Benim de kalbime gaflet çöküyor. Ben de Allah’a günde yüz defa istiğfâr ediyorum” (</span>Müslim, Zikir 41).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu durum karşısında bizim şöyle düşünmemiz gerekmektedir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Benim sevgili peygamberim, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">hiç günahı olmadığı halde</span></span> hergün bu kadar tövbe ederse, günahlara boğulmuş olan ben binlerce defa tövbe ve istiğfâr etmeliyim. Hiç olmazsa Efendim’in bu sünnetine uyarak hergün yüz defa tövbe ve istiğfâr etmeye çalışmalıyım.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İstiğfâr</span></span>, Allah Teâlâ’ya “Rabbim, beni bağışla!” diye dil ile yalvarırken, bedeni günahlardan uzak tutmaktır. Kulun yapacağı budur. Allah Teâlâ’dan umulan ise istiğfâr eden kulunu mağfiret edip bağışlaması, daha açık bir ifadeyle, onu cehennem azâbından korumasıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Ali’nin dediği gibi, dünyada Allah Teâlâ’nın azâbından kurtulmanın iki yolu bulunmaktadır. Bu yollardan biri Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in varlığıdır. Ne yazık ki onun vefâtıyla bu fırsat elden kaçmıştır. Geriye sıkı sıkı tutunulması gereken tek yol kalmıştır. O da istiğfârdır. Şu âyet-i kerîme bu gerçeği dile getirmektedir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Sen onların içlerinde bulunduğun müddetçe Allah onları azaba uğratmayacaktır. Onlar bağışlanmalarını dilerken, Allah kendilerine azab etmez” </span></span>[Enfâl sûresi (8), 33].</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah Teâlâ’nın kullarına olan merhametini bütün genişliğiyle ortaya koyan bu âyet-i kerîme ne ümid verici, değil mi?! Kullarına karşı böylesine şefkatli bir Rabbi olan insan, nasıl ümitsizliğe kapılabilir? Bu âyet-i kerîmede, Allah’dan bizi bağışlamasını dilediğimiz sürece azaba uğrama-yacağımız va’dedilmektedir. Elimizde böylesine sağlam bir garanti varken niçin ümitsiz olalım ve niçin istiğfâr etmeyelim?</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İstiğfâr konusu, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Riyâzü’s-sâlihîn</span>’in 1873-1883. hadislerinde geniş bir şekilde ele alınmıştır. Bu hadis 1874 numarayla tekrar gelecektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. İnsan hergün kendini hesaba çekmeli, yaptığı hataları ve günahları bulmaya çalışmalıdır. Sonra da bu günahları düşünerek Allah Teâlâ’ya yönelmeli ve ondan kendisini bağışlamasını dilemelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Hz. Peygamber’in Allah Teâlâ’ya karşı ne büyük bir saygı beslediği ve bu hususta ümmetine örnek olduğu görülmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Peygamber Efendimiz günah işlemekten korunduğu, gelmiş geçmiş bütün kusurları bağışlandığı halde günde yetmiş defadan fazla tövbe ederse, günah çukuruna batmış olan bizlerin hergün en az onun kadar tövbe etmemiz gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Tövbe müslümanın yenilenme ve temizlenme imkânıdır. Kullar için büyük bir nimettir. Son nefese ve kıyamet koptuğu âna kadar tövbe kapısı açıktır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">15- وعن الأَغَرِّ بْن يَسار المُزنِيِّ رضي الله عنه قال : قال رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « يا أَيُّها النَّاس تُوبُوا إِلى اللَّهِ واسْتغْفِرُوهُ فَإِنِّي أَتُوبُ فِي اليَوْمِ مِائَةَ مَرَّةٍ » رواه مسلم .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">15. </span></span>Egarr İbni Yesâr el-Müzenî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivayet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ey insanlar! Allah’a tövbe edip ondan af dileyiniz. Zira ben ona günde yüz defa tövbe ederim.”</span></span> Müslim, Zikir 42. Ayrıca Ebû Dâvûd, Vitir 26; İbni Mâce, Edeb 57</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Eğarr İbni Yesâr el-Müzenî.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Onun Medine’ye ilk hicret edenlerden olduğu bilinmektedir. el-Cühenî nisbesiyle de anılmaktadır. Kendisinden İbni Ömer, Muâviye İbni Kurre ve Ebû Bürde hadis rivayet etmişlerdir. Egarr hakkında kaynaklarda fazla bilgi bulunmamaktadır. İkisi tövbe ve istiğfâra dair olmak üzere üç kadar rivayeti vardır.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i şerîf “Ey insanlar!” diye başladığına göre bütün insanların tövbe ve istiğfâra davet edildiği anlaşılmaktadır. Bazı âlimler konumuzun başında geçen “Hepiniz Allah’a tövbe edin, ey mü’minler!” âyet-i kerîmesine bakarak “Ey insanlar!” hitabıyla yine mü’minlerin kastedildiğini söylemişlerdir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Efendimiz <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> tövbe ve istiğfâr edilmesini tavsiye ederken “Ey insanlar” hitabıyla herkesi, her mü’mini hedef aldığına göre, mânevî durumu ne olursa olsun, bütün insanlar Cenâb-ı Hak’tan bağışlanma dilemeye mecburdur. Çünkü hiçbir varlık ona karşı yapması gereken görevlerini ve kulluk borcunu lâyıkıyla yapamaz. Yapamayınca da ondan kusurları sebebiyle af ve mağfiret dilemesi bir kulluk görevi olur. Tövbe ve istiğfâr insanın kendisini ve kusurlarını, Rabbini ve onun yüceliğini tanıması, Rabbine muhtaç olduğunu itiraf etmesi ve böylece mânen yükselmeyi arzu etmesi anlamına gelmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bir önceki hadiste Resûl-i Ekrem <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in günde yetmişden fazla tövbe ve istiğfâr ettiği rivayet edilmişti. Bu hadîs-i şerîfte tereddütsüz bir rakamla günlük tövbe ve istiğfârının yüz olduğu belirtilmiştir. 1876 numaralı hadiste geleceği üzere Abdullah İbni Ömer Hz. Peygamber’in bir mecliste yüz defa:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Rabbiğfir-lî ve tüb aleyye, inneke ente’t-tevvâbü’r-rahîm:</span></span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> Yâ Rabbî! Beni bağışla; tövbemi kabul buyur. Şüphesiz sen tövbeleri kabul eden merhamet sahibisin”</span> dediğini, kendilerinin de bunu saydıklarını söylemektedir. Bu ve bundan önceki hadis, Ümmet-i Muhammed’in tövbe etmekle görevli olduğunu, itiraz edilemez örneğimiz Hz. Peygamber’in tatbikatı ile göstermektedir. Hiç kimse Peygamber’den daha üstün bir mevkide bulunmadığına göre, herkesin tövbeye ihtiyacı vardır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Bir önceki hadîs-i şerîf için söylenen sonuçlar, aynen bu hadis için de geçerlidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. İstiğfârın belli bir sayısı yoktur. Yetmiş ve yüz rakamları çok istiğfâr edilmesi gerektiğini belirtmek için söylenmiştir. Bizim için tövbe ve istiğfârın asgarî rakamı yüz olmalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">16- وعنْ أبي حَمْزَةَ أَنَس بن مَالِكٍ الأَنْصَارِيِّ خَادِمِ رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، رضي الله عنه قال : قال رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : للَّهُ أَفْرحُ بتْوبةِ عَبْدِهِ مِنْ أَحَدِكُمْ سقطَ عَلَى بعِيرِهِ وقد أَضلَّهُ في أَرضٍ فَلاةٍ متفقٌ عليه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وفي رواية لمُسْلمٍ : « للَّهُ أَشدُّ فرحاً بِتَوْبةِ عَبْدِهِ حِين يتُوبُ إِلْيهِ مِنْ أَحَدِكُمْ كان عَلَى راحِلَتِهِ بِأَرْضٍ فلاةٍ ، فانْفلتتْ مِنْهُ وعلَيْها طعامُهُ وشرَابُهُ فأَيِسَ مِنْهَا ، فأَتَى شَجَرةً فاضْطَجَعَ في ظِلِّهَا ، وقد أَيِسَ مِنْ رَاحِلتِهِ ، فَبَيْنما هوَ كَذَلِكَ إِذْ هُوَ بِها قَائِمة عِنْدَهُ ، فَأَخذ بِخطامِهَا ثُمَّ قَالَ مِنْ شِدَّةِ الفَرحِ : اللَّهُمَّ أَنت عبْدِي وأَنا ربُّكَ، أَخْطَأَ مِنْ شِدَّةِ الفرح » .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">16. </span></span>Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in hizmetkârı olan Ebû Hamza Enes İbni Mâlik el-Ensârî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivayet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Kulunun tövbe etmesinden dolayı Allah Teâlâ’nın duyduğu memnuniyet, sizden birinin ıssız çölde kaybettiği devesini bulduğu zamanki sevincinden çok daha fazladır.”</span></span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Daavât 4; Müslim, Tevbe 1, 7, 8</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslim’in başka bir rivayeti şöyledir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Herhangi birinizin tövbe etmesinden dolayı Allah Teâlâ’nın duyduğu hoşnutluk, ıssız çölde giderken üzerindeki yiyecek ve içeceğiyle birlikte devesini elinden kaçıran, arayıp taramaları sonuç vermeyince deveyi bulma ümidini büsbütün kaybederek bir ağacın gölgesine uzanıp yatan, derken yanına devesinin geldiğini görerek yularına yapışan ve aşırı derecede sevincinden ne söylediğini bilmeyerek:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- Allahım! Sen benim kulumsun; ben de senin rabbinim, diyen kimsenin sevincinden çok daha fazladır.”</span></span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslim, Tevbe 7. Ayrıca bk.Tirmizî, Kıyâmet 49, Daavât 99; İbni Mâce, Zühd 30</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i şerîf Allah Teâlâ’nın sonsuz merhametini çarpıcı bir şekilde ortaya koymakta, günahlarla kirlenen gönülleri bağışlanma ümidiyle serinletmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kâinâtın sahibi olan yücelerden yüce bir varlığın, cücelerden cüce bir insanın kendine yönelmesinden ve “beni affet” diye yalvarmasından bu derece hoşnut olması doğrusu şaşırtıcıdır. Demek oluyor ki insan Allah yanında basit bir varlık değildir. Tam aksine, Rabbini tanıdığı sürece, önemli bir şahsiyettir. Şeyh Gâlib diyor ki, ey insan, değerini iyi bil; zira sen bu âlemin özü ve kâinâtın göz bebeğisin:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hoşca bak zâtına kim, zübde-i âlemsin sen</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Muhtelif sahâbîler tarafından bize ulaştırılan bu hadîs-i şerîfin bazı rivayetlerinde, devesini kaybeden adamın düştüğü ümitsizlik daha çarpıcı ifadelerle anlatılmaktadır. Devesini bulmak için tepeden tepeye koştuğu, hiçbir yerde bulamadığı, sonunda, artık devemi bulamayacağım, bu ıssız çölde açlık ve susuzluktan ölüp gideceğim diye bir gölgeliğe çekildiği, elbisesiyle yüzünü örtüp ölümü beklediği tasvir edilmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ölümü beklerken yeniden hayata kavuşmak, insanoğlunu en fazla sevindiren bir olaydır. Hadisimize göre insanın el açıp yalvarması, bağışlanma dilemesi Allah Teâlâ’yı bundan da çok memnun etmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadislerde geçen Allah Teâlâ’nın <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">memnuniyeti, hoşnutluğu, sevinmesi</span></span> gibi ifadeler mecâzî sözlerdir. Bu gibi sözlerle Allah Teâlâ’nın kulundan râzı olduğu ve onun isteğini hemen yerine getireceği anlatılmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i şerîfteki misalden şunu da anlamaktayız: İnsan bir günah işlediği zaman şeytanın eline düşer. Şeytanın eline düşen kimse ise, çölde devesini kaybeden adam gibi, helâk olmak üzeredir. Fakat Allah Teâlâ’ya yönelip tövbe ve istiğfâr ettiği zaman şeytanın elinden kurtulur, Cenâb-ı Hakk’ın bağışını ve rahmetini kazanır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisin baştarafı 441. hadiste tekrar geçecektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Allah Teâlâ kullarına karşı son derece merhametlidir. Kendisinden af diledikleri takdirde onları bağışlamaya hazırdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Her zorluktan sonra bir kolaylık, her sıkıntıdan sonra bir ferahlık gelir. Bu sebeple insan Rabbi’nin rahmet ve merhametinden hiçbir zaman ümid kesmemelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. İnsan devamlı surette kendini hesaba çekmeli, günahlarından tövbe etmelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. İnsanın kasden yapmadığı hataları Allah Teâlâ bağışlar. Nitekim devesine kavuşan adamın aşırı sevincinden dolayı “Allah’ım, sen benim Rabbim’sin” diyecek yerde “Sen benim kulumsun” demesi günah sayılmamıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Anlaşılması zor bazı konuları, Peygamber Efendimiz zaman zaman böyle misâllerle anlatmıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">6. Bu hadîs-i şerîf, günahlarının bağışlanıp bağışlanmayacağı endişesinden insanları kurtarmakta, tövbe eden kulundan Allah Teâlâ’nın nasıl hoşnut olduğunu açıklayarak büyük bir güvence vermektedir. Tövbe etmeye bundan daha büyük bir teşvik düşünülemez.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">17- وعن أبي مُوسى عَبْدِ اللَّهِ بنِ قَيْسٍ الأَشْعَرِيِّ ، رضِي الله عنه ، عن النَّبِيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال: « إِن الله تعالى يبْسُطُ يدهُ بِاللَّيْلِ ليتُوب مُسيءُ النَّهَارِ وَيبْسُطُ يَدهُ بالنَّهَارِ ليَتُوبَ مُسِيءُ اللَّيْلِ حتَّى تَطْلُعَ الشَّمْسُ مِن مغْرِبِها » رواه مسلم .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">17.</span></span> Ebû Mûsâ Abdullah İbni Kays el-Eş’arî<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> radıyallahu anh</span>’den rivayet edildiğine göre Nebiyy-i Ekrem <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah Teâlâ gündüz günah işleyenin tövbesini kabul etmek için geceleyin elini açar. Geceleyin günah işleyenin tövbesini kabul etmek için de gündüzün elini açar. Güneş battığı yerden doğuncaya kadar bu böyle devam edip gider.”</span></span> Müslim, Tevbe 31</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Önce şunu belirtelim:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah Teâlâ’nın tövbeleri kabul etmek için gece ve gündüz elini açması demek, kuluna, haydi bana tövbeni sun da kabul edeyim, demesidir. Bu ifadeyle Cenâb-ı Hakk’ın kullarına olan sevgi ve merhametinin genişliği anlatılmaktadır. Kulun günahı ne kadar çok olursa olsun, kaç defa günah işlerse işlesin, tövbe edip af dilediği takdirde, Cenâb-ı Hakk’ın onu her zaman bağışlayacağı açıklanmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Geceleyin günah işleyenlerin mutlaka gündüzün tövbe etmesi veya gündüzün günah işleyenlerin mutlaka geceleyin tövbe etmesi şart değildir. Genellikle geceleyin günah işleyen kimse gündüz vakti tövbeye fırsat bulur. Gündüzün günah işleyenler de geceleyin kendine gelir; hatasını anlayarak Allah’dan affını diler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Aslında insan tövbeye ne zaman fırsat bulursa, vakit kaybetmeden hemen Rabbi’ne  yönelmeli, günahlarının bağışlanmasını dilemelidir. Gece ve gündüzün ayrı ayrı zikredilmesinin sebebi, tövbenin belli bir zamanı bulunmadığını, tövbe kapısının her an açık olduğunu, yirmi dört saat boyunca tövbe edilebileceğini göstermektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Şunu tekrar belirtelim ki, tövbe ve istiğfâr <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">samimiyetle</span></span> yapılmalı, yapılan günahtan dolayı gerçekten <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">pişmanlık</span></span> duyulmalıdır. Yoksa günah işlemeye devam ederken tövbe ve istiğfâr etmeye kalkmak, tövbeyi küçümsemek olur. Üstelik bu yanlış tutumdan dolayı ayrıca tövbe ve istiğfâr etmek gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hayat devam ettiği sürece insanoğlunun hataları da devam edecektir. Her hatadan sonra Rabbimize dönüp ondan bizi affetmesini dilememiz bizden istenen bir kulluk görevidir. İki de bir tövbe etmenin Allah Teâlâ’ya saygısızlık olduğu sanılmamalıdır. 422 numaralı hadiste görüleceği üzere insan kaç defa günah işlerse işlesin, her defasında Allah’a el açıp “Allahım günahımı bağışla!” diye yalvardığı zaman merhametli Rabbimiz onu reddetmez; aksine <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Kulum bir günah işledi ve bildi ki, günahı affeden ve günahından dolayı kendisini hesaba çekecek olan bir Rabbi vardır”</span> buyurarak onu bağışlar. Hadis 438 numarayla tekrar gelecektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Allah Teâlâ kullarına son derecede merhametlidir. Onların günahlarından dolayı tövbe etmelerini bekler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Tövbe ve istiğfârın belli bir zamanı olmadığı gibi Allah Teâlâ’nın tövbeleri kabul ettiği belli ve sınırlı bir zaman da yoktur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Günah yapıldıktan hemen sonra, vakit kaybetmeden tövbe etmelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">18- وعَنْ أبي هُريْرةَ رضي الله عنه قال : قال رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « مَنْ تاب قَبْلَ أَنْ تطلُعَ الشَّمْسُ مِنْ مغْرِبِهَا تَابَ الله علَيْه » رواه مسلم .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">18.</span></span> Ebû Hüreyre<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> radıyallahu anh</span>’den rivayet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Güneş batıdan doğmadan önce kim tövbe ederse, Allah onun tövbesini kabul eder.”</span></span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslim, Zikir 43</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Güneşin batıdan doğması, kıyametin büyük alâmetlerinden biridir. Gök cisimleri, kâinât yaratılalıberi belli bir düzen içinde seyrine devam etmektedir. Çünkü kendilerini yaratan ilâhî kudret, onları böyle proğramlamıştır. Kâinâtın sahibi dünya hayatına son vermek istediği zaman, yarattığı bu hassas düzeni bozacaktır. İşte o zaman güneş batıdan doğacak, bunu gören insanlar dünyanın sonu geldiğini kesin olarak anlayacaklardır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Güneşin batıdan doğduğunu gören kâfirlerin gerçeği anlayarak imân etmeye kalkmaları onlara bir fayda vermeyecektir. Bu gerçeği âyet-i kerîme şöyle ifade etmektedir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Rabbinin bazı alâmetleri geldiği gün, önceden inanmayan veya imanıyla bir hayır kazanmayan kimseye, artık imânı fayda vermez” </span></span>[En`âm sûresi (6), 158]. Kıyamet alâmetleri belirdiği zaman imân etmek fayda vermediği gibi, korkunç gerçeği artık iyice anlayan günahkâr mü’minlerin yaptıklarına pişman olarak tövbe ve istiğfâr etmeye kalkmaları da bir fayda getirmez. Demekki önemli olan, herşeyi zamanında yapmaktır. Birgün kıyametin kopacağını, âhiret hayatının başlayacağını ve insanların dünyada yaptıklarından dolayı orada hesaba çekileceklerini daha hayat devam ederken anlamalı, kötü davranışlarını bırakmalı ve kendisine çekidüzen vermelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İnsanı tövbe etmenin gereğine inandıran hususlardan biri günaha bakış tarzıdır. İyi bir kul günaha sempati duymaz. Onun çirkin bir davranış olduğunu kabul eder. Günah işlemeye devam etmenin Allah’a saygısızlık olduğunu düşünür. Günahından dolayı üzülür, vicdan azabı çeker. Bu konuda büyük sahâbî Abdullah İbni Mes’ûd’un çok güzel bir sözü vardır. Der ki:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Mü’min kimse günahlarını hayalinde öylesine büyütür ki, sanki kendisi bir dağın eteğinde oturuyormuş da dağ üzerine çökecekmiş zanneder. Günaha düşkün kimse ise günahlarını, burnunun üstüne konan bir sinek gibi görür” (Buhârî, Daavât 4).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. İnsan her fırsatta tövbe etmeli, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine lutfettiği “hatayı düzeltme yeteneği”ni göstermelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Allah Teâlâ kulunun tövbesini kıyamet kopana kadar kabul eder.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">19- وعَنْ أبي عَبْدِ الرَّحْمن عَبْدِ اللَّهِ بن عُمرَ بن الخطَّاب رضي الله عنهما عن النَّبيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال: «إِنَّ الله عزَّ وجَلَّ يقْبَلُ توْبة العبْدِ مَالَم يُغرْغرِ» رواه الترمذي وقال: حديث حسنٌ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">19. </span></span>Ebû Abdurrahman Abdullah İbni Ömer İbni’l-Hattâb <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anhümâ</span>’dan rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Bir kul can çekişmeye başlamadığı sürece, Allah Teâlâ onun tövbesini kabul eder.”</span></span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"> Tirmizî, Daavât 98. Ayrıca bk. İbni Mâce, Zühd 30</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tövbenin belli bir zamanı olmadığını, insanın her zaman tövbe edebileceğini belirten hadîs-i şerîflerden biri de budur. Bir önceki hadiste konuya bütün insanlık açısından bakılarak tövbenin kıyamet kopana kadar kabul edileceği belirtilmişti. Burada ise konu şahıs plânında ele alınmış, her ferdin kıyametinin, ölümü olduğu gösterilmek istenmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İnsanoğlunun en büyük zaaflarından biri, uzun yaşama arzusudur. Yaşı ne olursa olsun, önünde daha nice yıllar bulunduğunu düşünür. En azından uzun bir süre daha yaşamayı hayâl eder. Bu sebeple de günahlarından tövbe etmek için önünde daha zaman bulunduğunu zanneder. Kırk yaşından, elli yaşından sonra ibadete başlayacağını söyleyenleri aldatan ve yanıltan fikir de aynıdır. Bir saat sonra âni bir ölümle hayata veda edecek insan da aynı yanılgının kurbanıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tövbe konusunda insanı ihmâlci yapan hususlardan biri de, tövbesini yeni bir günahla bozacağı yanılgısıdır. Bazıları tövbe ettikten sonra bir daha günah işlemenin çok daha mahzurlu olduğunu zannederler; bu sebeple de tövbe etmeyi ileri bir tarihe bırakırlar. Bu düşünce İslâmiyet’i bilmemekten kaynaklanıyor. Bir hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz’in günde <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">yetmiş</span></span>den fazla tövbe ettiğini, diğerinde günde yüz defa tövbe ettiğini gördük. Kâinâtın Efendisi günahlardan korunmuş bir kimse olduğu halde, günde bu kadar tövbe etmenin gereğine inanıyor. 17. hadisin açıklamasında geçtiği üzere, Allah Teâlâ insanın her tövbe edişinde <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Kulum bir günah işledi ve bildi ki, günahı affeden ve günahından dolayı kendisini hesaba çekecek olan bir Rabbi vardır”</span></span> diye memnun olur. O halde tövbenin bozulması diye bir şey yoktur. Her tövbe bir önceki günahın bağışlanması için yapılır. Günah işlendikçe de tövbe tekrarlanır. Yeni bir günah işlememek, elbette arzu edilen şeydir. Fakat insanın hatalardan kurtulması, melekler gibi günahsız olması mümkün değildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Şu halde tövbe etmeyi geciktirmemeli, daha sonra yaparım diye düşünmemelidir. Çünkü ölümün bizi ne zaman yakalayacağı belli değildir. Ecelin kollarına düştükten, gerçekleri bütün açıklığı ile gördükten sonra tövbe etmenin faydası yoktur. Bu gerçek Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle dile getirilmektedir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Kötülük işlemeye devam eden, ölüm gelip çatınca da “Artık tövbe ettim” diyen kimseler ile kâfir olarak ölenlerin tövbesi geçersizdir” </span></span>[Nisâ sûresi (4), 18]. Demek ki yakayı ecele kaptırdıktan sonra tövbe etmenin faydası yoktur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Eli ayağı tutarken zekâtını vermeyen, fakat öleceği kesinleşince:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Rabbim! Ne olur, ölümümü biraz geciktirsen de, sadaka verip iyilik edenlerden olsam” </span></span>[Münâfikûn sûresi (63), 10] diyen kimsenin de aynı şekilde sözüne değer verilmeyeceği âyet-i kerîmede belirtilmektedir. Zira değişmeyen bir gerçek vardır: Can boğaza gelip de âhiret yolu görününce pişmanlık duymanın ve tövbe kapısı kapandıktan sonra tövbe etmeye kalkmanın hiçbir değeri yoktur. Çünkü: <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Eceli gelen bir kimseye Allah zaman verip geciktirmez” </span></span>[Münâfikûn sûresi (63), 11].</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Allah Teâlâ, can boğaza gelmeden önce yapılan tövbeleri kabul eder.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. İnsan ileride nasıl olsa tövbe ederim diye düşünmemeli, aklı ve şuuru yerinde iken tövbe etmeye bakmalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Tövbe etme hususunda tenbel olmamalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">20- وعَنْ زِرِّ بْنِ حُبْيشٍ قَال : أَتيْتُ صفْوانَ بْنِ عسَّالٍ رضِي الله عنْهُ أَسْأَلُهُ عن الْمَسْحِ عَلَى الْخُفَّيْنِ فقال : مَا جَاءَ بِكَ يَا زِرُّ ؟ فقُلْتُ : ابْتغَاءُ الْعِلْمِ ، فقَال: إِنَّ الْملائِكَةَ تَضَعُ أَجْنِحتِها لِطَالِبِ الْعِلْمِ رِضاء بمَا يَطلُبُ ، فَقلْتُ : إِنَّه قدْ حَكَّ في صدْرِي الْمسْحُ عَلَى الْخُفَّيْنِ بَعْدَ الْغَائِطِ والْبوْلِ ، وكُنْتَ امْرَءاً مِنْ أَصْحاب النَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، فَجئْت أَسْأَلُكَ : هَلْ سمِعْتَهُ يذْكرُ في ذَلِكَ شيْئاً ؟ قال : نعَمْ كانَ يأْمُرنا إذا كُنا سفراً     أوْ مُسافِرين     أَن لا ننْزعَ خفافَنا ثلاثة أَيَّامٍ ولَيَالِيهنَّ إِلاَّ مِنْ جنَابةٍ ، لكِنْ مِنْ غائطٍ وبْولٍ ونْومٍ . فقُلْتُ : هَل سمِعتهُ يذكُر في الْهوى شيْئاً ؟ قال : نعمْ كُنَّا مَع رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم في سفرٍ ، فبيْنا نحنُ عِنْدهُ إِذ نادَاهُ أَعْرابي بصوْتٍ له جهوريٍّ : يا مُحمَّدُ ، فأَجَابهُ رسولُ الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم نحْوا مِنْ صَوْتِه : «هاؤُمْ» فقُلْتُ لهُ : وَيْحَكَ اغْضُضْ مِنْ صَوْتِكَ فإِنَّك عِنْد النَّبيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم وقدْ نُهِيت عَنْ هذا ، فقال : واللَّه لا أَغضُضُ : قَالَ الأَعْرابِيُّ : الْمَرْءُ يُحِبُّ الْقَوم ولَمَّا يلْحق بِهِمْ؟ قال النَّبِيُّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : «الْمرْءُ مع منْ أَحَبَّ يَوْمَ الْقِيامةِ » فما زَالَ يُحدِّثُنَا حتَّى ذكر باباً من الْمَغْرب مَسيرةُ عرْضِه أوْ يسِير الرَّاكِبُ في عرْضِهِ أَرْبَعِينَ أَوْ سَبْعِينَ عَاماً. قَالَ سُفْيانُ أَحدُ الرُّوَاةِ . قِبل الشَّامِ خلقَهُ اللَّهُ تعالى يوْم خلق السموات والأَرْضَ مفْتوحاً لِلتَّوبة لا يُغلقُ حتَّى تَطلُعَ الشَّمْسُ مِنْهُ » رواه التِّرْمذي وغيره وقال : حديث حسن صحيح .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">20.</span></span> Zirr İbni Hubeyş şöyle dedi;</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Mestler üzerine nasıl mesh edileceğini sormak üzere Safvân İbni Assâl <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’ın yanına gitmiştim. Bana:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Zirr! Niçin geldin? diye sordu. Ben de:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- İlim öğrenmek için, deyince şunları söyledi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- Melekler, ilim öğrenenlerden hoşlandıkları için onlara kanat gererler. </span></span>Ben de:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Büyük ve küçük abdestten sonra mestler üzerine nasıl mesh edileceği kafamı kurcaladı. Sen de Hz. Peygamber’in ashâbından olduğun için, onun bu konuda bir şey söylediğini duydun mu diye sormaya geldim, dedim. Safvân:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Evet, duydum. Resûl-i Ekrem seferde bulunduğumuz zaman mestleri üç gün üç gece çıkarmamayı, büyük ve küçük abdest bozduktan, uyuduktan sonra bile mestlere meshetmeyi, ancak cünüp olunca mestleri çıkarmayı emrederdi, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Onun <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">sevgiye dair</span></span> bir şey söylediğini duydun mu? diye sordum.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Evet, duydum. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> ile bir sefere çıkmıştık. Biz onun yanındayken bir bedevî kaba sesiyle:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Muhammed! diye bağırdı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber de onun sesine yakın bir sesle:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Gel bakalım”</span></span>, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bedevîye dönerek:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Yazıklar olsun sana! Hz. Peygamber’in huzurunda bulunuyorsun. Kıs sesini! Yüksek sesle bağırmanı Allah yasakladı, dedim.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bedevî:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Vallahi sesimi kısmam, dedi ve Resûl-i Ekrem’e: Birilerini seven, ama onlarla beraber olacak kadar iyiliği bulunmayan kimse hakkında ne dersin? diye sordu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Bir kimse, kıyamet gününde, sevdikleriyle beraberdir.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Safvân İbni Assâl sözüne devamla dedi ki:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Hz. Peygamber bu konuda uzun uzun konuştu. Hatta bir ara batı taraflarında bulunan bir kapıdan bahsetti. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Kapı yaya yürüyüşüyle kırk yıl veya yetmiş yıl</span></span> (yahut râvinin hatırladığına göre süvari gidişiyle kırk veya yetmiş yıl) <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">genişliğindedir”</span></span>, buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Şamlı muhaddislerden Süfyân İbni Uyeyne şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Allah gökleri ve yeri yarattığı gün, bu kapıyı tövbe için açık olarak yaratmıştır. Güneş battığı yerden doğuncaya kadar o kapı kapanmayacaktır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tirmizî, Daavât 98. Ayrıca bk. Tirmizî, Tahâret, 71; Nesâî, Tahâret 97, 113; İbni Mâce, Fiten 32</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Zirr İbni Hubeyş</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hadisimizi sahâbî Safvân İbni Assâl’den rivayet eden Zir, çölde yaşayan bir bedevî idi. Hem Câhiliye hem de İslâm devrinde yaşadığı hâlde Hz. Peygamber’i görememişti. Fakat Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Osman, Übey İbni Ka`b gibi büyük sahâbîlerle görüşmüş ve onlardan hadis rivayet etmiştir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Zir, ashâb-ı kirâmla görüşmek üzere Medine’ye geldiği zaman, yukarıdaki hadisimizin râvisi olan Safvân İbni Assâl ile de görüştü ve ona Resûl-i Ekrem’i görüp görmediğini sordu. O da Hz. Peygamberle birlikte on iki gazveye katıldığını söyledi.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Müslüman olduktan sonra hayatı değişen Zir İbni Hubeyş, hadis ve kırâat ilimlerinde üstaddı. Güvenilir bir muhaddisti. Rivayet ettiği hadisler Kütüb-i Sitte’de yer almıştır.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Kaynaklarda gerek Zirr’in ve gerekse Peygamber Efendimiz’den yirmi hadis rivayet etmiş olan Safvân İbni Assâl’in hayatları hakkında fazla bilgi yoktur. Zirr, 82 (701) tarihinde 120 yaşında vefat etti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Zirr İbni Hubeyş çöl hayatını bırakıp ashâb-ı kirâmla görüşmek üzere Medine’ye geldiği zaman, yıllarının boşa geçtiğini anladı. Karşılaştığı sahâbîlerden ilim öğrenerek eksiklerini tamamlamaya çalıştı. Safvân İbni Assâl’in yanına gittiğinde Safvân ona niçin geldiğini sordu. O da ilim öğrenmek için geldiğini söyledi. Zir, “ilim” kelimesiyle mestler üzerine mesh etmeyi kasdetmişti.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Safvân onu önce bu güzel davranışından dolayı kutlamak istedi ve ilim öğrenmenin değeri hakkında bizzat Hz. Peygamber’den duyduğu bir hadisi haber verdi. Rivayet edildiğine göre kendisi de bir zamanlar Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in huzuruna vardığında:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Senden ilim öğrenmeye geldim, yâ Resûlallah, demişti.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûl-i Ekrem de ona:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- “Merhaba, ilim yolcusu!”</span> diye iltifat ettikten sonra <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Melekler, ilim öğrenenlerden hoşlandıkları için onlara kanat gererler”</span> buyurmuştu. Şimdi de o aynı şekilde Zirr İbni Hubeyş’i sevindirmek istemişti.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Büyüklerimizin âdeti böyleydi. İlim öğenmek isteyenleri severler ve onları sevindirmek isterlerdi. Ebü’d-Derdâ hazretlerinin de böyle davrandığını biliyoruz. Bu muhterem sahâbî birgün Dımaşk mescidinde otururken bir adam çıkageldi ve ona:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ben tâ Medine’den buraya, Hz. Peygamber’den rivâyet ettiğini haber aldığım bir hadisi, senin ağzından duymak için geldim, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">O zaman Ebü’d-Derdâ <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span> ona:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Bir iş için mi geldin? Ticaret yapmak için mi geldin? diye defalarca sordu. Onun gerçekten de sadece hadis öğrenmek için geldiğini anlayınca sevindi ve bu ilim yolcusuna yaptığı işin değerini anlatmak üzere Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’den duyduğu şu hadîs-i şerîfi haber verdi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- “Kim ilim öğrenmek için yola çıkarsa, Allah Teâlâ ona cennet yolunu kolaylaştırır. Melekler, ilim öğrenenlerden hoşlandıkları için onlara kanat gererler. Göklerde ve yerde bulunan varlıklar, hatta sudaki balıklar bile âlimlerin bağışlanması için Allah’a yalvarırlar. Bir âlimin sadece ibadetle uğraşan bir kimseye üstünlüğü, on dördüncü gecesinde ayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Âlimler peygamberlerin mirasçılarıdır. Peygamberler altın gümüş değil, sadece ilmi miras bırakmışlardır. İşte bu ilim mirasına konan kimse, çok büyük bir kısmet kazanmış olur” </span>(Ebû Dâvûd, İlim 1; Tirmizî, İlim 19. Ayrıca bk. 1379-1395. hadisler).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İlim öğrenenlere meleklerin neden kanat gerdikleri, ilim yolcularının değerini ortaya koyan bu hadîs-i şerîf ile daha iyi öğrenilmiş oldu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mestler üzerine nasıl mesh edileceğini</span></span> henüz öğrenmemiş olan Zir, pek merak ettiği bu konuyu Safvân İbni Assâl’den sorup öğreniyor. Buna göre misafir olmayan, yâni evinin barkının bulunduğu yerde yaşayan bir kimse abdest alıp mestini giydikten sonra, yirmi dört saat boyunca, her abdest aldığında mestlerine mesh edebilecektir. Küçük veya büyük abdeste çıkmak mestlere mesh etmeye engel değildir. Yalnız boy abdesti almak gerektiğinde mestler mutlaka çıkarılacak, boy abdesti aldıktan sonra tekrar giyilebilecektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Yolculukta farz namazları bile yarıya düşürmek suretiyle kullarına kolaylık gösteren Allah Teâlâ, misafirlere, mestlere mesh etme konusunda da kolaylık lutfetmiştir. Onlar abdest alıp mestlerini giydikten sonra, isterlerse üç gün boyunca mestlerini hiç çıkarmadan abdest alıp ibadet edebileceklerdir. Boy abdesti almak gerektiğinde, onlar da mestlerini çıkaracaklardır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sevgi konusu</span></span> da Zirr İbni Hubeyş’in merak ettiği bir şeydir. Safvân’a bu konuda Peygamber Efendimiz’den bir hadis duyup duymadığını soruyor. Safvân İbni Assâl, Zirr’e Hz. Peygamber’den duyduğu hadisi söylemekle yetinmiyor; onu Efendimiz’den nasıl duyduğunu da anlatıyor.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buna göre, çölde yaşadığı için görgü ve nezâketten pek haberi olmayan bir bedevî, Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span>’a merak ettiği bir konuyu sormak istiyor. Peygamber’e nasıl hitâb edileceğini bilmediği için de bağırarak “Yâ Muhammed!” diye sesleniyor.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Safvân onu uyarıyor. Kur’ân-ı Kerîm’in bu nevi kaba davranışları yasakladığını ve:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ey imân edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesinden yüksek çıkarmayın” </span></span>[Hucurât sûresi (49), 2] âyetinin geldiğini hatırlatmak istiyor. Fakat bütün bunları anlatmaya zamanı müsait olmadığı için kısaca sesini alçaltmasını tavsiye ediyor. Bedevî, sert mizacı sebebiyle, öğrenmek istediği konuyu sormasına kimsenin engel olamayacağını anlatmak için “Vallahi sesimi kısmam” diye bir de yemin ediyor.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ümmetine son derece merhametli olan sevgili Efendimiz, sözünü ettiğimiz âyet-i kerîmeden bedevînin haberi olmadığını anlıyor ve günahkâr olmasını arzu etmediği için o da sesini bedevininkine benzeterek “Gel bakalım!” diye sesleniyor. Bedevî kendi yetersiz ibadetlerini hatırlayarak, âhirette Hz. Peygamber’le ve onun aziz sahâbîleriyle beraber olamayacağını düşünerek problemini dile getiriyor:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Birilerini seven, ama onlarla beraber olacak kadar iyiliği bulunmayan kimse hakkında ne dersin? diye soruyor.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûl-i Ekrem Efendimiz’in cevabı, mü’min gönüllere derin hazlar ve büyük ümidler verecek sıcaklıktadır:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- “Bir kimse, kıyamet gününde, sevdikleriyle beraberdir.”</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">369 - 371 numaralı hadislerde üç büyük sahâbîden ayrı ayrı rivayet edildiğini göreceğimiz bu hadîs-i şerîf, Peygamber sevgisinin insanı ne yüce makamlara çıkaracağını gösteriyor. Enes İbni Mâlik’in rivayetine göre bedevînin biri Resûl-i Ekrem’e:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Kıyamet ne zaman kopacak? dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Fahr-i Cihân Efendimiz de ona:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Kıyamet için ne hazırladın?”</span> diye sorunca, bedevî:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Allah ve Peygamber sevgisini hazırladım, cevabını verdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> O zaman Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Öyleyse sevdiğinle berabersin”</span>, buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">O bedevilerden Allah razı olsun. Şayet zihinlerine takılan bu soruları sormasalardı, nice yanık gönüller böylesine serinlemeyecek, ümid ışığıyla canlanmayacaktı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu hadîs-i şerîfi duydukları zaman ashâb-ı kirâm da çok sevinmişlerdi. Hatta Enes <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’ın söylediğine göre, İslâmiyet’le şereflendikten sonra hiçbir şeye böylesine sevinmemişlerdi. Enes sevincini şöyle dile getirmişti:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Ben Allah’ı, Resûlünü, Ebû Bekir’i ve Ömer’i seviyorum. Onların yaptığı ibadetleri ve güzel hareketleri yapamasam bile onlarla beraber olmayı umuyorum.”</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Demekki sevgi ve muhabbet, hasta gönülleri diriltecek, ulaşılması zor hedeflere insanı emniyetle iletecek üstün bir güce sahiptir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ne mutlu Allah’ı ve Resûlullah’ı gönülden sevenlere!..</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tövbenin kabûlü ve zamanı:</span></span> Birçok müjdeyle dolu olan hadîs-i şerîfin bu bahiste yer almasının sebebi, sonundaki tövbeyle ilgili sevindirici haberdir. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>, şimdiye kadar gördüklerimizden farklı bir hadîs-i şerîfle, tövbeleri Allah Teâlâ’nın her zaman kabul edeceğini anlatıyor.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buna göre:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> Allah Teâlâ, gökleri ve yeri yarattığı zaman, Efendimiz’in “batı” diye ifade buyurduğu tarafta geniş bir kapı yaratmıştır. Bu kapının iki kanadının arası, râvinin tereddütlü bir ifadeyle söylediğine göre, yaya veya atlı bir yolcunun kırk yılda veya yetmiş yılda ancak varabileceği kadar geniştir. Bu kapı tövbe kapısıdır. Günahkâr kulların yapacağı tövbe, hiçbir engele çarpmadan Allah Teâlâ’nın yüce huzuruna rahatlıkla varabilecektir. Bu sebeple hiçbir kimse, acaba benim Cenâb-ı Hakk’a sunduğum tövbem ona varmış mıdır? diye endişe etmemelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tövbenin zamanı ve süresi yoktur. <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Güneş battığı yerden doğuncaya kadar o kapı kapanmayacaktır”</span> ifadesiyle, kıyamet kopana kadar insanların tövbe edebileceği anlatılmak istenmiştir. Bu bir müjdedir. Allah Teâlâ’nın kullarına olan sevgi ve merhametinin sonsuzluğunu göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tövbe süresinin bu kadar geniş tutulması, bizi hiçbir zaman tenbelliğe sevk etmemelidir. Tövbe edebilmek için önümüzde daha nice zaman bulunduğu aldatmacasına kapılmamalıyız. Günahlara düşkün nefsimiz, bizi böyle aldatır. Ecelin ne zaman kapımızı çalacağını bilmediğimizi, hiçbir zaman da bilemeyeceğimizi hatırdan çıkarmamalı, ilk fırsatta tövbe etmeye bakmalıyız.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Allah Teâlâ’nın tövbe kapısını ardına kadar açması, kullarına olan sonsuz merhametini, onların ebedî kurtuluşa ermesini arzu ettiğini bütün açıklığı ile göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. İlim öğrenmek ve öğretmek Allah Teâlâ’yı memnun eden değerli bir meşgaledir. Bu sebeple ashâb-ı kirâm ve tâbiîn ilim tahsiline büyük önem vermişlerdir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. İnsan bilmediği şeyleri öğrenmeye çalışmalı ve o konuyu iyi bilen birini bulup sormalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Mestler üzerine meshetme kolaylığı, İslâmiyet’in müsamaha dini olduğunu göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Kendilerinden ilim öğrenilen büyüklerin huzurunda saygılı davranmalı, sesini gereğinden fazla yükseltmemelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">6. Bilgisizliği sebebiyle hata edenlere kızmamalı, ne yapmaları gerektiğini onlara sabırla öğretmelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">7. İnsanlara karşı anlayışlı olma ve onlara seviyelerine göre davranma hususunda Peygamber Efendimiz örnek alınmalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">8. İyi insanlarla beraber olmaya, onların sohbetinde bulunmaya gayret etmeli, onları sevmelidir. Kötü olduğu bilinen kimselerden uzak durmalı, onların sohbetlerine katılmamalıdır. Üzüm üzüme baka baka kararır atasözünün ifade ettiği gerçek unutulmamalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">9. Sevginin gereği, sevilen gibi olmaya çalışmak ve davranışlarında onu örnek almaktır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">10. İnsanlara öğüt veren kimseler, güzel vaadler ve müjdelerle onları ümitlendirmeli, onlara kolaylıklar göstermelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">21- وعنْ أبي سعِيدٍ سَعْد بْنِ مالك بْنِ سِنانٍ الْخُدْرِيِّ رضي الله عنه أَن نَبِيَّ الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَال : « كان فِيمنْ كَانَ قَبْلكُمْ رَجُلٌ قتل تِسْعةً وتِسْعين نفْساً ، فسأَل عن أَعلَم أَهْلِ الأَرْضِ فدُلَّ على راهِبٍ ، فَأَتَاهُ فقال : إِنَّهُ قَتَل تِسعةً وتسعِينَ نَفْساً ، فَهلْ لَهُ مِنْ توْبَةٍ ؟ فقال : لا فقتلَهُ فكمَّلَ بِهِ مِائةً ثمَّ سألَ عن أعلم أهلِ الأرضِ ، فدُلَّ على رجلٍ عالمٍ فقال: إنهَ قَتل مائةَ نفسٍ فهلْ لَهُ مِنْ تَوْبةٍ ؟ فقالَ: نَعَمْ ومنْ يحُولُ بيْنَهُ وبيْنَ التوْبة ؟ انْطَلِقْ إِلَى أَرْضِ كذا وكذا ، فإِنَّ بها أُنَاساً يعْبُدُونَ الله تعالى فاعْبُدِ الله مَعْهُمْ ، ولا تَرْجعْ إِلى أَرْضِكَ فإِنَّهَا أَرْضُ سُوءٍ ، فانطَلَق حتَّى إِذا نَصَف الطَّريقُ أَتَاهُ الْموْتُ فاختَصمتْ فيهِ مَلائكَةُ الرَّحْمَةِ وملاكةُ الْعَذابِ . فقالتْ ملائكةُ الرَّحْمَةَ : جاءَ تائِباً مُقْبلا بِقلْبِهِ إِلى اللَّهِ تعالى ، وقالَتْ ملائكَةُ الْعذابِ : إِنَّهُ لمْ يَعْمَلْ خيْراً قطُّ ، فأَتَاهُمْ مَلكٌ في صُورَةِ آدمي فجعلوهُ بيْنهُمْ أَي حكماً    فقال قيسوا ما بَيْن الأَرْضَين فإِلَى أَيَّتهما كَان أَدْنى فهْو لَهُ، فقاسُوا فوَجَدُوه أَدْنى إِلَى الأَرْضِ التي أَرَادَ فَقبَضْتهُ مَلائكَةُ الرَّحمةِ » متفقٌ عليه.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وفي روايةٍ في الصحيح : « فكَان إِلَى الْقرْيَةِ الصَّالحَةِ أَقْربَ بِشِبْرٍ ، فجُعِل مِنْ أَهْلِها » وفي رِواية في الصحيح : « فأَوْحَى اللَّهُ تعالَى إِلَى هَذِهِ أَن تَبَاعَدِى، وإِلى هَذِهِ أَن تَقرَّبِي وقَال : قِيسُوا مَا بيْنهمَا ، فَوَجدُوه إِلَى هَذِهِ أَقَرَبَ بِشِبْرٍ فَغُفَرَ لَهُ » .  وفي روايةٍ : « فنأَى بِصَدْرِهِ نَحْوهَا » .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">21. </span></span>Ebû Saîd Sa`d İbni Mâlik İbni Sinân el-Hudrî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivayet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Vaktiyle doksan dokuz kişiyi öldürmüş bir adam vardı. Bu zât yeryüzünde en büyük âlimin kim olduğunu soruşturdu. Ona bir râhibi gösterdiler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu adam râhibe giderek:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Doksan dokuz adam öldürdüm. Tövbe etsem kabul olur mu? diye sordu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Râhip:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Hayır, kabul olmaz, deyince onu da öldürdü. Böylece öldürdüğü adamların sayısını yüz’e tamamladı. Sonra yine yeryüzünde en büyük âlimin kim olduğunu soruşturdu. Ona bir âlimi tavsiye ettiler. Onun yanına giderek:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Yüz kişiyi öldürdüğünü söyledi; tövbesinin kabul olup olmayacağını sordu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Âlim:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Elbette kabul olur. İnsanla tövbe arasına kim girebilir ki! Sen falan yere git. Orada Allah Teâlâ’ya ibadet eden insanlar var. Sen de onlarla birlikte Allah’a ibadet et. Sakın memleketine dönme. Zira orası fena bir yerdir, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Adam, denilen yere gitmek üzere yola çıktı. Yarı yola varınca eceli yetti.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Rahmet melekleriyle azap melekleri o adamı kimin alıp götüreceği konusunda tartışmaya başladılar.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Rahmet melekleri:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- O adam tövbe ederek ve kalbiyle Allah’a yönelerek yola düştü, dediler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Azap melekleri ise:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- O adam hayatında hiç iyilik yapmadı ki, dediler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu sırada insan kılığına girmiş bir melek çıkageldi. Melekler onu aralarında hakem tayin ettiler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hakem olan melek:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Geldiği yerle gittiği yeri ölçün. Hangisine daha yakınsa, adam o tarafa aittir, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Melekler iki mesâfeyi de ölçtüler. Gitmek istediği yerin daha yakın olduğunu gördüler. Bunun üzerine onu rahmet melekleri alıp götürdü. Buhârî, Enbiyâ 54; Müslim, Tevbe 46, 47, 48</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Sahîh(-i Müslim)</span>deki bir başka rivayete göre:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“O kimse iyi insanların yaşadığı köye bir karış daha yakın olduğundan oralı sayıldı.”</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Sahîh(-i Müslim)</span>deki bir diğer rivayete göre:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Allah Teâlâ öteki köye uzaklaşmasını, beriki köye yaklaşmasını, meleklere de iki mesâfenin arasını ölçmelerini emretti. Adamın beriki köye bir karış daha yakın olduğu görüldü. Bunun üzerine affedildi.”</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bir başka rivayette ise:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Adam göğsünün üzerinde öteki köye doğru ilerledi” denilmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ebû Saîd el-Hudrî</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Tam adı Sa’d İbni Mâlik İbni Sinân el-Hudrî’dir. Medine’de müslüman bir ailede büyüdü. İslâmiyet ile çocukluk yıllarında şereflendi. Mescid-i nebevî’nin inşâsına yardım etti. Uhud savaşına katılmayı çok istediği halde, Resûl-i Ekrem onun henüz çocuk olduğunu söyleyerek bu dileğini kabul etmedi. Babasının Uhud’da şehid olmasından sonra, şiddetli geçim sıkıntısı çekti. Hatta açlıktan karnına taş bağlamak zorunda kaldı. Yine böyle açlıktan kıvrandığı bir gün annesinin ısrarıyla Hz. Peygamber’e durumunu anlatmak ve ondan yardım istemek üzere huzuruna gitti. Resûl-i Ekrem ona, istemekten sakınanı Allah’ın iffetli kılacağını, halktan bir şey beklemeden elinde olanla yetineni zengin edeceğini, sabretmek isteyene de sabır vereceğini söyledi. O günden sonra Ebû Saîd kimseden bir şey talep etmedi. İşleri yoluna girdi ve Medineli müslümanlar arasında sayılı zenginlerden oldu.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">İlk defa Hendek Gazvesine daha sonra 12 gazveye iştirak etti. Bazı seriyyelerde görev aldı, hatta seriyye komutanlığı yaptı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Ashâb-ı kirâm’ın fakihlerinden olması sebebiyle Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’in vefâtından sonra Medine’de fetvâ vermekle ve öğretimle meşgul oldu. Ayrıca Ebû Saîd el-Hudrî, binden fazla hadis rivâyet eden ve  müksirûn diye anılan yedi sahâbîden biridir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Birgün Medine valisi Mervân İbni Hakem’in oturmakta olduğu yerden bir cenâze götürüyorlardı. Mervân ayağa kalkmadı. Bunun üzerine Ebû Saîd:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- “Biz Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile oturuyorken bir cenâze geçti. Efendimiz derhal ayağa kalktılar” diye hadisi okuyunca Mervân ayağa kalkmak zorunda kaldı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> Ebû Saîd kendisine baş vurulan konularda Hz. Peygamber’den duyduğu bir hadisle veya onun yaptığını gördüğü bir fiille cevap verirdi. Böylece Peygamber Efendimiz’in sünnetinin ümmet arasında gerek bilgi gerekse uygulama olarak yayılmasına gayret gösterirdi.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Ebû Saîd hak yanlısı bir kimse olduğu kadar cesur, pek sabırlı ve fedâkar bir zât idi.Yoksullara, yetimlere dâima yardım eder, bakıma muhtaç çocukları evine alarak besler, büyütür ve eğitirdi. 74 (694) yılında, seksen küsur yaşlarında iken bir cuma günü vefât etti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Günahlar ne kadar çok ne kadar büyük olursa olsun, onlardan kurtulmanın mutlaka bir yolu vardır. Adam öldürmek büyük günahlardan biridir. Bir katil beş on kişiyi değil, yüz kişiyi bile öldürmüş olsa, Allah’ı inkâr etmedikten sonra günahını affettirmesi mümkündür. İşte hadisimiz bu gerçeği çarpıcı bir misalle anlatmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Îsâ’dan sonraki zamanlarda doksan dokuz kişiyi öldüren bir adam, yaptığı yanlışı sonunda anlamış, günahlarından temizlenmeyi arzu etmiş, bunun mümkün olup olmadığını öğrenmek üzere dünyanın en bilgili adamını aramaya başlamıştı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ne yazıkki ona âlim diye gösterilen kimse, gerçek bir din âlimi değildi. Bunun için de o günah hastasına bir kurtuluş reçetesi veremedi. Vicdanını kanatmaya başlayan günahların dayanılmaz baskısı altında bulunan zavallı adam, derdinin bir devası bulunmadığını duyunca eski çılgınlıkları depreşti, âlim geçinen o adamı da cinayet listesine ekleyiverdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Halbuki o sözde âlim etraflıca düşünmeliydi. Öldürmeyi alışkanlık hâline getirmiş bir cinayet makinasıyla karşı karşıya bulunduğunu hesap etmeliydi. Arslan için parçalamak nasıl tabii bir olaysa, böylesi kimseler için de öldürmenin aynı derecede tabii olduğunu bilmeliydi. Ama bilemedi. Zira bunu bilecek kadar ilmi ve anlayışı yoktu. Allah Teâlâ’nın sonsuz merhamet sahibi olduğunu bilen bir âlim, tövbe yollarını arayan birini ümitsizlik batağına nasıl fırlatabilirdi. Bu olacak şey değildi. Tövbe kapısına yapışan bir günahkârı ilâhî rahmetin yıkayıp arıtacağını bilmeyen bir kimsenin ne ilmi ne de anlayışı olabilirdi. Halk o râhibin ibadetle meşgul olmasına bakarak kendisini âlim sanmıştı. Ne yazıkki bu câhil adam bir şey bilmediğini de bilmiyordu. Bir kurtuluş yolu arayan katile bu sebeple yanlış fetvâ vermiş ve böylece hem kendini mahvetmiş hem de karşısındakini günaha sokmuştu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Katilin ikinci arayışında, gerçek âlimi bulduğu görülmektedir. Çünkü bu adam samimiyetle tövbe eden bir kimseyi Allah Teâlâ’nın reddetmeyeceğini biliyordu. Bu sebeple o günahkâra ümit verdi ve bu davranışıyla o,<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> ilmin ibadetten üstün olduğunu</span></span> ortaya koydu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu âlimin günahkâr adama “Sakın memleketine dönme! Zira orası fena bir yerdir” şeklindeki tavsiyesi pek önemli bir gerçeği ortaya koymaktadır. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Üzüm üzüme baka baka kararır”</span></span> atasözünün de ifade ettiği gibi, kötü insanların çoğunlukta olduğu bir yerde yaşayan, ahlâkı bozulmuş kimselerle düşüp kalkmaya devam eden kimsenin, onların fena tesirinden kurtulması kolay değildir. Şu hâlde iyiye, doğruya ve güzele ulaşmak isteyen birinin, içinde yaşadığı kötü çevreyi mutlaka terk etmesi gerekir. Kara kazanın karasından kurtulmanın bir başka yolu yoktur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Güzel, temiz ve mutlu bir hayatı kucaklayıp ömür boyu bahtiyar yaşamanın ikinci şartı ise, o gerçek âlimin tavsiye ettiği gibi, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">iyi kimselerle bir arada olmaktır</span></span>. Onlarla düşüp kalkmak, Allah’a giden yolda onlarla birlikte yürümektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İyilerin zarar etmesi mümkün değildir. Yüce Rabbimiz’in iyi kimseleri gözetip kolladığı, günahlarını affederek onları cennetinde ağırlamak istediği bu hadîs-i şerîfte açıkca görülmektedir. Yüz kişiyi öldürmesine rağmen, Cenâb-ı Hak o günahkâr kulunun gönlünde parıldayan tövbe ışığını rahmet meleklerine göstermiş ve onu azap meleklerine karşı savunmalarını istemiştir. Anlaşıldığına göre azap melekleri o şahsın tövbe yolunu tuttuğunu bilmiyorlardı. Bu sebeple rahmet meleklerine “İyi ama o adam hayatında hiç iyilik yapmadı ki!” diye diretiyorlardı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tövbe etmeye karar verenleri bağışlayacağını bize canlı bir misalle göstermek isteyen Allah Teâlâ, rahmet melekleri ile azap melekleri arasındaki çekişmeyi halletmek üzere bir başka meleğini insan kılığında gönderdi; aralarında onu hakem tayin etmelerini diledi ve o meleğe nasıl hakemlik yapacağını öğretti.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i şerîfin bir başka rivayetinde Cenâb-ı Mevlâ’nın “öteki köye uzaklaşmasını, beriki köye de yaklaşmasını emretmesi”, yüz kişiyi bile öldürmüş olsalar tövbekâr kullarını affedeceğini ve onları rahmetiyle kucaklayacağını ortaya koymaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Furkan sûresinin 68-70. âyetlerinde Cenâb-ı Hakk’ın has kulları anlatılırken onların Allah Teâlâ’ya <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ortak koşmayacakları</span></span>, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">adam öldürmeyecekleri</span></span> ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">zina etmeyecekleri</span></span> belirtilir. Bu günahları işleyenlerin ise, yaptıklarının cezasını mutlaka çekecekleri ve kıyamet gününde pek kötü bir duruma düşecekleri anlatılır. Sonra da bir istisna yapılarak şöyle buyurulur:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ancak tövbe ve iman edip iyi işler yapanlar başkadır. Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır; engin merhamet sahibidir.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tövbe kapısını açık bırakarak günahkâr gönüllere soğuk sular serpen bu âyet-i kerîmeyi Zümer sûresinin 53. âyeti pekiştirmekte ve sonsuz merhamet sahibi Allah Teâlâ’dan asla ümit kesilmeyeceğini şöyle ifade etmektedir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ey kendilerinin aleyhinde çalışarak haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar.” </span></span>Bu kıssada anlatılan tövbekâr katilin İslâmiyet’ten önce yaşadığı, bu sebeple de onun bize örnek olamayacağı düşünülebilir. Burada dinimizin bir prensibini hatırlatmak faydalı olacaktır. Bu prensibe göre Allah ve Resûlü, eski milletlerin din ve inançlarına dair bazı bilgiler verdikten sonra o bilgilerin hükümsüz olduğunu belirtmezlerse, bunlar bizim için de bir kaynak ve dayanak olur. Peygamber Efendimiz bu kıssayı anlattıktan sonra onun bizim için geçersiz olduğunu söylemediğine göre, bu olaydan ders almamızı ve buna uygun hareket etmemizi istediği anlaşılmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Günahım bağışlanmaz diye ümitsiz olmamalıdır. Çünkü günah ne kadar büyük olursa olsun, Allah’ın merhameti daha büyüktür.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Cenâb-ı Hakk’ın kendisine tövbe nasip ettiği ve iyiliğe kabiliyetli olarak yarattığı kimse, büyük günahlar da işlemiş olsa, birgün gelir Allah’a yönelir; tövbe ederek günahlarını affettirir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. İyi bir âlim çok ibadet eden bilgisiz kişiden daha değerli ve faydalıdır. Kıssamızdaki câhil âbidin hem kendisini hem de kendisine akıl danışan kimseyi mahvetmesi, şuurlu âlimin ise hem kendisini hem de kendisine akıl danışanı kurtuluşa götürmesi bunu göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Halkın mânevî önderi durumunda olan kişilerin son derece anlayışlı, ümit verici ve sevgi dolu kimseler olması gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. İyi kimselerle dostluk kurmalı, fena hâlleri devam ettiği sürece kötü insanlardan uzak durmalıdır. Aksi hâlde kötülerin etkisinden kurtulmak mümkün değildir. İyilerle bir arada olma gayreti, kişinin doğru yolda olduğunu gösterir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">6. Resûl-i Ekrem Efendimiz ümmetini eğitirken geçmiş milletlerin ibretli hikâyelerine zaman zaman baş vurmuştur. Güzel dinimizin esaslarına ters düşmemek şartıyla, insanları irşad eden kimseler bu nevi kıssalardan faydalanabilir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">22- وعَنْ عبْدِ اللَّهِ بنِ كَعْبِ بنِ مَالكٍ ، وكانَ قائِدَ كعْبٍ رضِيَ الله عنه مِنْ بَنِيهِ حِينَ عَمِيَ، قال : سَمِعْتُ كعْبَ بن مَالكٍ رضِي الله عنه يُحَدِّثُ بِحدِيِثِهِ حِين تخَلَّف عَنْ رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، في غزوةِ تبُوكَ . قَال كعْبٌ : لمْ أَتخلَّفْ عَنْ رسولِ الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، في غَزْوَةٍ غَزَاها إِلاَّ في غزْوَةِ تَبُوكَ ، غَيْر أَنِّي قدْ تخلَّفْتُ في غَزْوةِ بَدْرٍ ، ولَمْ يُعَاتَبْ أَحد تَخلَّف عنْهُ ، إِنَّما خَرَجَ رسولُ الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم والمُسْلِمُونَ يُريُدونَ عِيرَ قُريْش حتَّى جَمعَ الله تعالَى بيْنهُم وبيْن عَدُوِّهِمْ عَلَى غيْرِ ميعادٍ . وَلَقَدْ شهدْتُ مَعَ رسولِ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ليْلَةَ العَقبَةِ حِينَ تَوَاثَقْنَا عَلَى الإِسْلامِ ، ومَا أُحِبُّ أَنَّ لِي بِهَا مَشهَدَ بَدْرٍ ، وإِن كَانتْ بدْرٌ أَذْكَرَ في النَّاسِ مِنهَا وكان من خبري حِينَ تخلَّفْتُ عَنْ رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، في غَزْوَةِ تبُوك أَنِّي لَمْ أَكُنْ قَطُّ أَقْوَى ولا أَيْسَرَ مِنِّي حِينَ تَخلَّفْتُ عَنْهُ في تِلْكَ الْغَزْوَة ، واللَّهِ ما جَمعْتُ قبْلها رَاحِلتيْنِ قطُّ حتَّى جَمَعْتُهُما في تلك الْغَزوَةِ ، ولَمْ يكُن رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يُريدُ غَزْوةً إِلاَّ ورَّى بغَيْرِهَا حتَّى كَانَتْ تِلكَ الْغَزْوةُ ، فغَزَاها رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم في حَرٍّ شَديدٍ ، وَاسْتَقْبَلَ سَفراً بَعِيداً وَمَفَازاً. وَاسْتَقْبَلَ عَدداً كَثيراً ، فجَلَّى للْمُسْلمِينَ أَمْرَهُمْ ليَتَأَهَّبوا أُهْبَةَ غَزْوِهِمْ فَأَخْبَرَهُمْ بوَجْهِهِمُ الَّذي يُريدُ ، وَالْمُسْلِمُون مَع رسول الله كثِيرٌ وَلاَ يَجْمَعُهُمْ كِتَابٌ حَافِظٌ « يُريدُ بذلكَ الدِّيَوان » قال كَعْبٌ : فقلَّ رَجُلٌ يُريدُ أَنْ يَتَغَيَّبَ إِلاَّ ظَنَّ أَنَّ ذلكَ سَيَخْفى بِهِ مَالَمْ يَنْزِلْ فيهِ وَحْىٌ مِن اللَّهِ ، وغَزَا رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم تلكَ الغزوةَ حين طَابت الثِّمَارُ والظِّلالُ ، فَأَنا إِلَيْهَا أَصْعرُ ، فتجهَّز رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم وَالْمُسْلِمُون معهُ ، وطفِقْت أَغدو لِكىْ أَتَجَهَّزَ معهُ فأَرْجعُ ولمْ أَقْض شيئاً ، وأَقُولُ في نَفْسى: أَنا قَادِرٌ علَى ذلك إِذا أَرَدْتُ، فلمْ يَزلْ يتمادى بي حتَّى اسْتمَرَّ بالنَّاسِ الْجِدُّ ، فأَصْبَحَ رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم غَادياً والْمُسْلِمُونَ معَهُ ، وَلَمْ أَقْضِ مِنْ جهازي شيْئاً ، ثُمَّ غَدَوْتُ فَرَجَعْتُ وَلَم أَقْض شَيْئاً ، فَلَمْ يزَلْ يَتَمادَى بِي حَتَّى أَسْرعُوا وتَفَارَط الْغَزْوُ ، فَهَمَمْتُ أَنْ أَرْتَحِل فأَدْركَهُمْ ، فَيَاليْتَني فَعلْتُ ، ثُمَّ لَمْ يُقَدَّرْ ذلك لي ، فَطفقتُ إِذَا خَرَجْتُ في النَّاسِ بَعْد خُرُوجِ رسُول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يُحْزُنُنِي أَنِّي لا أَرَى لِي أُسْوَةً ، إِلاَّ رَجُلاً مَغْمُوصاً عَلَيْه في النِّفاقِ ، أَوْ رَجُلاً مِمَّنْ عَذَرَ اللَّهُ تعالَى مِن الضُّعَفَاءِ ، ولَمْ يَذكُرني رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم حتَّى بَلَغ تَبُوكَ ، فقالَ وَهُوَ جَالِسٌ في القوْمِ بتَبُوك : ما فَعَلَ كعْبُ بْنُ مَالكٍ  ؟ فقالَ رَجُلٌ مِن بَنِي سلمِة : يا رسول الله حَبَسَهُ بُرْدَاهُ ، وَالنَّظرُ في عِطْفيْه . فَقال لَهُ مُعَاذُ بْنُ جَبَلٍ رضيَ اللَّهُ عنه . بِئس ما قُلْتَ ، وَاللَّهِ يا رسول الله مَا عَلِمْنَا علَيْهِ إِلاَّ خَيْراً ، فَسكَت رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم. فبَيْنَا هُوَ علَى ذلك رَأَى رَجُلاً مُبْيِضاً يَزُولُ به السَّرَابُ ، فقالَ رسولُ الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : كُنْ أَبَا خَيْثمَةَ ، فَإِذا هوَ أَبُو خَيْثَمَةَ الأَنْصَاريُّ وَهُوَ الَّذي تَصَدَّقَ بصاع التَّمْر حين لمَزَهُ المنافقون قَالَ كَعْبٌ : فَلَّما بَلَغني أَنَّ رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَدْ توَجَّهَ قَافلا منْ تَبُوكَ حَضَرَني بَثِّي ، فطفقتُ أَتذكَّرُ الكذِبَ وَأَقُولُ: بِمَ أَخْرُجُ من سَخطه غَداً وَأَسْتَعينُ عَلَى ذلكَ بِكُلِّ ذِي رَأْي مِنْ أَهْلي ، فَلَمَّا قِيلَ : إِنَّ رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قدْ أَظِلَّ قادماً زاحَ عَنِّي الْبَاطِلُ حَتَّى عَرَفتُ أَنِّي لم أَنج مِنْهُ بِشَيءٍ أَبَداً فَأَجْمَعْتُ صِدْقَةُ ، وأَصْبَحَ رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَادماً ، وكان إِذا قدمَ مِنْ سَفَرٍ بَدَأَ بالْمَسْجد فرَكعَ فيه رَكْعَتَيْنِ ثُمَّ جَلس للنَّاس ، فلمَّا فعل ذَلك جَاءَهُ الْمُخلَّفُونَ يعْتذرُون إِليْه وَيَحْلفُون لَهُ ، وكانوا بضعاً وثمَانين رَجُلا فقبل منْهُمْ عَلانيَتهُمْ وَاسْتغفَر لهُمْ وَوَكلَ سَرَائرَهُمْ إِلى الله تعَالى . حتَّى جئْتُ ، فلمَّا سَلَمْتُ تبسَّم تبَسُّم الْمُغْضب ثمَّ قَالَ : تَعَالَ، فجئتُ أَمْشي حَتى جَلَسْتُ بيْن يَدَيْهِ ، فقالَ لِي : مَا خَلَّفَكَ ؟ أَلَمْ تكُنْ قد ابْتَعْتَ ظَهْرَك، قَالَ قُلْتُ : يَا رَسُولَ الله إِنِّي واللَّه لَوْ جلسْتُ عنْد غيْركَ منْ أَهْلِ الدُّنْيَا لَرَأَيْتُ أَني سَأَخْرُج منْ سَخَطه بعُذْرٍ ، لقدْ أُعْطيتُ جَدَلا ، وَلَكنَّي وَاللَّه لقدْ عَلمْتُ لَئن حَدَّثْتُكَ الْيَوْمَ حديث كَذبٍ ترْضى به عنِّي لَيُوشكَنَّ اللَّهُ يُسْخطك عليَّ ، وإنْ حَدَّثْتُكَ حَديث صدْقٍ تجدُ علَيَّ فيه إِنِّي لأَرْجُو فِيه عُقْبَى الله عَزَّ وَجلَّ ، واللَّه ما كان لِي من عُذْرٍ ، واللَّهِ مَا كُنْتُ قَطُّ أَقْوَى وَلا أَيْسر مِنِّي حِينَ تَخلفْتُ عَنك قَالَ : فقالَ رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « أَمَّا هذَا فقَدْ صَدَقَ ، فَقُمْ حَتَّى يَقْضيَ اللَّهُ فيكَ » وسَارَ رِجَالٌ مِنْ بَنِي سَلمة فاتَّبعُوني ، فقالُوا لِي : واللَّهِ مَا عَلِمْنَاكَ أَذنْبتَ ذَنْباً قبْل هذَا ، لقَدْ عَجَزتَ في أن لا تَكُون اعتذَرْت إِلَى رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم بمَا اعْتَذَرَ إِلَيهِ الْمُخَلَّفُون فقَدْ كَانَ كافِيَكَ ذنْبكَ اسْتِغفارُ رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم لَك . قَالَ : فوالله ما زَالُوا يُؤنِّبُوننِي حتَّى أَرَدْت أَنْ أَرْجِعَ إِلى رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم فأَكْذِب نفسْي ، ثُمَّ قُلتُ لهُم : هَلْ لَقِيَ هَذا معِي مِنْ أَحدٍ ؟ قَالُوا : نَعَمْ لقِيَهُ معك رَجُلان قَالا مِثْلَ مَا قُلْتَ ، وقيل لَهمَا مِثْلُ مَا قِيلَ لكَ ، قَال قُلْتُ : مَن هُمَا ؟ قالُوا : مُرارةُ بْنُ الرَّبِيع الْعَمْرِيُّ  ، وهِلال ابْن أُميَّةَ الْوَاقِفِيُّ  ؟ قَالَ : فَذكَروا لِي رَجُلَيْنِ صَالِحَيْن قدْ شَهِدا بدْراً فِيهِمَا أُسْوَةٌ . قَالَ : فَمَضيْت حِينَ ذَكَروهُمَا لِي .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">  وَنهَى رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم عن كَلامِنَا أَيُّهَا الثلاثَةُ مِن بَين من تَخَلَّف عَنهُ ، قالَ : فاجْتَنبَنا النَّاس أَوْ قَالَ: تَغَيَّرُوا لَنَا حَتَّى تَنَكَّرت لِي في نفسي الأَرْضُ ، فَمَا هيَ بالأَرْضِ التي أَعْرِفُ ، فَلَبثْنَا عَلَى ذَلكَ خمْسِينَ ليْلَةً . فأَمَّا صَاحبايَ فَاستَكَانَا وَقَعَدَا في بُيُوتهمَا يَبْكيَانِ وأَمَّا أَنَا فَكُنتُ أَشَبَّ الْقَوْمِ وَأَجْلَدَهُمْ ، فَكُنتُ أَخْرُج فَأَشهَدُ الصَّلاة مَعَ الْمُسْلِمِينَ، وَأَطُوفُ في الأَسْوَاقِ وَلا يُكَلِّمُنِي أَحدٌ ، وآتِي رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم فأُسَلِّمُ عَلَيْهِ ، وَهُو في مجْلِسِهِ بعدَ الصَّلاةِ ، فَأَقُولُ في نفسِي : هَل حَرَّكَ شفتَيهِ بردِّ السَّلامِ أَم لاَ ؟ ثُمَّ أُصلِّي قريباً مِنهُ وأُسَارِقُهُ النَّظَرَ ، فَإِذَا أَقبَلتُ على صلاتِي نَظر إِلَيَّ ، وإِذَا الْتَفَتُّ نَحْوَهُ أَعْرَضَ عَنِّي ، حَتى إِذا طَال ذلكَ عَلَيَّ مِن جَفْوَةِ الْمُسْلمينَ مشَيْت حَتَّى تَسوَّرْت جدارَ حَائط أبي قَتَادَةَ وَهُوَا ابْن عَمِّي وأَحبُّ النَّاسَ إِلَيَّ ، فَسلَّمْتُ عَلَيْهِ فَواللَّهِ مَا رَدَّ عَلَيَّ السَّلامَ ، فَقُلْت لَه : يا أَبَا قتادَة أَنْشُدكَ باللَّه هَلْ تَعْلَمُني أُحبُّ الله وَرَسُولَه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ؟ فَسَكَتَ، فَعُدت فَنَاشَدتُه فَسكَتَ ، فَعُدْت فَنَاشَدْته فَقَالَ : الله ورَسُولُهُ أَعْلَمُ . فَفَاضَتْ عَيْنَايَ ، وَتَوَلَّيْتُ حَتَّى تَسَوَّرتُ الْجدَارَ</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">  فبَيْنَا أَنَا أَمْشي في سُوقِ المدينةِ إِذَا نَبَطيُّ  منْ نبطِ أَهْلِ الشَّام مِمَّنْ قَدِمَ بالطَّعَامِ يبيعُهُ بالمدينةِ يَقُولُ : مَنْ يَدُلُّ عَلَى كعْبِ بْنِ مَالكٍ ؟ فَطَفقَ النَّاسُ يشيرون له إِلَى حَتَّى جَاءَني فَدَفَعَ إِلى كتَاباً منْ مَلِكِ غَسَّانَ ، وكُنْتُ كَاتِباً . فَقَرَأْتُهُ فَإِذَا فيهِ : أَمَّا بَعْدُ فَإِنَّهُ قَدْ بلَغَنَا أَن صاحِبَكَ قدْ جَفاكَ ، ولمْ يجْعلْك اللَّهُ بدَارِ هَوَانٍ وَلا مَضْيعَةٍ ، فَالْحقْ بِنا نُوَاسِك ، فَقلْت حِين قرأْتُهَا: وَهَذِهِ أَيْضاً من الْبَلاءِ فَتَيمَّمْتُ بِهَا التَّنُّور فَسَجرْتُهَا .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">  حَتَّى إِذَا مَضَتْ أَرْبَعُون مِن الْخَمْسِينَ وَاسْتَلْبَثِ الْوَحْىُ إِذَا رسولِ رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يَأْتِينِي ، فَقَالَ: إِنَّ رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يَأَمُرُكَ أَنْ تَعْتزِلَ امْرأَتكَ ، فقُلْتُ: أُطَلِّقُهَا ، أَمْ مَاذا أَفعْلُ ؟ قَالَ: لا بَلْ اعتْزِلْهَا فلا تقربَنَّهَا ، وَأَرْسلَ إِلى صَاحِبيَّ بِمِثْلِ ذلِكَ . فَقُلْتُ لامْرَأَتِي : الْحقِي بِأَهْلكِ فَكُونِي عِنْدَهُمْ حَتَّى يَقْضِيَ اللُّهُ في هذَا الأَمر ، فَجَاءَت امْرأَةُ هِلالِ بْنِ أُمَيَّةَ رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم فقالتْ لَهُ : يا رسول الله إِنَّ هِلالَ بْنَ أُميَّةَ شَيْخٌ ضَائعٌ ليْسَ لَهُ خادِمٌ ، فهلْ تَكْرهُ أَنْ أَخْدُمهُ ؟ قال : لا، وَلَكِنْ لا يَقْربَنَّك . فَقَالَتْ : إِنَّهُ وَاللَّه مَا بِهِ مِنْ حَركةٍ إِلَى شَيءٍ ، وَوَاللَّه ما زَالَ يَبْكِي مُنْذُ كَانَ مِنْ أَمْرِهِ مَا كَانَ إِلَى يَوْمِهِ هَذَا . فَقَال لِي بعْضُ أَهْلِي: لَو اسْتأَذنْت رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم في امْرَأَتِك ، فقَدْ أَذن لامْرأَةِ هِلالِ بْنِ أُمَيَّةَ أَنْ تَخْدُمَهُ؟ فقُلْتُ: لا أَسْتَأْذِنُ فِيهَا رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، ومَا يُدْريني مَاذا يَقُولُ رسولُ الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم إِذَا اسْتَأْذَنْتُهُ فِيهَا وَأَنَا رَجُلٌ شَابٌّ فلَبِثْتُ بِذلك عشْر ليالٍ ، فَكَمُلَ لَنا خمْسُونَ لَيْلَةً مِنْ حينَ نُهي عَنْ كَلامنا .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> ثُمَّ صَلَّيْتُ صَلاَةَ الْفَجْرِ صباحَ خمْسينَ لَيْلَةً عَلَى ظهْرِ بَيْتٍ مِنْ بُيُوتِنَا ، فَبينَا أَنَا جَالسٌ عَلَى الْحال التي ذكَر اللَّهُ تعالَى مِنَّا ، قَدْ ضَاقَتْ عَلَيَّ نَفْسِى وَضَاقَتْ عَليَّ الأَرضُ بمَا رَحُبَتْ، سَمعْتُ صَوْتَ صَارِخٍ أوفي عَلَى سَلْعٍ يَقُولُ بأَعْلَى صَوْتِهِ : يَا كَعْبُ بْنَ مَالِكٍ أَبْشِرْ، فخرَرْتُ سَاجِداً ، وَعَرَفْتُ أَنَّهُ قَدْ جَاءَ فَرَجٌ فَآذَنَ رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم النَّاس بِتوْبَةِ الله عَزَّ وَجَلَّ عَلَيْنَا حِين صَلَّى صَلاة الْفجْرِ فذهَبَ النَّاسُ يُبَشِّرُوننا ، فذهَبَ قِبَلَ صَاحِبَيَّ مُبَشِّرُونَ ، وركض رَجُلٌ إِليَّ فرَساً وَسَعَى ساعٍ مِنْ أَسْلَمَ قِبَلِي وَأَوْفَى عَلَى الْجَبلِ ، وكَان الصَّوْتُ أَسْرَعَ مِنَ الْفَرَسِ ، فلمَّا جَاءَنِي الَّذي سمِعْتُ صوْتَهُ يُبَشِّرُنِي نَزَعْتُ لَهُ ثَوْبَيَّ فَكَسَوْتُهُمَا إِيَّاهُ ببشارَته واللَّه ما أَمْلِكُ غَيْرَهُمَا يوْمَئذٍ ، وَاسْتَعَرْتُ ثَوْبَيْنِ فَلَبسْتُهُمَا وانْطَلَقتُ أَتَأَمَّمُ رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يَتَلَقَّانِي النَّاسُ فَوْجاً فَوْجاً يُهَنِّئُونني بِالتَّوْبَةِ وَيَقُولُون لِي : لِتَهْنِكَ تَوْبَةُ الله عَلَيْكَ، حتَّى دَخَلْتُ الْمَسْجِدَ فَإِذَا رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم جَالِسٌ حَوْلَهُ النَّاسُ ، فَقَامَ طلْحَةُ بْنُ عُبَيْد الله رضي الله عنه يُهَرْوِل حَتَّى صَافَحَنِي وهَنَّأَنِي ، واللَّه مَا قَامَ رَجُلٌ مِنَ الْمُهاجِرِينَ غَيْرُهُ ، فَكَان كَعْبٌ لا يَنْساهَا لِطَلحَة . قَالَ كَعْبٌ : فَلَمَّا سَلَّمْتُ عَلَى رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، قال: وَهوَ يَبْرُقُ وَجْهُهُ مِنَ السُّرُور أَبْشِرْ بِخَيْرِ يَوْمٍ مَرَّ عَلَيْكَ ، مُذْ ولَدَتْكَ أُمُّكَ ، فقُلْتُ : أمِنْ عِنْدِكَ يَا رَسُول اللَّهِ أَم مِنْ عِنْد الله ؟ قَالَ : لاَ بَلْ مِنْ عِنْد الله عَز وجَلَّ ، وكانَ رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم إِذَا سُرَّ اسْتَنارَ وَجْهُهُ حتَّى كَأنَّ وجْهَهُ قِطْعَةُ قَمر، وكُنَّا نعْرِفُ ذلِكَ مِنْهُ، فلَمَّا جلَسْتُ بَيْنَ يدَيْهِ قُلتُ: يَا رسول اللَّهِ إِنَّ مِنْ تَوْبَتِي أَنْ أَنْخَلِعَ مِن مَالي صدَقَةً إِلَى اللَّهِ وإِلَى رَسُولِهِ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">فَقَالَ رَسُول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : أَمْسِكْ عَلَيْكَ بَعْضَ مَالِكَ فَهُوَ خَيْر لَكَ ، فَقُلْتُ إِنِّي أُمْسِكُ سَهْمِي الَّذي بِخيْبَر . وَقُلْتُ : يَا رَسُولَ الله إِن الله تَعَالىَ إِنَّما أَنْجَانِي بالصدق ، وَإِنْ مِنْ تَوْبَتي أَن لا أُحدِّثَ إِلاَّ صِدْقاً ما بَقِيتُ ، فوا لله ما علِمْتُ أحداً مِنَ المسلمِين أَبْلاْهُ اللَّهُ تَعَالَى في صدْق الْحَديث مُنذُ ذَكَرْتُ ذَلكَ لرِسُولِ الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم أَحْسَنَ مِمَّا أَبْلاَنِي اللَّهُ تَعَالَى ، وَاللَّهِ مَا تَعمّدْت كِذْبَةً مُنْذُ قُلْت ذَلِكَ لرَسُولِ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم إِلَى يَوْمِي هَذَا ، وَإِنِّي لأَرْجُو أَنْ يَحْفظني اللَّهُ تَعَالى فِيمَا بَقِي ، قَالَ : فَأَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى : { لَقَدْ تَابَ اللَّهُ عَلَى النَّبِيِّ وَالْمُهَاجِرِينَ والأَنْصَارِ الَّذِينَ اتَّبَعُوهُ في سَاعَةِ الْعُسْرةِ } حَتَّى بَلَغَ : { إِنَّه بِهِمْ رَءُوفٌ رَحِيمٌ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم وَعَلَى الثَّلاَثةِ الَّذينَ خُلِّفُوا حَتَّى إِذَا ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ الأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ }  حتى بلغ: { اتَّقُوا اللَّهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادقين }  [ التوبة : 117 ، 119 ] .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">  قالَ كعْبٌ : واللَّهِ مَا أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيَّ مِنْ نِعْمَةٍ قَطُّ بَعْدَ إِذْ هَدانِي اللَّهُ لِلإِسْلام أَعْظمَ في نَفسِي مِنْ صِدْقي رَسُولَ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم أَن لاَّ أَكُونَ كَذَبْتُهُ ، فأهلكَ كَمَا هَلَكَ الَّذِينَ كَذَبُوا إِن الله تَعَالَى قَالَ للَّذِينَ كَذَبُوا حِينَ أَنزَلَ الْوَحْيَ شَرَّ مَا قَالَ لأحدٍ ، فَقَالَ اللَّهُ تَعَالَى : {سيَحلِفون بِاللَّه لَكُمْ إِذَا انْقَلَبْتُم إِليْهِم لتُعْرِضوا عَنْهُمْ فأَعْرِضوا عَنْهُمْ إِنَّهُمْ رِجْس ومَأواهُمْ جَهَنَّمُ جَزاءً بِمَا كَانُوا يكْسبُون . يَحْلِفُونَ لَكُمْ لِتَرْضَوْا عَنْهُمْ فَإِنْ ترْضَوْا عَنْهُمْ فَإِن الله لاَ يَرْضَى عَنِ الْقَوْم الفاسقين َ }  [ التوبة 95 ، 96 ] .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">  قال كَعْبٌ : كنَّا خُلِّفْنَا أَيُّهَا الثَّلاَثَةُ عَنْ أَمْر أُولِئَكَ الَّذِينَ قَبِلَ مِنْهُمْ رَسُولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم حِينَ حَلَفوا لَهُ ، فبايعَهُمْ وَاسْتَغْفَرَ لَهُمْ ، وِأرْجَأَ رَسولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم أمْرَنا حَتَّى قَضَى اللَّهُ تَعَالَى فِيهِ بِذَلكَ ، قَالَ اللُّه تَعَالَى : { وَعَلَى الثَّلاَثَةِ الَّذِينَ خُلِّفُوا }  .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وليْسَ الَّذي ذَكَرَ مِمَّا خُلِّفنا تَخَلُّفُنا عَن الغزو ، وَإِنََّمَا هُوَ تَخْلَيفهُ إِيَّانَا وإرجاؤُهُ أَمْرَنَا عَمَّنْ حَلَفَ لَهُ واعْتذَرَ إِليْهِ فَقَبِلَ مِنْهُ . مُتَّفَقٌ عليه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">  وفي رواية « أَنَّ النَّبِيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم خَرَجَ في غَزْوةِ تَبُوك يَوْمَ الخميسِ ، وَكَان يُحِبُّ أَنْ يَخْرُجَ يَوْمَ الخميس » .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">  وفي رِوَايةٍ : « وَكَانَ لاَ يَقدُمُ مِنْ سَفَرٍ إِلاَّ نهَاراً في الضُّحَى . فَإِذَا قَدِم بَدَأَ بالمْسجدِ فصلَّى فِيهِ ركْعتيْنِ ثُمَّ جَلَس فِيهِ » .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">22. </span></span>Kâ’b İbni Mâlik<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> radıyallahu anh </span>gözlerini kaybettiği zaman onu elinden tutup götürme görevini üstlenen oğlu Abdullah’dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> ile birlikte Tebük Gazvesi’ne katılmadığına dair mâcerasını Kâ`b İbni Mâlik <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den şöyle anlatırken duydum:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in gittiği gazâlardan sadece Tebük Gazvesi’ne katılmamıştım. Gerçi Bedir Gazvesi’nde de bulunamamıştım. Zaten Bedir’e katılmadıkları için hiç kimse azarlanmamıştı. O vakit Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> ile müslümanlar (savaşmak için değil) Kureyş kervanını takibetmek için yola çıkmışlardı. Nihayet Allah Teâlâ müslümanlarla düşmanlarını, aralarında verilmiş herhangi bir karar olmadığı halde bir araya getiriverdi. Halbuki ben Akabe bîatının yapıldığı gece, İslâm’a yardım etmek üzere söz verirken Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in yanındaydım. Her ne kadar Bedir Gazvesi halk arasında Akabe gecesinden daha meşhursa da, ben Bedir’de bulunmayı Akabe’de bulunmaktan daha üstün görmem.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tebük Gazvesi’ne Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> ile birlikte gitmeyişim şöyle oldu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ben katılmadığım bu gazve sırasındaki kadar hiçbir zaman kuvvetli ve zengin olamamıştım. Vallahi Tebük Gazvesi’nden önce iki deveyi bir araya getirememiştim. Bu gazvede iki tane binek devesine sahip olmuştum. Bir de Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> bir gazveye hazırlandığı zaman asıl hedefi söylemez, bir başka yere gittiği sanılırdı. Fakat bu gazve sıcak bir mevsimde uzak bir yere yapılacağı ve kalabalık bir düşmanla karşı karşıya gelineceği için Resûl-i Ekrem durumu açıkladı. Savaşın özelliğine göre hazırlanabilmeleri için müslümanlara nereye gideceklerini söyledi. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> ile beraber sefere gidecek müslümanların sayısı çok fazlaydı. Adlarını bir deftere yazmak mümkün değildi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kâ’b sözüne şöyle devam etti:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Savaşa gitmemek için gözden kaybolunduğu takdirde, hakkında bir âyet nâzil olmadıkça, işin gizli kalacağı zannedilebilirdi. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> bu gazveyi meyvaların olgunlaştığı, gölgelerin arandığı sıcak bir mevsimde yapmıştı. Ben de bunlara pek düşkündüm. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> ile müslümanlar savaş hazırlığına başladılar. Ben de onlarla birlikte savaşa hazırlanmak için çıkıyor, fakat hiçbir şey yapmadan geri dönüyordum. Kendi kendime de “Canım, ne zaman olsa hazırlanırım” diyordum. Günler böyle geçti. Herkes işini ciddi tuttu ve bir sabah Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> ile birlikte müslümanlar erkenden yola çıktılar. Ben ise hâlâ hazırlanmamıştım. Yine sabah evden çıktım, hiçbir şey yapamadan geri döndüm. Hep aynı şekilde davranıyordum. Savaş henüz başlamamıştı, ama mücâhidler hayli yol almışlardı. Yola çıkıp onlara yetişeyim dedim, keşke öyle yapsaymışım; bunu da başaramadım. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem </span>savaşa gittikten sonra insanların arasına çıktığımda beni en çok üzen şey, savaşa gitmeyip geride kalanların ya münafık diye bilinenler veya âciz oldukları için savaşa katılamayan kimseler olmasıydı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> Tebük’e varıncaya kadar adımı hiç anmamış. Tebük’te ashâbın arasında otururken:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Kâ’b İbni Mâlik ne yaptı?” </span></span>diye sormuş. Bunun üzerine Benî Selime’den bir adam:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Yâ Resûlallah! Elbiselerine ve sağına soluna bakıp gururlanması onu Medine’de alıkoydu, demiş.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunun üzerine Muâz İbni Cebel ona:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ne fena konuştun! demiş. Sonra da Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span>’a dönerek, yâ Resûlallah! Biz onun hakkında hep iyi şeyler biliyoruz, demiş. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> hiçbir şey söylememiş. O sırada çok uzaklarda beyazlar giymiş bir adamın gelmekte olduğunu görmüş:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Bu Ebû Hayseme olaydı”</span></span> demiş. Bir de bakmışlar ki, gelen adam Ebû Hayseme el-Ensârî değil mi!</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ebû Hayseme, (bir savaş hazırlığı sırasında) bir ölçek hurma verdiği için münafıklara alay konusu olan zâttır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kâ’b sözüne şöyle devam etti:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in Tebük’ten Medine’ye hareket ettiğini öğrendiğim zaman beni bir üzüntü aldı. Söyleyeceğim yalanı düşünmeye başladım. Kendi kendime “Yarın onun öfkesinden nasıl kurtulacağım?” dedim. Yakınlarımdan görüşlerine değer verdiğim kimselerden akıl almaya başladım. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in gelmek üzere olduğunu söyledikleri zaman, kafamdaki saçma düşünceler dağılıp gitti. Onun elinden hiçbir şekilde kurtulamayacağımı anladım. Herşeyi dosdoğru söylemeye karar verdim. Peygamber<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> aleyhisselâm</span> sabahleyin Medine’ye geldi. Seferden dönerken önce Mescid-i Nebevî’ye gelerek iki rek’at namaz kılar, sonra halkın arasına gelip otururdu. Yine öyle yaptı. Bu sırada savaşa katılmayanlar huzuruna geldiler; neden savaşa gidemediklerini yemin ederek anlatmaya başladılar. Bunlar seksenden fazla kimseydi. Hz. Peygamber onların ileri sürdüğü mâzeretleri kabul etti; kendilerinden bîat aldı; Allah Teâlâ’dan bağışlanmalarını niyâz etti ve iç yüzlerini O’na bıraktı. Sonunda ben geldim. Selâm verdiğim zaman dargın dargın gülümsedi; sonra:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Gel!”,</span></span> dedi. Ben de yürüyerek yanına geldim ve önüne oturdum. Bana:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Niçin savaşa katılmadın? Binek hayvanı satın almamış mıydın?”</span></span> diye sordu. Ben de:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Yâ Resûlallah! Allah’a yemin ederim ki, senden başka birinin yanında bulunsaydım, ileri süreceğim mâzeretlerle onun öfkesinden kurtulabilirdim. Çünkü insanlara fikrimi kabul ettirmeyi iyi beceririm. Fakat yine yemin ederim ki, bugün sana yalan söyleyerek gönlünü kazansam bile,  yarın Cenâb-ı Hak işin doğrusunu sana bidirecek ve sen bana güceneceksin. Şayet doğrusunu söylersem, bana kızacaksın. Ama ben doğru söyleyerek Allah’dan hayırlı sonuç bekliyorum. Vallahi savaşa gitmemek için hiçbir özürüm yoktu. Hiçbir zaman da gazâdan geri kaldığım sıradaki kadar kuvvetli ve zengin olamamıştım, dedim.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kâ’b sözüne devamla dedi ki:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunun üzerine Hz. Peygamber:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “İşte bu doğru söyledi. Haydi kalk, senin hakkında Allah Teâlâ hüküm verene kadar bekle!”</span></span> buyurdu. Ben kalkınca Benî Selime’den bazıları yanıma takılarak:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Vallahi senin daha önce bir suç işlediğini bilmiyoruz. Savaşa katılmayanların ileri sürdükleri gibi bir mâzeret söyleyemedin. Halbuki günahlarının bağışlanması için Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span>’ın istiğfâr etmesi yeterdi, dediler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kâ’b sözüne şöyle devam etti:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Beni o kadar çok ayıpladılar ki, tekrar Resûlullah’ın yanına dönüp biraz önceki sözlerimin yalan olduğunu söylemeyi bile düşündüm. Sonra onlara:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Bana verilen cezaya çarptırılan bir başka kimse var mı? diye sordum.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Evet. Seninle beraber bu cezaya uğrayan iki kişi daha var, dediler. Onlar da senin gibi konuştular ve senin aldığın cevabı aldılar.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- O iki kişi kim? diye sordum.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Biri Mürâre İbni Rebî` el-Amrî, diğeri de Hilâl İbni Ümeyye el-Vâkıfî diyerek, herbiri Bedir Gazvesi’ne katılmış olan iki mükemmel örnek şahsiyetin adını verdiler. Bunun üzerine ben geri dönme düşüncesinden vazgeçerek yoluma devam ettim.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> savaşa katılmayanlardan sadece üçümüzle konuşulmasını yasakladı. İnsanlar bizimle konuşmaktan kaçındılar veya bize karşı tavırlarını değiştirdiler. Hatta bana göre yer yüzü bile değişti. Sanki burası benim memleketim değildi. Elli gün böyle geçti. İki arkadaşım boyunlarını büktüler; ağlayarak evlerinde oturdular. Ben ise onlardan daha genç ve dayanıklı idim. Dışarı çıkarak cemaatle namaz kılar, çarşılarda dolaşırdım. Fakat kimse benimle konuşmazdı. Namaz bittikten sonra Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> yerinde otururken yanına gelir, kendisine selâm verirdim. Kendi kendime “Acaba selâmımı alırken dudaklarını kıpırdattı mı kıpırdatmadı mı” diye sorardım. Sonra ona yakın bir yerde namaz kılar ve farkettirmeden kendisine bakardım. Ben namaza dalınca bana doğru döner, kendisine baktığım zaman da yüzünü çeviriverirdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslümanların bana karşı olan sert tutumları uzun süre devam edince, amcamın oğlu ve en çok sevdiğim insan Ebû Katâde’nin bahçesine gidip duvardan içeri atladım ve selâm verdim. Vallâhi selâmımı almadı. Ona:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ebû Katâde! Allah adına and vererek soruyorum. Benim Allah’ı ve Resûlullah’ı ne kadar sevdiğimi biliyor musun? diye sordum. Hiç cevap vermedi. Ona and vererek bir daha sordum. Yine cevap vermedi. Bir daha yemin verince:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Allah ve Resûlü daha iyi bilir, dedi. Bunun üzerine gözlerimden yaşlar boşandı. Geri dönüp duvardan atladım.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Birgün Medine çarşısında dolaşıyordum. Medine’ye yiyecek satmak üzere gelen Şamlı bir çiftçi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Kâ’b İbni Mâlik’i bana kim gösterir? diye sordu. Halk da beni gösterdi. Adam yanıma gelerek <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Gassân Meliki</span></span>’nden getirdiği bir mektup verdi. Ben okuma yazma bilirdim. Mektubu açıp okudum. Selâmdan sonra şöyle diyordu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Duyduğumuza göre Efendiniz seni üzüyormuş. Allah seni değerinin bilinmediği ve hakkının çiğnendiği bir yerde yaşayasın diye yaratmamıştır. Hemen yanımıza gel, sana izzet ikrâm edelim.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Mektubu okuyunca, bu da bir başka belâ, dedim. Hemen onu ateşe atıp yaktım.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Nihayet elli gün’den kırk’ı geçmiş, fakat vahiy gelmemişti. Birgün Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in gönderdiği bir şahıs çıkageldi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> sana eşinden ayrı oturmanı emrediyor, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Onu boşayacak mıyım, yoksa ne yapacağım? diye sordum.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Hayır, ondan ayrı duracak, kendisine yanaşmayacaksın, dedi. Hz. Peygamber diğer iki arkadaşıma da aynı emri gönderdi. Bunun üzerine karıma:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Allah Teâlâ bu mesele hakkında hüküm verene kadar ailenin yanına git ve onların yanında kal, dedim.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hilâl İbni Ümeyye’nin karısı Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’e giderek:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Yâ Resûlallah! Hilâl İbni Ümeyye çok yaşlı bir adamdır. Kendisine bakacak hizmetçisi de yoktur. Ona hizmet etmemde bir sakınca görür müsün? diye sormuş. Hz. Peygamber de:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Hayır görmem. Ama katiyen sana yaklaşmasın, buyurmuş. Kadın da şöyle demiş:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Vallahi onun kımıldayacak hâli yok. Allah’a yemin ederim ki, başına bu iş geleliberi durmadan ağlıyor.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kâ`b sözüne şöyle devam etti:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Yakınlarımdan biri bana: Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’den eşinin sana hizmet etmesi için izin istesen olmaz mı! Baksana Hilâl İbni Ümeyye’ye bakması için karısına izin verdi, dedi. Ben de ona: Hayır, bu konuda Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’den izin isteyemem. Üstelik ben genç bir adamım. İzin istesem bile Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span>’ın bana ne diyeceğini bilemem, dedim.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu vaziyette on gün daha durdum. Bizimle konuşulması yasaklandığından bu yana tam <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">elli gün</span></span> geçmişti. Ellinci gecenin sabahında, evlerimizden birinin damında sabah namazını kıldım. Allah Teâlâ’nın (Kur’ân-ı Kerîm’de bizden) bahsettiği üzere canım iyice sıkılmış, o geniş yeryüzü bana dar gelmiş bir vaziyette otururken, Sel Dağı’nın tepesindeki birinin var gücüyle:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- “Kâ`b İbni Mâlik! Müjde!” diye bağırdığını duydum. Sıkıntılardan kurtulma gününün geldiğini anlayarak hemen secdeye kapandım.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> sabah namazını kıldırınca, Allah Teâlâ’nın tövbelerimizi kabul ettiğini ilân etmiş. Bunun üzerine ahâlî bize müjde vermeye koşmuş. İki arkadaşıma da müjdeciler gitmiş. Bunlardan biri bana doğru at koşturmuş. Eslem kabilesinden bir diğer müjdeci koşup Sel Dağı’na tırmanmış, onun sesi atlıdan önce bana ulaşmış. Sesini duyduğum müjdeci yanıma gelip beni tebrik edince, sırtımdaki elbiseyi de çıkarıp müjdesine karşılık ona giydirdim. Vallahi o gün giyecek başka elbisem yoktu. Emanet bir elbise bulup hemen giydim. Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span>’ı görmek üzere yola koyuldum. Beni grup grup karşılayan sahâbîler tövbemin kabul edilmesi sebebiyle tebrik ediyor ve “Allah Teâlâ’nın seni bağışlaması kutlu olsun” diyorlardı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Nihayet Mescid’e girdim. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> ashâbın ortasında oturuyordu. Talha İbni Ubeydullah hemen ayağa kalktı, koşarak yanıma geldi, elimi sıktı ve beni tebrik etti. Vallahi muhâcirînden ondan başka kimse ayağa kalkmadı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Râvi der ki, Kâ’b, Talha’nın bu davranışını hiç unutmazdı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kâ’b sözüne şöyle devam etti:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span>’a selâm verdiğimde yüzü sevinçten parıldayarak:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Dünyaya geldiğinden beri yaşadığın bu en hayırlı gün kutlu olsun!”</span></span> buyurdu. Ben de:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Yâ Resûlallah! Bu tebrik senin tarafından mıdır, yoksa Allah tarafından mı? diye sordum.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Benim tarafımdan değil, Yüce Allah tarafından”</span></span>, buyurdu. Sevindiği zaman Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span>’ın yüzü parıldar, ay parçasına benzerdi. Biz de sevindiğini böyle anlardık.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûl-i Ekrem’in önünde oturduğumda:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Yâ Resûlallah! Tövbemin kabul edilmesine şükran olarak bütün malımı Allah ve Resûlullah uğrunda fakirlere dağıtmak istiyorum, dedim. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Malının bir kısmını dağıtmayıp elinde tutman senin için daha hayırlı olur”</span></span> buyurdu. Ben de:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Hayber fethinde hisseme düşen malı elimde bırakıyorum, dedikten sonra sözüme şöyle devam ettim. Yâ Resûlallah! Allah Teâlâ beni doğru söylediğimden dolayı kurtardı. Tövbemin kabul edilmesi sebebiyle, artık yaşadığım sürece sadece doğru söz söyleyeceğim.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Vallâhi bunu Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span>’a söylediğim gündenberi doğru sözlü olmaktan dolayı Allah Teâlâ’nın hiç kimseyi benden daha güzel mükâfatlandırdığını bilmiyorum. Yemin ederim ki, Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span>’a o sözleri söylediğim günden bu yana bilerek hiç yalan söylemedim. Kalan ömrümde de Cenâb-ı Hakk’ın beni yalan söylemekten koruyacağını umarım.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kâ’b sözüne devamla şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunun üzerine Allah Teâlâ şu âyet-i kerîmeleri indirdi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah (savaşa gitmek istemeyenlere izin vermesi sebebiyle) Peygamberini bağışladığı gibi, bir kısmının kalbi kaymak üzere iken güçlük zamanında Peygamber’e uyan muhâcirlerle ensârın da tövbelerini kabul etti. Çünkü Allah onlara çok şefkatli, pek merhametlidir.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Hani şu tövbeleri (Allah’ın emri gelene kadar) geri bırakılan üç kişinin de tövbesini kabul etti. Bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini iyice sıkıştırmıştı. Nihayet Allah’dan başka sığınılacak kimse olmadığını anlamışlardı. Eski hâllerine dönmeleri için Allah onların tövbelerini kabul etti. Çünkü Allah tövbeleri kabul edici ve bağışlayıcıdır.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ey imân edenler! Allah’ın azâbından korkun ve doğrularla beraber olun”</span></span> [Tevbe sûresi (9), 117-119].</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kâ’b şöyle devam etti:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah’a yemin ederim ki, beni İslâmiyet’le şereflendirdikten sonra Cenâb-ı Hakk’ın bana verdiği en büyük nimet, Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span>’ın huzurunda doğruyu söylemek ve yalan söyleyip de helâk olmamaktır. Çünkü Allah Teâlâ şu yalan söyleyenler hakkında vahiy gönderdiği zaman, hiç kimseye söylemediği ağır sözleri söyledi ve şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“O savaştan kaçanların yanına döndüğünüz zaman, kendilerini hesaba çekmiyesiniz diye Allah adına yemin ederler. Onlardan yüz çevirin. Çünkü onlar pistirler. Yaptıklarına ceza olmak üzere varacakları yer cehennemdir. Kendilerinden râzı olasınız diye size yemin de ederler. Siz onlardan râzı olsanız bile Allah fâsıklardan aslâ râzı olmaz”</span></span> [Tevbe sûresi (9), 95-96].</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kâ’b sözüne şöyle devam etti:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Biz üç arkadaşın bağışlanması, Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span>’ın yeminlerini kabul edip kendilerinden bîat aldığı ve Cenâb-ı Hak’dan affedilmelerini dilediği kimselerin bağışlanmasından (elli gün) geri kalmıştı. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>, hakkımızda Allah Teâlâ bir hüküm verene kadar bize yapacağı muameleyi tehir etmişti. Nihayet Allah Teâlâ -anlatıldığı üzere- hükmünü verdi. Allah Teâlâ’nın<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> “tövbeleri geri kalan üç kişinin...”</span></span> diye bahsettiği bu geri kalış, bizim savaştan geri kalmamız değildir; bu, Hz. Peygamber’e gelip yemin ederek mâzeretleri olduğunu söyleyenlerin özürlerini Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span>’ın kabul etmesi, bize yapacağı muameleyi ise geriye bırakması olayıdır.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Megâzî 79; Müslim, Tevbe 53. Ayrıca bk. Tirmizî, Tefsîru sûre (9)</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Diğer bir rivayet:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> Tebük Gazvesi’ne perşembe günü çıkmıştı. Sefere perşembe günü gitmeyi severdi” şeklindedir. Buhârî, Cihâd 103</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Başka bir rivayette ise:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Seferden mutlaka gündüzün kuşluk vakti dönerdi. Dönünce de ilk iş olarak Mescid’e uğrar, iki rek’at namaz kılar, sonra orada otururdu” denilmektedir. Müslim, Müsâfirîn 74; Ebû Dâvûd, Cihad 166</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kâ’b İbni Mâlik</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Bu azîz sahâbî Resûlullah Efendimiz’in üç meşhur şâirinden biridir. Medineli olup Hazrec kabilesindendir. İkinci Akabe bîatında bulunarak Efendimiz’i Medine’ye dâvet eden bahtiyarlardan biri de odur. Tebük Gazvesi’ne katılmayan üç kişiden biri olması ve elli günlük boykottan sonra âyet-i kerîme ile aklanması onun şöhretini daha da artırmıştır. Hicretten sonra Peygamber Efendimiz Mekkeli bir muhâcir ile Medineli bir ensârı kardeş ilân ettiği zaman, onu cennetle müjdelenen on kişiden (aşere-i mübeşşere’den) biri olan <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Talha İbni Ubeydullah </span></span>ile kardeş yapmıştı. </span>Hadîsi şerîf<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">te okuduğumuz üzere, haklarında ilâhî af çıkıp da Kâ’b Peygamber Efendimiz’in huzuruna girdiği zaman, sadece Hz. Talha’nın ayağa kalkıp koşarak gelmesinin ve onu heyecanla tebrik etmesinin sebebi, aralarındaki bu kardeşlikti. Kâ’b İbni Mâlik onun bu davranışını hiç unutmadı ve her fırsatta şükranla andı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Kâ’b sadece Bedir ve Tebük Gazveleri’nde bulunamadı. Uhud Gazvesi’nde düşmanla yiğitçe savaştı ve on yedi yara aldı. Demekki onun Tebük Gazvesi’ne gitmemesi, korkaklığı sebebiyle değildi. Kendisinden seksen kadar hadis rivayet edilmiştir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Kâ’b hicretin 54. yılında (674) vefat etti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu hadîs-i şerîf İslâm âlimlerince çok önemli görülmüş, ondan elli kadar hüküm çıkarılmıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu uzun hadiste öncelikle tövbenin önemi belirtilmekte, ikinci olarakta genel harb ilân edildiği bir zamanda savaştan kaçmanın günâhı gösterilmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Söze önce bu gazvenin neden bu kadar önemli olduğunu anlatarak başlayalım:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> Tebük Gazvesi hicretin dokuzuncu yılı Recep ayında (Ekim 630’da) yapıldı. O yıl Medine’de ve diğer İslâm topraklarında büyük bir kuraklık hüküm sürüyordu. Bunu haber alan Bizans kıralı Herakliyüs, müslümanlara öldürücü darbeyi indirmek üzere <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">kırk bin</span></span> kişilik bir kuvvet hazırladı. Peygamber Efendimiz bu haberi tam zamanında aldı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Mevsim sıcak, gidilecek yer de uzak olduğu için her zaman yaptığının aksine bu defa seferin nereye yapılacağını açıkca söyledi. Müslümanların arasındaki münafıklar moral bozmak için hem aşırı sıcakları hem de gidilecek yerin uzak oluşunu hep ileri sürüyorlar ve Herakliyüs’ün kalabalık ordusu karşısına çıkmanın bir intihar olacağını söylüyorlardı. Bu propaganda bazı kimseler üzerinde gerçekten tesirli oluyordu. İşte bu sırada müslümanları uyarmak için Tevbe sûresinin 38-41. âyetleri nâzil oldu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ey imân edenler! Size ne oldu ki, Allah yolunda sefere çıkın dendiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz? Dünya hayatını âhirete tercih mi ediyorsunuz? Fakat dünya hayatının faydası âhiretin yanında pek azdır.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Âyet-i kerîmenin devamında Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span>’a yardım etmezlerse ona Allah’ın yardım edeceği söyleniyor, hicret sırasında nasıl yardım ettiği de anlatılıyordu. Bu âyetler üzerine müslümanlar hemen derlenip toparlandılar ve savaş hazırlığına başladılar.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Ömer’in Hz. Ebû Bekir’i hayır yarışında geçmeyi düşünerek <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">malının yarısını</span></span> getirdiği, fakat Ebû Bekir hazretlerinin <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">bütün malını</span></span> ortaya koyarak büyüklüğünü bir daha gösterdiği olay bu savaş hazırlığı sırasında meydana gelmişti. Hz. Osman <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">950 deve ile 100 atı</span></span> yine bu sırada bağışlamıştı. Sonunda İslâm ordusu hazırlanmış, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">otuz bin</span></span> mücâhid Tebük yolunu tutmuştu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İslâm tarihine <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bekkâîn</span></span> (ağlayanlar) diye geçecek olan yedi fakir müslüman, maddî imkânları olmadığı ve bu sebeple savaşa katılamadıkları için hüngür hüngür ağlıyorlardı. Münafıkların çoğu bahâneler uydurup savaşa katılmamıştı. İşin fenası Bedir dışında Hz. Peygamber’in yanı başında bütün savaşlara katılmış olan Kâ’b İbni Mâlik ile diğer iki Bedir gazisi ihmâlleri sebebiyle Tebük Gazvesi’ne katılmıyorlardı. Nefisleri onları yenmişti.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Savaş şöyle sonuçlandı: Müslümanların büyük bir kalabalıkla geldiğini öğrenen hıristiyan ordusu, onların karşısına çıkmaya cesaret edemedi. İslâm ordusu da geri dönüp geldi. Fakat müslümanlar bu savaşta çok eziyet çektiler. Görüldüğü üzere Tebük savaşı müslümanlığın kaderi açısından çok önemliydi. Ona herkesin mutlaka katılması gerekiyordu. Kâ’b İbni Mâlik’e ve arkadaşlarına iyi bir ders verilmesinin sebeplerinden biri de bu idi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tekrar başa dönerek şunu belirtelim:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i şerîfte samimiyetle yapılan tövbelerin Allah Teâlâ’yı son derece memnun ettiği ortaya konmakta, günahına üzülen kullarının kendisine yönelmelerinden pek hoşnut olduğu belirtilmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kâ’b İbni Mâlik’e müslümanların yaptığı elli günlük boykota rağmen onun din kardeşleriyle ilgiyi kesmemesi, Peygamber Efendimiz’in etrafında dolaşarak ona selâm vermeye çalışması, acaba selâmımı aldı mı diye dudaklarının hareketini gözlemesi, onun ne kadar samimi bir müslüman olduğunu ispat etmektedir.  Başta Resûl-i Ekrem <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem </span>olmak üzere müslümanlardan kopmanın, onlardan ayrı kalmanın, onlar tarafından toplum dışı bırakılmanın iyi bir müslüman için ne korkunç bir ceza olduğu bu olayda bütün açıklığı ile görülmektedir. Şu hâlde bir müslüman din kardeşlerinin nefretini üzerine çekecek bir iş yapmanın çok büyük bir hata olduğunu hatırından çıkarmamalı ve onlar tarafından hor görülecek bir işi asla yapmamalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Şu da hiçbir zaman unutulmamalıdır ki, Peygamber Efendimiz’in bu olayda böylesine sert davranmasının asıl sebebi, savaştan kaçmanın şahısları değil İslâm toplumunu ve müslümanların kaderini yakından ilgilendirmesidir. Zira Peygamber Efendimiz şahsını ilgilendiren hiçbir olaya böyle tepki göstermemiştir. Şahsını ilgilendiren kusurları hep hoş görmüş, hata edenleri hemen bağışlamıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Neticede şunu anlıyoruz: İnsan yanılabilir, günah işleyebilir. Yapılan suç ne kadar ağır olursa olsun, kul hatasını kabul etmeli ve Cenâb-ı Hakk’a karşı dürüst davranmalıdır. Günahları sadece O’nun bağışlayacağını bilerek hatasının affı için Allah Teâlâ’ya yalvarıp yakarmalıdır. Daha da önemlisi, insan hiçbir zaman ümitsizliğe düşmemeli, günahlarım bağışlanmaz diye düşünmemelidir. Tam aksine benim Yüce Rabbim bağışlayıcıdır, diye hep ümitvâr olmalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Müslüman doğru sözlü olmalı; hata ettiği zaman da kusurunu, günahını kabul etmelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Samimi bir mü’min günah işlediği zaman üzülmeli, pişmanlık duymalı, ben niçin böyle davrandım diye ağlayıp sızlamalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Hatayı kime karşı yapmışsa onun gönlünü almaya ve kendisini bağışlatmaya çalışmalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Bir görevi yapamadığı zaman üzüntü duymalı, ben bu görevi niçin yapmadım diye düşünüp kendisini hesaba çekmelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Allah’a ve Resûlü’ne herkesten çok itâat etmeli, en üstün saygıyı onlara karşı beslemelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">6. Allah yolunda savaşa çağırıldıkları zaman, durumları ne olursa olsun, müslümanlar gönül rızasıyla hemen bu savaşa katılmalı, savaştan asla kaçmamalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">7. Ashâb-ı kirâmın Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span>’a karşı ne kadar açık sözlü olduğu, kendi aleyhlerine bir sonuç doğursa bile gerçeği söylemekten kaçınmadıkları görülmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">8. İnsanların iç yüzleri Allah’a bırakılmalı ve bir şeyi niçin yaptıkları kurcalanmamalıdır. Zaten samimi davranmayanlar zamanla kendiliğinden ortaya çıkacaktır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">9. Bir idareci, açıkca günah işlemekten çekinmeyen müslümanları yola getirmek düşüncesiyle, diğer müslümanların onlarla olan davranışlarını sınırlayabilir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">10. Peygamber Efendimiz’in ashâbına şefkati, onları memnun eden bir habere onlarla birlikte sevinmesi sahip olduğu ahlâkın üstünlüğünü göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">11. Bir kimsenin münafık veya kâfir olduğu anlaşılırsa, mü’min bir kadın hayatını öyle biriyle devam ettirmemelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">12. Birini mutlu edecek bir haber duyunca ona müjde vermek, bir olaya sevinen birini tebrik etmek İslâmî bir âdet olduğu gibi, müjde alan kimsenin müjdeyi getirene hediye vermesi de hoş bir gelenektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">13. Faziletli bir kimse için ayağa kalkmayı dinimiz makbul bir davranış kabul etmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">14. Bir nimete kavuşan veya bir sıkıntıdan kurtulan kimse sadaka vermelidir. Fakat Allah rızası için bütün malını dağıtıp da başkalarına muhtaç duruma düşmemelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">15. Doğruluk ve doğru sözlülük insanı hem dünyada hem de âhirette kurtarır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">16. Allah Teâlâ’nın bir lutfuna eren kimse, buna çok sevindiğini belli etmeli ve bu nimetinden dolayı Cenâb-ı Hakk’a şükretmelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">23- وَعَنْ أبي نُجَيْد بِضَم النُّونِ وَفَتْح الْجيِمِ  عِمْرانَ بْنِ الحُصيْنِ الخُزاعيِّ رَضِي اللَّهُ عَنْهُمَا أَنَّ امْرأَةً مِنْ جُهينةَ أَتَت رَسُولَ الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم وَهِيَ حُبْلَى مِنَ الزِّنَا ، فقَالَتْ : يَا رسول الله أَصَبْتُ حَدّاً فأَقِمْهُ عَلَيَّ ، فَدَعَا نَبِيُّ الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم وَليَّهَا فَقَالَ : أَحْسِنْ إِليْهَا ، فَإِذَا وَضَعَتْ فَأْتِنِي فَفَعَلَ فَأَمَرَ بِهَا نَبِيُّ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، فَشُدَّتْ عَلَيْهَا ثِيَابُها ، ثُمَّ أَمَرَ بِهَا فرُجِمتْ ، ثُمَّ صلَّى عَلَيْهَا . فَقَالَ لَهُ عُمَرُ : تُصَلِّي عَلَيْهَا يَا رَسُولَ اللَّهِ وَقَدْ زَنَتْ ، قَالَ : لَقَدْ تَابَتْ تَوْبةً لَوْ قُسِمَتْ بَيْن سبْعِينَ مِنْ أَهْلِ المدِينَةِ لوسعتهُمْ وَهَلْ وَجَدْتَ أَفْضَلَ مِنْ أَنْ جَادَتْ بِنفْسهَا للَّهِ عَزَّ وجَل؟،» رواه مسلم .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">23.</span></span> Ebû Nüceyd İmrân İbni Husayn el-Huzâî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anhümâ’</span>dan rivayet edildiğine göre Cüheyne kabilesinden zina ederek gebe kalmış bir kadın Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span>’ın huzuruna geldi ve:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Yâ Resûlallah! Cezayı gerektiren bir suç işledim. Cezamı ver, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunun üzerine Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span> kadının velisini çağırttı. Ona:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Bu kadına iyi davran! Doğum yapınca bana getir!”</span></span> buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Adam Resûl-i Ekrem’in buyurduğu gibi yaparak kadını doğumdan sonra getirdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> kadının üzerine elbisesinin iyice bağlanmasını emretti; sıkı sıkıya bağladılar. Sonra Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span>’ın emri üzerine taşlanarak öldürüldü. Daha sonra Resûl-i Ekrem kadının cenaze namazını kıldı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Ömer:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Yâ Resûlallah! Zina etmiş bir kadının namazını mı kılıyorsun? diye sorunca Hz. Peygamber şunları söyledi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“O kadın öyle bir tövbe etti ki, şayet onun tövbesi Medine halkından yetmiş kişiye taksim edilseydi, hepsine yeterdi. Sen Cenâb-ı Hakk’ın rızasını kazanmak için can vermekten daha üstün bir şey biliyor musun?”</span></span> Müslim, Hudûd 24. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Hudûd 24; Nesâî, Cenâiz 64</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İmrân İbni Husayn</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Huzâa kabilesinden olan Ebû Nüceyd İmrân İbni Husayn, hicretin yedinci yılında (628) babası ve Ebû Hüreyre ile birlikte müslüman oldu. Resûl-i Ekrem ile birlikte muhtelif gazvelere katıldı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Daha sonraları Basra kadısı oldu. Basralılara İslam hukukunu öğretti. Hasan-ı Basrî hazretleri, Basralılara İmrân İbni Husayn’dan daha çok faydası dokunan birinin bu şehre ayak basmadığını söylerdi.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Giyimine kuşamına pek dikkat eder ve Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’in:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Allah Teâlâ bir kuluna nimet verince, onu kulunun üzerinde görmekten memnun olur” </span></span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">buyurduğunu söylerdi.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">İmrân İbni Husayn’ın Allah Teâlâ’nın huzurunda hesap vermenin zorluğunu düşünerek:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- “Keşke rüzgârın savurduğu kül olsaydım” dediği rivayet edilir. Peygamber Efendimiz’den 180 hadis rivayet etmiştir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">İmrân İbni Husayn, otuz yıl süren bir karın rahatsızlığından sonra hicretin 52. yılında (672) Basra’da vefat etti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bir mü’min için önemli olan, Rabbinin huzuruna tertemiz varmaya gayret etmektir. Rabbinin hoşnutluğunu kazanmak için canını vermesi, rûhunu teslim etmesi gerekse bile bunu seve seve yapmalıdır. Bir günah işleyince önce Allah’tan korkmalı, yaptığına pişman olmalı, gözyaşları dökerek ağlamalı ve kendini bağışlaması için Rabbine yalvarmalıdır. Samimi bir müslümanın yapacağı budur. Fakat samimiyet ve ihlâs derece derecedir. Bu olay başından geçen hanım sahâbînin <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">samimiyeti ve ihlâsı</span></span>, bizim takdirlerimizin çok üzerindedir. O Cenâb-ı Hakk’a bütün varlığıyla dönmüş ve dünyalara sığmayan muazzam imanıyla el açıp bağışlanma dilemiştir. Âhirette Mevlâ’sının huzurunda böyle bir günahtan dolayı hesaba çekilip perişan olmaktansa, cezasını dünyada çekip kurtulmayı tercih etmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Samimiyet ve ihlâsla</span></span> yapılan tövbenin insanı günahlarından arındıracağı kesindir. Âyetler ve hadisler bunu ortaya koymaktadır. Fakat bu hanım sahâbî, belki de tövbesinin samimi olamayacağını düşünmüş, vermesi gereken hesabı kesin bir şekilde dünyada görüp bitirmek istemiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Görüldüğü üzere bu bir iman meselesidir. İmanı böylesine güçlü olanların, tövbesi de farklıdır. Nitekim Efendimiz onun tövbesinin sadece kendisini kurtaracak bir güçte değil,<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> yetmiş kişiye </span></span>dağıtılsa, hepsinin günahlarını bağışlatacak bir kuvvete sahip olduğunu belirtmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İmanı güçlü olan biri, zina gibi ağır bir suç işleyebilir mi? diye sorulabilir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Evet, işleyebilir. Çünkü günahdan sadece peygamberler korunmuştur. Onların dışındaki bütün insanlar hata edip büyük günah işleyebilir. Kul daima kusurludur ve her zaman yanılabilir. Hep zayıf zamanını kollayıp duran nefsi ile şeytanın oyununa gelebilir. Bu durumda önemli olan, günahı işledikten sonra ne yapacağını bilmektir. Bir kul, günah işlemeyi yasaklayan Rabbini hatırlayarak pişmanlık duyuyor ve yaptığına üzülerek “Rabbim bağışla!” diye inleyebiliyorsa, kurtuluş yoluna girmiş demektir. Çünkü kulunun günahları gökleri tutsa bile, el açıp kendine yalvardığı ve affını dilediği sürece onu bağışlayacağını vâdeden Allah Teâlâ’dır (Tirmizî, Daavât 99).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Başından bu olay geçen hanım sahâbînin kim olduğu bilinmemektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu genel açıklamadan sonra şimdi de hadisimizdeki bazı hususlara ışık tutalım:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Recm</span></span> denilen taşlanarak öldürme cezası, zina eden <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">evli veya başından nikâh geçmiş</span></span> erkeklere ve kadınlara verilir.<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Evli olmayanlar ise sopa vurularak</span></span> cezalandırılır. Recm edilen bu hanımın evli veya daha önce evlenmiş olduğu anlaşılmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamber Efendimiz’in, kadının en yakın akrabasını çağırarak ona iyi davranmasını tenbih etmesinin sebebi, bu ayıbı nasıl işledin diye onu üzmelerine engel olmaktır. Zira günahının büyüklüğünü böylesine anlamış ve ondan arınmak için canını vermeyi göze almış birini tekrar utandırmaya kalkmak insânî bir davranış değildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Taşlama cezasının doğumdan sonra verilmesinin sebebi, karnındaki mâsum yavruyu ölümden kurtarmaktır. Bâkire iken zina ederek gebe kalan bir kadın, sopa vurulma cezasına çarptırılsa bile, doğum yapması beklenir, ondan sonra cezası uygulanır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ceza verilmeden önce elbisenin bedene iyice bağlanmasının sebebi, ceza uygulanırken vücudun açılarak mahrem yerlerin görünmesine engel olmaktır. Hz. Ömer’in sorusu ile Peygamber Efendimiz’in ona verdiği cevap da üzerinde çokca düşünülmesi gereken bir konudur. Olay şöyledir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">O aziz tövbekârın mübarek rûhu günah kirini dünyada bırakarak Yüce Mevlâ’sına uçup gittikten sonra cenazesi yıkanmış, kefenlenmişti. Peygamber Efendimiz cenaze namazını kıldırmaya kalkınca, Hz. Ömer hayret etti. Çünkü birinin cenaze namazını kılmak, ona değer vermek ve bağışlanmasını Cenâb-ı Hak’tan istemekti.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Ömer sadece işlenen günahın büyüklüğüne bakıyor, o günahtan sonra yapılan tövbenin büyüklüğünü görmüyordu. Bu sebeple Resûl-i Ekrem’in öyle bir günahkârın cenaze namazını niçin kıldığını öğrenmek istedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Efendimiz de ona verdiği cevapta; o kadın öyle bir tövbe etti ki, şayet onun tövbesi Medineli yetmiş günahkâra dağıtılsa, herbirinin günahlarını affettirir ve kendilerini temize çıkarır, demek suretiyle <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ihlâs ve samimiyetin</span></span> kurtarıcı ve yüceltici özelliğini belirtmiş oldu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu hadîs-i şerîfte, Peygamberler Sultanı Efendimiz’in büyüklüğü bir kere daha görüldü. İnsana verdiği üstün değer daha iyi anlaşıldı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu olayın <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Sahîh-i Müslim</span>’deki bir diğer rivayeti daha geniştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buna göre Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span>’a o kadın gelip de, cezamı vererek beni temizle, dediği zaman Resûl-i Ekrem onun sözüne önem vermek istememişti. Fakat kadın ısrar etti. Zina ettiğini, hatta karnında bu zinanın mahsûlünü taşıdığını, mutlaka cezalandırılması gerektiğini ısrarla belirtti. Resûl-i Ekrem de ona doğum yaptıktan sonra gelmesini söyledi. Aradan aylar geçti. Belki kadın itirafından vazgeçebilirdi. Çünkü can tatlıydı. Ama o, doğurduğu çocuğu bir beze sararak getirdi. Bu defa Resûl-i Ekrem Efendimiz:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Git, çocuğu sütten kesilinceye kadar emzir!”</span></span> diyerek onu geri gönderdi. Kadın çocuğuyla birlikte dönüp gitti. Aradan yıllar geçmiş, çocuk sütten kesilmişti. Kadın elindeki ekmeği kemirmeye çalışan çocuğuyla çıkageldi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ey Allah’ın elçisi! Onu memeden ayırdım. Yemek yemeye de başladı, diyerek cezasının uygulanmasını istedi. Sonunda göğsüne kadar bir çukura gömüldü ve taşlanarak cezalandırıldı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamber Efendimiz’in hayatında bir de <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mâiz </span></span>adlı sahâbînin taşlanarak öldürülmesi olayı vardır. Mâiz Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span>’a gelip zina ettiğini söylediği ve cezasının verilmesini istediği zaman Efendimiz onu dinlemek istememiş, oradan çekip gitmesini söylemişti. Fakat Mâiz ısrarlıydı. Sözünü dinlemek istemeyen ve kendisine arkasını dönüp oturan Resûl-i Ekrem’in karşısına geçerek günah işlediğini <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">dört defa</span></span> tekrarlamıştı. Zina cezasının verilebilmesi için bu olayı ya dört şahidin görmesi veya başından olay geçen kimsenin dört defa itiraf etmesi gerekiyordu. Mâiz olayı dört defa tekrarlayınca, kendisine recm cezası uygulandı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Asr-ı saâdetteki bu nevi olayların ikiyi üçü geçmediği bilinmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Müslüman bir günah işleyince üzülmeli, ıstırap duymalı, yaptığına pişman olmalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. İnsan yaptığına pişman olup tövbe ettiği takdirde, kendisine verilen dünyevî cezalar o suçların karşılığı olur. Âhirette o günahtan bir daha sorguya çekilmez.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Hâmile kadın doğum yapıp temizlenme süresi sona erene kadar cezalandırılmaz. Çocuğu varsa, onu kendi emzirmese bile, çocuk sütten kesilene kadar cezası tehir edilir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Tövbe, zina suçunun bile affedilmesini sağlayacak bir güce sahiptir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">24- وَعَنِ ابْنِ عَبَّاس وأنس بن مالك رَضِي الله عنْهُم أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَالَ : « لَوْ أَنَّ لابْنِ آدَمَ وَادِياً مِنْ ذَهَبِ أَحَبَّ أَنْ يَكُونَ لَهُ وادِيانِ ، وَلَنْ يَمْلأَ فَاهُ إِلاَّ التُّرَابُ ، وَيَتُوب اللَّهُ عَلَى مَنْ تَابَ » مُتَّفَقٌ عَليْهِ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">24. </span></span>İbni Abbas ve Enes İbni Mâlik <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anhüm</span>’den rivayet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“İnsanoğlunun bir dere dolusu altını olsa, bir dere daha ister. Onun ağzını topraktan başka bir şey doldurmaz. Ama Allah, tövbe edenin tövbesini kabul eder.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Rikak 10; Müslim, Zekât 116-119. Ayrıca bk. Tirmizî,  Zühd 27, Menâkıb 32, 64; İbni Mâce, Zühd 27</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İnsanın tövbe etmesini gerektiren kabahatleri, herkesin günah diye bildiği bazı aşırı ve Allah’a karşı saygısızca yapılmış davranışlardan ibaret değildir. Açgözlülük ve kanaatsizlik de diğer günahlar kadar çirkindir. Hadîs-i şerîf, bunlardan dolayı da Allah’a tövbe edilmesi gerektiğini belirtmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Günahlar insanın mânevî dünyasını nasıl hırpalarsa, dünya malına duyulan aşırı hırs da tıpkı günahlar gibi insanın geleceğini tehlikeye sokar. Zira insanın tabiatında doyumsuzluk vardır. Elde ettiği ile yetinmeme, daha çoğunu isteme duygusu ona hâkimdir. Bir dere dolusu altınla yetinmeyip bir o kadar daha istemesi, diğer bir rivayette görüldüğü üzere <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“iki dere dolusu altını olsa bir üçüncüyü arzu etmesi”</span>, onun bu huyu sebebiyledir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamber Efendimiz şu hadisiyle bu doyumsuzluğun asıl sebebini gün ışığına çıkarmıştır:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“İnsan ihtiyarlasa bile, onun iki duygusu hep genç kalır: Biri çok kazanma hırsı, öteki çok yaşama arzusu” </span>(Buhârî, Rikak 5; Müslim, Zekât 115).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûl-i Ekrem Efendimiz insanın<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> “ağzını”</span>, bir diğer rivayete göre<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> “karnını sadece toprak doyurur”</span> buyururken, onu bu açgözlülük derdinden ancak ölüm kurtarabilir; ölmeden onun gözü doymaz demek istemiştir. İnsanoğlunun bu doyumsuzluğu cimriliğinden kaynaklanmaktadır. Harcamadan biriktirmek cimriliğin en belirgin özelliğidir. Bu açığımızı Allah Teâlâ şöyle sergilemektedir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“De ki, Rabbimin rahmet hazineleri sizin elinizde olsaydı, onu harcayıp tüketmekten korkar, cimrilik ederdiniz. Zaten insan da pek cimridir” </span></span>[İsrâ sûresi (17), 100].</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Çok kazanma duygusu ölçülü olduğu, insanı yaratılış gayesinden uzaklaştırmadığı sürece faydalı olabilir. Zira çok kazanan bir müslümanın, elde ettiği servetle daha çok hayır ve iyilik yapması arzu edilir. İslâmiyet’in verilmesini emrettiği zekât ve sadakayı verebilmek, Allah yolunda sarfedilmesini istediği harcamaları yapabilmek için zengin olmak lâzımdır. Zengin olabilmek için de, insanda çok kazanma arzusu bulunmalıdır. Ama gönüldeki bu çok kazanma duygusu ona âhiret hayatını unutturuyorsa, dünya sevgisi onu esir alarak bütün gönlüne el koyuyorsa, o takdirde bu duygu son derecede tehlikeli bir hâle gelmiş demektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Şükürler olsun ki, Allah Teâlâ insana zararlı duyguları ve aşırı istekleri frenleme gücü vermiştir. İradesine hâkim olan kimsenin bu nevi zaaflarını kontrol altına alması her zaman mümkündür. Dünya malına, dünya zevkine aşırı bağlandığını hissettiği anda Rabbine dönen ve el açıp O’ndan yardım isteyen kuluna Cenâb-ı Hakk’ın yardım edeceği de hadisimizde müjdelenmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu hadîs-i şerîfte şöyle bir incelik de sezilmektedir. İnsanoğlu topraktan yaratıldığı için onun tabiatında toprağın özellikleri vardır. Toprak zaman zaman kurur, sıcaktan kavrulur, suya hasret çeker. Onu ancak Allah Teâlâ’nın lutfedeceği bol yağmurlar canlandırabilir. İşte o zaman yeniden hayat bulan toprak, gönül okşayan binbir güzelliğini ortaya çıkarır. İnsan da böyledir. Onu nefsi ve bitip tükenmeyen hırsı esir alıp da insânî özelliklerini kaybettirince, yeniden kendine gelebilmesinin yegâne yolu Allah’a dönmesi ve O’ndan yardım istemesidir. Yoksa dünya malına olan açlığı artarak devam eder. O zaman da topraktan yaratılan bu varlığın gözünü ancak kabir toprağı doyurur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Kanaatkâr olmak, Allah Teâlâ’nın verdikleriyle yetinmek güzel bir huydur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Açgözlülük insanı dünyada huzursuz ettiği gibi, onu haksızlığa yönelteceği için âhiretini de perişan eder.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Açgözlülük derdinden kurtulmanın yegâne çaresi, önce bu dertten kurtarması için Allah’a yalvarmak ve açgözlülük sebebiyle yaptığı günahları bağışlaması için ona yönelmektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Allah Teâlâ kötü huylarından dolayı tövbe eden kulunun tövbesini kabul eder.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">25- وَعَنْ أبي هريرة رَضِي اللَّهُ عَنْهُ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَالَ : « يَضْحكُ اللَّهُ سبْحَانُه وتَعَالَى إِلَى رَجُلَيْنِ يقْتُلُ أحدُهُمَا الآخَرَ يدْخُلاَنِ الجَنَّة ، يُقَاتِلُ هَذَا في سبيلِ اللَّهِ فيُقْتل ، ثُمَّ يَتُوبُ اللَّهُ عَلَى الْقَاتِلِ فَيسْلِمُ فيستشهدُ » مُتَّفَقٌ عَلَيْهِ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">25. Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Biri diğerini öldüren ve her ikisi de cennete giren iki kişiden Allah Teâlâ hoşnut olur. Bunlardan biri Allah yolunda savaş ederken diğeri tarafından öldürülür. Katil olan da daha sonra tövbe eder, müslüman olur, o da Allah yolunda savaşırken şehid düşer.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Cihâd 28; Müslim, İmâre 128, 129. Ayrıca bk. Nesâî, Cihâd 38; İbni Mâce, Mukaddime 13</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bütün kullarını rahmet ve şefkatiyle kucaklayan Cenâb-ı Hakk’ın, kâfirleri de tövbe yoluyla temize çıkarıp cennetine alabileceği bu hadîs-i şerîfle ortaya konmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Günahlarına tövbe etmek</span></span>, bütün insanlık için bir kurtuluş yoludur. Bitmeyen bir bahtiyarlığı, ebedî âhiret saadetini isteyen herkes tövbe ederek geleceğini garantiye alabilir. Hatta bir insan, Allah’ın yüce dinini daha ötelere götürmek ve cihana yaymak için savaşan bir mücahidi şehid etse, böylece günah çukuruna daha çok batsa, ama birgün yanlış yolda gittiğini anlayarak İslâm’a dönse ve böylece bütün günahlarına tövbe etmiş olsa, o da şehid ettiği kimseyle beraber cennete girecek ve Allah’ın cemâlini görecektir. İşte Efendimiz biri diğerini öldüren, sonra da ikisi birden cennete girecek olan iki şahsın bu garip hâllerinin Allah Teâlâ’yı pek memnun edeceğini haber vermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisimizin metninde, Cenâb-ı Hakk’ın bu iki kulunun durumuna memnun olması hâli, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Allah Teâlâ iki kulunun durumuna güler” </span>diye istiâre yoluyla anlatılmıştır. Gülmek, ağlamak gibi hâller Cenâb-ı Hak için düşünülemeyeceğine göre, bu sözle onun kullarından hoşnut ve razı olması ve onlara sevap yazması anlatılmak istenmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Görüldüğü üzere Allah Teâlâ’nın rahmeti ve şefkati pek büyüktür. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Rabbinin affı çok geniştir” </span></span>[Necm sûresi (53), 32] âyet-i kerîmesi de bunu göstermektedir. Allah Teâlâ’nın rahmeti geniş olduğu gibi, rahmetinin eseri olan cenneti de son derece geniştir. Bütün insanlığı alacak ve -hadîs-i şerîflerde belirtildiği üzere- cennete en son girecek kimseye dünya kadar, hatta dünyanın on misli büyüklüğünde bir yer ikram edilecek kadar geniştir (bk. 1887-1888. hadisler).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah Teâlâ’nın hem rahmetinin hem de cennetinin böylesine büyük olduğunu öğrendikten sonra O’nun gösterdiği tövbe yolunu tutarak rahmetini ve cennetini elde etmeye çalışmamak ne büyük gaflettir!...</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Allah Teâlâ’nın rahmeti ve lutfu son derece geniştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. İşlenen günah ne kadar büyük olursa olsun, insan ümitsizliğe düşmemeli ve günahlarına mutlaka tövbe etmelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Müslüman olmak, insanı dinsizliğin bütün kirlerinden arındırdığı gibi, tövbe de daha önce yapılan bütün günahları bağışlatır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Allah yolunda can veren herkes cennete girecektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Kimin nasıl öleceği bilinemez. Bir kâfir hidâyete ererek müslüman olabilir. Cenneti ve cemâlullahı kazanabilir.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kaynak: Riyazüssalihin </span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">باب التوبة</span></span></span></div>
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">TÖVBE ALLAH’TAN AF DİLEMEK</span></span></span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">قال العلماء: التوبة واجبة مِنْ كل ذنب. فإن كانت المعصية بين العبد وبين اللَّه تعالى لا تتعلق بحق آدمي فلها ثلاثة شروط: أحدها أن يقلع عَنْ المعصية، والثاني أن يندم عَلَى فعلها، والثالث أن يعزم أن لا يعود إليها أبدا؛ فإن فقد أحد الثلاثة لم تصح توبته. وإن كانت المعصية تتعلق بآدمي فشروطها أربعة: هذه الثلاثة وأن يبرأ مِنْ حق صاحبها. فأن كانت مالا أو نحوه رده إليه، وإن كان حد قذف ونحوه مكنه مِنْه أو طلب عفوه، وإن كانت غيبة استحله مِنْها. ويجب أن يتوب مِنْ جميع الذنوب، فإن تاب مِنْ بعضها صحت توبته عند أهل الحق مِنْ ذلك الذنب وبقى عليه الباقي. وقد تظاهرت دلائل الكتاب والسنة وإجماع الأمة عَلَى وجوب التوبة.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Âlimlere göre insan, yaptığı her günahdan dolayı tövbe etmelidir. İşlenen günah sadece Allah’a karşı olup kul hakkını ilgilendirmiyorsa, bundan tövbe etmenin üç şartı vardır:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. O günahı terketmek.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Onu yaptığına pişman olmak.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Bir daha yapmamaya karar vermek.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Şayet bu üç şarttan biri eksikse, tövbe edilmiş olmaz.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İşlenen günah kul hakkını ilgilendiriyorsa, ondan tövbe etmenin dört şartı vardır:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Üçü yukarıda sayılan şartlardır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Dördüncüsü de <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">kul hakkından</span></span> arınıp kurtulmaktır. Bu da şöyle olur:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Şayet bu hak mal ve benzeri bir şeyse, onu sahibine geri verir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Eğer “zina etti” diye <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">iftira atmak</span></span> gibi bir suçdan dolayı ceza görmeyi gerektiriyorsa, hak sahibine kendisini cezalandırma yetkisi verir veya ondan kendini bağışlamasını ister.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Eğer bu kul hakkı birini <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">çekiştirme</span></span> suçu ise, o kimseden af diler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İnsanın yaptığı her günahdan dolayı tövbe etmesi gerekir. Günahlarının bir kısmından tövbe ederse, Ehl-i sünnet’e göre, sadece o günahları hakkında tövbe etmiş sayılır; tövbe etmediği günahları devam eder.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kur’ân-ı Kerîm âyetleri, hadîs-i şerîfler ve İslâm âlimleri tövbe etmenin gerekli olduğunu göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Âyetler</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> </span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">قال اللَّه تعالى:  { وَتُوبُوا إِلَى اللَّهِ جَمِيعًا أَيُّهَا الْمُؤْمِنُونَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ  }</span></div>
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span></span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">        1.</span></span> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Hepiniz Allah’a tövbe edin, ey mü’minler! Belki böylece korktuğunuzdan kurtulur, umduğunuzu elde edebilirsiniz.” </span></span>                                                                                                        Nur sûresi (24), 31</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Âyet-i kerîme, bütün mü’minlerin tövbe etmesini emretmekte, günahlardan kurtulma yolunun tövbe olduğunu belirtmekte, tövbesi kabul edilen kimsenin kurtuluşa erdiğini haber vermekte, dolayısıyla kusursuz kul olmayacağını bildirmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Demek oluyor ki, sağlıklı bir toplumun önemli şartlarından biri, günahlarından kurtulmayı arzu eden ve bu maksatla Allah’a yönelen fertlerden meydana gelmesidir. Çünkü tövbe eden kimse, yaptığı hatayı Allah Teâlâ’ya itiraf etmekte, o günahı bir daha yapmayacağına dair söz vermekte, O’nun merhametine sığınarak affını dilemekte ve böylece Cenâb-ı Hakk’ın yegâne bağışlayıcı olduğunu kabul etmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى:  { اِسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْه ِ}  .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2.</span></span> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Rabbinizden sizi bağışlamasını isteyiniz; sonra ona tövbe ediniz.”</span></span> Hûd sûresi (11), 3</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> </span></span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Günahları bağışlayacak olan Allah Teâlâ’dır. Kul bunu böyle bilerek Yüce Mevlâ’sına el açıp affını dileyecek ve yaptığı günahlardan dolayı pişmanlık duyduğunu O’na itiraf edecektir. Bağışlanmanın tek yolu budur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقال تعالى:  { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا تُوبُوا إِلَى اللَّهِ تَوْبَةً نَّصُوحًا}  .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3. “Ey iman edenler! Allah’a samimiyetle tövbe edin!”</span></span> Tahrîm sûresi (66), 8                           </span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Samimi tövbe, yapılan günahın çirkinliğini insanın bilmesi, bunu vicdanının kabul etmesi ve onu işlediğine pişmanlık duymasıdır. Allah Teâlâ “Samimiyetle tövbe edin” derken, kulunun yaptığı suçtan dolayı üzülüp vicdan azabı çekmesini istemekte ve onun kendi kendine “Ben artık bu suçu bir daha yapmayacağım” diye söz vermesini beklemektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İnsanı kurtaracak olan samimi tövbe<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> (tevbe-i nasûh) </span></span>işte budur. İşlediği günahdan pişmanlık duyan kimse, tövbe ettiğini diliyle söylerken gönlü gerçekten pişmanlık duymalı, bedeni günahtan uzak durmalı ve o konudaki kusur ve noksanlarını gidermeye çalışmalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisler</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">14- وعَنْ أبي هُرَيْرَةَ رضي الله عنه قال : سمِعتُ رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يَقُولُ : « واللَّه إِنِّي لأَسْتَغْفرُ الله ، وَأَتُوبُ إِليْه ، في اليَوْمِ ، أَكثر مِنْ سَبْعِين مرَّةً » رواه البخاري .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">14.</span></span> Ebû Hüreyre <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>, Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’i şöyle buyururken işittiğini söylemiştir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Vallahi ben günde yetmiş defadan fazla Allah’dan beni bağışlamasını diler, tövbe ederim.”</span></span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Daavât 3. Ayrıca bk. Tirmizî, Tefsîru sûre (47) İbni Mâce, Edeb 57</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tövbenin sözlük anlamı dönmek demektir. İşlenen günahtan vazgeçmek mânasına gelir. Daha açık bir söyleyişle, yapılan bir günahı, suç olduğunu bilerek ve onu yaptığından dolayı pişmanlık duyarak terketmektir. Tövbede önemli olan, yapılan fiilin çirkinliğini bilmek ve ondan iğrenerek vazgeçmektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tövbe eden kimse çirkin davranışları güzelleriyle değiştirdiği, Allah’tan uzaklaştırıp şeytana yaklaştıran yolları terkettiği için takdire şâyandır. İnsan kötü yolu terketmekle kalmamalı, kusurlarını telâfi etmek için ibadet ve tâatla Allah’ın rızasını kazanmaya çalışmalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tövbenin belli bir zamanı yoktur. İnsanın ne zaman öleceği belli olmadığı için ilk fırsatta tövbe etmelidir. Bazı rivayetlerden anlaşıldığına göre, en güzel ibadet zamanı olan seher vakti kalkmalı, Allah rızası için iki rekât namaz kılmalı, sonra da tövbe ve istiğfâr etmelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah Teâlâ’nın emirlerine herkesten çok uyan Peygamber Efendimiz, bahsimizin baş tarafında gördüğümüz âyet-i kerîmelerdeki tövbe emrine uyarak, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">günde yetmiş defadan fazla</span> tövbe ederdi. Bir sonraki hadîs-i şerîfte görüleceği üzere, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">günde yüz defa</span> tövbe ettiği de olurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i şerîflerde çoğu zaman yetmiş veya yüz rakamı çokluğu, fazlalığı anlatmak için (kesretten kinâye olarak) kullanılır. Peygamber Efendimiz de günde yetmiş veya yüz defa tövbe ettiğini söylemekle Cenâb-ı Hakk’ı çok andığını belirtmiş olabilir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûl-i Ekrem Efendimiz’in günah işlemekten korunduğunu, dolayısıyla onun hiçbir günahı bulunmadığını biliyoruz. Buna rağmen onun hergün birçok defa tövbe etmesinin sebebi, ümmetine tövbe ve istiğfârın önemini göstermek ve hiçbir kimsenin Allah Teâlâ’ya, O’nun lâyık olduğu şekilde ibadet edemeyeceğini belirtmektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamberler, Cenâb-ı Hakk’ı en iyi bilen ve tanıyan kimseler oldukları için, O’na herkesten çok ibadet ederler; herkesten çok şükrederler ve O’na gerektiği şekilde ibadet edemediklerini itiraf ederler. Peygamber Efendimiz de yeme, içme, yatma, uyuma, eşleriyle beraber olma gibi mübah işlerle meşgul olurken veya ümmetinin çeşitli problemleriyle uğraşırken Allah Teâlâ’yı gerektiği şekilde zikredip düşünemediği için tövbe ve istiğfâr ederek O’ndan af dilemektedir. Nitekim hadisimizin bir başka rivayetinde Resûl- Ekrem <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurmuştur:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Benim de kalbime gaflet çöküyor. Ben de Allah’a günde yüz defa istiğfâr ediyorum” (</span>Müslim, Zikir 41).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu durum karşısında bizim şöyle düşünmemiz gerekmektedir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Benim sevgili peygamberim, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">hiç günahı olmadığı halde</span></span> hergün bu kadar tövbe ederse, günahlara boğulmuş olan ben binlerce defa tövbe ve istiğfâr etmeliyim. Hiç olmazsa Efendim’in bu sünnetine uyarak hergün yüz defa tövbe ve istiğfâr etmeye çalışmalıyım.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İstiğfâr</span></span>, Allah Teâlâ’ya “Rabbim, beni bağışla!” diye dil ile yalvarırken, bedeni günahlardan uzak tutmaktır. Kulun yapacağı budur. Allah Teâlâ’dan umulan ise istiğfâr eden kulunu mağfiret edip bağışlaması, daha açık bir ifadeyle, onu cehennem azâbından korumasıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Ali’nin dediği gibi, dünyada Allah Teâlâ’nın azâbından kurtulmanın iki yolu bulunmaktadır. Bu yollardan biri Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in varlığıdır. Ne yazık ki onun vefâtıyla bu fırsat elden kaçmıştır. Geriye sıkı sıkı tutunulması gereken tek yol kalmıştır. O da istiğfârdır. Şu âyet-i kerîme bu gerçeği dile getirmektedir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Sen onların içlerinde bulunduğun müddetçe Allah onları azaba uğratmayacaktır. Onlar bağışlanmalarını dilerken, Allah kendilerine azab etmez” </span></span>[Enfâl sûresi (8), 33].</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah Teâlâ’nın kullarına olan merhametini bütün genişliğiyle ortaya koyan bu âyet-i kerîme ne ümid verici, değil mi?! Kullarına karşı böylesine şefkatli bir Rabbi olan insan, nasıl ümitsizliğe kapılabilir? Bu âyet-i kerîmede, Allah’dan bizi bağışlamasını dilediğimiz sürece azaba uğrama-yacağımız va’dedilmektedir. Elimizde böylesine sağlam bir garanti varken niçin ümitsiz olalım ve niçin istiğfâr etmeyelim?</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İstiğfâr konusu, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Riyâzü’s-sâlihîn</span>’in 1873-1883. hadislerinde geniş bir şekilde ele alınmıştır. Bu hadis 1874 numarayla tekrar gelecektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. İnsan hergün kendini hesaba çekmeli, yaptığı hataları ve günahları bulmaya çalışmalıdır. Sonra da bu günahları düşünerek Allah Teâlâ’ya yönelmeli ve ondan kendisini bağışlamasını dilemelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Hz. Peygamber’in Allah Teâlâ’ya karşı ne büyük bir saygı beslediği ve bu hususta ümmetine örnek olduğu görülmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Peygamber Efendimiz günah işlemekten korunduğu, gelmiş geçmiş bütün kusurları bağışlandığı halde günde yetmiş defadan fazla tövbe ederse, günah çukuruna batmış olan bizlerin hergün en az onun kadar tövbe etmemiz gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Tövbe müslümanın yenilenme ve temizlenme imkânıdır. Kullar için büyük bir nimettir. Son nefese ve kıyamet koptuğu âna kadar tövbe kapısı açıktır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">15- وعن الأَغَرِّ بْن يَسار المُزنِيِّ رضي الله عنه قال : قال رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « يا أَيُّها النَّاس تُوبُوا إِلى اللَّهِ واسْتغْفِرُوهُ فَإِنِّي أَتُوبُ فِي اليَوْمِ مِائَةَ مَرَّةٍ » رواه مسلم .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">15. </span></span>Egarr İbni Yesâr el-Müzenî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivayet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ey insanlar! Allah’a tövbe edip ondan af dileyiniz. Zira ben ona günde yüz defa tövbe ederim.”</span></span> Müslim, Zikir 42. Ayrıca Ebû Dâvûd, Vitir 26; İbni Mâce, Edeb 57</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Eğarr İbni Yesâr el-Müzenî.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Onun Medine’ye ilk hicret edenlerden olduğu bilinmektedir. el-Cühenî nisbesiyle de anılmaktadır. Kendisinden İbni Ömer, Muâviye İbni Kurre ve Ebû Bürde hadis rivayet etmişlerdir. Egarr hakkında kaynaklarda fazla bilgi bulunmamaktadır. İkisi tövbe ve istiğfâra dair olmak üzere üç kadar rivayeti vardır.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i şerîf “Ey insanlar!” diye başladığına göre bütün insanların tövbe ve istiğfâra davet edildiği anlaşılmaktadır. Bazı âlimler konumuzun başında geçen “Hepiniz Allah’a tövbe edin, ey mü’minler!” âyet-i kerîmesine bakarak “Ey insanlar!” hitabıyla yine mü’minlerin kastedildiğini söylemişlerdir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Efendimiz <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> tövbe ve istiğfâr edilmesini tavsiye ederken “Ey insanlar” hitabıyla herkesi, her mü’mini hedef aldığına göre, mânevî durumu ne olursa olsun, bütün insanlar Cenâb-ı Hak’tan bağışlanma dilemeye mecburdur. Çünkü hiçbir varlık ona karşı yapması gereken görevlerini ve kulluk borcunu lâyıkıyla yapamaz. Yapamayınca da ondan kusurları sebebiyle af ve mağfiret dilemesi bir kulluk görevi olur. Tövbe ve istiğfâr insanın kendisini ve kusurlarını, Rabbini ve onun yüceliğini tanıması, Rabbine muhtaç olduğunu itiraf etmesi ve böylece mânen yükselmeyi arzu etmesi anlamına gelmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bir önceki hadiste Resûl-i Ekrem <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in günde yetmişden fazla tövbe ve istiğfâr ettiği rivayet edilmişti. Bu hadîs-i şerîfte tereddütsüz bir rakamla günlük tövbe ve istiğfârının yüz olduğu belirtilmiştir. 1876 numaralı hadiste geleceği üzere Abdullah İbni Ömer Hz. Peygamber’in bir mecliste yüz defa:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Rabbiğfir-lî ve tüb aleyye, inneke ente’t-tevvâbü’r-rahîm:</span></span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> Yâ Rabbî! Beni bağışla; tövbemi kabul buyur. Şüphesiz sen tövbeleri kabul eden merhamet sahibisin”</span> dediğini, kendilerinin de bunu saydıklarını söylemektedir. Bu ve bundan önceki hadis, Ümmet-i Muhammed’in tövbe etmekle görevli olduğunu, itiraz edilemez örneğimiz Hz. Peygamber’in tatbikatı ile göstermektedir. Hiç kimse Peygamber’den daha üstün bir mevkide bulunmadığına göre, herkesin tövbeye ihtiyacı vardır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Bir önceki hadîs-i şerîf için söylenen sonuçlar, aynen bu hadis için de geçerlidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. İstiğfârın belli bir sayısı yoktur. Yetmiş ve yüz rakamları çok istiğfâr edilmesi gerektiğini belirtmek için söylenmiştir. Bizim için tövbe ve istiğfârın asgarî rakamı yüz olmalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">16- وعنْ أبي حَمْزَةَ أَنَس بن مَالِكٍ الأَنْصَارِيِّ خَادِمِ رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، رضي الله عنه قال : قال رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : للَّهُ أَفْرحُ بتْوبةِ عَبْدِهِ مِنْ أَحَدِكُمْ سقطَ عَلَى بعِيرِهِ وقد أَضلَّهُ في أَرضٍ فَلاةٍ متفقٌ عليه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وفي رواية لمُسْلمٍ : « للَّهُ أَشدُّ فرحاً بِتَوْبةِ عَبْدِهِ حِين يتُوبُ إِلْيهِ مِنْ أَحَدِكُمْ كان عَلَى راحِلَتِهِ بِأَرْضٍ فلاةٍ ، فانْفلتتْ مِنْهُ وعلَيْها طعامُهُ وشرَابُهُ فأَيِسَ مِنْهَا ، فأَتَى شَجَرةً فاضْطَجَعَ في ظِلِّهَا ، وقد أَيِسَ مِنْ رَاحِلتِهِ ، فَبَيْنما هوَ كَذَلِكَ إِذْ هُوَ بِها قَائِمة عِنْدَهُ ، فَأَخذ بِخطامِهَا ثُمَّ قَالَ مِنْ شِدَّةِ الفَرحِ : اللَّهُمَّ أَنت عبْدِي وأَنا ربُّكَ، أَخْطَأَ مِنْ شِدَّةِ الفرح » .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">16. </span></span>Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in hizmetkârı olan Ebû Hamza Enes İbni Mâlik el-Ensârî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivayet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Kulunun tövbe etmesinden dolayı Allah Teâlâ’nın duyduğu memnuniyet, sizden birinin ıssız çölde kaybettiği devesini bulduğu zamanki sevincinden çok daha fazladır.”</span></span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Daavât 4; Müslim, Tevbe 1, 7, 8</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslim’in başka bir rivayeti şöyledir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Herhangi birinizin tövbe etmesinden dolayı Allah Teâlâ’nın duyduğu hoşnutluk, ıssız çölde giderken üzerindeki yiyecek ve içeceğiyle birlikte devesini elinden kaçıran, arayıp taramaları sonuç vermeyince deveyi bulma ümidini büsbütün kaybederek bir ağacın gölgesine uzanıp yatan, derken yanına devesinin geldiğini görerek yularına yapışan ve aşırı derecede sevincinden ne söylediğini bilmeyerek:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- Allahım! Sen benim kulumsun; ben de senin rabbinim, diyen kimsenin sevincinden çok daha fazladır.”</span></span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslim, Tevbe 7. Ayrıca bk.Tirmizî, Kıyâmet 49, Daavât 99; İbni Mâce, Zühd 30</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i şerîf Allah Teâlâ’nın sonsuz merhametini çarpıcı bir şekilde ortaya koymakta, günahlarla kirlenen gönülleri bağışlanma ümidiyle serinletmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kâinâtın sahibi olan yücelerden yüce bir varlığın, cücelerden cüce bir insanın kendine yönelmesinden ve “beni affet” diye yalvarmasından bu derece hoşnut olması doğrusu şaşırtıcıdır. Demek oluyor ki insan Allah yanında basit bir varlık değildir. Tam aksine, Rabbini tanıdığı sürece, önemli bir şahsiyettir. Şeyh Gâlib diyor ki, ey insan, değerini iyi bil; zira sen bu âlemin özü ve kâinâtın göz bebeğisin:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hoşca bak zâtına kim, zübde-i âlemsin sen</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Muhtelif sahâbîler tarafından bize ulaştırılan bu hadîs-i şerîfin bazı rivayetlerinde, devesini kaybeden adamın düştüğü ümitsizlik daha çarpıcı ifadelerle anlatılmaktadır. Devesini bulmak için tepeden tepeye koştuğu, hiçbir yerde bulamadığı, sonunda, artık devemi bulamayacağım, bu ıssız çölde açlık ve susuzluktan ölüp gideceğim diye bir gölgeliğe çekildiği, elbisesiyle yüzünü örtüp ölümü beklediği tasvir edilmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ölümü beklerken yeniden hayata kavuşmak, insanoğlunu en fazla sevindiren bir olaydır. Hadisimize göre insanın el açıp yalvarması, bağışlanma dilemesi Allah Teâlâ’yı bundan da çok memnun etmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadislerde geçen Allah Teâlâ’nın <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">memnuniyeti, hoşnutluğu, sevinmesi</span></span> gibi ifadeler mecâzî sözlerdir. Bu gibi sözlerle Allah Teâlâ’nın kulundan râzı olduğu ve onun isteğini hemen yerine getireceği anlatılmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i şerîfteki misalden şunu da anlamaktayız: İnsan bir günah işlediği zaman şeytanın eline düşer. Şeytanın eline düşen kimse ise, çölde devesini kaybeden adam gibi, helâk olmak üzeredir. Fakat Allah Teâlâ’ya yönelip tövbe ve istiğfâr ettiği zaman şeytanın elinden kurtulur, Cenâb-ı Hakk’ın bağışını ve rahmetini kazanır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisin baştarafı 441. hadiste tekrar geçecektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Allah Teâlâ kullarına karşı son derece merhametlidir. Kendisinden af diledikleri takdirde onları bağışlamaya hazırdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Her zorluktan sonra bir kolaylık, her sıkıntıdan sonra bir ferahlık gelir. Bu sebeple insan Rabbi’nin rahmet ve merhametinden hiçbir zaman ümid kesmemelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. İnsan devamlı surette kendini hesaba çekmeli, günahlarından tövbe etmelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. İnsanın kasden yapmadığı hataları Allah Teâlâ bağışlar. Nitekim devesine kavuşan adamın aşırı sevincinden dolayı “Allah’ım, sen benim Rabbim’sin” diyecek yerde “Sen benim kulumsun” demesi günah sayılmamıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Anlaşılması zor bazı konuları, Peygamber Efendimiz zaman zaman böyle misâllerle anlatmıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">6. Bu hadîs-i şerîf, günahlarının bağışlanıp bağışlanmayacağı endişesinden insanları kurtarmakta, tövbe eden kulundan Allah Teâlâ’nın nasıl hoşnut olduğunu açıklayarak büyük bir güvence vermektedir. Tövbe etmeye bundan daha büyük bir teşvik düşünülemez.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">17- وعن أبي مُوسى عَبْدِ اللَّهِ بنِ قَيْسٍ الأَشْعَرِيِّ ، رضِي الله عنه ، عن النَّبِيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال: « إِن الله تعالى يبْسُطُ يدهُ بِاللَّيْلِ ليتُوب مُسيءُ النَّهَارِ وَيبْسُطُ يَدهُ بالنَّهَارِ ليَتُوبَ مُسِيءُ اللَّيْلِ حتَّى تَطْلُعَ الشَّمْسُ مِن مغْرِبِها » رواه مسلم .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">17.</span></span> Ebû Mûsâ Abdullah İbni Kays el-Eş’arî<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> radıyallahu anh</span>’den rivayet edildiğine göre Nebiyy-i Ekrem <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah Teâlâ gündüz günah işleyenin tövbesini kabul etmek için geceleyin elini açar. Geceleyin günah işleyenin tövbesini kabul etmek için de gündüzün elini açar. Güneş battığı yerden doğuncaya kadar bu böyle devam edip gider.”</span></span> Müslim, Tevbe 31</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Önce şunu belirtelim:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah Teâlâ’nın tövbeleri kabul etmek için gece ve gündüz elini açması demek, kuluna, haydi bana tövbeni sun da kabul edeyim, demesidir. Bu ifadeyle Cenâb-ı Hakk’ın kullarına olan sevgi ve merhametinin genişliği anlatılmaktadır. Kulun günahı ne kadar çok olursa olsun, kaç defa günah işlerse işlesin, tövbe edip af dilediği takdirde, Cenâb-ı Hakk’ın onu her zaman bağışlayacağı açıklanmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Geceleyin günah işleyenlerin mutlaka gündüzün tövbe etmesi veya gündüzün günah işleyenlerin mutlaka geceleyin tövbe etmesi şart değildir. Genellikle geceleyin günah işleyen kimse gündüz vakti tövbeye fırsat bulur. Gündüzün günah işleyenler de geceleyin kendine gelir; hatasını anlayarak Allah’dan affını diler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Aslında insan tövbeye ne zaman fırsat bulursa, vakit kaybetmeden hemen Rabbi’ne  yönelmeli, günahlarının bağışlanmasını dilemelidir. Gece ve gündüzün ayrı ayrı zikredilmesinin sebebi, tövbenin belli bir zamanı bulunmadığını, tövbe kapısının her an açık olduğunu, yirmi dört saat boyunca tövbe edilebileceğini göstermektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Şunu tekrar belirtelim ki, tövbe ve istiğfâr <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">samimiyetle</span></span> yapılmalı, yapılan günahtan dolayı gerçekten <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">pişmanlık</span></span> duyulmalıdır. Yoksa günah işlemeye devam ederken tövbe ve istiğfâr etmeye kalkmak, tövbeyi küçümsemek olur. Üstelik bu yanlış tutumdan dolayı ayrıca tövbe ve istiğfâr etmek gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hayat devam ettiği sürece insanoğlunun hataları da devam edecektir. Her hatadan sonra Rabbimize dönüp ondan bizi affetmesini dilememiz bizden istenen bir kulluk görevidir. İki de bir tövbe etmenin Allah Teâlâ’ya saygısızlık olduğu sanılmamalıdır. 422 numaralı hadiste görüleceği üzere insan kaç defa günah işlerse işlesin, her defasında Allah’a el açıp “Allahım günahımı bağışla!” diye yalvardığı zaman merhametli Rabbimiz onu reddetmez; aksine <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Kulum bir günah işledi ve bildi ki, günahı affeden ve günahından dolayı kendisini hesaba çekecek olan bir Rabbi vardır”</span> buyurarak onu bağışlar. Hadis 438 numarayla tekrar gelecektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Allah Teâlâ kullarına son derecede merhametlidir. Onların günahlarından dolayı tövbe etmelerini bekler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Tövbe ve istiğfârın belli bir zamanı olmadığı gibi Allah Teâlâ’nın tövbeleri kabul ettiği belli ve sınırlı bir zaman da yoktur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Günah yapıldıktan hemen sonra, vakit kaybetmeden tövbe etmelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">18- وعَنْ أبي هُريْرةَ رضي الله عنه قال : قال رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « مَنْ تاب قَبْلَ أَنْ تطلُعَ الشَّمْسُ مِنْ مغْرِبِهَا تَابَ الله علَيْه » رواه مسلم .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">18.</span></span> Ebû Hüreyre<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> radıyallahu anh</span>’den rivayet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Güneş batıdan doğmadan önce kim tövbe ederse, Allah onun tövbesini kabul eder.”</span></span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslim, Zikir 43</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Güneşin batıdan doğması, kıyametin büyük alâmetlerinden biridir. Gök cisimleri, kâinât yaratılalıberi belli bir düzen içinde seyrine devam etmektedir. Çünkü kendilerini yaratan ilâhî kudret, onları böyle proğramlamıştır. Kâinâtın sahibi dünya hayatına son vermek istediği zaman, yarattığı bu hassas düzeni bozacaktır. İşte o zaman güneş batıdan doğacak, bunu gören insanlar dünyanın sonu geldiğini kesin olarak anlayacaklardır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Güneşin batıdan doğduğunu gören kâfirlerin gerçeği anlayarak imân etmeye kalkmaları onlara bir fayda vermeyecektir. Bu gerçeği âyet-i kerîme şöyle ifade etmektedir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Rabbinin bazı alâmetleri geldiği gün, önceden inanmayan veya imanıyla bir hayır kazanmayan kimseye, artık imânı fayda vermez” </span></span>[En`âm sûresi (6), 158]. Kıyamet alâmetleri belirdiği zaman imân etmek fayda vermediği gibi, korkunç gerçeği artık iyice anlayan günahkâr mü’minlerin yaptıklarına pişman olarak tövbe ve istiğfâr etmeye kalkmaları da bir fayda getirmez. Demekki önemli olan, herşeyi zamanında yapmaktır. Birgün kıyametin kopacağını, âhiret hayatının başlayacağını ve insanların dünyada yaptıklarından dolayı orada hesaba çekileceklerini daha hayat devam ederken anlamalı, kötü davranışlarını bırakmalı ve kendisine çekidüzen vermelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İnsanı tövbe etmenin gereğine inandıran hususlardan biri günaha bakış tarzıdır. İyi bir kul günaha sempati duymaz. Onun çirkin bir davranış olduğunu kabul eder. Günah işlemeye devam etmenin Allah’a saygısızlık olduğunu düşünür. Günahından dolayı üzülür, vicdan azabı çeker. Bu konuda büyük sahâbî Abdullah İbni Mes’ûd’un çok güzel bir sözü vardır. Der ki:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Mü’min kimse günahlarını hayalinde öylesine büyütür ki, sanki kendisi bir dağın eteğinde oturuyormuş da dağ üzerine çökecekmiş zanneder. Günaha düşkün kimse ise günahlarını, burnunun üstüne konan bir sinek gibi görür” (Buhârî, Daavât 4).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. İnsan her fırsatta tövbe etmeli, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine lutfettiği “hatayı düzeltme yeteneği”ni göstermelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Allah Teâlâ kulunun tövbesini kıyamet kopana kadar kabul eder.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">19- وعَنْ أبي عَبْدِ الرَّحْمن عَبْدِ اللَّهِ بن عُمرَ بن الخطَّاب رضي الله عنهما عن النَّبيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال: «إِنَّ الله عزَّ وجَلَّ يقْبَلُ توْبة العبْدِ مَالَم يُغرْغرِ» رواه الترمذي وقال: حديث حسنٌ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">19. </span></span>Ebû Abdurrahman Abdullah İbni Ömer İbni’l-Hattâb <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anhümâ</span>’dan rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Bir kul can çekişmeye başlamadığı sürece, Allah Teâlâ onun tövbesini kabul eder.”</span></span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"> Tirmizî, Daavât 98. Ayrıca bk. İbni Mâce, Zühd 30</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tövbenin belli bir zamanı olmadığını, insanın her zaman tövbe edebileceğini belirten hadîs-i şerîflerden biri de budur. Bir önceki hadiste konuya bütün insanlık açısından bakılarak tövbenin kıyamet kopana kadar kabul edileceği belirtilmişti. Burada ise konu şahıs plânında ele alınmış, her ferdin kıyametinin, ölümü olduğu gösterilmek istenmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İnsanoğlunun en büyük zaaflarından biri, uzun yaşama arzusudur. Yaşı ne olursa olsun, önünde daha nice yıllar bulunduğunu düşünür. En azından uzun bir süre daha yaşamayı hayâl eder. Bu sebeple de günahlarından tövbe etmek için önünde daha zaman bulunduğunu zanneder. Kırk yaşından, elli yaşından sonra ibadete başlayacağını söyleyenleri aldatan ve yanıltan fikir de aynıdır. Bir saat sonra âni bir ölümle hayata veda edecek insan da aynı yanılgının kurbanıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tövbe konusunda insanı ihmâlci yapan hususlardan biri de, tövbesini yeni bir günahla bozacağı yanılgısıdır. Bazıları tövbe ettikten sonra bir daha günah işlemenin çok daha mahzurlu olduğunu zannederler; bu sebeple de tövbe etmeyi ileri bir tarihe bırakırlar. Bu düşünce İslâmiyet’i bilmemekten kaynaklanıyor. Bir hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz’in günde <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">yetmiş</span></span>den fazla tövbe ettiğini, diğerinde günde yüz defa tövbe ettiğini gördük. Kâinâtın Efendisi günahlardan korunmuş bir kimse olduğu halde, günde bu kadar tövbe etmenin gereğine inanıyor. 17. hadisin açıklamasında geçtiği üzere, Allah Teâlâ insanın her tövbe edişinde <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Kulum bir günah işledi ve bildi ki, günahı affeden ve günahından dolayı kendisini hesaba çekecek olan bir Rabbi vardır”</span></span> diye memnun olur. O halde tövbenin bozulması diye bir şey yoktur. Her tövbe bir önceki günahın bağışlanması için yapılır. Günah işlendikçe de tövbe tekrarlanır. Yeni bir günah işlememek, elbette arzu edilen şeydir. Fakat insanın hatalardan kurtulması, melekler gibi günahsız olması mümkün değildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Şu halde tövbe etmeyi geciktirmemeli, daha sonra yaparım diye düşünmemelidir. Çünkü ölümün bizi ne zaman yakalayacağı belli değildir. Ecelin kollarına düştükten, gerçekleri bütün açıklığı ile gördükten sonra tövbe etmenin faydası yoktur. Bu gerçek Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle dile getirilmektedir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Kötülük işlemeye devam eden, ölüm gelip çatınca da “Artık tövbe ettim” diyen kimseler ile kâfir olarak ölenlerin tövbesi geçersizdir” </span></span>[Nisâ sûresi (4), 18]. Demek ki yakayı ecele kaptırdıktan sonra tövbe etmenin faydası yoktur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Eli ayağı tutarken zekâtını vermeyen, fakat öleceği kesinleşince:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Rabbim! Ne olur, ölümümü biraz geciktirsen de, sadaka verip iyilik edenlerden olsam” </span></span>[Münâfikûn sûresi (63), 10] diyen kimsenin de aynı şekilde sözüne değer verilmeyeceği âyet-i kerîmede belirtilmektedir. Zira değişmeyen bir gerçek vardır: Can boğaza gelip de âhiret yolu görününce pişmanlık duymanın ve tövbe kapısı kapandıktan sonra tövbe etmeye kalkmanın hiçbir değeri yoktur. Çünkü: <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Eceli gelen bir kimseye Allah zaman verip geciktirmez” </span></span>[Münâfikûn sûresi (63), 11].</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Allah Teâlâ, can boğaza gelmeden önce yapılan tövbeleri kabul eder.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. İnsan ileride nasıl olsa tövbe ederim diye düşünmemeli, aklı ve şuuru yerinde iken tövbe etmeye bakmalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Tövbe etme hususunda tenbel olmamalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">20- وعَنْ زِرِّ بْنِ حُبْيشٍ قَال : أَتيْتُ صفْوانَ بْنِ عسَّالٍ رضِي الله عنْهُ أَسْأَلُهُ عن الْمَسْحِ عَلَى الْخُفَّيْنِ فقال : مَا جَاءَ بِكَ يَا زِرُّ ؟ فقُلْتُ : ابْتغَاءُ الْعِلْمِ ، فقَال: إِنَّ الْملائِكَةَ تَضَعُ أَجْنِحتِها لِطَالِبِ الْعِلْمِ رِضاء بمَا يَطلُبُ ، فَقلْتُ : إِنَّه قدْ حَكَّ في صدْرِي الْمسْحُ عَلَى الْخُفَّيْنِ بَعْدَ الْغَائِطِ والْبوْلِ ، وكُنْتَ امْرَءاً مِنْ أَصْحاب النَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، فَجئْت أَسْأَلُكَ : هَلْ سمِعْتَهُ يذْكرُ في ذَلِكَ شيْئاً ؟ قال : نعَمْ كانَ يأْمُرنا إذا كُنا سفراً     أوْ مُسافِرين     أَن لا ننْزعَ خفافَنا ثلاثة أَيَّامٍ ولَيَالِيهنَّ إِلاَّ مِنْ جنَابةٍ ، لكِنْ مِنْ غائطٍ وبْولٍ ونْومٍ . فقُلْتُ : هَل سمِعتهُ يذكُر في الْهوى شيْئاً ؟ قال : نعمْ كُنَّا مَع رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم في سفرٍ ، فبيْنا نحنُ عِنْدهُ إِذ نادَاهُ أَعْرابي بصوْتٍ له جهوريٍّ : يا مُحمَّدُ ، فأَجَابهُ رسولُ الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم نحْوا مِنْ صَوْتِه : «هاؤُمْ» فقُلْتُ لهُ : وَيْحَكَ اغْضُضْ مِنْ صَوْتِكَ فإِنَّك عِنْد النَّبيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم وقدْ نُهِيت عَنْ هذا ، فقال : واللَّه لا أَغضُضُ : قَالَ الأَعْرابِيُّ : الْمَرْءُ يُحِبُّ الْقَوم ولَمَّا يلْحق بِهِمْ؟ قال النَّبِيُّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : «الْمرْءُ مع منْ أَحَبَّ يَوْمَ الْقِيامةِ » فما زَالَ يُحدِّثُنَا حتَّى ذكر باباً من الْمَغْرب مَسيرةُ عرْضِه أوْ يسِير الرَّاكِبُ في عرْضِهِ أَرْبَعِينَ أَوْ سَبْعِينَ عَاماً. قَالَ سُفْيانُ أَحدُ الرُّوَاةِ . قِبل الشَّامِ خلقَهُ اللَّهُ تعالى يوْم خلق السموات والأَرْضَ مفْتوحاً لِلتَّوبة لا يُغلقُ حتَّى تَطلُعَ الشَّمْسُ مِنْهُ » رواه التِّرْمذي وغيره وقال : حديث حسن صحيح .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">20.</span></span> Zirr İbni Hubeyş şöyle dedi;</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Mestler üzerine nasıl mesh edileceğini sormak üzere Safvân İbni Assâl <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’ın yanına gitmiştim. Bana:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Zirr! Niçin geldin? diye sordu. Ben de:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- İlim öğrenmek için, deyince şunları söyledi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- Melekler, ilim öğrenenlerden hoşlandıkları için onlara kanat gererler. </span></span>Ben de:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Büyük ve küçük abdestten sonra mestler üzerine nasıl mesh edileceği kafamı kurcaladı. Sen de Hz. Peygamber’in ashâbından olduğun için, onun bu konuda bir şey söylediğini duydun mu diye sormaya geldim, dedim. Safvân:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Evet, duydum. Resûl-i Ekrem seferde bulunduğumuz zaman mestleri üç gün üç gece çıkarmamayı, büyük ve küçük abdest bozduktan, uyuduktan sonra bile mestlere meshetmeyi, ancak cünüp olunca mestleri çıkarmayı emrederdi, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Onun <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">sevgiye dair</span></span> bir şey söylediğini duydun mu? diye sordum.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Evet, duydum. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> ile bir sefere çıkmıştık. Biz onun yanındayken bir bedevî kaba sesiyle:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Muhammed! diye bağırdı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber de onun sesine yakın bir sesle:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Gel bakalım”</span></span>, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bedevîye dönerek:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Yazıklar olsun sana! Hz. Peygamber’in huzurunda bulunuyorsun. Kıs sesini! Yüksek sesle bağırmanı Allah yasakladı, dedim.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bedevî:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Vallahi sesimi kısmam, dedi ve Resûl-i Ekrem’e: Birilerini seven, ama onlarla beraber olacak kadar iyiliği bulunmayan kimse hakkında ne dersin? diye sordu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Bir kimse, kıyamet gününde, sevdikleriyle beraberdir.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Safvân İbni Assâl sözüne devamla dedi ki:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Hz. Peygamber bu konuda uzun uzun konuştu. Hatta bir ara batı taraflarında bulunan bir kapıdan bahsetti. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Kapı yaya yürüyüşüyle kırk yıl veya yetmiş yıl</span></span> (yahut râvinin hatırladığına göre süvari gidişiyle kırk veya yetmiş yıl) <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">genişliğindedir”</span></span>, buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Şamlı muhaddislerden Süfyân İbni Uyeyne şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Allah gökleri ve yeri yarattığı gün, bu kapıyı tövbe için açık olarak yaratmıştır. Güneş battığı yerden doğuncaya kadar o kapı kapanmayacaktır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tirmizî, Daavât 98. Ayrıca bk. Tirmizî, Tahâret, 71; Nesâî, Tahâret 97, 113; İbni Mâce, Fiten 32</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Zirr İbni Hubeyş</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hadisimizi sahâbî Safvân İbni Assâl’den rivayet eden Zir, çölde yaşayan bir bedevî idi. Hem Câhiliye hem de İslâm devrinde yaşadığı hâlde Hz. Peygamber’i görememişti. Fakat Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Osman, Übey İbni Ka`b gibi büyük sahâbîlerle görüşmüş ve onlardan hadis rivayet etmiştir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Zir, ashâb-ı kirâmla görüşmek üzere Medine’ye geldiği zaman, yukarıdaki hadisimizin râvisi olan Safvân İbni Assâl ile de görüştü ve ona Resûl-i Ekrem’i görüp görmediğini sordu. O da Hz. Peygamberle birlikte on iki gazveye katıldığını söyledi.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Müslüman olduktan sonra hayatı değişen Zir İbni Hubeyş, hadis ve kırâat ilimlerinde üstaddı. Güvenilir bir muhaddisti. Rivayet ettiği hadisler Kütüb-i Sitte’de yer almıştır.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Kaynaklarda gerek Zirr’in ve gerekse Peygamber Efendimiz’den yirmi hadis rivayet etmiş olan Safvân İbni Assâl’in hayatları hakkında fazla bilgi yoktur. Zirr, 82 (701) tarihinde 120 yaşında vefat etti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Zirr İbni Hubeyş çöl hayatını bırakıp ashâb-ı kirâmla görüşmek üzere Medine’ye geldiği zaman, yıllarının boşa geçtiğini anladı. Karşılaştığı sahâbîlerden ilim öğrenerek eksiklerini tamamlamaya çalıştı. Safvân İbni Assâl’in yanına gittiğinde Safvân ona niçin geldiğini sordu. O da ilim öğrenmek için geldiğini söyledi. Zir, “ilim” kelimesiyle mestler üzerine mesh etmeyi kasdetmişti.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Safvân onu önce bu güzel davranışından dolayı kutlamak istedi ve ilim öğrenmenin değeri hakkında bizzat Hz. Peygamber’den duyduğu bir hadisi haber verdi. Rivayet edildiğine göre kendisi de bir zamanlar Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in huzuruna vardığında:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Senden ilim öğrenmeye geldim, yâ Resûlallah, demişti.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûl-i Ekrem de ona:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- “Merhaba, ilim yolcusu!”</span> diye iltifat ettikten sonra <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Melekler, ilim öğrenenlerden hoşlandıkları için onlara kanat gererler”</span> buyurmuştu. Şimdi de o aynı şekilde Zirr İbni Hubeyş’i sevindirmek istemişti.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Büyüklerimizin âdeti böyleydi. İlim öğenmek isteyenleri severler ve onları sevindirmek isterlerdi. Ebü’d-Derdâ hazretlerinin de böyle davrandığını biliyoruz. Bu muhterem sahâbî birgün Dımaşk mescidinde otururken bir adam çıkageldi ve ona:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ben tâ Medine’den buraya, Hz. Peygamber’den rivâyet ettiğini haber aldığım bir hadisi, senin ağzından duymak için geldim, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">O zaman Ebü’d-Derdâ <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span> ona:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Bir iş için mi geldin? Ticaret yapmak için mi geldin? diye defalarca sordu. Onun gerçekten de sadece hadis öğrenmek için geldiğini anlayınca sevindi ve bu ilim yolcusuna yaptığı işin değerini anlatmak üzere Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’den duyduğu şu hadîs-i şerîfi haber verdi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- “Kim ilim öğrenmek için yola çıkarsa, Allah Teâlâ ona cennet yolunu kolaylaştırır. Melekler, ilim öğrenenlerden hoşlandıkları için onlara kanat gererler. Göklerde ve yerde bulunan varlıklar, hatta sudaki balıklar bile âlimlerin bağışlanması için Allah’a yalvarırlar. Bir âlimin sadece ibadetle uğraşan bir kimseye üstünlüğü, on dördüncü gecesinde ayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Âlimler peygamberlerin mirasçılarıdır. Peygamberler altın gümüş değil, sadece ilmi miras bırakmışlardır. İşte bu ilim mirasına konan kimse, çok büyük bir kısmet kazanmış olur” </span>(Ebû Dâvûd, İlim 1; Tirmizî, İlim 19. Ayrıca bk. 1379-1395. hadisler).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İlim öğrenenlere meleklerin neden kanat gerdikleri, ilim yolcularının değerini ortaya koyan bu hadîs-i şerîf ile daha iyi öğrenilmiş oldu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mestler üzerine nasıl mesh edileceğini</span></span> henüz öğrenmemiş olan Zir, pek merak ettiği bu konuyu Safvân İbni Assâl’den sorup öğreniyor. Buna göre misafir olmayan, yâni evinin barkının bulunduğu yerde yaşayan bir kimse abdest alıp mestini giydikten sonra, yirmi dört saat boyunca, her abdest aldığında mestlerine mesh edebilecektir. Küçük veya büyük abdeste çıkmak mestlere mesh etmeye engel değildir. Yalnız boy abdesti almak gerektiğinde mestler mutlaka çıkarılacak, boy abdesti aldıktan sonra tekrar giyilebilecektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Yolculukta farz namazları bile yarıya düşürmek suretiyle kullarına kolaylık gösteren Allah Teâlâ, misafirlere, mestlere mesh etme konusunda da kolaylık lutfetmiştir. Onlar abdest alıp mestlerini giydikten sonra, isterlerse üç gün boyunca mestlerini hiç çıkarmadan abdest alıp ibadet edebileceklerdir. Boy abdesti almak gerektiğinde, onlar da mestlerini çıkaracaklardır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sevgi konusu</span></span> da Zirr İbni Hubeyş’in merak ettiği bir şeydir. Safvân’a bu konuda Peygamber Efendimiz’den bir hadis duyup duymadığını soruyor. Safvân İbni Assâl, Zirr’e Hz. Peygamber’den duyduğu hadisi söylemekle yetinmiyor; onu Efendimiz’den nasıl duyduğunu da anlatıyor.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buna göre, çölde yaşadığı için görgü ve nezâketten pek haberi olmayan bir bedevî, Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span>’a merak ettiği bir konuyu sormak istiyor. Peygamber’e nasıl hitâb edileceğini bilmediği için de bağırarak “Yâ Muhammed!” diye sesleniyor.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Safvân onu uyarıyor. Kur’ân-ı Kerîm’in bu nevi kaba davranışları yasakladığını ve:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ey imân edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesinden yüksek çıkarmayın” </span></span>[Hucurât sûresi (49), 2] âyetinin geldiğini hatırlatmak istiyor. Fakat bütün bunları anlatmaya zamanı müsait olmadığı için kısaca sesini alçaltmasını tavsiye ediyor. Bedevî, sert mizacı sebebiyle, öğrenmek istediği konuyu sormasına kimsenin engel olamayacağını anlatmak için “Vallahi sesimi kısmam” diye bir de yemin ediyor.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ümmetine son derece merhametli olan sevgili Efendimiz, sözünü ettiğimiz âyet-i kerîmeden bedevînin haberi olmadığını anlıyor ve günahkâr olmasını arzu etmediği için o da sesini bedevininkine benzeterek “Gel bakalım!” diye sesleniyor. Bedevî kendi yetersiz ibadetlerini hatırlayarak, âhirette Hz. Peygamber’le ve onun aziz sahâbîleriyle beraber olamayacağını düşünerek problemini dile getiriyor:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Birilerini seven, ama onlarla beraber olacak kadar iyiliği bulunmayan kimse hakkında ne dersin? diye soruyor.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûl-i Ekrem Efendimiz’in cevabı, mü’min gönüllere derin hazlar ve büyük ümidler verecek sıcaklıktadır:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- “Bir kimse, kıyamet gününde, sevdikleriyle beraberdir.”</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">369 - 371 numaralı hadislerde üç büyük sahâbîden ayrı ayrı rivayet edildiğini göreceğimiz bu hadîs-i şerîf, Peygamber sevgisinin insanı ne yüce makamlara çıkaracağını gösteriyor. Enes İbni Mâlik’in rivayetine göre bedevînin biri Resûl-i Ekrem’e:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Kıyamet ne zaman kopacak? dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Fahr-i Cihân Efendimiz de ona:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Kıyamet için ne hazırladın?”</span> diye sorunca, bedevî:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Allah ve Peygamber sevgisini hazırladım, cevabını verdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> O zaman Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Öyleyse sevdiğinle berabersin”</span>, buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">O bedevilerden Allah razı olsun. Şayet zihinlerine takılan bu soruları sormasalardı, nice yanık gönüller böylesine serinlemeyecek, ümid ışığıyla canlanmayacaktı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu hadîs-i şerîfi duydukları zaman ashâb-ı kirâm da çok sevinmişlerdi. Hatta Enes <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’ın söylediğine göre, İslâmiyet’le şereflendikten sonra hiçbir şeye böylesine sevinmemişlerdi. Enes sevincini şöyle dile getirmişti:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Ben Allah’ı, Resûlünü, Ebû Bekir’i ve Ömer’i seviyorum. Onların yaptığı ibadetleri ve güzel hareketleri yapamasam bile onlarla beraber olmayı umuyorum.”</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Demekki sevgi ve muhabbet, hasta gönülleri diriltecek, ulaşılması zor hedeflere insanı emniyetle iletecek üstün bir güce sahiptir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ne mutlu Allah’ı ve Resûlullah’ı gönülden sevenlere!..</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tövbenin kabûlü ve zamanı:</span></span> Birçok müjdeyle dolu olan hadîs-i şerîfin bu bahiste yer almasının sebebi, sonundaki tövbeyle ilgili sevindirici haberdir. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>, şimdiye kadar gördüklerimizden farklı bir hadîs-i şerîfle, tövbeleri Allah Teâlâ’nın her zaman kabul edeceğini anlatıyor.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buna göre:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> Allah Teâlâ, gökleri ve yeri yarattığı zaman, Efendimiz’in “batı” diye ifade buyurduğu tarafta geniş bir kapı yaratmıştır. Bu kapının iki kanadının arası, râvinin tereddütlü bir ifadeyle söylediğine göre, yaya veya atlı bir yolcunun kırk yılda veya yetmiş yılda ancak varabileceği kadar geniştir. Bu kapı tövbe kapısıdır. Günahkâr kulların yapacağı tövbe, hiçbir engele çarpmadan Allah Teâlâ’nın yüce huzuruna rahatlıkla varabilecektir. Bu sebeple hiçbir kimse, acaba benim Cenâb-ı Hakk’a sunduğum tövbem ona varmış mıdır? diye endişe etmemelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tövbenin zamanı ve süresi yoktur. <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Güneş battığı yerden doğuncaya kadar o kapı kapanmayacaktır”</span> ifadesiyle, kıyamet kopana kadar insanların tövbe edebileceği anlatılmak istenmiştir. Bu bir müjdedir. Allah Teâlâ’nın kullarına olan sevgi ve merhametinin sonsuzluğunu göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tövbe süresinin bu kadar geniş tutulması, bizi hiçbir zaman tenbelliğe sevk etmemelidir. Tövbe edebilmek için önümüzde daha nice zaman bulunduğu aldatmacasına kapılmamalıyız. Günahlara düşkün nefsimiz, bizi böyle aldatır. Ecelin ne zaman kapımızı çalacağını bilmediğimizi, hiçbir zaman da bilemeyeceğimizi hatırdan çıkarmamalı, ilk fırsatta tövbe etmeye bakmalıyız.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Allah Teâlâ’nın tövbe kapısını ardına kadar açması, kullarına olan sonsuz merhametini, onların ebedî kurtuluşa ermesini arzu ettiğini bütün açıklığı ile göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. İlim öğrenmek ve öğretmek Allah Teâlâ’yı memnun eden değerli bir meşgaledir. Bu sebeple ashâb-ı kirâm ve tâbiîn ilim tahsiline büyük önem vermişlerdir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. İnsan bilmediği şeyleri öğrenmeye çalışmalı ve o konuyu iyi bilen birini bulup sormalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Mestler üzerine meshetme kolaylığı, İslâmiyet’in müsamaha dini olduğunu göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Kendilerinden ilim öğrenilen büyüklerin huzurunda saygılı davranmalı, sesini gereğinden fazla yükseltmemelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">6. Bilgisizliği sebebiyle hata edenlere kızmamalı, ne yapmaları gerektiğini onlara sabırla öğretmelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">7. İnsanlara karşı anlayışlı olma ve onlara seviyelerine göre davranma hususunda Peygamber Efendimiz örnek alınmalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">8. İyi insanlarla beraber olmaya, onların sohbetinde bulunmaya gayret etmeli, onları sevmelidir. Kötü olduğu bilinen kimselerden uzak durmalı, onların sohbetlerine katılmamalıdır. Üzüm üzüme baka baka kararır atasözünün ifade ettiği gerçek unutulmamalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">9. Sevginin gereği, sevilen gibi olmaya çalışmak ve davranışlarında onu örnek almaktır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">10. İnsanlara öğüt veren kimseler, güzel vaadler ve müjdelerle onları ümitlendirmeli, onlara kolaylıklar göstermelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">21- وعنْ أبي سعِيدٍ سَعْد بْنِ مالك بْنِ سِنانٍ الْخُدْرِيِّ رضي الله عنه أَن نَبِيَّ الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَال : « كان فِيمنْ كَانَ قَبْلكُمْ رَجُلٌ قتل تِسْعةً وتِسْعين نفْساً ، فسأَل عن أَعلَم أَهْلِ الأَرْضِ فدُلَّ على راهِبٍ ، فَأَتَاهُ فقال : إِنَّهُ قَتَل تِسعةً وتسعِينَ نَفْساً ، فَهلْ لَهُ مِنْ توْبَةٍ ؟ فقال : لا فقتلَهُ فكمَّلَ بِهِ مِائةً ثمَّ سألَ عن أعلم أهلِ الأرضِ ، فدُلَّ على رجلٍ عالمٍ فقال: إنهَ قَتل مائةَ نفسٍ فهلْ لَهُ مِنْ تَوْبةٍ ؟ فقالَ: نَعَمْ ومنْ يحُولُ بيْنَهُ وبيْنَ التوْبة ؟ انْطَلِقْ إِلَى أَرْضِ كذا وكذا ، فإِنَّ بها أُنَاساً يعْبُدُونَ الله تعالى فاعْبُدِ الله مَعْهُمْ ، ولا تَرْجعْ إِلى أَرْضِكَ فإِنَّهَا أَرْضُ سُوءٍ ، فانطَلَق حتَّى إِذا نَصَف الطَّريقُ أَتَاهُ الْموْتُ فاختَصمتْ فيهِ مَلائكَةُ الرَّحْمَةِ وملاكةُ الْعَذابِ . فقالتْ ملائكةُ الرَّحْمَةَ : جاءَ تائِباً مُقْبلا بِقلْبِهِ إِلى اللَّهِ تعالى ، وقالَتْ ملائكَةُ الْعذابِ : إِنَّهُ لمْ يَعْمَلْ خيْراً قطُّ ، فأَتَاهُمْ مَلكٌ في صُورَةِ آدمي فجعلوهُ بيْنهُمْ أَي حكماً    فقال قيسوا ما بَيْن الأَرْضَين فإِلَى أَيَّتهما كَان أَدْنى فهْو لَهُ، فقاسُوا فوَجَدُوه أَدْنى إِلَى الأَرْضِ التي أَرَادَ فَقبَضْتهُ مَلائكَةُ الرَّحمةِ » متفقٌ عليه.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وفي روايةٍ في الصحيح : « فكَان إِلَى الْقرْيَةِ الصَّالحَةِ أَقْربَ بِشِبْرٍ ، فجُعِل مِنْ أَهْلِها » وفي رِواية في الصحيح : « فأَوْحَى اللَّهُ تعالَى إِلَى هَذِهِ أَن تَبَاعَدِى، وإِلى هَذِهِ أَن تَقرَّبِي وقَال : قِيسُوا مَا بيْنهمَا ، فَوَجدُوه إِلَى هَذِهِ أَقَرَبَ بِشِبْرٍ فَغُفَرَ لَهُ » .  وفي روايةٍ : « فنأَى بِصَدْرِهِ نَحْوهَا » .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">21. </span></span>Ebû Saîd Sa`d İbni Mâlik İbni Sinân el-Hudrî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivayet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Vaktiyle doksan dokuz kişiyi öldürmüş bir adam vardı. Bu zât yeryüzünde en büyük âlimin kim olduğunu soruşturdu. Ona bir râhibi gösterdiler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu adam râhibe giderek:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Doksan dokuz adam öldürdüm. Tövbe etsem kabul olur mu? diye sordu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Râhip:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Hayır, kabul olmaz, deyince onu da öldürdü. Böylece öldürdüğü adamların sayısını yüz’e tamamladı. Sonra yine yeryüzünde en büyük âlimin kim olduğunu soruşturdu. Ona bir âlimi tavsiye ettiler. Onun yanına giderek:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Yüz kişiyi öldürdüğünü söyledi; tövbesinin kabul olup olmayacağını sordu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Âlim:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Elbette kabul olur. İnsanla tövbe arasına kim girebilir ki! Sen falan yere git. Orada Allah Teâlâ’ya ibadet eden insanlar var. Sen de onlarla birlikte Allah’a ibadet et. Sakın memleketine dönme. Zira orası fena bir yerdir, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Adam, denilen yere gitmek üzere yola çıktı. Yarı yola varınca eceli yetti.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Rahmet melekleriyle azap melekleri o adamı kimin alıp götüreceği konusunda tartışmaya başladılar.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Rahmet melekleri:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- O adam tövbe ederek ve kalbiyle Allah’a yönelerek yola düştü, dediler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Azap melekleri ise:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- O adam hayatında hiç iyilik yapmadı ki, dediler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu sırada insan kılığına girmiş bir melek çıkageldi. Melekler onu aralarında hakem tayin ettiler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hakem olan melek:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Geldiği yerle gittiği yeri ölçün. Hangisine daha yakınsa, adam o tarafa aittir, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Melekler iki mesâfeyi de ölçtüler. Gitmek istediği yerin daha yakın olduğunu gördüler. Bunun üzerine onu rahmet melekleri alıp götürdü. Buhârî, Enbiyâ 54; Müslim, Tevbe 46, 47, 48</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Sahîh(-i Müslim)</span>deki bir başka rivayete göre:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“O kimse iyi insanların yaşadığı köye bir karış daha yakın olduğundan oralı sayıldı.”</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Sahîh(-i Müslim)</span>deki bir diğer rivayete göre:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Allah Teâlâ öteki köye uzaklaşmasını, beriki köye yaklaşmasını, meleklere de iki mesâfenin arasını ölçmelerini emretti. Adamın beriki köye bir karış daha yakın olduğu görüldü. Bunun üzerine affedildi.”</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bir başka rivayette ise:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Adam göğsünün üzerinde öteki köye doğru ilerledi” denilmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ebû Saîd el-Hudrî</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Tam adı Sa’d İbni Mâlik İbni Sinân el-Hudrî’dir. Medine’de müslüman bir ailede büyüdü. İslâmiyet ile çocukluk yıllarında şereflendi. Mescid-i nebevî’nin inşâsına yardım etti. Uhud savaşına katılmayı çok istediği halde, Resûl-i Ekrem onun henüz çocuk olduğunu söyleyerek bu dileğini kabul etmedi. Babasının Uhud’da şehid olmasından sonra, şiddetli geçim sıkıntısı çekti. Hatta açlıktan karnına taş bağlamak zorunda kaldı. Yine böyle açlıktan kıvrandığı bir gün annesinin ısrarıyla Hz. Peygamber’e durumunu anlatmak ve ondan yardım istemek üzere huzuruna gitti. Resûl-i Ekrem ona, istemekten sakınanı Allah’ın iffetli kılacağını, halktan bir şey beklemeden elinde olanla yetineni zengin edeceğini, sabretmek isteyene de sabır vereceğini söyledi. O günden sonra Ebû Saîd kimseden bir şey talep etmedi. İşleri yoluna girdi ve Medineli müslümanlar arasında sayılı zenginlerden oldu.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">İlk defa Hendek Gazvesine daha sonra 12 gazveye iştirak etti. Bazı seriyyelerde görev aldı, hatta seriyye komutanlığı yaptı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Ashâb-ı kirâm’ın fakihlerinden olması sebebiyle Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’in vefâtından sonra Medine’de fetvâ vermekle ve öğretimle meşgul oldu. Ayrıca Ebû Saîd el-Hudrî, binden fazla hadis rivâyet eden ve  müksirûn diye anılan yedi sahâbîden biridir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Birgün Medine valisi Mervân İbni Hakem’in oturmakta olduğu yerden bir cenâze götürüyorlardı. Mervân ayağa kalkmadı. Bunun üzerine Ebû Saîd:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- “Biz Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile oturuyorken bir cenâze geçti. Efendimiz derhal ayağa kalktılar” diye hadisi okuyunca Mervân ayağa kalkmak zorunda kaldı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> Ebû Saîd kendisine baş vurulan konularda Hz. Peygamber’den duyduğu bir hadisle veya onun yaptığını gördüğü bir fiille cevap verirdi. Böylece Peygamber Efendimiz’in sünnetinin ümmet arasında gerek bilgi gerekse uygulama olarak yayılmasına gayret gösterirdi.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Ebû Saîd hak yanlısı bir kimse olduğu kadar cesur, pek sabırlı ve fedâkar bir zât idi.Yoksullara, yetimlere dâima yardım eder, bakıma muhtaç çocukları evine alarak besler, büyütür ve eğitirdi. 74 (694) yılında, seksen küsur yaşlarında iken bir cuma günü vefât etti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Günahlar ne kadar çok ne kadar büyük olursa olsun, onlardan kurtulmanın mutlaka bir yolu vardır. Adam öldürmek büyük günahlardan biridir. Bir katil beş on kişiyi değil, yüz kişiyi bile öldürmüş olsa, Allah’ı inkâr etmedikten sonra günahını affettirmesi mümkündür. İşte hadisimiz bu gerçeği çarpıcı bir misalle anlatmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Îsâ’dan sonraki zamanlarda doksan dokuz kişiyi öldüren bir adam, yaptığı yanlışı sonunda anlamış, günahlarından temizlenmeyi arzu etmiş, bunun mümkün olup olmadığını öğrenmek üzere dünyanın en bilgili adamını aramaya başlamıştı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ne yazıkki ona âlim diye gösterilen kimse, gerçek bir din âlimi değildi. Bunun için de o günah hastasına bir kurtuluş reçetesi veremedi. Vicdanını kanatmaya başlayan günahların dayanılmaz baskısı altında bulunan zavallı adam, derdinin bir devası bulunmadığını duyunca eski çılgınlıkları depreşti, âlim geçinen o adamı da cinayet listesine ekleyiverdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Halbuki o sözde âlim etraflıca düşünmeliydi. Öldürmeyi alışkanlık hâline getirmiş bir cinayet makinasıyla karşı karşıya bulunduğunu hesap etmeliydi. Arslan için parçalamak nasıl tabii bir olaysa, böylesi kimseler için de öldürmenin aynı derecede tabii olduğunu bilmeliydi. Ama bilemedi. Zira bunu bilecek kadar ilmi ve anlayışı yoktu. Allah Teâlâ’nın sonsuz merhamet sahibi olduğunu bilen bir âlim, tövbe yollarını arayan birini ümitsizlik batağına nasıl fırlatabilirdi. Bu olacak şey değildi. Tövbe kapısına yapışan bir günahkârı ilâhî rahmetin yıkayıp arıtacağını bilmeyen bir kimsenin ne ilmi ne de anlayışı olabilirdi. Halk o râhibin ibadetle meşgul olmasına bakarak kendisini âlim sanmıştı. Ne yazıkki bu câhil adam bir şey bilmediğini de bilmiyordu. Bir kurtuluş yolu arayan katile bu sebeple yanlış fetvâ vermiş ve böylece hem kendini mahvetmiş hem de karşısındakini günaha sokmuştu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Katilin ikinci arayışında, gerçek âlimi bulduğu görülmektedir. Çünkü bu adam samimiyetle tövbe eden bir kimseyi Allah Teâlâ’nın reddetmeyeceğini biliyordu. Bu sebeple o günahkâra ümit verdi ve bu davranışıyla o,<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> ilmin ibadetten üstün olduğunu</span></span> ortaya koydu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu âlimin günahkâr adama “Sakın memleketine dönme! Zira orası fena bir yerdir” şeklindeki tavsiyesi pek önemli bir gerçeği ortaya koymaktadır. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Üzüm üzüme baka baka kararır”</span></span> atasözünün de ifade ettiği gibi, kötü insanların çoğunlukta olduğu bir yerde yaşayan, ahlâkı bozulmuş kimselerle düşüp kalkmaya devam eden kimsenin, onların fena tesirinden kurtulması kolay değildir. Şu hâlde iyiye, doğruya ve güzele ulaşmak isteyen birinin, içinde yaşadığı kötü çevreyi mutlaka terk etmesi gerekir. Kara kazanın karasından kurtulmanın bir başka yolu yoktur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Güzel, temiz ve mutlu bir hayatı kucaklayıp ömür boyu bahtiyar yaşamanın ikinci şartı ise, o gerçek âlimin tavsiye ettiği gibi, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">iyi kimselerle bir arada olmaktır</span></span>. Onlarla düşüp kalkmak, Allah’a giden yolda onlarla birlikte yürümektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İyilerin zarar etmesi mümkün değildir. Yüce Rabbimiz’in iyi kimseleri gözetip kolladığı, günahlarını affederek onları cennetinde ağırlamak istediği bu hadîs-i şerîfte açıkca görülmektedir. Yüz kişiyi öldürmesine rağmen, Cenâb-ı Hak o günahkâr kulunun gönlünde parıldayan tövbe ışığını rahmet meleklerine göstermiş ve onu azap meleklerine karşı savunmalarını istemiştir. Anlaşıldığına göre azap melekleri o şahsın tövbe yolunu tuttuğunu bilmiyorlardı. Bu sebeple rahmet meleklerine “İyi ama o adam hayatında hiç iyilik yapmadı ki!” diye diretiyorlardı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tövbe etmeye karar verenleri bağışlayacağını bize canlı bir misalle göstermek isteyen Allah Teâlâ, rahmet melekleri ile azap melekleri arasındaki çekişmeyi halletmek üzere bir başka meleğini insan kılığında gönderdi; aralarında onu hakem tayin etmelerini diledi ve o meleğe nasıl hakemlik yapacağını öğretti.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i şerîfin bir başka rivayetinde Cenâb-ı Mevlâ’nın “öteki köye uzaklaşmasını, beriki köye de yaklaşmasını emretmesi”, yüz kişiyi bile öldürmüş olsalar tövbekâr kullarını affedeceğini ve onları rahmetiyle kucaklayacağını ortaya koymaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Furkan sûresinin 68-70. âyetlerinde Cenâb-ı Hakk’ın has kulları anlatılırken onların Allah Teâlâ’ya <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ortak koşmayacakları</span></span>, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">adam öldürmeyecekleri</span></span> ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">zina etmeyecekleri</span></span> belirtilir. Bu günahları işleyenlerin ise, yaptıklarının cezasını mutlaka çekecekleri ve kıyamet gününde pek kötü bir duruma düşecekleri anlatılır. Sonra da bir istisna yapılarak şöyle buyurulur:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ancak tövbe ve iman edip iyi işler yapanlar başkadır. Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır; engin merhamet sahibidir.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tövbe kapısını açık bırakarak günahkâr gönüllere soğuk sular serpen bu âyet-i kerîmeyi Zümer sûresinin 53. âyeti pekiştirmekte ve sonsuz merhamet sahibi Allah Teâlâ’dan asla ümit kesilmeyeceğini şöyle ifade etmektedir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ey kendilerinin aleyhinde çalışarak haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar.” </span></span>Bu kıssada anlatılan tövbekâr katilin İslâmiyet’ten önce yaşadığı, bu sebeple de onun bize örnek olamayacağı düşünülebilir. Burada dinimizin bir prensibini hatırlatmak faydalı olacaktır. Bu prensibe göre Allah ve Resûlü, eski milletlerin din ve inançlarına dair bazı bilgiler verdikten sonra o bilgilerin hükümsüz olduğunu belirtmezlerse, bunlar bizim için de bir kaynak ve dayanak olur. Peygamber Efendimiz bu kıssayı anlattıktan sonra onun bizim için geçersiz olduğunu söylemediğine göre, bu olaydan ders almamızı ve buna uygun hareket etmemizi istediği anlaşılmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Günahım bağışlanmaz diye ümitsiz olmamalıdır. Çünkü günah ne kadar büyük olursa olsun, Allah’ın merhameti daha büyüktür.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Cenâb-ı Hakk’ın kendisine tövbe nasip ettiği ve iyiliğe kabiliyetli olarak yarattığı kimse, büyük günahlar da işlemiş olsa, birgün gelir Allah’a yönelir; tövbe ederek günahlarını affettirir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. İyi bir âlim çok ibadet eden bilgisiz kişiden daha değerli ve faydalıdır. Kıssamızdaki câhil âbidin hem kendisini hem de kendisine akıl danışan kimseyi mahvetmesi, şuurlu âlimin ise hem kendisini hem de kendisine akıl danışanı kurtuluşa götürmesi bunu göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Halkın mânevî önderi durumunda olan kişilerin son derece anlayışlı, ümit verici ve sevgi dolu kimseler olması gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. İyi kimselerle dostluk kurmalı, fena hâlleri devam ettiği sürece kötü insanlardan uzak durmalıdır. Aksi hâlde kötülerin etkisinden kurtulmak mümkün değildir. İyilerle bir arada olma gayreti, kişinin doğru yolda olduğunu gösterir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">6. Resûl-i Ekrem Efendimiz ümmetini eğitirken geçmiş milletlerin ibretli hikâyelerine zaman zaman baş vurmuştur. Güzel dinimizin esaslarına ters düşmemek şartıyla, insanları irşad eden kimseler bu nevi kıssalardan faydalanabilir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">22- وعَنْ عبْدِ اللَّهِ بنِ كَعْبِ بنِ مَالكٍ ، وكانَ قائِدَ كعْبٍ رضِيَ الله عنه مِنْ بَنِيهِ حِينَ عَمِيَ، قال : سَمِعْتُ كعْبَ بن مَالكٍ رضِي الله عنه يُحَدِّثُ بِحدِيِثِهِ حِين تخَلَّف عَنْ رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، في غزوةِ تبُوكَ . قَال كعْبٌ : لمْ أَتخلَّفْ عَنْ رسولِ الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، في غَزْوَةٍ غَزَاها إِلاَّ في غزْوَةِ تَبُوكَ ، غَيْر أَنِّي قدْ تخلَّفْتُ في غَزْوةِ بَدْرٍ ، ولَمْ يُعَاتَبْ أَحد تَخلَّف عنْهُ ، إِنَّما خَرَجَ رسولُ الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم والمُسْلِمُونَ يُريُدونَ عِيرَ قُريْش حتَّى جَمعَ الله تعالَى بيْنهُم وبيْن عَدُوِّهِمْ عَلَى غيْرِ ميعادٍ . وَلَقَدْ شهدْتُ مَعَ رسولِ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ليْلَةَ العَقبَةِ حِينَ تَوَاثَقْنَا عَلَى الإِسْلامِ ، ومَا أُحِبُّ أَنَّ لِي بِهَا مَشهَدَ بَدْرٍ ، وإِن كَانتْ بدْرٌ أَذْكَرَ في النَّاسِ مِنهَا وكان من خبري حِينَ تخلَّفْتُ عَنْ رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، في غَزْوَةِ تبُوك أَنِّي لَمْ أَكُنْ قَطُّ أَقْوَى ولا أَيْسَرَ مِنِّي حِينَ تَخلَّفْتُ عَنْهُ في تِلْكَ الْغَزْوَة ، واللَّهِ ما جَمعْتُ قبْلها رَاحِلتيْنِ قطُّ حتَّى جَمَعْتُهُما في تلك الْغَزوَةِ ، ولَمْ يكُن رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يُريدُ غَزْوةً إِلاَّ ورَّى بغَيْرِهَا حتَّى كَانَتْ تِلكَ الْغَزْوةُ ، فغَزَاها رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم في حَرٍّ شَديدٍ ، وَاسْتَقْبَلَ سَفراً بَعِيداً وَمَفَازاً. وَاسْتَقْبَلَ عَدداً كَثيراً ، فجَلَّى للْمُسْلمِينَ أَمْرَهُمْ ليَتَأَهَّبوا أُهْبَةَ غَزْوِهِمْ فَأَخْبَرَهُمْ بوَجْهِهِمُ الَّذي يُريدُ ، وَالْمُسْلِمُون مَع رسول الله كثِيرٌ وَلاَ يَجْمَعُهُمْ كِتَابٌ حَافِظٌ « يُريدُ بذلكَ الدِّيَوان » قال كَعْبٌ : فقلَّ رَجُلٌ يُريدُ أَنْ يَتَغَيَّبَ إِلاَّ ظَنَّ أَنَّ ذلكَ سَيَخْفى بِهِ مَالَمْ يَنْزِلْ فيهِ وَحْىٌ مِن اللَّهِ ، وغَزَا رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم تلكَ الغزوةَ حين طَابت الثِّمَارُ والظِّلالُ ، فَأَنا إِلَيْهَا أَصْعرُ ، فتجهَّز رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم وَالْمُسْلِمُون معهُ ، وطفِقْت أَغدو لِكىْ أَتَجَهَّزَ معهُ فأَرْجعُ ولمْ أَقْض شيئاً ، وأَقُولُ في نَفْسى: أَنا قَادِرٌ علَى ذلك إِذا أَرَدْتُ، فلمْ يَزلْ يتمادى بي حتَّى اسْتمَرَّ بالنَّاسِ الْجِدُّ ، فأَصْبَحَ رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم غَادياً والْمُسْلِمُونَ معَهُ ، وَلَمْ أَقْضِ مِنْ جهازي شيْئاً ، ثُمَّ غَدَوْتُ فَرَجَعْتُ وَلَم أَقْض شَيْئاً ، فَلَمْ يزَلْ يَتَمادَى بِي حَتَّى أَسْرعُوا وتَفَارَط الْغَزْوُ ، فَهَمَمْتُ أَنْ أَرْتَحِل فأَدْركَهُمْ ، فَيَاليْتَني فَعلْتُ ، ثُمَّ لَمْ يُقَدَّرْ ذلك لي ، فَطفقتُ إِذَا خَرَجْتُ في النَّاسِ بَعْد خُرُوجِ رسُول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يُحْزُنُنِي أَنِّي لا أَرَى لِي أُسْوَةً ، إِلاَّ رَجُلاً مَغْمُوصاً عَلَيْه في النِّفاقِ ، أَوْ رَجُلاً مِمَّنْ عَذَرَ اللَّهُ تعالَى مِن الضُّعَفَاءِ ، ولَمْ يَذكُرني رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم حتَّى بَلَغ تَبُوكَ ، فقالَ وَهُوَ جَالِسٌ في القوْمِ بتَبُوك : ما فَعَلَ كعْبُ بْنُ مَالكٍ  ؟ فقالَ رَجُلٌ مِن بَنِي سلمِة : يا رسول الله حَبَسَهُ بُرْدَاهُ ، وَالنَّظرُ في عِطْفيْه . فَقال لَهُ مُعَاذُ بْنُ جَبَلٍ رضيَ اللَّهُ عنه . بِئس ما قُلْتَ ، وَاللَّهِ يا رسول الله مَا عَلِمْنَا علَيْهِ إِلاَّ خَيْراً ، فَسكَت رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم. فبَيْنَا هُوَ علَى ذلك رَأَى رَجُلاً مُبْيِضاً يَزُولُ به السَّرَابُ ، فقالَ رسولُ الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : كُنْ أَبَا خَيْثمَةَ ، فَإِذا هوَ أَبُو خَيْثَمَةَ الأَنْصَاريُّ وَهُوَ الَّذي تَصَدَّقَ بصاع التَّمْر حين لمَزَهُ المنافقون قَالَ كَعْبٌ : فَلَّما بَلَغني أَنَّ رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَدْ توَجَّهَ قَافلا منْ تَبُوكَ حَضَرَني بَثِّي ، فطفقتُ أَتذكَّرُ الكذِبَ وَأَقُولُ: بِمَ أَخْرُجُ من سَخطه غَداً وَأَسْتَعينُ عَلَى ذلكَ بِكُلِّ ذِي رَأْي مِنْ أَهْلي ، فَلَمَّا قِيلَ : إِنَّ رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قدْ أَظِلَّ قادماً زاحَ عَنِّي الْبَاطِلُ حَتَّى عَرَفتُ أَنِّي لم أَنج مِنْهُ بِشَيءٍ أَبَداً فَأَجْمَعْتُ صِدْقَةُ ، وأَصْبَحَ رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَادماً ، وكان إِذا قدمَ مِنْ سَفَرٍ بَدَأَ بالْمَسْجد فرَكعَ فيه رَكْعَتَيْنِ ثُمَّ جَلس للنَّاس ، فلمَّا فعل ذَلك جَاءَهُ الْمُخلَّفُونَ يعْتذرُون إِليْه وَيَحْلفُون لَهُ ، وكانوا بضعاً وثمَانين رَجُلا فقبل منْهُمْ عَلانيَتهُمْ وَاسْتغفَر لهُمْ وَوَكلَ سَرَائرَهُمْ إِلى الله تعَالى . حتَّى جئْتُ ، فلمَّا سَلَمْتُ تبسَّم تبَسُّم الْمُغْضب ثمَّ قَالَ : تَعَالَ، فجئتُ أَمْشي حَتى جَلَسْتُ بيْن يَدَيْهِ ، فقالَ لِي : مَا خَلَّفَكَ ؟ أَلَمْ تكُنْ قد ابْتَعْتَ ظَهْرَك، قَالَ قُلْتُ : يَا رَسُولَ الله إِنِّي واللَّه لَوْ جلسْتُ عنْد غيْركَ منْ أَهْلِ الدُّنْيَا لَرَأَيْتُ أَني سَأَخْرُج منْ سَخَطه بعُذْرٍ ، لقدْ أُعْطيتُ جَدَلا ، وَلَكنَّي وَاللَّه لقدْ عَلمْتُ لَئن حَدَّثْتُكَ الْيَوْمَ حديث كَذبٍ ترْضى به عنِّي لَيُوشكَنَّ اللَّهُ يُسْخطك عليَّ ، وإنْ حَدَّثْتُكَ حَديث صدْقٍ تجدُ علَيَّ فيه إِنِّي لأَرْجُو فِيه عُقْبَى الله عَزَّ وَجلَّ ، واللَّه ما كان لِي من عُذْرٍ ، واللَّهِ مَا كُنْتُ قَطُّ أَقْوَى وَلا أَيْسر مِنِّي حِينَ تَخلفْتُ عَنك قَالَ : فقالَ رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « أَمَّا هذَا فقَدْ صَدَقَ ، فَقُمْ حَتَّى يَقْضيَ اللَّهُ فيكَ » وسَارَ رِجَالٌ مِنْ بَنِي سَلمة فاتَّبعُوني ، فقالُوا لِي : واللَّهِ مَا عَلِمْنَاكَ أَذنْبتَ ذَنْباً قبْل هذَا ، لقَدْ عَجَزتَ في أن لا تَكُون اعتذَرْت إِلَى رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم بمَا اعْتَذَرَ إِلَيهِ الْمُخَلَّفُون فقَدْ كَانَ كافِيَكَ ذنْبكَ اسْتِغفارُ رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم لَك . قَالَ : فوالله ما زَالُوا يُؤنِّبُوننِي حتَّى أَرَدْت أَنْ أَرْجِعَ إِلى رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم فأَكْذِب نفسْي ، ثُمَّ قُلتُ لهُم : هَلْ لَقِيَ هَذا معِي مِنْ أَحدٍ ؟ قَالُوا : نَعَمْ لقِيَهُ معك رَجُلان قَالا مِثْلَ مَا قُلْتَ ، وقيل لَهمَا مِثْلُ مَا قِيلَ لكَ ، قَال قُلْتُ : مَن هُمَا ؟ قالُوا : مُرارةُ بْنُ الرَّبِيع الْعَمْرِيُّ  ، وهِلال ابْن أُميَّةَ الْوَاقِفِيُّ  ؟ قَالَ : فَذكَروا لِي رَجُلَيْنِ صَالِحَيْن قدْ شَهِدا بدْراً فِيهِمَا أُسْوَةٌ . قَالَ : فَمَضيْت حِينَ ذَكَروهُمَا لِي .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">  وَنهَى رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم عن كَلامِنَا أَيُّهَا الثلاثَةُ مِن بَين من تَخَلَّف عَنهُ ، قالَ : فاجْتَنبَنا النَّاس أَوْ قَالَ: تَغَيَّرُوا لَنَا حَتَّى تَنَكَّرت لِي في نفسي الأَرْضُ ، فَمَا هيَ بالأَرْضِ التي أَعْرِفُ ، فَلَبثْنَا عَلَى ذَلكَ خمْسِينَ ليْلَةً . فأَمَّا صَاحبايَ فَاستَكَانَا وَقَعَدَا في بُيُوتهمَا يَبْكيَانِ وأَمَّا أَنَا فَكُنتُ أَشَبَّ الْقَوْمِ وَأَجْلَدَهُمْ ، فَكُنتُ أَخْرُج فَأَشهَدُ الصَّلاة مَعَ الْمُسْلِمِينَ، وَأَطُوفُ في الأَسْوَاقِ وَلا يُكَلِّمُنِي أَحدٌ ، وآتِي رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم فأُسَلِّمُ عَلَيْهِ ، وَهُو في مجْلِسِهِ بعدَ الصَّلاةِ ، فَأَقُولُ في نفسِي : هَل حَرَّكَ شفتَيهِ بردِّ السَّلامِ أَم لاَ ؟ ثُمَّ أُصلِّي قريباً مِنهُ وأُسَارِقُهُ النَّظَرَ ، فَإِذَا أَقبَلتُ على صلاتِي نَظر إِلَيَّ ، وإِذَا الْتَفَتُّ نَحْوَهُ أَعْرَضَ عَنِّي ، حَتى إِذا طَال ذلكَ عَلَيَّ مِن جَفْوَةِ الْمُسْلمينَ مشَيْت حَتَّى تَسوَّرْت جدارَ حَائط أبي قَتَادَةَ وَهُوَا ابْن عَمِّي وأَحبُّ النَّاسَ إِلَيَّ ، فَسلَّمْتُ عَلَيْهِ فَواللَّهِ مَا رَدَّ عَلَيَّ السَّلامَ ، فَقُلْت لَه : يا أَبَا قتادَة أَنْشُدكَ باللَّه هَلْ تَعْلَمُني أُحبُّ الله وَرَسُولَه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ؟ فَسَكَتَ، فَعُدت فَنَاشَدتُه فَسكَتَ ، فَعُدْت فَنَاشَدْته فَقَالَ : الله ورَسُولُهُ أَعْلَمُ . فَفَاضَتْ عَيْنَايَ ، وَتَوَلَّيْتُ حَتَّى تَسَوَّرتُ الْجدَارَ</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">  فبَيْنَا أَنَا أَمْشي في سُوقِ المدينةِ إِذَا نَبَطيُّ  منْ نبطِ أَهْلِ الشَّام مِمَّنْ قَدِمَ بالطَّعَامِ يبيعُهُ بالمدينةِ يَقُولُ : مَنْ يَدُلُّ عَلَى كعْبِ بْنِ مَالكٍ ؟ فَطَفقَ النَّاسُ يشيرون له إِلَى حَتَّى جَاءَني فَدَفَعَ إِلى كتَاباً منْ مَلِكِ غَسَّانَ ، وكُنْتُ كَاتِباً . فَقَرَأْتُهُ فَإِذَا فيهِ : أَمَّا بَعْدُ فَإِنَّهُ قَدْ بلَغَنَا أَن صاحِبَكَ قدْ جَفاكَ ، ولمْ يجْعلْك اللَّهُ بدَارِ هَوَانٍ وَلا مَضْيعَةٍ ، فَالْحقْ بِنا نُوَاسِك ، فَقلْت حِين قرأْتُهَا: وَهَذِهِ أَيْضاً من الْبَلاءِ فَتَيمَّمْتُ بِهَا التَّنُّور فَسَجرْتُهَا .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">  حَتَّى إِذَا مَضَتْ أَرْبَعُون مِن الْخَمْسِينَ وَاسْتَلْبَثِ الْوَحْىُ إِذَا رسولِ رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يَأْتِينِي ، فَقَالَ: إِنَّ رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يَأَمُرُكَ أَنْ تَعْتزِلَ امْرأَتكَ ، فقُلْتُ: أُطَلِّقُهَا ، أَمْ مَاذا أَفعْلُ ؟ قَالَ: لا بَلْ اعتْزِلْهَا فلا تقربَنَّهَا ، وَأَرْسلَ إِلى صَاحِبيَّ بِمِثْلِ ذلِكَ . فَقُلْتُ لامْرَأَتِي : الْحقِي بِأَهْلكِ فَكُونِي عِنْدَهُمْ حَتَّى يَقْضِيَ اللُّهُ في هذَا الأَمر ، فَجَاءَت امْرأَةُ هِلالِ بْنِ أُمَيَّةَ رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم فقالتْ لَهُ : يا رسول الله إِنَّ هِلالَ بْنَ أُميَّةَ شَيْخٌ ضَائعٌ ليْسَ لَهُ خادِمٌ ، فهلْ تَكْرهُ أَنْ أَخْدُمهُ ؟ قال : لا، وَلَكِنْ لا يَقْربَنَّك . فَقَالَتْ : إِنَّهُ وَاللَّه مَا بِهِ مِنْ حَركةٍ إِلَى شَيءٍ ، وَوَاللَّه ما زَالَ يَبْكِي مُنْذُ كَانَ مِنْ أَمْرِهِ مَا كَانَ إِلَى يَوْمِهِ هَذَا . فَقَال لِي بعْضُ أَهْلِي: لَو اسْتأَذنْت رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم في امْرَأَتِك ، فقَدْ أَذن لامْرأَةِ هِلالِ بْنِ أُمَيَّةَ أَنْ تَخْدُمَهُ؟ فقُلْتُ: لا أَسْتَأْذِنُ فِيهَا رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، ومَا يُدْريني مَاذا يَقُولُ رسولُ الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم إِذَا اسْتَأْذَنْتُهُ فِيهَا وَأَنَا رَجُلٌ شَابٌّ فلَبِثْتُ بِذلك عشْر ليالٍ ، فَكَمُلَ لَنا خمْسُونَ لَيْلَةً مِنْ حينَ نُهي عَنْ كَلامنا .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> ثُمَّ صَلَّيْتُ صَلاَةَ الْفَجْرِ صباحَ خمْسينَ لَيْلَةً عَلَى ظهْرِ بَيْتٍ مِنْ بُيُوتِنَا ، فَبينَا أَنَا جَالسٌ عَلَى الْحال التي ذكَر اللَّهُ تعالَى مِنَّا ، قَدْ ضَاقَتْ عَلَيَّ نَفْسِى وَضَاقَتْ عَليَّ الأَرضُ بمَا رَحُبَتْ، سَمعْتُ صَوْتَ صَارِخٍ أوفي عَلَى سَلْعٍ يَقُولُ بأَعْلَى صَوْتِهِ : يَا كَعْبُ بْنَ مَالِكٍ أَبْشِرْ، فخرَرْتُ سَاجِداً ، وَعَرَفْتُ أَنَّهُ قَدْ جَاءَ فَرَجٌ فَآذَنَ رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم النَّاس بِتوْبَةِ الله عَزَّ وَجَلَّ عَلَيْنَا حِين صَلَّى صَلاة الْفجْرِ فذهَبَ النَّاسُ يُبَشِّرُوننا ، فذهَبَ قِبَلَ صَاحِبَيَّ مُبَشِّرُونَ ، وركض رَجُلٌ إِليَّ فرَساً وَسَعَى ساعٍ مِنْ أَسْلَمَ قِبَلِي وَأَوْفَى عَلَى الْجَبلِ ، وكَان الصَّوْتُ أَسْرَعَ مِنَ الْفَرَسِ ، فلمَّا جَاءَنِي الَّذي سمِعْتُ صوْتَهُ يُبَشِّرُنِي نَزَعْتُ لَهُ ثَوْبَيَّ فَكَسَوْتُهُمَا إِيَّاهُ ببشارَته واللَّه ما أَمْلِكُ غَيْرَهُمَا يوْمَئذٍ ، وَاسْتَعَرْتُ ثَوْبَيْنِ فَلَبسْتُهُمَا وانْطَلَقتُ أَتَأَمَّمُ رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يَتَلَقَّانِي النَّاسُ فَوْجاً فَوْجاً يُهَنِّئُونني بِالتَّوْبَةِ وَيَقُولُون لِي : لِتَهْنِكَ تَوْبَةُ الله عَلَيْكَ، حتَّى دَخَلْتُ الْمَسْجِدَ فَإِذَا رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم جَالِسٌ حَوْلَهُ النَّاسُ ، فَقَامَ طلْحَةُ بْنُ عُبَيْد الله رضي الله عنه يُهَرْوِل حَتَّى صَافَحَنِي وهَنَّأَنِي ، واللَّه مَا قَامَ رَجُلٌ مِنَ الْمُهاجِرِينَ غَيْرُهُ ، فَكَان كَعْبٌ لا يَنْساهَا لِطَلحَة . قَالَ كَعْبٌ : فَلَمَّا سَلَّمْتُ عَلَى رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، قال: وَهوَ يَبْرُقُ وَجْهُهُ مِنَ السُّرُور أَبْشِرْ بِخَيْرِ يَوْمٍ مَرَّ عَلَيْكَ ، مُذْ ولَدَتْكَ أُمُّكَ ، فقُلْتُ : أمِنْ عِنْدِكَ يَا رَسُول اللَّهِ أَم مِنْ عِنْد الله ؟ قَالَ : لاَ بَلْ مِنْ عِنْد الله عَز وجَلَّ ، وكانَ رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم إِذَا سُرَّ اسْتَنارَ وَجْهُهُ حتَّى كَأنَّ وجْهَهُ قِطْعَةُ قَمر، وكُنَّا نعْرِفُ ذلِكَ مِنْهُ، فلَمَّا جلَسْتُ بَيْنَ يدَيْهِ قُلتُ: يَا رسول اللَّهِ إِنَّ مِنْ تَوْبَتِي أَنْ أَنْخَلِعَ مِن مَالي صدَقَةً إِلَى اللَّهِ وإِلَى رَسُولِهِ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">فَقَالَ رَسُول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : أَمْسِكْ عَلَيْكَ بَعْضَ مَالِكَ فَهُوَ خَيْر لَكَ ، فَقُلْتُ إِنِّي أُمْسِكُ سَهْمِي الَّذي بِخيْبَر . وَقُلْتُ : يَا رَسُولَ الله إِن الله تَعَالىَ إِنَّما أَنْجَانِي بالصدق ، وَإِنْ مِنْ تَوْبَتي أَن لا أُحدِّثَ إِلاَّ صِدْقاً ما بَقِيتُ ، فوا لله ما علِمْتُ أحداً مِنَ المسلمِين أَبْلاْهُ اللَّهُ تَعَالَى في صدْق الْحَديث مُنذُ ذَكَرْتُ ذَلكَ لرِسُولِ الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم أَحْسَنَ مِمَّا أَبْلاَنِي اللَّهُ تَعَالَى ، وَاللَّهِ مَا تَعمّدْت كِذْبَةً مُنْذُ قُلْت ذَلِكَ لرَسُولِ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم إِلَى يَوْمِي هَذَا ، وَإِنِّي لأَرْجُو أَنْ يَحْفظني اللَّهُ تَعَالى فِيمَا بَقِي ، قَالَ : فَأَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى : { لَقَدْ تَابَ اللَّهُ عَلَى النَّبِيِّ وَالْمُهَاجِرِينَ والأَنْصَارِ الَّذِينَ اتَّبَعُوهُ في سَاعَةِ الْعُسْرةِ } حَتَّى بَلَغَ : { إِنَّه بِهِمْ رَءُوفٌ رَحِيمٌ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم وَعَلَى الثَّلاَثةِ الَّذينَ خُلِّفُوا حَتَّى إِذَا ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ الأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ }  حتى بلغ: { اتَّقُوا اللَّهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادقين }  [ التوبة : 117 ، 119 ] .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">  قالَ كعْبٌ : واللَّهِ مَا أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيَّ مِنْ نِعْمَةٍ قَطُّ بَعْدَ إِذْ هَدانِي اللَّهُ لِلإِسْلام أَعْظمَ في نَفسِي مِنْ صِدْقي رَسُولَ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم أَن لاَّ أَكُونَ كَذَبْتُهُ ، فأهلكَ كَمَا هَلَكَ الَّذِينَ كَذَبُوا إِن الله تَعَالَى قَالَ للَّذِينَ كَذَبُوا حِينَ أَنزَلَ الْوَحْيَ شَرَّ مَا قَالَ لأحدٍ ، فَقَالَ اللَّهُ تَعَالَى : {سيَحلِفون بِاللَّه لَكُمْ إِذَا انْقَلَبْتُم إِليْهِم لتُعْرِضوا عَنْهُمْ فأَعْرِضوا عَنْهُمْ إِنَّهُمْ رِجْس ومَأواهُمْ جَهَنَّمُ جَزاءً بِمَا كَانُوا يكْسبُون . يَحْلِفُونَ لَكُمْ لِتَرْضَوْا عَنْهُمْ فَإِنْ ترْضَوْا عَنْهُمْ فَإِن الله لاَ يَرْضَى عَنِ الْقَوْم الفاسقين َ }  [ التوبة 95 ، 96 ] .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">  قال كَعْبٌ : كنَّا خُلِّفْنَا أَيُّهَا الثَّلاَثَةُ عَنْ أَمْر أُولِئَكَ الَّذِينَ قَبِلَ مِنْهُمْ رَسُولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم حِينَ حَلَفوا لَهُ ، فبايعَهُمْ وَاسْتَغْفَرَ لَهُمْ ، وِأرْجَأَ رَسولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم أمْرَنا حَتَّى قَضَى اللَّهُ تَعَالَى فِيهِ بِذَلكَ ، قَالَ اللُّه تَعَالَى : { وَعَلَى الثَّلاَثَةِ الَّذِينَ خُلِّفُوا }  .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وليْسَ الَّذي ذَكَرَ مِمَّا خُلِّفنا تَخَلُّفُنا عَن الغزو ، وَإِنََّمَا هُوَ تَخْلَيفهُ إِيَّانَا وإرجاؤُهُ أَمْرَنَا عَمَّنْ حَلَفَ لَهُ واعْتذَرَ إِليْهِ فَقَبِلَ مِنْهُ . مُتَّفَقٌ عليه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">  وفي رواية « أَنَّ النَّبِيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم خَرَجَ في غَزْوةِ تَبُوك يَوْمَ الخميسِ ، وَكَان يُحِبُّ أَنْ يَخْرُجَ يَوْمَ الخميس » .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">  وفي رِوَايةٍ : « وَكَانَ لاَ يَقدُمُ مِنْ سَفَرٍ إِلاَّ نهَاراً في الضُّحَى . فَإِذَا قَدِم بَدَأَ بالمْسجدِ فصلَّى فِيهِ ركْعتيْنِ ثُمَّ جَلَس فِيهِ » .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">22. </span></span>Kâ’b İbni Mâlik<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> radıyallahu anh </span>gözlerini kaybettiği zaman onu elinden tutup götürme görevini üstlenen oğlu Abdullah’dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> ile birlikte Tebük Gazvesi’ne katılmadığına dair mâcerasını Kâ`b İbni Mâlik <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den şöyle anlatırken duydum:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in gittiği gazâlardan sadece Tebük Gazvesi’ne katılmamıştım. Gerçi Bedir Gazvesi’nde de bulunamamıştım. Zaten Bedir’e katılmadıkları için hiç kimse azarlanmamıştı. O vakit Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> ile müslümanlar (savaşmak için değil) Kureyş kervanını takibetmek için yola çıkmışlardı. Nihayet Allah Teâlâ müslümanlarla düşmanlarını, aralarında verilmiş herhangi bir karar olmadığı halde bir araya getiriverdi. Halbuki ben Akabe bîatının yapıldığı gece, İslâm’a yardım etmek üzere söz verirken Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in yanındaydım. Her ne kadar Bedir Gazvesi halk arasında Akabe gecesinden daha meşhursa da, ben Bedir’de bulunmayı Akabe’de bulunmaktan daha üstün görmem.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tebük Gazvesi’ne Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> ile birlikte gitmeyişim şöyle oldu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ben katılmadığım bu gazve sırasındaki kadar hiçbir zaman kuvvetli ve zengin olamamıştım. Vallahi Tebük Gazvesi’nden önce iki deveyi bir araya getirememiştim. Bu gazvede iki tane binek devesine sahip olmuştum. Bir de Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> bir gazveye hazırlandığı zaman asıl hedefi söylemez, bir başka yere gittiği sanılırdı. Fakat bu gazve sıcak bir mevsimde uzak bir yere yapılacağı ve kalabalık bir düşmanla karşı karşıya gelineceği için Resûl-i Ekrem durumu açıkladı. Savaşın özelliğine göre hazırlanabilmeleri için müslümanlara nereye gideceklerini söyledi. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> ile beraber sefere gidecek müslümanların sayısı çok fazlaydı. Adlarını bir deftere yazmak mümkün değildi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kâ’b sözüne şöyle devam etti:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Savaşa gitmemek için gözden kaybolunduğu takdirde, hakkında bir âyet nâzil olmadıkça, işin gizli kalacağı zannedilebilirdi. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> bu gazveyi meyvaların olgunlaştığı, gölgelerin arandığı sıcak bir mevsimde yapmıştı. Ben de bunlara pek düşkündüm. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> ile müslümanlar savaş hazırlığına başladılar. Ben de onlarla birlikte savaşa hazırlanmak için çıkıyor, fakat hiçbir şey yapmadan geri dönüyordum. Kendi kendime de “Canım, ne zaman olsa hazırlanırım” diyordum. Günler böyle geçti. Herkes işini ciddi tuttu ve bir sabah Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> ile birlikte müslümanlar erkenden yola çıktılar. Ben ise hâlâ hazırlanmamıştım. Yine sabah evden çıktım, hiçbir şey yapamadan geri döndüm. Hep aynı şekilde davranıyordum. Savaş henüz başlamamıştı, ama mücâhidler hayli yol almışlardı. Yola çıkıp onlara yetişeyim dedim, keşke öyle yapsaymışım; bunu da başaramadım. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem </span>savaşa gittikten sonra insanların arasına çıktığımda beni en çok üzen şey, savaşa gitmeyip geride kalanların ya münafık diye bilinenler veya âciz oldukları için savaşa katılamayan kimseler olmasıydı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> Tebük’e varıncaya kadar adımı hiç anmamış. Tebük’te ashâbın arasında otururken:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Kâ’b İbni Mâlik ne yaptı?” </span></span>diye sormuş. Bunun üzerine Benî Selime’den bir adam:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Yâ Resûlallah! Elbiselerine ve sağına soluna bakıp gururlanması onu Medine’de alıkoydu, demiş.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunun üzerine Muâz İbni Cebel ona:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ne fena konuştun! demiş. Sonra da Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span>’a dönerek, yâ Resûlallah! Biz onun hakkında hep iyi şeyler biliyoruz, demiş. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> hiçbir şey söylememiş. O sırada çok uzaklarda beyazlar giymiş bir adamın gelmekte olduğunu görmüş:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Bu Ebû Hayseme olaydı”</span></span> demiş. Bir de bakmışlar ki, gelen adam Ebû Hayseme el-Ensârî değil mi!</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ebû Hayseme, (bir savaş hazırlığı sırasında) bir ölçek hurma verdiği için münafıklara alay konusu olan zâttır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kâ’b sözüne şöyle devam etti:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in Tebük’ten Medine’ye hareket ettiğini öğrendiğim zaman beni bir üzüntü aldı. Söyleyeceğim yalanı düşünmeye başladım. Kendi kendime “Yarın onun öfkesinden nasıl kurtulacağım?” dedim. Yakınlarımdan görüşlerine değer verdiğim kimselerden akıl almaya başladım. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in gelmek üzere olduğunu söyledikleri zaman, kafamdaki saçma düşünceler dağılıp gitti. Onun elinden hiçbir şekilde kurtulamayacağımı anladım. Herşeyi dosdoğru söylemeye karar verdim. Peygamber<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> aleyhisselâm</span> sabahleyin Medine’ye geldi. Seferden dönerken önce Mescid-i Nebevî’ye gelerek iki rek’at namaz kılar, sonra halkın arasına gelip otururdu. Yine öyle yaptı. Bu sırada savaşa katılmayanlar huzuruna geldiler; neden savaşa gidemediklerini yemin ederek anlatmaya başladılar. Bunlar seksenden fazla kimseydi. Hz. Peygamber onların ileri sürdüğü mâzeretleri kabul etti; kendilerinden bîat aldı; Allah Teâlâ’dan bağışlanmalarını niyâz etti ve iç yüzlerini O’na bıraktı. Sonunda ben geldim. Selâm verdiğim zaman dargın dargın gülümsedi; sonra:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Gel!”,</span></span> dedi. Ben de yürüyerek yanına geldim ve önüne oturdum. Bana:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Niçin savaşa katılmadın? Binek hayvanı satın almamış mıydın?”</span></span> diye sordu. Ben de:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Yâ Resûlallah! Allah’a yemin ederim ki, senden başka birinin yanında bulunsaydım, ileri süreceğim mâzeretlerle onun öfkesinden kurtulabilirdim. Çünkü insanlara fikrimi kabul ettirmeyi iyi beceririm. Fakat yine yemin ederim ki, bugün sana yalan söyleyerek gönlünü kazansam bile,  yarın Cenâb-ı Hak işin doğrusunu sana bidirecek ve sen bana güceneceksin. Şayet doğrusunu söylersem, bana kızacaksın. Ama ben doğru söyleyerek Allah’dan hayırlı sonuç bekliyorum. Vallahi savaşa gitmemek için hiçbir özürüm yoktu. Hiçbir zaman da gazâdan geri kaldığım sıradaki kadar kuvvetli ve zengin olamamıştım, dedim.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kâ’b sözüne devamla dedi ki:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunun üzerine Hz. Peygamber:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “İşte bu doğru söyledi. Haydi kalk, senin hakkında Allah Teâlâ hüküm verene kadar bekle!”</span></span> buyurdu. Ben kalkınca Benî Selime’den bazıları yanıma takılarak:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Vallahi senin daha önce bir suç işlediğini bilmiyoruz. Savaşa katılmayanların ileri sürdükleri gibi bir mâzeret söyleyemedin. Halbuki günahlarının bağışlanması için Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span>’ın istiğfâr etmesi yeterdi, dediler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kâ’b sözüne şöyle devam etti:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Beni o kadar çok ayıpladılar ki, tekrar Resûlullah’ın yanına dönüp biraz önceki sözlerimin yalan olduğunu söylemeyi bile düşündüm. Sonra onlara:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Bana verilen cezaya çarptırılan bir başka kimse var mı? diye sordum.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Evet. Seninle beraber bu cezaya uğrayan iki kişi daha var, dediler. Onlar da senin gibi konuştular ve senin aldığın cevabı aldılar.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- O iki kişi kim? diye sordum.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Biri Mürâre İbni Rebî` el-Amrî, diğeri de Hilâl İbni Ümeyye el-Vâkıfî diyerek, herbiri Bedir Gazvesi’ne katılmış olan iki mükemmel örnek şahsiyetin adını verdiler. Bunun üzerine ben geri dönme düşüncesinden vazgeçerek yoluma devam ettim.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> savaşa katılmayanlardan sadece üçümüzle konuşulmasını yasakladı. İnsanlar bizimle konuşmaktan kaçındılar veya bize karşı tavırlarını değiştirdiler. Hatta bana göre yer yüzü bile değişti. Sanki burası benim memleketim değildi. Elli gün böyle geçti. İki arkadaşım boyunlarını büktüler; ağlayarak evlerinde oturdular. Ben ise onlardan daha genç ve dayanıklı idim. Dışarı çıkarak cemaatle namaz kılar, çarşılarda dolaşırdım. Fakat kimse benimle konuşmazdı. Namaz bittikten sonra Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> yerinde otururken yanına gelir, kendisine selâm verirdim. Kendi kendime “Acaba selâmımı alırken dudaklarını kıpırdattı mı kıpırdatmadı mı” diye sorardım. Sonra ona yakın bir yerde namaz kılar ve farkettirmeden kendisine bakardım. Ben namaza dalınca bana doğru döner, kendisine baktığım zaman da yüzünü çeviriverirdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslümanların bana karşı olan sert tutumları uzun süre devam edince, amcamın oğlu ve en çok sevdiğim insan Ebû Katâde’nin bahçesine gidip duvardan içeri atladım ve selâm verdim. Vallâhi selâmımı almadı. Ona:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ebû Katâde! Allah adına and vererek soruyorum. Benim Allah’ı ve Resûlullah’ı ne kadar sevdiğimi biliyor musun? diye sordum. Hiç cevap vermedi. Ona and vererek bir daha sordum. Yine cevap vermedi. Bir daha yemin verince:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Allah ve Resûlü daha iyi bilir, dedi. Bunun üzerine gözlerimden yaşlar boşandı. Geri dönüp duvardan atladım.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Birgün Medine çarşısında dolaşıyordum. Medine’ye yiyecek satmak üzere gelen Şamlı bir çiftçi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Kâ’b İbni Mâlik’i bana kim gösterir? diye sordu. Halk da beni gösterdi. Adam yanıma gelerek <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Gassân Meliki</span></span>’nden getirdiği bir mektup verdi. Ben okuma yazma bilirdim. Mektubu açıp okudum. Selâmdan sonra şöyle diyordu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Duyduğumuza göre Efendiniz seni üzüyormuş. Allah seni değerinin bilinmediği ve hakkının çiğnendiği bir yerde yaşayasın diye yaratmamıştır. Hemen yanımıza gel, sana izzet ikrâm edelim.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Mektubu okuyunca, bu da bir başka belâ, dedim. Hemen onu ateşe atıp yaktım.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Nihayet elli gün’den kırk’ı geçmiş, fakat vahiy gelmemişti. Birgün Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in gönderdiği bir şahıs çıkageldi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> sana eşinden ayrı oturmanı emrediyor, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Onu boşayacak mıyım, yoksa ne yapacağım? diye sordum.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Hayır, ondan ayrı duracak, kendisine yanaşmayacaksın, dedi. Hz. Peygamber diğer iki arkadaşıma da aynı emri gönderdi. Bunun üzerine karıma:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Allah Teâlâ bu mesele hakkında hüküm verene kadar ailenin yanına git ve onların yanında kal, dedim.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hilâl İbni Ümeyye’nin karısı Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’e giderek:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Yâ Resûlallah! Hilâl İbni Ümeyye çok yaşlı bir adamdır. Kendisine bakacak hizmetçisi de yoktur. Ona hizmet etmemde bir sakınca görür müsün? diye sormuş. Hz. Peygamber de:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Hayır görmem. Ama katiyen sana yaklaşmasın, buyurmuş. Kadın da şöyle demiş:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Vallahi onun kımıldayacak hâli yok. Allah’a yemin ederim ki, başına bu iş geleliberi durmadan ağlıyor.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kâ`b sözüne şöyle devam etti:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Yakınlarımdan biri bana: Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’den eşinin sana hizmet etmesi için izin istesen olmaz mı! Baksana Hilâl İbni Ümeyye’ye bakması için karısına izin verdi, dedi. Ben de ona: Hayır, bu konuda Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’den izin isteyemem. Üstelik ben genç bir adamım. İzin istesem bile Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span>’ın bana ne diyeceğini bilemem, dedim.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu vaziyette on gün daha durdum. Bizimle konuşulması yasaklandığından bu yana tam <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">elli gün</span></span> geçmişti. Ellinci gecenin sabahında, evlerimizden birinin damında sabah namazını kıldım. Allah Teâlâ’nın (Kur’ân-ı Kerîm’de bizden) bahsettiği üzere canım iyice sıkılmış, o geniş yeryüzü bana dar gelmiş bir vaziyette otururken, Sel Dağı’nın tepesindeki birinin var gücüyle:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- “Kâ`b İbni Mâlik! Müjde!” diye bağırdığını duydum. Sıkıntılardan kurtulma gününün geldiğini anlayarak hemen secdeye kapandım.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> sabah namazını kıldırınca, Allah Teâlâ’nın tövbelerimizi kabul ettiğini ilân etmiş. Bunun üzerine ahâlî bize müjde vermeye koşmuş. İki arkadaşıma da müjdeciler gitmiş. Bunlardan biri bana doğru at koşturmuş. Eslem kabilesinden bir diğer müjdeci koşup Sel Dağı’na tırmanmış, onun sesi atlıdan önce bana ulaşmış. Sesini duyduğum müjdeci yanıma gelip beni tebrik edince, sırtımdaki elbiseyi de çıkarıp müjdesine karşılık ona giydirdim. Vallahi o gün giyecek başka elbisem yoktu. Emanet bir elbise bulup hemen giydim. Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span>’ı görmek üzere yola koyuldum. Beni grup grup karşılayan sahâbîler tövbemin kabul edilmesi sebebiyle tebrik ediyor ve “Allah Teâlâ’nın seni bağışlaması kutlu olsun” diyorlardı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Nihayet Mescid’e girdim. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> ashâbın ortasında oturuyordu. Talha İbni Ubeydullah hemen ayağa kalktı, koşarak yanıma geldi, elimi sıktı ve beni tebrik etti. Vallahi muhâcirînden ondan başka kimse ayağa kalkmadı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Râvi der ki, Kâ’b, Talha’nın bu davranışını hiç unutmazdı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kâ’b sözüne şöyle devam etti:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span>’a selâm verdiğimde yüzü sevinçten parıldayarak:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Dünyaya geldiğinden beri yaşadığın bu en hayırlı gün kutlu olsun!”</span></span> buyurdu. Ben de:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Yâ Resûlallah! Bu tebrik senin tarafından mıdır, yoksa Allah tarafından mı? diye sordum.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Benim tarafımdan değil, Yüce Allah tarafından”</span></span>, buyurdu. Sevindiği zaman Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span>’ın yüzü parıldar, ay parçasına benzerdi. Biz de sevindiğini böyle anlardık.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûl-i Ekrem’in önünde oturduğumda:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Yâ Resûlallah! Tövbemin kabul edilmesine şükran olarak bütün malımı Allah ve Resûlullah uğrunda fakirlere dağıtmak istiyorum, dedim. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Malının bir kısmını dağıtmayıp elinde tutman senin için daha hayırlı olur”</span></span> buyurdu. Ben de:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Hayber fethinde hisseme düşen malı elimde bırakıyorum, dedikten sonra sözüme şöyle devam ettim. Yâ Resûlallah! Allah Teâlâ beni doğru söylediğimden dolayı kurtardı. Tövbemin kabul edilmesi sebebiyle, artık yaşadığım sürece sadece doğru söz söyleyeceğim.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Vallâhi bunu Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span>’a söylediğim gündenberi doğru sözlü olmaktan dolayı Allah Teâlâ’nın hiç kimseyi benden daha güzel mükâfatlandırdığını bilmiyorum. Yemin ederim ki, Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span>’a o sözleri söylediğim günden bu yana bilerek hiç yalan söylemedim. Kalan ömrümde de Cenâb-ı Hakk’ın beni yalan söylemekten koruyacağını umarım.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kâ’b sözüne devamla şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunun üzerine Allah Teâlâ şu âyet-i kerîmeleri indirdi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah (savaşa gitmek istemeyenlere izin vermesi sebebiyle) Peygamberini bağışladığı gibi, bir kısmının kalbi kaymak üzere iken güçlük zamanında Peygamber’e uyan muhâcirlerle ensârın da tövbelerini kabul etti. Çünkü Allah onlara çok şefkatli, pek merhametlidir.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Hani şu tövbeleri (Allah’ın emri gelene kadar) geri bırakılan üç kişinin de tövbesini kabul etti. Bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini iyice sıkıştırmıştı. Nihayet Allah’dan başka sığınılacak kimse olmadığını anlamışlardı. Eski hâllerine dönmeleri için Allah onların tövbelerini kabul etti. Çünkü Allah tövbeleri kabul edici ve bağışlayıcıdır.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ey imân edenler! Allah’ın azâbından korkun ve doğrularla beraber olun”</span></span> [Tevbe sûresi (9), 117-119].</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kâ’b şöyle devam etti:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah’a yemin ederim ki, beni İslâmiyet’le şereflendirdikten sonra Cenâb-ı Hakk’ın bana verdiği en büyük nimet, Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span>’ın huzurunda doğruyu söylemek ve yalan söyleyip de helâk olmamaktır. Çünkü Allah Teâlâ şu yalan söyleyenler hakkında vahiy gönderdiği zaman, hiç kimseye söylemediği ağır sözleri söyledi ve şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“O savaştan kaçanların yanına döndüğünüz zaman, kendilerini hesaba çekmiyesiniz diye Allah adına yemin ederler. Onlardan yüz çevirin. Çünkü onlar pistirler. Yaptıklarına ceza olmak üzere varacakları yer cehennemdir. Kendilerinden râzı olasınız diye size yemin de ederler. Siz onlardan râzı olsanız bile Allah fâsıklardan aslâ râzı olmaz”</span></span> [Tevbe sûresi (9), 95-96].</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kâ’b sözüne şöyle devam etti:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Biz üç arkadaşın bağışlanması, Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span>’ın yeminlerini kabul edip kendilerinden bîat aldığı ve Cenâb-ı Hak’dan affedilmelerini dilediği kimselerin bağışlanmasından (elli gün) geri kalmıştı. Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>, hakkımızda Allah Teâlâ bir hüküm verene kadar bize yapacağı muameleyi tehir etmişti. Nihayet Allah Teâlâ -anlatıldığı üzere- hükmünü verdi. Allah Teâlâ’nın<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> “tövbeleri geri kalan üç kişinin...”</span></span> diye bahsettiği bu geri kalış, bizim savaştan geri kalmamız değildir; bu, Hz. Peygamber’e gelip yemin ederek mâzeretleri olduğunu söyleyenlerin özürlerini Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span>’ın kabul etmesi, bize yapacağı muameleyi ise geriye bırakması olayıdır.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Megâzî 79; Müslim, Tevbe 53. Ayrıca bk. Tirmizî, Tefsîru sûre (9)</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Diğer bir rivayet:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> Tebük Gazvesi’ne perşembe günü çıkmıştı. Sefere perşembe günü gitmeyi severdi” şeklindedir. Buhârî, Cihâd 103</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Başka bir rivayette ise:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Seferden mutlaka gündüzün kuşluk vakti dönerdi. Dönünce de ilk iş olarak Mescid’e uğrar, iki rek’at namaz kılar, sonra orada otururdu” denilmektedir. Müslim, Müsâfirîn 74; Ebû Dâvûd, Cihad 166</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kâ’b İbni Mâlik</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Bu azîz sahâbî Resûlullah Efendimiz’in üç meşhur şâirinden biridir. Medineli olup Hazrec kabilesindendir. İkinci Akabe bîatında bulunarak Efendimiz’i Medine’ye dâvet eden bahtiyarlardan biri de odur. Tebük Gazvesi’ne katılmayan üç kişiden biri olması ve elli günlük boykottan sonra âyet-i kerîme ile aklanması onun şöhretini daha da artırmıştır. Hicretten sonra Peygamber Efendimiz Mekkeli bir muhâcir ile Medineli bir ensârı kardeş ilân ettiği zaman, onu cennetle müjdelenen on kişiden (aşere-i mübeşşere’den) biri olan <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Talha İbni Ubeydullah </span></span>ile kardeş yapmıştı. </span>Hadîsi şerîf<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">te okuduğumuz üzere, haklarında ilâhî af çıkıp da Kâ’b Peygamber Efendimiz’in huzuruna girdiği zaman, sadece Hz. Talha’nın ayağa kalkıp koşarak gelmesinin ve onu heyecanla tebrik etmesinin sebebi, aralarındaki bu kardeşlikti. Kâ’b İbni Mâlik onun bu davranışını hiç unutmadı ve her fırsatta şükranla andı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Kâ’b sadece Bedir ve Tebük Gazveleri’nde bulunamadı. Uhud Gazvesi’nde düşmanla yiğitçe savaştı ve on yedi yara aldı. Demekki onun Tebük Gazvesi’ne gitmemesi, korkaklığı sebebiyle değildi. Kendisinden seksen kadar hadis rivayet edilmiştir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Kâ’b hicretin 54. yılında (674) vefat etti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu hadîs-i şerîf İslâm âlimlerince çok önemli görülmüş, ondan elli kadar hüküm çıkarılmıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu uzun hadiste öncelikle tövbenin önemi belirtilmekte, ikinci olarakta genel harb ilân edildiği bir zamanda savaştan kaçmanın günâhı gösterilmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Söze önce bu gazvenin neden bu kadar önemli olduğunu anlatarak başlayalım:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> Tebük Gazvesi hicretin dokuzuncu yılı Recep ayında (Ekim 630’da) yapıldı. O yıl Medine’de ve diğer İslâm topraklarında büyük bir kuraklık hüküm sürüyordu. Bunu haber alan Bizans kıralı Herakliyüs, müslümanlara öldürücü darbeyi indirmek üzere <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">kırk bin</span></span> kişilik bir kuvvet hazırladı. Peygamber Efendimiz bu haberi tam zamanında aldı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Mevsim sıcak, gidilecek yer de uzak olduğu için her zaman yaptığının aksine bu defa seferin nereye yapılacağını açıkca söyledi. Müslümanların arasındaki münafıklar moral bozmak için hem aşırı sıcakları hem de gidilecek yerin uzak oluşunu hep ileri sürüyorlar ve Herakliyüs’ün kalabalık ordusu karşısına çıkmanın bir intihar olacağını söylüyorlardı. Bu propaganda bazı kimseler üzerinde gerçekten tesirli oluyordu. İşte bu sırada müslümanları uyarmak için Tevbe sûresinin 38-41. âyetleri nâzil oldu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ey imân edenler! Size ne oldu ki, Allah yolunda sefere çıkın dendiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz? Dünya hayatını âhirete tercih mi ediyorsunuz? Fakat dünya hayatının faydası âhiretin yanında pek azdır.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Âyet-i kerîmenin devamında Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span>’a yardım etmezlerse ona Allah’ın yardım edeceği söyleniyor, hicret sırasında nasıl yardım ettiği de anlatılıyordu. Bu âyetler üzerine müslümanlar hemen derlenip toparlandılar ve savaş hazırlığına başladılar.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Ömer’in Hz. Ebû Bekir’i hayır yarışında geçmeyi düşünerek <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">malının yarısını</span></span> getirdiği, fakat Ebû Bekir hazretlerinin <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">bütün malını</span></span> ortaya koyarak büyüklüğünü bir daha gösterdiği olay bu savaş hazırlığı sırasında meydana gelmişti. Hz. Osman <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">950 deve ile 100 atı</span></span> yine bu sırada bağışlamıştı. Sonunda İslâm ordusu hazırlanmış, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">otuz bin</span></span> mücâhid Tebük yolunu tutmuştu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İslâm tarihine <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bekkâîn</span></span> (ağlayanlar) diye geçecek olan yedi fakir müslüman, maddî imkânları olmadığı ve bu sebeple savaşa katılamadıkları için hüngür hüngür ağlıyorlardı. Münafıkların çoğu bahâneler uydurup savaşa katılmamıştı. İşin fenası Bedir dışında Hz. Peygamber’in yanı başında bütün savaşlara katılmış olan Kâ’b İbni Mâlik ile diğer iki Bedir gazisi ihmâlleri sebebiyle Tebük Gazvesi’ne katılmıyorlardı. Nefisleri onları yenmişti.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Savaş şöyle sonuçlandı: Müslümanların büyük bir kalabalıkla geldiğini öğrenen hıristiyan ordusu, onların karşısına çıkmaya cesaret edemedi. İslâm ordusu da geri dönüp geldi. Fakat müslümanlar bu savaşta çok eziyet çektiler. Görüldüğü üzere Tebük savaşı müslümanlığın kaderi açısından çok önemliydi. Ona herkesin mutlaka katılması gerekiyordu. Kâ’b İbni Mâlik’e ve arkadaşlarına iyi bir ders verilmesinin sebeplerinden biri de bu idi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tekrar başa dönerek şunu belirtelim:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i şerîfte samimiyetle yapılan tövbelerin Allah Teâlâ’yı son derece memnun ettiği ortaya konmakta, günahına üzülen kullarının kendisine yönelmelerinden pek hoşnut olduğu belirtilmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kâ’b İbni Mâlik’e müslümanların yaptığı elli günlük boykota rağmen onun din kardeşleriyle ilgiyi kesmemesi, Peygamber Efendimiz’in etrafında dolaşarak ona selâm vermeye çalışması, acaba selâmımı aldı mı diye dudaklarının hareketini gözlemesi, onun ne kadar samimi bir müslüman olduğunu ispat etmektedir.  Başta Resûl-i Ekrem <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem </span>olmak üzere müslümanlardan kopmanın, onlardan ayrı kalmanın, onlar tarafından toplum dışı bırakılmanın iyi bir müslüman için ne korkunç bir ceza olduğu bu olayda bütün açıklığı ile görülmektedir. Şu hâlde bir müslüman din kardeşlerinin nefretini üzerine çekecek bir iş yapmanın çok büyük bir hata olduğunu hatırından çıkarmamalı ve onlar tarafından hor görülecek bir işi asla yapmamalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Şu da hiçbir zaman unutulmamalıdır ki, Peygamber Efendimiz’in bu olayda böylesine sert davranmasının asıl sebebi, savaştan kaçmanın şahısları değil İslâm toplumunu ve müslümanların kaderini yakından ilgilendirmesidir. Zira Peygamber Efendimiz şahsını ilgilendiren hiçbir olaya böyle tepki göstermemiştir. Şahsını ilgilendiren kusurları hep hoş görmüş, hata edenleri hemen bağışlamıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Neticede şunu anlıyoruz: İnsan yanılabilir, günah işleyebilir. Yapılan suç ne kadar ağır olursa olsun, kul hatasını kabul etmeli ve Cenâb-ı Hakk’a karşı dürüst davranmalıdır. Günahları sadece O’nun bağışlayacağını bilerek hatasının affı için Allah Teâlâ’ya yalvarıp yakarmalıdır. Daha da önemlisi, insan hiçbir zaman ümitsizliğe düşmemeli, günahlarım bağışlanmaz diye düşünmemelidir. Tam aksine benim Yüce Rabbim bağışlayıcıdır, diye hep ümitvâr olmalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Müslüman doğru sözlü olmalı; hata ettiği zaman da kusurunu, günahını kabul etmelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Samimi bir mü’min günah işlediği zaman üzülmeli, pişmanlık duymalı, ben niçin böyle davrandım diye ağlayıp sızlamalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Hatayı kime karşı yapmışsa onun gönlünü almaya ve kendisini bağışlatmaya çalışmalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Bir görevi yapamadığı zaman üzüntü duymalı, ben bu görevi niçin yapmadım diye düşünüp kendisini hesaba çekmelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Allah’a ve Resûlü’ne herkesten çok itâat etmeli, en üstün saygıyı onlara karşı beslemelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">6. Allah yolunda savaşa çağırıldıkları zaman, durumları ne olursa olsun, müslümanlar gönül rızasıyla hemen bu savaşa katılmalı, savaştan asla kaçmamalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">7. Ashâb-ı kirâmın Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span>’a karşı ne kadar açık sözlü olduğu, kendi aleyhlerine bir sonuç doğursa bile gerçeği söylemekten kaçınmadıkları görülmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">8. İnsanların iç yüzleri Allah’a bırakılmalı ve bir şeyi niçin yaptıkları kurcalanmamalıdır. Zaten samimi davranmayanlar zamanla kendiliğinden ortaya çıkacaktır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">9. Bir idareci, açıkca günah işlemekten çekinmeyen müslümanları yola getirmek düşüncesiyle, diğer müslümanların onlarla olan davranışlarını sınırlayabilir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">10. Peygamber Efendimiz’in ashâbına şefkati, onları memnun eden bir habere onlarla birlikte sevinmesi sahip olduğu ahlâkın üstünlüğünü göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">11. Bir kimsenin münafık veya kâfir olduğu anlaşılırsa, mü’min bir kadın hayatını öyle biriyle devam ettirmemelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">12. Birini mutlu edecek bir haber duyunca ona müjde vermek, bir olaya sevinen birini tebrik etmek İslâmî bir âdet olduğu gibi, müjde alan kimsenin müjdeyi getirene hediye vermesi de hoş bir gelenektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">13. Faziletli bir kimse için ayağa kalkmayı dinimiz makbul bir davranış kabul etmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">14. Bir nimete kavuşan veya bir sıkıntıdan kurtulan kimse sadaka vermelidir. Fakat Allah rızası için bütün malını dağıtıp da başkalarına muhtaç duruma düşmemelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">15. Doğruluk ve doğru sözlülük insanı hem dünyada hem de âhirette kurtarır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">16. Allah Teâlâ’nın bir lutfuna eren kimse, buna çok sevindiğini belli etmeli ve bu nimetinden dolayı Cenâb-ı Hakk’a şükretmelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">23- وَعَنْ أبي نُجَيْد بِضَم النُّونِ وَفَتْح الْجيِمِ  عِمْرانَ بْنِ الحُصيْنِ الخُزاعيِّ رَضِي اللَّهُ عَنْهُمَا أَنَّ امْرأَةً مِنْ جُهينةَ أَتَت رَسُولَ الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم وَهِيَ حُبْلَى مِنَ الزِّنَا ، فقَالَتْ : يَا رسول الله أَصَبْتُ حَدّاً فأَقِمْهُ عَلَيَّ ، فَدَعَا نَبِيُّ الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم وَليَّهَا فَقَالَ : أَحْسِنْ إِليْهَا ، فَإِذَا وَضَعَتْ فَأْتِنِي فَفَعَلَ فَأَمَرَ بِهَا نَبِيُّ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، فَشُدَّتْ عَلَيْهَا ثِيَابُها ، ثُمَّ أَمَرَ بِهَا فرُجِمتْ ، ثُمَّ صلَّى عَلَيْهَا . فَقَالَ لَهُ عُمَرُ : تُصَلِّي عَلَيْهَا يَا رَسُولَ اللَّهِ وَقَدْ زَنَتْ ، قَالَ : لَقَدْ تَابَتْ تَوْبةً لَوْ قُسِمَتْ بَيْن سبْعِينَ مِنْ أَهْلِ المدِينَةِ لوسعتهُمْ وَهَلْ وَجَدْتَ أَفْضَلَ مِنْ أَنْ جَادَتْ بِنفْسهَا للَّهِ عَزَّ وجَل؟،» رواه مسلم .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">23.</span></span> Ebû Nüceyd İmrân İbni Husayn el-Huzâî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anhümâ’</span>dan rivayet edildiğine göre Cüheyne kabilesinden zina ederek gebe kalmış bir kadın Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span>’ın huzuruna geldi ve:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Yâ Resûlallah! Cezayı gerektiren bir suç işledim. Cezamı ver, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunun üzerine Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span> kadının velisini çağırttı. Ona:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Bu kadına iyi davran! Doğum yapınca bana getir!”</span></span> buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Adam Resûl-i Ekrem’in buyurduğu gibi yaparak kadını doğumdan sonra getirdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> kadının üzerine elbisesinin iyice bağlanmasını emretti; sıkı sıkıya bağladılar. Sonra Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span>’ın emri üzerine taşlanarak öldürüldü. Daha sonra Resûl-i Ekrem kadının cenaze namazını kıldı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Ömer:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Yâ Resûlallah! Zina etmiş bir kadının namazını mı kılıyorsun? diye sorunca Hz. Peygamber şunları söyledi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“O kadın öyle bir tövbe etti ki, şayet onun tövbesi Medine halkından yetmiş kişiye taksim edilseydi, hepsine yeterdi. Sen Cenâb-ı Hakk’ın rızasını kazanmak için can vermekten daha üstün bir şey biliyor musun?”</span></span> Müslim, Hudûd 24. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Hudûd 24; Nesâî, Cenâiz 64</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İmrân İbni Husayn</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Huzâa kabilesinden olan Ebû Nüceyd İmrân İbni Husayn, hicretin yedinci yılında (628) babası ve Ebû Hüreyre ile birlikte müslüman oldu. Resûl-i Ekrem ile birlikte muhtelif gazvelere katıldı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Daha sonraları Basra kadısı oldu. Basralılara İslam hukukunu öğretti. Hasan-ı Basrî hazretleri, Basralılara İmrân İbni Husayn’dan daha çok faydası dokunan birinin bu şehre ayak basmadığını söylerdi.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Giyimine kuşamına pek dikkat eder ve Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’in:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Allah Teâlâ bir kuluna nimet verince, onu kulunun üzerinde görmekten memnun olur” </span></span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">buyurduğunu söylerdi.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">İmrân İbni Husayn’ın Allah Teâlâ’nın huzurunda hesap vermenin zorluğunu düşünerek:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- “Keşke rüzgârın savurduğu kül olsaydım” dediği rivayet edilir. Peygamber Efendimiz’den 180 hadis rivayet etmiştir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">İmrân İbni Husayn, otuz yıl süren bir karın rahatsızlığından sonra hicretin 52. yılında (672) Basra’da vefat etti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bir mü’min için önemli olan, Rabbinin huzuruna tertemiz varmaya gayret etmektir. Rabbinin hoşnutluğunu kazanmak için canını vermesi, rûhunu teslim etmesi gerekse bile bunu seve seve yapmalıdır. Bir günah işleyince önce Allah’tan korkmalı, yaptığına pişman olmalı, gözyaşları dökerek ağlamalı ve kendini bağışlaması için Rabbine yalvarmalıdır. Samimi bir müslümanın yapacağı budur. Fakat samimiyet ve ihlâs derece derecedir. Bu olay başından geçen hanım sahâbînin <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">samimiyeti ve ihlâsı</span></span>, bizim takdirlerimizin çok üzerindedir. O Cenâb-ı Hakk’a bütün varlığıyla dönmüş ve dünyalara sığmayan muazzam imanıyla el açıp bağışlanma dilemiştir. Âhirette Mevlâ’sının huzurunda böyle bir günahtan dolayı hesaba çekilip perişan olmaktansa, cezasını dünyada çekip kurtulmayı tercih etmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Samimiyet ve ihlâsla</span></span> yapılan tövbenin insanı günahlarından arındıracağı kesindir. Âyetler ve hadisler bunu ortaya koymaktadır. Fakat bu hanım sahâbî, belki de tövbesinin samimi olamayacağını düşünmüş, vermesi gereken hesabı kesin bir şekilde dünyada görüp bitirmek istemiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Görüldüğü üzere bu bir iman meselesidir. İmanı böylesine güçlü olanların, tövbesi de farklıdır. Nitekim Efendimiz onun tövbesinin sadece kendisini kurtaracak bir güçte değil,<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> yetmiş kişiye </span></span>dağıtılsa, hepsinin günahlarını bağışlatacak bir kuvvete sahip olduğunu belirtmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İmanı güçlü olan biri, zina gibi ağır bir suç işleyebilir mi? diye sorulabilir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Evet, işleyebilir. Çünkü günahdan sadece peygamberler korunmuştur. Onların dışındaki bütün insanlar hata edip büyük günah işleyebilir. Kul daima kusurludur ve her zaman yanılabilir. Hep zayıf zamanını kollayıp duran nefsi ile şeytanın oyununa gelebilir. Bu durumda önemli olan, günahı işledikten sonra ne yapacağını bilmektir. Bir kul, günah işlemeyi yasaklayan Rabbini hatırlayarak pişmanlık duyuyor ve yaptığına üzülerek “Rabbim bağışla!” diye inleyebiliyorsa, kurtuluş yoluna girmiş demektir. Çünkü kulunun günahları gökleri tutsa bile, el açıp kendine yalvardığı ve affını dilediği sürece onu bağışlayacağını vâdeden Allah Teâlâ’dır (Tirmizî, Daavât 99).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Başından bu olay geçen hanım sahâbînin kim olduğu bilinmemektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu genel açıklamadan sonra şimdi de hadisimizdeki bazı hususlara ışık tutalım:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Recm</span></span> denilen taşlanarak öldürme cezası, zina eden <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">evli veya başından nikâh geçmiş</span></span> erkeklere ve kadınlara verilir.<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Evli olmayanlar ise sopa vurularak</span></span> cezalandırılır. Recm edilen bu hanımın evli veya daha önce evlenmiş olduğu anlaşılmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamber Efendimiz’in, kadının en yakın akrabasını çağırarak ona iyi davranmasını tenbih etmesinin sebebi, bu ayıbı nasıl işledin diye onu üzmelerine engel olmaktır. Zira günahının büyüklüğünü böylesine anlamış ve ondan arınmak için canını vermeyi göze almış birini tekrar utandırmaya kalkmak insânî bir davranış değildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Taşlama cezasının doğumdan sonra verilmesinin sebebi, karnındaki mâsum yavruyu ölümden kurtarmaktır. Bâkire iken zina ederek gebe kalan bir kadın, sopa vurulma cezasına çarptırılsa bile, doğum yapması beklenir, ondan sonra cezası uygulanır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ceza verilmeden önce elbisenin bedene iyice bağlanmasının sebebi, ceza uygulanırken vücudun açılarak mahrem yerlerin görünmesine engel olmaktır. Hz. Ömer’in sorusu ile Peygamber Efendimiz’in ona verdiği cevap da üzerinde çokca düşünülmesi gereken bir konudur. Olay şöyledir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">O aziz tövbekârın mübarek rûhu günah kirini dünyada bırakarak Yüce Mevlâ’sına uçup gittikten sonra cenazesi yıkanmış, kefenlenmişti. Peygamber Efendimiz cenaze namazını kıldırmaya kalkınca, Hz. Ömer hayret etti. Çünkü birinin cenaze namazını kılmak, ona değer vermek ve bağışlanmasını Cenâb-ı Hak’tan istemekti.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Ömer sadece işlenen günahın büyüklüğüne bakıyor, o günahtan sonra yapılan tövbenin büyüklüğünü görmüyordu. Bu sebeple Resûl-i Ekrem’in öyle bir günahkârın cenaze namazını niçin kıldığını öğrenmek istedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Efendimiz de ona verdiği cevapta; o kadın öyle bir tövbe etti ki, şayet onun tövbesi Medineli yetmiş günahkâra dağıtılsa, herbirinin günahlarını affettirir ve kendilerini temize çıkarır, demek suretiyle <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ihlâs ve samimiyetin</span></span> kurtarıcı ve yüceltici özelliğini belirtmiş oldu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu hadîs-i şerîfte, Peygamberler Sultanı Efendimiz’in büyüklüğü bir kere daha görüldü. İnsana verdiği üstün değer daha iyi anlaşıldı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu olayın <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Sahîh-i Müslim</span>’deki bir diğer rivayeti daha geniştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buna göre Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span>’a o kadın gelip de, cezamı vererek beni temizle, dediği zaman Resûl-i Ekrem onun sözüne önem vermek istememişti. Fakat kadın ısrar etti. Zina ettiğini, hatta karnında bu zinanın mahsûlünü taşıdığını, mutlaka cezalandırılması gerektiğini ısrarla belirtti. Resûl-i Ekrem de ona doğum yaptıktan sonra gelmesini söyledi. Aradan aylar geçti. Belki kadın itirafından vazgeçebilirdi. Çünkü can tatlıydı. Ama o, doğurduğu çocuğu bir beze sararak getirdi. Bu defa Resûl-i Ekrem Efendimiz:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Git, çocuğu sütten kesilinceye kadar emzir!”</span></span> diyerek onu geri gönderdi. Kadın çocuğuyla birlikte dönüp gitti. Aradan yıllar geçmiş, çocuk sütten kesilmişti. Kadın elindeki ekmeği kemirmeye çalışan çocuğuyla çıkageldi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ey Allah’ın elçisi! Onu memeden ayırdım. Yemek yemeye de başladı, diyerek cezasının uygulanmasını istedi. Sonunda göğsüne kadar bir çukura gömüldü ve taşlanarak cezalandırıldı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamber Efendimiz’in hayatında bir de <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mâiz </span></span>adlı sahâbînin taşlanarak öldürülmesi olayı vardır. Mâiz Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span>’a gelip zina ettiğini söylediği ve cezasının verilmesini istediği zaman Efendimiz onu dinlemek istememiş, oradan çekip gitmesini söylemişti. Fakat Mâiz ısrarlıydı. Sözünü dinlemek istemeyen ve kendisine arkasını dönüp oturan Resûl-i Ekrem’in karşısına geçerek günah işlediğini <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">dört defa</span></span> tekrarlamıştı. Zina cezasının verilebilmesi için bu olayı ya dört şahidin görmesi veya başından olay geçen kimsenin dört defa itiraf etmesi gerekiyordu. Mâiz olayı dört defa tekrarlayınca, kendisine recm cezası uygulandı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Asr-ı saâdetteki bu nevi olayların ikiyi üçü geçmediği bilinmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Müslüman bir günah işleyince üzülmeli, ıstırap duymalı, yaptığına pişman olmalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. İnsan yaptığına pişman olup tövbe ettiği takdirde, kendisine verilen dünyevî cezalar o suçların karşılığı olur. Âhirette o günahtan bir daha sorguya çekilmez.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Hâmile kadın doğum yapıp temizlenme süresi sona erene kadar cezalandırılmaz. Çocuğu varsa, onu kendi emzirmese bile, çocuk sütten kesilene kadar cezası tehir edilir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Tövbe, zina suçunun bile affedilmesini sağlayacak bir güce sahiptir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">24- وَعَنِ ابْنِ عَبَّاس وأنس بن مالك رَضِي الله عنْهُم أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَالَ : « لَوْ أَنَّ لابْنِ آدَمَ وَادِياً مِنْ ذَهَبِ أَحَبَّ أَنْ يَكُونَ لَهُ وادِيانِ ، وَلَنْ يَمْلأَ فَاهُ إِلاَّ التُّرَابُ ، وَيَتُوب اللَّهُ عَلَى مَنْ تَابَ » مُتَّفَقٌ عَليْهِ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">24. </span></span>İbni Abbas ve Enes İbni Mâlik <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anhüm</span>’den rivayet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“İnsanoğlunun bir dere dolusu altını olsa, bir dere daha ister. Onun ağzını topraktan başka bir şey doldurmaz. Ama Allah, tövbe edenin tövbesini kabul eder.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Rikak 10; Müslim, Zekât 116-119. Ayrıca bk. Tirmizî,  Zühd 27, Menâkıb 32, 64; İbni Mâce, Zühd 27</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İnsanın tövbe etmesini gerektiren kabahatleri, herkesin günah diye bildiği bazı aşırı ve Allah’a karşı saygısızca yapılmış davranışlardan ibaret değildir. Açgözlülük ve kanaatsizlik de diğer günahlar kadar çirkindir. Hadîs-i şerîf, bunlardan dolayı da Allah’a tövbe edilmesi gerektiğini belirtmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Günahlar insanın mânevî dünyasını nasıl hırpalarsa, dünya malına duyulan aşırı hırs da tıpkı günahlar gibi insanın geleceğini tehlikeye sokar. Zira insanın tabiatında doyumsuzluk vardır. Elde ettiği ile yetinmeme, daha çoğunu isteme duygusu ona hâkimdir. Bir dere dolusu altınla yetinmeyip bir o kadar daha istemesi, diğer bir rivayette görüldüğü üzere <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“iki dere dolusu altını olsa bir üçüncüyü arzu etmesi”</span>, onun bu huyu sebebiyledir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamber Efendimiz şu hadisiyle bu doyumsuzluğun asıl sebebini gün ışığına çıkarmıştır:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“İnsan ihtiyarlasa bile, onun iki duygusu hep genç kalır: Biri çok kazanma hırsı, öteki çok yaşama arzusu” </span>(Buhârî, Rikak 5; Müslim, Zekât 115).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûl-i Ekrem Efendimiz insanın<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> “ağzını”</span>, bir diğer rivayete göre<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> “karnını sadece toprak doyurur”</span> buyururken, onu bu açgözlülük derdinden ancak ölüm kurtarabilir; ölmeden onun gözü doymaz demek istemiştir. İnsanoğlunun bu doyumsuzluğu cimriliğinden kaynaklanmaktadır. Harcamadan biriktirmek cimriliğin en belirgin özelliğidir. Bu açığımızı Allah Teâlâ şöyle sergilemektedir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“De ki, Rabbimin rahmet hazineleri sizin elinizde olsaydı, onu harcayıp tüketmekten korkar, cimrilik ederdiniz. Zaten insan da pek cimridir” </span></span>[İsrâ sûresi (17), 100].</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Çok kazanma duygusu ölçülü olduğu, insanı yaratılış gayesinden uzaklaştırmadığı sürece faydalı olabilir. Zira çok kazanan bir müslümanın, elde ettiği servetle daha çok hayır ve iyilik yapması arzu edilir. İslâmiyet’in verilmesini emrettiği zekât ve sadakayı verebilmek, Allah yolunda sarfedilmesini istediği harcamaları yapabilmek için zengin olmak lâzımdır. Zengin olabilmek için de, insanda çok kazanma arzusu bulunmalıdır. Ama gönüldeki bu çok kazanma duygusu ona âhiret hayatını unutturuyorsa, dünya sevgisi onu esir alarak bütün gönlüne el koyuyorsa, o takdirde bu duygu son derecede tehlikeli bir hâle gelmiş demektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Şükürler olsun ki, Allah Teâlâ insana zararlı duyguları ve aşırı istekleri frenleme gücü vermiştir. İradesine hâkim olan kimsenin bu nevi zaaflarını kontrol altına alması her zaman mümkündür. Dünya malına, dünya zevkine aşırı bağlandığını hissettiği anda Rabbine dönen ve el açıp O’ndan yardım isteyen kuluna Cenâb-ı Hakk’ın yardım edeceği de hadisimizde müjdelenmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu hadîs-i şerîfte şöyle bir incelik de sezilmektedir. İnsanoğlu topraktan yaratıldığı için onun tabiatında toprağın özellikleri vardır. Toprak zaman zaman kurur, sıcaktan kavrulur, suya hasret çeker. Onu ancak Allah Teâlâ’nın lutfedeceği bol yağmurlar canlandırabilir. İşte o zaman yeniden hayat bulan toprak, gönül okşayan binbir güzelliğini ortaya çıkarır. İnsan da böyledir. Onu nefsi ve bitip tükenmeyen hırsı esir alıp da insânî özelliklerini kaybettirince, yeniden kendine gelebilmesinin yegâne yolu Allah’a dönmesi ve O’ndan yardım istemesidir. Yoksa dünya malına olan açlığı artarak devam eder. O zaman da topraktan yaratılan bu varlığın gözünü ancak kabir toprağı doyurur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Kanaatkâr olmak, Allah Teâlâ’nın verdikleriyle yetinmek güzel bir huydur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Açgözlülük insanı dünyada huzursuz ettiği gibi, onu haksızlığa yönelteceği için âhiretini de perişan eder.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Açgözlülük derdinden kurtulmanın yegâne çaresi, önce bu dertten kurtarması için Allah’a yalvarmak ve açgözlülük sebebiyle yaptığı günahları bağışlaması için ona yönelmektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Allah Teâlâ kötü huylarından dolayı tövbe eden kulunun tövbesini kabul eder.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">25- وَعَنْ أبي هريرة رَضِي اللَّهُ عَنْهُ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَالَ : « يَضْحكُ اللَّهُ سبْحَانُه وتَعَالَى إِلَى رَجُلَيْنِ يقْتُلُ أحدُهُمَا الآخَرَ يدْخُلاَنِ الجَنَّة ، يُقَاتِلُ هَذَا في سبيلِ اللَّهِ فيُقْتل ، ثُمَّ يَتُوبُ اللَّهُ عَلَى الْقَاتِلِ فَيسْلِمُ فيستشهدُ » مُتَّفَقٌ عَلَيْهِ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">25. Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Biri diğerini öldüren ve her ikisi de cennete giren iki kişiden Allah Teâlâ hoşnut olur. Bunlardan biri Allah yolunda savaş ederken diğeri tarafından öldürülür. Katil olan da daha sonra tövbe eder, müslüman olur, o da Allah yolunda savaşırken şehid düşer.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Cihâd 28; Müslim, İmâre 128, 129. Ayrıca bk. Nesâî, Cihâd 38; İbni Mâce, Mukaddime 13</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bütün kullarını rahmet ve şefkatiyle kucaklayan Cenâb-ı Hakk’ın, kâfirleri de tövbe yoluyla temize çıkarıp cennetine alabileceği bu hadîs-i şerîfle ortaya konmaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Günahlarına tövbe etmek</span></span>, bütün insanlık için bir kurtuluş yoludur. Bitmeyen bir bahtiyarlığı, ebedî âhiret saadetini isteyen herkes tövbe ederek geleceğini garantiye alabilir. Hatta bir insan, Allah’ın yüce dinini daha ötelere götürmek ve cihana yaymak için savaşan bir mücahidi şehid etse, böylece günah çukuruna daha çok batsa, ama birgün yanlış yolda gittiğini anlayarak İslâm’a dönse ve böylece bütün günahlarına tövbe etmiş olsa, o da şehid ettiği kimseyle beraber cennete girecek ve Allah’ın cemâlini görecektir. İşte Efendimiz biri diğerini öldüren, sonra da ikisi birden cennete girecek olan iki şahsın bu garip hâllerinin Allah Teâlâ’yı pek memnun edeceğini haber vermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisimizin metninde, Cenâb-ı Hakk’ın bu iki kulunun durumuna memnun olması hâli, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Allah Teâlâ iki kulunun durumuna güler” </span>diye istiâre yoluyla anlatılmıştır. Gülmek, ağlamak gibi hâller Cenâb-ı Hak için düşünülemeyeceğine göre, bu sözle onun kullarından hoşnut ve razı olması ve onlara sevap yazması anlatılmak istenmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Görüldüğü üzere Allah Teâlâ’nın rahmeti ve şefkati pek büyüktür. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Rabbinin affı çok geniştir” </span></span>[Necm sûresi (53), 32] âyet-i kerîmesi de bunu göstermektedir. Allah Teâlâ’nın rahmeti geniş olduğu gibi, rahmetinin eseri olan cenneti de son derece geniştir. Bütün insanlığı alacak ve -hadîs-i şerîflerde belirtildiği üzere- cennete en son girecek kimseye dünya kadar, hatta dünyanın on misli büyüklüğünde bir yer ikram edilecek kadar geniştir (bk. 1887-1888. hadisler).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah Teâlâ’nın hem rahmetinin hem de cennetinin böylesine büyük olduğunu öğrendikten sonra O’nun gösterdiği tövbe yolunu tutarak rahmetini ve cennetini elde etmeye çalışmamak ne büyük gaflettir!...</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Allah Teâlâ’nın rahmeti ve lutfu son derece geniştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. İşlenen günah ne kadar büyük olursa olsun, insan ümitsizliğe düşmemeli ve günahlarına mutlaka tövbe etmelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Müslüman olmak, insanı dinsizliğin bütün kirlerinden arındırdığı gibi, tövbe de daha önce yapılan bütün günahları bağışlatır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Allah yolunda can veren herkes cennete girecektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Kimin nasıl öleceği bilinemez. Bir kâfir hidâyete ererek müslüman olabilir. Cenneti ve cemâlullahı kazanabilir.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kaynak: Riyazüssalihin </span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[İHLÂS VE NİYET GİZLİ VE AÇIK BÜTÜN İŞLERDE, SÖZLERDE VE HALLERDE İYİ NİYET VE İHLÂS]]></title>
			<link>https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=33554</link>
			<pubDate>Sun, 08 Dec 2024 11:07:47 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://forum.bizdeblog.com/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=33554</guid>
			<description><![CDATA[<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">بسمِ اللَّهِ الرَّحمنِ الرَّحِيمِ</span></span></span></div>
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">كتاب مقاصد العارفين</span></span></span></div>
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">1 - باب الإِخلاصِ وإحضار النيَّة</span></span></span></div>
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">في جميع الأعمال والأقوال والأحوال البارزة والخفيَّة</span></span></span></div>
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">İHLÂS VE NİYET GİZLİ VE AÇIK BÜTÜN İŞLERDE, SÖZLERDE VE HALLERDE İYİ NİYET VE İHLÂS</span></span></span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Âyetler</span><br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">قَالَ اللَّه تعالى : { وَمَا أُمِرُوا إِلاَّ لِيَعْبُدُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ حُنَفَاءَ وَيُقِيمُوا الصَّلاةَ وَيُؤْتُوا الزَّكَاةَ وَذَلِكَ دِينُ الْقَيِّمَةِ }</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1. “Onlara sadece şu emredilmişti: Bâtıl dinleri bırakarak yalnız Allah’a yönelip ona itaat etsinler, namazı kılsınlar, zekâtı versinler. İşte doğru din budur.”                        Beyyine sûresi (98), 5</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Yahudi ve hıristiyanlara tıpkı İbrâhim <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span> gibi olmaları, Allaha hiçbir şeyi ortak koşmamaları, ona kayıtsız şartsız boyun eğmeleri, mütevâzi ve saygılı davranmaları emrolunmuştu. Kendilerinden sapık fikirleri bırakmaları, yalnızca Allah’a ibadet edip namaz kılmaları, zekât vermeleri istenmişti. Zaten Allah tarafından gönderilen bütün kitaplarda yazılan budur. Diğer bir ifadeyle söylemek gerekirse ilâhî dinlerde değişmeyen üç esas vardır: Allah’a imân etmek, namaz kılmak ve zekât vermek. Fakat onlar bu emirlere uymadılar. İşte bu sebeple müslümanların ihlâs, samimiyet ve dürüst bir niyetle Allah’ın buyruklarını yerine getirmeye çalışmaları şarttır. Cenâb-ı Hakk’ın emirlerine uymayan yahudi ve hıristiyanlara hiçbir şekilde benzememeleri gerekmektedir.</span><br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقَالَ تعالى :  { لَنْ يَنَالَ اللَّهَ لُحُومُهَا وَلا دِمَاؤُهَا وَلَكِنْ يَنَالُهُ التَّقْوَى مِنْكُمْ }</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2. “Kurbanların ne etleri, ne de kanları Allah’a ulaşır. Allah’a sadece sizin ihlâs ve samimiye-tiniz ulaşır.”                                                                                                                                     </span></span>Hac sûresi (22), 37</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kurbanın akıtılan kandan ve dağıtılan etten ibaret olduğu zannedilir. İnsanlar için durum böyle olabilir. Allah Teâlâ kurbanın ne etine, ne de kanına bakar. Onun için önemli olan, hayvanın sırf Allah rızâsı için kesilmesidir. Kurban edilen hayvan Allah rızâsı için kesilmiyorsa, o kurbanın hiçbir değeri yoktur. Cenâb-ı Hakk’ın değer verdiği, karşılığında mükâfat yazdığı şey insanın ihlâsı, iyi niyeti ve samimiyetidir.</span><br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقَالَ تعالى :  { قُلْ إِنْ تُخْفُوا مَا فِي صُدُورِكُمْ أَوْ تُبْدُوهُ يَعْلَمْهُ اللَّهُ }  .</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3. “De ki, gönlünüzdeki duyguları saklasanız da, açıklasanız da Allah hepsini bilir.” </span></span>Âl-i İmrân sûresi (3), 29<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">             </span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Gizlilik veya açıklık insanlar için söz konusudur. Allah Teâlâ insanların gözlerden uzakta gizlice yaptığı şeyleri bildiği gibi, kalblerinden geçen duygu ve düşünceleri de bilir. Allah’a inanan, onun gönderdiği dini benimseyen bir kimse bütün davranışlarını, hatta gönlünden geçen duyguları bile kontrol etmelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisler</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">1- وعَنْ أَميرِ الْمُؤْمِنِينَ أبي حفْصٍ عُمرَ بنِ الْخَطَّابِ بْن نُفَيْل بْنِ عَبْد الْعُزَّى بن رياح بْن عبدِ اللَّهِ بْن قُرْطِ بْنِ رزاح بْنِ عَدِيِّ بْن كَعْبِ بْن لُؤَيِّ بن غالبٍ القُرَشِيِّ العدويِّ . رضي الله عنه ، قال : سمعْتُ رسُولَ الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يقُولُ</span></div>
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"> « إنَّما الأَعمالُ بالنِّيَّات ، وإِنَّمَا لِكُلِّ امرئٍ مَا نَوَى ، فمنْ كانَتْ هجْرَتُهُ إِلَى الله ورَسُولِهِ فهجرتُه إلى الله ورسُولِهِ ، ومنْ كاَنْت هجْرَتُه لدُنْيَا يُصيبُها ، أَو امرَأَةٍ يَنْكحُها فهْجْرَتُهُ إلى ما هَاجَر إليْهِ » متَّفَقٌ على صحَّتِه. رواهُ إِماما المُحَدِّثِين: أَبُو عَبْدِ الله مُحَمَّدُ بنُ إِسْمَاعيل بْن إِبْراهيمَ بْن الْمُغيرة بْن برْدزْبَهْ الْجُعْفِيُّ  الْبُخَارِيُّ، وَأَبُو الحُسَيْنِى مُسْلمُ بْن الْحَجَّاجِ بن مُسلمٍ القُشَيْريُّ  النَّيْسَابُوريُّ رَضَيَ الله عَنْهُمَا في صَحيحيهِما اللَّذَيْنِ هما أَصَحُّ الْكُتُبِ الْمُصَنَّفَة .</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1. </span></span>Mü’minlerin emîri Ebû Hafs Ömer ibni Hattâb<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> radıyallahu anh</span>, Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’i şöyle buyururken dinledim, dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Yapılan işler niyetlere göre değerlenir. Herkes yaptığı işin karşılığını niyetine göre alır. Kimin niyeti Allah’a ve Resûlü’ne varmak, onlara hicret etmekse, eline geçecek sevap da Allah’a ve Resûlü’ne hicret sevabıdır. Kim de elde edeceği bir dünyalığa veya evleneceği bir kadına kavuşmak için yola çıkmışsa, onun hicreti de hicret ettiği şeye göre değerlenir.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Bed’ü’l-vahy 1, Îmân 41, Nikâh 5, Menâkıbu’l-ensâr 45, İtk 6, Eymân 23, Hiyel 1; Müslim, İmâret 155. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Talâk 11; Tirmizî, Fezâilü’l-cihâd 16; Nesâî, Tahâret 60; Talâk 24, Eymân 19; İbni Mâce, Zühd 26</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Ömer</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Ömer Kureyş kabilesinin Benû Adî kolundan olup soyu Peygamber Efendimiz’in soyu ile birleşir. Hadisimizin başında Nevevî’nin zikrettiği bu nesep zinciri şöyledir:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Ömer - Hattâb - Nüfeyl- Abdüluzzâ - Riyâh - Abdullah - Kurt - Rezâh - Adî - Ka`b - Lüey - Gâlib</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Ömer Resûl-i Ekrem’den 10 yaş kadar küçüktü. İslâmiyet ile şereflenmeden önce müslümanlara pek eziyet ederdi. Nüfuzuyla, güç ve kuvvetiyle tanınmış bir yiğit olduğu için, onun müslüman olması diğer müslümanları güçlendirdi. İslâm ile şereflendiği gün Kâbe’ye giderek namaz kıldı. Diğer müslümanlar da ilk defa o gün Kâbe’de namaz kıldılar.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Medine’ye hicret edince, şehir merkezine bugün 3 km. uzaklıkta bulunan Kuba’ya yerleşti. Gün aşırı Resûl-i Ekrem’i ziyaret ederek, bütün gün onun yanında kalırdı. Medine’de Hz. Ebû Bekir’le birlikte Resûlullah’ın en büyük yardımcısı oldu. Onun katıldığı bütün savaşlarda bulundu. Kızı Hafsa’yı onunla evlendirerek Hz. Peygamber’in kayın pederi olma şerefini elde etti. Resûlullah Efendimiz’i o kadar derin bir muhabbetle severdi ki, onun vefat ettiğini duyunca büyük bir şoka girdi. Kılıcını çekerek, Peygamber öldü diyenleri ikiye biçeceğini söyledi.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Son derece doğru ve isabetli düşünürdü. Henüz hakkında vahiy gelmeyen 15-20 önemli konuda Hz. Peygamber’e başvurarak o hususlarda âyet indirmesi için Allah Teâlâ’ya dua etmesini istedi. Bazan da o konulardaki kanaatini Hz. Peygamber’e arzetti. Hz. Ömer’in açıklık getirilmesini istediği hususlarda âyetler nâzil oldu. Hakkında âyet nâzil olan bu konulara, Ömer’in âyete uygun görüşleri anlamında <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Muvâfakât-i Ömer” </span></span>denmiştir (Bu konuda geniş bilgi için bk. Tecrîd Tercemesi, II, 349-353).</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Ebû Bekir’in vefâtından sonra İslâm’ın ikinci halifesi oldu. İran, Irak, Suriye, Mısır topraklarını İslâm ülkesine kattı. Kudüs, Azerbaycan, Ermenistan, Horasan, İskenderiye onun zamanında fethedildi. Basra, Kûfe, Musul gibi büyük şehirleri kurdu. Eşsiz adalet anlayışıyla, dünya tarihinde benzeri görülmeyen adalet örnekleri verdi. Yardıma muhtaç olan herkese maaş bağladı. Devlet idâresinde önemli yenilikler yaptı. İdârî, adlî, mâlî ve askerî teşkilât kurdu. İslâm’ın, Kur’ân-ı Kerîm’in ve İslâmî ilimlerin daha geniş muhitlere yayılması için faaliyet gösterdi. İslâmiyet’i uzun yıllar boyu bizzat Resûlullah Efendimiz’den öğrenmesi sebebiyle İslâm Hukuku’nun birçok meselesinde şahsî görüşleri vardı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Ömer sert tabiatına rağmen pek mütevâzi bir insandı. Yamalı gömlek giyer, dul kadınların evine sırtında su taşır, çıplak döşemede yatıp uyur, develeri kendi eliyle kaşağılayıp temizlerdi. Halifeliği süresince geceleri sokak sokak dolaşır, herkesin şikâyetini dinler, halkın dertlerine çözüm getirirdi. Çok güzel konuşur, hikmetli sözler söylerdi. Mert ve doğru sözlü olanları sever, kendini tenkid etseler bile onlara gücenmezdi. Halka hitap ettiği birgün, yanlış işler yaparsa, kendisine nasıl davranacaklarını sormuştu.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Cemaatten biri hemen ayağa kalkarak:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- Seni kılıcımızla doğrulturuz, demişti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Ömer adamın cesaretini denemek için:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- Benim hakkımda böyle konuşmaya nasıl cüret ediyorsun? diye sormuş, o adamın gözünü kırpmadan:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- Evet, bu sözleri senin hakkında söylüyorum, demesine pek sevinmiş ve:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- Allah’a şükürler olsun ki, yanlış yola sapacak olursam, halkımın içinde beni kılıcıyla doğrultacak kimseler var, demişti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Ömer hicretin 24. yılında Zerdüşt bir köle tarafından şehid edildi ve Hz. Peygamber’in ayakları dibine gömüldü.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Yapılan işler niyetlere göre değerlenir” </span>hadisi, insanın kazanacağı sevap ve günahlar ile yakından ilgili ve son derece önemlidir. Ahmed İbni Hanbel, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Dârekutnî gibi büyük âlimler, bu hadisle,<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> İslâmiyet’in üçte birini</span></span> anlamanın mümkün olduğunu söylemişlerdir. İmâm Şâfiî,<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> bu hadisin yetmiş ayrı konuyla ilgisi bulunduğunu</span></span>, bu sebeple de onu <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">din ilminin yarısı</span></span> saymak gerektiğini belirtmiştir. İmâm Buhârî ise, kitap yazanlara bir nasihatte bulunarak, eserlerine bu hadisle başlamalarını tavsiye etmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Şimdi niyetin ne olduğunu görelim:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Niyet, bir işi Allah rızâsı için yapmayı kalbden geçirmektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İş ya <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">kalble</span></span>, ya <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">dille</span></span> veya <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">diğer organlarla</span></span> yapılır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kalbimizle yaptığımız işler, niyet ve düşüncelerimizdir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Dilimizle yaptıklarımız konuşmalarımızdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Organlarımızla yaptığımız işler de fiil ve davranışlarımızdır. Sözler ve davranışlar çoğu zaman niyete bağlı olduğu için, iyi niyet bazan başlı başına bir ibadet olur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ameller yâni yapılan işler niyete göre değer kazanır sözü, çoğu zaman organlarımızla yaptığımız işleri kapsar. Yoldaki bir taşı, insanlara zarar vermesin düşüncesiyle ve sevap kazanmak ümidiyle kaldırıp atmak bir ibadet sayılır. Birinin malını meşrû olmayan yollardan elde etmeye karar vermişken, Allah korkusuyla bu düşünceden vazgeçmek de aynı şekilde sevap kazanmaya vesile olur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kalbden geçen düşünceler, iyi niyete dayandığı zaman Allah katında değer kazanır. Bu esnada kalbin uyanık ve şuurlu olması gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Dil bir şeye niyet ederken kalb bu düşünceye katılmazsa, niyet makbul olmaz.</span></span> 7. hadîs-i şerîfte görüleceği üzere Allah Teâlâ bizim şeklimize, kalıbımıza değil, kalblerimize bakar, niyetlerimize değer verir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Abdullah İbni Ömer’in âlim ve zâhid oğlu Medine’nin yedi fakihinden biri olan Sâlim, halife Ömer İbni Abdülazîz’e yazdığı mektupta şöyle demişti:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Şunu iyi bil ki, Allah Teâlâ’nın kuluna yardımı, kulun niyeti kadardır. Kimin niyeti tam olursa, Allah’ın ona yardımı da tam olur. Niyeti ne kadar azalırsa, Allah’ın yardımı da o kadar azalır.”</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Herkesin yaptığı işin karşılığını niyetine göre alması şu gerçeği vurguluyor: Yapılan bir ibadet ve herkesin takdirini kazanan bir hizmet görünüş bakımından kusursuz olabilir; ancak o ibadet ve güzel hizmetin samimi bir niyetle ve sadece Allah’ın rızasını kazanmak maksadıyla yapılması şarttır. İnsanların takdir ve teveccühünü kazanmak veya hem Allah rızasını hem de insanların takdirini kazanmak düşüncesiyle yapılan ibadet ve hizmetlerin Allah katında hiçbir kıymeti yoktur. Yapılan işleri Allah katında değerli kılan bizim ihlâs ve samimiyetimiz, yani o işleri sadece Allah rızası için yapmış olmamızdır. Meselâ insanlar beni görsün ve takdir etsin diye namaz kılmak, zekât vermek şirk derecesinde büyük bir günahtır. Fakat gösterişi aklından geçirmeyen bir mü’minin, başkalarını o ibadeti yapmaya teşvik etmek niyetiyle herkesin göreceği bir yerde namaz kılıp zekât vermesi faziletli bir davranıştır. Böyle bir mü’min hem görevini yapmış hem de iyi niyetinden dolayı ayrıca sevap kazanmış olur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İyi niyete dayanmayan, sadece gösteriş için yapılan ibadetlerin ve güzel davranışların Allah katında hiçbir değeri bulunmadığını Peygamber Efendimiz ibretli bir misâlle ortaya koymuştur. Bu hadîs-i şerîfe göre kıyamet gününde ilk defa bir şehid hakkında hüküm verilecek. Allah Teâlâ ona ne yaptığını sorduğunda:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">— Senin uğrunda çarpıştım, şehid edildim, diyecek. Fakat Cenâb-ı Hak ona:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">— Yalan söyledin. Sana cesur adam desinler diye çarpıştın, buyuracak ve o adam yüz üstü sürüklenerek cehenneme atılacak.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> Daha sonra ilim öğrenip öğreten ve Kur’an okuyan bir kimse getirilecek. Ona da ne yaptığı sorulacak.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">— İlmi öğrendim ve öğrettim. Senin rızânı kazanmak için Kur’an okudum, diyecek. Allah Teâlâ ona:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">— Yalan söyledin. İlmi, sana âlim desinler diye öğrendin. Kur’an’ı ise, güzel okuyor desinler diye okudun. Nitekim öyle de denildi, buyuracak. O adam da yüz üstü sürüklenerek cehenneme atılacak.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hadîs-i şerîfin devamında zengin bir kimsenin huzura getirileceği, onun da malını Allah rızası için harcadığını söyleyeceği, ona, “cömert adam” desinler diye malını sarfettiği söyleneceği ve diğerleri gibi onun da cehenneme atılacağı belirtilmektedir</span> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Müslim, İmâre 152).</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu niyet hadisinden şöyle bir sonuç da çıkmaktadır:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Aslında ibadet olmayan bazı işler, iyi niyetle yapıldığı takdirde ibadete dönüşebilir. Meselâ yemek yiyen kimse, bu gıdalardan elde edeceği kuvvetle ibadet edeceğini düşünürse, yemek yerken bile sevap kazanmış olur. Normal ticaretini yapan kimse, işini en iyi şekilde yaparak insanlara hizmet etmeyi, onları aldatmamayı düşünürse, hem para hem de sevap kazanabilir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i şerîfimizde <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Kimin niyeti Allah’a ve Resûlü’ne varmak, onlara hicret etmekse, eline geçecek sevap da Allah’a ve Resûlü’ne hicret sevabıdır”</span> buyuruluyor. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hicret</span></span>, bir şeyi terketmek demektir. Allah Teâlâ’nın yasak ettiği şeyleri terkedip yapmamak da genel mânâda hicret sayılmaktadır. Bu sebeple Peygamber Efendimiz:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Muhâcir, Allah’ın yasakladığı şeyleri bırakan kimsedir” </span>buyurur <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(bk. 1569 nolu hadis).</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadiste sözü edilen hicretten maksat, kâfirlerin elinde bulunan vatanı bırakıp İslâm yurduna göçmek demektir. Hz. Peygamber ile ashâbı, Mekke’den Medine’ye bu maksatla göçmüşlerdir. Resûl-i Ekrem <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in söylemek istediği şudur:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bir adam hicret ederken dünyevî bir çıkar düşünmemiş, sadece Allah’ın rızasını kazanmayı ve Resûlullah’ı hoşnut etmeyi hedef almışsa, hicreti makbûl olmuştur; Allah ve Resûlü’ne hicret etme sevabını elde etmiştir. Kim de hicret ediyor görünse bile, aslında bir dünyalık elde etme veya bir kadınla evlenme arzusuyla yola çıkmışsa, onun hicreti makbul sayılmaz ve hiçbir sevap kazanamaz. Bu gerçeği Allah Teâlâ şöyle belirtmiştir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Kim âhiret kazancını istiyorsa, onun kazancını çoğaltırız. Dünya kazancını isteyene de dünyalık veririz; ama onun âhirette bir nasibi olmaz” </span></span>[Şûrâ sûresi (42), 20].</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu hadîs-i şerîfin söylenmesine şöyle bir olayın sebep olduğu anlatılır:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sahâbîlerden biri, Ümmü Kays adlı bir hanımla evlenmek ister. Fakat o günlerde Ümmü Kays Medine’ye hicret etmeyi düşünmektedir. Kendisiyle evlenmek isteyen sahâbîye, niyeti ciddî ise Medine’ye hicret etmeyi ve orada evlenmeyi teklif eder. Mekke’deki kurulu düzenini terketmeyi henüz düşünmeyen o sahâbî Ümmü Kays’la evlenmek arzusuyla Medine’ye hicret etmek zorunda kalır. Bu durumu bilen sahâbîler, Ümmü Kays’ın muhâciri anlamında “Muhâciru Ümmü Kays” diye takıldıkları o zâtın, hicret sevabı kazanıp kazanmadığını tartışmaya başlarlar. İşte o zaman Peygamber Efendimiz, bu hadîs-i şerîfle meseleye açıklık getirerek herkesin niyetine göre sevap kazanacağını belirtir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Yapılan işlerden sevap kazanabilmek için o işlere iyi niyetle başlamak gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Niyetin kalben yapılması önemli olduğu için, bunu ayrıca dille söylemek şart değildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Allah rızası gözetilmeden yapılan işlerden sevap kazanılamaz.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. İnsan göründüğü gibi olmalı, dünyevî bir çıkar için dini kullanmamalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. İhlâs, niyet sağlamlığı demektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2-</span></span> وَعَنْ أُمِّ الْمُؤْمِنِينَ أُمِّ عَبْدِ اللَّهِ عَائشَةَ رَضيَ الله عنها قالت: قال رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: «يَغْزُو جَيْشٌ الْكَعْبَةَ فَإِذَا كَانُوا ببيْداءَ مِنَ الأَرْضِ يُخْسَفُ بأَوَّلِهِم وَآخِرِهِمْ ». قَالَتْ : قُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ ، كَيْفَ يُخْسَفُ بَأَوَّلِهِم وَآخِرِهِمْ وَفِيهِمْ أَسْوَاقُهُمْ وَمَنْ لَيْسَ مِنهُمْ ،؟ قَالَ : «يُخْسَفُ بِأَوَّلِهِم وَآخِرِهِمْ ، ثُمَّ يُبْعَثُون عَلَى نِيَّاتِهِمْ » مُتَّفَقٌ عَلَيْهِ : هذا لَفْظُ الْبُخَارِيِّ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Mü’minlerin annesi Ümmü Abdullah Âişe <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anhâ</span>’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">—Bir ordu Kâbe’ye saldırmak üzere yola çıkacak; bir çöle geldiklerinde baştan sona bütün ordu yere batacaktır.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Âişe der ki, bunun üzerine ben, Yâ Resûlallah, onların arasında ticaret için yola çıkanlar ve kötü niyetli olmayanlar varken niçin hepsi birden yere batacaktır? diye sordum.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">—Hepsi birden yere batacak, âhirette yeniden diriltilip niyetlerine göre hesaba çekileceklerdir”</span></span> buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Büyû` 49; Hac 49, Müslim, Fiten 4-8. Ayrıca bk. Tirmizî, Fiten 21; Nesâî, Menâsik 112; İbni Mâce, Fiten 30</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Âişe</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Âişe, Peygamber Efendimiz’in eşi ve onun en yakın arkadaşı Hz. Ebû Bekir’in kızıydı. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Âişe-i sıddîka</span></span> diye tanındı. Annesi Ümmü Rûmân, Peygamber Efendimiz’in çok değer verdiği bir hanımdı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Âişe, Efendimiz’e peygamberlik geldikten 4 yıl sonra Mekke’de doğdu. Peygamber Efendimiz’e rüyasında bir meleğin 2-3 defa “Bu senin hanımındır” diye Hz. Âişe’yi göstermesi üzerine, Efendimiz onunla Medine’de, hicretin ikinci yılında evlendi.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Âişe Mescid-i Nebevî’ye bitişik 6 arşın genişliğindeki küçücük bir eve gelin geldi. Evinin kapısı Mescid’e açıldığı için Peygamber Efendimiz’in bütün sohbetlerini, vaaz ve hutbelerini dinlerdi. Mükemmel zekâsı, kuvvetli hâfızası ve güzel konuşmasıyla Peygamber Efendimiz’in takdirini kazanmıştı. Bu sebeple Efendimiz onunla konuşmaktan, bitip tükenmeyen sorularına cevap vermekten zevk duyardı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Peygamber Efendimiz’in evlendiği hanımlardan bâkire olan sadece Hz. Âişe’ydi. Hanımları içinde Hz. Hatice’den sonra en fazla onu severdi.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Resûl-i Ekrem ile 8 yıl evli kalan Hz. Âişe’nin hiç çocuğu olmadı. Hadisimizde geçen Abdullah’ın annesi anlamındaki <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ümmü Abdullah</span></span> künyesini ona Peygamber Efendimiz verdi. Zira Araplarda kadın, erkek  herkes bir künye alırdı. “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Teyze anne sayılır” </span></span>buyuran Nebiyy-i Muhterem Efendimiz, ona kız kardeşi Esmâ’nın oğlu Abdullah İbni Zübeyr’den dolayı bu künyeyi verdi. Peygamber Efendimiz onun odasında vefat ettiğinde Hz. Âişe daha 18 yaşındaydı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> Geceleri namaz kılar, çoğu zaman oruç tutardı. Öksüz ve yetimleri himâye edip yetiştirir, sonra da onları evlendirirdi.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> Tekrarlarıyla birlikte 2210 hadis rivayet etmiş olan Hz. Âişe, sahâbe arasında en çok hadis bilen yedi kişiden biriydi. Kur’ân-ı Kerîm’i bütün incelikleriyle anlar ve tefsir ederdi. Arap şiirini ve soy bilgisi demek olan ensâp ilmini de çok iyi bilirdi. Kur’ân-ı Kerîm’i, hadîs-i şerîfleri, kısaca İslâmiyet’i pek çok insana öğretti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Peygamber’in vefatından sonra 47 yıl daha yaşadı. Hicretin 58. yılında, tıpkı Peygamber Efendimiz gibi 63 yaşında iken Medine’de vefat etti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i şerîfte, Kâbe’yi yıkma niyetiyle yola çıkan bir ordunun başına gelecek felâket haber verilmektedir. Bu çirkin olay, hamd olsun henüz meydana gelmedi; fakat <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Beytullah</span></span> dediğimiz bu Allah Evi, bugüne kadar birçok defa saldırıya uğradı. Bu olaylardan biri Emevîlerin ilk yıllarında cereyan etti:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Âişe’nin yeğeni <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Abdullah İbni Zübeyr</span></span>, hicretin 72. yılında Emevîlere karşı halifeliğini ilân ederek Harem-i şerîfe sığındı. Emevîlerin vali ve kumandanlarından Haccâc-ı Zâlim Mekke’yi kuşattı ve Kâbe’yi mancınıkla taşa tuttu. Abdullah İbni Zübeyr arkadaşlarıyla birlikte onlara karşı kahramanca savaşarak hicretin 73. yılında şehid düştü.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bir diğer Kâbe tahribi olayı, hicretin dördüncü asrında <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Karmatîler</span></span> tarafından yapıldı. Suûdî Arabistan’daki Ahsâ’da müstakil bir devlet kurmuş olan bu insafsız insanlar, 317 (929) yılında Kâbe’yi tavaf eden birçok müslümanı kılıçtan geçirerek Hacer-i esved’i yerinden söktüler ve alıp memleketlerine götürdüler. Yirmi yıl sonra tekrar getirip yerine koydular.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah Teâlâ’nın Kâbe’ye fillerle saldıran Ebrehe ordusunu nasıl perişan ettiği Fil sûresinde anlatılmakta, ileride meydana geleceği anlaşılan bu olayda da Kâbe’yi koruyacağı görülmektedir. Fakat kıyamet yaklaştığı zaman bu mübarek binanın artık korunmayacağı, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Habeşlilerden ince bacaklı bir adamın Kâbe’yi harap edeceği”</span> güvenilir hadîs-i şerîflerde belirtilmektedir (Buhârî, Hac 47, 49; Müslim, Fiten 57-59).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kâbe’yi yıkmaya gelen ordunun batacağı yer belli değildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hâtıra bir soru gelmektedir: Kâbe’ye bir kötülük düşünmeyen bazı suçsuz insanlar niçin yere batırılacaktır?</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunun cevabı şudur: Öyle günâhlar vardır ki, onların cezası sadece yapanlara değil, o günâhın yapılmasına göz yuman kimselere de erişir. Şu hâlde her koyun kendi bacağından asılır, diye düşünmemeli, hadîs-i şerîfte haber verilen cinsten bir belâ ile karşılaşmamak için kötülüklere aslâ göz yummamalı, meydan kötülere bırakılmamalıdır. Şayet kötülere engel olunamıyorsa, onlardan süratle uzaklaşılmalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisimizin hatırlattığı önemli konulardan biri, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">kötülerin yanında bulunmanın</span></span> sakıncalarıdır. Bu sakıncaların en önemlisi, onların fenalıklarının tıpkı bir hastalık gibi etraftakilere bulaşmasıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ayrıca iyi kimseleri kötülerle birlikte görenler, kötülerin yaptığı fenalığın önemsiz olduğunu zannederler. Daha da beteri, fenaların başına gelecek ceza, hadiste belirtildiği gibi, onların yanında bulunanları da yakıp kavuracaktır. Şu âyet-i kerîme zâlimlerden uzak durma gereğine işaret etmektedir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Aranızdan sadece zâlimlere erişmekle kalmayacak fitneden sakının!”</span></span> [Enfâl sûresi (8), 25].</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ne var ki, kötüleri uyarmak da bir görevdir. Ahlâkı güzel, dinî bilgisi mükemmel olan kimseler onların yanına gitmeli ve kendilerine iyiyi, doğruyu ve güzeli anlatmalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hâtıra gelen sorulardan biri de şudur:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İleride olacak hâdiseleri yâni gaybı yalnız Allah bildiği hâlde, kıyamete yakın meydana gelecek bu olayı Hz. Peygamber acaba nereden öğrendi?</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu sorunun cevabı bir âyet-i kerîmede şöyle verilmektedir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Görünmeyeni </span></span>(gaybı) <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">bilen Allah’tır. O sırlarını kimseye bildirmez. Ancak bu sırları dilediği peygamberine haber verir” </span></span>[Cin sûresi (72), 26-27].</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Demekki bu hâdiseyi Peygamber Efendimiz’e Allah Teâlâ bildirmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisimizin bize öğrettiği hususlardan biri de mâbed düşmanlarının hiç bir zaman eksik olmayacağı, her devirde değişik tahrip silahlarıyla ve değişik görünümlerde ortaya çıkacağıdır. Biz bütün mescidlere, câmilere Allah’ın evi deriz. Bütün mâbedlerin kıblegâhı olan Kâbe ise en büyük Beytullah’tır. Onu yok etmeyi aklına koyanlar eksik olmadığına göre, diğer mâbedlerin düşmanları her devirde çıkacaktır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i şerîfte asıl anlatılmak istenen husus, niyetin önemidir. Kâbe’yi yıkmaya gidenlerin arasında mâsum kimseler bulunabilir. Bunların bir kısmı savaşa zorla götürülmüş olabilir. Bir kısmı da başka bir yere giderken onlara rastlamış olabilir. Kötülük yapmayı düşünmediği hâlde kötülerin arasında bulunan kimselerin dünyadaki cezası, onlarla birlikte yok olmaktır. Âhirette ise niyetlerine göre hesaba çekileceklerdir. Şayet niyetleri kötü ise cehenneme, iyi ise cennete gideceklerdir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Ameller, niyetlere göre değer kazanır. Bir işi iyi niyetle yapanlar, onun mükâfatını görürler. Kötü bir işi istemeden yapanlar ise, kötü niyetli olmadıkları için, cezaya çarptırılmazlar.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Zâlimlerin ve günahkârların arasında bulunmak, onların sayısını çok gösterir; taraftarlarının artmasına yol açar.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Zâlimlerden uzak durmayanlar, onların başına gelecek cezaya da ortak olurlar.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3- وعَنْ عَائِشَة رَضِيَ الله عنْهَا قَالَت قالَ النَّبِيُّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : «لا هِجْرَةَ بَعْدَ الْفَتْحِ، وَلكنْ جِهَادٌ وَنِيَّةٌ ، وَإِذَا اسْتُنْفرِتُمْ فانْفِرُوا» مُتَّفَقٌ عَلَيْهِ . وَمَعْنَاهُ : لا هِجْرَةَ مِنْ مَكَّةَ لأَنَّهَا صَارَتْ دَارَ إِسْلامٍ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3. </span></span>Âişe <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anhâ</span>’dan rivayet edildiğine göre Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem </span>şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Mekke fethinden sonra artık hicret yok; fakat cihad ve niyet vardır. Allah yolunda savaşa çağırıldığınız zaman hemen katılın.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Menâkıbü’l-ensâr 45, Cihâd 1, 27, 184; Müslim, Hac 445, İmâret 85. Ayrıca bk. Tirmizî, Siyer 32; Nesâî, Bey`at 15</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İslâmiyet’in ilk yıllarında, Mekke’de, müslümanlara hayat hakkı tanımak istemeyen müşrikler, onlara pek ağır işkenceler yapıyorlardı. Bu işkencelere dayanamayan bazı müslümanlar Allah’ın emirlerini gönül huzuruyla yaşayabilmek için kendi yurtlarını, yuvalarını terkettiler. Peygamber Efendimiz’in buyruğu üzerine <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Habeşistan</span></span>’a hicret ettiler. Daha sonraki yıllarda <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Medine</span></span>, müslümanların huzurla yaşayabileceği bir barınak hâline gelince, Efendimiz oraya hicret edilmesini tavsiye etti. Bir müddet sonra kendisi de oraya göçtü. Medine huzurlu bir İslâm diyarı olmakla beraber, burada bir İslâm devletinin kurulması ve yaşatılması için oradaki müslümanların sayısı yeterli değildi. Başka yerlerde bulunan müslümanların Medine’ye gelmesi bu bakımdan zorunlu idi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hicretin 8. yılı Ramazan ayında (Aralık 630) Mekke fethedilip de İslâm güneşinin ilk doğduğu bu mübarek şehir İslâm diyarı olunca, artık oradan Medine’ye hicret etmenin bir mânası kalmadı. Zira müslümanların yıllarca korkulu rüyası olan Mekkeliler Hak dini kucaklamak zorunda kaldılar. Müslümanlara zararı dokunabilecek kimseler ortadan kalkınca Resûl-i Kibriyâ da Mekke’den hicret etme işini durdurdu. Böylece bu mübarek diyarın, dünya durdukça İslâm ülkesi olarak kalacağına da işaret etmiş oldu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Mekke’nin fethi hem İslâm tarihi hem de İslâm’ın yaşanması bakımından önemli bir başlangıç oldu. O tarihten itibaren müslümanlar güçlendiği için Medine’ye Hz. Peygamber’in yanına gelerek ona destek olmaya gerek kalmadı. Hadîs-i şerîfteki <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Fakat cihad ve niyet vardır”</span> ifadesi müslümanların hicret sonrası yeni görevlerini belirlemektedir. Bu da İslâm’ı ve müslümanları kalkındırmak için bir taraftan düşmanlarına karşı mücâdele vermek, cihad arzu ve aşkını devamlı canlı tutmak, bir taraftan da İslâm’a hizmet etme ve Allah rızasını kazanma niyetiyle, uzak diyarlara giderek ilim tahsil etmektir. Cihad ruhuyla yetişen müslüman, “Haydin savaşa” dendiği zaman korkup kaçmayacaktır. Allah’ın rızasını elde etmek için bir nevi <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">geçici hicret</span></span> olan savaşa koşarak gidecektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bütün çabalara rağmen İslâm yurdundaki kötülere ve kötülüklere karşı başarı elde edilemiyor, dinin buyrukları yaşanamıyorsa, o takdirde hicret yine gündeme gelir. Zira Resûl-i Ekrem Efendimiz:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Tövbe etme zamanı sona ermeden hicret etme zamanı da sona ermez. Tövbe ise güneş battığı yerden doğuncaya kadar devam eder”</span> buyurmuştur (Ebû Dâvûd, Cihâd 2; Ahmed İbni Hanbel, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Müsned</span>, IV, 99). Demek oluyor ki, hayat devam ettiği sürece ihlâs, samimiyet ve iyi niyet devam edecektir. İnsan bu özellikleri hiçbir zaman bırakmayacaktır. Gerektiğinde Allah uğrunda canla başla hizmet edecektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Mekke fethedildikten sonra Medine’ye hicret etme mecburiyeti kalkmıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Bir ülke İslâm diyarı olunca, orayı bırakıp başka yere gitmemelidir. Orada kalıp kötülerle ve kötülüklerle savaşılmalıdır. Bu da bir fayda sağlamıyorsa, İslâmiyet’in rahatça yaşanacağı bir yere hicret edilebilir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Müslümanların, cihad aşkını hep canlı tutmaları, savaşa çağırılınca koşarak gitmeleri gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Yaşadığı yerden ayrılarak ilim tahsil etmek için başka yerlere ve ülkelere giden müslüman, hicret etmiş gibi sevap kazanır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4-</span></span> وعَنْ أبي عَبْدِ اللَّهِ جابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ الأَنْصَارِيِّ رضِيَ الله عنْهُمَا قَالَ :كُنَّا مَع النَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم في غَزَاة فَقَالَ : «إِنَّ بِالْمَدِينَةِ لَرِجَالاً مَا سِرْتُمْ مَسِيراً ، وَلاَ قَطَعْتُمْ وَادِياً إِلاَّ كانُوا مَعكُم حَبَسَهُمُ الْمَرَضُ» وَفِي روايَةِ : «إِلاَّ شَركُوكُمْ في الأَجْرِ» رَواهُ مُسْلِمٌ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4.</span></span> Ebû Abdullah Câbir İbni Abdullah el-Ensârî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anhümâ </span>şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">— Bir defasında Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> ile birlikte bir gazvede bulunuyorduk. Buyurdu ki:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">—Hastalıkları yüzünden Medine’de kalan öyle kimseler var ki, siz bir yolda yürüdüğünüz veya bir vâdiyi geçtiğinizde, onlar da sizinle birlikte gibidir.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bir başka rivayete göre:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">—Sevap kazanmada size ortak olurlar”</span></span> buyurdu.  (Müslim, İmâre 159)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Câbir İbni Abdullah</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hicretten 16 yıl önce Medine’de doğdu. Babası Uhud Gazvesi’nde ilk şehid düşen sahâbî Abdullah İbni Amr İbni Harâm’dır. Babası hayatta iken 9 kızkardeşine bakmak için savaşlara katılamamıştı. Babasının vefatından sonra Peygamber Efendimiz’le birlikte 19 gazvede bulundu. Câbir radıyallahu anh, İkinci Akabe bîatına katılan 70 kişilik heyetin en küçük üyesiydi.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Peygamber Efendimiz Câbir’i çok severdi. Zaman zaman onu devesinin arkasına bindirir, hastalandığında ziyaretine giderdi. Babası geride bir hayli borç bırakarak şehid olduğu zaman Câbir bu borçları ödemekte zorluk çekti. Çoğu yahudi olan alacaklılar borcunu hemen ödemesini istiyorlardı. Fakat onun hurma bahçelerinden başka geliri yoktu. Üstelik o yıl mahsul de azdı. Resûl-i Ekrem Efendimiz toplanan hurmaları öbekler halinde yığdırdı. Mübarek eline ölçeği alarak herkese alacağını vermeye başladı. Fahr-i Cihân Efendimiz’in bir mûcizesi olarak Câbir’in bütün borçları ödendiği gibi hurmaların hiç eksilmediği görüldü.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Zâtürrikâ Gazvesi’nden dönerken Efendimiz onunla sohbet etti. Yeni evlendiğini, birçok borcu bulunduğunu öğrenince devesini kendine satmasını istedi. Uzun bir pazarlıktan sonra, Medine’ye varınca teslim etmek şartıyla Nebiyy-i Muhterem Efendimiz Câbir’den devesini satın aldı. Câbir deveyi teslim etmek üzere getirdiğinde, Resûlullah Efendimiz ona olan borcunu ödedikten başka deveyi de kendisine hediye etti. Efendimiz’in bu eşsiz yardım şekli ashâb-ı kirâmı duygulandırdı. Bu olay daha sonraları deve gecesi anlamında <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Leyletü’l-baîr</span></span></span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">diye anıldı. Resûl-i Kibriyâ o gece Câbir için 25 defa istiğfâr etti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Binden fazla hadis rivayet ettikleri için “müksirûn” diye anılan yedi sahâbîden biri olan Câbir radıyallahu anh, mükerrerleriyle birlikte 1540 hadis rivayet etmiştir. Bizzat kendisinin Hz. Peygamber’den duymadığı bir hadisi ashâb-ı kirâmdan <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Abdullah İbni Üneys</span></span>’in bildiğini haber aldı. Bu hadis, üzerinde mazlum hakkı bulunan kimsenin cennete giremeyeceğine dairdi. Câbir bu hadisi Peygamber Efendimiz’den duyan ilk ağızdan bizzat işitmek istedi. Fakat bu sahâbî Şam’a yerleşmişti. Câbir yılmadı. Bir deve satın alarak Medine’den yola çıktı. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bir ay süren uzun bir yolculuktan sonra </span></span>Şam’a vardı ve hadisi Abdullah İbni Üneys’e sorarak öğrendi.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hayatının sonlarına doğru gözlerini kaybetti ve 78 (697) yılında 94 yaşında Medine’de vefat etti. Medine’de en son vefat eden sahâbî Câbir İbni Abdullah idi.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1345 numara ile tekrar gelecek olan bu hadis bir sonraki hadisle beraber açıklanacaktır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> -5</span></span>ورواهُ البُخَارِيُّ  عَنْ أَنَسٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ :رَجَعْنَا مِنْ غَزْوَةِ تَبُوكَ مَعَ النَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم فَقَالَ: «إِنَّ أَقْوَامَاً خلْفَنَا بالمدِينةِ مَا سَلَكْنَا شِعْباً وَلاَ وَادِياً إِلاَّ وَهُمْ مَعَنَا ، حَبَسَهُمْ الْعُذْرُ».</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">5.</span></span> Enes <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span> şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">— Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> ile Tebük Gazvesi’nden döndüğümüz sırada şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">-“Medine’de bizden geride kalan öyle kimseler vardır ki, bir dağ yoluna, bir vâdiye girdiğimizde onlar da bizimle yürüyormuş gibi sevap kazanırlar. Çünkü onları birtakım mâzeretleri alıkoymuştur.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Megâzî 81, Cihâd 35. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Cihad 19; İbni Mâce, Cihâd 6</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Enes İbni Mâlik</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Medineli olan Enes daha on yaşında bir çocukken Resûl-i Ekrem Efendimiz bu güzel şehre hicret etti. Annesi <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ümmü Süleym</span></span>, onu elinden tutarak Resûlullah Efendimiz’e getirdi. Enes’in iyi bir çocuk olduğunu söyleyerek onu Efendimiz’in hizmetine verdi. Enes akşama kadar Peygamber Efendimiz’in yanında bulunur, akşam olunca da Kuba’daki evlerine giderdi. Efendimiz’in yanında pekçok savaşa katıldı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Peygamber Efendimiz çok zeki bir çocuk olan Enes’i pek severdi. Enes’in söylediğine göre kendisine “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">oğulcuğum!” </span></span>diye seslenir, onu hiç azarlamaz, döğmez, beğenmediği bir iş yapsa bile, “Bunu niçin yaptın?” demezdi. Zaman zaman ona “iki kulaklı” anlamında <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Zül üzüneyn” </span></span>diye takılırdı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Peygamber Enes’e uzun ömürlü, çok çocuklu ve varlıklı olması, Allah Teâlâ’nın onu cennetine koyması için dua etti. Efendimiz’in duası aynen gerçekleşti. Enes yüz yılı aşkın bir hayat sürdü. Pek çok çocuğu, torunu ve serveti oldu.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Resûl-i Ekrem’den duyup öğrendiği, mükerrerleriyle birlikte 2286 rivayetle en çok hadis bilen yedi sahâbînin üçüncüsü idi. Okuma yazması olduğu için duyduğu hadisleri yazardı. Bu rivayetleri Medine’de ve daha sonra yerleştiği Basra’da yüzlerce talebesine öğretti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Peygamber Efendimiz’i en iyi tanıyanlardan biri olduğu için, tıpkı Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem gibi yaşar, onun gibi namaz kılardı. Resûl-i Kibriyâ Efendimiz’e ait bir çubuğu ve onun bir saç telini hep yanında taşırdı. Öldüğü zaman bu çubuk, vasiyeti üzerine, kabirde yanına, Efendimiz’in saç teli de dilinin altına kondu.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Enes’in annesi <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ümmü Süleym</span></span> ile üvey babası <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ebû Talha</span></span>, ileri gelen ashâb-ı kirâmdandı. Peygamber Efendimiz onların evine sık sık uğrar, orada nâfile namaz kıldırır, Ümmü Süleym’in yemeğini yer, evlerinde öğle uykusuna yatar, onlara hayır dua ederdi.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Enes hicretin 93. yılında, 103 yaşında Basra’da vefât etti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûl-i Ekrem Efendimiz’in hicretin 9. yılında yapılan <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tebük Gazvesi</span></span>’nden dönerken söylediği bu hadîs-i şerîf, niyet ve ihlâsın önemini belirtmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Asr-ı saâdette bir savaş çıktığı zaman, bütün sahâbîler o savaşa katılmak için can atardı. Herkes kendi imkânlarıyla veya varlıklı müslümanların yardımlarıyla savaşa hazırlanırlardı. Maddî imkânsızlıkları yüzünden savaşa katılamayanlar, büyük bir sevaptan mahrum kaldıklarını düşünerek üzülür, gözyaşı dökerlerdi. Bu defa da öyle olmuştu. Resûl-i Kibriyâ’nın bu son gazvesine gidemeyenler hep İslâm ordusunu düşünmüşler, savaşa katılan bahtiyarların arasında olmayı hayâl etmişlerdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Her iki hadîs-i şerîfte de, hastalıkları veya başka mâzeretleri yüzünden savaşa katılamayan bazı müslümanların, savaşa katılan mücâhidler gibi sevap kazanacakları ifade buyurulmaktadır. Zira ellerinden gelseydi onlar da savaşa gidecekler, nice eziyetlere katlanacaklar, hatta canlarını Allah yolunda seve seve vereceklerdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Nisâ sûresinin 95. âyetinde, bütün imkânlarını ortaya koyarak Allah yolunda savaşan kimselerle, özürleri bulunmadığı halde savaşa gitmeyip evlerinde oturanların bir olmadığı söylenmekte, savaşanların ötekilerden üstün sayıldığı belirtilmektedir. Bu âyet-i kerîme, hadisimize ters düşmemektedir. Zira âyette mâzeretsiz olarak savaşa gitmeyenlerden, burada ise mâzereti sebebiyle savaşa gidemediği için üzülüp ağlayan mücâhid ruhlu yiğitlerden söz edilmektedir. İki grup arasında dağlar kadar fark vardır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah yolunda cihad etmek, şehâdet şerbetini kana kana içmek arzusuyla yanıp kavrulduğu halde, maddî ve bedenî güçsüzlük yüzünden buna imkân bulamayanları, korkaklık, tenbellik veya rahatına düşkünlük gibi sebeplerle savaştan kaçanlardan ayıran husus, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">niyet</span></span>, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">samimiyet</span></span> ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ihlâs</span></span>tır. İnsanı Allah katında değerli kılan işte bu özelliklerdir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadislerden Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Allah yolunda savaşan kimsenin attığı her adım, yaptığı her davranış ona sevap kazandırır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Allah katında makbul olan bir işi imkânsızlıkları sebebiyle yapamayanlar, onu yapmayı ihlâs ve samimiyetle arzu ettikleri takdirde, yapmış gibi sevap kazanırlar.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">6- وَعَنْ أبي يَزِيدَ مَعْنِ بْن يَزِيدَ بْنِ الأَخْنسِ رضي الله عَنْهمْ، وَهُوَ وَأَبُوهُ وَجَدّهُ صَحَابِيُّونَ، قَال: كَانَ أبي يَزِيدُ أَخْرَجَ دَنَانِيرَ يَتصَدَّقُ بِهَا فَوَضَعَهَا عِنْدَ رَجُلٍ في الْمَسْجِدِ فَجِئْتُ فَأَخَذْتُهَا فَأَتيْتُهُ بِهَا . فَقَالَ : وَاللَّهِ مَا إِيَّاكَ أَرَدْتُ ، فَخَاصمْتُهُ إِلَى رسول اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم فَقَالَ: «لَكَ مَا نويْتَ يَا يَزِيدُ ، وَلَكَ مَا أَخذْتَ يَا مَعْنُ » رواه البخاريُّ  .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">6.<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> </span></span></span>Ebû Yezîd Ma`n İbni Yezîd İbni Ahnes <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anhüm</span> -Ma`n de, babası Yezîd de, dedesi Ahnes de sahâbîdir- şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Babam Yezîd sadaka vermek üzere yanına birkaç dinar aldı ve onları Mescid-i Nebevî de oturan birinin yanına koydu. Ben Mescid’e uğrayarak paraları aldım ve babama götürdüm.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Babam:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Vallâhi ben onları sen alasın diye bırakmamıştım deyince, Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in yanına giderek durumu arzettim.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Yezîd! Sen niyet ettiğin sadaka sevabını kazandın. Ma`n! Aldığın para da senindir.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">        Buhârî, Zekât 15. Ayrıca bk. Dârîmî, Zekât 14; Ahmed İbni Hanbel, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Müsned</span>, III, 470</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ma`n İbni Yezîd</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hadîs-i şerîfin râvisi Ebû Yezîd Ma`n gibi hem kendisi, hem babası, hem de dedesi sahâbî olan kimseler pek azdır. Hele bunlar gibi İslâmiyet’i kabul ettikten sonra dede - oğul - torun, üçü birden Bedir savaşına katılan bir başka tâlihli yoktur. Bu hadîs-i şerîfin Sahîh-i Buhârî’de bulunup da Riyâzüs-sâlihîn’e alınmayan kısmında belirtildiğine göre, Fahr-i Cihân Efendimiz Ma`n için bir kıza dünür olmuş ve onları evlendirmiştir. Hz. Ömer’in kendisine çok değer verdiği Ma`n önce Kûfe’de, sonra Mısır ve Şam’da yaşamış, 64 (683) yılında vefat etmiştir. Hz. Peygamber’den 5 hadis rivayet eden Ma`n’ın hayatı hakkında fazla bilgi yoktur.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan râzı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i şerîfte yine niyetin önemi belirtilmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ma`n’ın babası Yezîd, Mescid’de oturan bir sahâbînin yanına, muhtaçlara vermesi için bir miktar para bırakmıştı. Fakir olan, üstelik o parayı kimin bıraktığını bilmeyen oğlu, böyle bir yardıma ihtiyacı olduğu için parayı oradan almıştı. Babası durumu öğrenince, sadakasının boşa gittiğini düşünerek “O parayı sana vermek isteseydim, getirir verirdim. Ben onu sadaka niyetiyle Mescid’e bıraktım. Sen almamalıydın?” diye oğluna çıkışmıştı. Bu parayı alıp harcamasının hiçbir sakıncası olmadığını düşünen Ma’n, babasıyla birlikte Resûl-i Ekrem’in huzûruna gelerek meseleyi arzetmiş, Resûlullah Efendimiz de Ma`n’ı haklı bulmuştu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i şerîflerde üzerinde genişçe durulan konulardan biri, aile fertlerine verilen sadakanın son derece makbûl olduğudur. Bu tür harcamaların değeri, önemi ve sevâbı 291 numaralı hadisten itibaren başlayacak olan “Ailenin Geçimi” bahsinde ele alınacaktır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Görülüyor ki, sadaka veren için önemli olan, parasını Allah yolunda harcamaya niyet etmesidir. Yaptığı yardım, sadaka almaması gereken birinin eline geçse bile, o, niyeti sebebiyle sevap kazanmış olur. Sadaka nâfile bir ibadet olduğu için, bir mü’min onu, kendilerine bakmak zorunda olduğu kimselere, meselâ babasına, dedesine, oğluna, kızına, hatta torununa verebilir. Ancak zekâtı, kendisine bu kadar yakın olanlara veremez.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sadaka bizzat verilebileceği gibi, bir vekil aracılığıyla da verilebilir. Vekil eliyle verildiği takdirde, nâfile ibadetlerde özellikle aranan, iyiliği gizlice yapma esasına da uyulmuş olur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Sadaka verirken, Allah rızası için vermeye niyet etmek şarttır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Sadakalar insanın en yakınına verilebilir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Sadakalar bir vekil vasıtasıyla da verilebilir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Ashâb-ı kirâmın hayatında, mescidlerin önemli yeri vardı. Sadaka vermek için bile mescidden faydalanırlardı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">7- وَعَنْ أبي إِسْحَاقَ سعْدِ بْنِ أبي وَقَّاصٍ مَالك بن أُهَيْبِ بْنِ عَبْدِ مَنَافِ بْنِ زُهرةَ بْنِ كِلابِ بْنِ مُرَّةَ بْنِ كعْبِ بنِ لُؤىٍّ الْقُرشِيِّ الزُّهَرِيِّ رضِي اللَّهُ عَنْهُ، أَحدِ الْعَشرة الْمَشْهودِ لَهمْ بِالْجَنَّة ، رضِي اللَّهُ عَنْهُم قال: « جَاءَنِي رسولُ الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يَعُودُنِي عَامَ حَجَّة الْوَداعِ مِنْ وَجعٍ اشْتدَّ بِي فَقُلْتُ : يا رسُول اللَّهِ إِنِّي قَدْ بلغَ بِي مِن الْوجعِ مَا تَرى ، وَأَنَا ذُو مَالٍ وَلاَ يَرثُنِي إِلاَّ ابْنةٌ لِي ، أَفأَتصَدَّق بثُلُثَىْ مالِي؟ قَالَ: لا ، قُلْتُ : فالشَّطُر يَارسوُلَ الله ؟ فقالَ : لا، قُلْتُ فالثُّلُثُ يا رسول اللَّه؟ قال: الثُّلثُ والثُّلُثُ كثِيرٌ  أَوْ كَبِيرٌ     إِنَّكَ إِنْ تَذرَ وَرثتك أغنِياءَ خَيْرٌ مِن أَنْ تذرهُمْ عالَةً يَتكفَّفُونَ النَّاس ، وَإِنَّكَ لَنْ تُنفِق نَفَقةً تبْتغِي بِهَا وجْهَ الله إِلاَّ أُجرْتَ عَلَيْهَا حَتَّى ما تَجْعلُ في امْرَأَتكَ قَال: فَقلْت: يَا رَسُولَ الله أُخَلَّفَ بَعْدَ أَصْحَابِي؟ قَال: إِنَّك لن تُخَلَّفَ فتعْمَل عَمَلاً تَبْتغِي بِهِ وَجْهَ الله إلاَّ ازْددْتَ بِهِ دَرجةً ورِفعةً ولعَلَّك أَنْ تُخلَّف حَتَى ينْتفعَ بكَ أَقَوامٌ وَيُضَرَّ بك آخرُونَ. اللَّهُمَّ أَمْضِ لأِصْحابي هجْرتَهُم، وَلاَ ترُدَّهُمْ عَلَى أَعْقَابِهم، لَكن الْبائسُ سعْدُ بْنُ خـوْلَةَ « يرْثى لَهُ رسولُ الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم» أَن مَاتَ بمكَّةَ » متفقٌ عليه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">7. </span></span>Cennetle müjdelenen on sahâbîden biri olan Ebû İshâk Sa`d İbni Ebû Vakkâs<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> radıyallahu anh</span> şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Vedâ Haccı yılında (Mekke’de) yakalandığım şiddetli bir hastalık dolayısıyla Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> ziyâretime geldi. Ona:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Yâ Resûlallah! Gördüğün gibi çok rahatsızım. Ben zengin bir adamım. Bir kızımdan başka mirasçım da yok. Malımın üçte ikisini sadaka olarak dağıtayım mı? diye sordum.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Hayır”</span></span>, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Yarısını dağıtayım mı? dedim. Yine:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Hayır”</span></span>, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ya üçte birine ne buyurursun, yâ Resûlallah? diye sordum.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Üçte birini dağıt! Hatta o bile çok. Mirasçılarını zengin bırakman, onları muhtaç bırakıp da halka avuç açtırmaktan hayırlıdır. Allah rızâsını düşünerek yaptığın harcamalara, hatta yemek yerken eşinin ağzına verdiğin lokmalara varıncaya kadar hepsinin mükâfatını alacaksın”</span></span> buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sa`d İbni Ebû Vakkâs sözüne devamla dedi ki:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Yâ Resûlallah! Arkadaşlarım gidipte ben kalacak mıyım? (burada ölecek miyim?) diye sordum.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Hayır, sen burada kalmayacaksın. Allah rızâsı için güzel işler yaparak yükseleceksin. Allah’tan öyle umuyorum ki, daha nice yıllar yaşayarak kimi insanlar (mü’minler) senden fayda, kimileri de (kâfirler) zarar görecektir.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allahım! Ashâbımın (Mekke’den Medine’ye) hicretini tamamla! Onları geri döndürüp hicretlerini yarım bırakma! Acınacak durumda olan Sa`d İbni Havle’dir”</span></span> buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu sözleriyle Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>, Sa`d İbni Havle’nin Mekke’de ölmesine üzüldüğünü ifade etti.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Cenâiz 36, Vesâyâ 2, Nefekât 1, Merdâ 16, Daavât 43, Ferâiz 6 ; Müslim, Vasıyyet 5. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Ferâiz 3; Tirmizî, Vesâyâ 1; Nesâî, Vesâyâ 3; İbni Mâce, Vesâyâ 5</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Sa`d İbni Ebû Vakkâs</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hazreti Sa`d, cennetlik oldukları Peygamber Efendimiz tarafından müjdelenen on bahtiyar sahâbîden biridir. Kureyş kabilesinden ve Benî Zühre soyundandır. Peygamber Efendimiz’in annesi Hz. Âmine de Benî Zühre’ dendi. Bu sebeple Efendimiz Sa`d İbni Ebû Vakkâs’a “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Benim dayımdır” </span></span>derdi.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Onun İslâmiyet ile ilk şereflenen sahâbîlerin <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">beşincisi </span></span>veya <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">yedincisi</span></span> olduğu söylenir. Müslüman olduğu zaman daha <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">on yedi </span></span>yaşında bir delikanlıydı. Bu hâlini “Müslüman olduğumda yüzümde henüz tüy yoktu” diye anlatmıştı. Onun bir özelliği de <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah yolunda ilk ok atan </span></span>ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ilk kan döken</span></span> kimse olmasıdır. İlk kan dökmesi olayı şudur:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Sa`d radıyallahu anh İslâmiyet’i kabul ettiği zaman müşriklerden biri ona hakaret etti. O da bir devenin çene kemiğini kaptığı gibi adamın başını yardı. Allah yolunda yere düşen ilk kan bu oldu. Uhud Gazvesi’nde düşmana bin ok attı. Bu savaşta Resûl-i Kibriyâ Efendimiz ona bir yandan ok veriyor, bir yandan da:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Anam, babam sana fedâ olsun, ey Sa`d! At!” </span></span>buyurarak kendisini destekliyordu. Bütün savaşlarda Hz. Peygamber’in yanından ayrılmadı ve onun daha nice hayır dualarını aldı. Onun başarılarını artıran Fahr-i Cihan Efendimiz’in:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Yâ Rabbî! Okunu doğrult ve duasını kabul et!” </span></span>şeklindeki niyâzlarıdır. Bu sebepledir ki, Hz. Sa`d attığını vurur, Cenâb-ı Hakk’a arzettiği dualar kabul edilirdi. Bunu bilenler onun bedduasını almaktan korkarlardı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Resûl-i Ekrem’in hadîs-i şerîfte haber verdiği mûcize gerçekleşti ve nice ülkeler onun eliyle fethedilerek İslâm diyârı oldu. İran fâtihlerinin ilki, Kâdisiyye Savaşı’nın başkumandanı ve Kûfe’nin kurucusu o idi. Daha sonra Kûfe valisi oldu.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Ömer, kendisinden sonraki halifeyi seçecek altı kişilik heyette Sa`d’ı da görevlendirdi. Sa`d İbni Ebû Vakkâs, Hz. Osman şehid edildikten sonra bir köşeye çekildi ve hiçbir olaya karışmadı. Onun bu tutumunu Hz. Ali şöyle değerlendirmişti:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- Sa`d ile Abdullah İbni Ömer’in bu tarafsız davranışları çok yerindedir. Bu olaylarda bir köşeye çekilmekte günah varsa, herhâlde o günah küçüktür. Sevap varsa, o da şüphesiz çok büyüktür.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Sa`d İbni Ebû Vakkâs seksen yıldan fazla bir hayat sürdü. Hadîs-i şerîfte anlatılan olayın meydana geldiğinde sadece bir kızı olmakla beraber, sonraları birkaç defa evlendi ve birçok çocuğu oldu. Nihayet hicretin 55. yılında Medine’de hastalandı. Vefatının yaklaştığını hissedince, sakladığı eski bir abayı getirterek:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- Benim kefenim bu olsun. Zira Bedir Gazvesi’nde düşmanlarla çarpışırken üzerim de bu cübbe vardı. Şimdiye kadar onu bu maksatla saklamıştım, dedi. Aşere-i mübeşşere’den en son vefat eden o oldu.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Rivayet ettiği 215 hadisin 115 tanesi hem Buhârî’nin, hem de Müslim’in Sahîh’lerinde yer aldı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisimizde anlatılan olayın geçtiği Vedâ Haccı, hicretin onuncu yılında yapıldı. Bundan üç ay kadar sonra da Sevgili Efendimiz Mevlâ’sına kavuştu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i şerîfte, bir kimsenin malının ne kadarını Allah rızâsı için dağıtılmak üzere vasiyet edebileceği anlatılmaktadır. Görüldüğü üzere çocukları ve yakın mirasçıları bulunan bir kimse, malının <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">üçte biri</span></span>nden fazlasını dağıtılmak üzere vasiyet etmeyecektir. Uzak yakın hiçbir mirasçısı bulunmayan kimsenin, malının üçte birinden fazlasını vasiyet edip edemeyeceği tartışmalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hanefîler ile Mâlikîler mirasçısı bulunmayan kimsenin bütün malını vasiyet edebileceğini söylemişler; öteki mezhep imamları da mirasçısı olmayanın mirasçısı beytülmâldir düşüncesiyle bu görüşe karşı çıkmışlardır. Şayet mirasçılar, malın üçte birinden fazlasının vasiyet edilmesine itiraz etmezlerse, üçte birden fazlasını dağıtmakta hiçbir sakınca yoktur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Görüldüğü üzere Peygamber Efendimiz, varlıklı bir kimsenin malını hibe ve vasiyet ederken ölçülü davranmasını tavsiye etmektedir. Zengin bir kimsenin bütün malını fakir fukaraya dağıtması, ilk bakışta câzip ve imrenilecek bir davranış gibi görülebilir. Fakat bir aile servetinin tamamen elden çıkmasına yol açan bu aşırılık, mirasa muhtaç olan birçok kimsenin zor durumda kalmasına sebep olabilir. İşte bunun için güzel dinimiz mirasçının elini tutmuş, ona en uygun davranışı tavsiye etmiş, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">geride kalanları düşünmeyi</span></span>, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">onları kimseye muhtaç etmemeyi </span></span>öğütlemiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sa`d İbni Ebû Vakkâs’ın malını Allah rızâsı için harcamak istemesi, Peygamber Efendimiz’in de buna belli şartlarda izin vermesi, varlıklı kimselerin daha hayatta iken iyilik yapmaları gerektiğini göstermektedir. Çünkü o serveti dişiyle tırnağıyla kazanan adamın ölümüyle birlikte mirasçılar genellikle hayır yapmamakta, ellerine geçirdikleri o hazır malı har vurup harman savurarak harcayıp tüketmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İnsan aklı başındayken ve malının üzerinde istediği tasarrufu yapmaya sahipken onu en uygun yerlere harcamalı ve âhiretini daha dünyadayken yapmaya bakmalıdır. Bununla beraber yakın mirasçılar daima gözetilmeli, onların iyiliği düşünülmeli ve kimseye muhtaç olmamaları sağlanmalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hayır ve iyilik yapmanın çok çeşitli yolları bulunduğuna işaret eden Peygamber Efendimiz, buna bir misâl vermek istemiş, misâli de üzerinde her zaman önemle durduğu bir konudan seçmiştir: <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İnsanın hayat arkadaşı olan hanımıyla hoşca geçinmesi.</span></span> Eşiyle iyi geçinmeye çalışan kimse hem hayat arkadaşını mutlu eder, hem de kendisi mutlu olur. 294 numaralı hadiste tekrar edileceği üzere yemek yerken eşini sevindirmek için onun ağzına verilen lokmayla bile hayır ve iyilik yapılmış olur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Aile huzurunu sağlamak için yapılan benzeri davranışlar, başkalarına ne kadar basit ve önemsiz gelirse gelsin, Allah rızâsını kazanmak niyetiyle yapıldığı takdirde nafile bir ibadet sayılır ve insana sevap kazandırır. Böylece niyet ve ihlâsın önemi bir kere daha ortaya çıkmaktadır. Aile fertlerini geçindirmek için uğraşıp didinen kimse önemli bir görevi yapmış, bir sorumluluktan kurtulmuş olur. Bu işi yaparken bir de Allah rızâsını kazanmayı düşünmüşse, hem vazifesini yapmış hem de sevap kazanmış olur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i şerîfin sonunda görüldüğü üzere Sa`d İbni Ebû Vakkâs Peygamber Efendimiz’e özel bir soru sordu: Siz ashâb ile Medine’ye döneceksiniz de ben burada ölüp kalacak mıyım? Ben bu şehirden Medine’ye Allah rızâsı için hicret etmiştim; şimdi burada ölüp kalırsam hicret sevabını yitirmiş olur muyum? diye durumunu öğrenmek istedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûl-i Ekrem Efendimiz Sa`d’ın ölüp ölmeyeceğini elbette bilemezdi. O esnâda Allah Teâlâ Resûlü’ne bu sorunun cevabını bildirdi. Nebiyy-i Muhterem Efendimiz de Sa’d’ın bu hastalık yüzünden ölmeyeceğini, daha nice güzel hizmetler yapacağını söyleyerek bir mûcizeyi gerçekleştirmiş oldu. Nitekim Hz. Sa`d bu olaydan sonra 45 yıl daha yaşadı. İslâm’a ve müslümanlara pek çok hizmet etti.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Şunu iyi bilmek gerekir ki, Peygamber Efendimiz’in geleceğe dönük haber vermesi, onun gaybı bildiği anlamına gelmez. Cin sûresinin 26. âyetinde belirtildiği üzere <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">görünmeyen âlemin sırlarını sadece Allah Teâlâ bilir ve bu sırlardan dilediği kadarını peygamberine bildirir.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûlullah Efendimiz’in <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Acınacak durumda olan Sa`d İbni Havle’dir”</span></span> buyurduğu bu zât, önce Habeşistan’a, sonra Medine’ye hicret etmiş, Bedir, Uhud ve Hendek Gazveleri başta olmak üzere birçok savaşa katılmış bir sahâbîdir. Vedâ haccı sırasında Mekke’de vefât etmiştir. Sahâbîler, Allah rızâsı için terkedip gittikleri bir yere geri dönüp orada ölmeyi doğru bulmazlar, hicret ettikleri yerde ölmeyi arzu ederlerdi. Sa`d İbni Ebû Vakkâs’ın Mekke’de ölüp kalacak mıyım? diye sorması üzerine, Efendimiz onun adaşı olan ve bir müddet önce Mekke’de vefât eden Sa`d İbni Havle’yi hatırladı ve kaybettiği bazı sevaplar dolayısıyla onun adına üzüldü.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûl-i Ekrem’in Hz. Sa’d’ı ziyareti 917 numara ile tekrar gelecektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. İyi niyetle yapılan işler insana sevap kazandırır. Allah rızâsı gözetilerek aile fertlerine yapılan harcamalar ve hatta bu düşünceyle yapılan şakalaşmalar nâfile ibadet sayılır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Peygamber Efendimiz hastalanan sahâbîlerini ziyaret ederdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Hastalık Allah Teâlâ’nın insanı deneme yollarından biridir. Bu sebeple hasta olan kimse hâlinden şikâyet etmemelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Meşrû yollarla zengin olmak, malını Allah yolunda harcamak, mirasçılarını ve yakın akrabalarını kimseye muhtaç olmayacak durumda bırakmak iyi bir davranıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Hasta iken malın üçte birinden fazlası sadaka olarak dağıtılamaz, dağıtılması da vasiyet edilemez. Hastalanmadan önce ise üçte birle sınırlı kalmadan istendiği kadar harcanabilir. Ölümünden sonra geride fazla malı kalmayacak kimse hiç vasiyet etmemeli, herşeyini mirasçılarına bırakmalıdır</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">6. Allah Teâlâ Peygamber Efendimiz’e ileride olacak bazı şeyleri haber vermiş, o da bunlardan uygun gördüklerini ashâbına bildirmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">8- وَعَنْ أبي هُريْرة عَبْدِ الرَّحْمن بْنِ صخْرٍ رضي الله عَنْهُ قال : قالَ رَسُولُ الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: «إِنَّ الله لا يَنْظُرُ إِلى أَجْسامِكْم ، وَلا إِلى صُوَرِكُمْ ، وَلَكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ وَأَعمالِكُمْ » رواه مسلم .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">8.</span></span> Ebû Hüreyre Abdurrahman İbni Sahr <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh’</span>den rivayet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- “</span>Allah Teâlâ sizin bedenlerinize ve yüzlerinize değil, kalblerinize bakar.”</span></span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslim, Birr 33. Ayrıca bk. İbni Mâce, Zühd 9</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ebû Hüreyre</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Müslüman olmadan önceki adı Abdüşems idi. Müslüman olduktan sonra Abdurrahman adını aldı. Birgün elbisesinin içinde bir kedi götürüyordu. Kendisini gören Resûl- i Ekrem Efendimiz:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- O nedir? diye sordu. Ebû Hüreyre:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- Kedi, diye cevap verdi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz ona “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kedicik babası” </span></span>anlamında:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- Ebû Hüreyre! diye takıldı. O günden sonra bu künye ile tanındı ve asıl adı unutuldu. Kendisine Resûl-i Ekrem’in verdiği bu künye ile hitâp edilmesinden pek hoşlanırdı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Ebû Hüreyre hicretin yedinci yılında müslüman oldu. Mescid-i Nebevî’nin sofasında yatıp kalkan ve kendilerine <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ashâb-ı Suffe </span></span>denen fakir müslümanlardan biriydi. Gece gündüz Peygamber Efendimiz’den ayrılmaz, ondan duyduğu hadisleri öğrenmeye çalışırdı. Peygamber Efendimiz’in hayatının son üç senesinde bizzat kendisinden ve diğer büyük sahâbîlerden duyduğu mükerrerleriyle birlikte 5374 hadîs-i şerîf rivayet etmiştir. Böylece ashâb-ı kirâmdan en çok hadis rivayet eden o olmuştur. Rivayetlerinin 609 tanesi hem Buhârî’ nin, hem de Müslim’in Sahîh’lerinde bulunmaktadır.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Kendisine pek çok hadis rivayet ettiğini söyleyenlere:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- Muhâcirînden olan kardeşlerimizi ticaretleri ve çarşılarda olan alış verişleri, ensardan olan kardeşlerimizi ziraatları ve hurmalıkları meşgul ederdi. Ben ise karın tokluğuna Hz. Peygamber’den ayrılmaz, onların bulunmadıkları zamanlarda Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanında bulunur ve onların ezberlemediklerini ezberlerdim, cevabını vermiştir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Ebû Hüreyre’den 800’den fazla sahâbî ve tâbiî hadis rivayet etmiştir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Ömer’in hilâfeti zamanında bir müddet Bahreyn valiliği yapmış, sonra da hiçbir idârî görev kabul etmeyerek Medîne-i Münevvere’de yaşamıştır. Hicretin 59. yılında Medine’de 78 yaşında iken Allah’ın rahmetine kavuşmuştur.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İnsanlar genellikle dış görünüşe önem verirler. Güzel ve yakışıklı olanlarla varlıklı kimseler toplumda daha büyük itibar görürler. Çirkin ve fakir olanlara pek değer verilmez. Bu ölçüler ruh ve gönül dünyasını tanımayan sığ ve sathî kimselerin değer ölçüleridir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah Teâlâ ise insanların davranışlarını iyi ve kötü olarak değerlendirirken ne beden güzelliğine, ne de mal varlığına bakar; çünkü bunlar gelip geçici değer ölçüleridir. Önemli olan <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ruh güzelliği</span></span> ve<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> gönül zenginliği</span></span>dir. Daha da önemlisi bu ruh güzelliği ile gönül zenginliğinin <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">iyi hâl</span></span>, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">güzel davranış</span></span> ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">samimi ibadetler</span></span> olarak dışa yansımasıdır. İnsanlara iyilik yapma heyecanıyla, Allah’a kulluk edebilme aşkıyla yaşamaktır. Kalıcı olan, insanın gerçek değerini ortaya çıkaran işte bu meziyetleridir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i şerîfin <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Sahîh-i Müslim</span>’deki bir başka rivayetinde Allah Teâlâ’nın kalble birlikte davranışlara ve ibadetlere değer verdiğini Peygamber Efendimiz şöyle belirtmektedir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“ Allah Teâlâ sizin yüzlerinize ve mallarınıza değil, kalblerinize ve amellerinize bakar” </span>(Müslim, Birr 34).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah Teâlâ’nın kalbe ve davranışlara bakması demek, kalbin ve davranışların iyi olması hâlinde, onların sahibine sevap ve mükâfat vermesi demektir. Bir âyet-i kerîmede Allah Teâlâ’nın maddî görüntülere değer vermediği, insanda mânevî güzellik aradığı şöyle ifade edilmiştir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Sizi yanımızda değerli kılacak olan ne mallarınız, ne de evlatlarınızdır. Ancak imân edip güzel ve hayırlı işler yapanların durumu başkadır. Onlara yaptıklarının kat kat fazlasıyla mükâfat verilecektir” </span></span>[Sebe’ sûresi (34), 37].</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûl-i Ekrem Efendimiz’in, kendi mübârek göğsüne, daha doğrusu kalbine işaret ederek üç defa: <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Takvâ işte şuradadır”</span> (Müslim, Birr 32; Tirmizî, Birr 18) buyurması, insanın gerçek değerinin ihlâslı bir kalbe sahip olmasıyla anlaşılacağını göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Helâller ile haramların kesin surette belli olduğunu, şüpheli görünen davranışlardan sakınmak gerektiğini açıkladığı meşhur hadîs-i şerîfin sonunda Peygamber Efendimiz kalbin önemini şöyle belirtir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“ Şunu iyi bilin ki, insan vücudunda küçük bir et parçası vardır. Eğer bu et parçası iyi olursa, bütün vücut iyi olur; bozulursa, bütün vücut bozulur. İşte bu et parçası kalbdir” </span>(Buhârî, Îmân 39; Müslim, Müsâkât 107,108).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu hadis 1574 numaralı hadisin içinde tekrar gelecektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Allah Teâlâ ibadetleri ve güzel davranışları değerlendirirken samimiyet derecesini, ihlâs ve iyi niyeti esas alır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Kalb, Allah’ın çok değer verdiği, devamlı surette bakıp kontrol ettiği bir merkezdir. Bu sebeple onu kötü duygulardan arındırmak, dinin tavsiye ettiği güzel hâl ve davranışlara sahip kılmak gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. İbadetleri makbul ve değerli kılan kalbdir. Bu sebeple öncelikle kalbi kin ve haset gibi mânevî ve ictimâî hastalıklardan arındırmalı, mükemmel hâle getirmeye çalışmalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">9- وعَنْ أبي مُوسَى عبْدِ اللَّهِ بْنِ قَيْسٍ الأَشعرِيِّ رضِي الله عنه قالَ: سُئِلَ رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم عَنِ الرَّجُلِ يُقاتِلُ شَجَاعَةً ، ويُقاتِلُ حَمِيَّةً ويقاتِلُ رِياءً ، أَيُّ ذلِك في سَبِيلِ اللَّهِ؟ فَقَالَ رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « مَنْ قاتَلَ لِتَكُون كلِمةُ اللَّهِ هِي الْعُلْيَا فهُوَ في سَبِيلِ اللَّهِ » مُتَّفَقٌ عليه  </span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">9.</span></span> Ebû Mûsâ Abdullah İbni Kays el-Eş`arî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">anh </span>şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’e:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Biri cesaretini göstermek, diğeri milletini korumak, öteki kendine yiğit adam dedirtmek için savaşan kimselerden hangisi Allah yolundadır? diye soruldu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şu cevabı verdi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Kim, İslâmiyet daha yüce olsun diye savaşıyorsa, o Allah yolundadır.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, İlim 45, Cihad, 15, Farzu’l-humüs 10, Tevhîd 28; Müslim, İmâre 150, 151. Ayrıca bk. Tirmizî, Fezâilü’l-cihad 16; Nesâî, Cihad 21; İbni Mâce, Cihad 13</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ebû Mûsâ el-Eş`arî</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Yemen’in Zebid bölgesinde yaşayan ve güzel davranışlarıyla Hz. Peygamber’in takdirini kazanan Eş’arîlerdendir. Hz. Peygamber’in İslâm’a davet ettiğini duyunca, onu görmek üzere iki ağabeyi ve 52 kişiyle birlikte bir gemiye binip yola çıktılar. Fakat fırtına onları Habeşistan’a sürükledi. Karaya çıkınca, Peygamber Efendimiz’in amcasının oğlu Ca`fer-i Tayyâr ile birçok müslümanın orada olduğunu öğrenip sevindiler. Hicretin 7. yılında (628) Medine’ye döndüler. Önce Habeşistan’a sonra da Medine’ye giderek iki hicret yaptıklarını ve bu sebeple Allah’ın rızâsını kazandıklarını Resûl-i Ekrem Efendimiz’den duyunca çok sevindiler. Ebû Mûsâ el-Eş`arî o tarihten sonra Peygamber Efendimiz’den hiç ayrılmadı. Onun maiyyetinde bütün savaşlara katıldı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Ömer ve Hz. Osman devirlerinde yıllarca Basra ve Kûfe valiliği yaptı. Birçok beldenin İslâm topraklarına katılmasını sağladı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Ashâb-ı kirâm’ın en büyük altı âliminden biri sayılırdı. Kur’ân-ı Kerîm’i bizzat Peygamber Efendimiz’den öğrendi, Basralılara ve Kûfelilere yıllarca Kur’an öğretti. Çok güzel bir sesi vardı. O Kur’an okumaya başlayınca herkes derin bir huşû ile dinlerdi. Bir gece Resûl-i Ekrem Efendimiz Hz. Âişe’yle birlikte onun Kur’an okuyuşunu dinledikten sonra, kendisine <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Dâvûd’unkine benzer bir ses verildiğini</span></span> söyledi. Hz. Ömer onun Kur’an okumasını istediği zaman:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- Ebû Mûsâ! Bize Rabbimizi hatırlat! </span></span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">derdi.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Ebû Mûsâ uzun yıllar idarecilik yapmasına rağmen dünya malına hiç iltifat etmedi. Herkese Hz. Peygamber zamanında yaşadıkları mütevâzi hayattan örnekler vererek sâde yaşamanın güzelliğini anlattı.Çok hayâlı bir insandı. Geceleri uyurken vücudunun açılabileceğini düşünerek bir nevi pijamayla yatardı. Allah’tan utandığı için karanlıkta iki büklüm yıkandığını söylerdi. Talebelerini yumuşak kalbli olmaya teşvik eder, Allah korkusundan dolayı ağlamayı tavsiye eder ve:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- Ağlayamıyorsanız, ağlamaya gayret edin! </span></span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Zira cehennem ehli, göz pınarları kuruyana kadar ağlayacak, sonra içinde gemiler yüzecek kadar kanlı yaşlar dökecekler, derdi.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Ebû Mûsa el-Eş`arî 360 hadis rivayet etmiştir. 63 yıllık hayatının çoğu İslâm’a ve insanlara hizmet etmekle geçen bu muhterem sahâbî, hicretin 42. yılında (662) Kûfe’de, bir rivayete göre de Mekke’de vefat etti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i şerîfin muhtelif rivayetlerinde görüldüğü üzere, cesaretini göstermek, milletini korumak ve kendine yiğit adam dedirtmek gibi gayelerden başka, sırf ganimet elde etmek ve öfkesini yatıştırmak için savaşanların hâli de Peygamber Efendimiz’e sorulmuştur. Bu düşüncelerle savaşanlardan hiçbirinin Allah yolunda cihad etmiş olamayacağını kesin bir dille açıklayan Resûl-i Ekrem Efendimiz, 1346 numara ile tekrar görüleceği üzere ancak İslâmiyet’i yayıp yaşatmak (i`lâ-yi kelimetullah) için savaşanların Allah yolunda cihad etmiş sayılacağını belirtmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisin metninde geçen <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">kelimetullah</span></span> sözüyle, kelime-i tevhîd yâni <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah</span></span> kastedilmiştir. İslâm’ı en iyi ve en kısa bir şekilde ifade eden kelime-i tevhîd müslümanların parolası gibidir. Müslümanın en önemli görevi, dilinden düşürmediği bu aziz kelimeyi ufukların ötesine götürmek, başkalarının da Allah’ı tanımak suretiyle mutlu olmasını sağlamaktır. Cihad bu demektir. O hâlde böylesine yüce bir gaye için savaşmak varken, nefsânî duygular ve basit çıkarlar için vuruşmak elbette yanlıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah’ın rızâsını kazanmak için savaşmak ön planda geldiği takdirde, zikredilen diğer hedeflerin gözetilmesi asıl maksada zarar vermez. Meselâ milletini korumak için vuruşan kimsenin asıl gayesi Allah’ı hoşnut etmek, İslâm yurduna düşman ayağı bastırmamak ise, kendi milletini koruma duygusu bu hedefe ters değildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İnsanoğlunun yaptığı her harekette <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">niyetine bakıldığı</span></span> bu hadiste bir kere daha ortaya konmaktadır. Demek oluyor ki, bir can pazarı olan savaşta ölünce şehid, kalınca gâzi sayılabilmek için <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah’a hizmet aşkının ön planda tutulması</span></span> gerekmektedir. Bunu Ebû Ümâme el-Bâhilî’nin rivayet ettiği şu hadîs-i şerîf daha açık bir şekilde ortaya koymaktadır:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Adamın biri Resûl-i Ekrem’e gelerek:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Para ve şöhret için savaşan bir adam sevap kazanır mı? diye sordu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamber Efendimiz:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- “Hiçbir şey kazanamaz”</span>, buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Adam bu soruyu Resûl-i Ekrem’e üç defa sordu. Her defasında da aynı cevabı aldı. Sonra Hz. Peygamber sözünü şöyle tamamladı:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Allah Teâlâ sadece kendi rızâsı için yapılan ibadetleri kabul eder, başkasını değil”</span></span></span> (Nesâî, Cihad 24).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. İşler değerlendirilirken hangi maksatla yapıldığına bakılır. İyi niyetle yapılmışsa Allah katında makbul olur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Allah’ın rızâsını kazanmak için savaşmak yerine menfaat ve nefsi tatmin için vuruşmak doğru değildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Dünyaya gönül bağlamak, insanı yüce hedeflere varmaktan alıkoyan basit ve önemsiz bir uğraştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Cihad gibi en önemli bir görev bile, ancak ihlâs ile yapılırsa bir kıymet ifade eder.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">10- وعن أبي بَكْرَة نُفَيْعِ بْنِ الْحَارِثِ الثَّقفِيِّ رَضِي الله عنه أَنَّ النَّبِيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال: «إِذَا الْتَقَى الْمُسْلِمَانِ بِسَيْفَيْهِمَا فَالْقَاتِلُ وَالْمَقْتُولُ فِي النَّارِ» قُلْتُ : يَا رَسُول اللَّهِ ، هَذَا الْقَاتِلُ فمَا بَالُ الْمَقْتُولِ ؟ قَال: «إِنَّهُ كَانَ حَرِيصاً عَلَى قَتْلِ صَاحِبِهِ» متفقٌ عليه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">10.</span></span> Ebû Bekre Nüfey` İbni Hâris es-Sekafî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivayet edildiğine göre Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“İki müslüman birbirine kılıç çektiği zaman, öldüren de, ölen de cehennemdedir”.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunun üzerine ben:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Yâ Resûlallah! Öldürenin durumu belli, ama ölen niçin cehennemdedir? diye sordum.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûl-i Ekrem <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Çünkü o, arkadaşını öldürmek istiyordu”</span></span> buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Îmân 22, Diyât 2, Fiten 10; Müslim, Kasâme 33, Fiten 14, 15. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Fiten 5; Nesâî,Tahrîm 29, Kasâme 7; İbni Mâce, Fiten 11</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ebû Bekre es-Sekafî</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Ebû Bekre Tâiflidir. Annesi ve babası köle olduğu için o da köle sayılıyordu. Müslümanlar Tâif’i kuşattıkları zaman Peygamber Efendimiz, gelip müslümanlara katılan hürler serbest, köleler hür olacak diye ilân etti. Ebû Bekre Tâif kalesinden aşağı, bekre denen bir kuyu çıkrığı ile inerek gelen 23 köleden biriydi. Bu sebeple Peygamber Efendimiz ona Ebû Bekre diye iltifat etti. O günden sonra hep bu künye ile anıldı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Ebû Bekre çok ibadet etmesiyle tanınan bir sahâbî idi. Rivayet ettiği bu hadîs-i şerîfi hayatı boyunca tatbik etti. Bu sebeple de ashâb-ı kirâm arasında çıkan anlaşmazlıkların hiçbirine katılmadı. Hatta onun “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bir müslüman kılıcını çekip beni öldürmeye kalksa, ona engel olmam” </span></span>dediği nakledilir. Kendisinden 132 hadis rivayet edilmiştir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hicretin 51. yılında (671) Basra’da vefat etti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslümanların kardeş oldukları Allah Teâlâ tarafından açıkca belirtilmiştir [Hucurât sûresi (49), 10]. Kardeşlerin birbirine silah çekmesi olacak şey değildir. Onlar silahlarını din kardeşlerine değil, İslâm düşmanlarına karşı çekmek zorundadır. Müslümanların birbirini öldürmeye kalkması şu âyet-i kerîmeyle kesin bir şekilde yasaklanmıştır:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Kim bir mü’mini kasten öldürürse, cezası, içinde ebediyyen kalacağı cehennemdir” </span></span>[Nisâ sûresi (4), 92]. Yanlışlıkla öldürme durumunda ise, ebediyyen cehennemde kalmak söz konusu değildir. Fakat -yukarıdaki âyetin bir öncesinde belirtildiği üzere- yanlışlıkla öldürmenin de değişik cezaları vardır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i şerîfte kılıcın zikredilmesi, o devrin kavga ve savaş âletlerinin başında kılıcın gelmesi sebebiyledir. Bugün kılıcın karşılığı tabanca ve benzeri öldürücü âletlerdir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamber Efendimiz’in, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">müslüman kardeşine silah çekip öldürenin ve bu esnada ölenin cehennemlik olduğunu</span> belirtmesi üzerine Ebû Bekre, öldürenin neden cehenneme gittiğini anladığını, ama öldürülenin niçin cehennemlik olduğunu anlamadığını söyledi. Bunun üzerine Efendimiz, o kimseyi cehennemlik yapan şeyin, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">kardeşini öldürmeye kalkması</span> olduğunu belirtti.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kendisine silah çekilen bir kimse, hasmını öldürmeyi düşünmeden, sadece nefsini müdâfaa etmek için silahını çekse ve onu öldürmek zorunda kalsa, katil sayılmaz. Çünkü o nefsini müdâfaa etmek zorunda kalmıştır. Nefsini müdâfaa etmek ise, dinin emridir. Nitekim 1360 nolu hadiste göreceğimiz üzere sahâbîlerden biri ile Peygamber Efendimiz arasında şöyle bir konuşma geçer:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Yâ Resûlallah! Adamın biri gelip malımı elimden almaya kalksa, ne yapmalıyım?</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- “Malını ona verme!”</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ya adam benimle kavga etmeye kalkarsa?</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- “Sen de onunla dövüş!”</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ya beni öldürürse?</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- “Şehid olursun.”</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ben onu öldürürsem?</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- “O cehennemlik olur”</span> (Müslim, Îmân 225).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bir insanın âhiret hayatını da mahvederek ebediyyen cehennemde kalmasına yol açan şey, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">bir müslümanı öldürmeye niyet etmesi ve bu konuda kararlı olmasıdır.</span></span> Zira ölenin de, öldürenin de hedefi, karşısındakinin hayatına son vermektir. Birinin ötekinden farkı, daha atılgan davranıp muhâtabını öldürmesidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Haksız yere birini öldüren kimse yaptığına pişman olarak samimiyetle tövbe ettiği takdirde, Allah Teâlâ dilerse onu affedebilir. Böyle birinin bağışlanmayacağını söyleyen âlimler de vardır. Fakat <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">şirk dışındaki bütün günahları Allah Teâlâ’nın bağışlayabileceği</span></span> âyet-i kerimeyle belirlendiğine göre [Nisâ (4), 48, 116] Allah Teâlâ dilerse bunları da bağışlar veya cezalandırır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisimizin <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Kim bir mü’mini kasten öldürürse, cezası, içinde ebediyyen kalacağı cehennemdir”</span></span> âyet-i kerîmesini açıkladığı söylenebilir. Dikkat edileceği üzere Peygamber Efendimiz hem ölen hem de öldüren hakkında “müslüman” kelimesini kullanmıştır. Demek oluyor ki, birbirini kasten öldürenler büyük günah işlemekle beraber müslümanlıktan çıkmazlar. Allah’a şirk koşmayan kimsenin ebediyyen cehennemde kalmayacağı, cezasını çektikten sonra cehennemden çıkacağı bilindiğine göre, birbirini öldüren müslümanların da ebediyyen cehennemde kalmayacağı anlaşılmaktadır. Demek oluyor ki, âyet-i kerîme yapılan günahın büyüklüğünü belirtmekte, bu işe teşebbüs edecek olanları ağır ceza ile tehdit etmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu hadîs-i şerîf münasebetiyle iki büyük ashâb kitlesinin birbiriyle yaptığı savaşlar hâtıra gelmekte ve onların durumu merak edilmektedir. Bu konuda söylenecek en doğru ve kestirme cevap şudur:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Onlar ashâb ve müctehid kimselerdi. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Mü’minlerden iki grup birbiriyle çarpışırlarsa, aralarını düzeltin”</span></span> [Hucurât sûresi (49), 9] âyet-i kerîmesi gereğince zan ve kanaatlerine göre bir tarafı haklı buldular ve o tarafta yer aldılar. Maksatları birilerini öldürmek, karışıklık çıkarmak değil, müslümanların arasını bulmaktı. Şüphesiz bu olayların çıkmasına sebep olanlardan biri haklıydı. Haklı olmayan tarafta yer alan sahâbîlerin niyeti haksızı savunmak değildi. Onların düşüncesine göre de tuttukları taraf haklı idi. İctihâdında haklı olanın iki sevap, yanılan âlimin ise bir sevap kazandığı bilinen bir gerçektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu olaylarda iki gruba ayrılan ashâbın birbirine bakışını, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Ali</span></span>’nin karşı grup hakkında söylediği şu söz ne güzel ifade etmektedir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Bunlar bize karşı haksızlık eden kardeşlerimizdir.”</span></span> Herşeye rağmen onlar yine de biribirlerine kardeş gözüyle bakıyorlardı. Onların bu bakış açısına iltifat etmeyerek taraflardan birini itham etmeye kalkmak, aradan geçen bunca yüzyıldan sonra bizi doğruya götürmez.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hiçbir zaman unutulmamalıdır ki, Allah Teâlâ onları: <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Siz insanların arasına çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz”</span></span> [Âl-i İmrân (3), 110] diye methetmiştir. “En hayırlıları” eleştirme yetkisini kendisinde bulanların onlardan da hayırlı olması, değilse susması gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Günah işlemeye niyet edilerek kesin karar verilir, bu kararı kalb de onaylarsa, artık o günah işlenmiş sayılır (12. hadiste bu konu ele alınacaktır).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Allah’ın verdiği canı haksız yere alma yetkisi kimseye verilmemiştir. Bu sebeple birini öldürmeye kalkmak, Allah’a ait yetkiye müdâhale etmek olduğundan cezası cehennemdir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. İyiliklerde olduğu gibi kötülüklerde de niyete bakılır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">11- وَعَنْ أبي هُرَيْرَةَ رَضِيَ الله عنه قال: قال رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : «صَلاَةُ الرَّجُلِ في جماعةٍ تَزيِدُ عَلَى صَلاَتِهِ في سُوقِهِ وَبَيْتِهِ بِضْعاً وعِشْريِنَ دَرَجَةً ، وذلِكَ أَنَّ أَحَدَهُمْ إِذا تَوَضَّأَ فَأَحْسَنَ الْوُضُوءَ ، ثُمَّ أَتَى الْمَسْجِد لا يُرِيدُ إِلاَّ الصَّلاَةَ ، لا يَنْهَزُهُ إِلاَّ الصَّلاَةُ ، لَمْ يَخْطُ خُطْوَةً إِلاَّ رُفِعَ لَهُ بِها دَرَجَةٌ ، وَحُطَّ عَنْهُ بِهَا خَطيئَةٌ حتَّى يَدْخُلَ الْمَسْجِدَ ، فَإِذَا دَخَل الْمَسْجِدَ كَانَ في الصَّلاَةِ مَا كَانَتِ الصَّلاةُ هِيَ الَّتِي تَحْبِسُهُ ، وَالْمَلائِكَةُ يُصَلُّونَ عَلَى أَحَدِكُمْ ما دام في مَجْلِسهِ الَّذي صَلَّى فِيهِ ، يقُولُونَ : اللَّهُمَّ ارْحَمْهُ ، اللَّهُمَّ اغْفِرْ لَهُ ، اللَّهُمَّ تُبْ عَلَيْهِ ، مالَمْ يُؤْذِ فِيهِ ، مَا لَمْ يُحْدِثْ فِيهِ » متفقٌ عليه ،وهَذَا لَفْظُ مُسْلمٍ . وَقَوْلُهُ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : «ينْهَزُهُ » هُوَ بِفتحِ الْياءِ وَالْهاءِ وَبالزَّاي : أَي يُخْرِجُهُ ويُنْهِضُهُ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">11. </span></span>Ebû Hüreyre<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> radıyallahu</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">anh</span>’den rivayet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Bir kimsenin câmide cemaatle kıldığı namaz, işyerinde ve evinde kıldığı namazdan yirmi küsur derece daha sevaptır. Şöyleki bir kişi güzelce abdest alır, sonra başka hiçbir maksatla değil, sadece namaz kılmak üzere câmiye gelirse, câmiye girinceye kadar attığı her adım sebebiyle bir derece yükseltilir ve bir günahı bağışlanır. Câmiye girince de, namaz kılmak için orada durduğu sürece, tıpkı namaz kılıyormuş gibi sevap kazanır. Biriniz namaz kıldığı yerden ayrılmadığı, kimseye eziyet etmediği ve abdestini bozmadığı müddetçe melekler:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allahım! Ona merhamet et!</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allahım! Onu bağışla!</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allahım! Onun tövbesini kabul et! diye ona dua ederler.”</span></span>                                                 </span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Salât 87, Ezân 30, Büyû` 49; Müslim, Tahâret 12, Mesâcid 272. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Salât 48; İbni Mâce, Tahâret 6, Mesâcid 14</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İslâmiyet birlik ve beraberliği vazgeçilmez görmüş, bunu sağlayacak hususlardan biri olan cemaatle namaz kılmaya büyük önem vermiştir. Bu sebeple evde ve işyerinde yalnız başına kılınan namaza nisbetle câmide diğer mü’minlerle birlikte kılınan namazı çok daha üstün görmüştür. Burada zikredildiği gibi cemaatle kılınan namaza, tek başına kılınan namazdan yirmi küsur, bazı rivayetlerde<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> yirmi beş</span></span>, hatta <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">yirmi yedi</span></span> misli sevap verilmesinin sebebi de budur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Evde ve işyerinde cemaatle kılınan namaz, câmide cemaatle kılınan namaz gibi değerli olmamakla beraber, tek başına kılınan namazdan elbette daha sevaptır. İşyerinde, daha yaygın ifadesiyle çarşı pazarda kılınan namaz o kadar makbul görülmemiştir. Zira işyerlerinde mal alınıp satılırken genellikle yalan söylenir, insanlar aldatılır, çeşitli haksızlıklar yapılır. Bunlara bir de müşteriyi kaçırmama telâşı, malını satma arzusu eklenince, işyerlerinde gönül huzuruyla namaz kılmak iyice zorlaşır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i şerîfimizde, namaz kılmak üzere câmiye gidecek kimsenin önce güzelce abdest alması istenmektedir. Güzelce abdest almak ifadesiyle,<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> abdest organlarının iyice yıkanması, abdestin sünnetlerine ve âdâbına uyulması</span></span> kastedilmektedir. Sonra da o kimsenin bir başka iş için değil, sadece cemaatle namaz kılmak için yola çıkması gerekmektedir. Yani <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ihlâs ve niyeti</span></span> tam olmalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Evin câmiye uzak olması, câmiye girinceye kadar atılan her adım sebebiyle bir derece yükseltilmek ve bir günahı bağışlanmak imkânı verir. Resûl-i Ekrem Efendimiz bu konuya şöyle açıklık getirmektedir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Namaz sebebiyle en çok sevap elde edenler, cemaate en uzak yerlerden yürüyerek gelenlerdir”  </span>(Buhârî, Ezân 31).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Cemaatle kılınacak namazı beklemenin de ayrı bir sevabı vardır. İster câmide, ister bir başka yerde namaz vaktinin gelmesini bekleyen kimse, ibadet hâlindedir. Câmide bekleyenlerin kârı, hem ibadet ediyormuş gibi sevap kazanmak, hem de meleklerin duasını almaktır. Yalnız bu esnada bir inceliğe uymak gerekmektedir ki, o da kimseye eziyet etmemek ve abdestini bozmamaktır. Eziyetten maksat<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> dedi kodu yapmamak, eliyle ve diliyle birilerini incitmemektir.</span></span> Rûhânî birer varlık olan melekler, mescidde abdestsiz durulmasından rahatsız olurlar. İşte bu sebeple mescidde namazı beklerken abdestini bozmamak şartı ileri sürülmüştür.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Böylesi güzel duygularla, yani ihlâsla ve Allah’ın rızâsını kazanma düşüncesiyle kılınan namazın pek çok karşılığından biri 20 küsûr derece fazla sevap almaktır. Bu miktar bazı hadislerde 25, daha sahih olan bazılarında ise 27 derece olarak belirtilmiştir (bk. 1066. hadis). Derecelerin farklı olmasında, namaz kılan kimsenin ihlâsının, duyduğu huzur ve huşûun tesiri olduğu muhakkaktır. Mânevî bir huzur içinde kılınan namazın bir diğer karşılığı ise<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> meleklerin duasını </span></span>kazanmaktır. Dua eden bu melekler bizi koruyup gözeten hafaza melekleri olduğu gibi başka nevi melekler de olabilir. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Meleklerin salâtı </span></span>demek, onların mü’mine istiğfar etmesi, yani günahlarının affını dilemesi demektir. Şu halde melekler, namaz kılan kimseye hem istiğfâr hem de dua ederler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah Teâlâ’nın </span></span>meleklerin dua ve niyazlarını kabul ederek <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">kulunu mağfiret etmesi</span></span> demek, onun günahlarını bağışlaması demektir;<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span>kuluna <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">rahmet etmesi</span></span> ise ona bol bol ihsanda bulunması demektir. Bu hadis 1067 numara ile tekrar gelecektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Her işte olduğu gibi, namaz kılarken ve cemaatle namaza giderken ihlâslı olmak, sadece Allah rızâsını düşünmek gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Cemaatle kılınan namaz, yalnız başına kılınan namazdan 27 derece daha faziletlidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Cemaatle namaz kılmak üzere mescide gitmek ve orada namaz vaktini beklemek, insana büyük sevaplar kazandırır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Mescidde abdestsiz durmak melekleri incittiği için, böyle yapanlar meleklerin duasından mahrum olurlar.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Mescitte veya başka bir yerde namaz vaktinin girmesini beklemek sevaptır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">6. İşyerlerinde namaz kılmak, diğer yerlere nisbetle daha az sevap kazandırmakla beraber câizdir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">7. Usûlüne uyarak abdest alanlar, büyük sevap kazanırlar.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">12- وَعَنْ أبي الْعَبَّاسِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عبَّاسِ بْنِ عَبْدِ الْمُطَِّلب رَضِي الله عنهما، عَنْ رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم  ، فِيما يَرْوى عَنْ ربِّهِ ، تَبَارَكَ وَتَعَالَى قَالَ : «إِنَّ الله كتَبَ الْحسناتِ والسَّيِّئاتِ ثُمَّ بَيَّنَ ذلك : فمَنْ همَّ بِحَسَنةٍ فَلمْ يعْمَلْهَا كتبَهَا اللَّهُ عِنْدَهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى عِنْدَهُ حسنةً كامِلةً وَإِنْ همَّ بِهَا فَعَمِلَهَا كَتَبَهَا اللَّهُ عَشْر حَسَنَاتٍ إِلَى سَبْعِمَائِةِ ضِعْفٍ إِلَى أَضْعَافٍ كثيرةٍ ، وَإِنْ هَمَّ بِسيِّئَةِ فَلَمْ يَعْمَلْهَا كَتَبَهَا اللَّهُ عِنْدَهُ حَسَنَةً كامِلَةً ، وَإِنْ هَمَّ بِها فعَمِلهَا كَتَبَهَا اللَّهُ سَيِّئَةً وَاحِدَةً» متفقٌ عليه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">12. Ebü’l-Abbâs Abdullah İbni Abbâs İbni Abdülmuttalib radıyallahu anhümâ’dan nakledildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Allah Teâlâ’dan rivayet ettiği bir hadiste şöyle buyurdu:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah Teâlâ iyilik ve kötülükleri takdir edip yazdıktan sonra bunların iyi ve kötü oluşunu şöyle açıkladı:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kim bir iyilik yapmak ister de yapamazsa, Cenâb-ı Hak bunu yapılmış mükemmel bir iyilik olarak kaydeder.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Şayet bir kimse iyilik yapmak ister sonra da onu yaparsa, Cenâb-ı Hak o iyiliği on mislinden başlayıp yedi yüz misliyle, hatta kat kat fazlasıyla yazar.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kim bir kötülük yapmak ister de vazgeçerse, Cenâb-ı Hak bunu mükemmel bir iyilik olarak kaydeder.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Şayet insan bir kötülük yapmak ister sonra da onu yaparsa, Cenâb-ı Hak o fenalığı sadece bir günah olarak yazar.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Rikâk 31; Müslim, Îmân 207, 259. Ayrıca bk. Buhârî, Tevhîd 35; Tirmizî, Tefsîru sûre (6),10</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Abdullah İbni Abbas</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Peygamber’in amcası Abbas radıyallahu anh’ın oğludur. Annesi Hz. Hatice’den hemen sonra müslüman olan <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ümmü’l-Fazl Lübâbe</span></span>’dir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">İbni Abbas hicretten üç yıl önce Mekke’de doğunca, onu getirip Resûl-i Ekrem’in kucağına verdiler. Efendimiz mübarek ağzında çiğnediği bir hurmayı onun damağına çaldı. İbni Abbas<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> tahnik </span></span>denilen bu hâdise sebebiyle ashâb arasında pek üstün meziyetlere sahip olmuştur.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Daha sonraları Hz. Peygamber ona iki defa dua etmiş, bu dualarından birinde <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allahım! Onu büyük din âlimi (fakîh) yap ve ona Kur’an’ı öğret!” </span></span>buyurmuştur. Bu sebeple İbni Abbas Kur’ân-ı Kerîm’i en iyi bilen sahâbî olmuş, kendisine <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tercümânü’l-Kur’ân unvânı </span></span>verilmiştir. Ümmetin en âlimi anlamında <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hibrü’l-ümme </span></span>diye de anılmıştır.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Peygamber’in hanımlarından <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Meymûne </span></span>annemiz onun teyzesi idi. Bu sebeple bazı geceler Resûl-i Ekrem’in yanında kalır, onun fiil ve hareketlerini, ibadetlerini tâkip ederdi. Efendimiz’in vefatında henüz 13 yaşında olan İbni Abbas, zekâ ve anlayışı sebebiyle birçok defa Hz. Peygamber’in takdirini kazanmıştır. Talebelerine birgün tefsir, birgün siyer ve megâzî, birgün edebiyat, bir başka gün Arapların meşhur savaşları demek olan Eyyâmü’l-arab okuturdu.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Abdullah İbni Abbas’ı çok seven Hz. Ömer, onun görüşlerine pek değer verirdi. Hz. Ali devrinde Basra valiliği yaptı. Bir kısmını bizzat Hz. Peygamber’den duyduğu mükerrerleriyle birlikte 1660 hadis rivayet etmiştir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">İbni Abbas hayatının son yıllarında gözlerini kaybetti. Bazı kaynaklar onun Kerbelâ Fâciası’na çok üzülüp ağladığını ve gözlerini bu yüzden yitirdiğini belirtirler.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Tefsir ve fıkıh ilimlerinde otorite, verdiği fetvâlarla meşhur ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">abâdile</span></span> diye anılan dört Abdullah’tan biri olan İbni Abbas, hicretin 68. yılında (687) Tâif’te 71 yaşında vefat etti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu hadîs-i şerîf, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Riyâzü’s-sâlihîn</span>’de geçecek olan kudsî hadislerin ilkidir. Bu tür hadisleri Peygamber Efendimiz ya arada hiçbir vasıta olmadan doğrudan doğruya Allah Teâlâ’dan almıştır veya Cenâb-ı Hak bu bilgileri Cebrâil <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span> aracılığıyla Peygamber Efendimiz’in kalbine iletmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah Teâlâ insanları yaratmadan önce nelerin iyi, nelerin kötü olduğunu tesbit ve takdir etmiş, sonra hafaza meleklerine emrederek bunları -herşeyin yazılı olduğu- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">levh-i mahfûza</span></span> kaydettirmiştir. Daha sonra da iyi ve güzel dediği şeylerin neden iyi ve güzel olduğunu anlamamız, kötü ve çirkin dediği şeylerin neden kötü ve çirkin olduğunu kavramamız için bunları bize açıklamıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buna göre bir insan iyilik yapmaya niyet eder, sonra da herhangi bir engel sebebiyle bu iyiliği yapamazsa, Allah Teâlâ o kimseyi iyi niyeti sebebiyle ödüllendirmek ister ve yapmayı düşündüğü iyiliği yapmış sayarak ona bir sevap yazdırır. Buna göre iyi bir şeyi düşünmek bile iyilik sayılmaktadır. Bir düşüncenin ve hareketin iyilik olarak değerlendirilmesi için de, onu yapmaya niyet etmek şarttır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Şayet insan düşünüp yapmaya niyet ettiği o güzel hareketi yapacak olursa, mükâfâtı on mislinden başlar. En az bire on kazanır. Bu mükâfât 700 misline kadar çıkar. Eğer yapılan iyilik Allah Teâlâ’nın çok değer verdiği davranışlardan biriyse, kul da o işi ihlâs ve samimiyetle yapmışsa, mükâfâtı 700 misliyle de kalmaz; hesabını sadece Cenâb-ı Hakk’ın bileceği daha yüksek ölçeklerle değerlendirilir. Kur’ân-ı Kerîm’deki:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Yaptıklarına karşılık olmak üzere kendilerine nice sevindirici ve göz aydınlatıcı nimetler saklandığını hiç kimse bilmez”</span></span> [Secde sûresi (32), 17] âyeti bu sayısız mükâfâta işaret etmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bir hadîs-i kudsîde bu hadsiz hesapsız mükâfât şöyle açıklanmıştır:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“İyi kullarım için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı, hiçbir kimsenin de hatırından geçiremediği nimetler hazırladım”</span> (Buhârî, Tevhîd 35).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bir kötülük yapmak isteyip de sonra bundan vazgeçen</span></span> kimseye tam bir sevap yazılmasının sebebi, o kötülüğü yapabilecek güçte olduğu halde, Allah’dan korkarak vazgeçmesidir. Düşündüğü fenalığı yapmaya gücü yetmediği veya buna imkân bulamadığı için yapamayan kimseye ise hiçbir sevap yoktur. Çünkü o tasarladığı kötülükten vazgeçmek için kendisini zorlamamış, bu yolda bir gayret sarfetmemiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bir kötülük yapana sadece bir günah yazılması</span></span>, Allah Teâlâ’nın kullarına karşı ne kadar âdil ve ne kadar geniş bir merhamete sahip olduğunu göstermektedir. Kötülüklerin âzamî karşılığının bir misli ceza, iyiliklerin asgarî karşılığının on misli mükâfât olması âyet-i kerîmeyle de belirtilmiştir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“İyilik edene, yaptığı iyiliğin on misli mükâfât verilir. Kötülük yapan da yaptığının dengiyle cezalandırılır”</span></span> [En`âm sûresi (6), 160].</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Yapılan bir kötülüğe sadece bir günah yazılmasından önemli bir sonuç çıkmaktadır: İnsan kötülük yapmayı aklından geçirdiği için günahkâr olmaz ve bundan dolayı hesaba çekilmez. Çünkü bir kötülüğü aklından geçirmek, onu yapmaya kararlı olmak değildir. Şayet insan aklından geçirdiği bir kötülüğü yapmak ister ve buna karar verirse, işte o zaman iradesi ve kararı yüzünden hesaba çekilir. Mi`râc hadisinde görüldüğü üzere Allah Teâlâ beş vakit namazı farz kıldıktan sonra bu konuya bir daha temas ederek Peygamber Efendimiz’e şöyle buyurmuştur:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Kim bir hayır işlemek ister de onu yapamazsa, kendisine bir sevap yazılır. Yaparsa on sevap yazılır.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kim de bir kötülük yapmak ister de yapmazsa, ona hiçbir şey yazılmaz. Yaparsa bir tek günah yazılır” </span></span>(Müslim, Îmân 259).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Bir iyilik yapmak isteyip de yapamayana bir iyilik sevabı yazılır. Çünkü bir iyiliği yapmayı arzu etmek, onu yapmak için ilk adımı atmak demektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Bir kötülük yapmak isteyip de Allah’tan korktuğu için bundan vazgeçene bir iyilik yapmış gibi sevap yazılır. Çünkü yapmaya karar verdiği kötülükten dönmek iyi bir şeydir. Zira iyiliğin karşılığı iyiliktir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Allah Teâlâ hatırdan geçen kötü bir düşünce yüzünden kulunu hesaba çekmez. Önemli olan bu düşüncenin bir karar ve kesin niyet haline dönüşmemesidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Bir iyiliğe kat kat sevap verildiği halde, bir kötülüğe sadece bir günah yazılır. Böyle bir imkân İslâm’dan başka hiçbir din ve sistemde yoktur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">13- وعن أبي عَبْد الرَّحْمَن عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ بْنِ الْخطَّابِ، رضي الله عنهما قال: سَمِعْتُ رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يَقُولُ: «انْطَلَقَ ثَلاَثَةُ نفر مِمَّنْ كَانَ قَبْلَكُمْ حَتَّى آوَاهُمُ الْمبِيتُ إِلَى غَارٍ فَدَخَلُوهُ، فانْحَدَرَتْ صَخْرةٌ مِنَ الْجبلِ فَسَدَّتْ عَلَيْهِمْ الْغَارَ، فَقَالُوا : إِنَّهُ لا يُنْجِيكُمْ مِنْ الصَّخْرَةِ إِلاَّ أَنْ تَدْعُوا الله تعالى بصالح أَعْمَالكُمْ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">قال رجلٌ مِنهُمْ : اللَّهُمَّ كَانَ لِي أَبَوانِ شَيْخَانِ كَبِيرانِ ، وكُنْتُ لاَ أَغبِقُ قبْلهَما أَهْلاً وَلا مالاً فنأَى بي طَلَبُ الشَّجرِ يَوْماً فَلمْ أُرِحْ عَلَيْهمَا حَتَّى نَامَا فَحَلبْت لَهُمَا غبُوقَهمَا فَوَجَدْتُهُمَا نَائِميْنِ ، فَكَرِهْت أَنْ أُوقظَهمَا وَأَنْ أَغْبِقَ قَبْلَهُمَا أَهْلاً أَوْ مَالاً، فَلَبِثْتُ     وَالْقَدَحُ عَلَى يَدِى    أَنْتَظِرُ اسْتِيقَاظَهُما حَتَّى بَرَقَ الْفَجْرُ وَالصِّبْيَةُ يَتَضاغَوْنَ عِنْدَ قَدَمى     فَاسْتَيْقظَا فَشَربَا غَبُوقَهُمَا . اللَّهُمَّ إِنْ كُنْتُ فَعَلْتُ ذَلِكَ ابْتِغَاءَ وَجْهِكَ فَفَرِّجْ عَنَّا مَا نَحْنُ فِيهِ مِنْ هَذِهِ الصَّخْرَة ، فانْفَرَجَتْ شَيْئاً لا يَسْتَطيعُونَ الْخُرُوجَ مِنْهُ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">قال الآخر : اللَّهُمَّ إِنَّهُ كَانتْ لِيَ ابْنَةُ عمٍّ كانتْ أَحَبَّ النَّاسِ إِلَيَّ » وفي رواية : « كُنْتُ أُحِبُّهَا كَأَشد مَا يُحبُّ الرِّجَالُ النِّسَاءِ ، فَأَرَدْتُهَا عَلَى نَفْسهَا فَامْتَنَعَتْ مِنِّى حَتَّى أَلَمَّتْ بِهَا سَنَةٌ مِنَ السِّنِينَ فَجَاءَتْنِى فَأَعْطَيْتُهِا عِشْرينَ وَمِائَةَ دِينَارٍ عَلَى أَنْ تُخَلِّىَ بَيْنِى وَبَيْنَ نَفْسِهَا ففَعَلَت ، حَتَّى إِذَا قَدَرْتُ عَلَيْهَا » وفي رواية : « فَلَمَّا قَعَدْتُ بَيْنَ رِجْليْهَا ، قَالتْ : اتَّقِ الله ولا تَفُضَّ الْخاتَمَ إِلاَّ بِحَقِّهِ ، فانْصَرَفْتُ عَنْهَا وَهِىَ أَحَبُّ النَّاسِ إِليَّ وَتركْتُ الذَّهَبَ الَّذي أَعْطَيتُهَا ، اللَّهُمَّ إِنْ كُنْتُ فَعْلتُ ذَلِكَ ابْتِغَاءَ وَجْهِكَ فافْرُجْ عَنَّا مَا نَحْنُ فِيهِ ، فانفَرَجَتِ الصَّخْرَةُ غَيْرَ أَنَّهُمْ لا يَسْتَطِيعُونَ الْخُرُوجَ مِنْهَا .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقَالَ الثَّالِثُ : اللَّهُمَّ إِنِّي اسْتَأْجَرْتُ أُجرَاءَ وَأَعْطَيْتُهمْ أَجْرَهُمْ غَيْرَ رَجُلٍ وَاحِدٍ تَرَكَ الَّذي لَّه وذهب فثمَّرت أجره حتى كثرت منه الأموال فجائنى بعد حين فقال يا عبد الله أَدِّ إِلَيَّ أَجْرِي ، فَقُلْتُ : كُلُّ مَا تَرَى منْ أَجْرِكَ : مِنَ الإِبِلِ وَالْبَقَرِ وَالْغَنَم وَالرَّقِيق فقال: يا عَبْدَ اللَّهِ لا تَسْتهْزيْ بي ، فَقُلْتُ : لاَ أَسْتَهْزيُ بك، فَأَخَذَهُ كُلَّهُ فاسْتاقَهُ فَلَمْ يَتْرُكْ مِنْه شَيْئاً ، اللَّهُمَّ إِنْ كُنْتُ فَعَلْتُ ذَلِكَ ابْتغَاءَ وَجْهِكَ فافْرُجْ عَنَّا مَا نَحْنُ فِيهِ ، فَانْفَرَجَتِ الصَّخْرَةُ فخرَجُوا يَمْشُونَ » متفقٌ عليه.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">13. </span></span>Ebû Abdurrahman Abdullah İbni Ömer İbni’l-Hattâb <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anhümâ</span>’dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’i şöyle buyururken dinlediğini söylemiştir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Sizden önce yaşayanlardan üç kişi bir yolculuğa çıktılar. Akşam olunca, yatıp uyumak üzere bir mağaraya girdiler. Fakat dağdan kopan bir kaya mağaranın ağzını kapattı. Bunun üzerine birbirlerine:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">— Yaptığınız iyilikleri anlatarak Allah’a dua etmekten başka sizi bu kayadan hiçbir şey kurtaramaz, dediler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İçlerinden biri söze başlayarak:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">—Allahım! Benim çok yaşlı bir annemle babam vardı. Onlar yemeklerini yemeden çoluk çocuğuma ve hizmetçilerime bir şey yedirip içirmezdim. Birgün hayvanlara yem bulmak üzere evden ayrıldım; onlar uyumadan önce de dönemedim. Eve gelir gelmez hayvanları sağıp sütlerini annemle babama götürdüğümde, baktım ki ikisi de uyumuş. Onları uyandırmak istemediğim gibi, onlardan önce ev halkının ve hizmetkârların bir şey yiyip içmesini de uygun görmedim. Süt kabı elimde şafak atana kadar uyanmalarını bekledim. Çocuklar etrafımda açlıktan sızlanıp duruyorlardı. Nihayet uyanıp sütlerini içtiler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Rabbim! Şayet ben bunu senin rızânı kazanmak için yapmışsam, şu kaya sıkıntısını başımızdan al! diye yalvardı. Kaya biraz aralandı; fakat çıkılacak gibi değildi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bir diğeri söze başladı:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">—Allahım! Amcamın bir kızı vardı. Onu herkesten çok seviyordum. (Bir başka rivayete göre: Bir erkek bir kadını ne kadar severse, ben de onu o kadar seviyordum). Ona sahip olmak istedim. Fakat o arzu etmedi. Bir yıl kıtlık olmuştu. Amcamın kızı çıkıp geldi. Kendisini bana teslim etmek şartıyla ona 120 altın verdim. Kabul etti. Ona sahip olacağım zaman (bir başka rivâyete göre: Cinsî münasebete başlayacağım zaman) dedi ki: Allah’tan kork! Dinin uygun görmediği bir yolla beni elde etme! En çok sevip arzu ettiğim o olduğu halde kendisinden uzaklaştım, verdiğim altınları da geri almadım.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allahım! Eğer ben bu işi senin rızânı kazanmak için yapmışsam, başımızdaki sıkıntıyı uzaklaştır, diye yalvardı. Kaya biraz daha açıldı; fakat yine çıkılacak gibi değildi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Üçüncü adam da:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">—Allahım! Vaktiyle ben birçok işçi tuttum. Parasını almadan giden biri dışında hepsinin ücretini verdim. Ücretini almadan giden adamın parasını çalıştırdım. Bu paradan büyük bir servet türedi. Birgün bu adam çıkageldi. Bana:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">—Ey Allah kulu! Ücretimi ver, dedi. Ben de ona:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">—Şu gördüğün develer, sığırlar, koyunlar ve köleler senin ücretinden türedi, dedim. Adamcağız:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">—Ey Allah kulu! Benimle alay etme, deyince, seninle alay etmiyorum, diye cevap verdim. Bunun üzerine o, geride bir tek şey bırakmadan hepsini önüne katıp götürdü.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Rabbim! Eğer bu işi sırf senin rızânı kazanmak için yapmışsam, içinde bulunduğumuz sıkıntıdan bizi kurtar, diye yalvardı. Mağaranın ağzını tıkayan kaya iyice açıldı; onlar da çıkıp gittiler.                                                      </span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Büyû` 98, İcâre 12, Hars ve’l-müzârea 13, Enbiyâ’ 53, Edeb 5; Müslim, Zikir 100</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Abdullah İbni Ömer</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hicretten on yıl önce Mekke’de doğdu. Babası Hz. Ömer’le birlikte müslüman oldu ve onunla birlikte hicret etti. On üç yaşında iken Uhud Savaşı’na katılmak istedi; fakat Hz. Peygamber onun henüz çok genç olduğunu söyleyerek buna izin vermedi. Hayatının ileriki dönemlerinde birçok savaşlara ve fetihlere iştirak etti. Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin de bulunduğu<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> İstanbul seferine </span></span>katıldı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Osman’ın şehid edilmesinden sonra halife olması istenen adaylardan biri de İbni Ömer’di. Fakat o bu teklifi benimsemedi. Müslümanlar arasındaki anlaşmazlıklara katılmadı. Dinî konularda ihmâllerini gördüğü idarecileri hemen uyarırdı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Ablası Hz. Hafsa </span></span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Resûl-i Ekrem’in hanımı olduğu için, Efendimiz’in yakın çevresinde bulunma imkânına sahipti. Bu sebeple sahâbîlerin görüp duyma imkânını bulamadığı birçok hadisin müslümanlara ulaşmasını sağladı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Rivayet ettiği, mükerrerleriyle birlikte 2630 hadis ile Ebû Hüreyre’den sonra en çok hadis rivayet eden yedi sahâbînin <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(müksirûnun) </span></span>ikincisi oldu.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">İbni Ömer aynı zamanda <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">en çok fetvâ veren yedi sahâbîden biriydi.</span></span> Altmış yıl boyunca fetvâ verdi.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Peygamber’in hayat tarzına harfi harfine uyma ve onun emirlerini aynen yerine getirme konusunda bir benzeri daha yoktu. İbni Ömer birgün gördüğü bir rüyayı ablası Hz. Hafsa aracılığıyla Peygamber Efendimiz’e arzetti. Efendimiz’in:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Abdullah ne iyi insan, bir de gece namazı kılsa!” </span></span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">buyurması üzerine, o günden itibaren gece namazını hiç terketmedi. Resûl-i Ekrem’in vefatından sonra ona olan sevgisinden dolayı, Fahr-i Cihân Efendimiz’in <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">namaz kıldığı yerleri öğrenip oralarda namaz kılar, yürüdüğü yollarda yürür, gölgelendiği ağaçların altında oturur, kurumasınlar diye onları sulardı. </span></span>Hele Efendimiz’in selâmlaşma konusundaki buyruklarını yerine getirme hususunda pek titiz davranırdı. Hiçbir işi olmadığı halde sadece müslümanlarla selâmlaşmak için sokağa çıkar, büyük küçük karşılaştığı herkese selâm verirdi.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Abdullah İbni Ömer ashâb-ı kirâmın ileri gelen zenginlerindendi. Servetinin fazla birikmesine meydan vermez, eline geçeni yoksullara dağıtırdı. Sahip olduğu şeyler içinde en çok beğendiklerini, Allah yolunda kurban edilmek veya sadaka olarak verilmek üzere ayırırdı. Bir defasında câriyelerinden birine aşırı sevgi duymaya başlamış, onu hemen âzâd ederek diğer âzadlılarından biriyle evlendirmişti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">İyi halini gördüğü ve bilhassa namaz kıldığını öğrendiği bütün kölelerini âzâd etmeye başlamıştı. Dostlarından biri onu uyarma gereğini duydu. Kölelerinden bir kısmının sırf âzâd edilmek için câmiye gittiğini söyleyince ona:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Bizi Allah ile aldatmak isteyenlere aldanmaya razıyız,</span></span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> karşılığını verdi. Çeşitli sebeplerle 1000’den fazla köle âzâd etti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Kibir duygusuna kapılma endişesiyle sade giyinirdi. Sağlıklı olmasına rağmen az yemek yerdi.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Saçları omuzlarına dökülecek kadar uzundu. Sakalını kına ve ketem denilen çivit boyasıyla sarıya boyar, bu sebeple sakalı kumral bir renk alırdı. Hz. Peygamber’in de öyle yaptığını söylerdi.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Abdullah İbni Ömer 73 (692) yılında seksen beş yaşında iken Mekke’de vefat etti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i şerîfte iyi niyetle, ihlâs ve samimiyetle yapılan davranışların Allah Teâlâ’yı hoşnut ettiği belirtilmektedir. Cenâb-ı Hak kendi rızâsını elde etmek için yapılan güzel hareketlerden ve azâbından korkularak terkedilen kötü işlerden dolayı kulundan memnun olmaktadır. O’nun bu hoşnutluğu insanı hem dünyadaki hem de âhiretteki birçok sıkıntılardan kurtarmakta, her iki dünyada bahtiyar olmasını sağlamaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Efendimiz’in anlattığı bu kıssada <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ana babaya hizmet</span></span>, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">nefse hâkimiyet </span></span>ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">insan hakkına hürmetin</span></span> önemi belirtilmektedir. Birinci kıssa, ana babaya yapılan iyiliğin, onların gönlünü hoş tutmanın değerli bir hareket olduğunu göstermektedir. Aslına bakılırsa, insan ana babasına iyilik yapmaya mecburdur. Çünkü onlar vaktiyle kendisine birçok iyilik yapmışlardır. Şimdi ise iyilik yapma sırası evlâda gelmiştir. Buradaki güzel davranış sadece ana babayı içine aldığı, öteki kıssalarda ise başkalarına iyilik söz konusu olduğu için, onlar daha değerli görünmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu üç güzel hareketin <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">en değerlisi</span></span>, amcasının kızına sahip olmasına hiçbir engel yokken sadece Allah’tan korktuğu için nefsinin isteklerine meydan vermeyen kimsenin davranışıdır. Böyle birinin cennetlik olduğunu şu âyet-i kerîme de göstermektedir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Rabbinin huzurunda (suçlu) durmaktan korkarak nefsini kötü arzulardan uzaklaştıranlar için şüphesiz varılacak yurt cennettir”</span></span> [Nâzi`ât sûresi (79), 40-41].</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İnsan sıkıntıya düşünce, kendisini bu sıkıntılardan kurtarması için Allah Teâlâ’ya dua ve niyaz etmelidir. Bu esnada samimiyetle yaptığından emin olduğu bazı güzel hareketlerini anarak, onların hâtırına kendisine yardım etmesini söyleyip Allah Teâlâ’ya yalvarabilir. Bu hiçbir zaman başa kakma anlamına gelmez. İnsanın sıkıştığı zamanlarda dua vesilesi yapabileceği ihlâslı işlerinin olması ne güzeldir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İhlâs ve iyi niyetle yapılan güzel davranışların hayırlı neticeleri daha dünyada iken, hatta herşeyin bittiği sanılan bir zamanda görülüverir. Bu da ihlâs ve iyi niyetin insan hayatındaki yerini gösterir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Anne ve babaya herkesten çok itaat ve hürmet etmeli, onları bütün sevdiklerine tercih etmelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Nefsin arzu ettiği şeyleri yapabilecek imkâna sahip olduğu halde, sırf Allah’tan korkarak ve onun rızâsını kazanmak isteyerek bunları terketmek insana büyük faziletler kazandırır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. İnsanlarla yapılan işlerde dürüst, anlayışlı ve fedakâr davranmak, emanete riâyet etmek Allah Teâlâ’yı memnun eden güzel hareketlerdir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Allah Teâlâ yapılan hiçbir iyiliği zâyi etmez; zamanı gelince onu değerlendirir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. İnsan ihlâs ve iyi niyetinin karşılığını hem dünyada hem de âhirette görür.<br />
Kaynak: Riyazüssalihin</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">بسمِ اللَّهِ الرَّحمنِ الرَّحِيمِ</span></span></span></div>
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">كتاب مقاصد العارفين</span></span></span></div>
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">1 - باب الإِخلاصِ وإحضار النيَّة</span></span></span></div>
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">في جميع الأعمال والأقوال والأحوال البارزة والخفيَّة</span></span></span></div>
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">İHLÂS VE NİYET GİZLİ VE AÇIK BÜTÜN İŞLERDE, SÖZLERDE VE HALLERDE İYİ NİYET VE İHLÂS</span></span></span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Âyetler</span><br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">قَالَ اللَّه تعالى : { وَمَا أُمِرُوا إِلاَّ لِيَعْبُدُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ حُنَفَاءَ وَيُقِيمُوا الصَّلاةَ وَيُؤْتُوا الزَّكَاةَ وَذَلِكَ دِينُ الْقَيِّمَةِ }</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1. “Onlara sadece şu emredilmişti: Bâtıl dinleri bırakarak yalnız Allah’a yönelip ona itaat etsinler, namazı kılsınlar, zekâtı versinler. İşte doğru din budur.”                        Beyyine sûresi (98), 5</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Yahudi ve hıristiyanlara tıpkı İbrâhim <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span> gibi olmaları, Allaha hiçbir şeyi ortak koşmamaları, ona kayıtsız şartsız boyun eğmeleri, mütevâzi ve saygılı davranmaları emrolunmuştu. Kendilerinden sapık fikirleri bırakmaları, yalnızca Allah’a ibadet edip namaz kılmaları, zekât vermeleri istenmişti. Zaten Allah tarafından gönderilen bütün kitaplarda yazılan budur. Diğer bir ifadeyle söylemek gerekirse ilâhî dinlerde değişmeyen üç esas vardır: Allah’a imân etmek, namaz kılmak ve zekât vermek. Fakat onlar bu emirlere uymadılar. İşte bu sebeple müslümanların ihlâs, samimiyet ve dürüst bir niyetle Allah’ın buyruklarını yerine getirmeye çalışmaları şarttır. Cenâb-ı Hakk’ın emirlerine uymayan yahudi ve hıristiyanlara hiçbir şekilde benzememeleri gerekmektedir.</span><br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقَالَ تعالى :  { لَنْ يَنَالَ اللَّهَ لُحُومُهَا وَلا دِمَاؤُهَا وَلَكِنْ يَنَالُهُ التَّقْوَى مِنْكُمْ }</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2. “Kurbanların ne etleri, ne de kanları Allah’a ulaşır. Allah’a sadece sizin ihlâs ve samimiye-tiniz ulaşır.”                                                                                                                                     </span></span>Hac sûresi (22), 37</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kurbanın akıtılan kandan ve dağıtılan etten ibaret olduğu zannedilir. İnsanlar için durum böyle olabilir. Allah Teâlâ kurbanın ne etine, ne de kanına bakar. Onun için önemli olan, hayvanın sırf Allah rızâsı için kesilmesidir. Kurban edilen hayvan Allah rızâsı için kesilmiyorsa, o kurbanın hiçbir değeri yoktur. Cenâb-ı Hakk’ın değer verdiği, karşılığında mükâfat yazdığı şey insanın ihlâsı, iyi niyeti ve samimiyetidir.</span><br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقَالَ تعالى :  { قُلْ إِنْ تُخْفُوا مَا فِي صُدُورِكُمْ أَوْ تُبْدُوهُ يَعْلَمْهُ اللَّهُ }  .</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3. “De ki, gönlünüzdeki duyguları saklasanız da, açıklasanız da Allah hepsini bilir.” </span></span>Âl-i İmrân sûresi (3), 29<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">             </span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Gizlilik veya açıklık insanlar için söz konusudur. Allah Teâlâ insanların gözlerden uzakta gizlice yaptığı şeyleri bildiği gibi, kalblerinden geçen duygu ve düşünceleri de bilir. Allah’a inanan, onun gönderdiği dini benimseyen bir kimse bütün davranışlarını, hatta gönlünden geçen duyguları bile kontrol etmelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisler</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">1- وعَنْ أَميرِ الْمُؤْمِنِينَ أبي حفْصٍ عُمرَ بنِ الْخَطَّابِ بْن نُفَيْل بْنِ عَبْد الْعُزَّى بن رياح بْن عبدِ اللَّهِ بْن قُرْطِ بْنِ رزاح بْنِ عَدِيِّ بْن كَعْبِ بْن لُؤَيِّ بن غالبٍ القُرَشِيِّ العدويِّ . رضي الله عنه ، قال : سمعْتُ رسُولَ الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يقُولُ</span></div>
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"> « إنَّما الأَعمالُ بالنِّيَّات ، وإِنَّمَا لِكُلِّ امرئٍ مَا نَوَى ، فمنْ كانَتْ هجْرَتُهُ إِلَى الله ورَسُولِهِ فهجرتُه إلى الله ورسُولِهِ ، ومنْ كاَنْت هجْرَتُه لدُنْيَا يُصيبُها ، أَو امرَأَةٍ يَنْكحُها فهْجْرَتُهُ إلى ما هَاجَر إليْهِ » متَّفَقٌ على صحَّتِه. رواهُ إِماما المُحَدِّثِين: أَبُو عَبْدِ الله مُحَمَّدُ بنُ إِسْمَاعيل بْن إِبْراهيمَ بْن الْمُغيرة بْن برْدزْبَهْ الْجُعْفِيُّ  الْبُخَارِيُّ، وَأَبُو الحُسَيْنِى مُسْلمُ بْن الْحَجَّاجِ بن مُسلمٍ القُشَيْريُّ  النَّيْسَابُوريُّ رَضَيَ الله عَنْهُمَا في صَحيحيهِما اللَّذَيْنِ هما أَصَحُّ الْكُتُبِ الْمُصَنَّفَة .</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1. </span></span>Mü’minlerin emîri Ebû Hafs Ömer ibni Hattâb<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> radıyallahu anh</span>, Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’i şöyle buyururken dinledim, dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Yapılan işler niyetlere göre değerlenir. Herkes yaptığı işin karşılığını niyetine göre alır. Kimin niyeti Allah’a ve Resûlü’ne varmak, onlara hicret etmekse, eline geçecek sevap da Allah’a ve Resûlü’ne hicret sevabıdır. Kim de elde edeceği bir dünyalığa veya evleneceği bir kadına kavuşmak için yola çıkmışsa, onun hicreti de hicret ettiği şeye göre değerlenir.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Bed’ü’l-vahy 1, Îmân 41, Nikâh 5, Menâkıbu’l-ensâr 45, İtk 6, Eymân 23, Hiyel 1; Müslim, İmâret 155. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Talâk 11; Tirmizî, Fezâilü’l-cihâd 16; Nesâî, Tahâret 60; Talâk 24, Eymân 19; İbni Mâce, Zühd 26</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Ömer</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Ömer Kureyş kabilesinin Benû Adî kolundan olup soyu Peygamber Efendimiz’in soyu ile birleşir. Hadisimizin başında Nevevî’nin zikrettiği bu nesep zinciri şöyledir:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Ömer - Hattâb - Nüfeyl- Abdüluzzâ - Riyâh - Abdullah - Kurt - Rezâh - Adî - Ka`b - Lüey - Gâlib</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Ömer Resûl-i Ekrem’den 10 yaş kadar küçüktü. İslâmiyet ile şereflenmeden önce müslümanlara pek eziyet ederdi. Nüfuzuyla, güç ve kuvvetiyle tanınmış bir yiğit olduğu için, onun müslüman olması diğer müslümanları güçlendirdi. İslâm ile şereflendiği gün Kâbe’ye giderek namaz kıldı. Diğer müslümanlar da ilk defa o gün Kâbe’de namaz kıldılar.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Medine’ye hicret edince, şehir merkezine bugün 3 km. uzaklıkta bulunan Kuba’ya yerleşti. Gün aşırı Resûl-i Ekrem’i ziyaret ederek, bütün gün onun yanında kalırdı. Medine’de Hz. Ebû Bekir’le birlikte Resûlullah’ın en büyük yardımcısı oldu. Onun katıldığı bütün savaşlarda bulundu. Kızı Hafsa’yı onunla evlendirerek Hz. Peygamber’in kayın pederi olma şerefini elde etti. Resûlullah Efendimiz’i o kadar derin bir muhabbetle severdi ki, onun vefat ettiğini duyunca büyük bir şoka girdi. Kılıcını çekerek, Peygamber öldü diyenleri ikiye biçeceğini söyledi.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Son derece doğru ve isabetli düşünürdü. Henüz hakkında vahiy gelmeyen 15-20 önemli konuda Hz. Peygamber’e başvurarak o hususlarda âyet indirmesi için Allah Teâlâ’ya dua etmesini istedi. Bazan da o konulardaki kanaatini Hz. Peygamber’e arzetti. Hz. Ömer’in açıklık getirilmesini istediği hususlarda âyetler nâzil oldu. Hakkında âyet nâzil olan bu konulara, Ömer’in âyete uygun görüşleri anlamında <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Muvâfakât-i Ömer” </span></span>denmiştir (Bu konuda geniş bilgi için bk. Tecrîd Tercemesi, II, 349-353).</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Ebû Bekir’in vefâtından sonra İslâm’ın ikinci halifesi oldu. İran, Irak, Suriye, Mısır topraklarını İslâm ülkesine kattı. Kudüs, Azerbaycan, Ermenistan, Horasan, İskenderiye onun zamanında fethedildi. Basra, Kûfe, Musul gibi büyük şehirleri kurdu. Eşsiz adalet anlayışıyla, dünya tarihinde benzeri görülmeyen adalet örnekleri verdi. Yardıma muhtaç olan herkese maaş bağladı. Devlet idâresinde önemli yenilikler yaptı. İdârî, adlî, mâlî ve askerî teşkilât kurdu. İslâm’ın, Kur’ân-ı Kerîm’in ve İslâmî ilimlerin daha geniş muhitlere yayılması için faaliyet gösterdi. İslâmiyet’i uzun yıllar boyu bizzat Resûlullah Efendimiz’den öğrenmesi sebebiyle İslâm Hukuku’nun birçok meselesinde şahsî görüşleri vardı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Ömer sert tabiatına rağmen pek mütevâzi bir insandı. Yamalı gömlek giyer, dul kadınların evine sırtında su taşır, çıplak döşemede yatıp uyur, develeri kendi eliyle kaşağılayıp temizlerdi. Halifeliği süresince geceleri sokak sokak dolaşır, herkesin şikâyetini dinler, halkın dertlerine çözüm getirirdi. Çok güzel konuşur, hikmetli sözler söylerdi. Mert ve doğru sözlü olanları sever, kendini tenkid etseler bile onlara gücenmezdi. Halka hitap ettiği birgün, yanlış işler yaparsa, kendisine nasıl davranacaklarını sormuştu.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Cemaatten biri hemen ayağa kalkarak:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- Seni kılıcımızla doğrulturuz, demişti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Ömer adamın cesaretini denemek için:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- Benim hakkımda böyle konuşmaya nasıl cüret ediyorsun? diye sormuş, o adamın gözünü kırpmadan:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- Evet, bu sözleri senin hakkında söylüyorum, demesine pek sevinmiş ve:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- Allah’a şükürler olsun ki, yanlış yola sapacak olursam, halkımın içinde beni kılıcıyla doğrultacak kimseler var, demişti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Ömer hicretin 24. yılında Zerdüşt bir köle tarafından şehid edildi ve Hz. Peygamber’in ayakları dibine gömüldü.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Yapılan işler niyetlere göre değerlenir” </span>hadisi, insanın kazanacağı sevap ve günahlar ile yakından ilgili ve son derece önemlidir. Ahmed İbni Hanbel, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Dârekutnî gibi büyük âlimler, bu hadisle,<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> İslâmiyet’in üçte birini</span></span> anlamanın mümkün olduğunu söylemişlerdir. İmâm Şâfiî,<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> bu hadisin yetmiş ayrı konuyla ilgisi bulunduğunu</span></span>, bu sebeple de onu <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">din ilminin yarısı</span></span> saymak gerektiğini belirtmiştir. İmâm Buhârî ise, kitap yazanlara bir nasihatte bulunarak, eserlerine bu hadisle başlamalarını tavsiye etmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Şimdi niyetin ne olduğunu görelim:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Niyet, bir işi Allah rızâsı için yapmayı kalbden geçirmektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İş ya <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">kalble</span></span>, ya <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">dille</span></span> veya <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">diğer organlarla</span></span> yapılır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kalbimizle yaptığımız işler, niyet ve düşüncelerimizdir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Dilimizle yaptıklarımız konuşmalarımızdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Organlarımızla yaptığımız işler de fiil ve davranışlarımızdır. Sözler ve davranışlar çoğu zaman niyete bağlı olduğu için, iyi niyet bazan başlı başına bir ibadet olur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ameller yâni yapılan işler niyete göre değer kazanır sözü, çoğu zaman organlarımızla yaptığımız işleri kapsar. Yoldaki bir taşı, insanlara zarar vermesin düşüncesiyle ve sevap kazanmak ümidiyle kaldırıp atmak bir ibadet sayılır. Birinin malını meşrû olmayan yollardan elde etmeye karar vermişken, Allah korkusuyla bu düşünceden vazgeçmek de aynı şekilde sevap kazanmaya vesile olur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kalbden geçen düşünceler, iyi niyete dayandığı zaman Allah katında değer kazanır. Bu esnada kalbin uyanık ve şuurlu olması gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Dil bir şeye niyet ederken kalb bu düşünceye katılmazsa, niyet makbul olmaz.</span></span> 7. hadîs-i şerîfte görüleceği üzere Allah Teâlâ bizim şeklimize, kalıbımıza değil, kalblerimize bakar, niyetlerimize değer verir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Abdullah İbni Ömer’in âlim ve zâhid oğlu Medine’nin yedi fakihinden biri olan Sâlim, halife Ömer İbni Abdülazîz’e yazdığı mektupta şöyle demişti:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Şunu iyi bil ki, Allah Teâlâ’nın kuluna yardımı, kulun niyeti kadardır. Kimin niyeti tam olursa, Allah’ın ona yardımı da tam olur. Niyeti ne kadar azalırsa, Allah’ın yardımı da o kadar azalır.”</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Herkesin yaptığı işin karşılığını niyetine göre alması şu gerçeği vurguluyor: Yapılan bir ibadet ve herkesin takdirini kazanan bir hizmet görünüş bakımından kusursuz olabilir; ancak o ibadet ve güzel hizmetin samimi bir niyetle ve sadece Allah’ın rızasını kazanmak maksadıyla yapılması şarttır. İnsanların takdir ve teveccühünü kazanmak veya hem Allah rızasını hem de insanların takdirini kazanmak düşüncesiyle yapılan ibadet ve hizmetlerin Allah katında hiçbir kıymeti yoktur. Yapılan işleri Allah katında değerli kılan bizim ihlâs ve samimiyetimiz, yani o işleri sadece Allah rızası için yapmış olmamızdır. Meselâ insanlar beni görsün ve takdir etsin diye namaz kılmak, zekât vermek şirk derecesinde büyük bir günahtır. Fakat gösterişi aklından geçirmeyen bir mü’minin, başkalarını o ibadeti yapmaya teşvik etmek niyetiyle herkesin göreceği bir yerde namaz kılıp zekât vermesi faziletli bir davranıştır. Böyle bir mü’min hem görevini yapmış hem de iyi niyetinden dolayı ayrıca sevap kazanmış olur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İyi niyete dayanmayan, sadece gösteriş için yapılan ibadetlerin ve güzel davranışların Allah katında hiçbir değeri bulunmadığını Peygamber Efendimiz ibretli bir misâlle ortaya koymuştur. Bu hadîs-i şerîfe göre kıyamet gününde ilk defa bir şehid hakkında hüküm verilecek. Allah Teâlâ ona ne yaptığını sorduğunda:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">— Senin uğrunda çarpıştım, şehid edildim, diyecek. Fakat Cenâb-ı Hak ona:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">— Yalan söyledin. Sana cesur adam desinler diye çarpıştın, buyuracak ve o adam yüz üstü sürüklenerek cehenneme atılacak.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> Daha sonra ilim öğrenip öğreten ve Kur’an okuyan bir kimse getirilecek. Ona da ne yaptığı sorulacak.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">— İlmi öğrendim ve öğrettim. Senin rızânı kazanmak için Kur’an okudum, diyecek. Allah Teâlâ ona:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">— Yalan söyledin. İlmi, sana âlim desinler diye öğrendin. Kur’an’ı ise, güzel okuyor desinler diye okudun. Nitekim öyle de denildi, buyuracak. O adam da yüz üstü sürüklenerek cehenneme atılacak.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hadîs-i şerîfin devamında zengin bir kimsenin huzura getirileceği, onun da malını Allah rızası için harcadığını söyleyeceği, ona, “cömert adam” desinler diye malını sarfettiği söyleneceği ve diğerleri gibi onun da cehenneme atılacağı belirtilmektedir</span> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Müslim, İmâre 152).</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu niyet hadisinden şöyle bir sonuç da çıkmaktadır:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Aslında ibadet olmayan bazı işler, iyi niyetle yapıldığı takdirde ibadete dönüşebilir. Meselâ yemek yiyen kimse, bu gıdalardan elde edeceği kuvvetle ibadet edeceğini düşünürse, yemek yerken bile sevap kazanmış olur. Normal ticaretini yapan kimse, işini en iyi şekilde yaparak insanlara hizmet etmeyi, onları aldatmamayı düşünürse, hem para hem de sevap kazanabilir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i şerîfimizde <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Kimin niyeti Allah’a ve Resûlü’ne varmak, onlara hicret etmekse, eline geçecek sevap da Allah’a ve Resûlü’ne hicret sevabıdır”</span> buyuruluyor. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hicret</span></span>, bir şeyi terketmek demektir. Allah Teâlâ’nın yasak ettiği şeyleri terkedip yapmamak da genel mânâda hicret sayılmaktadır. Bu sebeple Peygamber Efendimiz:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Muhâcir, Allah’ın yasakladığı şeyleri bırakan kimsedir” </span>buyurur <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(bk. 1569 nolu hadis).</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadiste sözü edilen hicretten maksat, kâfirlerin elinde bulunan vatanı bırakıp İslâm yurduna göçmek demektir. Hz. Peygamber ile ashâbı, Mekke’den Medine’ye bu maksatla göçmüşlerdir. Resûl-i Ekrem <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in söylemek istediği şudur:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bir adam hicret ederken dünyevî bir çıkar düşünmemiş, sadece Allah’ın rızasını kazanmayı ve Resûlullah’ı hoşnut etmeyi hedef almışsa, hicreti makbûl olmuştur; Allah ve Resûlü’ne hicret etme sevabını elde etmiştir. Kim de hicret ediyor görünse bile, aslında bir dünyalık elde etme veya bir kadınla evlenme arzusuyla yola çıkmışsa, onun hicreti makbul sayılmaz ve hiçbir sevap kazanamaz. Bu gerçeği Allah Teâlâ şöyle belirtmiştir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Kim âhiret kazancını istiyorsa, onun kazancını çoğaltırız. Dünya kazancını isteyene de dünyalık veririz; ama onun âhirette bir nasibi olmaz” </span></span>[Şûrâ sûresi (42), 20].</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu hadîs-i şerîfin söylenmesine şöyle bir olayın sebep olduğu anlatılır:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sahâbîlerden biri, Ümmü Kays adlı bir hanımla evlenmek ister. Fakat o günlerde Ümmü Kays Medine’ye hicret etmeyi düşünmektedir. Kendisiyle evlenmek isteyen sahâbîye, niyeti ciddî ise Medine’ye hicret etmeyi ve orada evlenmeyi teklif eder. Mekke’deki kurulu düzenini terketmeyi henüz düşünmeyen o sahâbî Ümmü Kays’la evlenmek arzusuyla Medine’ye hicret etmek zorunda kalır. Bu durumu bilen sahâbîler, Ümmü Kays’ın muhâciri anlamında “Muhâciru Ümmü Kays” diye takıldıkları o zâtın, hicret sevabı kazanıp kazanmadığını tartışmaya başlarlar. İşte o zaman Peygamber Efendimiz, bu hadîs-i şerîfle meseleye açıklık getirerek herkesin niyetine göre sevap kazanacağını belirtir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Yapılan işlerden sevap kazanabilmek için o işlere iyi niyetle başlamak gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Niyetin kalben yapılması önemli olduğu için, bunu ayrıca dille söylemek şart değildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Allah rızası gözetilmeden yapılan işlerden sevap kazanılamaz.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. İnsan göründüğü gibi olmalı, dünyevî bir çıkar için dini kullanmamalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. İhlâs, niyet sağlamlığı demektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2-</span></span> وَعَنْ أُمِّ الْمُؤْمِنِينَ أُمِّ عَبْدِ اللَّهِ عَائشَةَ رَضيَ الله عنها قالت: قال رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: «يَغْزُو جَيْشٌ الْكَعْبَةَ فَإِذَا كَانُوا ببيْداءَ مِنَ الأَرْضِ يُخْسَفُ بأَوَّلِهِم وَآخِرِهِمْ ». قَالَتْ : قُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ ، كَيْفَ يُخْسَفُ بَأَوَّلِهِم وَآخِرِهِمْ وَفِيهِمْ أَسْوَاقُهُمْ وَمَنْ لَيْسَ مِنهُمْ ،؟ قَالَ : «يُخْسَفُ بِأَوَّلِهِم وَآخِرِهِمْ ، ثُمَّ يُبْعَثُون عَلَى نِيَّاتِهِمْ » مُتَّفَقٌ عَلَيْهِ : هذا لَفْظُ الْبُخَارِيِّ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Mü’minlerin annesi Ümmü Abdullah Âişe <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anhâ</span>’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">—Bir ordu Kâbe’ye saldırmak üzere yola çıkacak; bir çöle geldiklerinde baştan sona bütün ordu yere batacaktır.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Âişe der ki, bunun üzerine ben, Yâ Resûlallah, onların arasında ticaret için yola çıkanlar ve kötü niyetli olmayanlar varken niçin hepsi birden yere batacaktır? diye sordum.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">—Hepsi birden yere batacak, âhirette yeniden diriltilip niyetlerine göre hesaba çekileceklerdir”</span></span> buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Büyû` 49; Hac 49, Müslim, Fiten 4-8. Ayrıca bk. Tirmizî, Fiten 21; Nesâî, Menâsik 112; İbni Mâce, Fiten 30</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Âişe</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Âişe, Peygamber Efendimiz’in eşi ve onun en yakın arkadaşı Hz. Ebû Bekir’in kızıydı. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Âişe-i sıddîka</span></span> diye tanındı. Annesi Ümmü Rûmân, Peygamber Efendimiz’in çok değer verdiği bir hanımdı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Âişe, Efendimiz’e peygamberlik geldikten 4 yıl sonra Mekke’de doğdu. Peygamber Efendimiz’e rüyasında bir meleğin 2-3 defa “Bu senin hanımındır” diye Hz. Âişe’yi göstermesi üzerine, Efendimiz onunla Medine’de, hicretin ikinci yılında evlendi.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Âişe Mescid-i Nebevî’ye bitişik 6 arşın genişliğindeki küçücük bir eve gelin geldi. Evinin kapısı Mescid’e açıldığı için Peygamber Efendimiz’in bütün sohbetlerini, vaaz ve hutbelerini dinlerdi. Mükemmel zekâsı, kuvvetli hâfızası ve güzel konuşmasıyla Peygamber Efendimiz’in takdirini kazanmıştı. Bu sebeple Efendimiz onunla konuşmaktan, bitip tükenmeyen sorularına cevap vermekten zevk duyardı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Peygamber Efendimiz’in evlendiği hanımlardan bâkire olan sadece Hz. Âişe’ydi. Hanımları içinde Hz. Hatice’den sonra en fazla onu severdi.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Resûl-i Ekrem ile 8 yıl evli kalan Hz. Âişe’nin hiç çocuğu olmadı. Hadisimizde geçen Abdullah’ın annesi anlamındaki <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ümmü Abdullah</span></span> künyesini ona Peygamber Efendimiz verdi. Zira Araplarda kadın, erkek  herkes bir künye alırdı. “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Teyze anne sayılır” </span></span>buyuran Nebiyy-i Muhterem Efendimiz, ona kız kardeşi Esmâ’nın oğlu Abdullah İbni Zübeyr’den dolayı bu künyeyi verdi. Peygamber Efendimiz onun odasında vefat ettiğinde Hz. Âişe daha 18 yaşındaydı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> Geceleri namaz kılar, çoğu zaman oruç tutardı. Öksüz ve yetimleri himâye edip yetiştirir, sonra da onları evlendirirdi.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> Tekrarlarıyla birlikte 2210 hadis rivayet etmiş olan Hz. Âişe, sahâbe arasında en çok hadis bilen yedi kişiden biriydi. Kur’ân-ı Kerîm’i bütün incelikleriyle anlar ve tefsir ederdi. Arap şiirini ve soy bilgisi demek olan ensâp ilmini de çok iyi bilirdi. Kur’ân-ı Kerîm’i, hadîs-i şerîfleri, kısaca İslâmiyet’i pek çok insana öğretti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Peygamber’in vefatından sonra 47 yıl daha yaşadı. Hicretin 58. yılında, tıpkı Peygamber Efendimiz gibi 63 yaşında iken Medine’de vefat etti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i şerîfte, Kâbe’yi yıkma niyetiyle yola çıkan bir ordunun başına gelecek felâket haber verilmektedir. Bu çirkin olay, hamd olsun henüz meydana gelmedi; fakat <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Beytullah</span></span> dediğimiz bu Allah Evi, bugüne kadar birçok defa saldırıya uğradı. Bu olaylardan biri Emevîlerin ilk yıllarında cereyan etti:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Âişe’nin yeğeni <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Abdullah İbni Zübeyr</span></span>, hicretin 72. yılında Emevîlere karşı halifeliğini ilân ederek Harem-i şerîfe sığındı. Emevîlerin vali ve kumandanlarından Haccâc-ı Zâlim Mekke’yi kuşattı ve Kâbe’yi mancınıkla taşa tuttu. Abdullah İbni Zübeyr arkadaşlarıyla birlikte onlara karşı kahramanca savaşarak hicretin 73. yılında şehid düştü.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bir diğer Kâbe tahribi olayı, hicretin dördüncü asrında <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Karmatîler</span></span> tarafından yapıldı. Suûdî Arabistan’daki Ahsâ’da müstakil bir devlet kurmuş olan bu insafsız insanlar, 317 (929) yılında Kâbe’yi tavaf eden birçok müslümanı kılıçtan geçirerek Hacer-i esved’i yerinden söktüler ve alıp memleketlerine götürdüler. Yirmi yıl sonra tekrar getirip yerine koydular.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah Teâlâ’nın Kâbe’ye fillerle saldıran Ebrehe ordusunu nasıl perişan ettiği Fil sûresinde anlatılmakta, ileride meydana geleceği anlaşılan bu olayda da Kâbe’yi koruyacağı görülmektedir. Fakat kıyamet yaklaştığı zaman bu mübarek binanın artık korunmayacağı, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Habeşlilerden ince bacaklı bir adamın Kâbe’yi harap edeceği”</span> güvenilir hadîs-i şerîflerde belirtilmektedir (Buhârî, Hac 47, 49; Müslim, Fiten 57-59).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kâbe’yi yıkmaya gelen ordunun batacağı yer belli değildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hâtıra bir soru gelmektedir: Kâbe’ye bir kötülük düşünmeyen bazı suçsuz insanlar niçin yere batırılacaktır?</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunun cevabı şudur: Öyle günâhlar vardır ki, onların cezası sadece yapanlara değil, o günâhın yapılmasına göz yuman kimselere de erişir. Şu hâlde her koyun kendi bacağından asılır, diye düşünmemeli, hadîs-i şerîfte haber verilen cinsten bir belâ ile karşılaşmamak için kötülüklere aslâ göz yummamalı, meydan kötülere bırakılmamalıdır. Şayet kötülere engel olunamıyorsa, onlardan süratle uzaklaşılmalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisimizin hatırlattığı önemli konulardan biri, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">kötülerin yanında bulunmanın</span></span> sakıncalarıdır. Bu sakıncaların en önemlisi, onların fenalıklarının tıpkı bir hastalık gibi etraftakilere bulaşmasıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ayrıca iyi kimseleri kötülerle birlikte görenler, kötülerin yaptığı fenalığın önemsiz olduğunu zannederler. Daha da beteri, fenaların başına gelecek ceza, hadiste belirtildiği gibi, onların yanında bulunanları da yakıp kavuracaktır. Şu âyet-i kerîme zâlimlerden uzak durma gereğine işaret etmektedir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Aranızdan sadece zâlimlere erişmekle kalmayacak fitneden sakının!”</span></span> [Enfâl sûresi (8), 25].</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ne var ki, kötüleri uyarmak da bir görevdir. Ahlâkı güzel, dinî bilgisi mükemmel olan kimseler onların yanına gitmeli ve kendilerine iyiyi, doğruyu ve güzeli anlatmalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hâtıra gelen sorulardan biri de şudur:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İleride olacak hâdiseleri yâni gaybı yalnız Allah bildiği hâlde, kıyamete yakın meydana gelecek bu olayı Hz. Peygamber acaba nereden öğrendi?</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu sorunun cevabı bir âyet-i kerîmede şöyle verilmektedir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Görünmeyeni </span></span>(gaybı) <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">bilen Allah’tır. O sırlarını kimseye bildirmez. Ancak bu sırları dilediği peygamberine haber verir” </span></span>[Cin sûresi (72), 26-27].</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Demekki bu hâdiseyi Peygamber Efendimiz’e Allah Teâlâ bildirmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisimizin bize öğrettiği hususlardan biri de mâbed düşmanlarının hiç bir zaman eksik olmayacağı, her devirde değişik tahrip silahlarıyla ve değişik görünümlerde ortaya çıkacağıdır. Biz bütün mescidlere, câmilere Allah’ın evi deriz. Bütün mâbedlerin kıblegâhı olan Kâbe ise en büyük Beytullah’tır. Onu yok etmeyi aklına koyanlar eksik olmadığına göre, diğer mâbedlerin düşmanları her devirde çıkacaktır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i şerîfte asıl anlatılmak istenen husus, niyetin önemidir. Kâbe’yi yıkmaya gidenlerin arasında mâsum kimseler bulunabilir. Bunların bir kısmı savaşa zorla götürülmüş olabilir. Bir kısmı da başka bir yere giderken onlara rastlamış olabilir. Kötülük yapmayı düşünmediği hâlde kötülerin arasında bulunan kimselerin dünyadaki cezası, onlarla birlikte yok olmaktır. Âhirette ise niyetlerine göre hesaba çekileceklerdir. Şayet niyetleri kötü ise cehenneme, iyi ise cennete gideceklerdir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Ameller, niyetlere göre değer kazanır. Bir işi iyi niyetle yapanlar, onun mükâfatını görürler. Kötü bir işi istemeden yapanlar ise, kötü niyetli olmadıkları için, cezaya çarptırılmazlar.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Zâlimlerin ve günahkârların arasında bulunmak, onların sayısını çok gösterir; taraftarlarının artmasına yol açar.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Zâlimlerden uzak durmayanlar, onların başına gelecek cezaya da ortak olurlar.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3- وعَنْ عَائِشَة رَضِيَ الله عنْهَا قَالَت قالَ النَّبِيُّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : «لا هِجْرَةَ بَعْدَ الْفَتْحِ، وَلكنْ جِهَادٌ وَنِيَّةٌ ، وَإِذَا اسْتُنْفرِتُمْ فانْفِرُوا» مُتَّفَقٌ عَلَيْهِ . وَمَعْنَاهُ : لا هِجْرَةَ مِنْ مَكَّةَ لأَنَّهَا صَارَتْ دَارَ إِسْلامٍ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3. </span></span>Âişe <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anhâ</span>’dan rivayet edildiğine göre Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem </span>şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Mekke fethinden sonra artık hicret yok; fakat cihad ve niyet vardır. Allah yolunda savaşa çağırıldığınız zaman hemen katılın.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Menâkıbü’l-ensâr 45, Cihâd 1, 27, 184; Müslim, Hac 445, İmâret 85. Ayrıca bk. Tirmizî, Siyer 32; Nesâî, Bey`at 15</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İslâmiyet’in ilk yıllarında, Mekke’de, müslümanlara hayat hakkı tanımak istemeyen müşrikler, onlara pek ağır işkenceler yapıyorlardı. Bu işkencelere dayanamayan bazı müslümanlar Allah’ın emirlerini gönül huzuruyla yaşayabilmek için kendi yurtlarını, yuvalarını terkettiler. Peygamber Efendimiz’in buyruğu üzerine <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Habeşistan</span></span>’a hicret ettiler. Daha sonraki yıllarda <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Medine</span></span>, müslümanların huzurla yaşayabileceği bir barınak hâline gelince, Efendimiz oraya hicret edilmesini tavsiye etti. Bir müddet sonra kendisi de oraya göçtü. Medine huzurlu bir İslâm diyarı olmakla beraber, burada bir İslâm devletinin kurulması ve yaşatılması için oradaki müslümanların sayısı yeterli değildi. Başka yerlerde bulunan müslümanların Medine’ye gelmesi bu bakımdan zorunlu idi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hicretin 8. yılı Ramazan ayında (Aralık 630) Mekke fethedilip de İslâm güneşinin ilk doğduğu bu mübarek şehir İslâm diyarı olunca, artık oradan Medine’ye hicret etmenin bir mânası kalmadı. Zira müslümanların yıllarca korkulu rüyası olan Mekkeliler Hak dini kucaklamak zorunda kaldılar. Müslümanlara zararı dokunabilecek kimseler ortadan kalkınca Resûl-i Kibriyâ da Mekke’den hicret etme işini durdurdu. Böylece bu mübarek diyarın, dünya durdukça İslâm ülkesi olarak kalacağına da işaret etmiş oldu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Mekke’nin fethi hem İslâm tarihi hem de İslâm’ın yaşanması bakımından önemli bir başlangıç oldu. O tarihten itibaren müslümanlar güçlendiği için Medine’ye Hz. Peygamber’in yanına gelerek ona destek olmaya gerek kalmadı. Hadîs-i şerîfteki <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Fakat cihad ve niyet vardır”</span> ifadesi müslümanların hicret sonrası yeni görevlerini belirlemektedir. Bu da İslâm’ı ve müslümanları kalkındırmak için bir taraftan düşmanlarına karşı mücâdele vermek, cihad arzu ve aşkını devamlı canlı tutmak, bir taraftan da İslâm’a hizmet etme ve Allah rızasını kazanma niyetiyle, uzak diyarlara giderek ilim tahsil etmektir. Cihad ruhuyla yetişen müslüman, “Haydin savaşa” dendiği zaman korkup kaçmayacaktır. Allah’ın rızasını elde etmek için bir nevi <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">geçici hicret</span></span> olan savaşa koşarak gidecektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bütün çabalara rağmen İslâm yurdundaki kötülere ve kötülüklere karşı başarı elde edilemiyor, dinin buyrukları yaşanamıyorsa, o takdirde hicret yine gündeme gelir. Zira Resûl-i Ekrem Efendimiz:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Tövbe etme zamanı sona ermeden hicret etme zamanı da sona ermez. Tövbe ise güneş battığı yerden doğuncaya kadar devam eder”</span> buyurmuştur (Ebû Dâvûd, Cihâd 2; Ahmed İbni Hanbel, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Müsned</span>, IV, 99). Demek oluyor ki, hayat devam ettiği sürece ihlâs, samimiyet ve iyi niyet devam edecektir. İnsan bu özellikleri hiçbir zaman bırakmayacaktır. Gerektiğinde Allah uğrunda canla başla hizmet edecektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Mekke fethedildikten sonra Medine’ye hicret etme mecburiyeti kalkmıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Bir ülke İslâm diyarı olunca, orayı bırakıp başka yere gitmemelidir. Orada kalıp kötülerle ve kötülüklerle savaşılmalıdır. Bu da bir fayda sağlamıyorsa, İslâmiyet’in rahatça yaşanacağı bir yere hicret edilebilir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Müslümanların, cihad aşkını hep canlı tutmaları, savaşa çağırılınca koşarak gitmeleri gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Yaşadığı yerden ayrılarak ilim tahsil etmek için başka yerlere ve ülkelere giden müslüman, hicret etmiş gibi sevap kazanır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4-</span></span> وعَنْ أبي عَبْدِ اللَّهِ جابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ الأَنْصَارِيِّ رضِيَ الله عنْهُمَا قَالَ :كُنَّا مَع النَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم في غَزَاة فَقَالَ : «إِنَّ بِالْمَدِينَةِ لَرِجَالاً مَا سِرْتُمْ مَسِيراً ، وَلاَ قَطَعْتُمْ وَادِياً إِلاَّ كانُوا مَعكُم حَبَسَهُمُ الْمَرَضُ» وَفِي روايَةِ : «إِلاَّ شَركُوكُمْ في الأَجْرِ» رَواهُ مُسْلِمٌ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4.</span></span> Ebû Abdullah Câbir İbni Abdullah el-Ensârî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anhümâ </span>şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">— Bir defasında Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> ile birlikte bir gazvede bulunuyorduk. Buyurdu ki:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">—Hastalıkları yüzünden Medine’de kalan öyle kimseler var ki, siz bir yolda yürüdüğünüz veya bir vâdiyi geçtiğinizde, onlar da sizinle birlikte gibidir.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bir başka rivayete göre:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">—Sevap kazanmada size ortak olurlar”</span></span> buyurdu.  (Müslim, İmâre 159)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Câbir İbni Abdullah</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hicretten 16 yıl önce Medine’de doğdu. Babası Uhud Gazvesi’nde ilk şehid düşen sahâbî Abdullah İbni Amr İbni Harâm’dır. Babası hayatta iken 9 kızkardeşine bakmak için savaşlara katılamamıştı. Babasının vefatından sonra Peygamber Efendimiz’le birlikte 19 gazvede bulundu. Câbir radıyallahu anh, İkinci Akabe bîatına katılan 70 kişilik heyetin en küçük üyesiydi.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Peygamber Efendimiz Câbir’i çok severdi. Zaman zaman onu devesinin arkasına bindirir, hastalandığında ziyaretine giderdi. Babası geride bir hayli borç bırakarak şehid olduğu zaman Câbir bu borçları ödemekte zorluk çekti. Çoğu yahudi olan alacaklılar borcunu hemen ödemesini istiyorlardı. Fakat onun hurma bahçelerinden başka geliri yoktu. Üstelik o yıl mahsul de azdı. Resûl-i Ekrem Efendimiz toplanan hurmaları öbekler halinde yığdırdı. Mübarek eline ölçeği alarak herkese alacağını vermeye başladı. Fahr-i Cihân Efendimiz’in bir mûcizesi olarak Câbir’in bütün borçları ödendiği gibi hurmaların hiç eksilmediği görüldü.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Zâtürrikâ Gazvesi’nden dönerken Efendimiz onunla sohbet etti. Yeni evlendiğini, birçok borcu bulunduğunu öğrenince devesini kendine satmasını istedi. Uzun bir pazarlıktan sonra, Medine’ye varınca teslim etmek şartıyla Nebiyy-i Muhterem Efendimiz Câbir’den devesini satın aldı. Câbir deveyi teslim etmek üzere getirdiğinde, Resûlullah Efendimiz ona olan borcunu ödedikten başka deveyi de kendisine hediye etti. Efendimiz’in bu eşsiz yardım şekli ashâb-ı kirâmı duygulandırdı. Bu olay daha sonraları deve gecesi anlamında <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Leyletü’l-baîr</span></span></span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">diye anıldı. Resûl-i Kibriyâ o gece Câbir için 25 defa istiğfâr etti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Binden fazla hadis rivayet ettikleri için “müksirûn” diye anılan yedi sahâbîden biri olan Câbir radıyallahu anh, mükerrerleriyle birlikte 1540 hadis rivayet etmiştir. Bizzat kendisinin Hz. Peygamber’den duymadığı bir hadisi ashâb-ı kirâmdan <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Abdullah İbni Üneys</span></span>’in bildiğini haber aldı. Bu hadis, üzerinde mazlum hakkı bulunan kimsenin cennete giremeyeceğine dairdi. Câbir bu hadisi Peygamber Efendimiz’den duyan ilk ağızdan bizzat işitmek istedi. Fakat bu sahâbî Şam’a yerleşmişti. Câbir yılmadı. Bir deve satın alarak Medine’den yola çıktı. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bir ay süren uzun bir yolculuktan sonra </span></span>Şam’a vardı ve hadisi Abdullah İbni Üneys’e sorarak öğrendi.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hayatının sonlarına doğru gözlerini kaybetti ve 78 (697) yılında 94 yaşında Medine’de vefat etti. Medine’de en son vefat eden sahâbî Câbir İbni Abdullah idi.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1345 numara ile tekrar gelecek olan bu hadis bir sonraki hadisle beraber açıklanacaktır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> -5</span></span>ورواهُ البُخَارِيُّ  عَنْ أَنَسٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ :رَجَعْنَا مِنْ غَزْوَةِ تَبُوكَ مَعَ النَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم فَقَالَ: «إِنَّ أَقْوَامَاً خلْفَنَا بالمدِينةِ مَا سَلَكْنَا شِعْباً وَلاَ وَادِياً إِلاَّ وَهُمْ مَعَنَا ، حَبَسَهُمْ الْعُذْرُ».</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">5.</span></span> Enes <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span> şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">— Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> ile Tebük Gazvesi’nden döndüğümüz sırada şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">-“Medine’de bizden geride kalan öyle kimseler vardır ki, bir dağ yoluna, bir vâdiye girdiğimizde onlar da bizimle yürüyormuş gibi sevap kazanırlar. Çünkü onları birtakım mâzeretleri alıkoymuştur.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Megâzî 81, Cihâd 35. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Cihad 19; İbni Mâce, Cihâd 6</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Enes İbni Mâlik</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Medineli olan Enes daha on yaşında bir çocukken Resûl-i Ekrem Efendimiz bu güzel şehre hicret etti. Annesi <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ümmü Süleym</span></span>, onu elinden tutarak Resûlullah Efendimiz’e getirdi. Enes’in iyi bir çocuk olduğunu söyleyerek onu Efendimiz’in hizmetine verdi. Enes akşama kadar Peygamber Efendimiz’in yanında bulunur, akşam olunca da Kuba’daki evlerine giderdi. Efendimiz’in yanında pekçok savaşa katıldı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Peygamber Efendimiz çok zeki bir çocuk olan Enes’i pek severdi. Enes’in söylediğine göre kendisine “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">oğulcuğum!” </span></span>diye seslenir, onu hiç azarlamaz, döğmez, beğenmediği bir iş yapsa bile, “Bunu niçin yaptın?” demezdi. Zaman zaman ona “iki kulaklı” anlamında <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Zül üzüneyn” </span></span>diye takılırdı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Peygamber Enes’e uzun ömürlü, çok çocuklu ve varlıklı olması, Allah Teâlâ’nın onu cennetine koyması için dua etti. Efendimiz’in duası aynen gerçekleşti. Enes yüz yılı aşkın bir hayat sürdü. Pek çok çocuğu, torunu ve serveti oldu.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Resûl-i Ekrem’den duyup öğrendiği, mükerrerleriyle birlikte 2286 rivayetle en çok hadis bilen yedi sahâbînin üçüncüsü idi. Okuma yazması olduğu için duyduğu hadisleri yazardı. Bu rivayetleri Medine’de ve daha sonra yerleştiği Basra’da yüzlerce talebesine öğretti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Peygamber Efendimiz’i en iyi tanıyanlardan biri olduğu için, tıpkı Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem gibi yaşar, onun gibi namaz kılardı. Resûl-i Kibriyâ Efendimiz’e ait bir çubuğu ve onun bir saç telini hep yanında taşırdı. Öldüğü zaman bu çubuk, vasiyeti üzerine, kabirde yanına, Efendimiz’in saç teli de dilinin altına kondu.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Enes’in annesi <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ümmü Süleym</span></span> ile üvey babası <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ebû Talha</span></span>, ileri gelen ashâb-ı kirâmdandı. Peygamber Efendimiz onların evine sık sık uğrar, orada nâfile namaz kıldırır, Ümmü Süleym’in yemeğini yer, evlerinde öğle uykusuna yatar, onlara hayır dua ederdi.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Enes hicretin 93. yılında, 103 yaşında Basra’da vefât etti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûl-i Ekrem Efendimiz’in hicretin 9. yılında yapılan <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tebük Gazvesi</span></span>’nden dönerken söylediği bu hadîs-i şerîf, niyet ve ihlâsın önemini belirtmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Asr-ı saâdette bir savaş çıktığı zaman, bütün sahâbîler o savaşa katılmak için can atardı. Herkes kendi imkânlarıyla veya varlıklı müslümanların yardımlarıyla savaşa hazırlanırlardı. Maddî imkânsızlıkları yüzünden savaşa katılamayanlar, büyük bir sevaptan mahrum kaldıklarını düşünerek üzülür, gözyaşı dökerlerdi. Bu defa da öyle olmuştu. Resûl-i Kibriyâ’nın bu son gazvesine gidemeyenler hep İslâm ordusunu düşünmüşler, savaşa katılan bahtiyarların arasında olmayı hayâl etmişlerdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Her iki hadîs-i şerîfte de, hastalıkları veya başka mâzeretleri yüzünden savaşa katılamayan bazı müslümanların, savaşa katılan mücâhidler gibi sevap kazanacakları ifade buyurulmaktadır. Zira ellerinden gelseydi onlar da savaşa gidecekler, nice eziyetlere katlanacaklar, hatta canlarını Allah yolunda seve seve vereceklerdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Nisâ sûresinin 95. âyetinde, bütün imkânlarını ortaya koyarak Allah yolunda savaşan kimselerle, özürleri bulunmadığı halde savaşa gitmeyip evlerinde oturanların bir olmadığı söylenmekte, savaşanların ötekilerden üstün sayıldığı belirtilmektedir. Bu âyet-i kerîme, hadisimize ters düşmemektedir. Zira âyette mâzeretsiz olarak savaşa gitmeyenlerden, burada ise mâzereti sebebiyle savaşa gidemediği için üzülüp ağlayan mücâhid ruhlu yiğitlerden söz edilmektedir. İki grup arasında dağlar kadar fark vardır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah yolunda cihad etmek, şehâdet şerbetini kana kana içmek arzusuyla yanıp kavrulduğu halde, maddî ve bedenî güçsüzlük yüzünden buna imkân bulamayanları, korkaklık, tenbellik veya rahatına düşkünlük gibi sebeplerle savaştan kaçanlardan ayıran husus, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">niyet</span></span>, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">samimiyet</span></span> ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ihlâs</span></span>tır. İnsanı Allah katında değerli kılan işte bu özelliklerdir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadislerden Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Allah yolunda savaşan kimsenin attığı her adım, yaptığı her davranış ona sevap kazandırır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Allah katında makbul olan bir işi imkânsızlıkları sebebiyle yapamayanlar, onu yapmayı ihlâs ve samimiyetle arzu ettikleri takdirde, yapmış gibi sevap kazanırlar.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">6- وَعَنْ أبي يَزِيدَ مَعْنِ بْن يَزِيدَ بْنِ الأَخْنسِ رضي الله عَنْهمْ، وَهُوَ وَأَبُوهُ وَجَدّهُ صَحَابِيُّونَ، قَال: كَانَ أبي يَزِيدُ أَخْرَجَ دَنَانِيرَ يَتصَدَّقُ بِهَا فَوَضَعَهَا عِنْدَ رَجُلٍ في الْمَسْجِدِ فَجِئْتُ فَأَخَذْتُهَا فَأَتيْتُهُ بِهَا . فَقَالَ : وَاللَّهِ مَا إِيَّاكَ أَرَدْتُ ، فَخَاصمْتُهُ إِلَى رسول اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم فَقَالَ: «لَكَ مَا نويْتَ يَا يَزِيدُ ، وَلَكَ مَا أَخذْتَ يَا مَعْنُ » رواه البخاريُّ  .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">6.<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> </span></span></span>Ebû Yezîd Ma`n İbni Yezîd İbni Ahnes <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anhüm</span> -Ma`n de, babası Yezîd de, dedesi Ahnes de sahâbîdir- şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Babam Yezîd sadaka vermek üzere yanına birkaç dinar aldı ve onları Mescid-i Nebevî de oturan birinin yanına koydu. Ben Mescid’e uğrayarak paraları aldım ve babama götürdüm.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Babam:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Vallâhi ben onları sen alasın diye bırakmamıştım deyince, Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’in yanına giderek durumu arzettim.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Yezîd! Sen niyet ettiğin sadaka sevabını kazandın. Ma`n! Aldığın para da senindir.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">        Buhârî, Zekât 15. Ayrıca bk. Dârîmî, Zekât 14; Ahmed İbni Hanbel, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Müsned</span>, III, 470</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ma`n İbni Yezîd</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hadîs-i şerîfin râvisi Ebû Yezîd Ma`n gibi hem kendisi, hem babası, hem de dedesi sahâbî olan kimseler pek azdır. Hele bunlar gibi İslâmiyet’i kabul ettikten sonra dede - oğul - torun, üçü birden Bedir savaşına katılan bir başka tâlihli yoktur. Bu hadîs-i şerîfin Sahîh-i Buhârî’de bulunup da Riyâzüs-sâlihîn’e alınmayan kısmında belirtildiğine göre, Fahr-i Cihân Efendimiz Ma`n için bir kıza dünür olmuş ve onları evlendirmiştir. Hz. Ömer’in kendisine çok değer verdiği Ma`n önce Kûfe’de, sonra Mısır ve Şam’da yaşamış, 64 (683) yılında vefat etmiştir. Hz. Peygamber’den 5 hadis rivayet eden Ma`n’ın hayatı hakkında fazla bilgi yoktur.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan râzı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i şerîfte yine niyetin önemi belirtilmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ma`n’ın babası Yezîd, Mescid’de oturan bir sahâbînin yanına, muhtaçlara vermesi için bir miktar para bırakmıştı. Fakir olan, üstelik o parayı kimin bıraktığını bilmeyen oğlu, böyle bir yardıma ihtiyacı olduğu için parayı oradan almıştı. Babası durumu öğrenince, sadakasının boşa gittiğini düşünerek “O parayı sana vermek isteseydim, getirir verirdim. Ben onu sadaka niyetiyle Mescid’e bıraktım. Sen almamalıydın?” diye oğluna çıkışmıştı. Bu parayı alıp harcamasının hiçbir sakıncası olmadığını düşünen Ma’n, babasıyla birlikte Resûl-i Ekrem’in huzûruna gelerek meseleyi arzetmiş, Resûlullah Efendimiz de Ma`n’ı haklı bulmuştu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i şerîflerde üzerinde genişçe durulan konulardan biri, aile fertlerine verilen sadakanın son derece makbûl olduğudur. Bu tür harcamaların değeri, önemi ve sevâbı 291 numaralı hadisten itibaren başlayacak olan “Ailenin Geçimi” bahsinde ele alınacaktır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Görülüyor ki, sadaka veren için önemli olan, parasını Allah yolunda harcamaya niyet etmesidir. Yaptığı yardım, sadaka almaması gereken birinin eline geçse bile, o, niyeti sebebiyle sevap kazanmış olur. Sadaka nâfile bir ibadet olduğu için, bir mü’min onu, kendilerine bakmak zorunda olduğu kimselere, meselâ babasına, dedesine, oğluna, kızına, hatta torununa verebilir. Ancak zekâtı, kendisine bu kadar yakın olanlara veremez.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sadaka bizzat verilebileceği gibi, bir vekil aracılığıyla da verilebilir. Vekil eliyle verildiği takdirde, nâfile ibadetlerde özellikle aranan, iyiliği gizlice yapma esasına da uyulmuş olur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Sadaka verirken, Allah rızası için vermeye niyet etmek şarttır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Sadakalar insanın en yakınına verilebilir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Sadakalar bir vekil vasıtasıyla da verilebilir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Ashâb-ı kirâmın hayatında, mescidlerin önemli yeri vardı. Sadaka vermek için bile mescidden faydalanırlardı.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">7- وَعَنْ أبي إِسْحَاقَ سعْدِ بْنِ أبي وَقَّاصٍ مَالك بن أُهَيْبِ بْنِ عَبْدِ مَنَافِ بْنِ زُهرةَ بْنِ كِلابِ بْنِ مُرَّةَ بْنِ كعْبِ بنِ لُؤىٍّ الْقُرشِيِّ الزُّهَرِيِّ رضِي اللَّهُ عَنْهُ، أَحدِ الْعَشرة الْمَشْهودِ لَهمْ بِالْجَنَّة ، رضِي اللَّهُ عَنْهُم قال: « جَاءَنِي رسولُ الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يَعُودُنِي عَامَ حَجَّة الْوَداعِ مِنْ وَجعٍ اشْتدَّ بِي فَقُلْتُ : يا رسُول اللَّهِ إِنِّي قَدْ بلغَ بِي مِن الْوجعِ مَا تَرى ، وَأَنَا ذُو مَالٍ وَلاَ يَرثُنِي إِلاَّ ابْنةٌ لِي ، أَفأَتصَدَّق بثُلُثَىْ مالِي؟ قَالَ: لا ، قُلْتُ : فالشَّطُر يَارسوُلَ الله ؟ فقالَ : لا، قُلْتُ فالثُّلُثُ يا رسول اللَّه؟ قال: الثُّلثُ والثُّلُثُ كثِيرٌ  أَوْ كَبِيرٌ     إِنَّكَ إِنْ تَذرَ وَرثتك أغنِياءَ خَيْرٌ مِن أَنْ تذرهُمْ عالَةً يَتكفَّفُونَ النَّاس ، وَإِنَّكَ لَنْ تُنفِق نَفَقةً تبْتغِي بِهَا وجْهَ الله إِلاَّ أُجرْتَ عَلَيْهَا حَتَّى ما تَجْعلُ في امْرَأَتكَ قَال: فَقلْت: يَا رَسُولَ الله أُخَلَّفَ بَعْدَ أَصْحَابِي؟ قَال: إِنَّك لن تُخَلَّفَ فتعْمَل عَمَلاً تَبْتغِي بِهِ وَجْهَ الله إلاَّ ازْددْتَ بِهِ دَرجةً ورِفعةً ولعَلَّك أَنْ تُخلَّف حَتَى ينْتفعَ بكَ أَقَوامٌ وَيُضَرَّ بك آخرُونَ. اللَّهُمَّ أَمْضِ لأِصْحابي هجْرتَهُم، وَلاَ ترُدَّهُمْ عَلَى أَعْقَابِهم، لَكن الْبائسُ سعْدُ بْنُ خـوْلَةَ « يرْثى لَهُ رسولُ الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم» أَن مَاتَ بمكَّةَ » متفقٌ عليه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">7. </span></span>Cennetle müjdelenen on sahâbîden biri olan Ebû İshâk Sa`d İbni Ebû Vakkâs<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> radıyallahu anh</span> şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Vedâ Haccı yılında (Mekke’de) yakalandığım şiddetli bir hastalık dolayısıyla Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> ziyâretime geldi. Ona:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Yâ Resûlallah! Gördüğün gibi çok rahatsızım. Ben zengin bir adamım. Bir kızımdan başka mirasçım da yok. Malımın üçte ikisini sadaka olarak dağıtayım mı? diye sordum.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Peygamber:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Hayır”</span></span>, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Yarısını dağıtayım mı? dedim. Yine:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Hayır”</span></span>, dedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ya üçte birine ne buyurursun, yâ Resûlallah? diye sordum.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Üçte birini dağıt! Hatta o bile çok. Mirasçılarını zengin bırakman, onları muhtaç bırakıp da halka avuç açtırmaktan hayırlıdır. Allah rızâsını düşünerek yaptığın harcamalara, hatta yemek yerken eşinin ağzına verdiğin lokmalara varıncaya kadar hepsinin mükâfatını alacaksın”</span></span> buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sa`d İbni Ebû Vakkâs sözüne devamla dedi ki:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Yâ Resûlallah! Arkadaşlarım gidipte ben kalacak mıyım? (burada ölecek miyim?) diye sordum.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Hayır, sen burada kalmayacaksın. Allah rızâsı için güzel işler yaparak yükseleceksin. Allah’tan öyle umuyorum ki, daha nice yıllar yaşayarak kimi insanlar (mü’minler) senden fayda, kimileri de (kâfirler) zarar görecektir.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allahım! Ashâbımın (Mekke’den Medine’ye) hicretini tamamla! Onları geri döndürüp hicretlerini yarım bırakma! Acınacak durumda olan Sa`d İbni Havle’dir”</span></span> buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu sözleriyle Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>, Sa`d İbni Havle’nin Mekke’de ölmesine üzüldüğünü ifade etti.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Cenâiz 36, Vesâyâ 2, Nefekât 1, Merdâ 16, Daavât 43, Ferâiz 6 ; Müslim, Vasıyyet 5. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Ferâiz 3; Tirmizî, Vesâyâ 1; Nesâî, Vesâyâ 3; İbni Mâce, Vesâyâ 5</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Sa`d İbni Ebû Vakkâs</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hazreti Sa`d, cennetlik oldukları Peygamber Efendimiz tarafından müjdelenen on bahtiyar sahâbîden biridir. Kureyş kabilesinden ve Benî Zühre soyundandır. Peygamber Efendimiz’in annesi Hz. Âmine de Benî Zühre’ dendi. Bu sebeple Efendimiz Sa`d İbni Ebû Vakkâs’a “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Benim dayımdır” </span></span>derdi.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Onun İslâmiyet ile ilk şereflenen sahâbîlerin <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">beşincisi </span></span>veya <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">yedincisi</span></span> olduğu söylenir. Müslüman olduğu zaman daha <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">on yedi </span></span>yaşında bir delikanlıydı. Bu hâlini “Müslüman olduğumda yüzümde henüz tüy yoktu” diye anlatmıştı. Onun bir özelliği de <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah yolunda ilk ok atan </span></span>ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ilk kan döken</span></span> kimse olmasıdır. İlk kan dökmesi olayı şudur:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Sa`d radıyallahu anh İslâmiyet’i kabul ettiği zaman müşriklerden biri ona hakaret etti. O da bir devenin çene kemiğini kaptığı gibi adamın başını yardı. Allah yolunda yere düşen ilk kan bu oldu. Uhud Gazvesi’nde düşmana bin ok attı. Bu savaşta Resûl-i Kibriyâ Efendimiz ona bir yandan ok veriyor, bir yandan da:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Anam, babam sana fedâ olsun, ey Sa`d! At!” </span></span>buyurarak kendisini destekliyordu. Bütün savaşlarda Hz. Peygamber’in yanından ayrılmadı ve onun daha nice hayır dualarını aldı. Onun başarılarını artıran Fahr-i Cihan Efendimiz’in:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Yâ Rabbî! Okunu doğrult ve duasını kabul et!” </span></span>şeklindeki niyâzlarıdır. Bu sebepledir ki, Hz. Sa`d attığını vurur, Cenâb-ı Hakk’a arzettiği dualar kabul edilirdi. Bunu bilenler onun bedduasını almaktan korkarlardı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Resûl-i Ekrem’in hadîs-i şerîfte haber verdiği mûcize gerçekleşti ve nice ülkeler onun eliyle fethedilerek İslâm diyârı oldu. İran fâtihlerinin ilki, Kâdisiyye Savaşı’nın başkumandanı ve Kûfe’nin kurucusu o idi. Daha sonra Kûfe valisi oldu.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Ömer, kendisinden sonraki halifeyi seçecek altı kişilik heyette Sa`d’ı da görevlendirdi. Sa`d İbni Ebû Vakkâs, Hz. Osman şehid edildikten sonra bir köşeye çekildi ve hiçbir olaya karışmadı. Onun bu tutumunu Hz. Ali şöyle değerlendirmişti:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- Sa`d ile Abdullah İbni Ömer’in bu tarafsız davranışları çok yerindedir. Bu olaylarda bir köşeye çekilmekte günah varsa, herhâlde o günah küçüktür. Sevap varsa, o da şüphesiz çok büyüktür.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Sa`d İbni Ebû Vakkâs seksen yıldan fazla bir hayat sürdü. Hadîs-i şerîfte anlatılan olayın meydana geldiğinde sadece bir kızı olmakla beraber, sonraları birkaç defa evlendi ve birçok çocuğu oldu. Nihayet hicretin 55. yılında Medine’de hastalandı. Vefatının yaklaştığını hissedince, sakladığı eski bir abayı getirterek:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- Benim kefenim bu olsun. Zira Bedir Gazvesi’nde düşmanlarla çarpışırken üzerim de bu cübbe vardı. Şimdiye kadar onu bu maksatla saklamıştım, dedi. Aşere-i mübeşşere’den en son vefat eden o oldu.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Rivayet ettiği 215 hadisin 115 tanesi hem Buhârî’nin, hem de Müslim’in Sahîh’lerinde yer aldı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisimizde anlatılan olayın geçtiği Vedâ Haccı, hicretin onuncu yılında yapıldı. Bundan üç ay kadar sonra da Sevgili Efendimiz Mevlâ’sına kavuştu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i şerîfte, bir kimsenin malının ne kadarını Allah rızâsı için dağıtılmak üzere vasiyet edebileceği anlatılmaktadır. Görüldüğü üzere çocukları ve yakın mirasçıları bulunan bir kimse, malının <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">üçte biri</span></span>nden fazlasını dağıtılmak üzere vasiyet etmeyecektir. Uzak yakın hiçbir mirasçısı bulunmayan kimsenin, malının üçte birinden fazlasını vasiyet edip edemeyeceği tartışmalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hanefîler ile Mâlikîler mirasçısı bulunmayan kimsenin bütün malını vasiyet edebileceğini söylemişler; öteki mezhep imamları da mirasçısı olmayanın mirasçısı beytülmâldir düşüncesiyle bu görüşe karşı çıkmışlardır. Şayet mirasçılar, malın üçte birinden fazlasının vasiyet edilmesine itiraz etmezlerse, üçte birden fazlasını dağıtmakta hiçbir sakınca yoktur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Görüldüğü üzere Peygamber Efendimiz, varlıklı bir kimsenin malını hibe ve vasiyet ederken ölçülü davranmasını tavsiye etmektedir. Zengin bir kimsenin bütün malını fakir fukaraya dağıtması, ilk bakışta câzip ve imrenilecek bir davranış gibi görülebilir. Fakat bir aile servetinin tamamen elden çıkmasına yol açan bu aşırılık, mirasa muhtaç olan birçok kimsenin zor durumda kalmasına sebep olabilir. İşte bunun için güzel dinimiz mirasçının elini tutmuş, ona en uygun davranışı tavsiye etmiş, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">geride kalanları düşünmeyi</span></span>, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">onları kimseye muhtaç etmemeyi </span></span>öğütlemiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sa`d İbni Ebû Vakkâs’ın malını Allah rızâsı için harcamak istemesi, Peygamber Efendimiz’in de buna belli şartlarda izin vermesi, varlıklı kimselerin daha hayatta iken iyilik yapmaları gerektiğini göstermektedir. Çünkü o serveti dişiyle tırnağıyla kazanan adamın ölümüyle birlikte mirasçılar genellikle hayır yapmamakta, ellerine geçirdikleri o hazır malı har vurup harman savurarak harcayıp tüketmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İnsan aklı başındayken ve malının üzerinde istediği tasarrufu yapmaya sahipken onu en uygun yerlere harcamalı ve âhiretini daha dünyadayken yapmaya bakmalıdır. Bununla beraber yakın mirasçılar daima gözetilmeli, onların iyiliği düşünülmeli ve kimseye muhtaç olmamaları sağlanmalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hayır ve iyilik yapmanın çok çeşitli yolları bulunduğuna işaret eden Peygamber Efendimiz, buna bir misâl vermek istemiş, misâli de üzerinde her zaman önemle durduğu bir konudan seçmiştir: <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İnsanın hayat arkadaşı olan hanımıyla hoşca geçinmesi.</span></span> Eşiyle iyi geçinmeye çalışan kimse hem hayat arkadaşını mutlu eder, hem de kendisi mutlu olur. 294 numaralı hadiste tekrar edileceği üzere yemek yerken eşini sevindirmek için onun ağzına verilen lokmayla bile hayır ve iyilik yapılmış olur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Aile huzurunu sağlamak için yapılan benzeri davranışlar, başkalarına ne kadar basit ve önemsiz gelirse gelsin, Allah rızâsını kazanmak niyetiyle yapıldığı takdirde nafile bir ibadet sayılır ve insana sevap kazandırır. Böylece niyet ve ihlâsın önemi bir kere daha ortaya çıkmaktadır. Aile fertlerini geçindirmek için uğraşıp didinen kimse önemli bir görevi yapmış, bir sorumluluktan kurtulmuş olur. Bu işi yaparken bir de Allah rızâsını kazanmayı düşünmüşse, hem vazifesini yapmış hem de sevap kazanmış olur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i şerîfin sonunda görüldüğü üzere Sa`d İbni Ebû Vakkâs Peygamber Efendimiz’e özel bir soru sordu: Siz ashâb ile Medine’ye döneceksiniz de ben burada ölüp kalacak mıyım? Ben bu şehirden Medine’ye Allah rızâsı için hicret etmiştim; şimdi burada ölüp kalırsam hicret sevabını yitirmiş olur muyum? diye durumunu öğrenmek istedi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûl-i Ekrem Efendimiz Sa`d’ın ölüp ölmeyeceğini elbette bilemezdi. O esnâda Allah Teâlâ Resûlü’ne bu sorunun cevabını bildirdi. Nebiyy-i Muhterem Efendimiz de Sa’d’ın bu hastalık yüzünden ölmeyeceğini, daha nice güzel hizmetler yapacağını söyleyerek bir mûcizeyi gerçekleştirmiş oldu. Nitekim Hz. Sa`d bu olaydan sonra 45 yıl daha yaşadı. İslâm’a ve müslümanlara pek çok hizmet etti.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Şunu iyi bilmek gerekir ki, Peygamber Efendimiz’in geleceğe dönük haber vermesi, onun gaybı bildiği anlamına gelmez. Cin sûresinin 26. âyetinde belirtildiği üzere <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">görünmeyen âlemin sırlarını sadece Allah Teâlâ bilir ve bu sırlardan dilediği kadarını peygamberine bildirir.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûlullah Efendimiz’in <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Acınacak durumda olan Sa`d İbni Havle’dir”</span></span> buyurduğu bu zât, önce Habeşistan’a, sonra Medine’ye hicret etmiş, Bedir, Uhud ve Hendek Gazveleri başta olmak üzere birçok savaşa katılmış bir sahâbîdir. Vedâ haccı sırasında Mekke’de vefât etmiştir. Sahâbîler, Allah rızâsı için terkedip gittikleri bir yere geri dönüp orada ölmeyi doğru bulmazlar, hicret ettikleri yerde ölmeyi arzu ederlerdi. Sa`d İbni Ebû Vakkâs’ın Mekke’de ölüp kalacak mıyım? diye sorması üzerine, Efendimiz onun adaşı olan ve bir müddet önce Mekke’de vefât eden Sa`d İbni Havle’yi hatırladı ve kaybettiği bazı sevaplar dolayısıyla onun adına üzüldü.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûl-i Ekrem’in Hz. Sa’d’ı ziyareti 917 numara ile tekrar gelecektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. İyi niyetle yapılan işler insana sevap kazandırır. Allah rızâsı gözetilerek aile fertlerine yapılan harcamalar ve hatta bu düşünceyle yapılan şakalaşmalar nâfile ibadet sayılır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Peygamber Efendimiz hastalanan sahâbîlerini ziyaret ederdi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Hastalık Allah Teâlâ’nın insanı deneme yollarından biridir. Bu sebeple hasta olan kimse hâlinden şikâyet etmemelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Meşrû yollarla zengin olmak, malını Allah yolunda harcamak, mirasçılarını ve yakın akrabalarını kimseye muhtaç olmayacak durumda bırakmak iyi bir davranıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Hasta iken malın üçte birinden fazlası sadaka olarak dağıtılamaz, dağıtılması da vasiyet edilemez. Hastalanmadan önce ise üçte birle sınırlı kalmadan istendiği kadar harcanabilir. Ölümünden sonra geride fazla malı kalmayacak kimse hiç vasiyet etmemeli, herşeyini mirasçılarına bırakmalıdır</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">6. Allah Teâlâ Peygamber Efendimiz’e ileride olacak bazı şeyleri haber vermiş, o da bunlardan uygun gördüklerini ashâbına bildirmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">8- وَعَنْ أبي هُريْرة عَبْدِ الرَّحْمن بْنِ صخْرٍ رضي الله عَنْهُ قال : قالَ رَسُولُ الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: «إِنَّ الله لا يَنْظُرُ إِلى أَجْسامِكْم ، وَلا إِلى صُوَرِكُمْ ، وَلَكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ وَأَعمالِكُمْ » رواه مسلم .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">8.</span></span> Ebû Hüreyre Abdurrahman İbni Sahr <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh’</span>den rivayet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- “</span>Allah Teâlâ sizin bedenlerinize ve yüzlerinize değil, kalblerinize bakar.”</span></span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslim, Birr 33. Ayrıca bk. İbni Mâce, Zühd 9</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ebû Hüreyre</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Müslüman olmadan önceki adı Abdüşems idi. Müslüman olduktan sonra Abdurrahman adını aldı. Birgün elbisesinin içinde bir kedi götürüyordu. Kendisini gören Resûl- i Ekrem Efendimiz:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- O nedir? diye sordu. Ebû Hüreyre:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- Kedi, diye cevap verdi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz ona “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kedicik babası” </span></span>anlamında:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- Ebû Hüreyre! diye takıldı. O günden sonra bu künye ile tanındı ve asıl adı unutuldu. Kendisine Resûl-i Ekrem’in verdiği bu künye ile hitâp edilmesinden pek hoşlanırdı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Ebû Hüreyre hicretin yedinci yılında müslüman oldu. Mescid-i Nebevî’nin sofasında yatıp kalkan ve kendilerine <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ashâb-ı Suffe </span></span>denen fakir müslümanlardan biriydi. Gece gündüz Peygamber Efendimiz’den ayrılmaz, ondan duyduğu hadisleri öğrenmeye çalışırdı. Peygamber Efendimiz’in hayatının son üç senesinde bizzat kendisinden ve diğer büyük sahâbîlerden duyduğu mükerrerleriyle birlikte 5374 hadîs-i şerîf rivayet etmiştir. Böylece ashâb-ı kirâmdan en çok hadis rivayet eden o olmuştur. Rivayetlerinin 609 tanesi hem Buhârî’ nin, hem de Müslim’in Sahîh’lerinde bulunmaktadır.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Kendisine pek çok hadis rivayet ettiğini söyleyenlere:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- Muhâcirînden olan kardeşlerimizi ticaretleri ve çarşılarda olan alış verişleri, ensardan olan kardeşlerimizi ziraatları ve hurmalıkları meşgul ederdi. Ben ise karın tokluğuna Hz. Peygamber’den ayrılmaz, onların bulunmadıkları zamanlarda Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanında bulunur ve onların ezberlemediklerini ezberlerdim, cevabını vermiştir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Ebû Hüreyre’den 800’den fazla sahâbî ve tâbiî hadis rivayet etmiştir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Ömer’in hilâfeti zamanında bir müddet Bahreyn valiliği yapmış, sonra da hiçbir idârî görev kabul etmeyerek Medîne-i Münevvere’de yaşamıştır. Hicretin 59. yılında Medine’de 78 yaşında iken Allah’ın rahmetine kavuşmuştur.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İnsanlar genellikle dış görünüşe önem verirler. Güzel ve yakışıklı olanlarla varlıklı kimseler toplumda daha büyük itibar görürler. Çirkin ve fakir olanlara pek değer verilmez. Bu ölçüler ruh ve gönül dünyasını tanımayan sığ ve sathî kimselerin değer ölçüleridir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah Teâlâ ise insanların davranışlarını iyi ve kötü olarak değerlendirirken ne beden güzelliğine, ne de mal varlığına bakar; çünkü bunlar gelip geçici değer ölçüleridir. Önemli olan <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ruh güzelliği</span></span> ve<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> gönül zenginliği</span></span>dir. Daha da önemlisi bu ruh güzelliği ile gönül zenginliğinin <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">iyi hâl</span></span>, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">güzel davranış</span></span> ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">samimi ibadetler</span></span> olarak dışa yansımasıdır. İnsanlara iyilik yapma heyecanıyla, Allah’a kulluk edebilme aşkıyla yaşamaktır. Kalıcı olan, insanın gerçek değerini ortaya çıkaran işte bu meziyetleridir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i şerîfin <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Sahîh-i Müslim</span>’deki bir başka rivayetinde Allah Teâlâ’nın kalble birlikte davranışlara ve ibadetlere değer verdiğini Peygamber Efendimiz şöyle belirtmektedir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“ Allah Teâlâ sizin yüzlerinize ve mallarınıza değil, kalblerinize ve amellerinize bakar” </span>(Müslim, Birr 34).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah Teâlâ’nın kalbe ve davranışlara bakması demek, kalbin ve davranışların iyi olması hâlinde, onların sahibine sevap ve mükâfat vermesi demektir. Bir âyet-i kerîmede Allah Teâlâ’nın maddî görüntülere değer vermediği, insanda mânevî güzellik aradığı şöyle ifade edilmiştir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Sizi yanımızda değerli kılacak olan ne mallarınız, ne de evlatlarınızdır. Ancak imân edip güzel ve hayırlı işler yapanların durumu başkadır. Onlara yaptıklarının kat kat fazlasıyla mükâfat verilecektir” </span></span>[Sebe’ sûresi (34), 37].</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûl-i Ekrem Efendimiz’in, kendi mübârek göğsüne, daha doğrusu kalbine işaret ederek üç defa: <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Takvâ işte şuradadır”</span> (Müslim, Birr 32; Tirmizî, Birr 18) buyurması, insanın gerçek değerinin ihlâslı bir kalbe sahip olmasıyla anlaşılacağını göstermektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Helâller ile haramların kesin surette belli olduğunu, şüpheli görünen davranışlardan sakınmak gerektiğini açıkladığı meşhur hadîs-i şerîfin sonunda Peygamber Efendimiz kalbin önemini şöyle belirtir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“ Şunu iyi bilin ki, insan vücudunda küçük bir et parçası vardır. Eğer bu et parçası iyi olursa, bütün vücut iyi olur; bozulursa, bütün vücut bozulur. İşte bu et parçası kalbdir” </span>(Buhârî, Îmân 39; Müslim, Müsâkât 107,108).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu hadis 1574 numaralı hadisin içinde tekrar gelecektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Allah Teâlâ ibadetleri ve güzel davranışları değerlendirirken samimiyet derecesini, ihlâs ve iyi niyeti esas alır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Kalb, Allah’ın çok değer verdiği, devamlı surette bakıp kontrol ettiği bir merkezdir. Bu sebeple onu kötü duygulardan arındırmak, dinin tavsiye ettiği güzel hâl ve davranışlara sahip kılmak gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. İbadetleri makbul ve değerli kılan kalbdir. Bu sebeple öncelikle kalbi kin ve haset gibi mânevî ve ictimâî hastalıklardan arındırmalı, mükemmel hâle getirmeye çalışmalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">9- وعَنْ أبي مُوسَى عبْدِ اللَّهِ بْنِ قَيْسٍ الأَشعرِيِّ رضِي الله عنه قالَ: سُئِلَ رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم عَنِ الرَّجُلِ يُقاتِلُ شَجَاعَةً ، ويُقاتِلُ حَمِيَّةً ويقاتِلُ رِياءً ، أَيُّ ذلِك في سَبِيلِ اللَّهِ؟ فَقَالَ رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « مَنْ قاتَلَ لِتَكُون كلِمةُ اللَّهِ هِي الْعُلْيَا فهُوَ في سَبِيلِ اللَّهِ » مُتَّفَقٌ عليه  </span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">9.</span></span> Ebû Mûsâ Abdullah İbni Kays el-Eş`arî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">anh </span>şöyle dedi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’e:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Biri cesaretini göstermek, diğeri milletini korumak, öteki kendine yiğit adam dedirtmek için savaşan kimselerden hangisi Allah yolundadır? diye soruldu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şu cevabı verdi:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Kim, İslâmiyet daha yüce olsun diye savaşıyorsa, o Allah yolundadır.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, İlim 45, Cihad, 15, Farzu’l-humüs 10, Tevhîd 28; Müslim, İmâre 150, 151. Ayrıca bk. Tirmizî, Fezâilü’l-cihad 16; Nesâî, Cihad 21; İbni Mâce, Cihad 13</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ebû Mûsâ el-Eş`arî</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Yemen’in Zebid bölgesinde yaşayan ve güzel davranışlarıyla Hz. Peygamber’in takdirini kazanan Eş’arîlerdendir. Hz. Peygamber’in İslâm’a davet ettiğini duyunca, onu görmek üzere iki ağabeyi ve 52 kişiyle birlikte bir gemiye binip yola çıktılar. Fakat fırtına onları Habeşistan’a sürükledi. Karaya çıkınca, Peygamber Efendimiz’in amcasının oğlu Ca`fer-i Tayyâr ile birçok müslümanın orada olduğunu öğrenip sevindiler. Hicretin 7. yılında (628) Medine’ye döndüler. Önce Habeşistan’a sonra da Medine’ye giderek iki hicret yaptıklarını ve bu sebeple Allah’ın rızâsını kazandıklarını Resûl-i Ekrem Efendimiz’den duyunca çok sevindiler. Ebû Mûsâ el-Eş`arî o tarihten sonra Peygamber Efendimiz’den hiç ayrılmadı. Onun maiyyetinde bütün savaşlara katıldı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Ömer ve Hz. Osman devirlerinde yıllarca Basra ve Kûfe valiliği yaptı. Birçok beldenin İslâm topraklarına katılmasını sağladı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Ashâb-ı kirâm’ın en büyük altı âliminden biri sayılırdı. Kur’ân-ı Kerîm’i bizzat Peygamber Efendimiz’den öğrendi, Basralılara ve Kûfelilere yıllarca Kur’an öğretti. Çok güzel bir sesi vardı. O Kur’an okumaya başlayınca herkes derin bir huşû ile dinlerdi. Bir gece Resûl-i Ekrem Efendimiz Hz. Âişe’yle birlikte onun Kur’an okuyuşunu dinledikten sonra, kendisine <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Dâvûd’unkine benzer bir ses verildiğini</span></span> söyledi. Hz. Ömer onun Kur’an okumasını istediği zaman:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- Ebû Mûsâ! Bize Rabbimizi hatırlat! </span></span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">derdi.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Ebû Mûsâ uzun yıllar idarecilik yapmasına rağmen dünya malına hiç iltifat etmedi. Herkese Hz. Peygamber zamanında yaşadıkları mütevâzi hayattan örnekler vererek sâde yaşamanın güzelliğini anlattı.Çok hayâlı bir insandı. Geceleri uyurken vücudunun açılabileceğini düşünerek bir nevi pijamayla yatardı. Allah’tan utandığı için karanlıkta iki büklüm yıkandığını söylerdi. Talebelerini yumuşak kalbli olmaya teşvik eder, Allah korkusundan dolayı ağlamayı tavsiye eder ve:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- Ağlayamıyorsanız, ağlamaya gayret edin! </span></span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Zira cehennem ehli, göz pınarları kuruyana kadar ağlayacak, sonra içinde gemiler yüzecek kadar kanlı yaşlar dökecekler, derdi.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Ebû Mûsa el-Eş`arî 360 hadis rivayet etmiştir. 63 yıllık hayatının çoğu İslâm’a ve insanlara hizmet etmekle geçen bu muhterem sahâbî, hicretin 42. yılında (662) Kûfe’de, bir rivayete göre de Mekke’de vefat etti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i şerîfin muhtelif rivayetlerinde görüldüğü üzere, cesaretini göstermek, milletini korumak ve kendine yiğit adam dedirtmek gibi gayelerden başka, sırf ganimet elde etmek ve öfkesini yatıştırmak için savaşanların hâli de Peygamber Efendimiz’e sorulmuştur. Bu düşüncelerle savaşanlardan hiçbirinin Allah yolunda cihad etmiş olamayacağını kesin bir dille açıklayan Resûl-i Ekrem Efendimiz, 1346 numara ile tekrar görüleceği üzere ancak İslâmiyet’i yayıp yaşatmak (i`lâ-yi kelimetullah) için savaşanların Allah yolunda cihad etmiş sayılacağını belirtmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisin metninde geçen <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">kelimetullah</span></span> sözüyle, kelime-i tevhîd yâni <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah</span></span> kastedilmiştir. İslâm’ı en iyi ve en kısa bir şekilde ifade eden kelime-i tevhîd müslümanların parolası gibidir. Müslümanın en önemli görevi, dilinden düşürmediği bu aziz kelimeyi ufukların ötesine götürmek, başkalarının da Allah’ı tanımak suretiyle mutlu olmasını sağlamaktır. Cihad bu demektir. O hâlde böylesine yüce bir gaye için savaşmak varken, nefsânî duygular ve basit çıkarlar için vuruşmak elbette yanlıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah’ın rızâsını kazanmak için savaşmak ön planda geldiği takdirde, zikredilen diğer hedeflerin gözetilmesi asıl maksada zarar vermez. Meselâ milletini korumak için vuruşan kimsenin asıl gayesi Allah’ı hoşnut etmek, İslâm yurduna düşman ayağı bastırmamak ise, kendi milletini koruma duygusu bu hedefe ters değildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İnsanoğlunun yaptığı her harekette <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">niyetine bakıldığı</span></span> bu hadiste bir kere daha ortaya konmaktadır. Demek oluyor ki, bir can pazarı olan savaşta ölünce şehid, kalınca gâzi sayılabilmek için <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah’a hizmet aşkının ön planda tutulması</span></span> gerekmektedir. Bunu Ebû Ümâme el-Bâhilî’nin rivayet ettiği şu hadîs-i şerîf daha açık bir şekilde ortaya koymaktadır:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Adamın biri Resûl-i Ekrem’e gelerek:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Para ve şöhret için savaşan bir adam sevap kazanır mı? diye sordu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamber Efendimiz:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- “Hiçbir şey kazanamaz”</span>, buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Adam bu soruyu Resûl-i Ekrem’e üç defa sordu. Her defasında da aynı cevabı aldı. Sonra Hz. Peygamber sözünü şöyle tamamladı:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Allah Teâlâ sadece kendi rızâsı için yapılan ibadetleri kabul eder, başkasını değil”</span></span></span> (Nesâî, Cihad 24).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. İşler değerlendirilirken hangi maksatla yapıldığına bakılır. İyi niyetle yapılmışsa Allah katında makbul olur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Allah’ın rızâsını kazanmak için savaşmak yerine menfaat ve nefsi tatmin için vuruşmak doğru değildir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Dünyaya gönül bağlamak, insanı yüce hedeflere varmaktan alıkoyan basit ve önemsiz bir uğraştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Cihad gibi en önemli bir görev bile, ancak ihlâs ile yapılırsa bir kıymet ifade eder.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">10- وعن أبي بَكْرَة نُفَيْعِ بْنِ الْحَارِثِ الثَّقفِيِّ رَضِي الله عنه أَنَّ النَّبِيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال: «إِذَا الْتَقَى الْمُسْلِمَانِ بِسَيْفَيْهِمَا فَالْقَاتِلُ وَالْمَقْتُولُ فِي النَّارِ» قُلْتُ : يَا رَسُول اللَّهِ ، هَذَا الْقَاتِلُ فمَا بَالُ الْمَقْتُولِ ؟ قَال: «إِنَّهُ كَانَ حَرِيصاً عَلَى قَتْلِ صَاحِبِهِ» متفقٌ عليه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">10.</span></span> Ebû Bekre Nüfey` İbni Hâris es-Sekafî <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anh</span>’den rivayet edildiğine göre Peygamber <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“İki müslüman birbirine kılıç çektiği zaman, öldüren de, ölen de cehennemdedir”.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bunun üzerine ben:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Yâ Resûlallah! Öldürenin durumu belli, ama ölen niçin cehennemdedir? diye sordum.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Resûl-i Ekrem <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- “Çünkü o, arkadaşını öldürmek istiyordu”</span></span> buyurdu.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Îmân 22, Diyât 2, Fiten 10; Müslim, Kasâme 33, Fiten 14, 15. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Fiten 5; Nesâî,Tahrîm 29, Kasâme 7; İbni Mâce, Fiten 11</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ebû Bekre es-Sekafî</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Ebû Bekre Tâiflidir. Annesi ve babası köle olduğu için o da köle sayılıyordu. Müslümanlar Tâif’i kuşattıkları zaman Peygamber Efendimiz, gelip müslümanlara katılan hürler serbest, köleler hür olacak diye ilân etti. Ebû Bekre Tâif kalesinden aşağı, bekre denen bir kuyu çıkrığı ile inerek gelen 23 köleden biriydi. Bu sebeple Peygamber Efendimiz ona Ebû Bekre diye iltifat etti. O günden sonra hep bu künye ile anıldı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Ebû Bekre çok ibadet etmesiyle tanınan bir sahâbî idi. Rivayet ettiği bu hadîs-i şerîfi hayatı boyunca tatbik etti. Bu sebeple de ashâb-ı kirâm arasında çıkan anlaşmazlıkların hiçbirine katılmadı. Hatta onun “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bir müslüman kılıcını çekip beni öldürmeye kalksa, ona engel olmam” </span></span>dediği nakledilir. Kendisinden 132 hadis rivayet edilmiştir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hicretin 51. yılında (671) Basra’da vefat etti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müslümanların kardeş oldukları Allah Teâlâ tarafından açıkca belirtilmiştir [Hucurât sûresi (49), 10]. Kardeşlerin birbirine silah çekmesi olacak şey değildir. Onlar silahlarını din kardeşlerine değil, İslâm düşmanlarına karşı çekmek zorundadır. Müslümanların birbirini öldürmeye kalkması şu âyet-i kerîmeyle kesin bir şekilde yasaklanmıştır:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Kim bir mü’mini kasten öldürürse, cezası, içinde ebediyyen kalacağı cehennemdir” </span></span>[Nisâ sûresi (4), 92]. Yanlışlıkla öldürme durumunda ise, ebediyyen cehennemde kalmak söz konusu değildir. Fakat -yukarıdaki âyetin bir öncesinde belirtildiği üzere- yanlışlıkla öldürmenin de değişik cezaları vardır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i şerîfte kılıcın zikredilmesi, o devrin kavga ve savaş âletlerinin başında kılıcın gelmesi sebebiyledir. Bugün kılıcın karşılığı tabanca ve benzeri öldürücü âletlerdir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamber Efendimiz’in, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">müslüman kardeşine silah çekip öldürenin ve bu esnada ölenin cehennemlik olduğunu</span> belirtmesi üzerine Ebû Bekre, öldürenin neden cehenneme gittiğini anladığını, ama öldürülenin niçin cehennemlik olduğunu anlamadığını söyledi. Bunun üzerine Efendimiz, o kimseyi cehennemlik yapan şeyin, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">kardeşini öldürmeye kalkması</span> olduğunu belirtti.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kendisine silah çekilen bir kimse, hasmını öldürmeyi düşünmeden, sadece nefsini müdâfaa etmek için silahını çekse ve onu öldürmek zorunda kalsa, katil sayılmaz. Çünkü o nefsini müdâfaa etmek zorunda kalmıştır. Nefsini müdâfaa etmek ise, dinin emridir. Nitekim 1360 nolu hadiste göreceğimiz üzere sahâbîlerden biri ile Peygamber Efendimiz arasında şöyle bir konuşma geçer:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Yâ Resûlallah! Adamın biri gelip malımı elimden almaya kalksa, ne yapmalıyım?</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- “Malını ona verme!”</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ya adam benimle kavga etmeye kalkarsa?</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- “Sen de onunla dövüş!”</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ya beni öldürürse?</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- “Şehid olursun.”</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">- Ben onu öldürürsem?</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- “O cehennemlik olur”</span> (Müslim, Îmân 225).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bir insanın âhiret hayatını da mahvederek ebediyyen cehennemde kalmasına yol açan şey, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">bir müslümanı öldürmeye niyet etmesi ve bu konuda kararlı olmasıdır.</span></span> Zira ölenin de, öldürenin de hedefi, karşısındakinin hayatına son vermektir. Birinin ötekinden farkı, daha atılgan davranıp muhâtabını öldürmesidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Haksız yere birini öldüren kimse yaptığına pişman olarak samimiyetle tövbe ettiği takdirde, Allah Teâlâ dilerse onu affedebilir. Böyle birinin bağışlanmayacağını söyleyen âlimler de vardır. Fakat <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">şirk dışındaki bütün günahları Allah Teâlâ’nın bağışlayabileceği</span></span> âyet-i kerimeyle belirlendiğine göre [Nisâ (4), 48, 116] Allah Teâlâ dilerse bunları da bağışlar veya cezalandırır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadisimizin <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Kim bir mü’mini kasten öldürürse, cezası, içinde ebediyyen kalacağı cehennemdir”</span></span> âyet-i kerîmesini açıkladığı söylenebilir. Dikkat edileceği üzere Peygamber Efendimiz hem ölen hem de öldüren hakkında “müslüman” kelimesini kullanmıştır. Demek oluyor ki, birbirini kasten öldürenler büyük günah işlemekle beraber müslümanlıktan çıkmazlar. Allah’a şirk koşmayan kimsenin ebediyyen cehennemde kalmayacağı, cezasını çektikten sonra cehennemden çıkacağı bilindiğine göre, birbirini öldüren müslümanların da ebediyyen cehennemde kalmayacağı anlaşılmaktadır. Demek oluyor ki, âyet-i kerîme yapılan günahın büyüklüğünü belirtmekte, bu işe teşebbüs edecek olanları ağır ceza ile tehdit etmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu hadîs-i şerîf münasebetiyle iki büyük ashâb kitlesinin birbiriyle yaptığı savaşlar hâtıra gelmekte ve onların durumu merak edilmektedir. Bu konuda söylenecek en doğru ve kestirme cevap şudur:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Onlar ashâb ve müctehid kimselerdi. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Mü’minlerden iki grup birbiriyle çarpışırlarsa, aralarını düzeltin”</span></span> [Hucurât sûresi (49), 9] âyet-i kerîmesi gereğince zan ve kanaatlerine göre bir tarafı haklı buldular ve o tarafta yer aldılar. Maksatları birilerini öldürmek, karışıklık çıkarmak değil, müslümanların arasını bulmaktı. Şüphesiz bu olayların çıkmasına sebep olanlardan biri haklıydı. Haklı olmayan tarafta yer alan sahâbîlerin niyeti haksızı savunmak değildi. Onların düşüncesine göre de tuttukları taraf haklı idi. İctihâdında haklı olanın iki sevap, yanılan âlimin ise bir sevap kazandığı bilinen bir gerçektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu olaylarda iki gruba ayrılan ashâbın birbirine bakışını, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Ali</span></span>’nin karşı grup hakkında söylediği şu söz ne güzel ifade etmektedir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Bunlar bize karşı haksızlık eden kardeşlerimizdir.”</span></span> Herşeye rağmen onlar yine de biribirlerine kardeş gözüyle bakıyorlardı. Onların bu bakış açısına iltifat etmeyerek taraflardan birini itham etmeye kalkmak, aradan geçen bunca yüzyıldan sonra bizi doğruya götürmez.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hiçbir zaman unutulmamalıdır ki, Allah Teâlâ onları: <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Siz insanların arasına çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz”</span></span> [Âl-i İmrân (3), 110] diye methetmiştir. “En hayırlıları” eleştirme yetkisini kendisinde bulanların onlardan da hayırlı olması, değilse susması gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Günah işlemeye niyet edilerek kesin karar verilir, bu kararı kalb de onaylarsa, artık o günah işlenmiş sayılır (12. hadiste bu konu ele alınacaktır).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Allah’ın verdiği canı haksız yere alma yetkisi kimseye verilmemiştir. Bu sebeple birini öldürmeye kalkmak, Allah’a ait yetkiye müdâhale etmek olduğundan cezası cehennemdir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. İyiliklerde olduğu gibi kötülüklerde de niyete bakılır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">11- وَعَنْ أبي هُرَيْرَةَ رَضِيَ الله عنه قال: قال رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : «صَلاَةُ الرَّجُلِ في جماعةٍ تَزيِدُ عَلَى صَلاَتِهِ في سُوقِهِ وَبَيْتِهِ بِضْعاً وعِشْريِنَ دَرَجَةً ، وذلِكَ أَنَّ أَحَدَهُمْ إِذا تَوَضَّأَ فَأَحْسَنَ الْوُضُوءَ ، ثُمَّ أَتَى الْمَسْجِد لا يُرِيدُ إِلاَّ الصَّلاَةَ ، لا يَنْهَزُهُ إِلاَّ الصَّلاَةُ ، لَمْ يَخْطُ خُطْوَةً إِلاَّ رُفِعَ لَهُ بِها دَرَجَةٌ ، وَحُطَّ عَنْهُ بِهَا خَطيئَةٌ حتَّى يَدْخُلَ الْمَسْجِدَ ، فَإِذَا دَخَل الْمَسْجِدَ كَانَ في الصَّلاَةِ مَا كَانَتِ الصَّلاةُ هِيَ الَّتِي تَحْبِسُهُ ، وَالْمَلائِكَةُ يُصَلُّونَ عَلَى أَحَدِكُمْ ما دام في مَجْلِسهِ الَّذي صَلَّى فِيهِ ، يقُولُونَ : اللَّهُمَّ ارْحَمْهُ ، اللَّهُمَّ اغْفِرْ لَهُ ، اللَّهُمَّ تُبْ عَلَيْهِ ، مالَمْ يُؤْذِ فِيهِ ، مَا لَمْ يُحْدِثْ فِيهِ » متفقٌ عليه ،وهَذَا لَفْظُ مُسْلمٍ . وَقَوْلُهُ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : «ينْهَزُهُ » هُوَ بِفتحِ الْياءِ وَالْهاءِ وَبالزَّاي : أَي يُخْرِجُهُ ويُنْهِضُهُ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">11. </span></span>Ebû Hüreyre<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> radıyallahu</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">anh</span>’den rivayet edildiğine göre Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span> şöyle buyurdu:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Bir kimsenin câmide cemaatle kıldığı namaz, işyerinde ve evinde kıldığı namazdan yirmi küsur derece daha sevaptır. Şöyleki bir kişi güzelce abdest alır, sonra başka hiçbir maksatla değil, sadece namaz kılmak üzere câmiye gelirse, câmiye girinceye kadar attığı her adım sebebiyle bir derece yükseltilir ve bir günahı bağışlanır. Câmiye girince de, namaz kılmak için orada durduğu sürece, tıpkı namaz kılıyormuş gibi sevap kazanır. Biriniz namaz kıldığı yerden ayrılmadığı, kimseye eziyet etmediği ve abdestini bozmadığı müddetçe melekler:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allahım! Ona merhamet et!</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allahım! Onu bağışla!</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allahım! Onun tövbesini kabul et! diye ona dua ederler.”</span></span>                                                 </span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Salât 87, Ezân 30, Büyû` 49; Müslim, Tahâret 12, Mesâcid 272. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Salât 48; İbni Mâce, Tahâret 6, Mesâcid 14</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İslâmiyet birlik ve beraberliği vazgeçilmez görmüş, bunu sağlayacak hususlardan biri olan cemaatle namaz kılmaya büyük önem vermiştir. Bu sebeple evde ve işyerinde yalnız başına kılınan namaza nisbetle câmide diğer mü’minlerle birlikte kılınan namazı çok daha üstün görmüştür. Burada zikredildiği gibi cemaatle kılınan namaza, tek başına kılınan namazdan yirmi küsur, bazı rivayetlerde<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> yirmi beş</span></span>, hatta <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">yirmi yedi</span></span> misli sevap verilmesinin sebebi de budur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Evde ve işyerinde cemaatle kılınan namaz, câmide cemaatle kılınan namaz gibi değerli olmamakla beraber, tek başına kılınan namazdan elbette daha sevaptır. İşyerinde, daha yaygın ifadesiyle çarşı pazarda kılınan namaz o kadar makbul görülmemiştir. Zira işyerlerinde mal alınıp satılırken genellikle yalan söylenir, insanlar aldatılır, çeşitli haksızlıklar yapılır. Bunlara bir de müşteriyi kaçırmama telâşı, malını satma arzusu eklenince, işyerlerinde gönül huzuruyla namaz kılmak iyice zorlaşır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i şerîfimizde, namaz kılmak üzere câmiye gidecek kimsenin önce güzelce abdest alması istenmektedir. Güzelce abdest almak ifadesiyle,<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> abdest organlarının iyice yıkanması, abdestin sünnetlerine ve âdâbına uyulması</span></span> kastedilmektedir. Sonra da o kimsenin bir başka iş için değil, sadece cemaatle namaz kılmak için yola çıkması gerekmektedir. Yani <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ihlâs ve niyeti</span></span> tam olmalıdır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Evin câmiye uzak olması, câmiye girinceye kadar atılan her adım sebebiyle bir derece yükseltilmek ve bir günahı bağışlanmak imkânı verir. Resûl-i Ekrem Efendimiz bu konuya şöyle açıklık getirmektedir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Namaz sebebiyle en çok sevap elde edenler, cemaate en uzak yerlerden yürüyerek gelenlerdir”  </span>(Buhârî, Ezân 31).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Cemaatle kılınacak namazı beklemenin de ayrı bir sevabı vardır. İster câmide, ister bir başka yerde namaz vaktinin gelmesini bekleyen kimse, ibadet hâlindedir. Câmide bekleyenlerin kârı, hem ibadet ediyormuş gibi sevap kazanmak, hem de meleklerin duasını almaktır. Yalnız bu esnada bir inceliğe uymak gerekmektedir ki, o da kimseye eziyet etmemek ve abdestini bozmamaktır. Eziyetten maksat<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> dedi kodu yapmamak, eliyle ve diliyle birilerini incitmemektir.</span></span> Rûhânî birer varlık olan melekler, mescidde abdestsiz durulmasından rahatsız olurlar. İşte bu sebeple mescidde namazı beklerken abdestini bozmamak şartı ileri sürülmüştür.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Böylesi güzel duygularla, yani ihlâsla ve Allah’ın rızâsını kazanma düşüncesiyle kılınan namazın pek çok karşılığından biri 20 küsûr derece fazla sevap almaktır. Bu miktar bazı hadislerde 25, daha sahih olan bazılarında ise 27 derece olarak belirtilmiştir (bk. 1066. hadis). Derecelerin farklı olmasında, namaz kılan kimsenin ihlâsının, duyduğu huzur ve huşûun tesiri olduğu muhakkaktır. Mânevî bir huzur içinde kılınan namazın bir diğer karşılığı ise<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> meleklerin duasını </span></span>kazanmaktır. Dua eden bu melekler bizi koruyup gözeten hafaza melekleri olduğu gibi başka nevi melekler de olabilir. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Meleklerin salâtı </span></span>demek, onların mü’mine istiğfar etmesi, yani günahlarının affını dilemesi demektir. Şu halde melekler, namaz kılan kimseye hem istiğfâr hem de dua ederler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah Teâlâ’nın </span></span>meleklerin dua ve niyazlarını kabul ederek <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">kulunu mağfiret etmesi</span></span> demek, onun günahlarını bağışlaması demektir;<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> </span></span>kuluna <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">rahmet etmesi</span></span> ise ona bol bol ihsanda bulunması demektir. Bu hadis 1067 numara ile tekrar gelecektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Her işte olduğu gibi, namaz kılarken ve cemaatle namaza giderken ihlâslı olmak, sadece Allah rızâsını düşünmek gerekir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Cemaatle kılınan namaz, yalnız başına kılınan namazdan 27 derece daha faziletlidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Cemaatle namaz kılmak üzere mescide gitmek ve orada namaz vaktini beklemek, insana büyük sevaplar kazandırır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Mescidde abdestsiz durmak melekleri incittiği için, böyle yapanlar meleklerin duasından mahrum olurlar.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. Mescitte veya başka bir yerde namaz vaktinin girmesini beklemek sevaptır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">6. İşyerlerinde namaz kılmak, diğer yerlere nisbetle daha az sevap kazandırmakla beraber câizdir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">7. Usûlüne uyarak abdest alanlar, büyük sevap kazanırlar.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">12- وَعَنْ أبي الْعَبَّاسِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عبَّاسِ بْنِ عَبْدِ الْمُطَِّلب رَضِي الله عنهما، عَنْ رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم  ، فِيما يَرْوى عَنْ ربِّهِ ، تَبَارَكَ وَتَعَالَى قَالَ : «إِنَّ الله كتَبَ الْحسناتِ والسَّيِّئاتِ ثُمَّ بَيَّنَ ذلك : فمَنْ همَّ بِحَسَنةٍ فَلمْ يعْمَلْهَا كتبَهَا اللَّهُ عِنْدَهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى عِنْدَهُ حسنةً كامِلةً وَإِنْ همَّ بِهَا فَعَمِلَهَا كَتَبَهَا اللَّهُ عَشْر حَسَنَاتٍ إِلَى سَبْعِمَائِةِ ضِعْفٍ إِلَى أَضْعَافٍ كثيرةٍ ، وَإِنْ هَمَّ بِسيِّئَةِ فَلَمْ يَعْمَلْهَا كَتَبَهَا اللَّهُ عِنْدَهُ حَسَنَةً كامِلَةً ، وَإِنْ هَمَّ بِها فعَمِلهَا كَتَبَهَا اللَّهُ سَيِّئَةً وَاحِدَةً» متفقٌ عليه .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">12. Ebü’l-Abbâs Abdullah İbni Abbâs İbni Abdülmuttalib radıyallahu anhümâ’dan nakledildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Allah Teâlâ’dan rivayet ettiği bir hadiste şöyle buyurdu:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah Teâlâ iyilik ve kötülükleri takdir edip yazdıktan sonra bunların iyi ve kötü oluşunu şöyle açıkladı:</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kim bir iyilik yapmak ister de yapamazsa, Cenâb-ı Hak bunu yapılmış mükemmel bir iyilik olarak kaydeder.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Şayet bir kimse iyilik yapmak ister sonra da onu yaparsa, Cenâb-ı Hak o iyiliği on mislinden başlayıp yedi yüz misliyle, hatta kat kat fazlasıyla yazar.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kim bir kötülük yapmak ister de vazgeçerse, Cenâb-ı Hak bunu mükemmel bir iyilik olarak kaydeder.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Şayet insan bir kötülük yapmak ister sonra da onu yaparsa, Cenâb-ı Hak o fenalığı sadece bir günah olarak yazar.”</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Rikâk 31; Müslim, Îmân 207, 259. Ayrıca bk. Buhârî, Tevhîd 35; Tirmizî, Tefsîru sûre (6),10</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Abdullah İbni Abbas</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Peygamber’in amcası Abbas radıyallahu anh’ın oğludur. Annesi Hz. Hatice’den hemen sonra müslüman olan <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ümmü’l-Fazl Lübâbe</span></span>’dir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">İbni Abbas hicretten üç yıl önce Mekke’de doğunca, onu getirip Resûl-i Ekrem’in kucağına verdiler. Efendimiz mübarek ağzında çiğnediği bir hurmayı onun damağına çaldı. İbni Abbas<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> tahnik </span></span>denilen bu hâdise sebebiyle ashâb arasında pek üstün meziyetlere sahip olmuştur.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Daha sonraları Hz. Peygamber ona iki defa dua etmiş, bu dualarından birinde <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allahım! Onu büyük din âlimi (fakîh) yap ve ona Kur’an’ı öğret!” </span></span>buyurmuştur. Bu sebeple İbni Abbas Kur’ân-ı Kerîm’i en iyi bilen sahâbî olmuş, kendisine <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tercümânü’l-Kur’ân unvânı </span></span>verilmiştir. Ümmetin en âlimi anlamında <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hibrü’l-ümme </span></span>diye de anılmıştır.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Peygamber’in hanımlarından <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Meymûne </span></span>annemiz onun teyzesi idi. Bu sebeple bazı geceler Resûl-i Ekrem’in yanında kalır, onun fiil ve hareketlerini, ibadetlerini tâkip ederdi. Efendimiz’in vefatında henüz 13 yaşında olan İbni Abbas, zekâ ve anlayışı sebebiyle birçok defa Hz. Peygamber’in takdirini kazanmıştır. Talebelerine birgün tefsir, birgün siyer ve megâzî, birgün edebiyat, bir başka gün Arapların meşhur savaşları demek olan Eyyâmü’l-arab okuturdu.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Abdullah İbni Abbas’ı çok seven Hz. Ömer, onun görüşlerine pek değer verirdi. Hz. Ali devrinde Basra valiliği yaptı. Bir kısmını bizzat Hz. Peygamber’den duyduğu mükerrerleriyle birlikte 1660 hadis rivayet etmiştir.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">İbni Abbas hayatının son yıllarında gözlerini kaybetti. Bazı kaynaklar onun Kerbelâ Fâciası’na çok üzülüp ağladığını ve gözlerini bu yüzden yitirdiğini belirtirler.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Tefsir ve fıkıh ilimlerinde otorite, verdiği fetvâlarla meşhur ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">abâdile</span></span> diye anılan dört Abdullah’tan biri olan İbni Abbas, hicretin 68. yılında (687) Tâif’te 71 yaşında vefat etti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu hadîs-i şerîf, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Riyâzü’s-sâlihîn</span>’de geçecek olan kudsî hadislerin ilkidir. Bu tür hadisleri Peygamber Efendimiz ya arada hiçbir vasıta olmadan doğrudan doğruya Allah Teâlâ’dan almıştır veya Cenâb-ı Hak bu bilgileri Cebrâil <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">aleyhisselâm</span> aracılığıyla Peygamber Efendimiz’in kalbine iletmiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allah Teâlâ insanları yaratmadan önce nelerin iyi, nelerin kötü olduğunu tesbit ve takdir etmiş, sonra hafaza meleklerine emrederek bunları -herşeyin yazılı olduğu- <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">levh-i mahfûza</span></span> kaydettirmiştir. Daha sonra da iyi ve güzel dediği şeylerin neden iyi ve güzel olduğunu anlamamız, kötü ve çirkin dediği şeylerin neden kötü ve çirkin olduğunu kavramamız için bunları bize açıklamıştır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buna göre bir insan iyilik yapmaya niyet eder, sonra da herhangi bir engel sebebiyle bu iyiliği yapamazsa, Allah Teâlâ o kimseyi iyi niyeti sebebiyle ödüllendirmek ister ve yapmayı düşündüğü iyiliği yapmış sayarak ona bir sevap yazdırır. Buna göre iyi bir şeyi düşünmek bile iyilik sayılmaktadır. Bir düşüncenin ve hareketin iyilik olarak değerlendirilmesi için de, onu yapmaya niyet etmek şarttır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Şayet insan düşünüp yapmaya niyet ettiği o güzel hareketi yapacak olursa, mükâfâtı on mislinden başlar. En az bire on kazanır. Bu mükâfât 700 misline kadar çıkar. Eğer yapılan iyilik Allah Teâlâ’nın çok değer verdiği davranışlardan biriyse, kul da o işi ihlâs ve samimiyetle yapmışsa, mükâfâtı 700 misliyle de kalmaz; hesabını sadece Cenâb-ı Hakk’ın bileceği daha yüksek ölçeklerle değerlendirilir. Kur’ân-ı Kerîm’deki:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Yaptıklarına karşılık olmak üzere kendilerine nice sevindirici ve göz aydınlatıcı nimetler saklandığını hiç kimse bilmez”</span></span> [Secde sûresi (32), 17] âyeti bu sayısız mükâfâta işaret etmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bir hadîs-i kudsîde bu hadsiz hesapsız mükâfât şöyle açıklanmıştır:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“İyi kullarım için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı, hiçbir kimsenin de hatırından geçiremediği nimetler hazırladım”</span> (Buhârî, Tevhîd 35).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bir kötülük yapmak isteyip de sonra bundan vazgeçen</span></span> kimseye tam bir sevap yazılmasının sebebi, o kötülüğü yapabilecek güçte olduğu halde, Allah’dan korkarak vazgeçmesidir. Düşündüğü fenalığı yapmaya gücü yetmediği veya buna imkân bulamadığı için yapamayan kimseye ise hiçbir sevap yoktur. Çünkü o tasarladığı kötülükten vazgeçmek için kendisini zorlamamış, bu yolda bir gayret sarfetmemiştir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bir kötülük yapana sadece bir günah yazılması</span></span>, Allah Teâlâ’nın kullarına karşı ne kadar âdil ve ne kadar geniş bir merhamete sahip olduğunu göstermektedir. Kötülüklerin âzamî karşılığının bir misli ceza, iyiliklerin asgarî karşılığının on misli mükâfât olması âyet-i kerîmeyle de belirtilmiştir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“İyilik edene, yaptığı iyiliğin on misli mükâfât verilir. Kötülük yapan da yaptığının dengiyle cezalandırılır”</span></span> [En`âm sûresi (6), 160].</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Yapılan bir kötülüğe sadece bir günah yazılmasından önemli bir sonuç çıkmaktadır: İnsan kötülük yapmayı aklından geçirdiği için günahkâr olmaz ve bundan dolayı hesaba çekilmez. Çünkü bir kötülüğü aklından geçirmek, onu yapmaya kararlı olmak değildir. Şayet insan aklından geçirdiği bir kötülüğü yapmak ister ve buna karar verirse, işte o zaman iradesi ve kararı yüzünden hesaba çekilir. Mi`râc hadisinde görüldüğü üzere Allah Teâlâ beş vakit namazı farz kıldıktan sonra bu konuya bir daha temas ederek Peygamber Efendimiz’e şöyle buyurmuştur:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Kim bir hayır işlemek ister de onu yapamazsa, kendisine bir sevap yazılır. Yaparsa on sevap yazılır.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kim de bir kötülük yapmak ister de yapmazsa, ona hiçbir şey yazılmaz. Yaparsa bir tek günah yazılır” </span></span>(Müslim, Îmân 259).</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Bir iyilik yapmak isteyip de yapamayana bir iyilik sevabı yazılır. Çünkü bir iyiliği yapmayı arzu etmek, onu yapmak için ilk adımı atmak demektir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Bir kötülük yapmak isteyip de Allah’tan korktuğu için bundan vazgeçene bir iyilik yapmış gibi sevap yazılır. Çünkü yapmaya karar verdiği kötülükten dönmek iyi bir şeydir. Zira iyiliğin karşılığı iyiliktir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Allah Teâlâ hatırdan geçen kötü bir düşünce yüzünden kulunu hesaba çekmez. Önemli olan bu düşüncenin bir karar ve kesin niyet haline dönüşmemesidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Bir iyiliğe kat kat sevap verildiği halde, bir kötülüğe sadece bir günah yazılır. Böyle bir imkân İslâm’dan başka hiçbir din ve sistemde yoktur.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">13- وعن أبي عَبْد الرَّحْمَن عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ بْنِ الْخطَّابِ، رضي الله عنهما قال: سَمِعْتُ رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يَقُولُ: «انْطَلَقَ ثَلاَثَةُ نفر مِمَّنْ كَانَ قَبْلَكُمْ حَتَّى آوَاهُمُ الْمبِيتُ إِلَى غَارٍ فَدَخَلُوهُ، فانْحَدَرَتْ صَخْرةٌ مِنَ الْجبلِ فَسَدَّتْ عَلَيْهِمْ الْغَارَ، فَقَالُوا : إِنَّهُ لا يُنْجِيكُمْ مِنْ الصَّخْرَةِ إِلاَّ أَنْ تَدْعُوا الله تعالى بصالح أَعْمَالكُمْ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">قال رجلٌ مِنهُمْ : اللَّهُمَّ كَانَ لِي أَبَوانِ شَيْخَانِ كَبِيرانِ ، وكُنْتُ لاَ أَغبِقُ قبْلهَما أَهْلاً وَلا مالاً فنأَى بي طَلَبُ الشَّجرِ يَوْماً فَلمْ أُرِحْ عَلَيْهمَا حَتَّى نَامَا فَحَلبْت لَهُمَا غبُوقَهمَا فَوَجَدْتُهُمَا نَائِميْنِ ، فَكَرِهْت أَنْ أُوقظَهمَا وَأَنْ أَغْبِقَ قَبْلَهُمَا أَهْلاً أَوْ مَالاً، فَلَبِثْتُ     وَالْقَدَحُ عَلَى يَدِى    أَنْتَظِرُ اسْتِيقَاظَهُما حَتَّى بَرَقَ الْفَجْرُ وَالصِّبْيَةُ يَتَضاغَوْنَ عِنْدَ قَدَمى     فَاسْتَيْقظَا فَشَربَا غَبُوقَهُمَا . اللَّهُمَّ إِنْ كُنْتُ فَعَلْتُ ذَلِكَ ابْتِغَاءَ وَجْهِكَ فَفَرِّجْ عَنَّا مَا نَحْنُ فِيهِ مِنْ هَذِهِ الصَّخْرَة ، فانْفَرَجَتْ شَيْئاً لا يَسْتَطيعُونَ الْخُرُوجَ مِنْهُ .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">قال الآخر : اللَّهُمَّ إِنَّهُ كَانتْ لِيَ ابْنَةُ عمٍّ كانتْ أَحَبَّ النَّاسِ إِلَيَّ » وفي رواية : « كُنْتُ أُحِبُّهَا كَأَشد مَا يُحبُّ الرِّجَالُ النِّسَاءِ ، فَأَرَدْتُهَا عَلَى نَفْسهَا فَامْتَنَعَتْ مِنِّى حَتَّى أَلَمَّتْ بِهَا سَنَةٌ مِنَ السِّنِينَ فَجَاءَتْنِى فَأَعْطَيْتُهِا عِشْرينَ وَمِائَةَ دِينَارٍ عَلَى أَنْ تُخَلِّىَ بَيْنِى وَبَيْنَ نَفْسِهَا ففَعَلَت ، حَتَّى إِذَا قَدَرْتُ عَلَيْهَا » وفي رواية : « فَلَمَّا قَعَدْتُ بَيْنَ رِجْليْهَا ، قَالتْ : اتَّقِ الله ولا تَفُضَّ الْخاتَمَ إِلاَّ بِحَقِّهِ ، فانْصَرَفْتُ عَنْهَا وَهِىَ أَحَبُّ النَّاسِ إِليَّ وَتركْتُ الذَّهَبَ الَّذي أَعْطَيتُهَا ، اللَّهُمَّ إِنْ كُنْتُ فَعْلتُ ذَلِكَ ابْتِغَاءَ وَجْهِكَ فافْرُجْ عَنَّا مَا نَحْنُ فِيهِ ، فانفَرَجَتِ الصَّخْرَةُ غَيْرَ أَنَّهُمْ لا يَسْتَطِيعُونَ الْخُرُوجَ مِنْهَا .</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">وقَالَ الثَّالِثُ : اللَّهُمَّ إِنِّي اسْتَأْجَرْتُ أُجرَاءَ وَأَعْطَيْتُهمْ أَجْرَهُمْ غَيْرَ رَجُلٍ وَاحِدٍ تَرَكَ الَّذي لَّه وذهب فثمَّرت أجره حتى كثرت منه الأموال فجائنى بعد حين فقال يا عبد الله أَدِّ إِلَيَّ أَجْرِي ، فَقُلْتُ : كُلُّ مَا تَرَى منْ أَجْرِكَ : مِنَ الإِبِلِ وَالْبَقَرِ وَالْغَنَم وَالرَّقِيق فقال: يا عَبْدَ اللَّهِ لا تَسْتهْزيْ بي ، فَقُلْتُ : لاَ أَسْتَهْزيُ بك، فَأَخَذَهُ كُلَّهُ فاسْتاقَهُ فَلَمْ يَتْرُكْ مِنْه شَيْئاً ، اللَّهُمَّ إِنْ كُنْتُ فَعَلْتُ ذَلِكَ ابْتغَاءَ وَجْهِكَ فافْرُجْ عَنَّا مَا نَحْنُ فِيهِ ، فَانْفَرَجَتِ الصَّخْرَةُ فخرَجُوا يَمْشُونَ » متفقٌ عليه.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">13. </span></span>Ebû Abdurrahman Abdullah İbni Ömer İbni’l-Hattâb <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">radıyallahu anhümâ</span>’dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sallallahu aleyhi ve sellem</span>’i şöyle buyururken dinlediğini söylemiştir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">“Sizden önce yaşayanlardan üç kişi bir yolculuğa çıktılar. Akşam olunca, yatıp uyumak üzere bir mağaraya girdiler. Fakat dağdan kopan bir kaya mağaranın ağzını kapattı. Bunun üzerine birbirlerine:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">— Yaptığınız iyilikleri anlatarak Allah’a dua etmekten başka sizi bu kayadan hiçbir şey kurtaramaz, dediler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İçlerinden biri söze başlayarak:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">—Allahım! Benim çok yaşlı bir annemle babam vardı. Onlar yemeklerini yemeden çoluk çocuğuma ve hizmetçilerime bir şey yedirip içirmezdim. Birgün hayvanlara yem bulmak üzere evden ayrıldım; onlar uyumadan önce de dönemedim. Eve gelir gelmez hayvanları sağıp sütlerini annemle babama götürdüğümde, baktım ki ikisi de uyumuş. Onları uyandırmak istemediğim gibi, onlardan önce ev halkının ve hizmetkârların bir şey yiyip içmesini de uygun görmedim. Süt kabı elimde şafak atana kadar uyanmalarını bekledim. Çocuklar etrafımda açlıktan sızlanıp duruyorlardı. Nihayet uyanıp sütlerini içtiler.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Rabbim! Şayet ben bunu senin rızânı kazanmak için yapmışsam, şu kaya sıkıntısını başımızdan al! diye yalvardı. Kaya biraz aralandı; fakat çıkılacak gibi değildi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bir diğeri söze başladı:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">—Allahım! Amcamın bir kızı vardı. Onu herkesten çok seviyordum. (Bir başka rivayete göre: Bir erkek bir kadını ne kadar severse, ben de onu o kadar seviyordum). Ona sahip olmak istedim. Fakat o arzu etmedi. Bir yıl kıtlık olmuştu. Amcamın kızı çıkıp geldi. Kendisini bana teslim etmek şartıyla ona 120 altın verdim. Kabul etti. Ona sahip olacağım zaman (bir başka rivâyete göre: Cinsî münasebete başlayacağım zaman) dedi ki: Allah’tan kork! Dinin uygun görmediği bir yolla beni elde etme! En çok sevip arzu ettiğim o olduğu halde kendisinden uzaklaştım, verdiğim altınları da geri almadım.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Allahım! Eğer ben bu işi senin rızânı kazanmak için yapmışsam, başımızdaki sıkıntıyı uzaklaştır, diye yalvardı. Kaya biraz daha açıldı; fakat yine çıkılacak gibi değildi.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Üçüncü adam da:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">—Allahım! Vaktiyle ben birçok işçi tuttum. Parasını almadan giden biri dışında hepsinin ücretini verdim. Ücretini almadan giden adamın parasını çalıştırdım. Bu paradan büyük bir servet türedi. Birgün bu adam çıkageldi. Bana:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">—Ey Allah kulu! Ücretimi ver, dedi. Ben de ona:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">—Şu gördüğün develer, sığırlar, koyunlar ve köleler senin ücretinden türedi, dedim. Adamcağız:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">—Ey Allah kulu! Benimle alay etme, deyince, seninle alay etmiyorum, diye cevap verdim. Bunun üzerine o, geride bir tek şey bırakmadan hepsini önüne katıp götürdü.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Rabbim! Eğer bu işi sırf senin rızânı kazanmak için yapmışsam, içinde bulunduğumuz sıkıntıdan bizi kurtar, diye yalvardı. Mağaranın ağzını tıkayan kaya iyice açıldı; onlar da çıkıp gittiler.                                                      </span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Buhârî, Büyû` 98, İcâre 12, Hars ve’l-müzârea 13, Enbiyâ’ 53, Edeb 5; Müslim, Zikir 100</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Abdullah İbni Ömer</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hicretten on yıl önce Mekke’de doğdu. Babası Hz. Ömer’le birlikte müslüman oldu ve onunla birlikte hicret etti. On üç yaşında iken Uhud Savaşı’na katılmak istedi; fakat Hz. Peygamber onun henüz çok genç olduğunu söyleyerek buna izin vermedi. Hayatının ileriki dönemlerinde birçok savaşlara ve fetihlere iştirak etti. Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin de bulunduğu<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> İstanbul seferine </span></span>katıldı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Osman’ın şehid edilmesinden sonra halife olması istenen adaylardan biri de İbni Ömer’di. Fakat o bu teklifi benimsemedi. Müslümanlar arasındaki anlaşmazlıklara katılmadı. Dinî konularda ihmâllerini gördüğü idarecileri hemen uyarırdı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Ablası Hz. Hafsa </span></span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Resûl-i Ekrem’in hanımı olduğu için, Efendimiz’in yakın çevresinde bulunma imkânına sahipti. Bu sebeple sahâbîlerin görüp duyma imkânını bulamadığı birçok hadisin müslümanlara ulaşmasını sağladı.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Rivayet ettiği, mükerrerleriyle birlikte 2630 hadis ile Ebû Hüreyre’den sonra en çok hadis rivayet eden yedi sahâbînin <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(müksirûnun) </span></span>ikincisi oldu.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">İbni Ömer aynı zamanda <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">en çok fetvâ veren yedi sahâbîden biriydi.</span></span> Altmış yıl boyunca fetvâ verdi.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hz. Peygamber’in hayat tarzına harfi harfine uyma ve onun emirlerini aynen yerine getirme konusunda bir benzeri daha yoktu. İbni Ömer birgün gördüğü bir rüyayı ablası Hz. Hafsa aracılığıyla Peygamber Efendimiz’e arzetti. Efendimiz’in:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Abdullah ne iyi insan, bir de gece namazı kılsa!” </span></span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">buyurması üzerine, o günden itibaren gece namazını hiç terketmedi. Resûl-i Ekrem’in vefatından sonra ona olan sevgisinden dolayı, Fahr-i Cihân Efendimiz’in <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">namaz kıldığı yerleri öğrenip oralarda namaz kılar, yürüdüğü yollarda yürür, gölgelendiği ağaçların altında oturur, kurumasınlar diye onları sulardı. </span></span>Hele Efendimiz’in selâmlaşma konusundaki buyruklarını yerine getirme hususunda pek titiz davranırdı. Hiçbir işi olmadığı halde sadece müslümanlarla selâmlaşmak için sokağa çıkar, büyük küçük karşılaştığı herkese selâm verirdi.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Abdullah İbni Ömer ashâb-ı kirâmın ileri gelen zenginlerindendi. Servetinin fazla birikmesine meydan vermez, eline geçeni yoksullara dağıtırdı. Sahip olduğu şeyler içinde en çok beğendiklerini, Allah yolunda kurban edilmek veya sadaka olarak verilmek üzere ayırırdı. Bir defasında câriyelerinden birine aşırı sevgi duymaya başlamış, onu hemen âzâd ederek diğer âzadlılarından biriyle evlendirmişti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">İyi halini gördüğü ve bilhassa namaz kıldığını öğrendiği bütün kölelerini âzâd etmeye başlamıştı. Dostlarından biri onu uyarma gereğini duydu. Kölelerinden bir kısmının sırf âzâd edilmek için câmiye gittiğini söyleyince ona:</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Bizi Allah ile aldatmak isteyenlere aldanmaya razıyız,</span></span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> karşılığını verdi. Çeşitli sebeplerle 1000’den fazla köle âzâd etti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Kibir duygusuna kapılma endişesiyle sade giyinirdi. Sağlıklı olmasına rağmen az yemek yerdi.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Saçları omuzlarına dökülecek kadar uzundu. Sakalını kına ve ketem denilen çivit boyasıyla sarıya boyar, bu sebeple sakalı kumral bir renk alırdı. Hz. Peygamber’in de öyle yaptığını söylerdi.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Abdullah İbni Ömer 73 (692) yılında seksen beş yaşında iken Mekke’de vefat etti.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Allah ondan razı olsun.</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Açıklamalar</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hadîs-i şerîfte iyi niyetle, ihlâs ve samimiyetle yapılan davranışların Allah Teâlâ’yı hoşnut ettiği belirtilmektedir. Cenâb-ı Hak kendi rızâsını elde etmek için yapılan güzel hareketlerden ve azâbından korkularak terkedilen kötü işlerden dolayı kulundan memnun olmaktadır. O’nun bu hoşnutluğu insanı hem dünyadaki hem de âhiretteki birçok sıkıntılardan kurtarmakta, her iki dünyada bahtiyar olmasını sağlamaktadır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Efendimiz’in anlattığı bu kıssada <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ana babaya hizmet</span></span>, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">nefse hâkimiyet </span></span>ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">insan hakkına hürmetin</span></span> önemi belirtilmektedir. Birinci kıssa, ana babaya yapılan iyiliğin, onların gönlünü hoş tutmanın değerli bir hareket olduğunu göstermektedir. Aslına bakılırsa, insan ana babasına iyilik yapmaya mecburdur. Çünkü onlar vaktiyle kendisine birçok iyilik yapmışlardır. Şimdi ise iyilik yapma sırası evlâda gelmiştir. Buradaki güzel davranış sadece ana babayı içine aldığı, öteki kıssalarda ise başkalarına iyilik söz konusu olduğu için, onlar daha değerli görünmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu üç güzel hareketin <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">en değerlisi</span></span>, amcasının kızına sahip olmasına hiçbir engel yokken sadece Allah’tan korktuğu için nefsinin isteklerine meydan vermeyen kimsenin davranışıdır. Böyle birinin cennetlik olduğunu şu âyet-i kerîme de göstermektedir:</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Rabbinin huzurunda (suçlu) durmaktan korkarak nefsini kötü arzulardan uzaklaştıranlar için şüphesiz varılacak yurt cennettir”</span></span> [Nâzi`ât sûresi (79), 40-41].</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İnsan sıkıntıya düşünce, kendisini bu sıkıntılardan kurtarması için Allah Teâlâ’ya dua ve niyaz etmelidir. Bu esnada samimiyetle yaptığından emin olduğu bazı güzel hareketlerini anarak, onların hâtırına kendisine yardım etmesini söyleyip Allah Teâlâ’ya yalvarabilir. Bu hiçbir zaman başa kakma anlamına gelmez. İnsanın sıkıştığı zamanlarda dua vesilesi yapabileceği ihlâslı işlerinin olması ne güzeldir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İhlâs ve iyi niyetle yapılan güzel davranışların hayırlı neticeleri daha dünyada iken, hatta herşeyin bittiği sanılan bir zamanda görülüverir. Bu da ihlâs ve iyi niyetin insan hayatındaki yerini gösterir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Anne ve babaya herkesten çok itaat ve hürmet etmeli, onları bütün sevdiklerine tercih etmelidir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Nefsin arzu ettiği şeyleri yapabilecek imkâna sahip olduğu halde, sırf Allah’tan korkarak ve onun rızâsını kazanmak isteyerek bunları terketmek insana büyük faziletler kazandırır.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. İnsanlarla yapılan işlerde dürüst, anlayışlı ve fedakâr davranmak, emanete riâyet etmek Allah Teâlâ’yı memnun eden güzel hareketlerdir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">4. Allah Teâlâ yapılan hiçbir iyiliği zâyi etmez; zamanı gelince onu değerlendirir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">5. İnsan ihlâs ve iyi niyetinin karşılığını hem dünyada hem de âhirette görür.<br />
Kaynak: Riyazüssalihin</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ahirzaman ve Fitneler ile ilgili Kütübü sitte Hadisleri]]></title>
			<link>https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=33314</link>
			<pubDate>Mon, 02 Dec 2024 18:45:03 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://forum.bizdeblog.com/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=33314</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ahirzaman ve Fitneler ile ilgili Kütübü sitte Hadisleri</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">FİTNE PATLAK VERİNCE YAPILACAK TAVSİYE</span></span><br />
<br />
4724 - Ebu Ümeyye eş-Şa'bani anlatıyor: "Ey Ebu Sa'lebe dedim, şu ayet hakkında ne dersin?" (Mealen): "Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda oldukça, sapıtmış olanlar size zarar vermez.." (Maide 105).<br />
<br />
Bana şu cevabı verdi:<br />
<br />
"Gerçekten bunu, iyi bilen birine sordun. Zira ben aynı şeyi Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a sormuştum. Demişti ki:<br />
<br />
"Ma'rufa sarılın, münkerden de kaçının! Ne zaman uyulan bir cimrilik, takip edilen bir hevâ, (dine, ahirete) tercih edilen dünyalık görür, rey sahiplerinin(selefi dinlemeden) kendi reylerini beğendiklerini müşahade edersen, o zaman kendine bak. İnsanlarla uğraşmayı bırak. zira (bu safhaya gelince) arkanızda sabır günleri var demektir. O günler avuçta ateş tutmak gibi (sıkıntılı)dır. O günlerde, sizin kadar amel yapabilen bir kimseye elli kişinin ecri verilecektir."<br />
<br />
Ebu Davud, Melahim 17, (4341); Tirmizi, Tefsir, Maide, (3060); İbnu Mace, Fiten 21, (4014).<br />
<br />
4725 - Vâkid İbnu Muhammed babasından, o da Abdullah İbnu Amr İbni'l-As radıyallahu anhüma'dan anlattığına göre demiştir ki:<br />
<br />
"Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, (bir gün) parmaklarını kenetledi ve dedi ki:<br />
<br />
"Ey Abdullah İbnu Amr! Ahidleri bozulup şöyle karmakarışık hale gelen birkısım ayak takımı (hezele) kimselerle başbaşa kalırsan ne yaparsın?"<br />
<br />
"Ne yapmamı tavsiye edersiniz, Ey Allah'ın Resûlü!" dedim. Buyurdular ki:<br />
<br />
"Güzel bulduğun şeyi yaparsın, kötü bulduğun şeyi de terkedersin. Kendi yakınlarının (hallerini düzeltmeye) yönelirsin. O hezele takımı (ile de), onların cemaatı ile de (uğraşmayı) terkedersin."<br />
<br />
Buhari, Salat 88, Fiten 13; Ebu Davud, Melahim 17, (4342); İbnu Mâce, Fiten 10, (3957).<br />
<br />
4726 - Hz. Ebu Zerr radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm seslendiler:<br />
<br />
"Ey Ebu Zerr!<br />
<br />
"Buyurun, Ey Allah'ın Resûlü, emrinizdeyim!" dedim.<br />
<br />
"İnsanlara (kitle halinde) ölüm isabet edip, kabirlerin (ücretli) hizmetçiler tarafından kazılacağı zaman ne yapacaksın?" buyurdular.<br />
<br />
"Benim için Allah ve Resûlü neyi ihtiyar buyurursa onu yaparım!" dedim.<br />
<br />
"Sabrı tavsiye ederim!" buyurdular -veya sabredersin! dediler- ve sonra bana tekrar seslendiler:<br />
<br />
"Ey Ebu Zerr!"<br />
<br />
"Buyurun ey Allah'ın Resûlü, sizi dinliyorum!" dedim.<br />
<br />
"Zeyt mıntıkasının taşları kanda boğulduğunu gördüğün zaman ne yapacaksın?"<br />
<br />
"Allah ve Resûlü benim için neyi ihtiyar buyurursa onu!" dedim.<br />
<br />
"Sana kendilerinden olduğun yakınlarını tavsiye ederim!" dedi. Ben sordum:<br />
<br />
"Ey Allah'ın Resulü! (O zaman) kılıcımı alıp omuzuma koymayayım mı?"<br />
<br />
"Böyle yaparsan (fitneci) kavme ortak olursun!" buyurdular.<br />
<br />
"Bana ne emredersiniz!" dedim.<br />
<br />
"Evine çekil!" buyurdular.<br />
<br />
"Evime girilirse?" dedim.<br />
<br />
"Eğer kılıcın parıltısının seni şaşırtacağından korkarsan, elbiseni yüzüne ört. Gelen hem senin günahınla, hem de kendi günahıyla dönsün!" buyurdular."<br />
<br />
Ebu Davud, Fiten 2, (4261); İbnu Mace, Fiten 10, (3958).<br />
<br />
4727 - Hz. Ebu Musa radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Kıyametten hemen önce karanlık gecenin parçaları gibi fitneler var. Kişi o fitnelerde mü'min olarak sabaha erer, akşama kâfir olur; mü'min olarak akşama erer, sabaha kafir çıkar. O fitnede oturan, ayakta durandan hayırlıdır. Yürüyen koşandan hayırlıdır. Öyleyse yaylarınızı kırın, kirişlerinizi parçalayın, kılıçlarınızı da taşa vurun. Sizden birinin evine girerlerse Hz. Adem'in iki oğlundan hayırlısı olsun (ölen olsun, öldüren değil.)"<br />
<br />
Ebu Davud, Fiten 2, (4259, 4262); Tirmizi, Fiten 33, (2205).<br />
<br />
Ebu Davud, "koşandan" kelimesinden sonra şu ziyadeyi kaydetmiştir: "Yanındakiler: "Bize ne emredersiniz (ey Allah'ın Resûlü!)? dediler. "Evinizin demirbaşları olun!" buyurdu."<br />
<br />
4728 - Ebu Sa'id radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Kişinin en hayırlı malının, peşine takılıp dağ geçitlerini ve yağmur düşen yerleri takip edeceği koyunu olacağı zaman yakındır. Böylece dinini fitnelerden kaçırmış olur."<br />
<br />
Buhari, İman 12, Bed'ü'l-Halk 14, Menakıb 25, Rikak 34, Fiten 14; Muvatta, İsti'zan 16, (2, 970); Ebu Davud, Fiten 4, (4267); Nesai, İman 30, (8, 123, 124).<br />
<br />
4729 - Ma'kıl İbnu Yesar anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Herc (fitne) zamanında ibadet, tıpkı bana hicret gibidir."<br />
<br />
Müslim, Fiten 130, (2948); Tirmizi, Fiten 31, (2202).<br />
<br />
4730 - Mikdad İbnu'l-Esved radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Bahtiyar, fitneden kaçınan kimse ile, belâlarla karşılaşınca sabreden kimsedir. Ne mutlu ona!"<br />
<br />
Ebu Davud, Fiten 2, (4263).<br />
<br />
4731 - İbnu Abbas radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Yaklaşan bir şerden yazık Araplara! Elini çeken ondan kurtulur."<br />
<br />
Ebu Davud, Fiten 1, (4249).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İSMİ ZİKREDİLEN FİTNELER</span></span><br />
<br />
4732 - Huzeyfe radıyallahu anh anlatıyor: "Hz. Ömer radıyallahu anh'ın yanında idik. Bize:<br />
<br />
"Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın fitne hakkındaki hadisini kim hafızasında tutuyor?" dedi. Ben atılıp: "Ben biliyorum!" dedim.<br />
<br />
"Sen iyi cür'etlisin, nasılmış söyle bakalım!" dedim.<br />
<br />
"Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ı işittim. Demişti ki: "Kişinin fitnesi ehlinde, malında, çocuğunda, nefsinde ve komşusundadır. Oruç, namaz, sadaka, emr-i bi'l-maruf ve nehy-i ani'l-münker bu fitneye kefaret olur!"<br />
<br />
Ömer radıyallahu anh atılıp: "Ben bu fitneyi kastetmemiştim. Ben öncelikle denizin dalgaları gibi dalgalanacak (bütün cemiyeti sarsacak) fitneyi kastetmiştim!" dedi. Bunun üzerine ben:<br />
<br />
"Ey mü'minlerin emiri! O fitne ile sizin ne alakanız var! Sizinle onun arasında kapalı bir kapı mevcut!" dedim.<br />
<br />
"Bu kapı kırılacak mı, açılacak mı?" dedi.<br />
<br />
"Hayır açılmayacak, bilakis kırılacak!" dedim. Hz. Ömer (hayıflanarak):<br />
<br />
"(Eyvah!) Öyleyse ebediyen kapanmayacak!" buyurdu." Ravi der ki: "Biz Huzeyfe radıyallahu anh'a sorduk:<br />
<br />
"Ömer bu kapının kim olduğunu biliyor muydu?"<br />
<br />
"Evet dedi. Yarından önce bu gecenin olacağını bildiği katiyette onu biliyordu. Ben size hadis rivayet ettim; boş söz (ve efsane) anlatmadım."<br />
<br />
Huzeyfe radıyallahu anh'a soruldu:<br />
<br />
"O kapı kimdir?"<br />
<br />
"Ömer radıyallahu anh'tır!" buyurdu."<br />
<br />
Buhari, Mevâkitu's-Salat 4, Zekat 23, Savm 3, Menakıb 25, Fiten 17, Müslim, Fiten 17, (144), Tirmizi, Fiten 71, (2259).<br />
<br />
4733 - Müslim rahimehullah'ın bir rivayetinde (Huzeyfe radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ı işittim. Demişti ki:<br />
<br />
"Fitneler, tıpkı (kamışlardan örülen) hasır gibi, (insanların kalbine) çubus çubuk atılır. Hangi kalbe bir fitne nüfuz ederse onda siyah bir leke hasıl olur. Hangi kalp de onu reddederse onda beyaz bir benek hasıl olur. Böylece iki ayrı kalp ortaya çıkar: Biri cilalı taş gibi bembeyazdır; dinyalar durdukça buna hiçbir fitne zarar vermez. Diğeri ise, alaca siyahtır. Tepetaklak duran testi gibidir; bu kalp, ne iyiyi iyi bilir, ne de kötüyü kötü. O, hevadan (beşeri değerlerden) kendisine ne yutturulmuşsa, onu (hak veya batıl) bilir."<br />
<br />
Bu rivayette Huzeyfe radıyallahu anh der ki: "(Ey Ömer!) Seninle o fitne arasında kapalı bir kapı vardır, kırılması yakındır!"<br />
<br />
Hz. Ömer atıldı: "Ey babasız kalasıca! O kırılacak mı? Keşke açılsaydı. Böylece tekrar (kapatılarak eski normal hale) dönülürdü!"<br />
<br />
Huzeyfe der ki: "Ben ona bu kapı ile öldürelcek veya ölecek bir şahsın kinaye edildiğini bildiren bir hadis söyledim. Mugalata (ve efsane anlatıp boş laf) etmedim."<br />
<br />
Ravi der ki: "Sa'd İbnu Tarık'a (hadiste geçen) "esvedü mürbad" tabiri ne demektir" diye sordum.<br />
<br />
"Siyah üzerinde şiddetli beyazlıktır" dedi. Ben tekrar "el-Kûzu mechıyy" nedir? dedim. "Tepetaklak (ters çevrilmiş) testi!" diye cevap verdi."<br />
<br />
Müslim, İman 231, (144).<br />
<br />
4734 - Hz. Ebu Bekr radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Ümmetimden birkısım insanlar Dicle denen bir nehir yanında. Basra denen geniş bir düzlüğe inerler. Nehrin üzerinde bir koprü vardır. Oranın halkı (kısa zamanda) çoğalır ve muhâcirlerin (müslümanların) beldelerinden biri olur. Ahir zamanda geniş yüzlü, küçük gözlü olan Beni Kantûra gelip nehir kenarına inerler. Bundan böyle (Basra) halkı üç fırkaya ayrılır:<br />
<br />
-Bir fırka sığır ve kır develerinin peşlerine takılıp (kır ve ziraat hayatına dönerler, bunlar) helâk olurlar.<br />
<br />
-Bir fırka nefislerini(n kurtuluşunu esas) alırlar (ve Beni Kantûra ile sulh yolunu) tutarlar. Böylece bunlar küfre düşerler.<br />
<br />
-Bir fırka da çocuklarını geride bırakıp onlarla savaşırlar. İşte bunlar şehit olurlar."<br />
<br />
Ebu Davud, Melahim 10, (4306).<br />
<br />
4735 - Hassan İbnu Atiyye, Cübeyr ibnu Nüfeyr'den, o da Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın Zi-Mihber denen bir sahabisinden naklen anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Rumlarla güvenilir bir sulh yapacaksınız. Onlar arkanızda (başkalarına) düşman olacaklar, sizler (de diğer düşmanlarınızla) savaşacak ve (Allah'ın keremiyle) yardıma mazhar olacaksınız; ganimet elde edecek, selamete ereceksiniz. Sonra dönüp tepelikli bir çayıra ineceksiniz. Hıristiyanlardan biri salibi kaldıracak ve: "Salib galebe çaldı!" diyecek. Müslümanlardan bir adam öfkelenip onu (salibi) kıracak. Bunun üzerine Rum, (antlaşmasına) ihanet edip büyük bir savaş için toplanacak. Müslümanlar da silaha sarılıp savaşacaklar. Allah bu orduya şehadet lutfedecek."<br />
<br />
Ebu Davud, Melahim 2, (4292, 4293)<br />
<br />
.<br />
<br />
4736 - Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın zevcelerinden Ümmü Seleme radıyallahu anha anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Bir halifenin ölümü anında (ehl-i hal ve akd arasında) ihtilaf olacak. (O zaman) Medine ahalisinden bir adam (Mehdi), kaçarak Mekke'ye gidecek. Mekke halkından bir kısmı ona gelecek ve (fitne çıkar korkusuyla) istemediği halde onu (evinden) çıkaracaklar. Rükn ile Makam arasında ona biat edecekler. Onları (ortadan kaldırmak için) Şam'dan bir ordu gönderilecek. Ordu Mekke-Medine arasındaki el-Beyda'da yere batırılacak. İnsanlar bu (kerameti) görünce ona Şam'ın Ebdal'ı ve Irak ahalisinin velileri ona gelip biat ederler. Sonra Kureyş'ten, dayıları Kelb kabilesinden olan bir adam zuhur eder ve (Mehdi ve adamlarına) karşı bir ordu gönderir. Ama onlar bu orduya galebe çalarlar. Bu ordu, Kelbi'nin (ihtirasıyla çıkarılmış) bir ordudur. Bu Kelbi'nin ganimetine iştirak edemeyen zarara uğramıştır. (Mehdi), malı taksim eder. Halk arasında peygamberlerinin sünnetini (ihya eder ve onun) ile amel eder. İslam yeryüzüne yerleşir. Yedi yıl hayatta kalır. -Bazı raviler dokuz yıl demiştir.- Sonra ölür ve müslümanlar cenaze namazını kılarlar.-<br />
<br />
Ebu Davud, Melahim 1, (4286, 4288, 4289).<br />
<br />
4737 - Hz. Sevban radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Size çullanmak üzere, yabancı kavimlerin, tıpkı sofraya çağrışan yiyiciler gibi, birbirlerini çağıracakları zaman yakındır."<br />
<br />
Orada bulunanlardan biri: "O gün sayıca azlığımızdan mı?" diye sordu.<br />
<br />
"Hayır, buyurdular. Bilakis o gün siz çoksunuz. Lakin sizler bir selin getirip yığdığı çer-çöpler gibi hiçbir ağırlığı olmayan çer-çöpler durumunda olacaksınız. Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı korku duygusunu çıkaracak ve sizin kalplerinize zaafı atacak!"<br />
<br />
"Zaaf da nedir ey Allah'ın Resûlü?" denildi.<br />
<br />
"Dünya sevgisi ve ölüm korkusu!" buyurdular."<br />
<br />
Ebu Davud, Melahim 5, (4297).<br />
<br />
4738 - Hz. Huzeyfe radıyallahu anh diyor ki: "Vallahi bilemiyorum! Arkadaşlarım gerçekten unuttular mı yoksa unutmuş mu gözüküyorlar? Allah'a kasem olsun, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, Kıyamete kadar gelecek fitne başılardan üçyüz ve daha fazla etbaı bulunan herkesi, hiçbirini bırakmadan, bize ismiyle, babasının ismiyle, kabilesiyle söyleyip haber verdi."<br />
<br />
Ebu Davud, Fiten 1, (4243).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İSMEN ZİKREDİLMEYEN FİTNELER</span></span><br />
<br />
4739 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Karanlık gecenin parçaları gibi olan fitnelerden önce, hayırlı ameller işlemede acele edin. O fitne geldi mi kişi mü'min olarak sabaha erer de kâfir olarak akşama girer. Mü'min olarak akşama erer de kâfir olarak sabaha ulaşır; dinini basit bir dünya menfaatine satar."<br />
<br />
Müslim, İman 186, (118); Tirmizi, Fiten 30, (2196).<br />
<br />
4740 - İbnu Mes'ud radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Bu ümmette dört (büyük) fitne olacak. Sonuncusunda Kıyamet kopacak!"<br />
<br />
Ebu Davud, Fiten 1, (4241).<br />
<br />
4741 - Arfece radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Şerler ve fesadlar olacak. Kim, birlik içinde olan bu ümmetin işinde tefrika çıkarmak isterse, kim olursa olsun kılıçla boynunu uçurun." -Bir rivayette: "...onu öldürün!" denmiştir-."<br />
<br />
Müslim, İmaret 59, (1852); Ebu Davud, Sünnet 30, (4762); Nesai, Tahrim 6, (7, 93).<br />
<br />
4742 - Hz. Muaviye radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (bir gün) aramızda doğrulup buyurdular ki:<br />
<br />
"Haberiniz olsun! Sizden önce Ehl-i kitap, yetmişiki millete (dine) bölündüler. Bu ümmet ise yetmişüç fırkaya bölünecek. Bunlardan yetmişikisi ateşte, sadece biri cennettedir. Bu da (Ehl-i Sünnet ve'l) cemaattir."<br />
<br />
Ebu Davud, Sünnet 1, (4597).<br />
<br />
Bir rivayette şu ziyade var: "Ümmetimden birkısım gruplar çıkacak, bunları bid'alar istila edecek, tıpkı kuduzun, buna yakalanan kimsede hiçbir damar, hiçbir mafsal bırakmayıp her tarafını sardığı gibi, bu bid'a da onların her hallerine sirayet edecek."<br />
<br />
4743 - İbnu Amr İbni'l-As radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Beni İsrail üzerine gelen şeyler, aynıyla ümmetimin üzerine de gelecektir. Öyle ki onlardan aleni olarak annesine gelen olmuşsa, ümmetimden de bu çirkin işi mutlaka yapan olacaktır. Nitekim, Beni İsrail yetmişiki millete (dine, fırkaya) bölünmüştü. Benim ümmetim de yetmişüç millete bölünecektir. Bunlardan bir tanesi hariç hepsi ateştedir."<br />
<br />
"Bu fırka hangisidir?" diye soruldu.<br />
<br />
"Benim ve ashabımın üzerinde olduğu şeyden ayrılmayanlardır!" buyurdular."<br />
<br />
Tirmizi, İman 18, (2643).<br />
<br />
4744 - Hz. Aişe radıyallahu anha anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (birgün):<br />
<br />
"Lât ve Uzza'ya (tekrar) tapılmadıkça gece ile gündüz gitmeyecektir!" buyurdular. Ben atılıp: "Ey Allah'ın Resulü! Allah Teâla Hazretleri "O Allah'ki Resûlünü hidayet ve hak dinle göndermiştir, ta ki onu bütün dinlere galebe kılsın" (Saff 9) ayetini indirdiği zaman ben bunun tam olduğunu zannetmiştim!" dedim. Aleyhissalatu vesselam cevaben:<br />
<br />
"Bu hususta Allah'ın dediği olacak. Sonra Allah hoş bir rüzgâr gönderecek. Bunun tesiriyle kalbinde zerrre miktar imanı olanın ruhu kabzedilecek. Kendisinde hiçbir hayır olmayan kimseler dünyada baki kalacaklar ve bunlar atalarının dinlerine dönecekler!" buyurdular."<br />
<br />
Müslim, Fiten 52, (2907).<br />
<br />
4745 - Sevban radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Ümmetim için saptırıcı imamlardan korkarım. Ümmetim arasına kılıç bir kere girdi mi, artık Kıyamet gününe kadar kaldırılmaz. Ümmetimden birkısım kabileler müşriklere iltihak etmedikçe, ümmetimden birkısım kabileler putlara tapmadıkça Kıyamet kopmaz. Ümmetimde otuz tane yalancı çıkacak hepsi de kendisinin peygamber olduğunu iddia edecek. Halbuki ben peygamberlerin mührüyüm (sonuncusuyum) ve benden sonra peygamber de yoktur. Ümmetimden bir grup hak üzerinde olmaktan geri durmaz. Onlara muhalefet edenler onlara zarar veremezler. Allah'ın (Kıyamet) emri, onlar bu halde iken gelir."<br />
<br />
Ali İbnu'l-Medini: "Bunlar ashabu'l-hadistir" demiştir."<br />
<br />
Müslim, İmaret 170, (1920); Ebu Davud, Fiten 1, (4252); Tirmizi, Fiten 32, (2203, 2220, 2230). Hadisi, Müslim, Ebu Davud ve Tirmizi parça parça rivayet etmişlerdir. Rezin ise bu lafızla (kaydettiğimiz şekilde tek bir rivayet halinde) tahric etmiştir.<br />
<br />
4746 - Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"İnsanlar öyle günler görecek ki, katil niçin öldürdüğünü, maktul de niçin öldürüldüğünü bilemeyecek."<br />
<br />
"Bu nasıl olur?" diye soruldu. Şu cevabı verdi:<br />
<br />
"Herçtir! Öldüren de ölen de ateştedir."<br />
<br />
Müslim, Fiten 56, (2908).<br />
<br />
4747 - Üsame İbnu zeyd radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, Medine'nin Ütüm denen (eski ve yüksek) binalarından birine yaklaşmıştı:<br />
<br />
"Benim gördüklerimi sizler de görüyor musunuz?" buyurdular. Yanındakiler: "Hayır" deyince, açıkladı:<br />
<br />
"Ben, şu evlerinizin arasında birkısım fitnelerin yerlerini görüyorum, tıpkı yağmur yerleri gibi."<br />
<br />
Buhari, Fezailu'l-Medine 8, Mezalim 25, Menakıb 25, Fiten 4; Müslim, Fiten 9, (2885).<br />
<br />
4748 - Ebu Sa'id radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Müslümanlar arasına tefrika girip (iki fırkaya ayrıldıkları) zaman dinden çıkan bir taife zuhur edecek. Onları, iki taifeden halka en yakın olanı öldürecektir."<br />
<br />
Müslim, Zekat 150, (1065); Ebu Davud, Sünnet 13, (4667).<br />
<br />
4749 - İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Ümmetim çalımlı çalımlı yürüdü ve meliklerin evladları, Rumlar ve İranlılar hizmetini yaptı mı, şerirleri hayırlılarına musallat edilecektir."<br />
<br />
Tirmizi, Fiten 64, 2262.<br />
<br />
4750 - İbnu Amr İbni'l-As radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bir gün:<br />
<br />
"Size İran ve Bizans'ın hazineleri açılınca, nasıl bir kavim olacaksınız?" diye sormuştu. Abdurrahman İbnu Avf: "Allah'ın emrettiği şekilde oluruz!" dedi. Aleyhissalatu vesselam:<br />
<br />
"Bilakis, sizler birbirinizle münafese (menfaat yarışı) edecek, hasedleşecek sonra da birbirinizden yüz çevirecek ve kinleşeceksiniz. Daha sonra da muhacirlerin miskin (ve zayıf olan)larına gidip birkısmını diğeri üzerine valiler yapacaksınız."<br />
<br />
Müslim, Zühd 7, (2962).<br />
<br />
4751 - Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Ümeranız hayırlı olanlarınızdan iseler, zenginleriniz sehâvetkâr kimselerse, işlerinizi aranızda müşavere ile hallediyorsanız, bu durumda yerin üstü (hayat), altından (ölümden) hayırlıdır. Eğer ümeranız şerirlerinizden, zenginleriniz cimri ve işleriniz kadınların elinde ise, yerin altı üstünden, (ölmek yaşamaktan) daha hayırlıdır. (Çünkü artık dini ikame imkanı kalmaz)."<br />
<br />
Tirmizi, Fiten 78, (2267).<br />
<br />
4752 - Hz. Ali radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (bir gün):<br />
<br />
"Gençlerinizin fıska düştüğü, kadınlarınızın azdığı zaman haliniz ne olur?" diye sormuştu. (Yanındakiler hayretle):<br />
<br />
"Ey Allah'ın Resûlü, yani böyle bir hal mi gelecek?" dediler.<br />
<br />
"Evet, hatta daha beteri!" buyurdu ve devam etti:<br />
<br />
"Emr-i bi'l-ma'rufta bulunmadığınız, nehy-i ani'l-münker yapmadığınız vakit haliniz ne olur?" diye sordu. (Yanındakiler hayretle:)<br />
<br />
"Yani bu olacak mı?" dediler.<br />
<br />
"Evet, hatta daha beteri!" buyurdular ve sormaya devam ettiler:<br />
<br />
"Münkeri emredip, ma'rufu yasakladığınız zaman haliniz ne olur?" (Yanında bulunanlar iyice hayrete düşerek):<br />
<br />
"Ey Allah'ın Resûlü! Bu mutlaka olacak mı?" dediler.<br />
<br />
"Evet, hatta daha beteri!" buyurdular ve devam ettiler:<br />
<br />
"Ma'rufu münker, münkeri de ma'ruf addettiğiniz zaman haliniz ne olur?" (yanindeki Ashab:) "Ey Allah'ın Resûlü! Bu mutlaka olacak mı?" diye sordular.<br />
<br />
"Evet, olacak!" buyurdular."<br />
<br />
Rezin tahric etmiştir. Bu rivayet daha muhtasar olarak Ebu Ya'lâ'nın Müsned'inde ve Taberâni'nin el-Mu'cemu'l-Evsat'ında tahric edilmiştir. Heysemi, Mecma'u'z-Zevaid'de kaydetmiştir (7, 281).<br />
<br />
4753 - Ebu Mâlik veya Ebu Amir el-Eş'ari radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Ümmetimden bir kavim, ferci (zinayı), ipeği, içkiyi, çalgıyı helal addedecektir. Birkısım kavimler de bir dağın eteğine inecekler. Onların sürüsünü, çoban sabahları yanlarına getirecek. (Fakir) bir adam da, bir ihtiyacı için yanlarına gelecek. Onlar adama:<br />
<br />
"Bize yarın gel! derler. Bunun üzerine Allah onları geceleyin yakalayıverir ve dağı tepelerine koyarak birkısmını helak eder. Geri kalanları da mesh ederek Kıyamete kadar maymun ve hınzırlara çevirir."<br />
<br />
Buhari, Eşribe 6.<br />
<br />
4754 - Hz. Huzeyfe radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a halk hayırdan sorardı. Ben ise, bana da ulaşabilir korkusuyla, hep şerden sorardım. (Yine bir gün:)<br />
<br />
"Ey Allah'ın Resûlü! Biz Cahiliye devrinde şer içerisinde idik. Allah bize bu hayrı verdi. Bu hayırdan sonra tekrar şer var mı?" diye sordum.<br />
<br />
"Evet var!" buyurdular. Ben tekrar: "Pekiyi bu şerden sonra hayır var mı?" dedim.<br />
<br />
"Evet, var! Fakat onda duman da var" buyurdular. Ben: "duman da ne?" dedim.<br />
<br />
"Bir kavim var. Sünnetimden başka bir sünnet edinir; hidayetimden başka bir hidayet arar. Bazı işlerini iyi (ma'rûf) bulursun, bazı işlerini kötü (münker) bulursun" buyurdular. Ben tekrar:<br />
<br />
"Bu hayırdan sonra başka bir şer kaldı mı?" diye sordum.<br />
<br />
"Evet! buyurdular. Cehennem kapısına çağıran davetçiler var. Kim onlara icabet ederek o kapıya doğru giderse, onlar bunu ateşe atarlar" buyurdular. Ben: "Ey Allah'ın Resûlü! Ben (o güne) ulaşırsam, bana ne emredersiniz?" dedim.<br />
<br />
"Müslümanların cemaatine ve imamlarına uy, onlardan ayrılma. (İmam sırtına (zulmen) vursa, malını (haksızlıkla) alsa da onu dinle ve itaat et!)" buyurdular.<br />
<br />
"O zaman ne cemaat ne de imam yoksa?" dedim.<br />
<br />
"O takdirde bütün fırkaları terket (kaç)! Öyle ki, bir ağacın köküne dişlerinle tutunmuş bile olsan, ölüm sana gelinceye kadar o vaziyette kal" buyurdular."<br />
<br />
Buhari, Fiten 11, Menakıb 25; Müslim, İmaret 51, (1847); Ebu Davud, Fiten 1, (4244, 4245, 4246, 4247).<br />
<br />
4755 - Abdurrahman İbnu Abdi'l-ka'be anlatıyor: "Mescide girmiştim. Abdullah İbnu Amr İbni'l-As radıyallahu anhüma'yı gördüm: Ka'be'nin gölgesinde oturuyordu. Ka'be'nin gölgesinde birçok kimse ona müteveccih olarak oturmuştu. Ben de ona doğru oturdum. Şunu anlattı:<br />
<br />
"Bir seferde Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'la beraberdik. Bir yerde konakladık. Kimimiz çadırını tamir ediyor, kimimiz yerini düzlüyor, kimimiz hayvanlarını güdüyordu. Derken Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın münadisi seslendi: "es-Salâtu câmi'a: "Haydin namaza!" Resûlullah'a gittik, yanında toplandık.<br />
<br />
"Benden önce her peygamber, ümmeti için hayır bildiği şeyi onlara öğretmekle mükellef idi. Onlar için şer bildiği şeyden de onları inzar etmesi (korkutması) gerekli idi. Bilesiniz, şu ümmetinizin afiyeti önce gelenler hakkında kesin kılınmıştır. Sonrakiler belaya ve kötü addedeceğiniz birkısım hallere maruz kalacaklardır. Birbirini takip eden fitneler gelecek. Mü'min: "Bu fitne helâkimdir" diyecek. Sonra bu kalkacak, başka bir fitne gelecek. "Helakim işte bundan, işte bundan" diyecek. Öyleyse, kim ateşten uzak kalmayı ve cennete girmeyi dilerse, Allah'a ve ahiret gününe inanır olduğu halde ölümü karşılasın. İnsanlara, onların kendisine nasıl muamele etmelerini dilerse öyle muamelede bulunsun. Kim bir imama biat edip, samimiyetle sadakat sözü vermiş ise, elinden geldikçe ona itaat etsin. Bir başkası gelip, önceki ile münâzaaya girişecek olursan sonradan çıkanın boynunu uçurun."<br />
<br />
Ravi (Abdurrahman) der ki: "Abdullah İbnu Amr'a yanaştım ve:<br />
<br />
"Allah aşkına söyle. Bu anlattıklarını bizzat kendin Resûlullah aleyhissalâm'dan işittin mi?" dedim. Sorum üzerine eliyle kulak ve kalbini tutarak:<br />
<br />
"Evet kulaklarım işitti, kalbim de belledi" dedi. Ben:<br />
<br />
"Ama, amcaoğlun Muaviye, bize mallarımızı aramızda batıl bir şekilde yememizi, birbirimizi öldürmemizi emrediyor. Halbuki Allah Teâla hazretleri (mealen): "Ey iman edenler! Birbirinizin malını haram şekilde yemeyin; ancak karşılıklı rıza ile yaptığınız ticaret başkadır. Birbirinizi ve kendinizi öldürmeyin. Canlarınızı da boşu boşuna tehlikeye atmayın. Şüphesiz ki Allah size merhametlidir" (Nisa 29) buyuruyor" dedim. Biraz sustu sonra:<br />
<br />
"Allah'a itaatte ona itaat et, Allah'a isyanda ona isyan et!" dedi."<br />
<br />
Müslim, İmaret 46, (1844); Nesai, Bey'at 25, (7, 153); Ebu Davud, Fiten 1, (4248); İbnu Mace, Fiten 9, (3956).<br />
<br />
4756 - Hz. Cabir radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm:<br />
<br />
"Irak ehline bir ölçeklik yiyecek ve tek dirhemlik paranın gelmeyeceği zaman yakındır!" buyurmuşlardı.<br />
<br />
"Nereden?" diye soruldu.<br />
<br />
"Acem diyarından. Onlar bunu yasaklayacak" buyurdu ve devamla:<br />
<br />
"Şam ehline de tek dinarlık paranın ve bir ölçeklik yiyeceğin gelmeyeceği zaman yakındır!" buyurdular. Yine:<br />
<br />
"Bu nereden gelmeyecek?" diye soruldu.<br />
<br />
"Rum cihetinden!" buyurdular. Sonra (Hz. Cabir) bir müddet sustu (ve ilave etti: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm dedi ki:<br />
<br />
"Ümmetimin sonunda bir halife gelecek; malı sayı ile değil, avuç avuç dağıtacak!)"<br />
<br />
Müslim, Fiten 67, (2913).<br />
<br />
4757 - Yine Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Ümmetimin sonunda bir halife gelecek, malı sayarak değil, avuçlayarak dağıtacak."<br />
<br />
Hadisi (Hz. Cabir'den rivayet eden) Ebu Nadre ve Ebu'l-Alâ'ya:<br />
<br />
"Bunun Ömer İbnu Abdilaziz olmasına ne dersiniz?" diye sorulmuştu. Onlar:<br />
<br />
"Hayır, (o değildir)!" dediler."<br />
<br />
Müslim, Fiten 67, (2913).<br />
<br />
4758 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm:<br />
<br />
"Irak'a ölçeği ve dirhemi verilmeyecek. Şam'a da ölçeği ve dinarı verilmeyecek. Mısır'a ölçeği ve dinarı verilmeyecek. Başladığınız yere döneceksiniz" buyurdu ve üç kere tekrar etti. Buna Ebu Hureyre'nin eti ve kanı şahit oldu."<br />
<br />
Müslim, Fiten 33, (2896); Ebu Davud, Harac 29, (3035).<br />
<br />
4759 - Hz. Cabir radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "İblis'in arşı deniz üzerindedir. Oradan askerlerini gönderip insanları fitneye atar. Bunlardan, yanında mertebece en yüksek olanı en büyük fitneyi çıkarandır. Askerlerinden biri gelip: "Şunu şunu yaptım!" der. İblis: "Hiçbir şey yapmamışsın!" der. Sonra bir diğeri gelip: "Ben falanı(n peşini) hanımıyla arasını açıncaya kadar bırakmadım!" der. İblis onu kendisine yaklaştırıp: "sen ne iyisin!" der."<br />
<br />
Müslim, Münafikûn 66-67, (2813).<br />
<br />
4760 - Ebu'l-Bahteri anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ı dinleyen bir zatın bana anlattığına göre Resûlullah demiştir ki:<br />
<br />
"İnsanlar, günahları çoğalmadıkça helak olmayacaklardır."<br />
<br />
Ebu Davud, Melahim 17, (4347).<br />
<br />
4761 - Seleme İbnu'l-Ekva' radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Kim bize kılıç kaldırırsa bizden değildir."<br />
<br />
Müslim, İman 162, (99).<br />
<br />
4762 - Ebu Musa ve İbnu Ömer radıyallahu anhüm anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Kim bize karşı silah taşırsa bizden değildir."<br />
<br />
Buhari, Fiten 7; Müslim, İman 163, (100); Tirmizi, Hudûd 26, (1459).<br />
<br />
4763 - Abdullah İbnu'z-Zübeyr radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Kim kılıcını çeker sonra koyarsa kanı hederdir."<br />
<br />
Nesai, Tahrim 26, (7, 117).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ASABİYET VE EHVA</span></span><br />
<br />
4764 - Cündeb İbnu Abdillah radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Kim ummiyye (gayesi İslam olmayan) bir bayrak altında bir asabiyete yardım ederken öldürülürse onun ölümü, cahiliye ölümü üzeredir."<br />
<br />
Müslim, İmaret 57, (1850); Nesai, Tahrim 28, (7, 123).<br />
<br />
4765 - Süraka İbnu Malik el-Cu'şemi radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"En hayırlınız, (zulme düşerek) günah işlemedikçe aşiretini müdafaa edendir."<br />
<br />
Ebu Davud, Edeb 121, (5120).<br />
<br />
4766 - Vasile İbnu'l-Eska' radıyallahu anh anlatıyor: "Ey Allah'ın Resûlü dedim, asabiyet nedir?"<br />
<br />
"Asabiyet, buyurdular, zulümde kavmine yardım etmendir."<br />
<br />
Ebu Davud, Edeb 121, (5519).<br />
<br />
4767 - Amr İbnu Ebi Kurre anlatıyor: "Huzeyfe radıyallahu anh Medain'de iken, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın öfke halinde, ashabından bazılarına sarfettiği sözleri anlatıyordu. Huzeyfe'den bunları işitenlerden birkısmı Selmân radıyallahu anh'a gelip, Huzeyfe'nin anlattıklarını kendisine söylüyorlardı. Selmân da onlara:<br />
<br />
"Huzeyfe söylediğini daha iyi bilir!" diyordu. Onlar da tekrar Huzeyfe'nin yanına dönüp kendisine:<br />
<br />
"Biz senin söylediklerini Selman'a sorduk. Ne tasdik etti ne de reddetti" dediler. Bunun üzerine Huzeyfe (Sebze tarlasında bulunan) Selmân radıyallahu anhüma'nın yanına gidip:<br />
<br />
"Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'dan işittiğim şeyler hususunda beni niye tasdik etmedin?" diye sordu. Selman da:<br />
<br />
"Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm öfkelenir ve öfkeli iken konuşurdu. Razı olur ve rıza halinde de konuşurdu!" cevabını verdi ve sonra devamla:<br />
<br />
"Ey Huzeyfe! dedi. Sen, kalplerde, birkısım insanlara sevgi, birkısım insanlara buğz hasıl edip aralarında ihtilaf ve ayrılıklara sebep olan bu konuşmalardan vazgeçsen olmaz mı! Nitekim biliyorsun ki, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (bir gün) hutbesinde şöyle buyurmuştu: "Allahım! Ben senin katından bir garanti talep ediyorum: Ümmetimden kime öfkeli halimde (haksız yere) sebbetmiş veya lanet etmiş (veya vurmuş veya incitmiş) isem -ki ben de ademoğluyum, tıpkı onların öfkelenmeleri gibi öfkelenirim. Halbuki sen beni alemlere rahmet olarak gönderdin- bu (haksız sözümü) o kimseler için Kıyamet günü rahmet, (zekat, ecir, yakınlık vesilesi, tuhûr) kıl. (Ta ki o vesile ile sana yaklaşsın!)"<br />
<br />
Ey Huzeyfe! Allah'a yemin olsun, ya bu konuşmalardan vazgeçeceksin, yahut da seni Ömer İbnu'l-Hattab radıyallahu anh'a yazıp şikayet edeceğim!"<br />
<br />
Ebu Dâvud, Sünnet 11, (4659).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">FİTNELERİN GELDİĞİ CİHET VE FİTNELERİN ÇIKTIĞI KİMSELER</span></span><br />
<br />
4768 - Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Küfrün başı doğu cihetindedir. Övünme ve çalım satma işi at, deve, sığır besleyenler, çadırda oturanlar arasındadır. Sükûnet de koyun besleyenlerdedir."<br />
<br />
4769 - Buhari'nin bir diğer rivayetinde denir ki: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"İman Yemenlidir. Fitne şu tarafta, şeytanın boynuzunun doğduğu yerdedir."<br />
<br />
4770 - Müslim'in rivayetinde şöyledir: "İman Yemenlidir. Küfür de şark cihetindedir. Sükûnet koyun besleyenlerin yanındadır. Övünmek ve çalım satmak feddâdların, yani at besleyip çadırda kalanların yanındadır."<br />
<br />
Buhari, Bed'ü'l-Halk 15, Menakıb 1, Megazi 74; Müslim, İman 85, (52); Muvatta, İsti'zan 15, (2, 920).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MÜSLÜMANLARIN BİRBİRLERİYLE SAVAŞLARI</span></span><br />
<br />
4771 - Ahnef İbnu Kays radıyallahu anh anlatıyor: "Şu adamı kastederek (evden) çıkmıştım. Yolda Ebu Bekre radıyallahu anh'a rastladım.<br />
<br />
"Ey Ahnef nereye gidiyorsun?" dedi.<br />
<br />
"Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın amcaoğluna yardım etmeyi arzu ediyorum!" dedim.<br />
<br />
"Dön! dedi. Zira ben, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın şöyle söylediğini işittim: "İki müslüman kılıçlarıyla birbirlerinin üzerine yürürlerse öldüren de ölen de ateştedir!" (Bu söz üzerine Resûl-i Ekrem'e): "Ey Allah'ın Resûlü! Katili anladık ama maktûl niye ateşte?" diye sorulmuştu.<br />
<br />
"Çünkü o da kardeşini öldürme hırsı taşıyordu!" cevabını verdi. -Bir başka rivayette ise: "O da kardeşini öldürmek istemişti" demiştir.-"<br />
<br />
Buhari, Diyat 2, Fiten 10; Müslim Fiten 14, (2888); Ebu Davud, Fiten 5, (4268); Nesai, Tahrim 29, (7, 125).<br />
<br />
4772 - Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Sizden kimse kardeşine silahla işarette bulunmasın. Zira, o bilemez, belki de şeytan elinde bir fesatta bulunur da ateşten bir çukura düşer."<br />
<br />
Buhari, Fiten 7; Müslim, Birr 126, (2617); Tirmizi, Fiten 4, (2163).<br />
<br />
4773 - Abdullah İbnu Mes'ud radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Müslümana sövmek fısktır, onunla çarpışmak da küfürdür."<br />
<br />
Buhari, Fiten 8, İman 36, Edeb 44; Müslim, İman 116, (64); Tirmizi, İman 15, (2636); Nesai, Tahrim 27, (7, 132).<br />
<br />
4774 - İbnu Abbas radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Benden sonra birbirinizin boynunu vuran kâfirler olarak (dinden) dönmeyin."<br />
<br />
Tirmizi, Fiten 28, (2194); Buhari, Fiten 8, Diyat 2; Ebu Davud, Sünnet 16, (4686); Müslim, İan 66, (119); Nesai, Tahrim 28, (7, 127).<br />
<br />
Nesai, İbnu Mes'ud'dan yaptığı bir rivayette şu ziyadeye yer verir: "Kişi ne babasının ne de kardeşinin cinayetinden sorumlu tutulmaz."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HZ. OSMAN'IN ŞEHİD EDİLMESİ</span></span><br />
<br />
4775 - Abdullah İbnu Selâm'ın kerdeşioğlu, amcası (Abdullah İbnu Selam) radıyallahu anh'tan naklediyor:<br />
<br />
"Hz. Osman radıyallahu anh öldürülmek istendiği zaman yanına geldim. Osman bana:<br />
<br />
"Sen niye geldin?" diye sordu.<br />
<br />
"Sana yardım edeyim diye geldim" dedim.<br />
<br />
"Öyleyse halka çık. Onları benden uzaklaştır. Zira sen bana hariçte olursan, yanımda olmaktan daha faydalı olursun!" dedi. Ben de çıkıp: "Ey insanlar! Bilirsiniz, benim adım cahiliye devrinde falandı. Ama Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm beni Abdullah diye tesmiye buyurdu. Benim hakkımda Kitabullah'ta birkısım ayetler nazil olmuştur. Şu ayet benim hakkımda nazil olanlardan biridir:<br />
<br />
"De ki: Söyleyin bana, eğer bu Kur'ân Allah tarafından gönderildiği halde, onu inkar ettiyseniz ve İsrailoğullarından bir şahit de Tevrat'a dayanarak onun hak kitap olduğuna şahitlik edip iman ettiği halde siz iman etmeyi büyüklüğünüze yediremezseniz, zalim olmaz mısınız? Muhakkak ki, Allah zalimler güruhuna yol göstermez" (Ahkâf 10). Keza şu ayet de benim hakkımda nazil oldu: "İnkar edenler, "Sen Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber değilsin" diyorlar. De ki: "Sizinle benim aramızda şahid olarak Allah ile O'nun kitapları hakkında bilgi sahibi olanlar yeter" (Ra'd 43). Allah'ın size karşı kınına konmuş bir kılıcı var. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın inmiş olduğu bu beldenizde melekler size mücavir oldular. Öyleyse bu adamı öldürmekten Allah'tan korkun! Allah'tan korkun! Allah'a yemin olsun eğer onu öldürürseniz, komşularınız olan melekleri buradan tardetmiş olacaksınız ve Allah'ın size karşı kında tuttuğu kılıcı kınından çıkartacaksınız ve artık o Kıyamete kadar kınına girmeyecek!"<br />
<br />
Bu sözlerim üzerine:<br />
<br />
"Şu yahudiyi öldürün! Osman'ı öldürün!" diye bağrıştılar.<br />
<br />
Tirmizi, Tefsir, Ahkâf.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CEMEL VAKASI</span></span><br />
<br />
4776 - Abdullah İbnu Ziyâd anlatıyor: "Hz. Talha, Zübeyr ve Hz. Aişe radıyallahu anhüm Basra'ya yürüyünce, Hz. Ali, Ammar İbnu Yasir ve Hasan'ı (radıyallahu anhüm) gönderdi. Bu ikisi Küfe'ye yanımıza geldiler ve minbere çıktılar. Hz. Hasan radıyallahu anh minberin yukarısında idi. Ammar radıyallahu anh da ondan aşağıda idi. Biz onların etrafında toplandık. Ammar'ın şöyle konuştuğunu işittim:<br />
<br />
"Aişe, Basra'ya yürüdü. Muhakkak ki o, dünyada da ahirette de Peygamber aleyhissalatu vesselam'ın zevcesidir. Ancak Allah sizi imtihan ediyor: Kendisine mi itaat edeceksiniz, yoksa ona (Hz. Aişe'ye) mi?"<br />
<br />
Buhari, Fezailu'l-Ashab 30, Fiten 17.<br />
<br />
4777 - Şakik İbnu Abdillah anlatıyor: "Ben, Ebu Musa el-Eş'ari, Ebu Mes'ud el-Ensari ve Ammar radıyallahu anhüm ile oturuyordum. Ebu Mes'ud, Ammar'a:<br />
<br />
"Senin arkadaşlarından herkese dilediğim takdirde bir kulp takabilirim. Ama sen hariçsin. Senin hakkında bir şey söyleyemem. Senin, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a arkadaş olduğum günden beri, ikinizin şu işteki ağırlığınızdan başka bir kusurunuzu görmüş değilim!"<br />
<br />
Ebu Mes'ud -zengin birisiydi- şu karşılıkta bulundu: "Ey oğlum! İki hulle (takım) getir. Birini Ebu Musa'ya ver, diğerini de Ammar'a!" Ve ilave etti: "Bunların içinde ikiniz cumaya gidin."<br />
<br />
Buhari, Fiten 18, Fezailu'l-Ashab 30.<br />
<br />
4778 - Kays İbnu Abbâd radıyallahu anh anlatıyor: "Ali radıyallahu anh'a: "Söyle bize! (Savaş için) şu yürüyüşünü Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın bir emrini yerine getirmek üzere mi yapıyorsun, şahsi bir içtihadın olarak mı?" diye sordum.<br />
<br />
"Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bana bu yürüyüşü yapmam için herhangi bir emirde bulunmadı. Ben bunu şahsi reyimle yapıyorum!" cevabını verdi."<br />
<br />
Ebu Davud, Sünnet 13, (4666).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HARİCİLER</span></span><br />
<br />
4779 - Zeyd İbnu Vehb el-Cüheni -ki bu zat, Hz. Ali radıyallahu anh Haricilerle savaşmak üzere yürüdüğü zaman beraberindeki orduda bulunuyordu- anlatıyor: "Hz. Ali dedi ki: "Ey insanlar ben Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın şöyle söylediğini işittim:<br />
<br />
"Ümmetimden bir grup çıkar. Kur'ân'ı öyle okurlar ki, sizin okuyuşunuz onlarınkinin yanında bir hiç kalır. Namazınız da namazlarına göre bir hiç kkalır. Orucunuz da oruçları yanında bir hiç kalır. Kur'ân'ı okurlar, onu lehlerine zannederler. Halbuki o aleyhlerinedir. Namazları köprücük kemiklerinden öteye geçmez. Okun avı delip geçmesi gibi dinden hemen çıkarlar. Onlarla harb eden ordu(nun askerlerine) peygamberlerinin diliyle ne (kadar çok ücret)ler takdir edilmiş olduğunu bilselerdi (başkaca) amel yapmaktan vazgeçerlerdi. Onların alameti şudur: Aralarında pazusu olduğu halde kolu olmayan bir adam olacak. Pazusu üzerinde meme ucu bir çıkıntı bulunacak. Bunun üzerinde de beyaz kıllar bulunacak. Sizler Muâviye ve Şamlıların üzerine gidecek, buradakileri terkedeceksiniz. Onlar da sizin (yokluğunuzdan istifade ile) çoluk-çocuğunuza ve mallarınıza sizin namınıza halef olacaklar!."<br />
<br />
(Hz. Ali ilave etti:) "O vallahi! Ben, onların bu kavim olacağını kuvvetle ümit ediyorum. Çünkü onlar haram kan döktüler. Halkın meradaki hayvanlarını gasbettiler. Öyleyse, Allah adına bunlar üzerine yürüyün!"<br />
<br />
Ravi der ki: "Haricilerin başında o gün, Abdullah İbnu Vehb er-Râsibi olduğu halde, onlarla karşılaşınca Hz. Ali radıyallahu anh askerlerine:<br />
<br />
"Mızraklarınızı bırakın, kılıçlarınızı kınlarından çıkarın. Çünkü ben, onların Harura günü size yaptıkları gibi yine size sulh teklif edeceklerinden korkuyorum!" dedi. Bu emir üzerine döndüler, mızraklarını bertaraf ettiler ve kılıçlarını sıyırdılar. Askerler onlara mızraklarını sapladı. Öldürüp üst üste yığdı. O gün cengâverlerden sadece iki kişi isabet alıp şehit düştü. Ali radıyallahu anh:<br />
<br />
"Aralarında o sakat herifi arayın!" emretti. Aradılar, fakat bulamadılar. Bizzat Ali kalkıp üst üste öldürülmüş insanların yanına geldi.<br />
<br />
"Bunları geri çekin!" dedi. Sonra yere gelen cesetler arasında onu buldular. Onun bulunması üzerine Hz. Ali radıyallahu anh tekbir getirdi ve:<br />
<br />
"Allah doğru söyledi. Resûlü de doğru tebliğ etti" dedi. Ubeyde es-Selmâni, Hz. Ali'ye doğrulup:<br />
<br />
"Ey mü'minlerin emiri! Kendisinden başka ilah olmayan Allah aşkına söyle. Sen bu hadisi Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'dan bizzat işittin mi?" diye sordu. Ali radıyallahu anh:<br />
<br />
"Kendinden başka ilah olmayan Allah'a yemin ederim, evet!" dedi. Ubeyde Hz. Ali'ye üç sefer yemin verdi. O da ona üç sefer yemin etti."<br />
<br />
Müslim, Zekat 156, (1066).<br />
<br />
4780 - Müslim, (bu hadisi) Abdullah İbnu Rafi'den de aynı şekilde tahriç etmiştir. O rivayetin baş kısmında şu ziyade var: "Haruriyye, Ali İbnu Ebi Talib radıyallahu anh'a karşı hurûc ettikleri zaman: "Hüküm Allah'ındır" dediler. (Bu ibare Kur'an'dan bir iktibas olması hasebiyle) Hz. Ali de: "Kendisiyle bâtıl murad edilen hak bir söz" dedi."<br />
<br />
Müslim, Zekat 157, (1066).<br />
<br />
4781 - Süveyd İbnu Gafle radıyallahu anh anlatıyor: "Ali radıyallahu anh dedi ki: "Ben size Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'dan bir hadis söyleyince, Allah'a yemin olsun Aleyhissalatu vesselam'ın söylemediği bir şeyi söylemektense gökten atılmayı tercih ederim. Ancak benimle sizin aranızda cereyan eden şeyler hakkında konuşunca, bilesiniz harp hiledir. Zira ben Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın şöyle söylediğini işittim:<br />
<br />
"Ahir zamanda yaşça küçük, akılca kıt birtakım gençler çıkacak. Yaratılmışın en hayırlısının sözünü söylerler, Kur'ân'ı okurlar. İmanları gırtlaklarından öteye geçmez. Okun avı delip geçtiği gibi dinden çıkarlar. Onlara nerede rastlarsanız onları gebertin. Zira, onları öldürene, Kıyamet günü, Allah'ın vereceği ücret var."<br />
<br />
Buhari, Fezailu'l-Kur'ân 36, Menakıb 25, İstitâbe 6; Müslim, Zekat 154, (1066); Ebu Davud, Sünnet 31, (4767); Nesai, Tahrim 26, (7, 119).<br />
<br />
4782 - Ebu Said ve Enes radıyallahu anhüma anlatıyorlar: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Ümmetimde ihtilaf ve ayrılıklar meydana gelecek, (Onlardan) bir grup lafıyla güzel, ameliyle kötü olacak. Bunlar Kur'ân'ı okuyacaklar, ancak köprücük kemiklerinden aşağı geçmeyecek. Bunlar, dinden tıpkı okun avu delip geçmesi gibi çıkarlar. Onlar, ok kirişine dönmedikçe bir daha dine geri gelmezler. Bunlar mahlukatın en şeriridir. Onları öldürene ve onlar tarafından öldürülene ne mutlu! Onlar insanları Kitabullah'a çağırırlar, fakat kitaptan zerre kadar nasipleri yoktur."<br />
<br />
Yanında bulunan Ashab:<br />
<br />
"Ey Allah'ın Resûlü dediler. Onların alameti nedir?" diye sordular da:<br />
<br />
"Tıraş olmak!" buyurdular."<br />
<br />
Ebu Davud, Sünnet 31, (4765).Benzer bir rivayeti Ebu Saidi'l-Hudri'den Sahiheyn kaydetmiştir. Buhari, Fezailu'l-Kur'an 36, Menakıb 25, Edeb 95, İstitabe 6, 7; Müslim, Zekat 143-148, (1064); Muvatta, Kur'ân 10, (1, 204, 205); Nesai, Zekat 79, (5, 87), Tahrim 26, (7, 119).<br />
<br />
4783 - Hz. Enes'ten gelen bir rivayette (Resûlullah şöyle) buyurmuştur: "Onların alameti tıraş ve saçın yolunmasıdır. Onları gördüğünüz zaman öldürün."<br />
<br />
4784 - Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın Huneyn dönüşünde bir adam yanına geldi. Bu sırada Hz. Bilâl'in eteğinde gümüş (para) vardı. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bundan avuç avuç alıp insanlara dağıtıyordu. Gelen adam:<br />
<br />
"Ey Muhammed! Adil ol!" dedi. Aleyhissalatu vesselam (öfkeli olarak):<br />
<br />
"Yazık sana! Ben de adil olmazsam kim adil olabilir? Eğer adil olmazsam zarara ve hüsrana düşerim!" buyurdular. Hz. Ömer atılıp:<br />
<br />
"Ey Allah'ın Resûlü! Bana müsaade buyurun şu münafığın kellesini uçurayım!" dedi. Aleyhissalatu vesselam:<br />
<br />
"Halkın "Muhammed arkadaşlarını öldürüyor" diye dedikodu yapmasından Allah'a sığınırım. Bu ve arkadaşları Kur'an okurlar (ama okudukları) hançerelerini aşağı geçmez. Dinden, okun avı delip geçtiği gibi çıkıp giderler!" buyurdular."<br />
<br />
Buhari, Humus 16; Müslim, Zekât 142, (1063). Metin Müslim'inkidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HAKEMEYN HADİSESİ VE YEZİD İBNU MUÂVİYE'YE BİAT VAKASI</span></span><br />
<br />
4785 - İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: "Hz. Hafsa radıyallahu anhâ'nın yanına girdim ve:<br />
<br />
"(Ali ile Muaviye radıyallahu anhüma'nın Sıffin'deki hadiseleri sebebiyle halka gelenleri görüyorsun. (Şimdi Harameyn ve başka yerde hayatta kalan sahabeleri toplayıp fikirlerini almak istiyorlar.) Bu hilafet ve emirlik meselesinde bana hiçbir hak tanımadılar (bu sebeple gitmek istemiyorum, ne dersin?)" dedim.<br />
<br />
"Katıl. Çünkü onlar seni bekliyorlar. Onlardan geri durmanı, onların bir muhalefet saymalarından korkarım!" dedi ve Abdullah, oraya gidinceye kadar Hafsa onu bırakmadı. (Hakemlerin hüküm vermesinden sonra) Hz. Muaviye bir hutbe irad etti ve (Abdullah'la babası Ömer'i kastederek) dedi ki:<br />
<br />
"Kim bu hilafet meselesi hakkında bizimle konuşmak isterse kendini bize göstersin (meydana çıksın). Şurası muhakkak ki biz, halifeliğe ondan da babasından da ehakkız."<br />
<br />
Habib İbnu Mesleme der ki: "Abdullah'a: "Ona cevap vermedin mi?" dedim. Abdullah cevaben:<br />
<br />
"Bu işe senden daha ehak olan, İslam adına sana ve babana karşı (Uhud'da, Hendek'te) mücadele vermiş olan Ali radıyallahu anh'tır!" demek istedim. Fakat, herkesin arasına tefrika sokup, kan akıtacak ve istemediğim bir manaya çekilecek bir kelime sarfetmekten korktum. Allah'ın sabredene) cennette hazırladığı mükafaatları da hatırlayarak (Muaviye'ye karşılık vermedim) demiştir. Habib İbnu Mesleme: "Bu tavrı takdir ederek: "Sen bir fitneden (inayet-i ilahi ile) korunmuş ve (ciddi) bir felaketten muhafaza edilmişsin!" dedm" der."<br />
<br />
Buhari, Megazi 29.<br />
<br />
4786 - İbnu'l-Müseyyeb radıyallahu anh anlatıyor: "İlk fitne yani Hz. Osman radıyallahu anh'ın şehid edilmesi vukua geldiği zaman Ashab-ı Bedr'den kimseyi hayatta bırakmadı. Sonra ikinci fitne yani Harra hadisesi vukua geldi. Bu da Hudeybiye ashabından kimseyi hayatta bırakmadı. Sonra üçüncüsü vukua geldi. O da insanlar arasında akıl ve kuvvet (sahabe) bırakmadı."<br />
<br />
Buhari, Megazi 11.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İBNU'Z-ZÜBEYR DEVRİ</span></span><br />
<br />
4787 - Ebu Nevfel anlatıyor: "Abdullah İbnu'z-zübeyr radıyallahu anhümâ'yı (Mekke'deki) Akabetü'l-Medine (denilen yerde) (asılmış) gördüm. Kureyş ve diğer halk onun yanına gelmeye başlamıştı. Derken Abdullah İbnu Ömer radıyallahu anhüma da geldi. Yanında durdu. "es-Selâmu aleyke ey Ebu Hubeyb!" dedi ve bu selamı üç kere tekrar etti. Sonra sözlerine devamla (üç kere de) "Vallahi seni bu işten men etmiştim (ama beni dinlemedin)" deyip şunları söyledi: "Vallahi, benim biildiğime göre sen, çok oruç tutan, çok namaz kılan, yakınlara çokça yardımcı olan bir kimseydin. Vallahi, en kötüsü sen olan bir ümmet mutlaka en hayırlı bir ümmettir!"<br />
<br />
Haccâc'a, Abdullah İbnu Ömer radıyallahu anhüma'nın İbnu'z-Zübeyr karşısındaki tavrı ve söylediği bu sözleri ulaştı. Derhal adam göndererek İbnu'z-Zübeyr'in cesedini asılı olduğu kütükten indirip, yahudilerin kabirlerine attırdı. Sonra annesi Esma Bindu Ebi Bekr radıyallahu anha'ya da bir adam gönderip çağırttı. Fakat kadıncağız gitmekten imtina etti. Haccac ikinci bir elçi gönderdi ve: "Ya bana kendi rızanla gelirsin ya da, sana saç örgülerinden sürüyerek getirecek birisini gönderirim!" dedi. Esmâ yine imtina edip:<br />
<br />
"Sen, örgülerimden tutup beni sürükleyecek birini gönderinceye kadar vallahi gelmeyeceğim!" dedi. Haccâc:<br />
<br />
"Bana ayakkabılarımı gösterin!" dedi. Papuçlarını alıp, çalımla koşup Esmâ'nın yanına girdi.<br />
<br />
"Allah düşmanına ne yaptığımı gördün mü?" dedi.<br />
<br />
"Ona dünyasını berbat ettiğini, onun da senin ahiretini berbat ettiğini gördüm. Bana ulaştığına göre ona: "Ey iki kuşaklının oğlu!" demişsin. Vallahi iki kuşaklı benim. Onlardan biriyle ben Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın ve Ebu Bekr'in (hicret sırasındaki) yiyeceklerini bağladım. Diğeri de, kadının belinden ayırmadığı kuşağıdır. Şunu ilave edeyim ki, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bana: "Sakif'te bir yalancı, bir de zalim var!" demişti. Yalancıyı gördük. Zalime gelince; bunun da ancak sen olacağını zannediyorum!" dedi. Haccac, hiç cevap vermeden yanından ayrıldı."<br />
<br />
Müslim, Fezailu's-Sahabe 229, (2545)<br />
<br />
Rezin şu ilavede bulundu: "Haccac (bilahare) demiş ki: "Ben Esma'nın yanına onu üzmek için girmiştim, ama o beni üzdü."<br />
<br />
HACCÂC<br />
<br />
4788 - Zübeyr İbnu Adiy rahimehullah anlatıyor: "Hz. Enes İbnu Mâlik radıyallahu anh'ın yanına girdik. Haccâc'ın bize yaptıklarını şikayet ettik.<br />
<br />
"Sabredin, buyurdu. Zira öyle günlerle karşılaşacaksınız ki, her yeni gün, gidenden daha kötü olacak. Bu hal Rabbinize kavuşuncaya kadar devam edecek. Ben bunu, Resûlunüz aleyhissalâtu vesselâm'dan işittim."<br />
<br />
Buhari, Fiten 6; Tirmizi, Fiten 35, (2207).<br />
<br />
4789 - İbnu Ömer radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Sakif'ten bir yalancı, bir de zalim çıkacaktır."<br />
<br />
Tirmizi, Fiten 44, (2221).<br />
<br />
4790 - Hişâm İbnu Hisân rahimehullah anlatıyor: "Haccac'ın hükmen öldürdüğü insanların miktarı sayılmış. 120 bin kişiye ulaştığı görülmüştür."<br />
<br />
Tirmizi, Fiten 43, (2221).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BENÎ MERVAN</span></span><br />
<br />
4791 - Sa'id İbnu Amr İbni Said İbni'l-As anlatıyor: "Ceddim bana dedi ki: "Ben Ebu Hureyre radıyallahu anh ile beraber Medine mescidinde oturuyordum. Yanımızda Mervan da vardı. Bir ara Ebu Hureyre radıyallahu anh:<br />
<br />
"Ben, sadık ve masduk olan Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın şöyle buyurduklarını işittim:<br />
<br />
"Ümmetimin helâk olması, Kureyş'e mensup (aklı kıt) bir grup çocukcağızların elleriyledir!"<br />
<br />
Mervan: "Allah onlara lanet etsin!" dedi. Ebu Hureyre der ki:<br />
<br />
"Eğer ben dileseydim falan falan diye onları teker teker ismen sayardım." Said rahimehullah dedi ki:<br />
<br />
"Ben, Beni Mervan iktidar olduğu zaman dedemle birlikte Şam'a gittim. Orada onları genç oğlanlar olarak görünce:<br />
<br />
"Ebu Hureyre radıyallahu anh'ın kastetttiği bunlar olmasın!" ded. Ben de: "Sen daha iyi bilirsin!" dedim."<br />
<br />
Buhari, Fiten 3, Menakıb 25.<br />
<br />
4792 - Hz. Huzeyfe radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (bir gün):<br />
<br />
"Bana İslâm telaffuz eden kaç kişi olduğunu sayıverin" buyurdular. Biz: "Ey Allah'ın Resûlü! Bizim sayımız altı-yediyüze ulaşmış olduğu halde, hakkımızda korku mu taşıyorsunuz?" dedik.<br />
<br />
"Siz bilemezsiniz, (çokluğunuza rağmen) imtihan olunabilirsiniz!" . Gerçekten öyle (belaya maruz kalıp) imtihan olunduk ki, içimizden namazını gizlice kılanlar oldu."<br />
<br />
Buhari, Cihad 181; Müslim, İman 235, (149).<br />
<br />
4793 - Sahiheyn'de yine Huzeyfe radıyallahu anh'tan gelen bir rivayet şöyledir: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"(Kıyamet günü, havz-ı kevserime birkısım gruplar da gelecekler ki, onlar oradan uzaklaştırılacaklar. Ben: "Onlar benim ashabımdır!" diyeceğim. Fakat,<br />
<br />
"Sen, onların arkandan neler işlediklerini bilmiyorsun!" denilecek."<br />
<br />
Buhari, Rikak 53; Müslim, Fezail 32, (2297).<br />
<br />
4794 - Müseyyeb İbnu Rafi' anlatıyor: "Bera İbnu Azib radıyallahu anhüma'ya rastladım. Kendisine:<br />
<br />
"Sana ne mutlu! Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'la sohbet şerefine erdin. O'na (Hudeybiye'de) ağaç altında biat ettin!" demiştim. Bana şu cevapta bulundu:<br />
<br />
"Ey kardeşimoğlu! Biz ondan sonra ne bid'alar işledik sen bilmezsin."<br />
<br />
Buhari, Megazi, 35.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><br />
HARİCİLER</span></span><br />
<br />
5995 - İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Ümmetimden bir grup insan Kur'ân'ı muhakkak surette okuyacak. Ancak bunlar, okun avı süratle delip geçtiği gibi dinden çıkacaklar."<br />
<br />
5996 - Hz. Câbir İbnu Abdillah radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm Cürrâne'de, işlenmemiş altın ve ganimetleri taksim ediyordu. Taksim edilen mal Hz. Bilal'in eteğinde idi. Bir adam:<br />
<br />
"Ey Muhammed adil ol! Çünkü adalet etmiyorsun!" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm: "Yazık sana! Eğer ben de adil olmazsam, benden sonra kim daha âdil olur?" diye mukabele etti. Hz. Ömer, (Resûlullah'ın üzüldüğünü farkederek):<br />
<br />
"Ey Allah'ın Resülü! Bana müsaade buyurun, şu münafığın kellesini uçurayım!" talebinde bulundu. Aleyhissalâtu vesselâm:<br />
<br />
"İşte bu adamın mutlaka arkadaşları -veya arkadaşcıkları- var. Bunlar Kur'ân'ı okurlar, ama okudukları gırtlaklarından aşağı geçmez. Bunlar, okun avı delip geçmesi gibi dinden çıkıp giderler!" buyurdular."<br />
<br />
5997 - İbnu Ebi Evfa anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Hâriciler cehennemin köpekleridir."<br />
<br />
5998 - İbnu Ömer radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"İleride genç bir grup ortaya çıkacak. Bunlar Kur'ân'ı okuyacaklar, ancak, okudukları gırtlaklarından aşağıya geçmeyecek. Onlardan bir grup çıktıkça kökleri kazınacaktır."<br />
<br />
İbnu Ömer der ki: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın: "Onlardan bir grup çıktıkça kökleri kazınacaktır" ibaresini yirmi kereden fazla işittim."<br />
<br />
(İbnu Ömer, Resûlullah'tan işittiği sözleri şöyle tamamladı:) "Nihayet bu cemaatin sürdürdüğü hile ve aldatma esnasında Deccal çıkacaktır."<br />
<br />
CEHMİYE<br />
<br />
5999 - Ebu Rezîn anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Rabbimiz, sıkıntılı durumunun değişeceği zaman yakın olmasına rağmen kullarının ümitsizliğe düşmesine güldü."<br />
<br />
Ebu Rezin devamla der ki: "Ey Allah'ın Resûlü dedim, hiç Rab Teâla güler mi?"<br />
<br />
"Evet" buyurdular. Ben de:<br />
<br />
"Öyleyse gülme vasfı bulunan bir Rabb'ten bize hayır eksik olmayacaktır!" dedim."<br />
<br />
6000 - Hz. Câbir İbnu Abdillah radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Cennet ehli nimetler arasında yaşarken onlar için bir nur parlar. Onlar derhal başlarını kaldırırlar. Rab Teâla'yı başlarının üstünde kendilerine yaklaşmış ve: "Ey cennet ehli, sizlere selam olsun!" dediğini görürler."<br />
<br />
Resûlullah devamla dedi ki: "İşte bu hal, Kur'ân'da zikri geçen: "Rahmet sahibi Rablerinden onlara selam vardır" ( Yasin 58) ayetinin haber verdiği durumdur."<br />
<br />
Resülullah devamla buyurdular:<br />
<br />
"Rab Teâla onlara, onlar da Rab Teâla'ya bakarlar. O'na baktıkları müddetçe etraflarındaki cennet nimetlerinden hiçbirine iltifat etmezler. Bu hal onların nazarında Rabb Teâla hicaba bürününceye kadar devam eder. Rabb Teâla hicaba bürünür, fakat Allah'ın nüru ve bereketi cennet ehlinin üzerinde ve makamlarında baki kalır."<br />
<br />
6001 - Câbir İbnu Abdillah radıyallahu anh anlatıyor: "Abdullah İbnu Amr İbni Harâm, Uhud günü, öldürüldüğü zaman Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bana rastladı ve: "Ey Câbir! Allah baban için ne söyledi, sana haber vermiyeyim mi?" buyurdular." Yahyâ'nın rivayetinde ise Resûlullah: "Ey Cabir, seni niye böyle kalben kırık (ve üzüntülü) görüyorum" buyurmuş, Câbir de: "Ey Allah'ın Resûlü! Babam şehit düştü, geriye bir yığın horanta ve borç bıraktı" demiştir. Aleyhissalâtu vesselâm da:<br />
<br />
"Sana, Allah'ın babanı karşıladığı şeklin müjdesini vereyim mi?" diye<br />
<br />
sordu. Câbir: "Evet! Ey Allah'ın Resûlü!"dedi. Bunun üzerine Aleyhissalatu vesselâm açıkladı: "Allah her kimle konuştu ise mutlaka hicab gerisinden konuştuğu halde babana vicâhen konuştu ve: "Ey kulum! Benden ne dilersen dile, dilediğini sana vereyim!" dedi. O da:<br />
<br />
"Ey Rabbim! Beni hir kere daha ihya et, senin yolunda ikinci kere öleyim!" dedi. Rab Teâla Hazretleri de: "Benden daha önce şu hüküm sâdır oldu: "Ölenler artık dünyaya bir daha dönmeyecekler" buyurdular. Baban da:<br />
<br />
"Ey Rabbim, öyleyse (benim durumumu) arkamda kalanlara ulaştır!"<br />
<br />
dedi. Bu talep üzerine şu ayet nazil oldu: "Allah yolunda şehid edilenleri ölü sanma. Onlar Rablerinin katında hayat sahibidirler ve O'nun nimetleriyle rızıklanırlar" (Âl-i İmran 169).<br />
<br />
6002 - Nevvâs İbnu Sem'ân el-Kilâbi anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ı işittim. Dedi ki:<br />
<br />
"Rahmân'ın iki parmağı arasında olmayan bir kalp yoktur. Allah dilerse onu doğru yola sevkeder, dilerse şaşırtır!"<br />
<br />
Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm şöyle dua ederdi:<br />
<br />
"Ey kalpleri tesbit eden Rabbimiz! Kalplerimizi dinin üzerine tesbit et."<br />
<br />
Resûlullah yine derdi ki: "Mizan (terazi) Râhmanın elindedir. Kıyamet'e kadar bazı kavimleri yükseltir, bazı kavimleri de alçaltır."<br />
<br />
6003 - Ebu Sa'idi'I-Hudri radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Allah üç şeye güler (rahmetiyle yönelir): Namaz için teşkil edilen saf, geceleyin namaz kılan adam ve orduda cihad eden adam."<br />
<br />
6004 - Ebu'd-Derda radıyallahu anh Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın: "Allah her an iş başındadır" (Rahman 29) âyeti ile ilgili olarak: "Bir günahın affı, bir sıkıntıyı gidermesi, bir kavmi yükseltip, bir başkalarını alçaltması O'nun işlerindendir" buyurduğunu nakletmiştir."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">LAİLAHE İLLALLAH DİYENE DOKUNULMAZ</span></span><br />
<br />
7136 - Evs (İbnu Ebî Evs Huzeyfe es-Sakafi) radıyallahu anh anlatıyor: "Biz Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın yanında oturuyorduk. O bize birkısım kıssalar anlatarak vâzu nasihat ediyordu. Derken bir adam gelerek, gizli bir şeyler söyledi. Resulullah: "Bunu götürüp öldürün!" emretti. Adam geri dönünce, Resülullah onu çağırdı ve: "Allah'tan başka ilah olmadığına şehadet edermisin?" diye sordu. Adam "Evet!" deyince: "Gidin, bu adamı serbest bırakın! Zira ben, insanlarla onlar lâ ilâhe illallah deyinceye kadar savaşmakla emrolundum. Bunu dediler mi, bana onların kanları ve malları haram olur" buyurdu.<br />
<br />
7137 - İmrân İbnu'I-Husayn radıyallahu anh anlatıyor: "Nâfi' İbnu'l-Ezrak ve arkadaşları geldiler ve bana: "Ey İmrân helak oldun (dinden çıktın)!" dediler. İmrân: "Hayır! İmran helak olmadı (dinden çıkmadı)" dedi. Onlar ısrarla: "Evet evet helak oldun!" dediler. İmrân: "Beni helak eden şey nedir?" dedi. Onlar: "Allah Teâla hazretleri: "Fitne olmasın, dinin tamamı Allah için olsun diye onlarla savaşın" buyuruyor" dediler. İmrân: "Evet biz onlarla savaştık ve hatta onları sürdük. Dinin tamamı Allah içindi. Dilerseniz, ben size Resülullah aleyhissalatu vesselâm'dan işittiğim bir hadisi rivayet edeyim!" dedi. Onlar: "Onu Resülullah aleyhissaltu vesselâm'dan sen mi işittin?" dediler. İmran: "Evet! Ben gördüm ki, Resülullah, müşriklere karşı müslümanlardan müteşekkil bir ordu gönderdi. Askerler müşriklerle karşılaşınca, aralarında çok şiddetli bir savaş oldu. Müşrikler mağlup olup sırtlarını müslümanlara verdiler (saf dışı oldular). Sonra benim yakınlarımdan bir adam müşriklerden birine mızrakla saldırdı. Adamın üzerine yürüyünce, müşrik Eşhedü en lâilâhe illallah (Allah'tan başka ilah olmadığına şehadet ederim), ben müslümanım" dedi. Fakat müslüman asker ona mızrağını saplayıp adamı öldürdü. Adam Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın yanına gelip: "Ey Allah in Resülü! Helak oldum! (Yani büyük bir günah işledim)" dedi. Aleyhissalatu vesselam bir iki sefer: "Ne yaptın?" diye sordu. Adam yaptığını olduğu gibi anlattı. Resülullah aleyhissalâtu vesselâm adama: "Kalbini yarıp içinde ne olup olmadığına bakmalı değil miydin?" dedi. Adam:<br />
<br />
"Ey Allah'ın Resülü! Eğer kalbini yarsaydım içindekini bilebilir miydim ?" diye sordu . Aleyhissalâtu vesselâm: "Sen adamın hem sözünü kabul etmiyorsun hem de kalbindekini bilmiyorsun (olur mu böyle şey!)" dedi. İmrân sözlerine devam etti: "Sonra Resülullah aleyhissalâtu vesselâm, adam hakkında bir şey söylemedi. Adam da az bir zaman yaşadı. Nihayet öldü. Biz onu defnettik. Ertesi günü adamın cesedi yerüstünde görüldü. Halk: "Belki de bir düşman, kabrini deşip (kötülük için çıkarmıştır)" dedi. Tekrar onu defnettik. Gençlerimize mezarı başında nöbet tutmalarını söyledik. Buna rağmen cesedi tekrar mezardan dışarı atıldı. "Bekleyen gençlerimiz uyumuş olabilirler" diye düşündük. Bir kere daha onu defnettik. Bu sefer mezarını kendimiz bekledik. Ertesi gün yine cesedi kabirden dışarı atıldı. Bunun üzerine, adamın cesedini dağlar arasında bir geçide attık."<br />
<br />
Hadise, bir başka rivayette İmrân İbnu'I-Husayn tarafından (biraz farkla) şöyle anlatılmıştır: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm bizi bir seriyyeye göndermişti. Sonra (savaşın bitiminde) müslümanlardan biri, müşriklerden birine saldırdı..." hadisi yukarıdaki gibi anlattı. Şu ilavede bulundu: "Toprak onun cesedini dışarı attı. Biz durumu Resülullah'a haber verdik. Aleyhissalâtu vesselâm: "Bu toprak, ondan daha şerir insanları da kabul eder. Fakat Allah Teâla hazretleri, size "lâ ilahe illallah" kelâmının hürmetinin büyüklüğünü ders vermek istedi."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MÜ'MİNİN KANI MALI HARAMDIR</span></span><br />
<br />
7138 - Ebu Sa'îd radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm Veda haccı sırasında buyurdular ki: "Bilesiniz! Günlerin en ziyade haram olanları şu günlerinizdir. Bilesiniz! Ayların en haramı da şu ayınızdır. Bilesiniz! Beldelerin en haramı da şu beldenizdir. Bilesiniz! Kanlarınız, mallarınız birbirinize şu ayda, şu beldede şu gününüzün haramlığı gibi haramdır. Acaba tebliğ ettim mi?" Halk: "Evet!" dediler. Resülullah: "Ey Allahım şahid ol!" buyurdu."<br />
<br />
7139 - Abduldah İbnu Amr radıyallahu anh anlatıyor: "Ben Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ı Ka'be'yi tavaf ederken gördüm, şöyle diyordu: "Sen ne temizsin, kokun da ne güzel! Sen ne yücesin, senin hürmetin ne büyük! Muhammed'in nefsini elinde tutan Zat-ı Zülcelâl'e yemin olsun! Mü'minin Allah katındaki hürmeti, senin hürmetinden daha büyüktür. Mü'minin malının, kanının hürmeti de böyledir. Biz mü'min hakkında sadece hüsn-i zanda bulunuruz."<br />
<br />
7140 - Füdâle İbnu Ubeyd anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Gerçek mü'min, halkın, kendisinden malı ve canı hususunda emîn olduğu kimsedir. Hakiki muhâcir de hata ve günahlardan hicret (terk) eden kimsedir."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YAĞMA YASAKTIR</span></span><br />
<br />
7141 - Sa'lebe lbnu'l-Hakem radıyallahu anh anlatıyor: "(Bir gazvede) düşmanın koyun sürüsüne rastlamıştık. Hemen yağmaladık ve tencereleri kurduk. Resülullah aleyhissalatu vesselâm tencerelerimizin yanından geçti (ve onları gördü). Kaldırmamızı emretti. Derhal hepsini devirdik. Sonra: "Yağma helal değildir" buyurdu."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MÜSLÜMANA SÖVMEK FISKTIR</span></span><br />
<br />
7142 - Ebu Hureyre ve İbnu Ebi Vakkâs radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Müslümana sebbetmek (sövmek) fısktır, öldürmek de küfürdür."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BİRBİRİNİZİ BENDEN SONRA ÖLDÜRMEYİN</span></span><br />
<br />
7143 - Sunâbih el-Ahmesi radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Bilesiniz! Havz(-ı kevser)e ilk geleniniz ben olacağım ve ben diğer ümmetlere karşı çokluğunuzla övüneceğim. Benden sonra birbirinizi öldürmeyin."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MÜSLÜMANLAR ALLAH'IN ZİMMETİNDE (GARANTİSİNDE)DİR</span></span><br />
<br />
7144 - Ebu Bekrı's-Sıddık radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselam buyurdular ki: "Sabah namazını kim kılarsa, o Allah'ın zimmetindedir. Allah'ın bu garantisini ihlal etmeyin. Kim onu öldürürse, Allah, yüzüstü cehenneme atıncaya kadar öldürenin peşini bırakmaz."<br />
<br />
7145 - Semüre İbnu Cündeb radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselam buyurdular ki: "Kim sabah namazını kılarsa, Allah'ın garantisi altındadır."<br />
<br />
7146 - Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalatu vesselâm buyurdular ki: "Mü'min, Allah katında, birkısım meleklerden daha kıymetlidir."<br />
<br />
ASABİYET<br />
<br />
7147 - Füseyle'nin babası (Vâsile İbnu'l-Eska) radıyallahu anh anlatıyor: "Ey Allah'ın Resulü dedim, kişinin kavmini sevmesi, (merdud olan) asabiye midir?"<br />
<br />
"Hayır buyurdular, asabiye, kişinin zulümde kavmine yardımcı olmasıdır."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SEVADU'L-A'ZAM (EKSERİYET)</span></span><br />
<br />
7148 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalatu vesselâm buyurdular ki: "Ümmetim dalâlet (bâtıl) üzerinde toplanmaz. Öyleyse bir ihtilâf görünce, size çoğunluğu iltizam etmenizi tavsiye ederim.<br />
<br />
7149 - Hz. Mu'az İbnu Cebel radıyallahu anh anlatıyor: "Bir gün, Resülullah aleyhissalâtu vesselam, bir namaz kılmış ve namazı çok uzatmıştı. Namazdan çıkınca biz: "Ey Allah'ın Resülü! Bugün namazı çok uzattınız!" dedik. Şu açıklamayı yaptılar: "Ben bugün, bir ümit ve korku namazı kıldım. Ben (namazda) aziz ve celil olan Allah'tan ümmetim için üç şey talep ettim. Allah bunlardan ikisini verdi, birini vermedi. Ben Allah'tan ümmetime, kendileri dışında bir düşman musallat etmemesini talep ettim, bu talebimi kabul etti. Allah'tan ümmetimi (eski ümmetler gibi) toptan suda boğarak helak etmemesini talep ettim. Allah bunu da kabul etti. Allah'tan ümmetimin kendi aralarında savaşmamalarını talep ettim, Allah bunu reddetti."<br />
<br />
7150 - Ebu Ümâme radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "(Benden sonra ümmetim içerisinde) fitneler olacak. O fitnelerde, kişi mü'min olarak sabahlar, kâfır olarak akşamlar, Allah'ın ilimle ihya ettikleri hâriç."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">FİTNEDE TESEBBÜT (DİKKATLİ, SABIRLI OLMA)</span></span><br />
<br />
7151 - Muhammed İbnu Mesleme radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:"Şurası muhakkak ki, bir fitne, bir ayrılık ve bir ihtilaf olacak. Bu durum gelince, Uhud'a kılıncınla git! Kırılıncaya kadar onu (taşa) çal. Sonra evinde otur. Hatta sana günahkâr bir el veya ölüm gelinceye kadar (evinden çıkma)."<br />
<br />
Nitekim (haber verilen bu fitne) çıktı ve ben Resülullah aleyhissalâtu vesselam'ın söylediğini yaptım."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İKİ MÜSLÜMAN BİRBİRİNE KILIÇ ÇEKERSE</span></span><br />
<br />
7152 - Ebu Musa radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalatu vesselam (bir keresinde): "İki müslüman birbirlerine kılıç çekerlerse kâtil de maktül de cehennemdedir" buyurmuşlardı. Orada bulunanlar: "Ey AIlah'ın Resülü! Katili anladık, cehennemdedir; ya maktulün suçu ne?" dediler.<br />
<br />
"Çünkü, o da kardeşini öldürmek istemişti" buyurdular."<br />
<br />
7153 - Ebu Ümâme radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Mertebe itibariyle insanların Kıyamet günü Allah indinde en kötüsü, ahiretini, başkasının dünyası için helâk eden kuldur."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">FİTNEDE DİLİ TUTMAK</span></span><br />
<br />
7154 - Abdullah İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Fitneden kaçının! Çünkü o esnada dil, (tesir bakımından) kılıç darbesi gibidir."<br />
<br />
7155 - Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Şurası muhakkak ki: Kişi, (bazan) Allah'ın gazabına sebep olan bir kelâm eder, kendisi o sözde bir mahzur görmez. Ama o söz sebebiyle, cehennem ateşinin yetmiş yıllık dibine iner."<br />
<br />
7156 - Ebu'ş-Şa'şâ' rahimehullah'ın anlattığına göre, "İbnu Ömer radıyallahu anhüma'ya: "Biz ümerânın yanlarına girer, bir çeşit konuşuruz, yanlarından çıkınca da bir başka çeşit konuşuruz" denilmişti. Onlara "Biz bunu, Resülullah aleyhissalâtu vesselam zamanında münafıklık addederdik" dedi."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İSLÂM GARİB BAŞLADI</span></span><br />
<br />
7157 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Şurası muhakkak ki İslâm garib (eşine rastlanmadık bir şekilde) başladı tekrar garibliğe avdet edecek. Gariblere ne mutlu."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">FİTNEDEN KİMLER SALİM OLABİLİR</span></span><br />
<br />
7158 - Hz. Ömer radıyallahu anh'ın anlattığına göre: "Bir gün Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın mescidine gitmiştir. Orada Hz. Muaz İbnu Cebel radıyallahu anh'ı Aleyhissalâtu vesselam'ın kabrinin dibinde oturmuş ağlar bulmuş ve: "Niçin ağlıyorsun?" diye sormuştur. Hz. Mu'âz: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'dan işitmiş olduğum bir hadis sebebiyle" demiş ve Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın hadisini okumuştur: "Şurası muhakkak ki riyanın azı dahi şirktir. Kim Allah'ın velisine düşmanlık yaparsa şüphesiz Allah ile savaşmaya çıkmış olur. Allah itaatkâr, takva sahibi ve halktan uzak duran öyle (kendi halinde) kullarını gerçekten sever ki, onlar görünmedikleri zaman aranmazlar (ehemmiyet verilmedikleri için, yoklukları kimsenin dikkatini çekmez), hazır bulundukları zaman (da meclislere, ciddi meşguliyetlere) çağırılmazlar, tanınmazlar. Kalpleri pırıl pırıl hidayet kandilleridir. (Onları hiçbir şey şekke şüpheye atamaz.) Her müşkil meselenin, ağır belanın altından kalkarlar."<br />
<br />
7159 - Abdullah İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'İnsanlar, içerisinde bir tane iyisini bulamayacağın yüz deve(lik bir sürü) gibidirler."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ÜMMETLERİN AYRILMASI</span></span><br />
<br />
7160 - Avf İbnu Mâlik radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselam buyurdular ki: "Yahudiler yetmişbir fırkaya bölündüler, onlardan sadece bir fırka cennetliktir, yetmiş fırka cehennemliktir. Hıristiyanlar ise yetmişiki fırkaya bölündüler. Bunlardan da yetmişbir fırka cehennemliktir, sadece biri cennetliktir. Muhammed'in nefsi elinde olan Zât-ı Zülcelâl'e yemin olsun! Benim ümmetim yetmişüç fırkaya bölünecek, bunlardan biri cennetlik, yetmişikisi cehennemliktir."<br />
<br />
"Ey Allah 'ın Resülü! Cennetlikler kimlerdir?" diye sorulmuştu. "Onlar, cemaattir" buyurdular."<br />
<br />
7161 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Muhakkak ki, İsrailoğulları yetmişbir fırkaya bölündü, ümmetim de yetmişiki fırkaya ayrılacak. Biri hariç hepsi ateştedir. O hâriç olan cemaattir."<br />
<br />
7162 - Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalatu vesselâm buyurdular ki: "Sizler, kendinizden önce gelen ümmetlerin sünnetine kulacı kulacına, arşını arşınına ve karışı karışına muhakkak tıpa tıp uyacaksınız. Hatta onlar, daracık bir keler deliğine girseler oraya siz de gireceksiniz."<br />
<br />
Oradakiler, "Ey Allah'ın Resulü! (Onlar) yahudiler ve hıristiyanlar mı?" diye sordular. Aleyhissalâtu vesselâm: "Bunlar değilse kimler olur?" buyurdular."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KADIN FİTNESİ</span></span><br />
<br />
7163 - Ebu Sa'îd radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Her sabah mutlaka iki melek nida eder: "Kadından vay erkeğin haline!" ve "Erkekten vay kadının haline!"<br />
<br />
7164 - Hz. Aişe radıyallahu anha anlatıyor: "Resülullah aleyhissalatu vesselam mescidde otururken Müzeyre kabîlesinden bir kadın girdi, çok süslüydü, zinetleriyle mescidin içinde bile pek çalımlı yürüyordu. Bunun üzerine Aleyhissalâtu vesselâm: "Ey insanlar! Kadınlarınızı mescidde süsler takınmaktan ve çalımlı yürümekten men edin! Zira İsrailoğulları, kadınları zinet takınıp, mescidde çalımlı yürüyünceye kadar lanetlenmediler" buyurdular."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">EMR-İ Bİ'L-MÂ'RUF</span></span><br />
<br />
7165 - Ebu Sa'îd radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm (bir gün): "Hiçbiriniz kendisini tahkir etmesin" buyurmuştu. Yanındakiler: "Ey Allah'ın Resülü! Bizden biri nefsini nasıl tahkir eder?" diye sordular. "Bir kimse öyle bir şey görür ki, onunla ilgili birşey söylemesi Allah'ın onun üzerindeki hakkıdır. Fakat o, bu hususta konuşmaz. (Yani, insanlardan çekinip konuşmamakla nefsini tahkir etmiş, alçaltmış olur). Allah Teâla hazretleri de Kıyamet günü, ona: "Şu şu meselede niye üzerine düşen sözü söylemedin?" diye hesaba çeker. Adam: "Konuşmamı halk korkusu engelledi" der. Allah Teâla da: "Sen (insanlardan değil), önce benden korkmalıydın" der."<br />
<br />
7166 - Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalatu vesselâm'ın yanına Habeşistan muhacirleri dönünce, onlara: "Habeşistan diyarında gördüğünüz farklı şeylerden bana anlatmaz mısınız?" buyurdular. Onlardan bir grub genç: "Elbette! Ey Allah'ın Resülü!" dediler (ve anlatmaya başladılar): "(Bir gün) biz otururken, onların yaşlı rahibelerinden biri, başının üstünde bir su küpü olduğu halde yanımızdan geçti, onlardan bir gence rastladı. Genç elinin birini rahibenin omuzları arasına koyup onu itti. Kadın dizlerinin üzerine düştü ve küpü kırıldı. Kadın yerden kalkınca, gence yöneldi ve: "Ey zalim! Allah kürsüyü kurup, evvelîn ve âhirîni toplayıp hesaba çektiği, el ve ayakların lisana gelip yaptıklarını anlattıkları (o Kıyamet gününde) sen bana yaptığın zulmün ne demek olduğunu bileceksin! Yarın Allah'ın huzurunda benim halimle, kendi halinin ne olduğunu göreceksin!" dedi.<br />
<br />
Râvi der ki: "Resülullah (bu anlatılanları dinledikten sonra): "Rahibe doğru söylemiş, rahibe doğru söylemiş. Allah, zayıfların intikamını güçlülerden almayan bir ümmeti nasıl takdis edip (günahlarından arındırır?)" buyurdu."<br />
<br />
7167 - Ebu Umâme radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah (hacc esnasında) birinci cemrenin yanında iken yanına bir adam gelerek: "Ey Allah'ın Resülü! Hangi cihad efdaldir?" dedi. Aleyhissalatu vesselâm adama cevap vermedi. Adam ikinci cemrede görünce tekrar aynı şeyi sordu. Resülullah yine süküt buyurdular. Akabe taşlamasını yapınca, bineğine binmek üzere, ayağını özengiye koyunca: "Soru sahibi nerdedir?" dedi. Adam da: "İşte benim ey Allah'ın Resülü!" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm: "(En efdal cihad) zalim sultana karşı hakkı söylemektir!" buyurdular."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KENDİNİZE DÜŞENE BAKIN</span></span><br />
<br />
7168 - Hz. Enes İbnu Mâlik radıyallahu anh anlatıyor: "(Bir gün) Ey Allah'ın Resülü! Emr-i bi'l-ma'ruf ve'n-nehy-i ani'l-münker'i ne zaman terketmeliyiz?" diye sorulmuştu. Aleyhissalâtu vesselâm şu cevabı verdi: "Aranızda, sizden önceki milletlerde zuhur etmiş olan şeyler zuhüra başladığı vakit."<br />
<br />
Biz: "Bizden önceki ümmetlerde ne zuhür etmişti?" diye sorduk.<br />
<br />
"Hükümdarlık küçüklerinizin elinde olduğu, fuhuş (her çeşit çirkin ve kirli işler) büyüklerinizce işlendiği, ilim de rezillerinizin eline geçtiği vakit" buyurdular."<br />
<br />
Râvi Zeyd İbnu Yahya der ki: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın "ilim rezillerinizin eline geçtiği vakit" sözünün mânasının açıklanması, "İlmin, fasıkların (haramı alenen işleyen, farzları alenen terkeden) eline geçmesi demektir."<br />
<br />
7169 - Ebu Sa'îd radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Allah Teâla hazretleri, Kıyamet günü kulu mutlaka hesaba çeker. Hatta şunu da söyler: "Münkeri gördüğün zaman onu tatbik etmene mani olan şey ne idi?" Eğer Allah Teâla hazretleri kula hüccetini söylemeyi telkin ederse kul şöyle der: "Ey Rabbim! Ben senin rahmetini umdum ve insanlardan korktum (ve dinin reddettiği münkerlere müdahaleyi bu sebeple terkettim)."<br />
<br />
7170 - İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: "(Bir gün) Resülullah aleyhissalâtu vesselam yanımıza gelip şöyle buyurdular: "Ey muhacirler! Beş şey vardır, onlarla imtihan olacağınız zaman (artık cemiyette hiçbir hayır kalmamıştır. Onların siz hayatta iken zuhurundan Allah'a sığınırım. (Bu beş şey şunlardır:)<br />
<br />
l) Zina: Bir millette zina ortaya çıkar ve aIenî işlenecek bir hale gelirse, mutlaka o millette tâun hastalığı yaygınlaşır ve onlardan önce gelip geçmiş milletlerde görûlmeyen hastalıklar yayılır.<br />
<br />
2) Ölçü-tartıda hile: Ölçü ve tartıyı eksik yapan her millet mutlaka kıtlık, geçim sıkıntısı ve sultanın zulmüne uğrar.<br />
<br />
3) Zekat vermemek: Hangi millet mallarının zekatını vermezse mutlaka gökten yağmur kesilir. Hayvanlar da olmasaydı tek damla yağmur düşmezdi.<br />
<br />
4) Ahdin bozulması: Hangi millet Allah ve Resülünün ahdini (yani düşmanla yaptığı anlaşmayı) bozarsa, Allah Teâla hazretleri o millete, kendilerinden olmayan bir düşmanı musallat eder ve ellerindeki (servet)lerin bir kısmını onlar alır.<br />
<br />
5) Kitabullahla hükmetmeyi terk: Hangi milletin imamları Kitabullahla ameli terkederek Allah'ın indirdiği hükümlerden işlerine gelenleri seçerlerse, Allah onları kendi aralarında savaştırır."<br />
<br />
7171 - Berâ İbnu Âzib radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm, (bir defasında): "Onlara Allah lanet eder ve lanet edenler de onlara lanet eder" buyurdu ve arkasından lanet edenler ibaresiyle "yerde yürüyen hayvanlar" ın kastedildiğini açıkladı."<br />
<br />
7172 - Sevban radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Ömrü sadece yapılan iyilik artırır. Kaderi de sadece dua geri çevirir. Şurası muhakkak ki, kişi, işlediği günah sebebiyle rızkından mahrum edilir."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BELAYA SABIR</span></span><br />
<br />
7173 - Ebu Sa'îdi'l-Hudrî radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalatu vesselam hasta yatmakta iken yanına girdim. Elimi üzerine koydum, hararetini, yorganın üstünden elimin altında hissettim. "Ey Allah'ın Resülü! Hararetiniz çok fazla!" dedim.<br />
<br />
"Biz (peygamberler) böyleyiz. Belalar bize katmerli gelir, buna mukabil ücretleri de katmerli verilir" buyurdular.<br />
<br />
"Ey Allah'ın Resülü! Hangi insanlar en çok bela çekerler?" dedim. "Peygamberler!" buyurdular.<br />
<br />
"Ey Allah'ın Resûlü! Sonra kimler?" dedim.<br />
<br />
"Sonra sâlihler! buyurdular ve açıkladılar: Onlardan biri fakirliğe öylesine müptelâ olur ki, kendini örten abadan başka birşey bulamaz. Onlar, sizin bollukla sevindiğiniz gibi fakirlikle sevinirler."<br />
<br />
7174 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Uhud (savaşı) gününde Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın bir dişi kırıldı ve başından yaralandı. Kan yüzüne akmaya başladı. Yüzündeki kanı hem siliyor hem de: "Kendilerini AIlah'a çağıran peygamberlerinin yüzünü kana boyayan bir kavim nasıl ıslah olur?" diyordu. Allah Teâla hazretleri (sanki bu sözleri tevekküle uygun bulmayarak) şu ayeti inzal buyurdu:<br />
<br />
"Kullarımın tedbir ve idaresinden senin elinde birşey yoktur ve sen onların inkârlarından mes'ul değilsin. Allah dilerse onlara tevbe nasip eder, dilerse zalim oldukları için onlara azab verir" (Âl-i İmran 128).<br />
<br />
7175 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Bir gün Hz. Cibril aleyhisselâm, Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın yanına geldi. O sırada Resülullah üzgün vaziyette oturuyordu. Sebebiyse Mekkelilerden biri vurup yaralamıştı, mübarek vücutları kana boyanmıştı. Hz. Cebrail: "Neyin var (niye üzgünsün)?" diye sordu. Aleyhissalâtu vesselâm: "Şunlar bana yaptıklarını yaptılar!" dedi. CibrÎl: "Diler misin sana bir mucize göstereyim?" dedi. Resülullah: "Evet bana (bir mucize) gösterin!" buyurdu. Derken Cebrail aleyhisselâm, bulundukları vadinin gerisindeki bir ağacı gösterdi: "Şu ağacı çağır!" dedi. O da hemen çağırdı. Ağaç yürüyerek geldi önünde durdu. Cebrail aleyhisselâm: "Ona söyle de geri gitsin!"dedi. Aleyhissalâtu vesselâm ağaca: "Geri dön!" dedi, o da döndü, eski yerine vardı. (Bunu gören Resülullah aleyhissalâtu vesselâm, "üzüntümün zâil olması için) bu bana yeter!" buyurdu."<br />
<br />
7176 - Übey İbnu Ka'b radıyallahu anh'ın anlattığına göre: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm Mi'rac gecesinde çok hoş bir koku hissetti.<br />
<br />
"Ey Cibril bu güzel koku nedir?" diye sordu. O da anlattı:<br />
<br />
"Bu mâşıta (berber) kadının, iki oğlunun ve kocasının kabirlerinin kokusudur. Bunların hikâyesi şöyledir: Hızır aleyhisselâm, Benî İsrail'in ileri gelenlerinden biriydi. Onun yol güzergahında manastırda oturan bir rahib vardı. Hızır oradan geçtikçe rahib önüne çıkar, İslâmı öğretirdi. Hızır büluğa erince babası onu bir kadınla evlendirdi. Hızır İslâmı hanımına öğretti ve bunu kimseye haber vermemesi hususunda söz aldı. Kendisi kadınlara yaklaşmazdı. Bu sebeple bir müddet sonra kadını boşadı. Aradan zaman geçince babası, Hızır'ı bir başka kadınla evlendirdi. Hızır ona da İslam'ı öğretti ve kimseye söylememesi için söz aldı. Bu sırrı o iki kadından biri tuttu, diğeri ifşa etti. (Böylece onun İslâm'ı yaydığı ortaya çıktı.) Bunun üzerine Hızır oradan kaçtı. Deniz ortasında bir adaya geldi. Odun kesmek için iki kişi oraya geldi ve onu gördüler. Bunlardan biri Hızır'ı gördüğünü gizledi, diğeri ifşa etti ve: "Ben Hızır'ı gördüm!" dedi. Ona: "Seninle beraber onu başka kim gördü?" denildi. O: "Falan kimse!" dedi. Ona soruldu ise de gördüğünü söylemedi. Onların dininde yalan söyleyen öldürülürdü. Zamanla bu sır tutan adam öbür sır tutan kadınla evlendi. Bu kadın, Firavun'un kızının başını tararken tarak elinden düştü. Kadıncağız: "Firavun helak olsun!" dedi. Kız bunu babasına haber verdi. Kadının kocasından başka iki de oğlu vardı. Firavun, onları da çağırttı. Bunları dinlerinden çevirmek için Firavun ısrar etti. Onlar direndiler. O zaman Firavun: "Öyleyse sizi öldüreceğim!"dedi. Karı-koca: "Bu, tarafınızdan bize bir ihsan olur!" diye merdane cevap verdiler ve: "Madem öldüreceksin hiç olsun bizi bir kabre koy!" dediler. O da öyle yaptı. Resülullah aleyhissatâtu vesselâm, Mirac'ta iken güzel bir koku duydu, Cibril aleyhisselâm'a bunu sordu. O da bu hâdiseyi anlattı."<br />
<br />
7177 - Ebu'd-Derdâ radıyallahu anh anlatıyor: "Halilim Aleyhissalâtu vesselâm bana şu vasiyette bulundu: "Hiçbir şeyi Allah'a ortak kılma, hatta param parça edilsen, ateşlerde yakılsan da; bile bile hiçbir namazını terketme; kim namazı bile bile terkederse ondan Allah'ın zimmeti (garantisi) kalkar; içki içme, çünkü o, bütün kötülüklerin anahtarıdır."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">FİTNE SEBEBİYLE ZAMANIN FENALAŞMASI</span></span><br />
<br />
7178 - Hz. Muâviye radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalatu vesselâm buyurdular ki: "Dünyanın bela ve fitneden başka hiçbir şeyi kalmadı."<br />
<br />
7179 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "İnsanlar öyle aldatıcı yıllar görecek ki, o yıllarda yalancılar tasdik, doğru söyleyenler tekzib edilecekler. Keza o yıllarda hâine itimad edilecek, emin kimseye de hainsin denecek. O zaman ruvaybıda adam amme işinde söz sahibi olacak."<br />
<br />
"Ruvaybıda kimdir?" diye sorulmuştu. "Amme işlerinde (söz sahibi olan) değersiz adam" diye cevap verdi."<br />
<br />
7180 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "İyi hurmalar adilerinden ayıklandığı gibi siz de ayıklanacaksınız. İyileriniz gidecek, kötüleriniz kalacak. (O devirde kötülerin içinde kalmaktansa) elinizden gelirse hemen ölün (ölün de hayırlı olanı tercih edin)."<br />
<br />
7181 - Hz. Enes İbnu Malik radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "(İslam'ı yaşama) işi gittikçe zorlaşacak. Dünya da (gerçek müslümanlara) gittikçe sırt çevirecek. İnsanların da cimriliği artacak. Kıyamet ancak şerirlerin tepesine kopacak. Mehdî, Hz. İsa'dan başkası değildir."</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ahirzaman ve Fitneler ile ilgili Kütübü sitte Hadisleri</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">FİTNE PATLAK VERİNCE YAPILACAK TAVSİYE</span></span><br />
<br />
4724 - Ebu Ümeyye eş-Şa'bani anlatıyor: "Ey Ebu Sa'lebe dedim, şu ayet hakkında ne dersin?" (Mealen): "Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda oldukça, sapıtmış olanlar size zarar vermez.." (Maide 105).<br />
<br />
Bana şu cevabı verdi:<br />
<br />
"Gerçekten bunu, iyi bilen birine sordun. Zira ben aynı şeyi Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a sormuştum. Demişti ki:<br />
<br />
"Ma'rufa sarılın, münkerden de kaçının! Ne zaman uyulan bir cimrilik, takip edilen bir hevâ, (dine, ahirete) tercih edilen dünyalık görür, rey sahiplerinin(selefi dinlemeden) kendi reylerini beğendiklerini müşahade edersen, o zaman kendine bak. İnsanlarla uğraşmayı bırak. zira (bu safhaya gelince) arkanızda sabır günleri var demektir. O günler avuçta ateş tutmak gibi (sıkıntılı)dır. O günlerde, sizin kadar amel yapabilen bir kimseye elli kişinin ecri verilecektir."<br />
<br />
Ebu Davud, Melahim 17, (4341); Tirmizi, Tefsir, Maide, (3060); İbnu Mace, Fiten 21, (4014).<br />
<br />
4725 - Vâkid İbnu Muhammed babasından, o da Abdullah İbnu Amr İbni'l-As radıyallahu anhüma'dan anlattığına göre demiştir ki:<br />
<br />
"Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, (bir gün) parmaklarını kenetledi ve dedi ki:<br />
<br />
"Ey Abdullah İbnu Amr! Ahidleri bozulup şöyle karmakarışık hale gelen birkısım ayak takımı (hezele) kimselerle başbaşa kalırsan ne yaparsın?"<br />
<br />
"Ne yapmamı tavsiye edersiniz, Ey Allah'ın Resûlü!" dedim. Buyurdular ki:<br />
<br />
"Güzel bulduğun şeyi yaparsın, kötü bulduğun şeyi de terkedersin. Kendi yakınlarının (hallerini düzeltmeye) yönelirsin. O hezele takımı (ile de), onların cemaatı ile de (uğraşmayı) terkedersin."<br />
<br />
Buhari, Salat 88, Fiten 13; Ebu Davud, Melahim 17, (4342); İbnu Mâce, Fiten 10, (3957).<br />
<br />
4726 - Hz. Ebu Zerr radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm seslendiler:<br />
<br />
"Ey Ebu Zerr!<br />
<br />
"Buyurun, Ey Allah'ın Resûlü, emrinizdeyim!" dedim.<br />
<br />
"İnsanlara (kitle halinde) ölüm isabet edip, kabirlerin (ücretli) hizmetçiler tarafından kazılacağı zaman ne yapacaksın?" buyurdular.<br />
<br />
"Benim için Allah ve Resûlü neyi ihtiyar buyurursa onu yaparım!" dedim.<br />
<br />
"Sabrı tavsiye ederim!" buyurdular -veya sabredersin! dediler- ve sonra bana tekrar seslendiler:<br />
<br />
"Ey Ebu Zerr!"<br />
<br />
"Buyurun ey Allah'ın Resûlü, sizi dinliyorum!" dedim.<br />
<br />
"Zeyt mıntıkasının taşları kanda boğulduğunu gördüğün zaman ne yapacaksın?"<br />
<br />
"Allah ve Resûlü benim için neyi ihtiyar buyurursa onu!" dedim.<br />
<br />
"Sana kendilerinden olduğun yakınlarını tavsiye ederim!" dedi. Ben sordum:<br />
<br />
"Ey Allah'ın Resulü! (O zaman) kılıcımı alıp omuzuma koymayayım mı?"<br />
<br />
"Böyle yaparsan (fitneci) kavme ortak olursun!" buyurdular.<br />
<br />
"Bana ne emredersiniz!" dedim.<br />
<br />
"Evine çekil!" buyurdular.<br />
<br />
"Evime girilirse?" dedim.<br />
<br />
"Eğer kılıcın parıltısının seni şaşırtacağından korkarsan, elbiseni yüzüne ört. Gelen hem senin günahınla, hem de kendi günahıyla dönsün!" buyurdular."<br />
<br />
Ebu Davud, Fiten 2, (4261); İbnu Mace, Fiten 10, (3958).<br />
<br />
4727 - Hz. Ebu Musa radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Kıyametten hemen önce karanlık gecenin parçaları gibi fitneler var. Kişi o fitnelerde mü'min olarak sabaha erer, akşama kâfir olur; mü'min olarak akşama erer, sabaha kafir çıkar. O fitnede oturan, ayakta durandan hayırlıdır. Yürüyen koşandan hayırlıdır. Öyleyse yaylarınızı kırın, kirişlerinizi parçalayın, kılıçlarınızı da taşa vurun. Sizden birinin evine girerlerse Hz. Adem'in iki oğlundan hayırlısı olsun (ölen olsun, öldüren değil.)"<br />
<br />
Ebu Davud, Fiten 2, (4259, 4262); Tirmizi, Fiten 33, (2205).<br />
<br />
Ebu Davud, "koşandan" kelimesinden sonra şu ziyadeyi kaydetmiştir: "Yanındakiler: "Bize ne emredersiniz (ey Allah'ın Resûlü!)? dediler. "Evinizin demirbaşları olun!" buyurdu."<br />
<br />
4728 - Ebu Sa'id radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Kişinin en hayırlı malının, peşine takılıp dağ geçitlerini ve yağmur düşen yerleri takip edeceği koyunu olacağı zaman yakındır. Böylece dinini fitnelerden kaçırmış olur."<br />
<br />
Buhari, İman 12, Bed'ü'l-Halk 14, Menakıb 25, Rikak 34, Fiten 14; Muvatta, İsti'zan 16, (2, 970); Ebu Davud, Fiten 4, (4267); Nesai, İman 30, (8, 123, 124).<br />
<br />
4729 - Ma'kıl İbnu Yesar anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Herc (fitne) zamanında ibadet, tıpkı bana hicret gibidir."<br />
<br />
Müslim, Fiten 130, (2948); Tirmizi, Fiten 31, (2202).<br />
<br />
4730 - Mikdad İbnu'l-Esved radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Bahtiyar, fitneden kaçınan kimse ile, belâlarla karşılaşınca sabreden kimsedir. Ne mutlu ona!"<br />
<br />
Ebu Davud, Fiten 2, (4263).<br />
<br />
4731 - İbnu Abbas radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Yaklaşan bir şerden yazık Araplara! Elini çeken ondan kurtulur."<br />
<br />
Ebu Davud, Fiten 1, (4249).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İSMİ ZİKREDİLEN FİTNELER</span></span><br />
<br />
4732 - Huzeyfe radıyallahu anh anlatıyor: "Hz. Ömer radıyallahu anh'ın yanında idik. Bize:<br />
<br />
"Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın fitne hakkındaki hadisini kim hafızasında tutuyor?" dedi. Ben atılıp: "Ben biliyorum!" dedim.<br />
<br />
"Sen iyi cür'etlisin, nasılmış söyle bakalım!" dedim.<br />
<br />
"Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ı işittim. Demişti ki: "Kişinin fitnesi ehlinde, malında, çocuğunda, nefsinde ve komşusundadır. Oruç, namaz, sadaka, emr-i bi'l-maruf ve nehy-i ani'l-münker bu fitneye kefaret olur!"<br />
<br />
Ömer radıyallahu anh atılıp: "Ben bu fitneyi kastetmemiştim. Ben öncelikle denizin dalgaları gibi dalgalanacak (bütün cemiyeti sarsacak) fitneyi kastetmiştim!" dedi. Bunun üzerine ben:<br />
<br />
"Ey mü'minlerin emiri! O fitne ile sizin ne alakanız var! Sizinle onun arasında kapalı bir kapı mevcut!" dedim.<br />
<br />
"Bu kapı kırılacak mı, açılacak mı?" dedi.<br />
<br />
"Hayır açılmayacak, bilakis kırılacak!" dedim. Hz. Ömer (hayıflanarak):<br />
<br />
"(Eyvah!) Öyleyse ebediyen kapanmayacak!" buyurdu." Ravi der ki: "Biz Huzeyfe radıyallahu anh'a sorduk:<br />
<br />
"Ömer bu kapının kim olduğunu biliyor muydu?"<br />
<br />
"Evet dedi. Yarından önce bu gecenin olacağını bildiği katiyette onu biliyordu. Ben size hadis rivayet ettim; boş söz (ve efsane) anlatmadım."<br />
<br />
Huzeyfe radıyallahu anh'a soruldu:<br />
<br />
"O kapı kimdir?"<br />
<br />
"Ömer radıyallahu anh'tır!" buyurdu."<br />
<br />
Buhari, Mevâkitu's-Salat 4, Zekat 23, Savm 3, Menakıb 25, Fiten 17, Müslim, Fiten 17, (144), Tirmizi, Fiten 71, (2259).<br />
<br />
4733 - Müslim rahimehullah'ın bir rivayetinde (Huzeyfe radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ı işittim. Demişti ki:<br />
<br />
"Fitneler, tıpkı (kamışlardan örülen) hasır gibi, (insanların kalbine) çubus çubuk atılır. Hangi kalbe bir fitne nüfuz ederse onda siyah bir leke hasıl olur. Hangi kalp de onu reddederse onda beyaz bir benek hasıl olur. Böylece iki ayrı kalp ortaya çıkar: Biri cilalı taş gibi bembeyazdır; dinyalar durdukça buna hiçbir fitne zarar vermez. Diğeri ise, alaca siyahtır. Tepetaklak duran testi gibidir; bu kalp, ne iyiyi iyi bilir, ne de kötüyü kötü. O, hevadan (beşeri değerlerden) kendisine ne yutturulmuşsa, onu (hak veya batıl) bilir."<br />
<br />
Bu rivayette Huzeyfe radıyallahu anh der ki: "(Ey Ömer!) Seninle o fitne arasında kapalı bir kapı vardır, kırılması yakındır!"<br />
<br />
Hz. Ömer atıldı: "Ey babasız kalasıca! O kırılacak mı? Keşke açılsaydı. Böylece tekrar (kapatılarak eski normal hale) dönülürdü!"<br />
<br />
Huzeyfe der ki: "Ben ona bu kapı ile öldürelcek veya ölecek bir şahsın kinaye edildiğini bildiren bir hadis söyledim. Mugalata (ve efsane anlatıp boş laf) etmedim."<br />
<br />
Ravi der ki: "Sa'd İbnu Tarık'a (hadiste geçen) "esvedü mürbad" tabiri ne demektir" diye sordum.<br />
<br />
"Siyah üzerinde şiddetli beyazlıktır" dedi. Ben tekrar "el-Kûzu mechıyy" nedir? dedim. "Tepetaklak (ters çevrilmiş) testi!" diye cevap verdi."<br />
<br />
Müslim, İman 231, (144).<br />
<br />
4734 - Hz. Ebu Bekr radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Ümmetimden birkısım insanlar Dicle denen bir nehir yanında. Basra denen geniş bir düzlüğe inerler. Nehrin üzerinde bir koprü vardır. Oranın halkı (kısa zamanda) çoğalır ve muhâcirlerin (müslümanların) beldelerinden biri olur. Ahir zamanda geniş yüzlü, küçük gözlü olan Beni Kantûra gelip nehir kenarına inerler. Bundan böyle (Basra) halkı üç fırkaya ayrılır:<br />
<br />
-Bir fırka sığır ve kır develerinin peşlerine takılıp (kır ve ziraat hayatına dönerler, bunlar) helâk olurlar.<br />
<br />
-Bir fırka nefislerini(n kurtuluşunu esas) alırlar (ve Beni Kantûra ile sulh yolunu) tutarlar. Böylece bunlar küfre düşerler.<br />
<br />
-Bir fırka da çocuklarını geride bırakıp onlarla savaşırlar. İşte bunlar şehit olurlar."<br />
<br />
Ebu Davud, Melahim 10, (4306).<br />
<br />
4735 - Hassan İbnu Atiyye, Cübeyr ibnu Nüfeyr'den, o da Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın Zi-Mihber denen bir sahabisinden naklen anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Rumlarla güvenilir bir sulh yapacaksınız. Onlar arkanızda (başkalarına) düşman olacaklar, sizler (de diğer düşmanlarınızla) savaşacak ve (Allah'ın keremiyle) yardıma mazhar olacaksınız; ganimet elde edecek, selamete ereceksiniz. Sonra dönüp tepelikli bir çayıra ineceksiniz. Hıristiyanlardan biri salibi kaldıracak ve: "Salib galebe çaldı!" diyecek. Müslümanlardan bir adam öfkelenip onu (salibi) kıracak. Bunun üzerine Rum, (antlaşmasına) ihanet edip büyük bir savaş için toplanacak. Müslümanlar da silaha sarılıp savaşacaklar. Allah bu orduya şehadet lutfedecek."<br />
<br />
Ebu Davud, Melahim 2, (4292, 4293)<br />
<br />
.<br />
<br />
4736 - Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın zevcelerinden Ümmü Seleme radıyallahu anha anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Bir halifenin ölümü anında (ehl-i hal ve akd arasında) ihtilaf olacak. (O zaman) Medine ahalisinden bir adam (Mehdi), kaçarak Mekke'ye gidecek. Mekke halkından bir kısmı ona gelecek ve (fitne çıkar korkusuyla) istemediği halde onu (evinden) çıkaracaklar. Rükn ile Makam arasında ona biat edecekler. Onları (ortadan kaldırmak için) Şam'dan bir ordu gönderilecek. Ordu Mekke-Medine arasındaki el-Beyda'da yere batırılacak. İnsanlar bu (kerameti) görünce ona Şam'ın Ebdal'ı ve Irak ahalisinin velileri ona gelip biat ederler. Sonra Kureyş'ten, dayıları Kelb kabilesinden olan bir adam zuhur eder ve (Mehdi ve adamlarına) karşı bir ordu gönderir. Ama onlar bu orduya galebe çalarlar. Bu ordu, Kelbi'nin (ihtirasıyla çıkarılmış) bir ordudur. Bu Kelbi'nin ganimetine iştirak edemeyen zarara uğramıştır. (Mehdi), malı taksim eder. Halk arasında peygamberlerinin sünnetini (ihya eder ve onun) ile amel eder. İslam yeryüzüne yerleşir. Yedi yıl hayatta kalır. -Bazı raviler dokuz yıl demiştir.- Sonra ölür ve müslümanlar cenaze namazını kılarlar.-<br />
<br />
Ebu Davud, Melahim 1, (4286, 4288, 4289).<br />
<br />
4737 - Hz. Sevban radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Size çullanmak üzere, yabancı kavimlerin, tıpkı sofraya çağrışan yiyiciler gibi, birbirlerini çağıracakları zaman yakındır."<br />
<br />
Orada bulunanlardan biri: "O gün sayıca azlığımızdan mı?" diye sordu.<br />
<br />
"Hayır, buyurdular. Bilakis o gün siz çoksunuz. Lakin sizler bir selin getirip yığdığı çer-çöpler gibi hiçbir ağırlığı olmayan çer-çöpler durumunda olacaksınız. Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı korku duygusunu çıkaracak ve sizin kalplerinize zaafı atacak!"<br />
<br />
"Zaaf da nedir ey Allah'ın Resûlü?" denildi.<br />
<br />
"Dünya sevgisi ve ölüm korkusu!" buyurdular."<br />
<br />
Ebu Davud, Melahim 5, (4297).<br />
<br />
4738 - Hz. Huzeyfe radıyallahu anh diyor ki: "Vallahi bilemiyorum! Arkadaşlarım gerçekten unuttular mı yoksa unutmuş mu gözüküyorlar? Allah'a kasem olsun, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, Kıyamete kadar gelecek fitne başılardan üçyüz ve daha fazla etbaı bulunan herkesi, hiçbirini bırakmadan, bize ismiyle, babasının ismiyle, kabilesiyle söyleyip haber verdi."<br />
<br />
Ebu Davud, Fiten 1, (4243).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İSMEN ZİKREDİLMEYEN FİTNELER</span></span><br />
<br />
4739 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Karanlık gecenin parçaları gibi olan fitnelerden önce, hayırlı ameller işlemede acele edin. O fitne geldi mi kişi mü'min olarak sabaha erer de kâfir olarak akşama girer. Mü'min olarak akşama erer de kâfir olarak sabaha ulaşır; dinini basit bir dünya menfaatine satar."<br />
<br />
Müslim, İman 186, (118); Tirmizi, Fiten 30, (2196).<br />
<br />
4740 - İbnu Mes'ud radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Bu ümmette dört (büyük) fitne olacak. Sonuncusunda Kıyamet kopacak!"<br />
<br />
Ebu Davud, Fiten 1, (4241).<br />
<br />
4741 - Arfece radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Şerler ve fesadlar olacak. Kim, birlik içinde olan bu ümmetin işinde tefrika çıkarmak isterse, kim olursa olsun kılıçla boynunu uçurun." -Bir rivayette: "...onu öldürün!" denmiştir-."<br />
<br />
Müslim, İmaret 59, (1852); Ebu Davud, Sünnet 30, (4762); Nesai, Tahrim 6, (7, 93).<br />
<br />
4742 - Hz. Muaviye radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (bir gün) aramızda doğrulup buyurdular ki:<br />
<br />
"Haberiniz olsun! Sizden önce Ehl-i kitap, yetmişiki millete (dine) bölündüler. Bu ümmet ise yetmişüç fırkaya bölünecek. Bunlardan yetmişikisi ateşte, sadece biri cennettedir. Bu da (Ehl-i Sünnet ve'l) cemaattir."<br />
<br />
Ebu Davud, Sünnet 1, (4597).<br />
<br />
Bir rivayette şu ziyade var: "Ümmetimden birkısım gruplar çıkacak, bunları bid'alar istila edecek, tıpkı kuduzun, buna yakalanan kimsede hiçbir damar, hiçbir mafsal bırakmayıp her tarafını sardığı gibi, bu bid'a da onların her hallerine sirayet edecek."<br />
<br />
4743 - İbnu Amr İbni'l-As radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Beni İsrail üzerine gelen şeyler, aynıyla ümmetimin üzerine de gelecektir. Öyle ki onlardan aleni olarak annesine gelen olmuşsa, ümmetimden de bu çirkin işi mutlaka yapan olacaktır. Nitekim, Beni İsrail yetmişiki millete (dine, fırkaya) bölünmüştü. Benim ümmetim de yetmişüç millete bölünecektir. Bunlardan bir tanesi hariç hepsi ateştedir."<br />
<br />
"Bu fırka hangisidir?" diye soruldu.<br />
<br />
"Benim ve ashabımın üzerinde olduğu şeyden ayrılmayanlardır!" buyurdular."<br />
<br />
Tirmizi, İman 18, (2643).<br />
<br />
4744 - Hz. Aişe radıyallahu anha anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (birgün):<br />
<br />
"Lât ve Uzza'ya (tekrar) tapılmadıkça gece ile gündüz gitmeyecektir!" buyurdular. Ben atılıp: "Ey Allah'ın Resulü! Allah Teâla Hazretleri "O Allah'ki Resûlünü hidayet ve hak dinle göndermiştir, ta ki onu bütün dinlere galebe kılsın" (Saff 9) ayetini indirdiği zaman ben bunun tam olduğunu zannetmiştim!" dedim. Aleyhissalatu vesselam cevaben:<br />
<br />
"Bu hususta Allah'ın dediği olacak. Sonra Allah hoş bir rüzgâr gönderecek. Bunun tesiriyle kalbinde zerrre miktar imanı olanın ruhu kabzedilecek. Kendisinde hiçbir hayır olmayan kimseler dünyada baki kalacaklar ve bunlar atalarının dinlerine dönecekler!" buyurdular."<br />
<br />
Müslim, Fiten 52, (2907).<br />
<br />
4745 - Sevban radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Ümmetim için saptırıcı imamlardan korkarım. Ümmetim arasına kılıç bir kere girdi mi, artık Kıyamet gününe kadar kaldırılmaz. Ümmetimden birkısım kabileler müşriklere iltihak etmedikçe, ümmetimden birkısım kabileler putlara tapmadıkça Kıyamet kopmaz. Ümmetimde otuz tane yalancı çıkacak hepsi de kendisinin peygamber olduğunu iddia edecek. Halbuki ben peygamberlerin mührüyüm (sonuncusuyum) ve benden sonra peygamber de yoktur. Ümmetimden bir grup hak üzerinde olmaktan geri durmaz. Onlara muhalefet edenler onlara zarar veremezler. Allah'ın (Kıyamet) emri, onlar bu halde iken gelir."<br />
<br />
Ali İbnu'l-Medini: "Bunlar ashabu'l-hadistir" demiştir."<br />
<br />
Müslim, İmaret 170, (1920); Ebu Davud, Fiten 1, (4252); Tirmizi, Fiten 32, (2203, 2220, 2230). Hadisi, Müslim, Ebu Davud ve Tirmizi parça parça rivayet etmişlerdir. Rezin ise bu lafızla (kaydettiğimiz şekilde tek bir rivayet halinde) tahric etmiştir.<br />
<br />
4746 - Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"İnsanlar öyle günler görecek ki, katil niçin öldürdüğünü, maktul de niçin öldürüldüğünü bilemeyecek."<br />
<br />
"Bu nasıl olur?" diye soruldu. Şu cevabı verdi:<br />
<br />
"Herçtir! Öldüren de ölen de ateştedir."<br />
<br />
Müslim, Fiten 56, (2908).<br />
<br />
4747 - Üsame İbnu zeyd radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, Medine'nin Ütüm denen (eski ve yüksek) binalarından birine yaklaşmıştı:<br />
<br />
"Benim gördüklerimi sizler de görüyor musunuz?" buyurdular. Yanındakiler: "Hayır" deyince, açıkladı:<br />
<br />
"Ben, şu evlerinizin arasında birkısım fitnelerin yerlerini görüyorum, tıpkı yağmur yerleri gibi."<br />
<br />
Buhari, Fezailu'l-Medine 8, Mezalim 25, Menakıb 25, Fiten 4; Müslim, Fiten 9, (2885).<br />
<br />
4748 - Ebu Sa'id radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Müslümanlar arasına tefrika girip (iki fırkaya ayrıldıkları) zaman dinden çıkan bir taife zuhur edecek. Onları, iki taifeden halka en yakın olanı öldürecektir."<br />
<br />
Müslim, Zekat 150, (1065); Ebu Davud, Sünnet 13, (4667).<br />
<br />
4749 - İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Ümmetim çalımlı çalımlı yürüdü ve meliklerin evladları, Rumlar ve İranlılar hizmetini yaptı mı, şerirleri hayırlılarına musallat edilecektir."<br />
<br />
Tirmizi, Fiten 64, 2262.<br />
<br />
4750 - İbnu Amr İbni'l-As radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bir gün:<br />
<br />
"Size İran ve Bizans'ın hazineleri açılınca, nasıl bir kavim olacaksınız?" diye sormuştu. Abdurrahman İbnu Avf: "Allah'ın emrettiği şekilde oluruz!" dedi. Aleyhissalatu vesselam:<br />
<br />
"Bilakis, sizler birbirinizle münafese (menfaat yarışı) edecek, hasedleşecek sonra da birbirinizden yüz çevirecek ve kinleşeceksiniz. Daha sonra da muhacirlerin miskin (ve zayıf olan)larına gidip birkısmını diğeri üzerine valiler yapacaksınız."<br />
<br />
Müslim, Zühd 7, (2962).<br />
<br />
4751 - Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Ümeranız hayırlı olanlarınızdan iseler, zenginleriniz sehâvetkâr kimselerse, işlerinizi aranızda müşavere ile hallediyorsanız, bu durumda yerin üstü (hayat), altından (ölümden) hayırlıdır. Eğer ümeranız şerirlerinizden, zenginleriniz cimri ve işleriniz kadınların elinde ise, yerin altı üstünden, (ölmek yaşamaktan) daha hayırlıdır. (Çünkü artık dini ikame imkanı kalmaz)."<br />
<br />
Tirmizi, Fiten 78, (2267).<br />
<br />
4752 - Hz. Ali radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (bir gün):<br />
<br />
"Gençlerinizin fıska düştüğü, kadınlarınızın azdığı zaman haliniz ne olur?" diye sormuştu. (Yanındakiler hayretle):<br />
<br />
"Ey Allah'ın Resûlü, yani böyle bir hal mi gelecek?" dediler.<br />
<br />
"Evet, hatta daha beteri!" buyurdu ve devam etti:<br />
<br />
"Emr-i bi'l-ma'rufta bulunmadığınız, nehy-i ani'l-münker yapmadığınız vakit haliniz ne olur?" diye sordu. (Yanındakiler hayretle:)<br />
<br />
"Yani bu olacak mı?" dediler.<br />
<br />
"Evet, hatta daha beteri!" buyurdular ve sormaya devam ettiler:<br />
<br />
"Münkeri emredip, ma'rufu yasakladığınız zaman haliniz ne olur?" (Yanında bulunanlar iyice hayrete düşerek):<br />
<br />
"Ey Allah'ın Resûlü! Bu mutlaka olacak mı?" dediler.<br />
<br />
"Evet, hatta daha beteri!" buyurdular ve devam ettiler:<br />
<br />
"Ma'rufu münker, münkeri de ma'ruf addettiğiniz zaman haliniz ne olur?" (yanindeki Ashab:) "Ey Allah'ın Resûlü! Bu mutlaka olacak mı?" diye sordular.<br />
<br />
"Evet, olacak!" buyurdular."<br />
<br />
Rezin tahric etmiştir. Bu rivayet daha muhtasar olarak Ebu Ya'lâ'nın Müsned'inde ve Taberâni'nin el-Mu'cemu'l-Evsat'ında tahric edilmiştir. Heysemi, Mecma'u'z-Zevaid'de kaydetmiştir (7, 281).<br />
<br />
4753 - Ebu Mâlik veya Ebu Amir el-Eş'ari radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Ümmetimden bir kavim, ferci (zinayı), ipeği, içkiyi, çalgıyı helal addedecektir. Birkısım kavimler de bir dağın eteğine inecekler. Onların sürüsünü, çoban sabahları yanlarına getirecek. (Fakir) bir adam da, bir ihtiyacı için yanlarına gelecek. Onlar adama:<br />
<br />
"Bize yarın gel! derler. Bunun üzerine Allah onları geceleyin yakalayıverir ve dağı tepelerine koyarak birkısmını helak eder. Geri kalanları da mesh ederek Kıyamete kadar maymun ve hınzırlara çevirir."<br />
<br />
Buhari, Eşribe 6.<br />
<br />
4754 - Hz. Huzeyfe radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a halk hayırdan sorardı. Ben ise, bana da ulaşabilir korkusuyla, hep şerden sorardım. (Yine bir gün:)<br />
<br />
"Ey Allah'ın Resûlü! Biz Cahiliye devrinde şer içerisinde idik. Allah bize bu hayrı verdi. Bu hayırdan sonra tekrar şer var mı?" diye sordum.<br />
<br />
"Evet var!" buyurdular. Ben tekrar: "Pekiyi bu şerden sonra hayır var mı?" dedim.<br />
<br />
"Evet, var! Fakat onda duman da var" buyurdular. Ben: "duman da ne?" dedim.<br />
<br />
"Bir kavim var. Sünnetimden başka bir sünnet edinir; hidayetimden başka bir hidayet arar. Bazı işlerini iyi (ma'rûf) bulursun, bazı işlerini kötü (münker) bulursun" buyurdular. Ben tekrar:<br />
<br />
"Bu hayırdan sonra başka bir şer kaldı mı?" diye sordum.<br />
<br />
"Evet! buyurdular. Cehennem kapısına çağıran davetçiler var. Kim onlara icabet ederek o kapıya doğru giderse, onlar bunu ateşe atarlar" buyurdular. Ben: "Ey Allah'ın Resûlü! Ben (o güne) ulaşırsam, bana ne emredersiniz?" dedim.<br />
<br />
"Müslümanların cemaatine ve imamlarına uy, onlardan ayrılma. (İmam sırtına (zulmen) vursa, malını (haksızlıkla) alsa da onu dinle ve itaat et!)" buyurdular.<br />
<br />
"O zaman ne cemaat ne de imam yoksa?" dedim.<br />
<br />
"O takdirde bütün fırkaları terket (kaç)! Öyle ki, bir ağacın köküne dişlerinle tutunmuş bile olsan, ölüm sana gelinceye kadar o vaziyette kal" buyurdular."<br />
<br />
Buhari, Fiten 11, Menakıb 25; Müslim, İmaret 51, (1847); Ebu Davud, Fiten 1, (4244, 4245, 4246, 4247).<br />
<br />
4755 - Abdurrahman İbnu Abdi'l-ka'be anlatıyor: "Mescide girmiştim. Abdullah İbnu Amr İbni'l-As radıyallahu anhüma'yı gördüm: Ka'be'nin gölgesinde oturuyordu. Ka'be'nin gölgesinde birçok kimse ona müteveccih olarak oturmuştu. Ben de ona doğru oturdum. Şunu anlattı:<br />
<br />
"Bir seferde Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'la beraberdik. Bir yerde konakladık. Kimimiz çadırını tamir ediyor, kimimiz yerini düzlüyor, kimimiz hayvanlarını güdüyordu. Derken Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın münadisi seslendi: "es-Salâtu câmi'a: "Haydin namaza!" Resûlullah'a gittik, yanında toplandık.<br />
<br />
"Benden önce her peygamber, ümmeti için hayır bildiği şeyi onlara öğretmekle mükellef idi. Onlar için şer bildiği şeyden de onları inzar etmesi (korkutması) gerekli idi. Bilesiniz, şu ümmetinizin afiyeti önce gelenler hakkında kesin kılınmıştır. Sonrakiler belaya ve kötü addedeceğiniz birkısım hallere maruz kalacaklardır. Birbirini takip eden fitneler gelecek. Mü'min: "Bu fitne helâkimdir" diyecek. Sonra bu kalkacak, başka bir fitne gelecek. "Helakim işte bundan, işte bundan" diyecek. Öyleyse, kim ateşten uzak kalmayı ve cennete girmeyi dilerse, Allah'a ve ahiret gününe inanır olduğu halde ölümü karşılasın. İnsanlara, onların kendisine nasıl muamele etmelerini dilerse öyle muamelede bulunsun. Kim bir imama biat edip, samimiyetle sadakat sözü vermiş ise, elinden geldikçe ona itaat etsin. Bir başkası gelip, önceki ile münâzaaya girişecek olursan sonradan çıkanın boynunu uçurun."<br />
<br />
Ravi (Abdurrahman) der ki: "Abdullah İbnu Amr'a yanaştım ve:<br />
<br />
"Allah aşkına söyle. Bu anlattıklarını bizzat kendin Resûlullah aleyhissalâm'dan işittin mi?" dedim. Sorum üzerine eliyle kulak ve kalbini tutarak:<br />
<br />
"Evet kulaklarım işitti, kalbim de belledi" dedi. Ben:<br />
<br />
"Ama, amcaoğlun Muaviye, bize mallarımızı aramızda batıl bir şekilde yememizi, birbirimizi öldürmemizi emrediyor. Halbuki Allah Teâla hazretleri (mealen): "Ey iman edenler! Birbirinizin malını haram şekilde yemeyin; ancak karşılıklı rıza ile yaptığınız ticaret başkadır. Birbirinizi ve kendinizi öldürmeyin. Canlarınızı da boşu boşuna tehlikeye atmayın. Şüphesiz ki Allah size merhametlidir" (Nisa 29) buyuruyor" dedim. Biraz sustu sonra:<br />
<br />
"Allah'a itaatte ona itaat et, Allah'a isyanda ona isyan et!" dedi."<br />
<br />
Müslim, İmaret 46, (1844); Nesai, Bey'at 25, (7, 153); Ebu Davud, Fiten 1, (4248); İbnu Mace, Fiten 9, (3956).<br />
<br />
4756 - Hz. Cabir radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm:<br />
<br />
"Irak ehline bir ölçeklik yiyecek ve tek dirhemlik paranın gelmeyeceği zaman yakındır!" buyurmuşlardı.<br />
<br />
"Nereden?" diye soruldu.<br />
<br />
"Acem diyarından. Onlar bunu yasaklayacak" buyurdu ve devamla:<br />
<br />
"Şam ehline de tek dinarlık paranın ve bir ölçeklik yiyeceğin gelmeyeceği zaman yakındır!" buyurdular. Yine:<br />
<br />
"Bu nereden gelmeyecek?" diye soruldu.<br />
<br />
"Rum cihetinden!" buyurdular. Sonra (Hz. Cabir) bir müddet sustu (ve ilave etti: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm dedi ki:<br />
<br />
"Ümmetimin sonunda bir halife gelecek; malı sayı ile değil, avuç avuç dağıtacak!)"<br />
<br />
Müslim, Fiten 67, (2913).<br />
<br />
4757 - Yine Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Ümmetimin sonunda bir halife gelecek, malı sayarak değil, avuçlayarak dağıtacak."<br />
<br />
Hadisi (Hz. Cabir'den rivayet eden) Ebu Nadre ve Ebu'l-Alâ'ya:<br />
<br />
"Bunun Ömer İbnu Abdilaziz olmasına ne dersiniz?" diye sorulmuştu. Onlar:<br />
<br />
"Hayır, (o değildir)!" dediler."<br />
<br />
Müslim, Fiten 67, (2913).<br />
<br />
4758 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm:<br />
<br />
"Irak'a ölçeği ve dirhemi verilmeyecek. Şam'a da ölçeği ve dinarı verilmeyecek. Mısır'a ölçeği ve dinarı verilmeyecek. Başladığınız yere döneceksiniz" buyurdu ve üç kere tekrar etti. Buna Ebu Hureyre'nin eti ve kanı şahit oldu."<br />
<br />
Müslim, Fiten 33, (2896); Ebu Davud, Harac 29, (3035).<br />
<br />
4759 - Hz. Cabir radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "İblis'in arşı deniz üzerindedir. Oradan askerlerini gönderip insanları fitneye atar. Bunlardan, yanında mertebece en yüksek olanı en büyük fitneyi çıkarandır. Askerlerinden biri gelip: "Şunu şunu yaptım!" der. İblis: "Hiçbir şey yapmamışsın!" der. Sonra bir diğeri gelip: "Ben falanı(n peşini) hanımıyla arasını açıncaya kadar bırakmadım!" der. İblis onu kendisine yaklaştırıp: "sen ne iyisin!" der."<br />
<br />
Müslim, Münafikûn 66-67, (2813).<br />
<br />
4760 - Ebu'l-Bahteri anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ı dinleyen bir zatın bana anlattığına göre Resûlullah demiştir ki:<br />
<br />
"İnsanlar, günahları çoğalmadıkça helak olmayacaklardır."<br />
<br />
Ebu Davud, Melahim 17, (4347).<br />
<br />
4761 - Seleme İbnu'l-Ekva' radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Kim bize kılıç kaldırırsa bizden değildir."<br />
<br />
Müslim, İman 162, (99).<br />
<br />
4762 - Ebu Musa ve İbnu Ömer radıyallahu anhüm anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Kim bize karşı silah taşırsa bizden değildir."<br />
<br />
Buhari, Fiten 7; Müslim, İman 163, (100); Tirmizi, Hudûd 26, (1459).<br />
<br />
4763 - Abdullah İbnu'z-Zübeyr radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Kim kılıcını çeker sonra koyarsa kanı hederdir."<br />
<br />
Nesai, Tahrim 26, (7, 117).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ASABİYET VE EHVA</span></span><br />
<br />
4764 - Cündeb İbnu Abdillah radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Kim ummiyye (gayesi İslam olmayan) bir bayrak altında bir asabiyete yardım ederken öldürülürse onun ölümü, cahiliye ölümü üzeredir."<br />
<br />
Müslim, İmaret 57, (1850); Nesai, Tahrim 28, (7, 123).<br />
<br />
4765 - Süraka İbnu Malik el-Cu'şemi radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"En hayırlınız, (zulme düşerek) günah işlemedikçe aşiretini müdafaa edendir."<br />
<br />
Ebu Davud, Edeb 121, (5120).<br />
<br />
4766 - Vasile İbnu'l-Eska' radıyallahu anh anlatıyor: "Ey Allah'ın Resûlü dedim, asabiyet nedir?"<br />
<br />
"Asabiyet, buyurdular, zulümde kavmine yardım etmendir."<br />
<br />
Ebu Davud, Edeb 121, (5519).<br />
<br />
4767 - Amr İbnu Ebi Kurre anlatıyor: "Huzeyfe radıyallahu anh Medain'de iken, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın öfke halinde, ashabından bazılarına sarfettiği sözleri anlatıyordu. Huzeyfe'den bunları işitenlerden birkısmı Selmân radıyallahu anh'a gelip, Huzeyfe'nin anlattıklarını kendisine söylüyorlardı. Selmân da onlara:<br />
<br />
"Huzeyfe söylediğini daha iyi bilir!" diyordu. Onlar da tekrar Huzeyfe'nin yanına dönüp kendisine:<br />
<br />
"Biz senin söylediklerini Selman'a sorduk. Ne tasdik etti ne de reddetti" dediler. Bunun üzerine Huzeyfe (Sebze tarlasında bulunan) Selmân radıyallahu anhüma'nın yanına gidip:<br />
<br />
"Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'dan işittiğim şeyler hususunda beni niye tasdik etmedin?" diye sordu. Selman da:<br />
<br />
"Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm öfkelenir ve öfkeli iken konuşurdu. Razı olur ve rıza halinde de konuşurdu!" cevabını verdi ve sonra devamla:<br />
<br />
"Ey Huzeyfe! dedi. Sen, kalplerde, birkısım insanlara sevgi, birkısım insanlara buğz hasıl edip aralarında ihtilaf ve ayrılıklara sebep olan bu konuşmalardan vazgeçsen olmaz mı! Nitekim biliyorsun ki, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (bir gün) hutbesinde şöyle buyurmuştu: "Allahım! Ben senin katından bir garanti talep ediyorum: Ümmetimden kime öfkeli halimde (haksız yere) sebbetmiş veya lanet etmiş (veya vurmuş veya incitmiş) isem -ki ben de ademoğluyum, tıpkı onların öfkelenmeleri gibi öfkelenirim. Halbuki sen beni alemlere rahmet olarak gönderdin- bu (haksız sözümü) o kimseler için Kıyamet günü rahmet, (zekat, ecir, yakınlık vesilesi, tuhûr) kıl. (Ta ki o vesile ile sana yaklaşsın!)"<br />
<br />
Ey Huzeyfe! Allah'a yemin olsun, ya bu konuşmalardan vazgeçeceksin, yahut da seni Ömer İbnu'l-Hattab radıyallahu anh'a yazıp şikayet edeceğim!"<br />
<br />
Ebu Dâvud, Sünnet 11, (4659).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">FİTNELERİN GELDİĞİ CİHET VE FİTNELERİN ÇIKTIĞI KİMSELER</span></span><br />
<br />
4768 - Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Küfrün başı doğu cihetindedir. Övünme ve çalım satma işi at, deve, sığır besleyenler, çadırda oturanlar arasındadır. Sükûnet de koyun besleyenlerdedir."<br />
<br />
4769 - Buhari'nin bir diğer rivayetinde denir ki: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"İman Yemenlidir. Fitne şu tarafta, şeytanın boynuzunun doğduğu yerdedir."<br />
<br />
4770 - Müslim'in rivayetinde şöyledir: "İman Yemenlidir. Küfür de şark cihetindedir. Sükûnet koyun besleyenlerin yanındadır. Övünmek ve çalım satmak feddâdların, yani at besleyip çadırda kalanların yanındadır."<br />
<br />
Buhari, Bed'ü'l-Halk 15, Menakıb 1, Megazi 74; Müslim, İman 85, (52); Muvatta, İsti'zan 15, (2, 920).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MÜSLÜMANLARIN BİRBİRLERİYLE SAVAŞLARI</span></span><br />
<br />
4771 - Ahnef İbnu Kays radıyallahu anh anlatıyor: "Şu adamı kastederek (evden) çıkmıştım. Yolda Ebu Bekre radıyallahu anh'a rastladım.<br />
<br />
"Ey Ahnef nereye gidiyorsun?" dedi.<br />
<br />
"Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın amcaoğluna yardım etmeyi arzu ediyorum!" dedim.<br />
<br />
"Dön! dedi. Zira ben, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın şöyle söylediğini işittim: "İki müslüman kılıçlarıyla birbirlerinin üzerine yürürlerse öldüren de ölen de ateştedir!" (Bu söz üzerine Resûl-i Ekrem'e): "Ey Allah'ın Resûlü! Katili anladık ama maktûl niye ateşte?" diye sorulmuştu.<br />
<br />
"Çünkü o da kardeşini öldürme hırsı taşıyordu!" cevabını verdi. -Bir başka rivayette ise: "O da kardeşini öldürmek istemişti" demiştir.-"<br />
<br />
Buhari, Diyat 2, Fiten 10; Müslim Fiten 14, (2888); Ebu Davud, Fiten 5, (4268); Nesai, Tahrim 29, (7, 125).<br />
<br />
4772 - Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Sizden kimse kardeşine silahla işarette bulunmasın. Zira, o bilemez, belki de şeytan elinde bir fesatta bulunur da ateşten bir çukura düşer."<br />
<br />
Buhari, Fiten 7; Müslim, Birr 126, (2617); Tirmizi, Fiten 4, (2163).<br />
<br />
4773 - Abdullah İbnu Mes'ud radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Müslümana sövmek fısktır, onunla çarpışmak da küfürdür."<br />
<br />
Buhari, Fiten 8, İman 36, Edeb 44; Müslim, İman 116, (64); Tirmizi, İman 15, (2636); Nesai, Tahrim 27, (7, 132).<br />
<br />
4774 - İbnu Abbas radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Benden sonra birbirinizin boynunu vuran kâfirler olarak (dinden) dönmeyin."<br />
<br />
Tirmizi, Fiten 28, (2194); Buhari, Fiten 8, Diyat 2; Ebu Davud, Sünnet 16, (4686); Müslim, İan 66, (119); Nesai, Tahrim 28, (7, 127).<br />
<br />
Nesai, İbnu Mes'ud'dan yaptığı bir rivayette şu ziyadeye yer verir: "Kişi ne babasının ne de kardeşinin cinayetinden sorumlu tutulmaz."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HZ. OSMAN'IN ŞEHİD EDİLMESİ</span></span><br />
<br />
4775 - Abdullah İbnu Selâm'ın kerdeşioğlu, amcası (Abdullah İbnu Selam) radıyallahu anh'tan naklediyor:<br />
<br />
"Hz. Osman radıyallahu anh öldürülmek istendiği zaman yanına geldim. Osman bana:<br />
<br />
"Sen niye geldin?" diye sordu.<br />
<br />
"Sana yardım edeyim diye geldim" dedim.<br />
<br />
"Öyleyse halka çık. Onları benden uzaklaştır. Zira sen bana hariçte olursan, yanımda olmaktan daha faydalı olursun!" dedi. Ben de çıkıp: "Ey insanlar! Bilirsiniz, benim adım cahiliye devrinde falandı. Ama Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm beni Abdullah diye tesmiye buyurdu. Benim hakkımda Kitabullah'ta birkısım ayetler nazil olmuştur. Şu ayet benim hakkımda nazil olanlardan biridir:<br />
<br />
"De ki: Söyleyin bana, eğer bu Kur'ân Allah tarafından gönderildiği halde, onu inkar ettiyseniz ve İsrailoğullarından bir şahit de Tevrat'a dayanarak onun hak kitap olduğuna şahitlik edip iman ettiği halde siz iman etmeyi büyüklüğünüze yediremezseniz, zalim olmaz mısınız? Muhakkak ki, Allah zalimler güruhuna yol göstermez" (Ahkâf 10). Keza şu ayet de benim hakkımda nazil oldu: "İnkar edenler, "Sen Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber değilsin" diyorlar. De ki: "Sizinle benim aramızda şahid olarak Allah ile O'nun kitapları hakkında bilgi sahibi olanlar yeter" (Ra'd 43). Allah'ın size karşı kınına konmuş bir kılıcı var. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın inmiş olduğu bu beldenizde melekler size mücavir oldular. Öyleyse bu adamı öldürmekten Allah'tan korkun! Allah'tan korkun! Allah'a yemin olsun eğer onu öldürürseniz, komşularınız olan melekleri buradan tardetmiş olacaksınız ve Allah'ın size karşı kında tuttuğu kılıcı kınından çıkartacaksınız ve artık o Kıyamete kadar kınına girmeyecek!"<br />
<br />
Bu sözlerim üzerine:<br />
<br />
"Şu yahudiyi öldürün! Osman'ı öldürün!" diye bağrıştılar.<br />
<br />
Tirmizi, Tefsir, Ahkâf.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CEMEL VAKASI</span></span><br />
<br />
4776 - Abdullah İbnu Ziyâd anlatıyor: "Hz. Talha, Zübeyr ve Hz. Aişe radıyallahu anhüm Basra'ya yürüyünce, Hz. Ali, Ammar İbnu Yasir ve Hasan'ı (radıyallahu anhüm) gönderdi. Bu ikisi Küfe'ye yanımıza geldiler ve minbere çıktılar. Hz. Hasan radıyallahu anh minberin yukarısında idi. Ammar radıyallahu anh da ondan aşağıda idi. Biz onların etrafında toplandık. Ammar'ın şöyle konuştuğunu işittim:<br />
<br />
"Aişe, Basra'ya yürüdü. Muhakkak ki o, dünyada da ahirette de Peygamber aleyhissalatu vesselam'ın zevcesidir. Ancak Allah sizi imtihan ediyor: Kendisine mi itaat edeceksiniz, yoksa ona (Hz. Aişe'ye) mi?"<br />
<br />
Buhari, Fezailu'l-Ashab 30, Fiten 17.<br />
<br />
4777 - Şakik İbnu Abdillah anlatıyor: "Ben, Ebu Musa el-Eş'ari, Ebu Mes'ud el-Ensari ve Ammar radıyallahu anhüm ile oturuyordum. Ebu Mes'ud, Ammar'a:<br />
<br />
"Senin arkadaşlarından herkese dilediğim takdirde bir kulp takabilirim. Ama sen hariçsin. Senin hakkında bir şey söyleyemem. Senin, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a arkadaş olduğum günden beri, ikinizin şu işteki ağırlığınızdan başka bir kusurunuzu görmüş değilim!"<br />
<br />
Ebu Mes'ud -zengin birisiydi- şu karşılıkta bulundu: "Ey oğlum! İki hulle (takım) getir. Birini Ebu Musa'ya ver, diğerini de Ammar'a!" Ve ilave etti: "Bunların içinde ikiniz cumaya gidin."<br />
<br />
Buhari, Fiten 18, Fezailu'l-Ashab 30.<br />
<br />
4778 - Kays İbnu Abbâd radıyallahu anh anlatıyor: "Ali radıyallahu anh'a: "Söyle bize! (Savaş için) şu yürüyüşünü Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın bir emrini yerine getirmek üzere mi yapıyorsun, şahsi bir içtihadın olarak mı?" diye sordum.<br />
<br />
"Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bana bu yürüyüşü yapmam için herhangi bir emirde bulunmadı. Ben bunu şahsi reyimle yapıyorum!" cevabını verdi."<br />
<br />
Ebu Davud, Sünnet 13, (4666).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HARİCİLER</span></span><br />
<br />
4779 - Zeyd İbnu Vehb el-Cüheni -ki bu zat, Hz. Ali radıyallahu anh Haricilerle savaşmak üzere yürüdüğü zaman beraberindeki orduda bulunuyordu- anlatıyor: "Hz. Ali dedi ki: "Ey insanlar ben Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın şöyle söylediğini işittim:<br />
<br />
"Ümmetimden bir grup çıkar. Kur'ân'ı öyle okurlar ki, sizin okuyuşunuz onlarınkinin yanında bir hiç kalır. Namazınız da namazlarına göre bir hiç kkalır. Orucunuz da oruçları yanında bir hiç kalır. Kur'ân'ı okurlar, onu lehlerine zannederler. Halbuki o aleyhlerinedir. Namazları köprücük kemiklerinden öteye geçmez. Okun avı delip geçmesi gibi dinden hemen çıkarlar. Onlarla harb eden ordu(nun askerlerine) peygamberlerinin diliyle ne (kadar çok ücret)ler takdir edilmiş olduğunu bilselerdi (başkaca) amel yapmaktan vazgeçerlerdi. Onların alameti şudur: Aralarında pazusu olduğu halde kolu olmayan bir adam olacak. Pazusu üzerinde meme ucu bir çıkıntı bulunacak. Bunun üzerinde de beyaz kıllar bulunacak. Sizler Muâviye ve Şamlıların üzerine gidecek, buradakileri terkedeceksiniz. Onlar da sizin (yokluğunuzdan istifade ile) çoluk-çocuğunuza ve mallarınıza sizin namınıza halef olacaklar!."<br />
<br />
(Hz. Ali ilave etti:) "O vallahi! Ben, onların bu kavim olacağını kuvvetle ümit ediyorum. Çünkü onlar haram kan döktüler. Halkın meradaki hayvanlarını gasbettiler. Öyleyse, Allah adına bunlar üzerine yürüyün!"<br />
<br />
Ravi der ki: "Haricilerin başında o gün, Abdullah İbnu Vehb er-Râsibi olduğu halde, onlarla karşılaşınca Hz. Ali radıyallahu anh askerlerine:<br />
<br />
"Mızraklarınızı bırakın, kılıçlarınızı kınlarından çıkarın. Çünkü ben, onların Harura günü size yaptıkları gibi yine size sulh teklif edeceklerinden korkuyorum!" dedi. Bu emir üzerine döndüler, mızraklarını bertaraf ettiler ve kılıçlarını sıyırdılar. Askerler onlara mızraklarını sapladı. Öldürüp üst üste yığdı. O gün cengâverlerden sadece iki kişi isabet alıp şehit düştü. Ali radıyallahu anh:<br />
<br />
"Aralarında o sakat herifi arayın!" emretti. Aradılar, fakat bulamadılar. Bizzat Ali kalkıp üst üste öldürülmüş insanların yanına geldi.<br />
<br />
"Bunları geri çekin!" dedi. Sonra yere gelen cesetler arasında onu buldular. Onun bulunması üzerine Hz. Ali radıyallahu anh tekbir getirdi ve:<br />
<br />
"Allah doğru söyledi. Resûlü de doğru tebliğ etti" dedi. Ubeyde es-Selmâni, Hz. Ali'ye doğrulup:<br />
<br />
"Ey mü'minlerin emiri! Kendisinden başka ilah olmayan Allah aşkına söyle. Sen bu hadisi Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'dan bizzat işittin mi?" diye sordu. Ali radıyallahu anh:<br />
<br />
"Kendinden başka ilah olmayan Allah'a yemin ederim, evet!" dedi. Ubeyde Hz. Ali'ye üç sefer yemin verdi. O da ona üç sefer yemin etti."<br />
<br />
Müslim, Zekat 156, (1066).<br />
<br />
4780 - Müslim, (bu hadisi) Abdullah İbnu Rafi'den de aynı şekilde tahriç etmiştir. O rivayetin baş kısmında şu ziyade var: "Haruriyye, Ali İbnu Ebi Talib radıyallahu anh'a karşı hurûc ettikleri zaman: "Hüküm Allah'ındır" dediler. (Bu ibare Kur'an'dan bir iktibas olması hasebiyle) Hz. Ali de: "Kendisiyle bâtıl murad edilen hak bir söz" dedi."<br />
<br />
Müslim, Zekat 157, (1066).<br />
<br />
4781 - Süveyd İbnu Gafle radıyallahu anh anlatıyor: "Ali radıyallahu anh dedi ki: "Ben size Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'dan bir hadis söyleyince, Allah'a yemin olsun Aleyhissalatu vesselam'ın söylemediği bir şeyi söylemektense gökten atılmayı tercih ederim. Ancak benimle sizin aranızda cereyan eden şeyler hakkında konuşunca, bilesiniz harp hiledir. Zira ben Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın şöyle söylediğini işittim:<br />
<br />
"Ahir zamanda yaşça küçük, akılca kıt birtakım gençler çıkacak. Yaratılmışın en hayırlısının sözünü söylerler, Kur'ân'ı okurlar. İmanları gırtlaklarından öteye geçmez. Okun avı delip geçtiği gibi dinden çıkarlar. Onlara nerede rastlarsanız onları gebertin. Zira, onları öldürene, Kıyamet günü, Allah'ın vereceği ücret var."<br />
<br />
Buhari, Fezailu'l-Kur'ân 36, Menakıb 25, İstitâbe 6; Müslim, Zekat 154, (1066); Ebu Davud, Sünnet 31, (4767); Nesai, Tahrim 26, (7, 119).<br />
<br />
4782 - Ebu Said ve Enes radıyallahu anhüma anlatıyorlar: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Ümmetimde ihtilaf ve ayrılıklar meydana gelecek, (Onlardan) bir grup lafıyla güzel, ameliyle kötü olacak. Bunlar Kur'ân'ı okuyacaklar, ancak köprücük kemiklerinden aşağı geçmeyecek. Bunlar, dinden tıpkı okun avu delip geçmesi gibi çıkarlar. Onlar, ok kirişine dönmedikçe bir daha dine geri gelmezler. Bunlar mahlukatın en şeriridir. Onları öldürene ve onlar tarafından öldürülene ne mutlu! Onlar insanları Kitabullah'a çağırırlar, fakat kitaptan zerre kadar nasipleri yoktur."<br />
<br />
Yanında bulunan Ashab:<br />
<br />
"Ey Allah'ın Resûlü dediler. Onların alameti nedir?" diye sordular da:<br />
<br />
"Tıraş olmak!" buyurdular."<br />
<br />
Ebu Davud, Sünnet 31, (4765).Benzer bir rivayeti Ebu Saidi'l-Hudri'den Sahiheyn kaydetmiştir. Buhari, Fezailu'l-Kur'an 36, Menakıb 25, Edeb 95, İstitabe 6, 7; Müslim, Zekat 143-148, (1064); Muvatta, Kur'ân 10, (1, 204, 205); Nesai, Zekat 79, (5, 87), Tahrim 26, (7, 119).<br />
<br />
4783 - Hz. Enes'ten gelen bir rivayette (Resûlullah şöyle) buyurmuştur: "Onların alameti tıraş ve saçın yolunmasıdır. Onları gördüğünüz zaman öldürün."<br />
<br />
4784 - Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın Huneyn dönüşünde bir adam yanına geldi. Bu sırada Hz. Bilâl'in eteğinde gümüş (para) vardı. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bundan avuç avuç alıp insanlara dağıtıyordu. Gelen adam:<br />
<br />
"Ey Muhammed! Adil ol!" dedi. Aleyhissalatu vesselam (öfkeli olarak):<br />
<br />
"Yazık sana! Ben de adil olmazsam kim adil olabilir? Eğer adil olmazsam zarara ve hüsrana düşerim!" buyurdular. Hz. Ömer atılıp:<br />
<br />
"Ey Allah'ın Resûlü! Bana müsaade buyurun şu münafığın kellesini uçurayım!" dedi. Aleyhissalatu vesselam:<br />
<br />
"Halkın "Muhammed arkadaşlarını öldürüyor" diye dedikodu yapmasından Allah'a sığınırım. Bu ve arkadaşları Kur'an okurlar (ama okudukları) hançerelerini aşağı geçmez. Dinden, okun avı delip geçtiği gibi çıkıp giderler!" buyurdular."<br />
<br />
Buhari, Humus 16; Müslim, Zekât 142, (1063). Metin Müslim'inkidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HAKEMEYN HADİSESİ VE YEZİD İBNU MUÂVİYE'YE BİAT VAKASI</span></span><br />
<br />
4785 - İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: "Hz. Hafsa radıyallahu anhâ'nın yanına girdim ve:<br />
<br />
"(Ali ile Muaviye radıyallahu anhüma'nın Sıffin'deki hadiseleri sebebiyle halka gelenleri görüyorsun. (Şimdi Harameyn ve başka yerde hayatta kalan sahabeleri toplayıp fikirlerini almak istiyorlar.) Bu hilafet ve emirlik meselesinde bana hiçbir hak tanımadılar (bu sebeple gitmek istemiyorum, ne dersin?)" dedim.<br />
<br />
"Katıl. Çünkü onlar seni bekliyorlar. Onlardan geri durmanı, onların bir muhalefet saymalarından korkarım!" dedi ve Abdullah, oraya gidinceye kadar Hafsa onu bırakmadı. (Hakemlerin hüküm vermesinden sonra) Hz. Muaviye bir hutbe irad etti ve (Abdullah'la babası Ömer'i kastederek) dedi ki:<br />
<br />
"Kim bu hilafet meselesi hakkında bizimle konuşmak isterse kendini bize göstersin (meydana çıksın). Şurası muhakkak ki biz, halifeliğe ondan da babasından da ehakkız."<br />
<br />
Habib İbnu Mesleme der ki: "Abdullah'a: "Ona cevap vermedin mi?" dedim. Abdullah cevaben:<br />
<br />
"Bu işe senden daha ehak olan, İslam adına sana ve babana karşı (Uhud'da, Hendek'te) mücadele vermiş olan Ali radıyallahu anh'tır!" demek istedim. Fakat, herkesin arasına tefrika sokup, kan akıtacak ve istemediğim bir manaya çekilecek bir kelime sarfetmekten korktum. Allah'ın sabredene) cennette hazırladığı mükafaatları da hatırlayarak (Muaviye'ye karşılık vermedim) demiştir. Habib İbnu Mesleme: "Bu tavrı takdir ederek: "Sen bir fitneden (inayet-i ilahi ile) korunmuş ve (ciddi) bir felaketten muhafaza edilmişsin!" dedm" der."<br />
<br />
Buhari, Megazi 29.<br />
<br />
4786 - İbnu'l-Müseyyeb radıyallahu anh anlatıyor: "İlk fitne yani Hz. Osman radıyallahu anh'ın şehid edilmesi vukua geldiği zaman Ashab-ı Bedr'den kimseyi hayatta bırakmadı. Sonra ikinci fitne yani Harra hadisesi vukua geldi. Bu da Hudeybiye ashabından kimseyi hayatta bırakmadı. Sonra üçüncüsü vukua geldi. O da insanlar arasında akıl ve kuvvet (sahabe) bırakmadı."<br />
<br />
Buhari, Megazi 11.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İBNU'Z-ZÜBEYR DEVRİ</span></span><br />
<br />
4787 - Ebu Nevfel anlatıyor: "Abdullah İbnu'z-zübeyr radıyallahu anhümâ'yı (Mekke'deki) Akabetü'l-Medine (denilen yerde) (asılmış) gördüm. Kureyş ve diğer halk onun yanına gelmeye başlamıştı. Derken Abdullah İbnu Ömer radıyallahu anhüma da geldi. Yanında durdu. "es-Selâmu aleyke ey Ebu Hubeyb!" dedi ve bu selamı üç kere tekrar etti. Sonra sözlerine devamla (üç kere de) "Vallahi seni bu işten men etmiştim (ama beni dinlemedin)" deyip şunları söyledi: "Vallahi, benim biildiğime göre sen, çok oruç tutan, çok namaz kılan, yakınlara çokça yardımcı olan bir kimseydin. Vallahi, en kötüsü sen olan bir ümmet mutlaka en hayırlı bir ümmettir!"<br />
<br />
Haccâc'a, Abdullah İbnu Ömer radıyallahu anhüma'nın İbnu'z-Zübeyr karşısındaki tavrı ve söylediği bu sözleri ulaştı. Derhal adam göndererek İbnu'z-Zübeyr'in cesedini asılı olduğu kütükten indirip, yahudilerin kabirlerine attırdı. Sonra annesi Esma Bindu Ebi Bekr radıyallahu anha'ya da bir adam gönderip çağırttı. Fakat kadıncağız gitmekten imtina etti. Haccac ikinci bir elçi gönderdi ve: "Ya bana kendi rızanla gelirsin ya da, sana saç örgülerinden sürüyerek getirecek birisini gönderirim!" dedi. Esmâ yine imtina edip:<br />
<br />
"Sen, örgülerimden tutup beni sürükleyecek birini gönderinceye kadar vallahi gelmeyeceğim!" dedi. Haccâc:<br />
<br />
"Bana ayakkabılarımı gösterin!" dedi. Papuçlarını alıp, çalımla koşup Esmâ'nın yanına girdi.<br />
<br />
"Allah düşmanına ne yaptığımı gördün mü?" dedi.<br />
<br />
"Ona dünyasını berbat ettiğini, onun da senin ahiretini berbat ettiğini gördüm. Bana ulaştığına göre ona: "Ey iki kuşaklının oğlu!" demişsin. Vallahi iki kuşaklı benim. Onlardan biriyle ben Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın ve Ebu Bekr'in (hicret sırasındaki) yiyeceklerini bağladım. Diğeri de, kadının belinden ayırmadığı kuşağıdır. Şunu ilave edeyim ki, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bana: "Sakif'te bir yalancı, bir de zalim var!" demişti. Yalancıyı gördük. Zalime gelince; bunun da ancak sen olacağını zannediyorum!" dedi. Haccac, hiç cevap vermeden yanından ayrıldı."<br />
<br />
Müslim, Fezailu's-Sahabe 229, (2545)<br />
<br />
Rezin şu ilavede bulundu: "Haccac (bilahare) demiş ki: "Ben Esma'nın yanına onu üzmek için girmiştim, ama o beni üzdü."<br />
<br />
HACCÂC<br />
<br />
4788 - Zübeyr İbnu Adiy rahimehullah anlatıyor: "Hz. Enes İbnu Mâlik radıyallahu anh'ın yanına girdik. Haccâc'ın bize yaptıklarını şikayet ettik.<br />
<br />
"Sabredin, buyurdu. Zira öyle günlerle karşılaşacaksınız ki, her yeni gün, gidenden daha kötü olacak. Bu hal Rabbinize kavuşuncaya kadar devam edecek. Ben bunu, Resûlunüz aleyhissalâtu vesselâm'dan işittim."<br />
<br />
Buhari, Fiten 6; Tirmizi, Fiten 35, (2207).<br />
<br />
4789 - İbnu Ömer radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Sakif'ten bir yalancı, bir de zalim çıkacaktır."<br />
<br />
Tirmizi, Fiten 44, (2221).<br />
<br />
4790 - Hişâm İbnu Hisân rahimehullah anlatıyor: "Haccac'ın hükmen öldürdüğü insanların miktarı sayılmış. 120 bin kişiye ulaştığı görülmüştür."<br />
<br />
Tirmizi, Fiten 43, (2221).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BENÎ MERVAN</span></span><br />
<br />
4791 - Sa'id İbnu Amr İbni Said İbni'l-As anlatıyor: "Ceddim bana dedi ki: "Ben Ebu Hureyre radıyallahu anh ile beraber Medine mescidinde oturuyordum. Yanımızda Mervan da vardı. Bir ara Ebu Hureyre radıyallahu anh:<br />
<br />
"Ben, sadık ve masduk olan Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın şöyle buyurduklarını işittim:<br />
<br />
"Ümmetimin helâk olması, Kureyş'e mensup (aklı kıt) bir grup çocukcağızların elleriyledir!"<br />
<br />
Mervan: "Allah onlara lanet etsin!" dedi. Ebu Hureyre der ki:<br />
<br />
"Eğer ben dileseydim falan falan diye onları teker teker ismen sayardım." Said rahimehullah dedi ki:<br />
<br />
"Ben, Beni Mervan iktidar olduğu zaman dedemle birlikte Şam'a gittim. Orada onları genç oğlanlar olarak görünce:<br />
<br />
"Ebu Hureyre radıyallahu anh'ın kastetttiği bunlar olmasın!" ded. Ben de: "Sen daha iyi bilirsin!" dedim."<br />
<br />
Buhari, Fiten 3, Menakıb 25.<br />
<br />
4792 - Hz. Huzeyfe radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (bir gün):<br />
<br />
"Bana İslâm telaffuz eden kaç kişi olduğunu sayıverin" buyurdular. Biz: "Ey Allah'ın Resûlü! Bizim sayımız altı-yediyüze ulaşmış olduğu halde, hakkımızda korku mu taşıyorsunuz?" dedik.<br />
<br />
"Siz bilemezsiniz, (çokluğunuza rağmen) imtihan olunabilirsiniz!" . Gerçekten öyle (belaya maruz kalıp) imtihan olunduk ki, içimizden namazını gizlice kılanlar oldu."<br />
<br />
Buhari, Cihad 181; Müslim, İman 235, (149).<br />
<br />
4793 - Sahiheyn'de yine Huzeyfe radıyallahu anh'tan gelen bir rivayet şöyledir: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"(Kıyamet günü, havz-ı kevserime birkısım gruplar da gelecekler ki, onlar oradan uzaklaştırılacaklar. Ben: "Onlar benim ashabımdır!" diyeceğim. Fakat,<br />
<br />
"Sen, onların arkandan neler işlediklerini bilmiyorsun!" denilecek."<br />
<br />
Buhari, Rikak 53; Müslim, Fezail 32, (2297).<br />
<br />
4794 - Müseyyeb İbnu Rafi' anlatıyor: "Bera İbnu Azib radıyallahu anhüma'ya rastladım. Kendisine:<br />
<br />
"Sana ne mutlu! Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'la sohbet şerefine erdin. O'na (Hudeybiye'de) ağaç altında biat ettin!" demiştim. Bana şu cevapta bulundu:<br />
<br />
"Ey kardeşimoğlu! Biz ondan sonra ne bid'alar işledik sen bilmezsin."<br />
<br />
Buhari, Megazi, 35.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><br />
HARİCİLER</span></span><br />
<br />
5995 - İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Ümmetimden bir grup insan Kur'ân'ı muhakkak surette okuyacak. Ancak bunlar, okun avı süratle delip geçtiği gibi dinden çıkacaklar."<br />
<br />
5996 - Hz. Câbir İbnu Abdillah radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm Cürrâne'de, işlenmemiş altın ve ganimetleri taksim ediyordu. Taksim edilen mal Hz. Bilal'in eteğinde idi. Bir adam:<br />
<br />
"Ey Muhammed adil ol! Çünkü adalet etmiyorsun!" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm: "Yazık sana! Eğer ben de adil olmazsam, benden sonra kim daha âdil olur?" diye mukabele etti. Hz. Ömer, (Resûlullah'ın üzüldüğünü farkederek):<br />
<br />
"Ey Allah'ın Resülü! Bana müsaade buyurun, şu münafığın kellesini uçurayım!" talebinde bulundu. Aleyhissalâtu vesselâm:<br />
<br />
"İşte bu adamın mutlaka arkadaşları -veya arkadaşcıkları- var. Bunlar Kur'ân'ı okurlar, ama okudukları gırtlaklarından aşağı geçmez. Bunlar, okun avı delip geçmesi gibi dinden çıkıp giderler!" buyurdular."<br />
<br />
5997 - İbnu Ebi Evfa anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Hâriciler cehennemin köpekleridir."<br />
<br />
5998 - İbnu Ömer radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"İleride genç bir grup ortaya çıkacak. Bunlar Kur'ân'ı okuyacaklar, ancak, okudukları gırtlaklarından aşağıya geçmeyecek. Onlardan bir grup çıktıkça kökleri kazınacaktır."<br />
<br />
İbnu Ömer der ki: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın: "Onlardan bir grup çıktıkça kökleri kazınacaktır" ibaresini yirmi kereden fazla işittim."<br />
<br />
(İbnu Ömer, Resûlullah'tan işittiği sözleri şöyle tamamladı:) "Nihayet bu cemaatin sürdürdüğü hile ve aldatma esnasında Deccal çıkacaktır."<br />
<br />
CEHMİYE<br />
<br />
5999 - Ebu Rezîn anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Rabbimiz, sıkıntılı durumunun değişeceği zaman yakın olmasına rağmen kullarının ümitsizliğe düşmesine güldü."<br />
<br />
Ebu Rezin devamla der ki: "Ey Allah'ın Resûlü dedim, hiç Rab Teâla güler mi?"<br />
<br />
"Evet" buyurdular. Ben de:<br />
<br />
"Öyleyse gülme vasfı bulunan bir Rabb'ten bize hayır eksik olmayacaktır!" dedim."<br />
<br />
6000 - Hz. Câbir İbnu Abdillah radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Cennet ehli nimetler arasında yaşarken onlar için bir nur parlar. Onlar derhal başlarını kaldırırlar. Rab Teâla'yı başlarının üstünde kendilerine yaklaşmış ve: "Ey cennet ehli, sizlere selam olsun!" dediğini görürler."<br />
<br />
Resûlullah devamla dedi ki: "İşte bu hal, Kur'ân'da zikri geçen: "Rahmet sahibi Rablerinden onlara selam vardır" ( Yasin 58) ayetinin haber verdiği durumdur."<br />
<br />
Resülullah devamla buyurdular:<br />
<br />
"Rab Teâla onlara, onlar da Rab Teâla'ya bakarlar. O'na baktıkları müddetçe etraflarındaki cennet nimetlerinden hiçbirine iltifat etmezler. Bu hal onların nazarında Rabb Teâla hicaba bürününceye kadar devam eder. Rabb Teâla hicaba bürünür, fakat Allah'ın nüru ve bereketi cennet ehlinin üzerinde ve makamlarında baki kalır."<br />
<br />
6001 - Câbir İbnu Abdillah radıyallahu anh anlatıyor: "Abdullah İbnu Amr İbni Harâm, Uhud günü, öldürüldüğü zaman Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bana rastladı ve: "Ey Câbir! Allah baban için ne söyledi, sana haber vermiyeyim mi?" buyurdular." Yahyâ'nın rivayetinde ise Resûlullah: "Ey Cabir, seni niye böyle kalben kırık (ve üzüntülü) görüyorum" buyurmuş, Câbir de: "Ey Allah'ın Resûlü! Babam şehit düştü, geriye bir yığın horanta ve borç bıraktı" demiştir. Aleyhissalâtu vesselâm da:<br />
<br />
"Sana, Allah'ın babanı karşıladığı şeklin müjdesini vereyim mi?" diye<br />
<br />
sordu. Câbir: "Evet! Ey Allah'ın Resûlü!"dedi. Bunun üzerine Aleyhissalatu vesselâm açıkladı: "Allah her kimle konuştu ise mutlaka hicab gerisinden konuştuğu halde babana vicâhen konuştu ve: "Ey kulum! Benden ne dilersen dile, dilediğini sana vereyim!" dedi. O da:<br />
<br />
"Ey Rabbim! Beni hir kere daha ihya et, senin yolunda ikinci kere öleyim!" dedi. Rab Teâla Hazretleri de: "Benden daha önce şu hüküm sâdır oldu: "Ölenler artık dünyaya bir daha dönmeyecekler" buyurdular. Baban da:<br />
<br />
"Ey Rabbim, öyleyse (benim durumumu) arkamda kalanlara ulaştır!"<br />
<br />
dedi. Bu talep üzerine şu ayet nazil oldu: "Allah yolunda şehid edilenleri ölü sanma. Onlar Rablerinin katında hayat sahibidirler ve O'nun nimetleriyle rızıklanırlar" (Âl-i İmran 169).<br />
<br />
6002 - Nevvâs İbnu Sem'ân el-Kilâbi anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ı işittim. Dedi ki:<br />
<br />
"Rahmân'ın iki parmağı arasında olmayan bir kalp yoktur. Allah dilerse onu doğru yola sevkeder, dilerse şaşırtır!"<br />
<br />
Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm şöyle dua ederdi:<br />
<br />
"Ey kalpleri tesbit eden Rabbimiz! Kalplerimizi dinin üzerine tesbit et."<br />
<br />
Resûlullah yine derdi ki: "Mizan (terazi) Râhmanın elindedir. Kıyamet'e kadar bazı kavimleri yükseltir, bazı kavimleri de alçaltır."<br />
<br />
6003 - Ebu Sa'idi'I-Hudri radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Allah üç şeye güler (rahmetiyle yönelir): Namaz için teşkil edilen saf, geceleyin namaz kılan adam ve orduda cihad eden adam."<br />
<br />
6004 - Ebu'd-Derda radıyallahu anh Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın: "Allah her an iş başındadır" (Rahman 29) âyeti ile ilgili olarak: "Bir günahın affı, bir sıkıntıyı gidermesi, bir kavmi yükseltip, bir başkalarını alçaltması O'nun işlerindendir" buyurduğunu nakletmiştir."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">LAİLAHE İLLALLAH DİYENE DOKUNULMAZ</span></span><br />
<br />
7136 - Evs (İbnu Ebî Evs Huzeyfe es-Sakafi) radıyallahu anh anlatıyor: "Biz Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın yanında oturuyorduk. O bize birkısım kıssalar anlatarak vâzu nasihat ediyordu. Derken bir adam gelerek, gizli bir şeyler söyledi. Resulullah: "Bunu götürüp öldürün!" emretti. Adam geri dönünce, Resülullah onu çağırdı ve: "Allah'tan başka ilah olmadığına şehadet edermisin?" diye sordu. Adam "Evet!" deyince: "Gidin, bu adamı serbest bırakın! Zira ben, insanlarla onlar lâ ilâhe illallah deyinceye kadar savaşmakla emrolundum. Bunu dediler mi, bana onların kanları ve malları haram olur" buyurdu.<br />
<br />
7137 - İmrân İbnu'I-Husayn radıyallahu anh anlatıyor: "Nâfi' İbnu'l-Ezrak ve arkadaşları geldiler ve bana: "Ey İmrân helak oldun (dinden çıktın)!" dediler. İmrân: "Hayır! İmran helak olmadı (dinden çıkmadı)" dedi. Onlar ısrarla: "Evet evet helak oldun!" dediler. İmrân: "Beni helak eden şey nedir?" dedi. Onlar: "Allah Teâla hazretleri: "Fitne olmasın, dinin tamamı Allah için olsun diye onlarla savaşın" buyuruyor" dediler. İmrân: "Evet biz onlarla savaştık ve hatta onları sürdük. Dinin tamamı Allah içindi. Dilerseniz, ben size Resülullah aleyhissalatu vesselâm'dan işittiğim bir hadisi rivayet edeyim!" dedi. Onlar: "Onu Resülullah aleyhissaltu vesselâm'dan sen mi işittin?" dediler. İmran: "Evet! Ben gördüm ki, Resülullah, müşriklere karşı müslümanlardan müteşekkil bir ordu gönderdi. Askerler müşriklerle karşılaşınca, aralarında çok şiddetli bir savaş oldu. Müşrikler mağlup olup sırtlarını müslümanlara verdiler (saf dışı oldular). Sonra benim yakınlarımdan bir adam müşriklerden birine mızrakla saldırdı. Adamın üzerine yürüyünce, müşrik Eşhedü en lâilâhe illallah (Allah'tan başka ilah olmadığına şehadet ederim), ben müslümanım" dedi. Fakat müslüman asker ona mızrağını saplayıp adamı öldürdü. Adam Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın yanına gelip: "Ey Allah in Resülü! Helak oldum! (Yani büyük bir günah işledim)" dedi. Aleyhissalatu vesselam bir iki sefer: "Ne yaptın?" diye sordu. Adam yaptığını olduğu gibi anlattı. Resülullah aleyhissalâtu vesselâm adama: "Kalbini yarıp içinde ne olup olmadığına bakmalı değil miydin?" dedi. Adam:<br />
<br />
"Ey Allah'ın Resülü! Eğer kalbini yarsaydım içindekini bilebilir miydim ?" diye sordu . Aleyhissalâtu vesselâm: "Sen adamın hem sözünü kabul etmiyorsun hem de kalbindekini bilmiyorsun (olur mu böyle şey!)" dedi. İmrân sözlerine devam etti: "Sonra Resülullah aleyhissalâtu vesselâm, adam hakkında bir şey söylemedi. Adam da az bir zaman yaşadı. Nihayet öldü. Biz onu defnettik. Ertesi günü adamın cesedi yerüstünde görüldü. Halk: "Belki de bir düşman, kabrini deşip (kötülük için çıkarmıştır)" dedi. Tekrar onu defnettik. Gençlerimize mezarı başında nöbet tutmalarını söyledik. Buna rağmen cesedi tekrar mezardan dışarı atıldı. "Bekleyen gençlerimiz uyumuş olabilirler" diye düşündük. Bir kere daha onu defnettik. Bu sefer mezarını kendimiz bekledik. Ertesi gün yine cesedi kabirden dışarı atıldı. Bunun üzerine, adamın cesedini dağlar arasında bir geçide attık."<br />
<br />
Hadise, bir başka rivayette İmrân İbnu'I-Husayn tarafından (biraz farkla) şöyle anlatılmıştır: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm bizi bir seriyyeye göndermişti. Sonra (savaşın bitiminde) müslümanlardan biri, müşriklerden birine saldırdı..." hadisi yukarıdaki gibi anlattı. Şu ilavede bulundu: "Toprak onun cesedini dışarı attı. Biz durumu Resülullah'a haber verdik. Aleyhissalâtu vesselâm: "Bu toprak, ondan daha şerir insanları da kabul eder. Fakat Allah Teâla hazretleri, size "lâ ilahe illallah" kelâmının hürmetinin büyüklüğünü ders vermek istedi."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MÜ'MİNİN KANI MALI HARAMDIR</span></span><br />
<br />
7138 - Ebu Sa'îd radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm Veda haccı sırasında buyurdular ki: "Bilesiniz! Günlerin en ziyade haram olanları şu günlerinizdir. Bilesiniz! Ayların en haramı da şu ayınızdır. Bilesiniz! Beldelerin en haramı da şu beldenizdir. Bilesiniz! Kanlarınız, mallarınız birbirinize şu ayda, şu beldede şu gününüzün haramlığı gibi haramdır. Acaba tebliğ ettim mi?" Halk: "Evet!" dediler. Resülullah: "Ey Allahım şahid ol!" buyurdu."<br />
<br />
7139 - Abduldah İbnu Amr radıyallahu anh anlatıyor: "Ben Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ı Ka'be'yi tavaf ederken gördüm, şöyle diyordu: "Sen ne temizsin, kokun da ne güzel! Sen ne yücesin, senin hürmetin ne büyük! Muhammed'in nefsini elinde tutan Zat-ı Zülcelâl'e yemin olsun! Mü'minin Allah katındaki hürmeti, senin hürmetinden daha büyüktür. Mü'minin malının, kanının hürmeti de böyledir. Biz mü'min hakkında sadece hüsn-i zanda bulunuruz."<br />
<br />
7140 - Füdâle İbnu Ubeyd anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Gerçek mü'min, halkın, kendisinden malı ve canı hususunda emîn olduğu kimsedir. Hakiki muhâcir de hata ve günahlardan hicret (terk) eden kimsedir."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YAĞMA YASAKTIR</span></span><br />
<br />
7141 - Sa'lebe lbnu'l-Hakem radıyallahu anh anlatıyor: "(Bir gazvede) düşmanın koyun sürüsüne rastlamıştık. Hemen yağmaladık ve tencereleri kurduk. Resülullah aleyhissalatu vesselâm tencerelerimizin yanından geçti (ve onları gördü). Kaldırmamızı emretti. Derhal hepsini devirdik. Sonra: "Yağma helal değildir" buyurdu."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MÜSLÜMANA SÖVMEK FISKTIR</span></span><br />
<br />
7142 - Ebu Hureyre ve İbnu Ebi Vakkâs radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Müslümana sebbetmek (sövmek) fısktır, öldürmek de küfürdür."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BİRBİRİNİZİ BENDEN SONRA ÖLDÜRMEYİN</span></span><br />
<br />
7143 - Sunâbih el-Ahmesi radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Bilesiniz! Havz(-ı kevser)e ilk geleniniz ben olacağım ve ben diğer ümmetlere karşı çokluğunuzla övüneceğim. Benden sonra birbirinizi öldürmeyin."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MÜSLÜMANLAR ALLAH'IN ZİMMETİNDE (GARANTİSİNDE)DİR</span></span><br />
<br />
7144 - Ebu Bekrı's-Sıddık radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselam buyurdular ki: "Sabah namazını kim kılarsa, o Allah'ın zimmetindedir. Allah'ın bu garantisini ihlal etmeyin. Kim onu öldürürse, Allah, yüzüstü cehenneme atıncaya kadar öldürenin peşini bırakmaz."<br />
<br />
7145 - Semüre İbnu Cündeb radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselam buyurdular ki: "Kim sabah namazını kılarsa, Allah'ın garantisi altındadır."<br />
<br />
7146 - Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalatu vesselâm buyurdular ki: "Mü'min, Allah katında, birkısım meleklerden daha kıymetlidir."<br />
<br />
ASABİYET<br />
<br />
7147 - Füseyle'nin babası (Vâsile İbnu'l-Eska) radıyallahu anh anlatıyor: "Ey Allah'ın Resulü dedim, kişinin kavmini sevmesi, (merdud olan) asabiye midir?"<br />
<br />
"Hayır buyurdular, asabiye, kişinin zulümde kavmine yardımcı olmasıdır."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SEVADU'L-A'ZAM (EKSERİYET)</span></span><br />
<br />
7148 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalatu vesselâm buyurdular ki: "Ümmetim dalâlet (bâtıl) üzerinde toplanmaz. Öyleyse bir ihtilâf görünce, size çoğunluğu iltizam etmenizi tavsiye ederim.<br />
<br />
7149 - Hz. Mu'az İbnu Cebel radıyallahu anh anlatıyor: "Bir gün, Resülullah aleyhissalâtu vesselam, bir namaz kılmış ve namazı çok uzatmıştı. Namazdan çıkınca biz: "Ey Allah'ın Resülü! Bugün namazı çok uzattınız!" dedik. Şu açıklamayı yaptılar: "Ben bugün, bir ümit ve korku namazı kıldım. Ben (namazda) aziz ve celil olan Allah'tan ümmetim için üç şey talep ettim. Allah bunlardan ikisini verdi, birini vermedi. Ben Allah'tan ümmetime, kendileri dışında bir düşman musallat etmemesini talep ettim, bu talebimi kabul etti. Allah'tan ümmetimi (eski ümmetler gibi) toptan suda boğarak helak etmemesini talep ettim. Allah bunu da kabul etti. Allah'tan ümmetimin kendi aralarında savaşmamalarını talep ettim, Allah bunu reddetti."<br />
<br />
7150 - Ebu Ümâme radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "(Benden sonra ümmetim içerisinde) fitneler olacak. O fitnelerde, kişi mü'min olarak sabahlar, kâfır olarak akşamlar, Allah'ın ilimle ihya ettikleri hâriç."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">FİTNEDE TESEBBÜT (DİKKATLİ, SABIRLI OLMA)</span></span><br />
<br />
7151 - Muhammed İbnu Mesleme radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:"Şurası muhakkak ki, bir fitne, bir ayrılık ve bir ihtilaf olacak. Bu durum gelince, Uhud'a kılıncınla git! Kırılıncaya kadar onu (taşa) çal. Sonra evinde otur. Hatta sana günahkâr bir el veya ölüm gelinceye kadar (evinden çıkma)."<br />
<br />
Nitekim (haber verilen bu fitne) çıktı ve ben Resülullah aleyhissalâtu vesselam'ın söylediğini yaptım."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İKİ MÜSLÜMAN BİRBİRİNE KILIÇ ÇEKERSE</span></span><br />
<br />
7152 - Ebu Musa radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalatu vesselam (bir keresinde): "İki müslüman birbirlerine kılıç çekerlerse kâtil de maktül de cehennemdedir" buyurmuşlardı. Orada bulunanlar: "Ey AIlah'ın Resülü! Katili anladık, cehennemdedir; ya maktulün suçu ne?" dediler.<br />
<br />
"Çünkü, o da kardeşini öldürmek istemişti" buyurdular."<br />
<br />
7153 - Ebu Ümâme radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Mertebe itibariyle insanların Kıyamet günü Allah indinde en kötüsü, ahiretini, başkasının dünyası için helâk eden kuldur."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">FİTNEDE DİLİ TUTMAK</span></span><br />
<br />
7154 - Abdullah İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Fitneden kaçının! Çünkü o esnada dil, (tesir bakımından) kılıç darbesi gibidir."<br />
<br />
7155 - Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Şurası muhakkak ki: Kişi, (bazan) Allah'ın gazabına sebep olan bir kelâm eder, kendisi o sözde bir mahzur görmez. Ama o söz sebebiyle, cehennem ateşinin yetmiş yıllık dibine iner."<br />
<br />
7156 - Ebu'ş-Şa'şâ' rahimehullah'ın anlattığına göre, "İbnu Ömer radıyallahu anhüma'ya: "Biz ümerânın yanlarına girer, bir çeşit konuşuruz, yanlarından çıkınca da bir başka çeşit konuşuruz" denilmişti. Onlara "Biz bunu, Resülullah aleyhissalâtu vesselam zamanında münafıklık addederdik" dedi."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İSLÂM GARİB BAŞLADI</span></span><br />
<br />
7157 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Şurası muhakkak ki İslâm garib (eşine rastlanmadık bir şekilde) başladı tekrar garibliğe avdet edecek. Gariblere ne mutlu."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">FİTNEDEN KİMLER SALİM OLABİLİR</span></span><br />
<br />
7158 - Hz. Ömer radıyallahu anh'ın anlattığına göre: "Bir gün Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın mescidine gitmiştir. Orada Hz. Muaz İbnu Cebel radıyallahu anh'ı Aleyhissalâtu vesselam'ın kabrinin dibinde oturmuş ağlar bulmuş ve: "Niçin ağlıyorsun?" diye sormuştur. Hz. Mu'âz: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'dan işitmiş olduğum bir hadis sebebiyle" demiş ve Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın hadisini okumuştur: "Şurası muhakkak ki riyanın azı dahi şirktir. Kim Allah'ın velisine düşmanlık yaparsa şüphesiz Allah ile savaşmaya çıkmış olur. Allah itaatkâr, takva sahibi ve halktan uzak duran öyle (kendi halinde) kullarını gerçekten sever ki, onlar görünmedikleri zaman aranmazlar (ehemmiyet verilmedikleri için, yoklukları kimsenin dikkatini çekmez), hazır bulundukları zaman (da meclislere, ciddi meşguliyetlere) çağırılmazlar, tanınmazlar. Kalpleri pırıl pırıl hidayet kandilleridir. (Onları hiçbir şey şekke şüpheye atamaz.) Her müşkil meselenin, ağır belanın altından kalkarlar."<br />
<br />
7159 - Abdullah İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'İnsanlar, içerisinde bir tane iyisini bulamayacağın yüz deve(lik bir sürü) gibidirler."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ÜMMETLERİN AYRILMASI</span></span><br />
<br />
7160 - Avf İbnu Mâlik radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselam buyurdular ki: "Yahudiler yetmişbir fırkaya bölündüler, onlardan sadece bir fırka cennetliktir, yetmiş fırka cehennemliktir. Hıristiyanlar ise yetmişiki fırkaya bölündüler. Bunlardan da yetmişbir fırka cehennemliktir, sadece biri cennetliktir. Muhammed'in nefsi elinde olan Zât-ı Zülcelâl'e yemin olsun! Benim ümmetim yetmişüç fırkaya bölünecek, bunlardan biri cennetlik, yetmişikisi cehennemliktir."<br />
<br />
"Ey Allah 'ın Resülü! Cennetlikler kimlerdir?" diye sorulmuştu. "Onlar, cemaattir" buyurdular."<br />
<br />
7161 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Muhakkak ki, İsrailoğulları yetmişbir fırkaya bölündü, ümmetim de yetmişiki fırkaya ayrılacak. Biri hariç hepsi ateştedir. O hâriç olan cemaattir."<br />
<br />
7162 - Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalatu vesselâm buyurdular ki: "Sizler, kendinizden önce gelen ümmetlerin sünnetine kulacı kulacına, arşını arşınına ve karışı karışına muhakkak tıpa tıp uyacaksınız. Hatta onlar, daracık bir keler deliğine girseler oraya siz de gireceksiniz."<br />
<br />
Oradakiler, "Ey Allah'ın Resulü! (Onlar) yahudiler ve hıristiyanlar mı?" diye sordular. Aleyhissalâtu vesselâm: "Bunlar değilse kimler olur?" buyurdular."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KADIN FİTNESİ</span></span><br />
<br />
7163 - Ebu Sa'îd radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Her sabah mutlaka iki melek nida eder: "Kadından vay erkeğin haline!" ve "Erkekten vay kadının haline!"<br />
<br />
7164 - Hz. Aişe radıyallahu anha anlatıyor: "Resülullah aleyhissalatu vesselam mescidde otururken Müzeyre kabîlesinden bir kadın girdi, çok süslüydü, zinetleriyle mescidin içinde bile pek çalımlı yürüyordu. Bunun üzerine Aleyhissalâtu vesselâm: "Ey insanlar! Kadınlarınızı mescidde süsler takınmaktan ve çalımlı yürümekten men edin! Zira İsrailoğulları, kadınları zinet takınıp, mescidde çalımlı yürüyünceye kadar lanetlenmediler" buyurdular."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">EMR-İ Bİ'L-MÂ'RUF</span></span><br />
<br />
7165 - Ebu Sa'îd radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm (bir gün): "Hiçbiriniz kendisini tahkir etmesin" buyurmuştu. Yanındakiler: "Ey Allah'ın Resülü! Bizden biri nefsini nasıl tahkir eder?" diye sordular. "Bir kimse öyle bir şey görür ki, onunla ilgili birşey söylemesi Allah'ın onun üzerindeki hakkıdır. Fakat o, bu hususta konuşmaz. (Yani, insanlardan çekinip konuşmamakla nefsini tahkir etmiş, alçaltmış olur). Allah Teâla hazretleri de Kıyamet günü, ona: "Şu şu meselede niye üzerine düşen sözü söylemedin?" diye hesaba çeker. Adam: "Konuşmamı halk korkusu engelledi" der. Allah Teâla da: "Sen (insanlardan değil), önce benden korkmalıydın" der."<br />
<br />
7166 - Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalatu vesselâm'ın yanına Habeşistan muhacirleri dönünce, onlara: "Habeşistan diyarında gördüğünüz farklı şeylerden bana anlatmaz mısınız?" buyurdular. Onlardan bir grub genç: "Elbette! Ey Allah'ın Resülü!" dediler (ve anlatmaya başladılar): "(Bir gün) biz otururken, onların yaşlı rahibelerinden biri, başının üstünde bir su küpü olduğu halde yanımızdan geçti, onlardan bir gence rastladı. Genç elinin birini rahibenin omuzları arasına koyup onu itti. Kadın dizlerinin üzerine düştü ve küpü kırıldı. Kadın yerden kalkınca, gence yöneldi ve: "Ey zalim! Allah kürsüyü kurup, evvelîn ve âhirîni toplayıp hesaba çektiği, el ve ayakların lisana gelip yaptıklarını anlattıkları (o Kıyamet gününde) sen bana yaptığın zulmün ne demek olduğunu bileceksin! Yarın Allah'ın huzurunda benim halimle, kendi halinin ne olduğunu göreceksin!" dedi.<br />
<br />
Râvi der ki: "Resülullah (bu anlatılanları dinledikten sonra): "Rahibe doğru söylemiş, rahibe doğru söylemiş. Allah, zayıfların intikamını güçlülerden almayan bir ümmeti nasıl takdis edip (günahlarından arındırır?)" buyurdu."<br />
<br />
7167 - Ebu Umâme radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah (hacc esnasında) birinci cemrenin yanında iken yanına bir adam gelerek: "Ey Allah'ın Resülü! Hangi cihad efdaldir?" dedi. Aleyhissalatu vesselâm adama cevap vermedi. Adam ikinci cemrede görünce tekrar aynı şeyi sordu. Resülullah yine süküt buyurdular. Akabe taşlamasını yapınca, bineğine binmek üzere, ayağını özengiye koyunca: "Soru sahibi nerdedir?" dedi. Adam da: "İşte benim ey Allah'ın Resülü!" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm: "(En efdal cihad) zalim sultana karşı hakkı söylemektir!" buyurdular."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KENDİNİZE DÜŞENE BAKIN</span></span><br />
<br />
7168 - Hz. Enes İbnu Mâlik radıyallahu anh anlatıyor: "(Bir gün) Ey Allah'ın Resülü! Emr-i bi'l-ma'ruf ve'n-nehy-i ani'l-münker'i ne zaman terketmeliyiz?" diye sorulmuştu. Aleyhissalâtu vesselâm şu cevabı verdi: "Aranızda, sizden önceki milletlerde zuhur etmiş olan şeyler zuhüra başladığı vakit."<br />
<br />
Biz: "Bizden önceki ümmetlerde ne zuhür etmişti?" diye sorduk.<br />
<br />
"Hükümdarlık küçüklerinizin elinde olduğu, fuhuş (her çeşit çirkin ve kirli işler) büyüklerinizce işlendiği, ilim de rezillerinizin eline geçtiği vakit" buyurdular."<br />
<br />
Râvi Zeyd İbnu Yahya der ki: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın "ilim rezillerinizin eline geçtiği vakit" sözünün mânasının açıklanması, "İlmin, fasıkların (haramı alenen işleyen, farzları alenen terkeden) eline geçmesi demektir."<br />
<br />
7169 - Ebu Sa'îd radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Allah Teâla hazretleri, Kıyamet günü kulu mutlaka hesaba çeker. Hatta şunu da söyler: "Münkeri gördüğün zaman onu tatbik etmene mani olan şey ne idi?" Eğer Allah Teâla hazretleri kula hüccetini söylemeyi telkin ederse kul şöyle der: "Ey Rabbim! Ben senin rahmetini umdum ve insanlardan korktum (ve dinin reddettiği münkerlere müdahaleyi bu sebeple terkettim)."<br />
<br />
7170 - İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: "(Bir gün) Resülullah aleyhissalâtu vesselam yanımıza gelip şöyle buyurdular: "Ey muhacirler! Beş şey vardır, onlarla imtihan olacağınız zaman (artık cemiyette hiçbir hayır kalmamıştır. Onların siz hayatta iken zuhurundan Allah'a sığınırım. (Bu beş şey şunlardır:)<br />
<br />
l) Zina: Bir millette zina ortaya çıkar ve aIenî işlenecek bir hale gelirse, mutlaka o millette tâun hastalığı yaygınlaşır ve onlardan önce gelip geçmiş milletlerde görûlmeyen hastalıklar yayılır.<br />
<br />
2) Ölçü-tartıda hile: Ölçü ve tartıyı eksik yapan her millet mutlaka kıtlık, geçim sıkıntısı ve sultanın zulmüne uğrar.<br />
<br />
3) Zekat vermemek: Hangi millet mallarının zekatını vermezse mutlaka gökten yağmur kesilir. Hayvanlar da olmasaydı tek damla yağmur düşmezdi.<br />
<br />
4) Ahdin bozulması: Hangi millet Allah ve Resülünün ahdini (yani düşmanla yaptığı anlaşmayı) bozarsa, Allah Teâla hazretleri o millete, kendilerinden olmayan bir düşmanı musallat eder ve ellerindeki (servet)lerin bir kısmını onlar alır.<br />
<br />
5) Kitabullahla hükmetmeyi terk: Hangi milletin imamları Kitabullahla ameli terkederek Allah'ın indirdiği hükümlerden işlerine gelenleri seçerlerse, Allah onları kendi aralarında savaştırır."<br />
<br />
7171 - Berâ İbnu Âzib radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm, (bir defasında): "Onlara Allah lanet eder ve lanet edenler de onlara lanet eder" buyurdu ve arkasından lanet edenler ibaresiyle "yerde yürüyen hayvanlar" ın kastedildiğini açıkladı."<br />
<br />
7172 - Sevban radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Ömrü sadece yapılan iyilik artırır. Kaderi de sadece dua geri çevirir. Şurası muhakkak ki, kişi, işlediği günah sebebiyle rızkından mahrum edilir."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BELAYA SABIR</span></span><br />
<br />
7173 - Ebu Sa'îdi'l-Hudrî radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalatu vesselam hasta yatmakta iken yanına girdim. Elimi üzerine koydum, hararetini, yorganın üstünden elimin altında hissettim. "Ey Allah'ın Resülü! Hararetiniz çok fazla!" dedim.<br />
<br />
"Biz (peygamberler) böyleyiz. Belalar bize katmerli gelir, buna mukabil ücretleri de katmerli verilir" buyurdular.<br />
<br />
"Ey Allah'ın Resülü! Hangi insanlar en çok bela çekerler?" dedim. "Peygamberler!" buyurdular.<br />
<br />
"Ey Allah'ın Resûlü! Sonra kimler?" dedim.<br />
<br />
"Sonra sâlihler! buyurdular ve açıkladılar: Onlardan biri fakirliğe öylesine müptelâ olur ki, kendini örten abadan başka birşey bulamaz. Onlar, sizin bollukla sevindiğiniz gibi fakirlikle sevinirler."<br />
<br />
7174 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Uhud (savaşı) gününde Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın bir dişi kırıldı ve başından yaralandı. Kan yüzüne akmaya başladı. Yüzündeki kanı hem siliyor hem de: "Kendilerini AIlah'a çağıran peygamberlerinin yüzünü kana boyayan bir kavim nasıl ıslah olur?" diyordu. Allah Teâla hazretleri (sanki bu sözleri tevekküle uygun bulmayarak) şu ayeti inzal buyurdu:<br />
<br />
"Kullarımın tedbir ve idaresinden senin elinde birşey yoktur ve sen onların inkârlarından mes'ul değilsin. Allah dilerse onlara tevbe nasip eder, dilerse zalim oldukları için onlara azab verir" (Âl-i İmran 128).<br />
<br />
7175 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Bir gün Hz. Cibril aleyhisselâm, Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın yanına geldi. O sırada Resülullah üzgün vaziyette oturuyordu. Sebebiyse Mekkelilerden biri vurup yaralamıştı, mübarek vücutları kana boyanmıştı. Hz. Cebrail: "Neyin var (niye üzgünsün)?" diye sordu. Aleyhissalâtu vesselâm: "Şunlar bana yaptıklarını yaptılar!" dedi. CibrÎl: "Diler misin sana bir mucize göstereyim?" dedi. Resülullah: "Evet bana (bir mucize) gösterin!" buyurdu. Derken Cebrail aleyhisselâm, bulundukları vadinin gerisindeki bir ağacı gösterdi: "Şu ağacı çağır!" dedi. O da hemen çağırdı. Ağaç yürüyerek geldi önünde durdu. Cebrail aleyhisselâm: "Ona söyle de geri gitsin!"dedi. Aleyhissalâtu vesselâm ağaca: "Geri dön!" dedi, o da döndü, eski yerine vardı. (Bunu gören Resülullah aleyhissalâtu vesselâm, "üzüntümün zâil olması için) bu bana yeter!" buyurdu."<br />
<br />
7176 - Übey İbnu Ka'b radıyallahu anh'ın anlattığına göre: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm Mi'rac gecesinde çok hoş bir koku hissetti.<br />
<br />
"Ey Cibril bu güzel koku nedir?" diye sordu. O da anlattı:<br />
<br />
"Bu mâşıta (berber) kadının, iki oğlunun ve kocasının kabirlerinin kokusudur. Bunların hikâyesi şöyledir: Hızır aleyhisselâm, Benî İsrail'in ileri gelenlerinden biriydi. Onun yol güzergahında manastırda oturan bir rahib vardı. Hızır oradan geçtikçe rahib önüne çıkar, İslâmı öğretirdi. Hızır büluğa erince babası onu bir kadınla evlendirdi. Hızır İslâmı hanımına öğretti ve bunu kimseye haber vermemesi hususunda söz aldı. Kendisi kadınlara yaklaşmazdı. Bu sebeple bir müddet sonra kadını boşadı. Aradan zaman geçince babası, Hızır'ı bir başka kadınla evlendirdi. Hızır ona da İslam'ı öğretti ve kimseye söylememesi için söz aldı. Bu sırrı o iki kadından biri tuttu, diğeri ifşa etti. (Böylece onun İslâm'ı yaydığı ortaya çıktı.) Bunun üzerine Hızır oradan kaçtı. Deniz ortasında bir adaya geldi. Odun kesmek için iki kişi oraya geldi ve onu gördüler. Bunlardan biri Hızır'ı gördüğünü gizledi, diğeri ifşa etti ve: "Ben Hızır'ı gördüm!" dedi. Ona: "Seninle beraber onu başka kim gördü?" denildi. O: "Falan kimse!" dedi. Ona soruldu ise de gördüğünü söylemedi. Onların dininde yalan söyleyen öldürülürdü. Zamanla bu sır tutan adam öbür sır tutan kadınla evlendi. Bu kadın, Firavun'un kızının başını tararken tarak elinden düştü. Kadıncağız: "Firavun helak olsun!" dedi. Kız bunu babasına haber verdi. Kadının kocasından başka iki de oğlu vardı. Firavun, onları da çağırttı. Bunları dinlerinden çevirmek için Firavun ısrar etti. Onlar direndiler. O zaman Firavun: "Öyleyse sizi öldüreceğim!"dedi. Karı-koca: "Bu, tarafınızdan bize bir ihsan olur!" diye merdane cevap verdiler ve: "Madem öldüreceksin hiç olsun bizi bir kabre koy!" dediler. O da öyle yaptı. Resülullah aleyhissatâtu vesselâm, Mirac'ta iken güzel bir koku duydu, Cibril aleyhisselâm'a bunu sordu. O da bu hâdiseyi anlattı."<br />
<br />
7177 - Ebu'd-Derdâ radıyallahu anh anlatıyor: "Halilim Aleyhissalâtu vesselâm bana şu vasiyette bulundu: "Hiçbir şeyi Allah'a ortak kılma, hatta param parça edilsen, ateşlerde yakılsan da; bile bile hiçbir namazını terketme; kim namazı bile bile terkederse ondan Allah'ın zimmeti (garantisi) kalkar; içki içme, çünkü o, bütün kötülüklerin anahtarıdır."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">FİTNE SEBEBİYLE ZAMANIN FENALAŞMASI</span></span><br />
<br />
7178 - Hz. Muâviye radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalatu vesselâm buyurdular ki: "Dünyanın bela ve fitneden başka hiçbir şeyi kalmadı."<br />
<br />
7179 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "İnsanlar öyle aldatıcı yıllar görecek ki, o yıllarda yalancılar tasdik, doğru söyleyenler tekzib edilecekler. Keza o yıllarda hâine itimad edilecek, emin kimseye de hainsin denecek. O zaman ruvaybıda adam amme işinde söz sahibi olacak."<br />
<br />
"Ruvaybıda kimdir?" diye sorulmuştu. "Amme işlerinde (söz sahibi olan) değersiz adam" diye cevap verdi."<br />
<br />
7180 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "İyi hurmalar adilerinden ayıklandığı gibi siz de ayıklanacaksınız. İyileriniz gidecek, kötüleriniz kalacak. (O devirde kötülerin içinde kalmaktansa) elinizden gelirse hemen ölün (ölün de hayırlı olanı tercih edin)."<br />
<br />
7181 - Hz. Enes İbnu Malik radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "(İslam'ı yaşama) işi gittikçe zorlaşacak. Dünya da (gerçek müslümanlara) gittikçe sırt çevirecek. İnsanların da cimriliği artacak. Kıyamet ancak şerirlerin tepesine kopacak. Mehdî, Hz. İsa'dan başkası değildir."</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ahirzaman ve Kıyamet ile ilgili Kütübü Sitte Hadisleri]]></title>
			<link>https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=33313</link>
			<pubDate>Mon, 02 Dec 2024 18:43:33 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://forum.bizdeblog.com/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=33313</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ahirzaman ve Kıyamet ile ilgili Kütübü Sitte Hadisleri</span></span><br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HZ. İSA VE MEHDİ</span></span><br />
<br />
4968 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Nefsim kudret elinde olan Zât-ı Zülcelâl'e yemin ederim! Meryem oğlu İsâ'nın, aranıza (bu şeriatle hükmedecek) adâletli bir hâkim olarak ineceği, istavrozları kırıp, hınzırları öldüreceği, cizyeyi (Ehl-i Kitap'tan) kaldıracağı vakit yakındır. O zaman, mal öylesine artar ki, kimse onu kabul etmez; tek bir secde, dünya ve içindekilerin tamamından daha hayırlı olur."<br />
<br />
Sonra Ebu Hureyre der ki: "Dilerseniz şu ayeti okuyun. (Mealen): "Kitap ehlinden hiçbir kimse yoktur ki, ölümünden önce onun (İsa'nın) hak peygamber olduğuna iman etmesin. Kıyamet gününde ise İsâ onlar aleyhine şâhitlik edecektir" (Nisa 159).<br />
<br />
Buhari, Büyû' 102, Mezalim 31, Enbiya 49; Müslim, İman 242, (155); Ebu Dâvud, Melâhim<br />
<br />
14, (4324); Tirmizi, Fiten 54, (2234).<br />
<br />
4969 - Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Ümmetimden bir grup, hak için muzaffer şekilde mücadeleye Kıyamet gününe kadar devam edecektir. O zaman İsa İbnu Meryem de iner. Bu müslümanların reisi: "Gel bize namaz kıldır!" der. Fakat Hz. İsa aleyhisselam: "Hayır! der, Allah'ın bu ümmete bir ikramı olarak siz birbirinize emirsiniz!"<br />
<br />
Müslim, İman 247.<br />
<br />
4970 - İbnu Mes'ûd radıyallahhu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Dünyanın tek günlük ömrü bile kalmış olsa Allah, o günü uzatıp, benden bir kimseyi o günde gönderecek."<br />
<br />
İbnu Mes'ûd: "Resûlullah yahut da şöyle buyurmuştu der: "...Ehl-i beytimden birini, ki bu zatın ismi benim ismime uyar, babasının ismi de babamın ismine uyar. Bu zat, yeryüzünü, -eskiden cevr ve zulümle dolu olmasının aksine- adalet ve hakkâniyetle doldurur."<br />
<br />
Ebu Davud, Mehdi 1, (4282); Tirmizi, Fiten 52, (2231, 2232).<br />
<br />
4971 - Ümmü Seleme radıyallahu anhâ anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Mehdi benim zürriyetimden, kızım Fâtıma'nın evladlarındandır."<br />
<br />
Ebu Davud, Mehdi 1, (4284).<br />
<br />
4972 - Ebu İshâk anlatıyor: "Hz. Ali radıyallahu anh, oğlu Hasan radıyallahu anh'a baktı ve: "Bu oğlum, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın tesmiye buyurduğu üzere Seyyid'dir. Bunun sulbünden peygamberinizin adını taşıyan biri çıkacak. Ahlakı yönüyle peygamberinize benzeyecek; yaratılışı yönüyle ona benzemeyecek" dedi ve sonra da yeryüzünü adaletle dolduracağına dair gelen kıssayı anlattı."<br />
<br />
Ebu Davud, Mehdi 1, (4290).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DECCAL</span></span><br />
<br />
4973 - Şâbi'nin, Fatıma Bintu Kays radıyallahu anhâ'dan nakline göre Fatıma şöyle anlatmıştır: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Temimu'd-Dâri hıristiyan bir kimse idi. Gelip biat etti ve müslüman oldu. O, benim Mesih Deccâl'den anlattığıma uygun olan bir rivayette bulundu. Bana anlattığına göre, Temim, bir gemiye binip denize açılmıştır. Yanında Lahm ve Cüzâm kabilelerinden otuz kişi vardı. (Hava şartları iyi olmadığı için) onlarla denizin dalgaları bir ay kadar oynadı. Sonunda güneşin battığı esnada denizde bir adaya yanaştılar. Geminin kayıklarına binerek adaya çıktılar. Derken karşılarına çok tüylü kıllı bir hayvan çıktı. Bunlar, tüylerinin çokluğundan hayvanın baş tarafı neresi, arka tarafı neresi anlayamadılar. (Şaşkın şaşkın:)<br />
<br />
"Sen necisin, neyin nesisin?" dediler. O cevap verdi:<br />
<br />
"Ben cessâseyim!"<br />
<br />
"Cessase nedir?" denildi.<br />
<br />
"Ey cemaat! Şu mannastıra kadar gelin! İçinde bir adam var, o sizin haberinize müştaktır!" dedi. O, böylece bir adamdan söz edince, biz onun bir şeytan olmasından korktuk. Hemen koşarak manastıra girdik. İçeride bir adam vardı; hilkatçe gördüklerimizin en irisiydi ve elleri boynuna, dizlerinden topuklarına demirle sıkı şekilde bağlanmıştı.<br />
<br />
"Vah sana! Kimsin sen?" dedik.<br />
<br />
"Benim haberimi alabilmişsiniz. Şimdi siz kimsiniz, bana söyleyin!" dedi. Arkadaşlarım:<br />
<br />
"Biz bir grup Arabız. Bir gemideydik, denizin coşkun bir anına rastladık. Dalgalar bizi bir ay oynatıp oyaladı. Sonra şu adaya yaklaştık, sandallara binip adaya çıktık. Tüylü ve çok kıllı bir hayvanla karşılaştık. Tüyünün çokluğundan başı ne taraf, arkası ne taraf anlayamadık. "Vah sana, nesin sen" dedik.<br />
<br />
"Ben cessâseyim!" dedi. Biz: "Cessase de ne?" dedik.<br />
<br />
"Manastırdaki şu adama gelin, o sizin haberinize pek müştaktır!" dedi. Biz de koşarak sana geldik. Biz onun bir şeytan olmadığından emin olmadığımız için korktuk" dedik. Adam:<br />
<br />
"Bana Beysân hurmalığından haber verin!" dedi. Biz:<br />
<br />
"Onun neyinden haber soruyorsun?" dedik.<br />
<br />
"Ben onun ağacından soruyorum, meyve veriyor mu?" dedi.<br />
<br />
"Evet!" dedik.<br />
<br />
"Öyleyse meyve vermeme zamanı yakındır!" dedi.<br />
<br />
"Bana Taberiye gölünden haber verin!" dedi.<br />
<br />
"Onun nesinden haber istiyorsun?" dedik.<br />
<br />
"Onun suyunun çekilmesi yakındır!" dedi.<br />
<br />
"Bana Zuğer gözesinden haber verin!" dedi.<br />
<br />
"Sen onun neyinden haber istiyorsun?" dedik.<br />
<br />
"Gözede su var mıdır? Orada su var mıdır?" dedi.<br />
<br />
"Evet, onun çok suyu vardır! Sahipleri onun suyu ile ziraat yapıyorlar!" dedik.<br />
<br />
"Ümmilerin peygamberinden bana haber verin? O ne yaptı?" dedi.<br />
<br />
"O Mekke'den çıkıp Yesrib'e (Medine'ye) yerleşti" dedik.<br />
<br />
"Araplar O'nunla mukâtele etti mi?" dedi. Biz:<br />
<br />
"Evet!" dedik.<br />
<br />
"Onlara karşı ne yaptı?" dedi. Biz de, (onu ezmek için) peşine düşen Araplara galebe çaldığını, Arapların kendisine itaat ettiklerini haber verdik. (O da bize:)<br />
<br />
"Bu, onların itaat etmeleri, kendileri için daha hayırlıdır. Ben şimdi size kendimi tanıtayım: Ben Mesih Deccâl'im. Çıkış için bana izin verilme zamanı yakındır. O zaman çıkıp yeryüzünde dolaşacağım. Kırk gün içinde uğramadığım karye (köy) kalmayacak. Mekke ile Taybe (Medine) hariç. Bu iki şehir bana haramdır. Onlardan birine her ne vakit girmek istersem, elinde yalın kılıç bir melek beni karşılar, benim oraya girmeme mani olur. Onların her bir geçidinde bir melek vardır, onları korur!" dedi." Sonra Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm çubuğuyla minbere dürterek:<br />
<br />
"Bu Taybe'dir! Bu Taybe'dir! Bu Taybe'dir! Ben bunu size anlattım değil mi?" buyurdular. Halk da: "Evet!" diye karşılık verdi. bunun üzerine Aleyhissalâtu vesselâm:<br />
<br />
"Temimi'd-Dâri'nin rivayetinin benim size ondan (Mesih Deccâl'dan) Mekke ve Medine'den anlattığıma muvafık düşmesi hoşuma gitti. Bilesiniz O Şam denizinde veya Yemen denizindedir. Hayır doğu tarafındandır. Evet o doğu tarafından zuhur edecektir. O doğu tarafından zuhur edecektir!" buyurdu ve eliyle doğu tarafına işaret etti."<br />
<br />
Müslim, Fiten 119, (2942); Ebu Davud, Melahim 15, (4325, 4326); Tirmizi, Fiten 66, (2254).<br />
<br />
4974 - Ebu Sa'idi'l-Hudri radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bize Deccal üzerine uzun bir hadis rivayet etti. Bize anlattıkları meyanında şöyle de demişti:<br />
<br />
"Deccal, Medine geçitlerine girmesi kendisine haram kılınmış olarak çıkacak. Derken (Medine civarındaki) bazı ekimsiz yerlere kadar gelir. O gün insanların en hayırlısı olan -veya en hayırlılarından- bir kimse onun karşısına çıkar ve:<br />
<br />
"Sen Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın bize haber verdiği Deccâl'sin!" der. Deccâl de (kendi adamlarına):<br />
<br />
"Ben şunu öldürüp sonra da diriltsem ne dersiniz? Bu işte bir şüpheye düşer misiniz?" der. Oradakiler:<br />
<br />
"Hayır!" derler. Deccal onu öldürür ve sonra diriltir. Diriltildiği zaman adam:<br />
<br />
"Allah'a yemin olsun. Senin hakkında hiçbir vakit bugünkünden daha basiretli olmamıştım!" der. Deccal onu tekrar öldüreyim mi di(yerek öldürmek isteye)cek, fakat musallat edilmeyecek."<br />
<br />
Buhari, Fiten 27, Fedailu'l-Medine9; Müslim, Fiten 112, (2938).<br />
<br />
4975 - Hz. Huzeyfe radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Deccal çıktığı vakit beraberinde su ve ateş vardır. Ancak halkın ateş olarak gördüğü tatlı sudur; halkın su olarak gördüğü ise yakıcı bir ateştir. Sizden kim o güne ererse, halkın ateş olarak gördüğüne düş(meyi kabul et)sin. Çünkü o, tatlı soğuk sudur."<br />
<br />
Buhari, Fiten 26, Enbiya 50; Müslim, Fiten 105, (2935); Ebu Davud, Melâhim 14, (4315),<br />
<br />
4976 - Ebu Saidi'l-Hudri radıyallahu anh'ın anlattığına göre, Aleyhissalâtu vesselâm'a Deccâl'den sormuştur. Aleyhissalatu vesselam da şu cevabı vermiştir:<br />
<br />
"O (Deccâl) çıktığı gün (aynen bir insan gibidir) yemek yer. Ben size, onun hakkında, benden önceki peygamberlerden hiçbirinin kendi ümmetine anlatmadığı hususları anlatacağım: Onun sağ gözü meshedilmiştir (görmez), pertlektir, göz hadakası yoktur, sanki hadakası çevrim içinde bir balgam gibidir. Sol gözü de inciden bir yıldız gibidir. Onun beraberinde sanki cennet ve ateşin birer misli vardır. Ancak hakikatta ateşi cennet, suyu da ateştir. Haberiniz olsun! Onun yanında iki kişi vardır; köy halkını inzar ederler. Bu ikisi köyden çıkınca Deccal'in ashabından ilki oraya girer."<br />
<br />
Rezin tahric etmiştir. Hadisin kaynağı yok ise de, hadiste yer alan mefhumların şahidleri Sahiheyn ve diğer kaynaklarda çoğunluk itibariyle gelmiştir.<br />
<br />
4977 - İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm Veda haccı sırasında (bir ara): "Halk susup dinlesin!" buyurdular. Sonra Allah'a hamd ve senâda bulunup, arkadan Mesih ve Deccal'den uzunu uzun söz ettiler ve buyurdular ki:<br />
<br />
"Allah'ın gönderdiği her peygamber, ümmetini onunla inzar etti. Nuh aleyhisselam ümmetini onunla inzar etti, ondan sonra gelen peygamberler de. O, sizin aranızda çıkacak. Onun hali sizden gizli kalmayacak. Rabbinizin tek gözlü olmadığı size kapalı değildir. O ise sağ gözü kör birisidir. Onun gözü, sanki (salkımdan) dışa fırlamış bir üzüm dânesi gibidir. (İki gözünün arasında ke-fe-re yani kâfir yazılmış olacaktır. Bunu her müslüman okuyacaktır)."<br />
<br />
Buhari, Fiten 27; Müslim, Fiten 100-103, (169)-(2933).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İBNU SAYYÂD</span></span><br />
<br />
4978 - Muhammed İbnu'l-Münkedir anlatıyor: "Câbir İbnu Abdillah radıyallahu anhüma, İbnu Sayyâd'ın Deccal olduğu hususunda yemin ederdi. Ben:<br />
<br />
"Sen Allah'a yeni de ediyorsun ha!" dedim. Bana şu cevabı verdi:<br />
<br />
"(Nasıl etmeyeyim?) Ömer İbnu'l-Hattâb radıyallahu anh'a, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın yanında İbnu Sayyâd'ın Deccal olduğu hususunda yemin ettiğini işittim. Buna rağmen aleyhissalâtu vesselâm kendisini reddetmemişti."<br />
<br />
Buhari, İ'tisam 23; Müslim, Fiten 94, (4929), Ebu Dâvud, Melahim 16, (4331).<br />
<br />
4979 - İbnu Ömer radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Ömer İbnu'l-Hattab radıyallahu anh, ashabtan bir grup içerisinde Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'la birlikte İbnu Sayyâd'a doğru gittiler, Onu, Beni Megâle şatosunun yanında çocuklarla oynar buldular. O sıralarda bülûğa yaklaşmış durumdaydı. İbnu Sayyâd, Aleyhissalâtu vesselam, eliyle sırtına vuruncaya kadar (onların geldiğini) hissetmedi. Aleyhissalatu vesselam, omuzuna vurup:<br />
<br />
"Benim Allah'ın Resûlü olduğuma şehâdet ediyor musun?" diye sordu. İbnu Sayyad ona bakıp:<br />
<br />
"Şehadet ederim ki, sen ümmilerin peygamberisin!" dedi. İbnu Sayyad da Resulullah'a:<br />
<br />
"Sen, benim Allah'ın Resulü olduğuma şehadet eder misin?" dedi. Aleyhissalatu vesselam onu reddetti ve:<br />
<br />
"Ben Allah'a ve O'nun resullerine iman ettim!" buyurdu ve sonra sordu:<br />
<br />
"Pekiyi, ne görüyorsun?"<br />
<br />
"Bana bir doğru sözlü (sadık), bir de yalancı (kâzib) gelmektedir" diye cevap verdi. Bunun üzerine Aleyhissalatu vesselam:<br />
<br />
"Sana bu iş karıştırıldı! (Sıdkı kizb; kizbi sıdk ile karıştırıyorsun)" buyurdular. Sonra da Aleyhissalatu vesselam ona:<br />
<br />
"Ben senin için (içimde) bir şey sakladım (bil bakalım!) dedi. İbnu Sayyad:<br />
<br />
"O dumandır!" diye cevap verdi. Aleyhissalatu vesselam:<br />
<br />
"Sus, sen kendi kadrini hiçbir vakit aşamayacaksın!" buyurdular. bunun üzerine Hz. Ömer radıyallahu anh:<br />
<br />
"Ey Allah'ın Resulü! Bana müsaade buyurun şunun boynunu vurayım!" dedi. Aleyhissalatu vesselam da:<br />
<br />
"Eğer (Deccal) bu ise, sen ona musallat edilecek değilsin, eğer bu Deccal değilse onu öldürmekte sana bir hayır yok!" buyurdular."<br />
<br />
Buhari, Cenaiz 80, Şehadat 3, Cihad 178, Edeb 97; Müslim, Fiten 85, 95, (2924, 2930); Ebu Davud, Melahim 16, (4329); Tirmizi, Fiten 63, (2250), 56, (2236).<br />
<br />
Tirmizi, "Ben senin için (içimde) bir şey sakladım (bil bakalım!)" sözünden sonra şu ibareyi ilave etti: "Onun için (içinde) "O halde semanın apaşikâr bir duman getireceği günü gözetle (Habibim)" (Duhan 10) ayetini gizlemişti."<br />
<br />
4980 - Hz. Cabir radıyallahu anh anlatıyor: "İbnu Sayyad, Harre savaşı sırasında kaybedildi."<br />
<br />
Ebu Davud, Melahim 16, (4332).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KIYAMET ÖNCESİ FİTNELER</span></span><br />
<br />
4981 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Ayakkabıları kıldan bir kavimle savaşmadıkça Kıyamet kopmaz. Siz, yüzleri kılıflı kalkanlar gibi, gözleri küçük, burunları yassı olan bir kavmle savaşmadıkça Kıyamet kopmaz."<br />
<br />
Buhari, Cihad 95, 96, Menakıb 25; Müslim, Fiten 62, (2912); Ebu Davud, Melahim 9, (4303, 4304); Tirmizi, Fiten 40, (2216); Nesai, Cihad 42, (6, 45).<br />
<br />
4982 - Yine Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "rumlar, A'mak ve Dâbık nam mahallere inmedikçe Kıyamet kopmaz. Onlara karşı Medine'den bir ordu çıkar. Bunlar o gün Arz ehlinin en hayırlılarıdır. Bu ordunun askerleri savaşmak üzere saf saf düzen alınca, rumlar:<br />
<br />
"Bizden esir edilenlerle aramızdan çekilin de onları öldürelim!" derler. Müslümanlar da:<br />
<br />
"Hayır" Vallahi sizinle, kardeşlerimizin arasından çekilmeyiz" derler. Bunun üzerine (müslümanlar) onlarla harb eder. bunlardan üçte biri inhizama uğrar. Allah ebediyen bunların tevbesini kabul etmez. Üçte biri katledilir, bunlar Allah indinde şehitlerin en faziletlileridir. Üçte biri de muzaffer olur. Bunlar ebediyen fitneye düşmezler. Bunlar İstanbul'u da fethederler. (Fetihten sonra) bunlar, kılıçlarını zeytin ağacına asmış ganimet taksim ederken, şeytan aralarında şöyle bir nida atar:<br />
<br />
"Mesih Deccal, ailelerinizde sizin yerinizi aldı!"<br />
<br />
Bunun üzerine, çıkarlar. Ancak bu haber bâtıldır. Şam'a geldiklerinde (Deccal) çıkar. Bunlar savaş için hazırlık yapıp safları tanzim ederken, namaz için ikamet okunur. Derken İsa İbnu Meryem iner ve onlara gitmek ister. Allah'ın düşmanı, Hz. İsa'yı görünce, tıpkı tuzun suda erimesi gibi, erir de erir. Eğer bırakacak olsa, (kendi kendine) helak oluncaya kadar eriyecekti. Ancak Allah onu kudret eliyle öldürür; öyle ki onlara, harbesindeki kanını gösterir."<br />
<br />
Müslim, Fiten 34, (2897).<br />
<br />
4983 - Yine Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (bir gün):<br />
<br />
"Bir tarafı karada bir tarafı da denizde olan bir şehir işittiniz mi?" diye sordular. Oradakiler: "Evet!" deyince, şöyle buyurdular:<br />
<br />
"İshakoğullarından yetmişbin kişi bu şehre sefer tertiplemedikçe Kıyamet kopmaz. Askerler şehre gelince konaklarlar. Ancak silahla savaşmazlar, tek bir ok dahi atmazlar. "Lâilâhe illallahu vallahu ekber!" derler. Bunun üzerine şehrin kara tarafı düşer. Sonra askerler ikinci kere, "Lâilâhe illallahu vallahu ekber!" derler, şehrin diğer tarafı da düşer. Sonra tekrar "Lâilahe illalllahu vallahu ekber!" derler. Bu sefer onlara (kapılar) açılır. Oradan şehre girerler ve şehrin ganimetini toplarlar. Ganimetleri aralarında taksim ederlerken, yanlarına bir münâdi gelip: "Deccal çıktı!" diye bağırır. Askerler her şeyi bırakıp geri dönerler."<br />
<br />
Müslim, Fiten 78, (2920).<br />
<br />
4984 - İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Yahudilerle savaşacak ve onları öldüreceksiniz. Öyle ki taş dahi: "Ey müslüman! işte yahudi, arkamda (saklandı), gel, öldür onu!" diyecek."<br />
<br />
Buhari, Cihad 94, Menakıb 25; Müslim, Fiten 79, (2921); Tirmizi, Fiten 56, (2237).<br />
<br />
4985 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Müslümanlardan iki grup aralarında savaşmadıkça Kıyamet kopmaz. Bunlar aralarında büyük bir savaş yaparlar, fakat dâvaları birdir."<br />
<br />
Buhari, Fiten 24, Menakıb 25, İstitabe 8; Müslim, İman 248, (157), Fiten 17, (157).<br />
<br />
4986 - Hz. Huzeyfe radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Nefsim yed-i kudretinde olan Zât-ı Zülcelâl'e yemin olsun! İmamınızı öldürmedikçe, kılıçlarınızı birbirinize kullanmadıkça, dünyanıza şerirleriniz varis olmadıkça Kıyamet kopmaz."<br />
<br />
Tirmizi, Fiten 9, (2171).<br />
<br />
4987 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm: "Herc artmadıkça Kıyamet kopmaz!" buyurmuşlardı. (Yanındakiler:)<br />
<br />
"Herc nedir ey Allah'ın Resûlü?" diye sordular.<br />
<br />
"Öldürmek! Öldürmek!" buyurdular."<br />
<br />
Müslim, Fiten 18, (157).<br />
<br />
4988 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Kıyamet kopmazdan önce gece karanlığının parçaları gibi fitneler olacak. (O vakit) kişi mü'min olarak sabaha erer de kâfir olarak akşama kavuşur. Mü'min olarak akşama erer, kâfir olarak sabaha kavuşur. Birçok kimseler azıcık bir dünyalık mukabilinde dinlerini satarlar."<br />
<br />
Tirmizi, Fiten 30, (2196).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">RESÛLULLAH'TAN SONRA KIYAMET YAKINDIR</span></span><br />
<br />
4989 - Sehl İbnu Sa'd radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm:<br />
<br />
"Ben Kıyamet şöyle yakın olduğu halde gönderildim!" buyurdular ve şehadet parmağıyla orta parmağını yanyana gösterdiler."<br />
<br />
Buhari, Rikâk 39, Tefsir, Nâzi'at 1, Talâk 25; Müslim, Fiten 132, (2950).<br />
<br />
4990 - Müstevrid İbnu Şeddâd el-Fihrî radıyallahu anh anlatıyor:<br />
<br />
"Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm: "Ben Kıyamet'in kopacağı aynı saatte gönderildim. Ancak, şunun şunu geçmesi gibi ben Kıyamet saatini geçip biraz evvel geldim!" buyurdular ve orta parmağı ile şehadet parmağını gösterdiler."<br />
<br />
Tirmizi, Fiten 39, (2214).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KIYAMETTEN ÖNCE BİR ATEŞİN ÇIKMASI</span></span><br />
<br />
4991 - Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Hicaz bölgesinden bir ateş çıkmadıkça Kıyamet kopmaz. Bu ateş Busra'daki develerin boyunlarını aydınlatacaktır."<br />
<br />
Buhari, Fiten 24; Müslim, Fiten 42, (2902).<br />
<br />
4992 - İbnu Ömer radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm:<br />
<br />
"Kıyametten önce, Hadramevt'ten -veya Hadramevt denizinden- bir ateş çıkacak, insanları toplayacak" buyurmuşlardı. (Orada bulunanlar:)<br />
<br />
"Ey Allah'ın Resûlü (o güne ulaşırsak) ne yapmamızı emredersiniz?" diye sordular.<br />
<br />
"Size Şam('ı yani Suriye'ye gitmenizi) tavsiye ederim" buyurdular."<br />
<br />
Tirmizi, Fiten 42, (2218).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MUASIRLARININ ÖMRÜ</span></span><br />
<br />
4993 - Ebu'z-Zübeyr, Hz. Câbir radıyallahu anh'tan naklediyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Bugün doğmuş (canlı olan) hiçbir nefis yoktur ki, yüz sene sonra ölmemiş olsun." (Râvi der ki:) "Bununla ömrün kısalması kastedilmiştir."<br />
<br />
Müslim, Fezailu's-sahâbe 218, (2538); Tirmizi, Fiten 64, (2251).<br />
<br />
4994 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Bir adam Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a: "Kıyamet ne zaman kopacak?" diye sormuştu. Aleyhissalâtu vesselâm bir müddet sükuttan sonra yanında duran Ezd-i Şenûe kabilesine mensup bir çocuğa bakıp:<br />
<br />
"Bu delikanlı pir-i fâni olmadan önce Kıyametiniz kopacaktır!" buyurdular.<br />
<br />
Hz. Enes radıyallahu anh der ki: "Çocuk o gün benim akranım idi."<br />
<br />
Müslim, Fiten 138, (2953).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YALANCILARIN ZUHÛRU</span></span><br />
<br />
4995 - Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Otuz kadar yalancı Deccaller çıkmadıkça Kıyamet kopmaz. Bunlardan her biri Allah'ın elçisi olduğunu zanneder."<br />
<br />
Tirmizi, Fiten 43, (2219); Ebu Dâvud, Melâhim 16, (4333, 4334, 4335).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">GÜNEŞİN BATIDAN DOĞMASI</span></span><br />
<br />
4996 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Güneş, battığı yerden doğmadıkça Kıyamet kopmaz. Batı'dan doğunca, insanlar görür ve hepsi de iman eder. Ancak, daha önce inanmamış veya imannın sevkiyle hayır kazanamamış olan hiç kimseye bu iman fayda sağlamaz."<br />
<br />
Buhari, Rikak 39, İstiska 27, Zekat 9; Müslim, İman 248, (157); Ebu Davud, Melahim 12, (4312).<br />
<br />
4997 - Hz. Ebu zerr radıyallahu anh anlatıyor: "Güneş battığı sırada Mescid'e girmiştim. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bana:<br />
<br />
"Ey Ebu Zerr!" buyurdular. "Şu (güneş batınca) nereye gidiyor, biliyor musun?"<br />
<br />
"Allah ve Resûlü daha iyi bilir!" dedim.<br />
<br />
"O, Rabbinden secde etmek için izin istemeye gider. Ona izin verilir ve sanki kendisine şöyle denir: "Git geldiğin yerden tekrar doğ." O da battığı yerden doğar."<br />
<br />
Sonra (Ebu Zerr dedi ki: "Aleyhissalâtu vesselâm) şöyle kıraat etti: "Ve zâlike müstegarrün leha" (Yasin 38). (Ebu Zerr ilaveten) dedi ki: "Bu İbnu Mes'ûd kıraatidir."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KIYAMETİN BAŞKA ALAMETLERİ</span></span><br />
<br />
4998 - Ebu Sâid radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Ruhumu kudret elinde tutan Zât-ı Zülcelâl'e yemin olsun ki, vahşi hayvanlar insanlarla konuşmadıkça, kişiye kamçısının ucundaki meşin, ayakkabısının bağı konuşmadıkça, kendinden sonra ehlinin ne yaptığını dizi haber vermedikçe Kıyamet kopmaz."<br />
<br />
Tirmizi, Fiten 19, (2182).<br />
<br />
4999 - Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Devs kabilesinin kadınlarının kıçları, Zü'l-Halasa putunun etrafında titremedikçe Kıyamet kopmaz. Zü'l-halasa, Devslilerin cahiliye devrinde tapındıkları (Tebâle'deki) puttur."<br />
<br />
Buhari, Fiten 23; Müslim, Fiten 51, (2906).<br />
<br />
5000 - Hz. Huzeyfe radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "İnsanların dünyaca en bahtiyarını âdi oğlu âdiler teşkil etmedikçe Kıyamet kopmaz."<br />
<br />
Tirmizi, Fiten 37, (2210).<br />
<br />
5001 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Kıyamet Allah Allah diyen bir kimsenin üzerine kopmayacaktır."<br />
<br />
Müslim, İman 234, (148); Tirmizi, Fiten 35, (2208).<br />
<br />
5002 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, yanındaki cemaate konuşurken, bir adam gelerek: "(Ey Allah'ın Resûlü!) Kıyamet ne zaman kopacak?" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm konuşmasına devam etti, sözlerini bitirdiği vakit:<br />
<br />
"Sual sâhibi nerede?" buyurdular. Adam:<br />
<br />
"İşte buradayım ey Allah'ın Resûlü!" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm:<br />
<br />
"Emanet zâyi edildiği vakit Kıyameti bekleyin!" buyurdular. Adam:<br />
<br />
"Emanet nasıl zâyi edilir?" diye sordu. Efendimiz:<br />
<br />
"İş, ehil olmmayana tevdi edildi mi Kıyamet'i bekleyin!" buyurdular."<br />
<br />
Buhari, İlm 2, Rikâk 35.<br />
<br />
5003 - Sahiheyn'de gelen bir diğer rivayette: "Kahtan'dan, insanları değneğiyle idare eden bir adam çıkmadıkça Kıyamet kopmaz" buyrulmuştur."<br />
<br />
Buhari, Fiten 23, Menâkıb 7; Müslim, Fiten 60, (2910).<br />
<br />
5004 - Yine Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Fırat nehri altın bir dağ üzerinden açılmadıkça Kıyamet kopmaz. Onun üzerine insanlar savaşırlar. Yüz kişiden doksan dokuzu öldürülür. Onlardan her biri: "Herhalde savaşı ben kazanacağım" der."<br />
<br />
Buhari, Fiten 24, Müslim, Fiten 29, (2894); Ebu Dâvud, Melahim 13, (4313, 4314); Tirmizi, Cennet 26, (2572, 2573).<br />
<br />
5005 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Zaman yakınlaşmadıkça Kıyamet kopmaz. Bu yakınlaşma öyle olur ki, bir yıl bir ay gibi, ay bir hafta gibi, haftada bir gün gibi, gün saat gibi, saat de bir çıra tutuşması gibi (kısa) olur."<br />
<br />
Tirmizi, zühd 24, (2333).<br />
<br />
5006 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Allah Teâla hazretleri ipekten daha yumuşak bir rüzgârı Yemen'den gönderir. Bu rüzgâr, kalbinde zerre miktar iman bulunan hiç kimseyi hariç tutmadan hepsinnin ruhunu kabzeder."<br />
<br />
Müslim, İman 185, (117).<br />
<br />
5007 - İbnu Mes'ud radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm:<br />
<br />
"Kıyamet sâdece şerir insanların üzerine kopacaktır!" buyurdular."<br />
<br />
Müslim, Fiten 131, (2949).<br />
<br />
5008 - İbnu Zuğb el-Eyâdi anlatıyor: "Abdullah İbnu Havâle el-Ezdi radıyallahu anh'ın yanına indim. Bana:<br />
<br />
"Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bizi, ganimet alalım diye yaya olarak gönderdi. Biz de döndük ve hiçbir ganimet elde edemedik. Yorgunluğumuzu yüzlerimizden anlayıp, aramızda doğrularak:<br />
<br />
"Ey Allah'ım, onları bana tevkil etme; ben onları üzerime almaktan âcizim! Onları kendilerine de tevkil etme, bu işten kendileri de acizdirler. Onları diğer insanlara da tevkil etme, kendilerini onlara tercih ederler!" buyurdular. Sonra elini başımın üstüne koydu ve:<br />
<br />
"Ey İbnu Havale! Hilafetin (Medine'den) Arz-ı Mukaddese'ye (Suriye'ye) indiğini görürsen, bil ki artık zelzeleler, kederler, büyük hâdiseler yakındır. O gün Kıyamet, insanlara, şu elimin, başına olan yakınlığından daha yakındır" buyurdu."<br />
<br />
Ebu Davud, Cihad 37, (2535).<br />
<br />
5009 - Hz. Enes radıyallahu anh dedi ki: "İstanbul'un fethi Kıyamet anında olacaktır."<br />
<br />
Tirmizi, Fiten 58, (2240).<br />
<br />
5010 - Hz. Ali radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (bir gün):<br />
<br />
"Ümmetim onbeş şeyi yapmaya başlayınca ona büyük belanın gelmesi vâcip olur!" buyurmuşlardı. (Yanındakiler:) "Ey Allah'ın Resûlü! Bunlar nelerdir?" diye sordular. Aleyhissalâtu vesselâm saydı:<br />
<br />
-Ganimet (yani milli servet, fakir fukaraya uğramadan sadece zengin ve mevki sahibi kimseler arasında) tedavül eden bir metâ haline gelirse,<br />
<br />
-Emanet (edilen şeyleri emânet alan kimseler, sorumlu ve yetkililer, memurlar) ganimet (malı yerini tutup, yağmalayıp nefislerine helal) kıldıkları zaman,<br />
<br />
-Zekât (ödemeyi ibadet bilmeyip bir angarya ve) ceza telâkki ettikleri zaman.<br />
<br />
-Kişi annesinin hukukuna riayet etmeyip, kadınına itaat ettiği;<br />
<br />
-Babasından uzaklaşıp ahbabına yaklaştığı;<br />
<br />
-Mescidlerde (rıza-yı ilâhi gözetmeyen husûmet, alış-veriş, eğlence ve siyâsiyâta vs. müteallik) sesler yükseldiği zaman.<br />
<br />
-Kavme, onların en alçağı (erzel) reis olduğu;<br />
<br />
-(Devlet otoritesinin yetersizliği sebebiyle tedhiş ve zulümle insanları sindiren zorba) kişiye zararı dokunmasın diye hürmet ettiği;<br />
<br />
-(Çeşitli adlarla imal edilen) içkiler (serbestçe) içildiği;<br />
<br />
-İpek (haram bilinmeyip erkekler tarafından) giyildiği;<br />
<br />
-(San'at, bale, konser gibi çeşitli adlar altında; bar, gazino, dansing ve salonlarda ve hatta televizyon ve filim gibi çeşitli vasıtalarla yaygın şekilde) şarkıcı kadınlar ve çalgı aletleri edinildiği;<br />
<br />
-Bu ümmetin sonradan gelen nesilleri, önceden gelip geçenlere (çeşitli ithamlar ve bahanelerle) hakâret ettiği zaman artık kızıl rüzgârı, (zelzeleyi), yere batışı (hasfı) veya suret değiştirmeyi (meshi) (veya gökten taş yağmasını, (kazfi) bekleyin."<br />
<br />
Tirmizi, Fiten 39, (2211).<br />
<br />
5011 - İbnu Amr İbnu'l-As radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Çıkış itibariyle, Kıyamet alametlerinin ilki güneşin battığı yerden doğması, kuşluk vakti insanlara dabbetu'l-arzın çıkmasıdır. Bunlardan hangisi önce çıkarsa, diğeri de onun hemen peşindedir."<br />
<br />
Müslim, Fiten 118, (2941); Ebu Dâvud, Melahim 12, (4310).<br />
<br />
5012 - Hz. Muâz İbnu Cebel radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (bir gün):<br />
<br />
"Beytu'l-Makdis'in imârı Yesrib'in harabıdır. Yesrib'in harâbı melhamenin (savaşın) çıkmasıdır. Melhame İstanbul'un fethidir, İstanbul'un fethi Deccâl'in çıkmasıdır!" buyurdular. Sonra elini (Resûlullah), konuşmakta olduğu kimsenin (yani Hz. Muâz'ın) dizine vurdular ve:<br />
<br />
"Bu söylediğim kesinlikle hakikattir. Tıpkı senin burada oturman hak olduğu gibi" buyurdular."<br />
<br />
Hz. Muaz burada kendisini kasdetmektedir. (Yani Aleyhissalatu vesselam'ın konuştuğu ve dizine elini vurduğu kimse Muaz İbnu Cebel radıyallahu anh'tır.)"<br />
<br />
Ebu Davud, Melahim 3, (4294).<br />
<br />
5013 - Abdullah İbnu Büsr radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Melhame ile Medine'nin fethi arasında altı yıl vardır. Yedinci yılda da Mesih Deccâl çıkar."<br />
<br />
Ebu Davud, Melahim 4, (4296); İbnu Mace, Fiten 35, (4093).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SÛR'A ÜFLENMESİ VE NEŞR</span></span><br />
<br />
5014 - Ebu Saîd radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm:<br />
<br />
"Sûr'un sahibi (İsrafil aleyhisselâm), sûr denen sorusunu ağzına dayamış, yüzünü çevirmiş, kulağını dikmiş, üfleme emrini beklerken ben nasıl tereffühle (dünya nimetlerinden) istifade edebilirim?" buyurmuşlardı. Bu, sanki ashabına çok ağır gelmişti:<br />
<br />
"Peki biz ne yapalım -veya ne diyelim- ey Allah'ın Resûlü?" diye sordular. Onlara: "Hasbünallah ve ni'mel-vekil (Allah bize yeter, o ne güzel vekildir!), Allah'a tevekkül ettik. -belki de "tevekkülümüz Allah'adır!" demişti- deyiniz!" diye emir buyurdular."<br />
<br />
Tirmizi, Kıyamet 9, (2433).<br />
<br />
5015 - İbnu Amr İbni'l-As radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a Sûr'dan sorulmuştu:<br />
<br />
"Bu, içine üflenen bir boynuzdur!" diye cevap verdi."<br />
<br />
Ebu Davud, Sünnet 24, (4742); Tirmizi, Kıyamet 9, (2432).<br />
<br />
5016 - Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm:<br />
<br />
"İki sûr arasında kırk vardır!" buyurmuştur. Bunun üzerine oradakiler:<br />
<br />
"Ey Ebu Hureyre! Kırk gün mü?" diye sordular. Fakat o: "Birşey diyemem!" cevabını verdi. Tekrar: "Kırk ay mı?" dediler. O yine: "Bir şey diyemem!" cevabını verdi. "Kırk yıl mı?" dediler. O yine: "Bir şey diyemem!" cevabını verdi ve (Resûlullah'ın hadisine devam etti:)<br />
<br />
"Sonra allah semâdan su indirecek ve insanlar yerden sebze biter gibi bitecekler. İnsanda bir kemik hâriç hepsi çürür. Bu çürümeyen, acbu'z-zeneb denen kuyruk sokumu kemiğidir. Kıyamet günü yeniden yaratılış bundan terkîb edilecektir."<br />
<br />
Buhari, Tefsir, Zümer 3, Amme 1; Müslim, Fiten 141, (2955); Muvatta, Cenâiz 48, (1, 239);<br />
<br />
Ebu Davud, Sünnet 24, (4743); Nesai, Cenâiz 117, (4, 111).<br />
<br />
5017 - Ka'b İbnu Mâlik radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Mü'minin ruhu, cennet ağacında beslenen bir kuş olur. Yeniden dirilme gününde Allah onu cesedine döndürünceye kadar orada beslenir."<br />
<br />
Muvatta, Cenaiz 49, (1, 240); Nesai, Cenaiz 117, (4, 108); İbnu Mace, Zühd 32, (4271).<br />
<br />
5018 - Ebu Rezin el-Ukayli radıyallahu anh anlatıyor: "Ey Allah'ın Resûlü dedim, Allah, mahlûkatı nasıl iade eder, (yeniden diriltir)? Bunun dünyadaki örneği nedir?"<br />
<br />
"Sen dedi, hiç kavminin üzerinde yaşadığı vâdiden kurak mevsimde geçmedin mi? Sonra bir kere de her tarafın yemyeşil üğründüğü münbit mevsimde uğramadın mı?"<br />
<br />
Ben "Elbette!" deyince:<br />
<br />
"İşte bu, (yeniden) yaratmasına Allah'ın delilidir. Allah, ölüleri de böyle diriltecektir!" buyurdular."<br />
<br />
Rezin tahric etmiştir. Bu hadis Ahmed İbnu Hanbel'in Müsned'inde biraz farklı lafızlarla rivayet etilmiştir (4, 11).<br />
<br />
5019 - İbnu Abbâs radıyallahu anhüma "Fe iza nûgirâ finnâgûri" "O boru öttürülünce" (Müddessir 8) ayeti ile ilgili olarak dedi ki: "Bu, sûr'dur. Surede geçen râcife, birinci nefha (üfleme), râdife de ikinci nefhadır."<br />
<br />
Buhari, Rikâk 43 (muallak olarak).<br />
<br />
5020 - Ebu Saîd radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (bir gün bize) Sâhib-i Sûr'u (İsrafili) zikretti ve dedi ki:<br />
<br />
"Sağında Cibril, solunda da Mikâil aleyhimusselâm var."<br />
<br />
Rezin tahric etmiştir. Ebu Davud, Hurûf ve'l-kırâ'at 1, (3999).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HAŞR HAKKINDA</span></span><br />
<br />
5021 - Süheyl İbnu Sa'd radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Kıyamet günü insanlar beyaz, bembeyaz, has unun çöreği gibi bir yerde toplanacaklar. Orada hiç kimsenin bir işareti (evi, bağı vs.) olmayacak."<br />
<br />
Buhari, Rikak 44; Müslim, Münafikun 28, (2790).<br />
<br />
5022 - İbnu Abbas radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm:<br />
<br />
"Sizler Allah'a yalınayak, bedenleriniz çıplak ve kabuklu (sünnet edilmemiş) olarak haşr olunacaksınız!" buyurdular."<br />
<br />
5023 - Bir diğer rivayette İbnu Mes'ûd şöyle demiştir: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm va'z etmek üzere aramızda doğruldu ve dedi ki:<br />
<br />
"Ey insanlar! Sizler (Kıyamet günü) Allah'ın yanında yalınayak, çıplak ve kabuklu olarak toplanacaksınız. (Sonra şu ayeti okudu:) "İlk yaratışa nasıl başladı isek, üzerimizde hak bir vaad olarak yine onu iade edeceğiz..." (Enbiya 104). Haberiniz olsun, o gün ümmetimden bazı kimseler getirilir ve sol tarafa alınırlar. Bunun üzerine ben:<br />
<br />
"Ey Rabbim! Bunlar ashabımdır!" derim. Bana:<br />
<br />
"Sen bilmiyorsun, bunlar senden sonra neler yaptılar" denilir. ben sâlih kul (İsâ)'nın dediği gibi diyeceğim:<br />
<br />
"Ben içlerinde bulunduğum müddetçe üzerlerinde bir kontrolcü idim. Fakat vakta ki sen benni (içlerinden) aldın, üstlerinde nigehbân yalnız sen oldun. (Zaten) sen (her zaman) her şeye hakkıyla şâhidsin. Eğer kendilerine azab edersen şüphe yok ki onlar senin kullarındır. Eğer onları affedersen mutlak gâlib ve yegâne hüküm ve hikmet sahibi olan da hakikaten sensin sen" (Mâide 117-118).<br />
<br />
Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm devamla dedi ki:<br />
<br />
"Bunun üzerine bana: "Onlar, sen aralarından ayrıldığın günden beri, dinden yüz çevirmeye hiç ara vermediler!" denilecek."<br />
<br />
Bir rivayette şu ziyade var: "Ben: "Rahmetten uzak olsunlar, rahmetten uzak olsunlar!" derim."<br />
<br />
Buhari, Rikak 45, Enbiya 8, 44, Tefsir, Maide 14, 15, Tefsir, Enbiya 2; Müslim, Cennet 57, (2860); Tirmizi, Kıyamet 4, (3329); Nesai, Cenaiz 118, (4, 114).<br />
<br />
5024 - Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Kıyamet günü insanlar üç sınıf olarak haşrolunurlar:<br />
<br />
-Yayalar sınıfı,<br />
<br />
-Binekliler sınıfı,<br />
<br />
-Yüzü üstü sürünenler sınıfı."<br />
<br />
Aleyhissalatu vesselam'a soruldu: "Ey Allah'ın Resûlü! Bunlar yüzleri üzerine nasıl yürürler?" Şu cevabı verdiler:<br />
<br />
"Onları ayakları üzerine yürüten Zât-ı Zülcelal, yüzleri üzerine yürütmeye de kâdirdir. Ancak bilesiniz, bu yüzleri üstü yürüyenler, önlerine çıkan her engele, her dikene karşı kendilerini yüzleriyle korumaya çalışırlar."<br />
<br />
Tirmizi, Tefsir, Beni İsra'il (İsra), (3141).<br />
<br />
5025 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "İnsanlar Kıyamet günü üç hal üzere haşrolunurlar:<br />
<br />
1. İstekliler, korkanlar.<br />
<br />
2. İki kişi bir deve üzerinde olanlar, üç kişi bir deve üzerinde olanlar, dört kişi bir deve üzerinde olanlar, on kişi bir deve üzerinde olanlar.<br />
<br />
3. Geri kalanları, ateşe tapanlar. Cehennem, onların kaylûle yaptığı yerde onlarla kaylûle yapar, geceledikleri yerde onlarla birlikte geceler, onların sabahladıkları yerde onlarla sabahlar, onların akşamladıkları yerde onlarla beraber akşamlar."<br />
<br />
Buhari, Rikak 48; Müslim, Cennet 59, (2861); Nesai, Cenaiz 118, (4, 115, 116).<br />
<br />
5026 - Yine Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"İnsanlar Kıyamet günü öylesine ter akıtırlar ki, bu terler yerin içinde yetmiş zirâ'lık derinliğe kadar iner ve bu ter (yer üstünde de birikerek insanları konuşamaz hale getirmek üzere ağızlarına) gem vurur ve kulaklarına kadar ulaşır."<br />
<br />
Buhari, Rikak 47; Müslim, Cennet 61, (2863).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HESAP VE KULLAR ARASINDA HÜKMÜN VERİLMESİ</span></span><br />
<br />
5027 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Kimin üzerinde kardeşine karşı ırz veya başka bir şey sebebiyle hak varsa, dinar ve dirhemin bulunmadığı (Kıyamet ve hesaplaşmanın olacağı) gün gelmezden önce daha burada iken helalleşsin. Aksi takdirde o gün, salih bir ameli varsa, o zulmü nisbetinde kendinden alınır. Eğer hasenatı yoksa, arkadaşının günahından alınır, kendisine yüklenir."<br />
<br />
Buhari, Mezalim 10, Rikak 48; Tirmizi, Kıyamet 2, (2421).<br />
<br />
5028 - Yine Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Kıyamet günü hak sahiplerine haklarını mutlaka eda edeceksiniz. Öyle ki kabış (boynuzsuz) koyun için, boynuzlu koyundan kısas alınacak, taşa (niye bir başka) taş üzerine yüklenip kaldığından; adamın adamı niye yaraladığından sorulacak."<br />
<br />
(Ebu Hureyre) der ki: "Biz şunu da işitirdik: "Kıyamet günü, kişiyi tanımadığı birisi yakalar ve der ki: "Sen beni hata ve münker işlerden görüyordun, fakat ondan men etmiyordun!"<br />
<br />
Müslim, Birr 60, (2582); Tirmizi, Kıyamet 2, (2422).<br />
<br />
"Boynuzlu koyun....." tabirinden gerisi Rezin'in ziyadesidir,<br />
<br />
5029 - Hz. Aişe radıyallahu anhâ anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm:<br />
<br />
"Ahirette kimin hesabı münakaşa edilirse, azaba maruz kalacak demektir!" buyurmuşlardı. Ben: "Nasıl olur? Allah Teâla hazretleri (meâlen):<br />
<br />
"O vakit kimin kitabı sağ eline verilirse; kolay bir hesabla muhasebe edilecek ve ehline sevinçli olarak dönecek" (İnşikak 7-9) buyurmadı mı, (bu hesap münakaşası değil mi)?" dedim.<br />
<br />
"Hayır! buyurdular, bu (münakaşa değil) arzdır. Kıyamet günü hesâba çekilen herkes mutlaka helak olmuş demektir!"<br />
<br />
Buhari, ilim 35, Tefsir, İnşikak 1, Rikak 49; Müslim, Cennet 80, (2876); Ebu Davud, Cenaiz 3, (3093); Tirmizi, Kıyamet 6, (2428).<br />
<br />
5030 - Hureys İbnu Kabisa radıyallahu anh anlatıyor: "Medine'ye geldim ve: "Ey Allahım! Bana salih bir arkadaş nasib et!" diye dua ettim. Derken Ebu Hureyre radıyallahu anh'ın yanına oturdum. Kendisine:<br />
<br />
"Ben, Allah'a bana salih bir arkadaş nasip etmesi için dua ettim. bana, Resûlullah'tan işittiğin bir hadis söyle! Olur ki Allah Teâla Hazretlerri ondan faydalanmamı nasib eder!" dedim. Bunun üzerine dedi ki: "Ben, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın şöyle söylediğini işittim:<br />
<br />
"Kıyamet günü, kişi amelleri arasında önce namazın hesabını verecek. Bu hesap güzel olursa kurtuluşa erdi demektir. Bu hesap bozuk olursa, hüsrâna düştü demektir. Eğer farzında eksiklik çıkarsa Rab Teâla Hazretleri: "Bakın, kulumun (defterinde yazılmış) nafilesi var mı?" buyurur. Böylece, farzın eksikleri nafile (namazları) ile tamamlanır. Sonra, bu tarzda olmak üzere diğer amelleri hesaptan geçirilir."<br />
<br />
Tirmizi, Salat 305, (413); Nesai, Salat 9, (1232).<br />
<br />
5031 - Yahya İbnu Sa'id rahimehullah anlatıyor: "Bana ulaştığına göre, (Kıyamet günü), kulun ilk bakılacak ameli namazdır. Eğer namazı kabul edilirse, geri kalan amellerine bakılır. Eğer namazı kabul edilmezse diğer amellerinin hiçbirine bakılmaz."<br />
<br />
Muvatta, Kavru's-Salat 89, (1, 173).<br />
<br />
5032 - İbnu Mes'ud radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Kıyamet günü, insanlar arasında hükmedilecek ilk şey kandır."<br />
<br />
Buhari, Diyat 1, Rikak 48; Müslim, Kasame 28, (1678); Tirmizi, Diyat 8, (1396); Nesai, Tahrim 2, (7, 83).<br />
<br />
5033 - Ebu Berse radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Kıyamet günü, dört şeyden sual edilmedikçe, kulun ayakları (Rabbinin huzurundan) ayrılamaz:<br />
<br />
-Ömrünü nerede harcadığından,<br />
<br />
-Ne amelde bulunduğundan,<br />
<br />
-Malını nerede kazandığından ve nereye harcadığından,<br />
<br />
-Vücudunu nerede çürüttüğünden."<br />
<br />
Tirmizi, Kıyamet 1, (2419).<br />
<br />
5034 - Ebu Sa'id ve Ebu Hureyre radıyallahu anhüma anlatıyorlar:<br />
<br />
"Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Kıyamet günü kul (hesap vermek üzere huzur-u ilahiye) getirilir. Allah Teâla Hazretleri:<br />
<br />
"Ben sana kulak, göz, mal ve evlat vermedim mi? Sana hayvanları ve ekimi musahhar kılmadım mı? Seni bunlara baş olmak, onlardan istifade etmek üzere serbest bırakmadım mı? Acaba, benimle bugünkü şu karşılaşmanı hiç düşündün mü?" diye soracak. Kul da: "Hayır" diyecek. Allah Teâla Hazretleri: "Öyleyse bugün ben de seni unutacağım, tıpkı senin (dünyada) beni unuttuğun gibi!" buyuracak."<br />
<br />
Tirmizi, Kıyamet 7, (2430).<br />
<br />
5035 - Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "(Ashab, Resûlullah'a): "Ey Allah'ın Resûlü! Kıyamet günü Rabbimizi görecek miyiz?" diye sordular. Aleyhissalatu vesselam: "Bulutsuz bir günde, öğle vaktinde güneşi görme hususunda bir itişip kakışmanız olur mu?" diye sordu. Ashab: "Hayır!" deyince:<br />
<br />
"Bulutsuz (dolunaylı) gecede ayı görmekte itişip kakışmanız olur mu?" diye tekrar sordu. Ashab yine: "Hayır!" deyince:<br />
<br />
"Nefsim yed-i kudretinde olan Zât-ı Zülcelal'e yemin olsun, Rabbinizi görme hususunda da hiçbir itişip kakışmanız olmayacak. Tıpkı güneş ve ayı görmede itişip kakışmanız olmadığı gibi. Böylece kul, Rabbiyle karşı karşıya gelecek. Rabb Teâla:<br />
<br />
"Ey filân! ben sana ikram etmedim mi? Seni efendi yapmadım mı? Sana zevce vermedim mi? Atı, deveyi sana musahhar (hizmetçi) kılmadım mı? Reislik yapmana, ganimet malından dörtte bir almana müsaade etmedim mi?" diye soracak. Kul:<br />
<br />
"Evet ey Rabbim!" diyecek. Rab Teâla:<br />
<br />
"Benimle karşılaşacağını hiç düşünmedin mi?" diyecek. kul bu soruya: "Hayır!" karşılığını verecek. Rab Teâlâ da:<br />
<br />
"Öyleyse şimdi de ben seni unutuyorum. Tıpkı (dünyada) sen beni unuttuğun gibi!" diyecek. Sonra ikinci kul Allah'ın karşısına çıkar. Rab Teâla ona da aynı şeyleri söyler. Sonra üçüncüye de birinciye söylediklerinin aynısını söyler. Kul: "Evet! Ey Rabbim!" der. Rab Teâla da:<br />
<br />
"Benimle karşılaşacağını hiç aklından geçirdin mi?" diye sorar. Kul:<br />
<br />
"Ey Rabbim, sana, kitaplarına ve peygamberlerine inandım. Namaz kıldım, oruç tuttum, sadaka verdim!" der ve elinden geldiğince (Hak Teâla hakkında) hayır senâda bulunur. Rab Teâla:<br />
<br />
"Bu hususta lehine şehâdet edecek biri var mı?" diye soracak. Kul:<br />
<br />
"Hayır, yok!" diyecek. Rabb Teâla:<br />
<br />
"Şimdi senin aleyhine bir şahit gönderilecek!" der. Kul kendi kendine: "Benim aleyhime şahidlik yapacak da kim?" diye içinden düşünür. Kulun ağzı mühürlenir. Uyluğuna: "Haydi konuş!" denir. Uyluğu, eti, kemiği konuşup, onun amelini haber verirler. Bu, onun kendisi için bir özür aramaması içindir. Bu kimse, allah'ın gadabına uğrayan münâfıktır."<br />
<br />
Müslim, Zühd 16, (2968).<br />
<br />
5036 - İbnu'l-Müseyyib, Atâ İbnu Zeyd el-Leysi, Ebu Hureyre radıyallahu anh'tan naklen anlatıyorlar: "İnsanlar Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a: "Ey Allah'ın Resûlü! Kıyamet günü Rabbimizi görecek miyiz?" diye sordular. O da: "Siz bulutsuz dolunay gecesinde ayı görmekten şüpheye düşer misiniz?" diye cevap verdi. Onlar:<br />
<br />
"Hayır! Ey Allah'ın Resûlü!" diye cevap verdiler. Aleyhissalâtu vesselâm:<br />
<br />
"Bulutsuz bir günde güneşi görmekten şüphe eder misiniz?" diye tekrar sordu. Ashab yine: "Hayır!" cevabını verdiler. Bunun üzerine:<br />
<br />
"Şunu bilin ki, siz Rabbinizi de böyle göreceksiniz. Kıyamet günü, insanlar haşrolunurlar. (Rab Teâla):<br />
<br />
"Kim (Benden başka) bir şeye tapıyor idiyse ona tâbi olsun!" buyurur. Onlardan bir kısmı güneşe, bir kısmı aya, bir kısmı da putlara tabi olurlar. Orada, münafıklarıyla birlikte bu ümmet kalır. Allah onlara (tanımadıkları bir surette) yaklaşır.<br />
<br />
"Ben sizin Rabbinizim!"buyurur. Oradakiler:<br />
<br />
"(Senden Allah'a sığınırız). Biz, Rabbimiz bize gelinceye kadar bu yerdeyiz! Rabbimiz gelince biz onu tanırız!" derler. Derken Rableri (onların tanıyacağı surette) gelir. "Ben Rabbinizim!" der. Onlar da:<br />
<br />
"Sen Rabbimizsin!" derler. Rabb Teâla onları (cennete) davet eder. Cehennemin üzerine Sırat kurulur. Peygamberler arasında, ümmetiyle Sırat'tan ilk geçen ben olurum. O gün peygamberler dışında kimse konuşmaz. Peygamberlerin o günkü kelamı da:<br />
<br />
"Allahümme sellim, Allahümme sellim (Ey Rabbimiz selamet ver, ey Rabbimiz selamet ver!)" olacak. Cehennemde, deve dikeninin dikenleri gibi kancalar var. Deve dikeninin dikenlerini gördünüz mü?" diye sordu. Ashab: "Evet!" deyince Aleyhissalatu vesselam devam etti:<br />
<br />
"İşte o kancalar, tıpkı deve dikeninin dikenleri gibidir. Ancak, onların büyüklüğü ne kadardır, Allah'tan başka kimse bilmez. İnsanlarrı (kötü) amelleri sebebiyle kapar. İnsanların bir kısmı (kötü) ameli sebebiyle helak olur. Bir kısmı da ateşin içine yıkılır, sonra kurtulur. Allah, ateş ehlinden kurtarmak istediklerine rahmet etmeyi irade edince, ateş ehlinden Allah'a ibadet etmiş olanları, ateşten çıkarmaları için meleklere emreder. Melekler bu kimseleri, secde izleriyle tanırlar. Çünkü Allah Teâla Hazretleri secde mahallinin yakılmasını ateşe haram etmiştir.<br />
<br />
Onlar böylece ateşten çıkarlar. Hepsi de ateşten kavrulmuş vaziyettedir. Üzerlerine hayat suyu dökülür. Selin getirdiği milli topraktan habbelerin (filiz açıp) bitmesi gibi, suyun değdiği yerler yeniden bitecek.<br />
<br />
Rabb Teâla, sonra, kullar arasındaki hükmünü tamamlayacak. Derken cennetle cehennem arasında bir kul kalacak. Bu, cennete girmede cehennemliklerin sonuncusudur. Yüzü cehenneme doğru ilerlerken:<br />
<br />
"Ey Rabbim! Yüzümü ateş tarafından çevir! Kokusu beni perişan etti, alevi de beni kavurdu" diye yalvaracak. Allah Teâla'ya, kendisine dua etmesini dilediği kadar duada bulunacak. Sonra Allah Teâla Hazretleri:<br />
<br />
"Ben bu istediğini versem, bundan başkasını da ister misin?" diye soracak. Adam: "İzzet ve celâline yemin olsun! Hayır! Bundan başkasını istemem!" diyecek ve istemeyeceği hususunda Allah'a ahd u misakta bulunacak. (Allah), bunnun üzerine yüzünü ateşten çevirecek. Adam yüzüyle cennete yönelince ve onun güzelliğini görünce, Allah'ın dilediği bir müddet susacak. Sonra (dayanamayıp): "Ey rabbim! Beni cennetin kapısına yaklaştır!" diyecek. Allah Teâla Hazretleri:<br />
<br />
"Sen bana istemiş olduğundan başka bir talepte bulunmayacağına dair ahd u misakta bulunmadın mı? Ey âdemoğlu yazık sana! Sen ne dönekmişsin!" diyecek. Adam:<br />
<br />
"Ey Rabbim! Mahlukatın en bedbahtı ben olmayayım!" diyecek. Rab Teâla: "Sana bu istediğin verilse, acaba başka bir şey istemeyecek misin?" der. Adam: "Hayır! İzzetine ve celaline yemin olsun hayır! Başka birşey istemeyeceğim!" diyecek. Rabbi de onu mazur addedecek. Çünkü o, sabredilemeyecek bir şeyler görmüştür. Adam, Rabbine, istediği ahd u misakta bulunur. (Rabbi de) onu cennetin kapısına yaklaştırır. Kapıya yaklaşıp onun güzelliğini ve içindeki tarâvet ve sürûru görünce, Allah'ın dilediği kadar sesini keser. (Fakat daha fazla dayanamayıp atılır):<br />
<br />
"Ey Rabbim! Beni cennete koy!" der. Rab Teâla:<br />
<br />
"Ey âdemoğlu yazık sana! Sen ne dönekmişsin! Sana verilenlerin dışında bir şey istemeyeceğine dair bana ahd u misâk vermedin mi?" diyecek. Adam: "Ey Rabbim! Beni mahlukatın en bedbahtı yapma!" diyecek. Allah onun bu haline gülecek. Sonra ona cennete girmesi için izin verecek ve:<br />
<br />
"Dile (ne dilersen)!" diyecek. adam dileyecek. Öyle ki, hiçbir arzusu kalmayacak. Allah yine de: "Şunları şunları da iste!" deyip, istemesi gereken şeyleri zikredecek. Böylece istenecek şeyler bitince Allah Teâla Hazretleri:<br />
<br />
"Bütün bunlar, bir misliyle sana verilmiştir!" buyuracak."<br />
<br />
Ebu Sa'id der ki: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın: "Bütün bunlar, on misliyle birlikte sana verilmiştir!" dediğini işittim."<br />
<br />
Buhari, Rikak 52, Ezan 129, Tevhid 24; Müslim, İman 299, (182); Tirmizi, Cennet 20, (2560).<br />
<br />
5037 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Kıyamet günü insanlar üç kere Allah'a arzedilirler: İlk iki arzedilmede cidâl ve özür beyanı vardır. Ama üçüncü arzedilme esnasında ellerde sahifeler uçuşur, kimisi sağ eliyle, kimisi de sol eliyle alır."<br />
<br />
Tirmizi, Kıyamet 5, (2427).<br />
<br />
5038 - İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: "Bir adam bana: "(Kıyamet günü Allah'ın kişiye hususi) hitabı hakkında ne işittin?" diye sordu. Şu cevabı verdim:<br />
<br />
"Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın: "Mü'min Rabbine yaklaştırılır. Öyle ki, (Allah onun) üzerine himayesini indirir ve günahlarını itiraf ettirir. Ona sorar: "Şu şu günahlarını biliyor musun?" Mü'min kul, iki kere:<br />
<br />
"Evet ey Rabbim, biliyorum!" der. Rab Teâla da:<br />
<br />
"Dünyada iken bunları örterek seni teşhir etmemiştim. Bugün de onları senden affediyorum!" buyurur. Sonra ona hasenât defteri verilir. Amma, kâfirlere ve münâfıklara gelince, bunlarla ilgili olarak, bütün mahlukatın huzurunda:<br />
<br />
"Bunlar Allah namına yalan söylemişler (böylece büyük bir zulümde bulunmuşlardır). Haberiniz olsun! Allah'ın lâneti zâlimleredir" diye nida olunur."<br />
<br />
Buhari, Mezalim 2, Tefsir, Hud 4, Edeb 60, Tevhid 36; Müslim, Tevbe 52, (2768).<br />
<br />
5039 - Hz. Aişe radıyallahu anha anlatıyor: "Bir adam gelerek: "Ey Allah'ın Resûlü! Benim kölelerim var, bana yalan söylüyorlar ve bana ihanet ediyorlar, bana isyan ediyorlar. Ben de onlara şetmediyor ve dövüyorum. Onlar yüzünden (Allah yanında) durumum ne olacak?" diye sordu. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm:<br />
<br />
"Kıyamet günü onlar, sana olan ihânetleri, isyanları ve yalanları sebebiyle muhâsebe olacaktır. Senin onlara verdiğin ceza ise, eğer cezan onların günahları nisbetinde ise, başabaştır; ne lehine ne de aleyhine olur. Eğer onlara verdiğin ceza günahlarından az ise bu senin için bir fazilet olur. Eğer onlara verdiğin ceza günahlarından çok olursa, bu fazla kısım sebebiyle onlar lehine sana kısas yapılır" buyurdular. Bunun üzerine adam huzurdan çekildi, ağlamaya ve dövünmeye başladı. Bunun üzerine Aleyhissalatu vesselam dedi ki:<br />
<br />
"Sen Allah'ın kitabını okumuyor musun? (Bak ne diyor! (Mealen): "Biz Kıyamet gününe mahsus adalet terazileri koyacağız. Artık hiçbir kimse hiçbir şeyle haksızlığa uğratılmayacaktır. (O şey bir hardal tanesi kadar bile olsa, onu getiririz (Mizana koyarız). Hesapçılar olarak da biz yeteriz" (Enbiya 47). Adam tekrar:<br />
<br />
"Allah'a yemin olsun, ey Allah'ın Resûlü! Ben hem kendim ve hem de onlar için, ayrılmalarından daha hayırlı bir şey göremiyorum. Seni şahid kılıyorum, hepsi hürdür, (azad ettim)" dedi."<br />
<br />
Tirmizi, Tefsir, Enbiya, (3163).<br />
<br />
5040 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (bir gün) güldüler ve:<br />
<br />
"Neye güldüğümü biliyor musunuz?" buyurdular. Biz:<br />
<br />
"Allah ve Resûlü daha iyi bilir!" dedik.<br />
<br />
"Kulun Rabbine olan hitabından!" buyurdular ve şöyle devam ettiler:<br />
<br />
"Kul şöyle der: "Ey Rabbim, sen beni zulümden korumadın mı?"<br />
<br />
Rab Teâla: "Evet korudum" buyurur. Kul da:<br />
<br />
"Fakat ben bugün, kendime, kendimden başka bir kimsenin şahid olmasını asla istemiyorum" der. Rabb Teâla:<br />
<br />
"Bugün sana tek şâhid olarak nefsin, çok şahid olarak da kirâmen kâtibin kâfidir" buyurur." Resûlullah devamla dedi ki:<br />
<br />
"Ağzına mühür vurulur ve diğer organlarına: "Konuş!" denilir. Onlar adamın amelini haber verirler. Sonra konuşma hususunda serbest bırakılır. Adam organlarına: "Yazıklar olsun size! Buradan defolun! Ben sizin için mücadele etmiştim" der."<br />
<br />
Müslim, Zühd 17, (2969).<br />
<br />
5041 - İbnu Amr İbni'l-Âs radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Aziz ve celil olan Allah (Kıyamet günü), ümmetimden bir adamı mahlukatın üstünden seçer ve onun için doksandokuz büyük defter açar. Her defter, gözün alabildiği kadar büyüktür. Rab Teâla adama sorar: "Bu defterde yazılı olanlardan bir şey inkâr ediyor musun? Muhafız kâtiplerim (olmadık şeyler yazarak sana) zulmetmişler mi?" Kul:<br />
<br />
"Ey Rabbim! hayır! (Hepsi doğrudur!)" der. Rabb Teâla sorar:<br />
<br />
"(Bunları yapmada beyan edeceğin) bir özrrün var mı?" Kul der:<br />
<br />
"Hayır! Ey Rabbim!" Aziz ve celil olan Allah:<br />
<br />
"Evet! Senin bizim yanımızda (makbul, büyük) bir de hasenen var. Bugün sana zulüm yapmayacağız!" buyurur. Hemen bir etiket çıkarılır. Üzerinde "Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden resulallah (şehadet ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur ve şehadet ederim ki Muhammed Allah'ın elçisidir)" yazılıdır."<br />
<br />
Sonra, Rabb Teâla der: "Ağırlığını (yani amellerinin ağırlığını) hazırla!" Kul sorar:<br />
<br />
"Ey Rabbim! Bu defterlerin yanındaki bu etiket de ne?" Rabb Teâla der: "Sana zulmedilmeyecek! Hemen defterler Mizan'ın bir kefesine konur, etiket de diğer kefesine. Tartılırlar. Sonunda defterler hafif kalır, etiket ağır basar. Esasen Allah'ın ismi yanında<br />
<br />
hiçbir şey ağır olamaz."<br />
<br />
Tirmizi, İman 17, (2641).<br />
<br />
5042 - Ebu Mes'ud el-Bedri radıyallahu anh anlatıyor: "Ey Allah'ın Resûlü dendi, biz cahiliye devrinde yaptıklarımızdan hesaba çekilecek miyiz?" Şu cevabı verdiler:<br />
<br />
"Müslüman olduktan sonra iyi olana, cahiliye devrinde yaptıklarından sorulmayacaktır. Kötü amel işleyene, hem İslâm'daki ameli hem de önceki ameli sebebiyle hesap sorulacaktır."<br />
<br />
Buhari, İstitabe 1; Müslim, İman 189, (120).<br />
<br />
5043 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Bir kimseyi (küfür veya günah gibi) bir şeye çağıran hiç kimse yok ki Kıyâmet günü, o çağırdığı şeyle birlikte tevkif edilmemiş olsun. Mutlaka onunla ayrılmaz şekilde beraberdir. Bir adam bir adamı (bir şeye) davet etmiş olsa dahi! sonra şu ayeti okudu. (Mealen): "Onları hapsedin, çünkü onlar mes'ûldürler" (Saffat 24).<br />
<br />
Tirmizi, Tefsir, Saffat (3226).<br />
<br />
KEVSER HAVZI'NIN, MİZAN'IN VE SIRAT KÖPRÜSÜ'NÜN EVSAFI<br />
<br />
5044 - Ebu zerr radıyallahu anh anlatıyor: "Ey Allah'ın Resûlü dedim, Kevser havzının kapları nedir?" Şu cevabı lütfettiler:<br />
<br />
"Nefsimi kudret elinde tutan Zât-ı Zülcelâl'e yemin olsun, onun kapları açık ve karanlık bir gecede gökteki yıldızlardan daha çoktur. Cennetin kaplarından kim içerse artık ömrünün sonuna kadar hiç susamaz. Havzın cennetten çıkan iki oluğu gürül gürül akar. Genişliği uzunluğuna denktir. Bu da Ammân'dan Eyle'ye olan mesafe kadardır. Suyu sütten daha beyaz, baldan daha tatlıdır."<br />
<br />
Müslim, Fezail 36, (2300); Tirmizi, Kıyamet 16, (2447).<br />
<br />
5045 - Semüre İbnu Cündeb radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Her peygamberin bir havzı vardır. Ümmeti oraya su almaya gelir. Peygamberlerin her biri, hangisinnin suya geleni çok diye övünürler. Su almaya gelen ümmeti en çok olan peygamberin ben olacağımı ümid ediyorum."<br />
<br />
Tirmizi, Kıyamet 15, (2445).<br />
<br />
5046 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a "Kevser nedir?" diye sorulmuştu.<br />
<br />
"Cennette bir nehirdir. Allah onu bana verdi. O, sütten daha beyaz, baldan daha tatlıdır. Onda (nehirde) bir kuş vardır, boynu deve boynuna benzer!" buyurdular. Hz. Ömer atılarak: "Öyleyse o müreffehtir!" dedi. Aleyhissalatu vesselam da:<br />
<br />
"Onu yiyen, ondan da müreffehtir!" buyurdular."<br />
<br />
Tirmizi, Kıyamet 15, (2445).<br />
<br />
5047 - Hz. Cündüb radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Ben havza ilk geleniniz olacağım!"<br />
<br />
Buhari, Rikak 53; Müslim, Fezail 25, (2289).<br />
<br />
5048 - İbnu Mes'ud radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Ben Havzın başına sizden önce geleceğim. Bana sizden bazı kimseler yükseltilip (gösterilecek). O kadar ki, eğilsem onları tutarım. Ama hemen geri çekilecekler.<br />
<br />
"Ey Rabbim! Bunlar benim ashabım!" derim. Ama bana:<br />
<br />
"Senden sonra bunların ne bid'alar yaptıklarını sen bilmezsin!" denilir. Ben de:<br />
<br />
"Dini benden sonra değiştirenler rahmetten uzak olsun, rahmetten uzak olsun!" derim."<br />
<br />
Buhari, Rikak 53, Fiten 1; Müslim, Fezail 32, (2297).<br />
<br />
5049 - Müslim'in diğer bir rivayetinde Ebu Hureyre'den şöyle rivayet edilmiştir: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Ümmetim Havz'ın başında yanıma gelecek. Ben, tıpkı devesinden başkasının devesini kovan bir kimse gibi, havzımdan (bazı) insanları kovarım!" Yanımdakiler:<br />
<br />
"Ey Allah'ın Resûlü! Bizi tanıyacak mısınız?" dediler.<br />
<br />
"Evet buyurdu. Sizin, başkasından olmayan bir alâmetiniz olacak. Sizler yanıma alın ve abdest uzuvlarında, abdestin eseri olan bir nurla geleceksiniz. Ancak sizden bir grup benden engellenecek, onlar bana ulaşamayacaklar. Ben: "Ey Rabbim onlar benim Ashabım, onlar benim Ashabım!" diyeceğim. Ama bir melek bana cevap verip:<br />
<br />
"Senden sonra onlar ne bid'alar ortaya çıkardılar biliyor musun?" diyecek."<br />
<br />
Müslim, Taharet 37, (247).<br />
<br />
Bir diğer rivayette şöyle buyrulmuştur: "Havuzum Eyle ile Aden arasındaki mesafeden daha geniştir. Onun rengi kardan daha beyaz, baldan daha tatlıdır. Onun maşrabaları yıldızlardan daha çoktur."<br />
<br />
5050 - Yezid İbnu Erkâm radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Siz (ashabım), Havzın başında yanıma gelenlerin yüzbin cüzünden sadece bir cüzünü teşkil edeceksiniz!" Yezid'e: O gün siz ne kadardınız?" diye soruldu da. "Yediyüz veya sekizyüz kadardık!" diye cevap verdi."<br />
<br />
Ebu Davud, Sünnet 26, (4746).<br />
<br />
5051 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "(Bir gün), ey Allah'ın Resûlü! Kıyamet günü bana şefaat edin!" dedim.<br />
<br />
"İnşallah yapacağım!" buyurdular. Ben tekrar:<br />
<br />
"Sizi nerede arayıp bulayım?" dedim.<br />
<br />
"Beni ilk aradığın zaman Sırat üzerinde ara!" buyurdular.<br />
<br />
"Size (orada) rastlayamazsam?" dedim.<br />
<br />
"Mizan'ın yanında beni ara!" buyurdular.<br />
<br />
"Orada da size rastlayamazsam?" dedim.<br />
<br />
"Öyleyse beni Havz'ın yanında ara! Zira ben üç mevkinin dışına çıkmam!" buyurdular."<br />
<br />
Tirmizi, Kıyamet 10, (2435).<br />
<br />
5052 - Hz. Aişe radıyallahu anha anlatıyor: "Ateşi hatırlayıp ağladım, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm:<br />
<br />
"Niye ağlıyorsun?" diye sordu.<br />
<br />
"Cehennemi hatırladım da onun için ağladım! Siz, Kıyamet günü, ailenizi hatırlayacak mısınız?" dedim.<br />
<br />
"Üç yerde kimse kimseyi hatırlamaz: Mizan yanında; tartısı ağır mı geldi hafif mi öğreninceye kadar; Sahifelerin uçuştuğu zaman; kendi defteri nereye düşecek, öğreninceye kadar: Sağına mı soluna mı; yoksa arkasına mı? Sırat'ın yanında; cehennemin iki yakası ortasına kurulunca; bunu geçinceye kadar."<br />
<br />
Ebu Davud, Sünen 28, (4755).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ŞEFAAT</span></span><br />
<br />
5053 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Her peygamberin müstecab (Allah'ın kabul edeceği) bir duası vardır. Her peygamber o duayı yapmada acele etti. Ben ise bu duamı Kıyamet gününde, ümmetime şefaat olarak kullanmak üzere sakladım (kullanmayı âhirete bıraktım). Ona inşaallah, ümmetimden şirk koşmadan ölenler nâil olacaktır."<br />
<br />
Buhari, Da'avat 1, Tevhid 31; Müslim, İman 334, (198); Muvatta, Kur'an 26, (1, 212); Tirmizi, Da'avat 141, (3597).<br />
<br />
5054 - Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Şefaatim, ümmetimden büyük günah sahipleri içindir."<br />
<br />
Tirmizi, Kıyamet 12, (2437); Ebu Davud, Sünnet 23, (4739); İbnu Mace, zühd 37, (4310).<br />
<br />
Tirmizi, şu ziyadeyi kaydeder: "Hz. Câbir radıyallahu anh dedi ki: "Kebâir (büyük günah) ehli olmayanın şefaate ne ihtiyacı var!"<br />
<br />
5055 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Kıyamet gününde, insanlar birbirlerine girecekler. Hz. Âdem aleyhisselam'a gelip: "Evlatlarına şefaat et!" diye talepte bulunacaklar. O ise:<br />
<br />
"Benim şefaat yetkim yok. Siz İbrahim aleyhisselam'a gidin! Çünkü o Halilullah'tır" diyecek. İnsanlar Hz. İbrahim'e gidecekler. Ancak o da:<br />
<br />
"Ben yetkili değilim! Ancak Hz. İsa'ya gidin. Çünkü o Ruhullah'tır ve O'nun kelamıdır!" diyecek. Bunun üzerine O'na gidecekler. O da:<br />
<br />
"Ben buna yetkili değilim. Lâkin Muhammed aleyhissalatu vesselam'a gidin!" diyecek. Böylece bana gelecekler. Ben onlara:<br />
<br />
"Ben şefaate yetkiliyim!" diyeceğim. Gidip Rabbimin huzuruna çıkmak için izin talep edeceğim. Bana izin verilecek. Önünde durup, Allah'ınilham edeceği ve şu anda muktedir olamayacağım hamdlerle Allah'a medh u senâda bulunacak, sonra da Rabbime secdeye kapanacağım. Rabb Teâla:<br />
<br />
"Ey Muhammed! Başını kaldır! Dilediğini söyle, söylediğine kulak verilecek. Ne arzu ediyorsan iste, talebin yerine getirilecektir! Şefaatte bulun, şefaatin kabul edilecektir!" buyuracak. Ben de:<br />
<br />
"Ey Rabbim! Ümmetimi, ümmetimi istiyorum!" diyeceğim. Rabb Teâla: "(Çabuk onların yanına) git! Kimlerin kalbinde buğday veya arpa danesi kadar iman varsa onları ateşten çıkar!" diyecek. Ben de gidip bunu yapacağım! Sonra Rabbime dönüp, önceki hamd u senâlarla hamd ve senâlarda bulunacağım, secdeye kapanacağım. Bana, öncekinin aynısı söylenecek. Ben de: "Ey Rabbim! Ümmetim! Ümmetim!" diyeceğim. Bana yine:<br />
<br />
"Var, kimlerin kalbinde hardal danesi kadar iman varsa onları da ateşten çıkar!" denilecek. Ben derhal gidip bunu da yapacak ve Rabbimin yanına döneceğim. Önceki yaptığım gibi yapacağım. Bana, evvelki gibi:<br />
<br />
"Başını kaldır!" denilecek. Ben de kaldırıp:<br />
<br />
"Ey Rabbim! Ümmetim! Ümmetim!" diyeceğim. Bana yine:<br />
<br />
"Var, kalbinde hardal danesinden daha az miktarda imannı olanları da ateşten çıkar!" denilecek. Ben gidip bunu da yapacağım. Sonra dördüncü sefer Rabbime dönecek, o hamdlerle hamd u senâda bulunacağım, sonra secdeye kapanacağım. Bana: "Ey Muhammed! Başını kaldır ve (dilediğini) söyle, sana kulak verilecektir! Dile, talebin verilecektir! Şefaat et, şefaatin kabul edilecektir!" denilecek. Ben de: "Ey Rabbim! bana Lailâhe illallah diyenlere şefaat etmem için izin ver!" diyeceğim. Rabb Teâla:<br />
<br />
"Bu hususta yetkin yok! -veya: "Bu hususta sana izin yok!- Lâkin izzetim, celâlim, kibriyâm ve azametim hakkı için lailâhe illallah diyenleri de ateşten çıkaracağım!" buyuracak."<br />
<br />
Buhari, Tevhid 36, 19, 37, Tefsir, Bakara 1, Rikak 51; Müslim, İman 322, (193).<br />
<br />
5056 - Yine Sahiheyn ve Tirmizi'nin Ebu Hureyre'den kaydettikleri bir rivayet şöyledir: "Biz bir davette Resûlullah ile beraberdik. Ona sofrada hayvanın ön budu(n dan bir parça) ikram edildi. Bud hoşuna giderdi. Ondan bir parça ısırdı ve:<br />
<br />
"Ben Kıyamet günü âdemoğlunun efendisiyim! Acaba bunun neden olduğunu biliyor musunuz? (Açıklayayım:) Allah o gün, öncekileri ve sonrakileri tek bir düzlükte toplar. Bakan onlara bakar, çağıran onları işitir. Güneş onlara yaklaşır. Gam ve sıkıntı, insanların tahammül edemeyecekleri ve tâkat getiremeyecekleri dereceye ulaşır. Öyle ki insanlar:<br />
<br />
"İçinde bulunduğumuz şu hali görmüyor musunuz, sizlere şefaat edecek birini görmüyor musunuz?" demeye başlarlar. Birbirlerine:<br />
<br />
"Babanız Âdem var!" derler ve ona gelerek: "Ey Âdem! Sen insanların babasısın. Allah seni kendi eliyle yarattı, kendi ruhundan sana üfledi. (Bütün isimleri sana öğretti). Meleklerine senin önünde secde ettirdi. Seni cennete yerleştirdi. (Allah katında itibarın, makamın var.) Rabbin nezdinde bizim için şefaatte bulunmaz mısın? Bizim şu halimizi, başımıza şu geleni görmüyor musun?" derler. Âdem aleyhisselâm da:<br />
<br />
"Bugün Rabbim çok öfkelidir, daha önce bu kadar öfkelenmedi. Bundan sonra da böylesine öfkelenmeyecek. (Esasen şefaate benim yüzüm yok, çünkü, cennette iken, Allah) beni o ağaca yaklaşmaktan men etmişti. Ben, bu yasağa âsi oldum. (Ben cennette iken işlediğim günah sebebiyle cennetten çıkarıldım. Bugün günahlarım affedilirse bu bana yeter). Nefsim! Nefsim! Nefsim! Benden başkasına gidin, Nûh aleyhisselam'a gidin!" diyecek. İnsanlar Nûh aleyhisselam'a gelecekler:<br />
<br />
"Ey Nuh! Sen yeryüzü ahalisine gönderilen resullerin ilkisin. Allah seni çok şükreden bir kul (abden şekûrâ) diye isimlendirdi. İçinde bulunduğumuz şu hali görmüyor musun? Başımıza gelenleri görmüyor musun? Rabbin nezdinde bizim için şefaatte bulunmaz mısın?" diyecekler. Nuh aleyhisselâm da şöyle diyecek:<br />
<br />
"Bugün Rabbim çok öfkelidir. Daha önce hiç bu kkadar öfkelenmedi, bundan sonra da böylesine öfkelenmeyecek! Benim bir dua hakkım vardı. Ben onu kavmimin aleyhine (beddua olarak) yaptım. Nefsim! Nefsim! Nefsim! Benden başkasına gidin. İbrahim aleyhisselam'a gidin!" diyecek. İnsanlar İbrahim aleyhisselam'a gelecekler:<br />
<br />
"Ey İbrahim! Sen allah'ın peygamberi ve arz ahalisi içinde yegane Halilisin, bize Rabbin nezdinde şefaat et! İçinde bulunduğumuz şu hali görmüyor musun?" diyecekler. İbrahim aleyhisselam onlara:<br />
<br />
"Rabbim bugün çok öfkeli. Bundan önce bu kadar öfkelenmemişti, bundan sonra da bu kadar öfkelenmeyecek. (Şefaat etmeye kendimde yüz de bulamıyorum. Çünkü ben) üç kere yalan söyledim!" deyip, bu yalanlarını birer birer sayacak. Sonra sözlerine şöyle devam edecek:<br />
<br />
"Nefsim! Nefsim! Nefsim! Benden başkasına gidin! Musa aleyhisselam'a gidin!" İnsanlar, Hz. Musa aleyhisselam'a gelecekler ve:<br />
<br />
"Ey Musa! Sen Allah'ın peygamberisin. Allah seni, risaletiyle ve hususi kelamıyla insanlardan üstün kıldı. Bize Allah nezdinde şefaatte bulun! İçinde bulunduğumuz hali görmüyor musun?" diyecekler. Hz. Musa da:<br />
<br />
"Bugün Rabbim çok öfkelidir. Daha önce böylesine öfkelenmedi, bundan sonra da böylesine öfkelenmeyecek. (Esasen Rabbim nezdinde şefaate yüzüm de yok. Çünkü) ben, öldürülmesi ile emrolunmadığım bir cana kıydım. (...Bugün ben mağfirete mazhar olursam bu bana yeterlidir.) Nefsim! Nefsim! Nefsim! Benden başkasına gidin! Hz. İsa aleyhisselâm'a gidin!" diyecek. İnsanlar Hz. İsa'ya gelecekler ve:<br />
<br />
"Ey İsa, sen Allah'ın Peygamberisin ve Meryem'e attığı bir kelamısın ve kendinden bir ruhsun. Üstelik sen beşikte iken insanlara konuşmuştun. Rabbin nezdinde bize şefaat et! İçinde bulunduğumuz şu hali görmüyor musun?" diyecekler! Hz. İsa aleyhisselam da:<br />
<br />
"Bugün Rabbim çok öfkeli. Daha önce bu kadar öfkelenmedi, bundan böyle de hiç bu kadar öfkelenmeyecek!" diyecek. -Hz. İsa şahsıyla ilgili bir günah zikretmeksizin- (Bir başka rivayette:) "(Beni, Allah'tan ayrı bir ilah edindiler. Bugün bana mağfiret edilirse bu bana yeter!") Nefsim! Nefsim! Nefsim! Benden başkasına gidin! Muhammed aleyhissalatu vesselam'a gidin!" diyecek. İnsanlar Muhammed aleyhissalâtu vesselâm'a gelecekler, -bir diğer rivayette: "Bana gelirler!" denmiştir- ve:<br />
<br />
"Ey Muhammed! Sen Allah'ın peygamberisin, bütün peygamberlerin sonuncususun. Allah seni geçmiş-gelecek bütün günahlarını mağfiret buyurdu. Bize Rabbin nezdinde şefaatte bulun. Şu içinde bulunduğumuz hali görmüyor musun?" diyecekler. Bunun üzerine ben Arş'ın altına gideceğim. Rabbim için secdeye kapanacağım. Derken Allah, benden önce hiç kimseye açmadığı medh u senâları benim için açacak (Ben onlarla Rabbime medh u senâlarda bulunacağım). Sonra:<br />
<br />
"Ey Muhammed başını kaldır ve iste! (İstediğin) sana verilecek! Şefaat talep et! Şefaatin yerine getirilecek!" denilecek. Ben de başımı kaldıracağım ve: "Ey Rabbim ümmetim! Ey Rabbim ümmetim! Ey Rabbim ümmetim!" diyeceğim. Bunun üzerine:<br />
<br />
"Ey Muhammed! Ümmetinden, üzerinde hesap olmayanları cennet kapılarından sağdaki kapıdan içeri al! Esasen onlar diğer kapılarda da insanlara ortaktırlar!" denilecek."<br />
<br />
Resûlullah sonra şöyle buyurdular:<br />
<br />
"Nefsim kudret elinde olan Zat-ı Zülcelâl'e yemin olsun. Cennet kapısının kanatlarından iki kanadının arasındaki mesâfe Mekke ile Hecer arasındaki veya Mekke ile Busra arasındaki mesafe kadardır."<br />
<br />
Buhari, Enbiya 3, 8, Tefsir, Beni İsrail 5; Müslim, İman 327, (194); Tirmizi, Kıyamet 11, (2436).<br />
<br />
Hz. İbrahim aleyhisselam'ın kıssasıyla ilgili bir rivayette şu ziyade var: (Hz. İbrahim, (insanlar, şefaat etmesi için kendine geldikleri zaman, Allah'a şefaat talebinde bulunmasına mani olan üç günahı olarak yıldızlar hakkında sarfettiği "İşte bu Rabbim" (En'am 76) sözünü, atalarının putları hakkında sarfettiği "Belki de bu (putları kırma) işini onların en büyüğü yapmıştır" (Enbiya 63) sözünü ve bir de: "Ben gerçekten hastayım" (Saffat 89) sözünü zikretti."<br />
<br />
5057 - Yezîd İbnu Süheyb el-Fakîr anlatıyor: "Hâricilerin görüşlerinden biri içime işlemişti, Haccetmek, sonra da (propaganda yapmak üzere) insanların karşısına çıkmak arzusuyla, kalabalık bir grup içerisinde yola çıktık. Medine'ye uğradık. Orada Câbir İbnu Abdillah radıyallahu anh, insanlara hadis rivayet ediyordu. Bir ara cehennemlikleri zikretti. Ben: "Ey Resûlullah'ın arkadaşı! Sen ne konuşuyorsun? Halbuki Allah Teâla Hazretleri: "(Ey Rabbim!) Ateşe kimi atarsan mutlaka onu rezil-rüsvay edersin" (Âl-i İmran 192); "Ateşten her çıkmak isteyişlerinde oraya geri çevrilirler" (Secde 20) buyurmaktadır" dedim. Hz. Câbir:<br />
<br />
"Sen Kur'ân'ı okuyor musun?" dedi. Ben de:<br />
<br />
"Evet!" dedim.<br />
<br />
"Öyleyse onun evvelini oku! Çünkü o, küffar hakkındadır!" dedi ve sonra ilave etti:<br />
<br />
"Sen, Allah'ın Muhammed aleyhissalâtu vesselâm'ı dirilteceği Makam-ı Mahmud'u işittin mi?"<br />
<br />
"Evet!" dedim. Dedi ki:<br />
<br />
"O, Muhammed aleyhissalâtu vesselam'a mahsus mahmûd makamdır. Allah Teâla Hazretleri o makamın hatırına, cehennemden çıkaracaklarını çıkarır!"<br />
<br />
(Hz. Câbir) sonra, Sırat köprüsünün konuluşunu ve üzerinden insanların geçişini tavsif etti. Biz:<br />
<br />
"Bu ihtiyarın, Aleyhissalâtu vesselâm hakkında yalan söyleyeceğini mi zannedersiniz?" dedik ve Hâricilikten rücû ettik. Hayır! Vallahi bizden bir kişiden başka, Hâricilikte kalan olmadı."<br />
<br />
Müslim, İman 320, (191).<br />
<br />
5058 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Kıyamet günü, cehennemliklerin, dünyada en müreffeh olanı getirilerek ateşe bir kere batırılacak. Sonra:<br />
<br />
"Ey ademoğlu denilecek. (Cehennemde) hiç nimet gördün mü? Sana hiç hayır uğradı mı?"<br />
<br />
"Hayır! Ey Rabbim, vallahi hayır!" diyecek. Sonra cennetliklerden dünyüdü en fakir olan getirilecek. O da cennete bir sokulup çıkarılacak ve kendisine:<br />
<br />
"Ey âdemoğlu (cennette) hiç fakirlik gördün mü, hiç sıkıntı çektin mi?" denilecek. O da:<br />
<br />
"Hayır! Vallahi ya Rabbi! Başımdan hiç fakirlik geçmedi, hiçbir sıkıntı çekmedim" diyecek."<br />
<br />
Müslim, Münafıkûn 55, (2807).<br />
<br />
5059 - Yine Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Allah Teâla Hazretleri azabı en hafif olan cehennemliğe:<br />
<br />
"Eğer dünya her şeyiyle senin olsaydı, şu azabdan kurtulmaya bedel, fidye olarak verir miydin?" diye soracak. Adam: "Evet!" diyecek. Rabb Teâla bunun üzerine:<br />
<br />
"Sen daha Hz. Âdem'in sulbünde iken ben senden bundan daha hafifini istemiş: "Bana hiçbir şeyi ortak kılma da seni ateşe sokmayayım, cennete koyayım" demiştim. Sen buna yanaşmadın, şirke girdin" buyuracak."<br />
<br />
Buhari, Rikak 51, 49, Enbiya 1; Müslim, Münafikûn 51, (2805).<br />
<br />
5060 - İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Cennetlikler cennette, cehennemlikler de cehennemde oldukları zaman ölüm getirilir. Cennetle cehennemin arasına konup orada kesilir. Sonra bir münadi nida eder:<br />
<br />
"Ey ehl-i cennet! Artık ebediyet var, ölüm yok! Ey ehl-i nâr! Artık ebediyet var, ölüm yok! Cennetliklerin sürûru bununla daha da artar. Cehennemliklerin de hüznü artar."<br />
<br />
Buhari, Rikâk 50, 51; Müslim, Cennet 43, (2850).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KIYAMET ALAMETLERİ</span></span><br />
<br />
7182 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselam buyurdular ki: "Fırat nehri, altından bir dağı ortaya çıkarmadıkça Kıyamet kopmayacaktır. İnsanlar o altın sebebiyle öldürülecek. Öyle ki on insandan dokuzu öldürülecektir."<br />
<br />
7183 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalatu vesselâm buyurdular ki: "Mal dolup taşmadıkça, fitneler zuhür etmedikçe ve herc (haksız, sebepsiz öldürmeler) artmadıkça Kıyamet kopmayacaktır." Orada bulunanlar: "Herc nedir, ey Allah'ın Resülü?" dediler. Aleyhissalatu vesselam: "Öldürmedir! Öldürmedir! Öldürmedir!" diye üç kere tekrar etti."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KUR'AN VE (DİNLE İLGİLİ) İLİMLERİN YOK OLMASI</span></span><br />
<br />
7184 - Ziyâd İbnu Lebîd radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalatu vesselâm bir şey anlatarak: "İşte bu şey, ilmin gitme anlarında olur" buyurdu. Ben: "Ey Allah'ın Resûlü! Bizler Kur'ân'ı okur olduğumuz, evladlarımıza da okuttuğumuz, evlatlarımız da kendi evlatlarına okutur olacakları halde ilim nasıl gider (kaybolur)?" dedim. Aleyhissalatu vesselâm:<br />
<br />
"Anasız kalasıca Ziyâd! Ben seni, Medine'nin en fakihlerinden biri bilirdim. Şu, (gözümüzün önündeki) yahudi ve hıristiyanlar kitapları olan Tevrat ve İncil'i okudukları halde onların içinde bulunanlarla amel ediyorlar mı? (Demek ki keramet okumada değil, okunanı hayata geçirmekte, yaşamakta ve tatbik etmektedir)" buyurdular."<br />
<br />
7185 - Huzeyfe İbnu'I-Yemân radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
Elbisenin nakşı silinip gittiği gibi İslâm da silinip gidecek. Öyle ki oruç nedir, namaz nedir, hacc nedir, sadaka nedir? bilinemeyecek. Bir gecede AIlah'ın kitabı götürülecek, ondan yeryüzünde hiçbir şey kalmayacak. Çok yaşlı ihtiyar erkek ve kadınlardan birkısım insanlar sağ kalıp: "Biz babalarımıza lâ ilâhe illallah kelimesi üzerine yetiştiğimiz için bu kelimeyi söyleriz" diyecekler."<br />
<br />
Huzeyfe bu hadisi anlatınca orada bulunan Sıla radıyallahu anh kendisine: "O yaşlılar namaz nedir, oruç nedir, hacc nedir, sadaka nedir bilmezken "Lâ ilâhe illallah" kelimesi onlara bir fayda sağlar mı?" dedi. Huzeyfe (bu söze) cevap vermedi. Ama Sıla bu sorusunu üç kere tekrarladı.. Her seferinde Huzeyfe onun sorusuna cevaptan kaçındı. Sonunda üçüncü tekrar üzerine Sıla'ya yönelerek: "Ey Sıla kelime-i tevhid onları (hiç olsun ebedî) cehennemden kurtarır" dedi ve bunu üç kere tekrar etti."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">EMANETİN GİDİŞİ</span></span><br />
<br />
7186 - İbnu Ömer radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Aziz ve celil olan Allah, bir insan helak etmek istedi mi, ondan önce hayayı çeker alır. Hayası bir kere gitti mi sen ona artık herkesin nefretini kazanmış bir kimse olarak rastlarsın. Herkesin nefretini kazanmış olarak rastladığın kimseden emanet çekilip alınır (artık o, güvenilmeyen, kuşkulu kişidir). Kişiden emanet (güven) çekilip alınınca ona artık hep hain ve herkesce hain bilinen biri olarak rastlarsın. Ona hep hain ve hıyanetle bilinen biri olarak rastladın mı, sıra ondan merhametin çekip çıkarılmasına gelmiştir. Ondan rahmetin çıkarıldığı vakit artık ona (Allah'ın rahmetinden) kovulmuş, lânetlenmiş olarak rastlarsın. Ona sen kovulmuş, lânetlenmiş olarak rastlayınca ondan İslâmiyet bağı çözülüp atılır."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KIYAMETİN BÜYÜK ALÂMETLERİ</span></span><br />
<br />
7187 - Hz. Enes İbnu Ma'lik radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselam buyurdular ki: "Şu altı şeyden önce (ahirete bakan) iyi ameller işlemekte acele edin: "Güneşin battığı yerden doğması, Duhân, dâbbetü'l-arz,Deccâl, herbirinize mahsus olan ölüm ve (sizin salih amelinize mani olacak) âmme hizmeti."<br />
<br />
7188 - Ebu Katade radıyallahu anh arılatıyor: "Resülullah aleyhissalatu vesselâm buyurdular ki: "(Kıyametin büyük) alâmetleri ikiyüz (senesin)den sonra gelecektir."<br />
<br />
7189 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalatu vesselâm buyurdular ki: "Ümmetim beş tabakadır: İlk kırk yıl, hayır ve takva ehlidir. Bunu takip edenler yüzyirmi yılına kadardır. Bunlar merhamet sahibi, sıla-i rahme değer veren kimseler olacak. Sonra yüzaltmış yılına kadar olanlar birbirlerine sırt çevirirler, aralarındaki (kardeşlik bağlarını) koparırlar. Sonra da birbirlerini öldürme devri gelir. O devirde kurtuluş isteyin, kurtuluş!"<br />
<br />
Hz. Enes İbnu Mâlik radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Ümmetim beş tabakadır. Her tabaka kırk yıldır. Benim tabakam ve ashabımın tabakası ilim ve iman ehli insanların tabakasıdır. İkinci tabaka kırk ile seksen yılı arasındaki (insanların) tabakasıdır, bunlar hayır ve takva ehli insanlardır..." (Hz. Enes, sonra hadisi yukarıdaki şekilde tamamladı.)"<br />
<br />
7190 - Abdullah İbnu Mes'ud radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Kıyametin kopmasına yakın (bazı insanlar günahları sebebiyle) "mesh"e (hayvan süretine çevrilme), "hasf"e (yere batma) ve "kazf'e (taşlanma azabı) uğrayacaktır."<br />
<br />
7191 - Abdullah İbnu Amr radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Ümmetimde hasf, mesh ve kazf olacaktır."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DABBETU'L-ARZ</span></span><br />
<br />
7192 - Abdullah İbnu Büreyde radıyallahu anhüma babası (Büreyde)'den naklediyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm beni, Mekke'ye yakın badiyedeki bir yere götürdü. Burası kuru bir yerdi, etrafı da kumdu. Resülullah aleyhissalâtu vesselâm: "Dâbbetu'l-arz bu yerden çıkacak" buyurdu. İşaret edilen yerin eni ve boyu birer karıştı."<br />
<br />
İbnu Büreyde dedi ki: "Bundan yıllar sonra haccettim. Babam (o sahanın en ve boy uzunluğunda bir asasını bize gösterdi. Baktım ki, o asa benim bu âsam ile şu ve bu kadardır."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YE'CÜC VE ME'CÜC</span></span><br />
<br />
7193 - Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalatu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Ye'cüc ve Me'cüc (seddi) her gün kazarak nihayet güneşin ışığını görmeye yakın, başlarındaki kişi onlara: "Haydi dönün, kazımıza yarın devam ederiz!" der. Allah Teâla hazretleri, sabah oluncaya kadar seddi eski güçlü haline iade eder. Bu hal onların müddetleri doluncaya kadar devam edecek. Vakit dolup da Allah onları insanların üzerine göndermek istediği zaman, aynı şekilde yine kazacaklar, güneşin ışığını görecekleri gedik açılacağı zaman, başlarındaki "haydi dönün inşaallah yarın kazmaya devam ederiz" diyecek. Onlar da "inşaallah!" diyecekler; ertesi günü gelecekIer. Bu sefer seddi bıraktıkları gibi bulacaklar. Yine kazacaklar, bu sefer insanların üzerine çıkacaklar ve (uğradıkları) suyu içip tüketecekler. İnsanlar, onlara karşı kalelerine çekilecekler. Bu sefer onlar da oklarını göğe atacaklar. Okları, üzeri kanlı olarak geri dönecek. Bunun üzerine Yecüc ve Mecüc: "Biz yeryüzündeki insanları kahrettik ve göktekilere de galebe çaldık" diyecekler. Sonra Allah, onların enselerine musallat olacak deve kurtlarını gönderecek, bunlarla onları öldürecek."<br />
<br />
Resülullah aleyhissalatu vesselam devamla dedi ki: "Nefsim elinde olan Zât-ı Zülcelâl'e yemin olsun ki, yerdeki hayvanlar onların etlerini yemek suretiyle muhakkak ki iyice semirecek ve memeleri sütle dolacaktır."<br />
<br />
7194 - Abdullah İbnu Mes'ud radıyallahu anh anlatıyor: "Mirac gecesinde, Resülullah aleyhissalâtu vesselam Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. İsa ile karşılaştı. Kıyameti aralarında müzakere ettiler. Önce Hz. İbrahim aleyhisselâm'dan başlayıp ona Kıyametten sordular. Onun Kıyamet hakkında herhangi bir bilgisi yoktu. Sonra Hz. Musa aleyhisselam'a sordular. Kıyamet hakkında onun da bir bilgisi yoktu. Söz Hz. İsa aleyhisselâm'a geldi. O: "Kıyametin kopmasına yakın şeyler (alametler) hakkında bana bilgi verildi. Ama Kıyametin kopma (vaktini) Allah'tan başka hiç kimse bilemez" dedi. Sonra (Kıyametin alâmetlerin en biri olarak) Deccal'in çıkmasını anlattı. Şunları söyledi: "Sonra ben inip onu öldüreceğim ve bundan sonra halk memleketlerine dönecek. Bu defa onların karşısına Ye'cüc ve Me'cüc çıkacak ve her tepeden hızla hücum edeceklerdir. Onlar giderken rastladıkları her suyu içip tüketecekler ve uğrayacakları her şeyi bozup alt-üst edecekler. Bunun üzerine halk feryat ederek Allah'tan yardım dileyecek. Ben de Ye'cüc ve Me'cüc'ü öldürmesi için Allah'a dua edeceğim. (Duâm kabul görecek) ve yer onların (leşlerinin) kokusu ile çok pis kokacak. Ben yine Allah'a dua edeceğim! Allah da bir su gönderecek ve o su, onları taşıyıp denize atacaktır. Daha sonra dağlar ufaltılıp dağıtılacak ve yer, derinin yarılıp genişletildiği gibi yayılıp genişletilecek.<br />
<br />
İşte söylenen bu hal vuküa gelince, insanlara yakınlığı itibariyle Kıyametin, ev halkı ne zaman doğumu ile aniden karşılaşacaklarını bilmedikleri hamile kadın gibi olacağı bana bildirildi."<br />
<br />
Râvi el-Avvam demiştir ki: "Bunun tasdiki Kitabullah'da bulunmuştur (Meâlen): "Nihayet, Ye'cüc ile Me'cüc'ün önündeki sed açıldığında, her tepeden saldırmağa başlarlar" (Enbiya 96).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MEHDİ'NİN ÇIKMASI</span></span><br />
<br />
7195 - İbnu Mes'ud radıyallahu anh anlatıyor: "Biz, Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın yanında iken Beni Hâşim'den bir grub genç geldi. Resülullah aleyhissalâtu vesselâm onları görünce, gözleri yaşla doldu ve rengi değişti. Ben: "(Ey Allah'ın Resülü!) Şimdiye kadar, mübarek yüzünüzde hoşumuza gitmeyen bir manzara hiç görmemiştik, (şimdi ne oldu da bizi üzen bir ifade ile karşılaşıyoruz?)" dedim. Şu cevabı verdiler:<br />
<br />
"Biz öyle bir Ehl-i Beytiz ki, Allah bizim için dünyaya mukabil ahireti tercih etmiştir. Benim Ehl-i Beytim benden sonra bela, kaçırılma ve sürgüne maruz kalacak. Nihayet, meşrık (doğu) tarafından beraberlerinde siyah bayraklar olan bir kavim gelecek. Bunlar hayır (saltanat) isteyecekler, fakat istekleri yerine getirilmeyecek. Bunun üzerine onlar savaşacak. Allah onlara yardım edecek. Bundan sonra istedikleri (hükümdarlık) kendilerine verilecek. Ne var ki, onlar bunu kabul etmeyip emirliği Ehl-i Beytim'den bir adama tevdi edecekler. Bu (Emîr) de, insanlar yeryüzünü daha önce zulüm ile doldurdukları gibi, yeryüzünü adaletle dolduracaktır. Artık sizden kim o güne yetişirse kar üstünde emeklemek suretiyle de olsa onlara varsın (katılsın)" buyurdu."<br />
<br />
7196 - Sevbân radıyallahu anh anlatıyor: "Reslülullah aleyhissalatu vesselâm buyurdular ki: "Sizin hazinenizin yanında üç kişi kavga edecek: Üçü de bir halifenin evladıdır. (Halifelik) bunların hiçbirine nasip olmayacaktır. Sonra meşrık (doğu) cihetinden siyah bayraklar (taşıyan bir ordu) zuhur edecek, hiçbir kavmin öldürmediği şekilde sizi öldürecek."<br />
<br />
Ravi der ki: "Sonra (Aleyhissalâtu vesselam) ezberde tutamadığım bir şey daha söyledi. Son olarak da: "Onları görünce onlara derhal biat edin, kar üzerinde emekleyerek de olsa!" buyurdular. Çünkü o, Allah'ın halifesidir, Mehdidir."<br />
<br />
7197 - Hz. Ali anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Mehdi bizden, ehl-i Beyt'imizdendir. Allah onu bir gecede ıslah eder (yani tevbesini kabul eder, hizmetini yapacak hale getirir. Doğruyu ilham eder ve muvaffak kılar)".<br />
<br />
7198 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalatu vesselâm buyurdular ki: "Biz Abdulmuttalib'in oğullarıyız. Cennet ehlinin efendileriyiz: Ben, Hamza, Ali, Cafer, Hasan, Hüseyin ve Mehdi."<br />
<br />
7199 - Abdullah İbnu'l Haris İbni Cez'iz-Zübeydi radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm (bir gün): "Doğudan birtakım insanlar çıkacak ve Mehdi için zemin hazırlayacak" buyurdular. O Mehdi'nin hakimiyetini kastediyor."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MEZAHİM (ŞİDDETLİ SAVAŞLAR)</span></span><br />
<br />
7200 - Zî Muhmer radıyallahu anh'a müslümanların Rumlarla yapacağı savaş sorulunca, Resülullah'tan şu hadisi nakletmiştir: "Rumlar sizlerle emin bir sulh antlaşması yapacaklar. Sonra, siz ve onlar (başka) bir düşmanla savaşacaksınız ve zafer kazanıp ganimet mallarını alıp (savaştan) salimen galip çıkacaksınız. Sonra savaş yerinden ayrılıp tepeleri bulunan bir çayırlıkta mola vereceksiniz. Orada haç ehlinden (hıristiyanlardan) bir adam haçı havaya kaldırarak: "Haç galip oldu" diyecek, müslümanlardan bir adam kızarak kalkıp (adamın elindeki) haçı kırıp ezecektir. İşte o zaman Rumlar sulh antlaşmasını bozarak şiddetli bir savaş için toplanacaklar."<br />
<br />
İbnu Mâce, bu hadisin, kendisine bir başka vecihten de ulaştığını, hadisin o vechinde şu ziyadenin olduğunu belirtir: "(Rumlar) şiddetli bir savaş için toplanacaklar. O zaman onlar seksen sancak altında oldukları halde gelirler ve her sancakta onikibin asker vardır."<br />
<br />
7201 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Şiddetli savaşlar vuküa geldiği zaman Allah mevaliden (Arap olmayan müslümanlar) öyle bir ordu gönderecek ki atlarının cinsi yönünden Arapların en kıymetlisi ve silah yönünden onların en iyisi olup Allah, İslâm dinini onlarla te'yid (takviye) edecektir."<br />
<br />
7202 - Amr İbnu Avf radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalatu vesselâm buyurdular ki: "Müslümanların silahlarını koydukları yerin en yakını Bevlâ'da olmadıkça kıyamet kopmaz."<br />
<br />
Aleyhissalâtu vesselâm sonra: "Ey Ali, ey Ali, ey Ali!" diye nida etti. (Hz. Ali)<br />
<br />
"Annem babam sana kurban olsun, (buyurun ey Allah'ın Resülü!)" dedi.<br />
<br />
Aleyhissalâtu vesselâm: "Muhakkak ki, sizler Benî Esfar'la (Rumlarla) savaşacaksınız. Sizden sonra gelecek müslümanlar da onlarla savaşacaklar. Nihayet Allah yolunda hiçbir kınayanın kınamasından korkmayan seçkin müslümanlar olan Hicaz halkı onlarla savaşa çıkacaklar. Konstantin'i tesbih ve tekbirlerle fethedecekler. Onlar daha önce benzerini elde etmedikleri ganimetler elde edecekler. Öyle ki (dirhem ve dinarları sayıyla değil, kalkanla ölçerek taksim edecekler. Bu sırada biri gelip şöyle diyecek: "Memleketinizde mesih çıktı: "Bilesiniz bu haber yalandır. Artık o haberi tutan (inanan) da pişmandır, terkeden (inanmayan) da pişmandır."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TÜRKLERLE SAVAŞ</span></span><br />
<br />
7203 - Ebu Sa'id radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Sizler, gözleri küçük, yüzleri geniş-yuvarlak bir kavimle savaşmadıkça Kıyamet kopmayacaktır. Onların gözleri çekirge gözleri gibi olup yüzleri de kat kat deri ile kaplanmış kalkanlar gibidir. Kıl ayakkabılar giyerler, deriden mamul kalkanlar edinirler ve atlarını hurma ağaçlarına bağlarlar."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KIYAMET GÜNÜ ALLAH'IN RAHMETİ</span></span><br />
<br />
7286 - Ebu Sa'îd radıyallahu anh anlatıyor: "Resulullah aleyhissalâtu vesselam buyurdular ki:<br />
<br />
"Aziz ve celil olan Allah semâvat ve arzı yarattığı gün, yüz rahmet yaratmıştır. Bunlardan birini arza indirmiştir. İşte bunun sayesinde bir anne çocuğuna karşı şefkat duyar, hayvanlar, kuşlar birbirlerine şefkat duyarlar. Allah geri kalan doksandokuz rahmeti, Kıyamet günü için (kendine) saklamıştır. Kıyamet gününde onları bu rahmetle yüze tamamlayacak."<br />
<br />
7287 - İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: "Gazvelerinin birinde Resulullah aleyhissalatu vesselâm'la beraberdik. Derken bir kavme uğradı. "Siz kimsiniz?" diye sordu.<br />
<br />
"Bizler müslümanlarız!" dediler. Bir kadın tandırına yakacak atmakla meşguldü ve yanında bir oğlu vardı. Tandırın alevi yükselince kadın çouğu uzaklaştırdı. Sonra kadın, Resülullah aleyhissalâtu vesselam'ın yanına geldi ve: "Sen Allah Resulüsün öyle mi ?"dedi. Aleyhissalâtu vesselam: "Evet!" deyince, "Annem ve babam sana feda olsun! Allah Erhamü'r-Rahimin (yani merhametli olanların en merhametlisi) değil mi?" dedi. Kadın, "Evet!" cevabını alınca bu sefer: "Allah'ın kullarına olan rahmeti, annenin yavrusuna olan merhametinden daha fazla değil mi?" diye sordu. Aleyhissalâtu vesselâm yine: "Elbette!" buyurdu. Kadın: "Anne çocuğunu asla ateşe atmaz! (daha merhametli olan Allah kullarını nasıl cehenneme atar?)" dedi. Bunun üzerine Aleyhissalatu vesselâm ağlayarak başını eğdi. Sonra başını kadına doğru kaldırarak: "Şüphesiz Allah, hak yoldan sapıp O'na itaat etmeye tenezzül etrneyen ve tevhid kelimesini söylemekten imtina eden azgın kulundan başka kullarına azab vermeyecektir" buyurdu."<br />
<br />
7288 - Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resulullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Ateşe sadece şakî olanlar girecektir." Ashab: "Ey Allah'ın Resulü! Şaki kimdir?" diye sordu. Aleyhissalâtu vesselam: "Allah için hiçbir ibadette bulunmayıp, hiçbir günahı terketmeyen kimsedir" diye cevap verdi."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KEVSER HAVZI</span></span><br />
<br />
7289 - Ebu Sa'î'di'I-Hudri radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Benim bir havuzum var. Genişliği Ka'be'den Beytu'l-Makdis'e kadar uzanır. Suyu süt misali bembeyaz. Yıldızlar adedince susakları var. Şurası muhakkak ki, Kıyamet günü ben, peygamberler arasında ümmeti sayıca en çok olan kimseyim."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ŞEFAAT</span></span><br />
<br />
7290 - Ebu Musa el-Eş'ari radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselam buyurdular ki: "Ben, ümmetimin yarısının cennete girmesi ile şefaat (sahibi olmam) arasında muhayyer bırakıldım. Ben şefaati tercih ettim. Çünkü şefaat, daha şümullü ve ümmetimin (toptan kurtuluşuna) daha yeterlidir. Şefaati siz müttakilere mahsus mu biliyorsunuz? Hayır! O muttakiler değil günahkârlar, hatalılar ve pis işlere karışan (müslüman)lar içindir."</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ahirzaman ve Kıyamet ile ilgili Kütübü Sitte Hadisleri</span></span><br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HZ. İSA VE MEHDİ</span></span><br />
<br />
4968 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Nefsim kudret elinde olan Zât-ı Zülcelâl'e yemin ederim! Meryem oğlu İsâ'nın, aranıza (bu şeriatle hükmedecek) adâletli bir hâkim olarak ineceği, istavrozları kırıp, hınzırları öldüreceği, cizyeyi (Ehl-i Kitap'tan) kaldıracağı vakit yakındır. O zaman, mal öylesine artar ki, kimse onu kabul etmez; tek bir secde, dünya ve içindekilerin tamamından daha hayırlı olur."<br />
<br />
Sonra Ebu Hureyre der ki: "Dilerseniz şu ayeti okuyun. (Mealen): "Kitap ehlinden hiçbir kimse yoktur ki, ölümünden önce onun (İsa'nın) hak peygamber olduğuna iman etmesin. Kıyamet gününde ise İsâ onlar aleyhine şâhitlik edecektir" (Nisa 159).<br />
<br />
Buhari, Büyû' 102, Mezalim 31, Enbiya 49; Müslim, İman 242, (155); Ebu Dâvud, Melâhim<br />
<br />
14, (4324); Tirmizi, Fiten 54, (2234).<br />
<br />
4969 - Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Ümmetimden bir grup, hak için muzaffer şekilde mücadeleye Kıyamet gününe kadar devam edecektir. O zaman İsa İbnu Meryem de iner. Bu müslümanların reisi: "Gel bize namaz kıldır!" der. Fakat Hz. İsa aleyhisselam: "Hayır! der, Allah'ın bu ümmete bir ikramı olarak siz birbirinize emirsiniz!"<br />
<br />
Müslim, İman 247.<br />
<br />
4970 - İbnu Mes'ûd radıyallahhu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Dünyanın tek günlük ömrü bile kalmış olsa Allah, o günü uzatıp, benden bir kimseyi o günde gönderecek."<br />
<br />
İbnu Mes'ûd: "Resûlullah yahut da şöyle buyurmuştu der: "...Ehl-i beytimden birini, ki bu zatın ismi benim ismime uyar, babasının ismi de babamın ismine uyar. Bu zat, yeryüzünü, -eskiden cevr ve zulümle dolu olmasının aksine- adalet ve hakkâniyetle doldurur."<br />
<br />
Ebu Davud, Mehdi 1, (4282); Tirmizi, Fiten 52, (2231, 2232).<br />
<br />
4971 - Ümmü Seleme radıyallahu anhâ anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Mehdi benim zürriyetimden, kızım Fâtıma'nın evladlarındandır."<br />
<br />
Ebu Davud, Mehdi 1, (4284).<br />
<br />
4972 - Ebu İshâk anlatıyor: "Hz. Ali radıyallahu anh, oğlu Hasan radıyallahu anh'a baktı ve: "Bu oğlum, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın tesmiye buyurduğu üzere Seyyid'dir. Bunun sulbünden peygamberinizin adını taşıyan biri çıkacak. Ahlakı yönüyle peygamberinize benzeyecek; yaratılışı yönüyle ona benzemeyecek" dedi ve sonra da yeryüzünü adaletle dolduracağına dair gelen kıssayı anlattı."<br />
<br />
Ebu Davud, Mehdi 1, (4290).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DECCAL</span></span><br />
<br />
4973 - Şâbi'nin, Fatıma Bintu Kays radıyallahu anhâ'dan nakline göre Fatıma şöyle anlatmıştır: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Temimu'd-Dâri hıristiyan bir kimse idi. Gelip biat etti ve müslüman oldu. O, benim Mesih Deccâl'den anlattığıma uygun olan bir rivayette bulundu. Bana anlattığına göre, Temim, bir gemiye binip denize açılmıştır. Yanında Lahm ve Cüzâm kabilelerinden otuz kişi vardı. (Hava şartları iyi olmadığı için) onlarla denizin dalgaları bir ay kadar oynadı. Sonunda güneşin battığı esnada denizde bir adaya yanaştılar. Geminin kayıklarına binerek adaya çıktılar. Derken karşılarına çok tüylü kıllı bir hayvan çıktı. Bunlar, tüylerinin çokluğundan hayvanın baş tarafı neresi, arka tarafı neresi anlayamadılar. (Şaşkın şaşkın:)<br />
<br />
"Sen necisin, neyin nesisin?" dediler. O cevap verdi:<br />
<br />
"Ben cessâseyim!"<br />
<br />
"Cessase nedir?" denildi.<br />
<br />
"Ey cemaat! Şu mannastıra kadar gelin! İçinde bir adam var, o sizin haberinize müştaktır!" dedi. O, böylece bir adamdan söz edince, biz onun bir şeytan olmasından korktuk. Hemen koşarak manastıra girdik. İçeride bir adam vardı; hilkatçe gördüklerimizin en irisiydi ve elleri boynuna, dizlerinden topuklarına demirle sıkı şekilde bağlanmıştı.<br />
<br />
"Vah sana! Kimsin sen?" dedik.<br />
<br />
"Benim haberimi alabilmişsiniz. Şimdi siz kimsiniz, bana söyleyin!" dedi. Arkadaşlarım:<br />
<br />
"Biz bir grup Arabız. Bir gemideydik, denizin coşkun bir anına rastladık. Dalgalar bizi bir ay oynatıp oyaladı. Sonra şu adaya yaklaştık, sandallara binip adaya çıktık. Tüylü ve çok kıllı bir hayvanla karşılaştık. Tüyünün çokluğundan başı ne taraf, arkası ne taraf anlayamadık. "Vah sana, nesin sen" dedik.<br />
<br />
"Ben cessâseyim!" dedi. Biz: "Cessase de ne?" dedik.<br />
<br />
"Manastırdaki şu adama gelin, o sizin haberinize pek müştaktır!" dedi. Biz de koşarak sana geldik. Biz onun bir şeytan olmadığından emin olmadığımız için korktuk" dedik. Adam:<br />
<br />
"Bana Beysân hurmalığından haber verin!" dedi. Biz:<br />
<br />
"Onun neyinden haber soruyorsun?" dedik.<br />
<br />
"Ben onun ağacından soruyorum, meyve veriyor mu?" dedi.<br />
<br />
"Evet!" dedik.<br />
<br />
"Öyleyse meyve vermeme zamanı yakındır!" dedi.<br />
<br />
"Bana Taberiye gölünden haber verin!" dedi.<br />
<br />
"Onun nesinden haber istiyorsun?" dedik.<br />
<br />
"Onun suyunun çekilmesi yakındır!" dedi.<br />
<br />
"Bana Zuğer gözesinden haber verin!" dedi.<br />
<br />
"Sen onun neyinden haber istiyorsun?" dedik.<br />
<br />
"Gözede su var mıdır? Orada su var mıdır?" dedi.<br />
<br />
"Evet, onun çok suyu vardır! Sahipleri onun suyu ile ziraat yapıyorlar!" dedik.<br />
<br />
"Ümmilerin peygamberinden bana haber verin? O ne yaptı?" dedi.<br />
<br />
"O Mekke'den çıkıp Yesrib'e (Medine'ye) yerleşti" dedik.<br />
<br />
"Araplar O'nunla mukâtele etti mi?" dedi. Biz:<br />
<br />
"Evet!" dedik.<br />
<br />
"Onlara karşı ne yaptı?" dedi. Biz de, (onu ezmek için) peşine düşen Araplara galebe çaldığını, Arapların kendisine itaat ettiklerini haber verdik. (O da bize:)<br />
<br />
"Bu, onların itaat etmeleri, kendileri için daha hayırlıdır. Ben şimdi size kendimi tanıtayım: Ben Mesih Deccâl'im. Çıkış için bana izin verilme zamanı yakındır. O zaman çıkıp yeryüzünde dolaşacağım. Kırk gün içinde uğramadığım karye (köy) kalmayacak. Mekke ile Taybe (Medine) hariç. Bu iki şehir bana haramdır. Onlardan birine her ne vakit girmek istersem, elinde yalın kılıç bir melek beni karşılar, benim oraya girmeme mani olur. Onların her bir geçidinde bir melek vardır, onları korur!" dedi." Sonra Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm çubuğuyla minbere dürterek:<br />
<br />
"Bu Taybe'dir! Bu Taybe'dir! Bu Taybe'dir! Ben bunu size anlattım değil mi?" buyurdular. Halk da: "Evet!" diye karşılık verdi. bunun üzerine Aleyhissalâtu vesselâm:<br />
<br />
"Temimi'd-Dâri'nin rivayetinin benim size ondan (Mesih Deccâl'dan) Mekke ve Medine'den anlattığıma muvafık düşmesi hoşuma gitti. Bilesiniz O Şam denizinde veya Yemen denizindedir. Hayır doğu tarafındandır. Evet o doğu tarafından zuhur edecektir. O doğu tarafından zuhur edecektir!" buyurdu ve eliyle doğu tarafına işaret etti."<br />
<br />
Müslim, Fiten 119, (2942); Ebu Davud, Melahim 15, (4325, 4326); Tirmizi, Fiten 66, (2254).<br />
<br />
4974 - Ebu Sa'idi'l-Hudri radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bize Deccal üzerine uzun bir hadis rivayet etti. Bize anlattıkları meyanında şöyle de demişti:<br />
<br />
"Deccal, Medine geçitlerine girmesi kendisine haram kılınmış olarak çıkacak. Derken (Medine civarındaki) bazı ekimsiz yerlere kadar gelir. O gün insanların en hayırlısı olan -veya en hayırlılarından- bir kimse onun karşısına çıkar ve:<br />
<br />
"Sen Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın bize haber verdiği Deccâl'sin!" der. Deccâl de (kendi adamlarına):<br />
<br />
"Ben şunu öldürüp sonra da diriltsem ne dersiniz? Bu işte bir şüpheye düşer misiniz?" der. Oradakiler:<br />
<br />
"Hayır!" derler. Deccal onu öldürür ve sonra diriltir. Diriltildiği zaman adam:<br />
<br />
"Allah'a yemin olsun. Senin hakkında hiçbir vakit bugünkünden daha basiretli olmamıştım!" der. Deccal onu tekrar öldüreyim mi di(yerek öldürmek isteye)cek, fakat musallat edilmeyecek."<br />
<br />
Buhari, Fiten 27, Fedailu'l-Medine9; Müslim, Fiten 112, (2938).<br />
<br />
4975 - Hz. Huzeyfe radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Deccal çıktığı vakit beraberinde su ve ateş vardır. Ancak halkın ateş olarak gördüğü tatlı sudur; halkın su olarak gördüğü ise yakıcı bir ateştir. Sizden kim o güne ererse, halkın ateş olarak gördüğüne düş(meyi kabul et)sin. Çünkü o, tatlı soğuk sudur."<br />
<br />
Buhari, Fiten 26, Enbiya 50; Müslim, Fiten 105, (2935); Ebu Davud, Melâhim 14, (4315),<br />
<br />
4976 - Ebu Saidi'l-Hudri radıyallahu anh'ın anlattığına göre, Aleyhissalâtu vesselâm'a Deccâl'den sormuştur. Aleyhissalatu vesselam da şu cevabı vermiştir:<br />
<br />
"O (Deccâl) çıktığı gün (aynen bir insan gibidir) yemek yer. Ben size, onun hakkında, benden önceki peygamberlerden hiçbirinin kendi ümmetine anlatmadığı hususları anlatacağım: Onun sağ gözü meshedilmiştir (görmez), pertlektir, göz hadakası yoktur, sanki hadakası çevrim içinde bir balgam gibidir. Sol gözü de inciden bir yıldız gibidir. Onun beraberinde sanki cennet ve ateşin birer misli vardır. Ancak hakikatta ateşi cennet, suyu da ateştir. Haberiniz olsun! Onun yanında iki kişi vardır; köy halkını inzar ederler. Bu ikisi köyden çıkınca Deccal'in ashabından ilki oraya girer."<br />
<br />
Rezin tahric etmiştir. Hadisin kaynağı yok ise de, hadiste yer alan mefhumların şahidleri Sahiheyn ve diğer kaynaklarda çoğunluk itibariyle gelmiştir.<br />
<br />
4977 - İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm Veda haccı sırasında (bir ara): "Halk susup dinlesin!" buyurdular. Sonra Allah'a hamd ve senâda bulunup, arkadan Mesih ve Deccal'den uzunu uzun söz ettiler ve buyurdular ki:<br />
<br />
"Allah'ın gönderdiği her peygamber, ümmetini onunla inzar etti. Nuh aleyhisselam ümmetini onunla inzar etti, ondan sonra gelen peygamberler de. O, sizin aranızda çıkacak. Onun hali sizden gizli kalmayacak. Rabbinizin tek gözlü olmadığı size kapalı değildir. O ise sağ gözü kör birisidir. Onun gözü, sanki (salkımdan) dışa fırlamış bir üzüm dânesi gibidir. (İki gözünün arasında ke-fe-re yani kâfir yazılmış olacaktır. Bunu her müslüman okuyacaktır)."<br />
<br />
Buhari, Fiten 27; Müslim, Fiten 100-103, (169)-(2933).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İBNU SAYYÂD</span></span><br />
<br />
4978 - Muhammed İbnu'l-Münkedir anlatıyor: "Câbir İbnu Abdillah radıyallahu anhüma, İbnu Sayyâd'ın Deccal olduğu hususunda yemin ederdi. Ben:<br />
<br />
"Sen Allah'a yeni de ediyorsun ha!" dedim. Bana şu cevabı verdi:<br />
<br />
"(Nasıl etmeyeyim?) Ömer İbnu'l-Hattâb radıyallahu anh'a, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın yanında İbnu Sayyâd'ın Deccal olduğu hususunda yemin ettiğini işittim. Buna rağmen aleyhissalâtu vesselâm kendisini reddetmemişti."<br />
<br />
Buhari, İ'tisam 23; Müslim, Fiten 94, (4929), Ebu Dâvud, Melahim 16, (4331).<br />
<br />
4979 - İbnu Ömer radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Ömer İbnu'l-Hattab radıyallahu anh, ashabtan bir grup içerisinde Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'la birlikte İbnu Sayyâd'a doğru gittiler, Onu, Beni Megâle şatosunun yanında çocuklarla oynar buldular. O sıralarda bülûğa yaklaşmış durumdaydı. İbnu Sayyâd, Aleyhissalâtu vesselam, eliyle sırtına vuruncaya kadar (onların geldiğini) hissetmedi. Aleyhissalatu vesselam, omuzuna vurup:<br />
<br />
"Benim Allah'ın Resûlü olduğuma şehâdet ediyor musun?" diye sordu. İbnu Sayyad ona bakıp:<br />
<br />
"Şehadet ederim ki, sen ümmilerin peygamberisin!" dedi. İbnu Sayyad da Resulullah'a:<br />
<br />
"Sen, benim Allah'ın Resulü olduğuma şehadet eder misin?" dedi. Aleyhissalatu vesselam onu reddetti ve:<br />
<br />
"Ben Allah'a ve O'nun resullerine iman ettim!" buyurdu ve sonra sordu:<br />
<br />
"Pekiyi, ne görüyorsun?"<br />
<br />
"Bana bir doğru sözlü (sadık), bir de yalancı (kâzib) gelmektedir" diye cevap verdi. Bunun üzerine Aleyhissalatu vesselam:<br />
<br />
"Sana bu iş karıştırıldı! (Sıdkı kizb; kizbi sıdk ile karıştırıyorsun)" buyurdular. Sonra da Aleyhissalatu vesselam ona:<br />
<br />
"Ben senin için (içimde) bir şey sakladım (bil bakalım!) dedi. İbnu Sayyad:<br />
<br />
"O dumandır!" diye cevap verdi. Aleyhissalatu vesselam:<br />
<br />
"Sus, sen kendi kadrini hiçbir vakit aşamayacaksın!" buyurdular. bunun üzerine Hz. Ömer radıyallahu anh:<br />
<br />
"Ey Allah'ın Resulü! Bana müsaade buyurun şunun boynunu vurayım!" dedi. Aleyhissalatu vesselam da:<br />
<br />
"Eğer (Deccal) bu ise, sen ona musallat edilecek değilsin, eğer bu Deccal değilse onu öldürmekte sana bir hayır yok!" buyurdular."<br />
<br />
Buhari, Cenaiz 80, Şehadat 3, Cihad 178, Edeb 97; Müslim, Fiten 85, 95, (2924, 2930); Ebu Davud, Melahim 16, (4329); Tirmizi, Fiten 63, (2250), 56, (2236).<br />
<br />
Tirmizi, "Ben senin için (içimde) bir şey sakladım (bil bakalım!)" sözünden sonra şu ibareyi ilave etti: "Onun için (içinde) "O halde semanın apaşikâr bir duman getireceği günü gözetle (Habibim)" (Duhan 10) ayetini gizlemişti."<br />
<br />
4980 - Hz. Cabir radıyallahu anh anlatıyor: "İbnu Sayyad, Harre savaşı sırasında kaybedildi."<br />
<br />
Ebu Davud, Melahim 16, (4332).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KIYAMET ÖNCESİ FİTNELER</span></span><br />
<br />
4981 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Ayakkabıları kıldan bir kavimle savaşmadıkça Kıyamet kopmaz. Siz, yüzleri kılıflı kalkanlar gibi, gözleri küçük, burunları yassı olan bir kavmle savaşmadıkça Kıyamet kopmaz."<br />
<br />
Buhari, Cihad 95, 96, Menakıb 25; Müslim, Fiten 62, (2912); Ebu Davud, Melahim 9, (4303, 4304); Tirmizi, Fiten 40, (2216); Nesai, Cihad 42, (6, 45).<br />
<br />
4982 - Yine Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "rumlar, A'mak ve Dâbık nam mahallere inmedikçe Kıyamet kopmaz. Onlara karşı Medine'den bir ordu çıkar. Bunlar o gün Arz ehlinin en hayırlılarıdır. Bu ordunun askerleri savaşmak üzere saf saf düzen alınca, rumlar:<br />
<br />
"Bizden esir edilenlerle aramızdan çekilin de onları öldürelim!" derler. Müslümanlar da:<br />
<br />
"Hayır" Vallahi sizinle, kardeşlerimizin arasından çekilmeyiz" derler. Bunun üzerine (müslümanlar) onlarla harb eder. bunlardan üçte biri inhizama uğrar. Allah ebediyen bunların tevbesini kabul etmez. Üçte biri katledilir, bunlar Allah indinde şehitlerin en faziletlileridir. Üçte biri de muzaffer olur. Bunlar ebediyen fitneye düşmezler. Bunlar İstanbul'u da fethederler. (Fetihten sonra) bunlar, kılıçlarını zeytin ağacına asmış ganimet taksim ederken, şeytan aralarında şöyle bir nida atar:<br />
<br />
"Mesih Deccal, ailelerinizde sizin yerinizi aldı!"<br />
<br />
Bunun üzerine, çıkarlar. Ancak bu haber bâtıldır. Şam'a geldiklerinde (Deccal) çıkar. Bunlar savaş için hazırlık yapıp safları tanzim ederken, namaz için ikamet okunur. Derken İsa İbnu Meryem iner ve onlara gitmek ister. Allah'ın düşmanı, Hz. İsa'yı görünce, tıpkı tuzun suda erimesi gibi, erir de erir. Eğer bırakacak olsa, (kendi kendine) helak oluncaya kadar eriyecekti. Ancak Allah onu kudret eliyle öldürür; öyle ki onlara, harbesindeki kanını gösterir."<br />
<br />
Müslim, Fiten 34, (2897).<br />
<br />
4983 - Yine Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (bir gün):<br />
<br />
"Bir tarafı karada bir tarafı da denizde olan bir şehir işittiniz mi?" diye sordular. Oradakiler: "Evet!" deyince, şöyle buyurdular:<br />
<br />
"İshakoğullarından yetmişbin kişi bu şehre sefer tertiplemedikçe Kıyamet kopmaz. Askerler şehre gelince konaklarlar. Ancak silahla savaşmazlar, tek bir ok dahi atmazlar. "Lâilâhe illallahu vallahu ekber!" derler. Bunun üzerine şehrin kara tarafı düşer. Sonra askerler ikinci kere, "Lâilâhe illallahu vallahu ekber!" derler, şehrin diğer tarafı da düşer. Sonra tekrar "Lâilahe illalllahu vallahu ekber!" derler. Bu sefer onlara (kapılar) açılır. Oradan şehre girerler ve şehrin ganimetini toplarlar. Ganimetleri aralarında taksim ederlerken, yanlarına bir münâdi gelip: "Deccal çıktı!" diye bağırır. Askerler her şeyi bırakıp geri dönerler."<br />
<br />
Müslim, Fiten 78, (2920).<br />
<br />
4984 - İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Yahudilerle savaşacak ve onları öldüreceksiniz. Öyle ki taş dahi: "Ey müslüman! işte yahudi, arkamda (saklandı), gel, öldür onu!" diyecek."<br />
<br />
Buhari, Cihad 94, Menakıb 25; Müslim, Fiten 79, (2921); Tirmizi, Fiten 56, (2237).<br />
<br />
4985 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Müslümanlardan iki grup aralarında savaşmadıkça Kıyamet kopmaz. Bunlar aralarında büyük bir savaş yaparlar, fakat dâvaları birdir."<br />
<br />
Buhari, Fiten 24, Menakıb 25, İstitabe 8; Müslim, İman 248, (157), Fiten 17, (157).<br />
<br />
4986 - Hz. Huzeyfe radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Nefsim yed-i kudretinde olan Zât-ı Zülcelâl'e yemin olsun! İmamınızı öldürmedikçe, kılıçlarınızı birbirinize kullanmadıkça, dünyanıza şerirleriniz varis olmadıkça Kıyamet kopmaz."<br />
<br />
Tirmizi, Fiten 9, (2171).<br />
<br />
4987 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm: "Herc artmadıkça Kıyamet kopmaz!" buyurmuşlardı. (Yanındakiler:)<br />
<br />
"Herc nedir ey Allah'ın Resûlü?" diye sordular.<br />
<br />
"Öldürmek! Öldürmek!" buyurdular."<br />
<br />
Müslim, Fiten 18, (157).<br />
<br />
4988 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Kıyamet kopmazdan önce gece karanlığının parçaları gibi fitneler olacak. (O vakit) kişi mü'min olarak sabaha erer de kâfir olarak akşama kavuşur. Mü'min olarak akşama erer, kâfir olarak sabaha kavuşur. Birçok kimseler azıcık bir dünyalık mukabilinde dinlerini satarlar."<br />
<br />
Tirmizi, Fiten 30, (2196).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">RESÛLULLAH'TAN SONRA KIYAMET YAKINDIR</span></span><br />
<br />
4989 - Sehl İbnu Sa'd radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm:<br />
<br />
"Ben Kıyamet şöyle yakın olduğu halde gönderildim!" buyurdular ve şehadet parmağıyla orta parmağını yanyana gösterdiler."<br />
<br />
Buhari, Rikâk 39, Tefsir, Nâzi'at 1, Talâk 25; Müslim, Fiten 132, (2950).<br />
<br />
4990 - Müstevrid İbnu Şeddâd el-Fihrî radıyallahu anh anlatıyor:<br />
<br />
"Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm: "Ben Kıyamet'in kopacağı aynı saatte gönderildim. Ancak, şunun şunu geçmesi gibi ben Kıyamet saatini geçip biraz evvel geldim!" buyurdular ve orta parmağı ile şehadet parmağını gösterdiler."<br />
<br />
Tirmizi, Fiten 39, (2214).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KIYAMETTEN ÖNCE BİR ATEŞİN ÇIKMASI</span></span><br />
<br />
4991 - Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Hicaz bölgesinden bir ateş çıkmadıkça Kıyamet kopmaz. Bu ateş Busra'daki develerin boyunlarını aydınlatacaktır."<br />
<br />
Buhari, Fiten 24; Müslim, Fiten 42, (2902).<br />
<br />
4992 - İbnu Ömer radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm:<br />
<br />
"Kıyametten önce, Hadramevt'ten -veya Hadramevt denizinden- bir ateş çıkacak, insanları toplayacak" buyurmuşlardı. (Orada bulunanlar:)<br />
<br />
"Ey Allah'ın Resûlü (o güne ulaşırsak) ne yapmamızı emredersiniz?" diye sordular.<br />
<br />
"Size Şam('ı yani Suriye'ye gitmenizi) tavsiye ederim" buyurdular."<br />
<br />
Tirmizi, Fiten 42, (2218).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MUASIRLARININ ÖMRÜ</span></span><br />
<br />
4993 - Ebu'z-Zübeyr, Hz. Câbir radıyallahu anh'tan naklediyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Bugün doğmuş (canlı olan) hiçbir nefis yoktur ki, yüz sene sonra ölmemiş olsun." (Râvi der ki:) "Bununla ömrün kısalması kastedilmiştir."<br />
<br />
Müslim, Fezailu's-sahâbe 218, (2538); Tirmizi, Fiten 64, (2251).<br />
<br />
4994 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Bir adam Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a: "Kıyamet ne zaman kopacak?" diye sormuştu. Aleyhissalâtu vesselâm bir müddet sükuttan sonra yanında duran Ezd-i Şenûe kabilesine mensup bir çocuğa bakıp:<br />
<br />
"Bu delikanlı pir-i fâni olmadan önce Kıyametiniz kopacaktır!" buyurdular.<br />
<br />
Hz. Enes radıyallahu anh der ki: "Çocuk o gün benim akranım idi."<br />
<br />
Müslim, Fiten 138, (2953).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YALANCILARIN ZUHÛRU</span></span><br />
<br />
4995 - Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Otuz kadar yalancı Deccaller çıkmadıkça Kıyamet kopmaz. Bunlardan her biri Allah'ın elçisi olduğunu zanneder."<br />
<br />
Tirmizi, Fiten 43, (2219); Ebu Dâvud, Melâhim 16, (4333, 4334, 4335).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">GÜNEŞİN BATIDAN DOĞMASI</span></span><br />
<br />
4996 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Güneş, battığı yerden doğmadıkça Kıyamet kopmaz. Batı'dan doğunca, insanlar görür ve hepsi de iman eder. Ancak, daha önce inanmamış veya imannın sevkiyle hayır kazanamamış olan hiç kimseye bu iman fayda sağlamaz."<br />
<br />
Buhari, Rikak 39, İstiska 27, Zekat 9; Müslim, İman 248, (157); Ebu Davud, Melahim 12, (4312).<br />
<br />
4997 - Hz. Ebu zerr radıyallahu anh anlatıyor: "Güneş battığı sırada Mescid'e girmiştim. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bana:<br />
<br />
"Ey Ebu Zerr!" buyurdular. "Şu (güneş batınca) nereye gidiyor, biliyor musun?"<br />
<br />
"Allah ve Resûlü daha iyi bilir!" dedim.<br />
<br />
"O, Rabbinden secde etmek için izin istemeye gider. Ona izin verilir ve sanki kendisine şöyle denir: "Git geldiğin yerden tekrar doğ." O da battığı yerden doğar."<br />
<br />
Sonra (Ebu Zerr dedi ki: "Aleyhissalâtu vesselâm) şöyle kıraat etti: "Ve zâlike müstegarrün leha" (Yasin 38). (Ebu Zerr ilaveten) dedi ki: "Bu İbnu Mes'ûd kıraatidir."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KIYAMETİN BAŞKA ALAMETLERİ</span></span><br />
<br />
4998 - Ebu Sâid radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Ruhumu kudret elinde tutan Zât-ı Zülcelâl'e yemin olsun ki, vahşi hayvanlar insanlarla konuşmadıkça, kişiye kamçısının ucundaki meşin, ayakkabısının bağı konuşmadıkça, kendinden sonra ehlinin ne yaptığını dizi haber vermedikçe Kıyamet kopmaz."<br />
<br />
Tirmizi, Fiten 19, (2182).<br />
<br />
4999 - Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Devs kabilesinin kadınlarının kıçları, Zü'l-Halasa putunun etrafında titremedikçe Kıyamet kopmaz. Zü'l-halasa, Devslilerin cahiliye devrinde tapındıkları (Tebâle'deki) puttur."<br />
<br />
Buhari, Fiten 23; Müslim, Fiten 51, (2906).<br />
<br />
5000 - Hz. Huzeyfe radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "İnsanların dünyaca en bahtiyarını âdi oğlu âdiler teşkil etmedikçe Kıyamet kopmaz."<br />
<br />
Tirmizi, Fiten 37, (2210).<br />
<br />
5001 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Kıyamet Allah Allah diyen bir kimsenin üzerine kopmayacaktır."<br />
<br />
Müslim, İman 234, (148); Tirmizi, Fiten 35, (2208).<br />
<br />
5002 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, yanındaki cemaate konuşurken, bir adam gelerek: "(Ey Allah'ın Resûlü!) Kıyamet ne zaman kopacak?" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm konuşmasına devam etti, sözlerini bitirdiği vakit:<br />
<br />
"Sual sâhibi nerede?" buyurdular. Adam:<br />
<br />
"İşte buradayım ey Allah'ın Resûlü!" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm:<br />
<br />
"Emanet zâyi edildiği vakit Kıyameti bekleyin!" buyurdular. Adam:<br />
<br />
"Emanet nasıl zâyi edilir?" diye sordu. Efendimiz:<br />
<br />
"İş, ehil olmmayana tevdi edildi mi Kıyamet'i bekleyin!" buyurdular."<br />
<br />
Buhari, İlm 2, Rikâk 35.<br />
<br />
5003 - Sahiheyn'de gelen bir diğer rivayette: "Kahtan'dan, insanları değneğiyle idare eden bir adam çıkmadıkça Kıyamet kopmaz" buyrulmuştur."<br />
<br />
Buhari, Fiten 23, Menâkıb 7; Müslim, Fiten 60, (2910).<br />
<br />
5004 - Yine Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Fırat nehri altın bir dağ üzerinden açılmadıkça Kıyamet kopmaz. Onun üzerine insanlar savaşırlar. Yüz kişiden doksan dokuzu öldürülür. Onlardan her biri: "Herhalde savaşı ben kazanacağım" der."<br />
<br />
Buhari, Fiten 24, Müslim, Fiten 29, (2894); Ebu Dâvud, Melahim 13, (4313, 4314); Tirmizi, Cennet 26, (2572, 2573).<br />
<br />
5005 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Zaman yakınlaşmadıkça Kıyamet kopmaz. Bu yakınlaşma öyle olur ki, bir yıl bir ay gibi, ay bir hafta gibi, haftada bir gün gibi, gün saat gibi, saat de bir çıra tutuşması gibi (kısa) olur."<br />
<br />
Tirmizi, zühd 24, (2333).<br />
<br />
5006 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Allah Teâla hazretleri ipekten daha yumuşak bir rüzgârı Yemen'den gönderir. Bu rüzgâr, kalbinde zerre miktar iman bulunan hiç kimseyi hariç tutmadan hepsinnin ruhunu kabzeder."<br />
<br />
Müslim, İman 185, (117).<br />
<br />
5007 - İbnu Mes'ud radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm:<br />
<br />
"Kıyamet sâdece şerir insanların üzerine kopacaktır!" buyurdular."<br />
<br />
Müslim, Fiten 131, (2949).<br />
<br />
5008 - İbnu Zuğb el-Eyâdi anlatıyor: "Abdullah İbnu Havâle el-Ezdi radıyallahu anh'ın yanına indim. Bana:<br />
<br />
"Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bizi, ganimet alalım diye yaya olarak gönderdi. Biz de döndük ve hiçbir ganimet elde edemedik. Yorgunluğumuzu yüzlerimizden anlayıp, aramızda doğrularak:<br />
<br />
"Ey Allah'ım, onları bana tevkil etme; ben onları üzerime almaktan âcizim! Onları kendilerine de tevkil etme, bu işten kendileri de acizdirler. Onları diğer insanlara da tevkil etme, kendilerini onlara tercih ederler!" buyurdular. Sonra elini başımın üstüne koydu ve:<br />
<br />
"Ey İbnu Havale! Hilafetin (Medine'den) Arz-ı Mukaddese'ye (Suriye'ye) indiğini görürsen, bil ki artık zelzeleler, kederler, büyük hâdiseler yakındır. O gün Kıyamet, insanlara, şu elimin, başına olan yakınlığından daha yakındır" buyurdu."<br />
<br />
Ebu Davud, Cihad 37, (2535).<br />
<br />
5009 - Hz. Enes radıyallahu anh dedi ki: "İstanbul'un fethi Kıyamet anında olacaktır."<br />
<br />
Tirmizi, Fiten 58, (2240).<br />
<br />
5010 - Hz. Ali radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (bir gün):<br />
<br />
"Ümmetim onbeş şeyi yapmaya başlayınca ona büyük belanın gelmesi vâcip olur!" buyurmuşlardı. (Yanındakiler:) "Ey Allah'ın Resûlü! Bunlar nelerdir?" diye sordular. Aleyhissalâtu vesselâm saydı:<br />
<br />
-Ganimet (yani milli servet, fakir fukaraya uğramadan sadece zengin ve mevki sahibi kimseler arasında) tedavül eden bir metâ haline gelirse,<br />
<br />
-Emanet (edilen şeyleri emânet alan kimseler, sorumlu ve yetkililer, memurlar) ganimet (malı yerini tutup, yağmalayıp nefislerine helal) kıldıkları zaman,<br />
<br />
-Zekât (ödemeyi ibadet bilmeyip bir angarya ve) ceza telâkki ettikleri zaman.<br />
<br />
-Kişi annesinin hukukuna riayet etmeyip, kadınına itaat ettiği;<br />
<br />
-Babasından uzaklaşıp ahbabına yaklaştığı;<br />
<br />
-Mescidlerde (rıza-yı ilâhi gözetmeyen husûmet, alış-veriş, eğlence ve siyâsiyâta vs. müteallik) sesler yükseldiği zaman.<br />
<br />
-Kavme, onların en alçağı (erzel) reis olduğu;<br />
<br />
-(Devlet otoritesinin yetersizliği sebebiyle tedhiş ve zulümle insanları sindiren zorba) kişiye zararı dokunmasın diye hürmet ettiği;<br />
<br />
-(Çeşitli adlarla imal edilen) içkiler (serbestçe) içildiği;<br />
<br />
-İpek (haram bilinmeyip erkekler tarafından) giyildiği;<br />
<br />
-(San'at, bale, konser gibi çeşitli adlar altında; bar, gazino, dansing ve salonlarda ve hatta televizyon ve filim gibi çeşitli vasıtalarla yaygın şekilde) şarkıcı kadınlar ve çalgı aletleri edinildiği;<br />
<br />
-Bu ümmetin sonradan gelen nesilleri, önceden gelip geçenlere (çeşitli ithamlar ve bahanelerle) hakâret ettiği zaman artık kızıl rüzgârı, (zelzeleyi), yere batışı (hasfı) veya suret değiştirmeyi (meshi) (veya gökten taş yağmasını, (kazfi) bekleyin."<br />
<br />
Tirmizi, Fiten 39, (2211).<br />
<br />
5011 - İbnu Amr İbnu'l-As radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Çıkış itibariyle, Kıyamet alametlerinin ilki güneşin battığı yerden doğması, kuşluk vakti insanlara dabbetu'l-arzın çıkmasıdır. Bunlardan hangisi önce çıkarsa, diğeri de onun hemen peşindedir."<br />
<br />
Müslim, Fiten 118, (2941); Ebu Dâvud, Melahim 12, (4310).<br />
<br />
5012 - Hz. Muâz İbnu Cebel radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (bir gün):<br />
<br />
"Beytu'l-Makdis'in imârı Yesrib'in harabıdır. Yesrib'in harâbı melhamenin (savaşın) çıkmasıdır. Melhame İstanbul'un fethidir, İstanbul'un fethi Deccâl'in çıkmasıdır!" buyurdular. Sonra elini (Resûlullah), konuşmakta olduğu kimsenin (yani Hz. Muâz'ın) dizine vurdular ve:<br />
<br />
"Bu söylediğim kesinlikle hakikattir. Tıpkı senin burada oturman hak olduğu gibi" buyurdular."<br />
<br />
Hz. Muaz burada kendisini kasdetmektedir. (Yani Aleyhissalatu vesselam'ın konuştuğu ve dizine elini vurduğu kimse Muaz İbnu Cebel radıyallahu anh'tır.)"<br />
<br />
Ebu Davud, Melahim 3, (4294).<br />
<br />
5013 - Abdullah İbnu Büsr radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Melhame ile Medine'nin fethi arasında altı yıl vardır. Yedinci yılda da Mesih Deccâl çıkar."<br />
<br />
Ebu Davud, Melahim 4, (4296); İbnu Mace, Fiten 35, (4093).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SÛR'A ÜFLENMESİ VE NEŞR</span></span><br />
<br />
5014 - Ebu Saîd radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm:<br />
<br />
"Sûr'un sahibi (İsrafil aleyhisselâm), sûr denen sorusunu ağzına dayamış, yüzünü çevirmiş, kulağını dikmiş, üfleme emrini beklerken ben nasıl tereffühle (dünya nimetlerinden) istifade edebilirim?" buyurmuşlardı. Bu, sanki ashabına çok ağır gelmişti:<br />
<br />
"Peki biz ne yapalım -veya ne diyelim- ey Allah'ın Resûlü?" diye sordular. Onlara: "Hasbünallah ve ni'mel-vekil (Allah bize yeter, o ne güzel vekildir!), Allah'a tevekkül ettik. -belki de "tevekkülümüz Allah'adır!" demişti- deyiniz!" diye emir buyurdular."<br />
<br />
Tirmizi, Kıyamet 9, (2433).<br />
<br />
5015 - İbnu Amr İbni'l-As radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a Sûr'dan sorulmuştu:<br />
<br />
"Bu, içine üflenen bir boynuzdur!" diye cevap verdi."<br />
<br />
Ebu Davud, Sünnet 24, (4742); Tirmizi, Kıyamet 9, (2432).<br />
<br />
5016 - Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm:<br />
<br />
"İki sûr arasında kırk vardır!" buyurmuştur. Bunun üzerine oradakiler:<br />
<br />
"Ey Ebu Hureyre! Kırk gün mü?" diye sordular. Fakat o: "Birşey diyemem!" cevabını verdi. Tekrar: "Kırk ay mı?" dediler. O yine: "Bir şey diyemem!" cevabını verdi. "Kırk yıl mı?" dediler. O yine: "Bir şey diyemem!" cevabını verdi ve (Resûlullah'ın hadisine devam etti:)<br />
<br />
"Sonra allah semâdan su indirecek ve insanlar yerden sebze biter gibi bitecekler. İnsanda bir kemik hâriç hepsi çürür. Bu çürümeyen, acbu'z-zeneb denen kuyruk sokumu kemiğidir. Kıyamet günü yeniden yaratılış bundan terkîb edilecektir."<br />
<br />
Buhari, Tefsir, Zümer 3, Amme 1; Müslim, Fiten 141, (2955); Muvatta, Cenâiz 48, (1, 239);<br />
<br />
Ebu Davud, Sünnet 24, (4743); Nesai, Cenâiz 117, (4, 111).<br />
<br />
5017 - Ka'b İbnu Mâlik radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Mü'minin ruhu, cennet ağacında beslenen bir kuş olur. Yeniden dirilme gününde Allah onu cesedine döndürünceye kadar orada beslenir."<br />
<br />
Muvatta, Cenaiz 49, (1, 240); Nesai, Cenaiz 117, (4, 108); İbnu Mace, Zühd 32, (4271).<br />
<br />
5018 - Ebu Rezin el-Ukayli radıyallahu anh anlatıyor: "Ey Allah'ın Resûlü dedim, Allah, mahlûkatı nasıl iade eder, (yeniden diriltir)? Bunun dünyadaki örneği nedir?"<br />
<br />
"Sen dedi, hiç kavminin üzerinde yaşadığı vâdiden kurak mevsimde geçmedin mi? Sonra bir kere de her tarafın yemyeşil üğründüğü münbit mevsimde uğramadın mı?"<br />
<br />
Ben "Elbette!" deyince:<br />
<br />
"İşte bu, (yeniden) yaratmasına Allah'ın delilidir. Allah, ölüleri de böyle diriltecektir!" buyurdular."<br />
<br />
Rezin tahric etmiştir. Bu hadis Ahmed İbnu Hanbel'in Müsned'inde biraz farklı lafızlarla rivayet etilmiştir (4, 11).<br />
<br />
5019 - İbnu Abbâs radıyallahu anhüma "Fe iza nûgirâ finnâgûri" "O boru öttürülünce" (Müddessir 8) ayeti ile ilgili olarak dedi ki: "Bu, sûr'dur. Surede geçen râcife, birinci nefha (üfleme), râdife de ikinci nefhadır."<br />
<br />
Buhari, Rikâk 43 (muallak olarak).<br />
<br />
5020 - Ebu Saîd radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (bir gün bize) Sâhib-i Sûr'u (İsrafili) zikretti ve dedi ki:<br />
<br />
"Sağında Cibril, solunda da Mikâil aleyhimusselâm var."<br />
<br />
Rezin tahric etmiştir. Ebu Davud, Hurûf ve'l-kırâ'at 1, (3999).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HAŞR HAKKINDA</span></span><br />
<br />
5021 - Süheyl İbnu Sa'd radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Kıyamet günü insanlar beyaz, bembeyaz, has unun çöreği gibi bir yerde toplanacaklar. Orada hiç kimsenin bir işareti (evi, bağı vs.) olmayacak."<br />
<br />
Buhari, Rikak 44; Müslim, Münafikun 28, (2790).<br />
<br />
5022 - İbnu Abbas radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm:<br />
<br />
"Sizler Allah'a yalınayak, bedenleriniz çıplak ve kabuklu (sünnet edilmemiş) olarak haşr olunacaksınız!" buyurdular."<br />
<br />
5023 - Bir diğer rivayette İbnu Mes'ûd şöyle demiştir: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm va'z etmek üzere aramızda doğruldu ve dedi ki:<br />
<br />
"Ey insanlar! Sizler (Kıyamet günü) Allah'ın yanında yalınayak, çıplak ve kabuklu olarak toplanacaksınız. (Sonra şu ayeti okudu:) "İlk yaratışa nasıl başladı isek, üzerimizde hak bir vaad olarak yine onu iade edeceğiz..." (Enbiya 104). Haberiniz olsun, o gün ümmetimden bazı kimseler getirilir ve sol tarafa alınırlar. Bunun üzerine ben:<br />
<br />
"Ey Rabbim! Bunlar ashabımdır!" derim. Bana:<br />
<br />
"Sen bilmiyorsun, bunlar senden sonra neler yaptılar" denilir. ben sâlih kul (İsâ)'nın dediği gibi diyeceğim:<br />
<br />
"Ben içlerinde bulunduğum müddetçe üzerlerinde bir kontrolcü idim. Fakat vakta ki sen benni (içlerinden) aldın, üstlerinde nigehbân yalnız sen oldun. (Zaten) sen (her zaman) her şeye hakkıyla şâhidsin. Eğer kendilerine azab edersen şüphe yok ki onlar senin kullarındır. Eğer onları affedersen mutlak gâlib ve yegâne hüküm ve hikmet sahibi olan da hakikaten sensin sen" (Mâide 117-118).<br />
<br />
Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm devamla dedi ki:<br />
<br />
"Bunun üzerine bana: "Onlar, sen aralarından ayrıldığın günden beri, dinden yüz çevirmeye hiç ara vermediler!" denilecek."<br />
<br />
Bir rivayette şu ziyade var: "Ben: "Rahmetten uzak olsunlar, rahmetten uzak olsunlar!" derim."<br />
<br />
Buhari, Rikak 45, Enbiya 8, 44, Tefsir, Maide 14, 15, Tefsir, Enbiya 2; Müslim, Cennet 57, (2860); Tirmizi, Kıyamet 4, (3329); Nesai, Cenaiz 118, (4, 114).<br />
<br />
5024 - Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Kıyamet günü insanlar üç sınıf olarak haşrolunurlar:<br />
<br />
-Yayalar sınıfı,<br />
<br />
-Binekliler sınıfı,<br />
<br />
-Yüzü üstü sürünenler sınıfı."<br />
<br />
Aleyhissalatu vesselam'a soruldu: "Ey Allah'ın Resûlü! Bunlar yüzleri üzerine nasıl yürürler?" Şu cevabı verdiler:<br />
<br />
"Onları ayakları üzerine yürüten Zât-ı Zülcelal, yüzleri üzerine yürütmeye de kâdirdir. Ancak bilesiniz, bu yüzleri üstü yürüyenler, önlerine çıkan her engele, her dikene karşı kendilerini yüzleriyle korumaya çalışırlar."<br />
<br />
Tirmizi, Tefsir, Beni İsra'il (İsra), (3141).<br />
<br />
5025 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "İnsanlar Kıyamet günü üç hal üzere haşrolunurlar:<br />
<br />
1. İstekliler, korkanlar.<br />
<br />
2. İki kişi bir deve üzerinde olanlar, üç kişi bir deve üzerinde olanlar, dört kişi bir deve üzerinde olanlar, on kişi bir deve üzerinde olanlar.<br />
<br />
3. Geri kalanları, ateşe tapanlar. Cehennem, onların kaylûle yaptığı yerde onlarla kaylûle yapar, geceledikleri yerde onlarla birlikte geceler, onların sabahladıkları yerde onlarla sabahlar, onların akşamladıkları yerde onlarla beraber akşamlar."<br />
<br />
Buhari, Rikak 48; Müslim, Cennet 59, (2861); Nesai, Cenaiz 118, (4, 115, 116).<br />
<br />
5026 - Yine Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"İnsanlar Kıyamet günü öylesine ter akıtırlar ki, bu terler yerin içinde yetmiş zirâ'lık derinliğe kadar iner ve bu ter (yer üstünde de birikerek insanları konuşamaz hale getirmek üzere ağızlarına) gem vurur ve kulaklarına kadar ulaşır."<br />
<br />
Buhari, Rikak 47; Müslim, Cennet 61, (2863).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HESAP VE KULLAR ARASINDA HÜKMÜN VERİLMESİ</span></span><br />
<br />
5027 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Kimin üzerinde kardeşine karşı ırz veya başka bir şey sebebiyle hak varsa, dinar ve dirhemin bulunmadığı (Kıyamet ve hesaplaşmanın olacağı) gün gelmezden önce daha burada iken helalleşsin. Aksi takdirde o gün, salih bir ameli varsa, o zulmü nisbetinde kendinden alınır. Eğer hasenatı yoksa, arkadaşının günahından alınır, kendisine yüklenir."<br />
<br />
Buhari, Mezalim 10, Rikak 48; Tirmizi, Kıyamet 2, (2421).<br />
<br />
5028 - Yine Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Kıyamet günü hak sahiplerine haklarını mutlaka eda edeceksiniz. Öyle ki kabış (boynuzsuz) koyun için, boynuzlu koyundan kısas alınacak, taşa (niye bir başka) taş üzerine yüklenip kaldığından; adamın adamı niye yaraladığından sorulacak."<br />
<br />
(Ebu Hureyre) der ki: "Biz şunu da işitirdik: "Kıyamet günü, kişiyi tanımadığı birisi yakalar ve der ki: "Sen beni hata ve münker işlerden görüyordun, fakat ondan men etmiyordun!"<br />
<br />
Müslim, Birr 60, (2582); Tirmizi, Kıyamet 2, (2422).<br />
<br />
"Boynuzlu koyun....." tabirinden gerisi Rezin'in ziyadesidir,<br />
<br />
5029 - Hz. Aişe radıyallahu anhâ anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm:<br />
<br />
"Ahirette kimin hesabı münakaşa edilirse, azaba maruz kalacak demektir!" buyurmuşlardı. Ben: "Nasıl olur? Allah Teâla hazretleri (meâlen):<br />
<br />
"O vakit kimin kitabı sağ eline verilirse; kolay bir hesabla muhasebe edilecek ve ehline sevinçli olarak dönecek" (İnşikak 7-9) buyurmadı mı, (bu hesap münakaşası değil mi)?" dedim.<br />
<br />
"Hayır! buyurdular, bu (münakaşa değil) arzdır. Kıyamet günü hesâba çekilen herkes mutlaka helak olmuş demektir!"<br />
<br />
Buhari, ilim 35, Tefsir, İnşikak 1, Rikak 49; Müslim, Cennet 80, (2876); Ebu Davud, Cenaiz 3, (3093); Tirmizi, Kıyamet 6, (2428).<br />
<br />
5030 - Hureys İbnu Kabisa radıyallahu anh anlatıyor: "Medine'ye geldim ve: "Ey Allahım! Bana salih bir arkadaş nasib et!" diye dua ettim. Derken Ebu Hureyre radıyallahu anh'ın yanına oturdum. Kendisine:<br />
<br />
"Ben, Allah'a bana salih bir arkadaş nasip etmesi için dua ettim. bana, Resûlullah'tan işittiğin bir hadis söyle! Olur ki Allah Teâla Hazretlerri ondan faydalanmamı nasib eder!" dedim. Bunun üzerine dedi ki: "Ben, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın şöyle söylediğini işittim:<br />
<br />
"Kıyamet günü, kişi amelleri arasında önce namazın hesabını verecek. Bu hesap güzel olursa kurtuluşa erdi demektir. Bu hesap bozuk olursa, hüsrâna düştü demektir. Eğer farzında eksiklik çıkarsa Rab Teâla Hazretleri: "Bakın, kulumun (defterinde yazılmış) nafilesi var mı?" buyurur. Böylece, farzın eksikleri nafile (namazları) ile tamamlanır. Sonra, bu tarzda olmak üzere diğer amelleri hesaptan geçirilir."<br />
<br />
Tirmizi, Salat 305, (413); Nesai, Salat 9, (1232).<br />
<br />
5031 - Yahya İbnu Sa'id rahimehullah anlatıyor: "Bana ulaştığına göre, (Kıyamet günü), kulun ilk bakılacak ameli namazdır. Eğer namazı kabul edilirse, geri kalan amellerine bakılır. Eğer namazı kabul edilmezse diğer amellerinin hiçbirine bakılmaz."<br />
<br />
Muvatta, Kavru's-Salat 89, (1, 173).<br />
<br />
5032 - İbnu Mes'ud radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Kıyamet günü, insanlar arasında hükmedilecek ilk şey kandır."<br />
<br />
Buhari, Diyat 1, Rikak 48; Müslim, Kasame 28, (1678); Tirmizi, Diyat 8, (1396); Nesai, Tahrim 2, (7, 83).<br />
<br />
5033 - Ebu Berse radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Kıyamet günü, dört şeyden sual edilmedikçe, kulun ayakları (Rabbinin huzurundan) ayrılamaz:<br />
<br />
-Ömrünü nerede harcadığından,<br />
<br />
-Ne amelde bulunduğundan,<br />
<br />
-Malını nerede kazandığından ve nereye harcadığından,<br />
<br />
-Vücudunu nerede çürüttüğünden."<br />
<br />
Tirmizi, Kıyamet 1, (2419).<br />
<br />
5034 - Ebu Sa'id ve Ebu Hureyre radıyallahu anhüma anlatıyorlar:<br />
<br />
"Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Kıyamet günü kul (hesap vermek üzere huzur-u ilahiye) getirilir. Allah Teâla Hazretleri:<br />
<br />
"Ben sana kulak, göz, mal ve evlat vermedim mi? Sana hayvanları ve ekimi musahhar kılmadım mı? Seni bunlara baş olmak, onlardan istifade etmek üzere serbest bırakmadım mı? Acaba, benimle bugünkü şu karşılaşmanı hiç düşündün mü?" diye soracak. Kul da: "Hayır" diyecek. Allah Teâla Hazretleri: "Öyleyse bugün ben de seni unutacağım, tıpkı senin (dünyada) beni unuttuğun gibi!" buyuracak."<br />
<br />
Tirmizi, Kıyamet 7, (2430).<br />
<br />
5035 - Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "(Ashab, Resûlullah'a): "Ey Allah'ın Resûlü! Kıyamet günü Rabbimizi görecek miyiz?" diye sordular. Aleyhissalatu vesselam: "Bulutsuz bir günde, öğle vaktinde güneşi görme hususunda bir itişip kakışmanız olur mu?" diye sordu. Ashab: "Hayır!" deyince:<br />
<br />
"Bulutsuz (dolunaylı) gecede ayı görmekte itişip kakışmanız olur mu?" diye tekrar sordu. Ashab yine: "Hayır!" deyince:<br />
<br />
"Nefsim yed-i kudretinde olan Zât-ı Zülcelal'e yemin olsun, Rabbinizi görme hususunda da hiçbir itişip kakışmanız olmayacak. Tıpkı güneş ve ayı görmede itişip kakışmanız olmadığı gibi. Böylece kul, Rabbiyle karşı karşıya gelecek. Rabb Teâla:<br />
<br />
"Ey filân! ben sana ikram etmedim mi? Seni efendi yapmadım mı? Sana zevce vermedim mi? Atı, deveyi sana musahhar (hizmetçi) kılmadım mı? Reislik yapmana, ganimet malından dörtte bir almana müsaade etmedim mi?" diye soracak. Kul:<br />
<br />
"Evet ey Rabbim!" diyecek. Rab Teâla:<br />
<br />
"Benimle karşılaşacağını hiç düşünmedin mi?" diyecek. kul bu soruya: "Hayır!" karşılığını verecek. Rab Teâlâ da:<br />
<br />
"Öyleyse şimdi de ben seni unutuyorum. Tıpkı (dünyada) sen beni unuttuğun gibi!" diyecek. Sonra ikinci kul Allah'ın karşısına çıkar. Rab Teâla ona da aynı şeyleri söyler. Sonra üçüncüye de birinciye söylediklerinin aynısını söyler. Kul: "Evet! Ey Rabbim!" der. Rab Teâla da:<br />
<br />
"Benimle karşılaşacağını hiç aklından geçirdin mi?" diye sorar. Kul:<br />
<br />
"Ey Rabbim, sana, kitaplarına ve peygamberlerine inandım. Namaz kıldım, oruç tuttum, sadaka verdim!" der ve elinden geldiğince (Hak Teâla hakkında) hayır senâda bulunur. Rab Teâla:<br />
<br />
"Bu hususta lehine şehâdet edecek biri var mı?" diye soracak. Kul:<br />
<br />
"Hayır, yok!" diyecek. Rabb Teâla:<br />
<br />
"Şimdi senin aleyhine bir şahit gönderilecek!" der. Kul kendi kendine: "Benim aleyhime şahidlik yapacak da kim?" diye içinden düşünür. Kulun ağzı mühürlenir. Uyluğuna: "Haydi konuş!" denir. Uyluğu, eti, kemiği konuşup, onun amelini haber verirler. Bu, onun kendisi için bir özür aramaması içindir. Bu kimse, allah'ın gadabına uğrayan münâfıktır."<br />
<br />
Müslim, Zühd 16, (2968).<br />
<br />
5036 - İbnu'l-Müseyyib, Atâ İbnu Zeyd el-Leysi, Ebu Hureyre radıyallahu anh'tan naklen anlatıyorlar: "İnsanlar Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a: "Ey Allah'ın Resûlü! Kıyamet günü Rabbimizi görecek miyiz?" diye sordular. O da: "Siz bulutsuz dolunay gecesinde ayı görmekten şüpheye düşer misiniz?" diye cevap verdi. Onlar:<br />
<br />
"Hayır! Ey Allah'ın Resûlü!" diye cevap verdiler. Aleyhissalâtu vesselâm:<br />
<br />
"Bulutsuz bir günde güneşi görmekten şüphe eder misiniz?" diye tekrar sordu. Ashab yine: "Hayır!" cevabını verdiler. Bunun üzerine:<br />
<br />
"Şunu bilin ki, siz Rabbinizi de böyle göreceksiniz. Kıyamet günü, insanlar haşrolunurlar. (Rab Teâla):<br />
<br />
"Kim (Benden başka) bir şeye tapıyor idiyse ona tâbi olsun!" buyurur. Onlardan bir kısmı güneşe, bir kısmı aya, bir kısmı da putlara tabi olurlar. Orada, münafıklarıyla birlikte bu ümmet kalır. Allah onlara (tanımadıkları bir surette) yaklaşır.<br />
<br />
"Ben sizin Rabbinizim!"buyurur. Oradakiler:<br />
<br />
"(Senden Allah'a sığınırız). Biz, Rabbimiz bize gelinceye kadar bu yerdeyiz! Rabbimiz gelince biz onu tanırız!" derler. Derken Rableri (onların tanıyacağı surette) gelir. "Ben Rabbinizim!" der. Onlar da:<br />
<br />
"Sen Rabbimizsin!" derler. Rabb Teâla onları (cennete) davet eder. Cehennemin üzerine Sırat kurulur. Peygamberler arasında, ümmetiyle Sırat'tan ilk geçen ben olurum. O gün peygamberler dışında kimse konuşmaz. Peygamberlerin o günkü kelamı da:<br />
<br />
"Allahümme sellim, Allahümme sellim (Ey Rabbimiz selamet ver, ey Rabbimiz selamet ver!)" olacak. Cehennemde, deve dikeninin dikenleri gibi kancalar var. Deve dikeninin dikenlerini gördünüz mü?" diye sordu. Ashab: "Evet!" deyince Aleyhissalatu vesselam devam etti:<br />
<br />
"İşte o kancalar, tıpkı deve dikeninin dikenleri gibidir. Ancak, onların büyüklüğü ne kadardır, Allah'tan başka kimse bilmez. İnsanlarrı (kötü) amelleri sebebiyle kapar. İnsanların bir kısmı (kötü) ameli sebebiyle helak olur. Bir kısmı da ateşin içine yıkılır, sonra kurtulur. Allah, ateş ehlinden kurtarmak istediklerine rahmet etmeyi irade edince, ateş ehlinden Allah'a ibadet etmiş olanları, ateşten çıkarmaları için meleklere emreder. Melekler bu kimseleri, secde izleriyle tanırlar. Çünkü Allah Teâla Hazretleri secde mahallinin yakılmasını ateşe haram etmiştir.<br />
<br />
Onlar böylece ateşten çıkarlar. Hepsi de ateşten kavrulmuş vaziyettedir. Üzerlerine hayat suyu dökülür. Selin getirdiği milli topraktan habbelerin (filiz açıp) bitmesi gibi, suyun değdiği yerler yeniden bitecek.<br />
<br />
Rabb Teâla, sonra, kullar arasındaki hükmünü tamamlayacak. Derken cennetle cehennem arasında bir kul kalacak. Bu, cennete girmede cehennemliklerin sonuncusudur. Yüzü cehenneme doğru ilerlerken:<br />
<br />
"Ey Rabbim! Yüzümü ateş tarafından çevir! Kokusu beni perişan etti, alevi de beni kavurdu" diye yalvaracak. Allah Teâla'ya, kendisine dua etmesini dilediği kadar duada bulunacak. Sonra Allah Teâla Hazretleri:<br />
<br />
"Ben bu istediğini versem, bundan başkasını da ister misin?" diye soracak. Adam: "İzzet ve celâline yemin olsun! Hayır! Bundan başkasını istemem!" diyecek ve istemeyeceği hususunda Allah'a ahd u misakta bulunacak. (Allah), bunnun üzerine yüzünü ateşten çevirecek. Adam yüzüyle cennete yönelince ve onun güzelliğini görünce, Allah'ın dilediği bir müddet susacak. Sonra (dayanamayıp): "Ey rabbim! Beni cennetin kapısına yaklaştır!" diyecek. Allah Teâla Hazretleri:<br />
<br />
"Sen bana istemiş olduğundan başka bir talepte bulunmayacağına dair ahd u misakta bulunmadın mı? Ey âdemoğlu yazık sana! Sen ne dönekmişsin!" diyecek. Adam:<br />
<br />
"Ey Rabbim! Mahlukatın en bedbahtı ben olmayayım!" diyecek. Rab Teâla: "Sana bu istediğin verilse, acaba başka bir şey istemeyecek misin?" der. Adam: "Hayır! İzzetine ve celaline yemin olsun hayır! Başka birşey istemeyeceğim!" diyecek. Rabbi de onu mazur addedecek. Çünkü o, sabredilemeyecek bir şeyler görmüştür. Adam, Rabbine, istediği ahd u misakta bulunur. (Rabbi de) onu cennetin kapısına yaklaştırır. Kapıya yaklaşıp onun güzelliğini ve içindeki tarâvet ve sürûru görünce, Allah'ın dilediği kadar sesini keser. (Fakat daha fazla dayanamayıp atılır):<br />
<br />
"Ey Rabbim! Beni cennete koy!" der. Rab Teâla:<br />
<br />
"Ey âdemoğlu yazık sana! Sen ne dönekmişsin! Sana verilenlerin dışında bir şey istemeyeceğine dair bana ahd u misâk vermedin mi?" diyecek. Adam: "Ey Rabbim! Beni mahlukatın en bedbahtı yapma!" diyecek. Allah onun bu haline gülecek. Sonra ona cennete girmesi için izin verecek ve:<br />
<br />
"Dile (ne dilersen)!" diyecek. adam dileyecek. Öyle ki, hiçbir arzusu kalmayacak. Allah yine de: "Şunları şunları da iste!" deyip, istemesi gereken şeyleri zikredecek. Böylece istenecek şeyler bitince Allah Teâla Hazretleri:<br />
<br />
"Bütün bunlar, bir misliyle sana verilmiştir!" buyuracak."<br />
<br />
Ebu Sa'id der ki: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın: "Bütün bunlar, on misliyle birlikte sana verilmiştir!" dediğini işittim."<br />
<br />
Buhari, Rikak 52, Ezan 129, Tevhid 24; Müslim, İman 299, (182); Tirmizi, Cennet 20, (2560).<br />
<br />
5037 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Kıyamet günü insanlar üç kere Allah'a arzedilirler: İlk iki arzedilmede cidâl ve özür beyanı vardır. Ama üçüncü arzedilme esnasında ellerde sahifeler uçuşur, kimisi sağ eliyle, kimisi de sol eliyle alır."<br />
<br />
Tirmizi, Kıyamet 5, (2427).<br />
<br />
5038 - İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: "Bir adam bana: "(Kıyamet günü Allah'ın kişiye hususi) hitabı hakkında ne işittin?" diye sordu. Şu cevabı verdim:<br />
<br />
"Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın: "Mü'min Rabbine yaklaştırılır. Öyle ki, (Allah onun) üzerine himayesini indirir ve günahlarını itiraf ettirir. Ona sorar: "Şu şu günahlarını biliyor musun?" Mü'min kul, iki kere:<br />
<br />
"Evet ey Rabbim, biliyorum!" der. Rab Teâla da:<br />
<br />
"Dünyada iken bunları örterek seni teşhir etmemiştim. Bugün de onları senden affediyorum!" buyurur. Sonra ona hasenât defteri verilir. Amma, kâfirlere ve münâfıklara gelince, bunlarla ilgili olarak, bütün mahlukatın huzurunda:<br />
<br />
"Bunlar Allah namına yalan söylemişler (böylece büyük bir zulümde bulunmuşlardır). Haberiniz olsun! Allah'ın lâneti zâlimleredir" diye nida olunur."<br />
<br />
Buhari, Mezalim 2, Tefsir, Hud 4, Edeb 60, Tevhid 36; Müslim, Tevbe 52, (2768).<br />
<br />
5039 - Hz. Aişe radıyallahu anha anlatıyor: "Bir adam gelerek: "Ey Allah'ın Resûlü! Benim kölelerim var, bana yalan söylüyorlar ve bana ihanet ediyorlar, bana isyan ediyorlar. Ben de onlara şetmediyor ve dövüyorum. Onlar yüzünden (Allah yanında) durumum ne olacak?" diye sordu. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm:<br />
<br />
"Kıyamet günü onlar, sana olan ihânetleri, isyanları ve yalanları sebebiyle muhâsebe olacaktır. Senin onlara verdiğin ceza ise, eğer cezan onların günahları nisbetinde ise, başabaştır; ne lehine ne de aleyhine olur. Eğer onlara verdiğin ceza günahlarından az ise bu senin için bir fazilet olur. Eğer onlara verdiğin ceza günahlarından çok olursa, bu fazla kısım sebebiyle onlar lehine sana kısas yapılır" buyurdular. Bunun üzerine adam huzurdan çekildi, ağlamaya ve dövünmeye başladı. Bunun üzerine Aleyhissalatu vesselam dedi ki:<br />
<br />
"Sen Allah'ın kitabını okumuyor musun? (Bak ne diyor! (Mealen): "Biz Kıyamet gününe mahsus adalet terazileri koyacağız. Artık hiçbir kimse hiçbir şeyle haksızlığa uğratılmayacaktır. (O şey bir hardal tanesi kadar bile olsa, onu getiririz (Mizana koyarız). Hesapçılar olarak da biz yeteriz" (Enbiya 47). Adam tekrar:<br />
<br />
"Allah'a yemin olsun, ey Allah'ın Resûlü! Ben hem kendim ve hem de onlar için, ayrılmalarından daha hayırlı bir şey göremiyorum. Seni şahid kılıyorum, hepsi hürdür, (azad ettim)" dedi."<br />
<br />
Tirmizi, Tefsir, Enbiya, (3163).<br />
<br />
5040 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (bir gün) güldüler ve:<br />
<br />
"Neye güldüğümü biliyor musunuz?" buyurdular. Biz:<br />
<br />
"Allah ve Resûlü daha iyi bilir!" dedik.<br />
<br />
"Kulun Rabbine olan hitabından!" buyurdular ve şöyle devam ettiler:<br />
<br />
"Kul şöyle der: "Ey Rabbim, sen beni zulümden korumadın mı?"<br />
<br />
Rab Teâla: "Evet korudum" buyurur. Kul da:<br />
<br />
"Fakat ben bugün, kendime, kendimden başka bir kimsenin şahid olmasını asla istemiyorum" der. Rabb Teâla:<br />
<br />
"Bugün sana tek şâhid olarak nefsin, çok şahid olarak da kirâmen kâtibin kâfidir" buyurur." Resûlullah devamla dedi ki:<br />
<br />
"Ağzına mühür vurulur ve diğer organlarına: "Konuş!" denilir. Onlar adamın amelini haber verirler. Sonra konuşma hususunda serbest bırakılır. Adam organlarına: "Yazıklar olsun size! Buradan defolun! Ben sizin için mücadele etmiştim" der."<br />
<br />
Müslim, Zühd 17, (2969).<br />
<br />
5041 - İbnu Amr İbni'l-Âs radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Aziz ve celil olan Allah (Kıyamet günü), ümmetimden bir adamı mahlukatın üstünden seçer ve onun için doksandokuz büyük defter açar. Her defter, gözün alabildiği kadar büyüktür. Rab Teâla adama sorar: "Bu defterde yazılı olanlardan bir şey inkâr ediyor musun? Muhafız kâtiplerim (olmadık şeyler yazarak sana) zulmetmişler mi?" Kul:<br />
<br />
"Ey Rabbim! hayır! (Hepsi doğrudur!)" der. Rabb Teâla sorar:<br />
<br />
"(Bunları yapmada beyan edeceğin) bir özrrün var mı?" Kul der:<br />
<br />
"Hayır! Ey Rabbim!" Aziz ve celil olan Allah:<br />
<br />
"Evet! Senin bizim yanımızda (makbul, büyük) bir de hasenen var. Bugün sana zulüm yapmayacağız!" buyurur. Hemen bir etiket çıkarılır. Üzerinde "Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden resulallah (şehadet ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur ve şehadet ederim ki Muhammed Allah'ın elçisidir)" yazılıdır."<br />
<br />
Sonra, Rabb Teâla der: "Ağırlığını (yani amellerinin ağırlığını) hazırla!" Kul sorar:<br />
<br />
"Ey Rabbim! Bu defterlerin yanındaki bu etiket de ne?" Rabb Teâla der: "Sana zulmedilmeyecek! Hemen defterler Mizan'ın bir kefesine konur, etiket de diğer kefesine. Tartılırlar. Sonunda defterler hafif kalır, etiket ağır basar. Esasen Allah'ın ismi yanında<br />
<br />
hiçbir şey ağır olamaz."<br />
<br />
Tirmizi, İman 17, (2641).<br />
<br />
5042 - Ebu Mes'ud el-Bedri radıyallahu anh anlatıyor: "Ey Allah'ın Resûlü dendi, biz cahiliye devrinde yaptıklarımızdan hesaba çekilecek miyiz?" Şu cevabı verdiler:<br />
<br />
"Müslüman olduktan sonra iyi olana, cahiliye devrinde yaptıklarından sorulmayacaktır. Kötü amel işleyene, hem İslâm'daki ameli hem de önceki ameli sebebiyle hesap sorulacaktır."<br />
<br />
Buhari, İstitabe 1; Müslim, İman 189, (120).<br />
<br />
5043 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Bir kimseyi (küfür veya günah gibi) bir şeye çağıran hiç kimse yok ki Kıyâmet günü, o çağırdığı şeyle birlikte tevkif edilmemiş olsun. Mutlaka onunla ayrılmaz şekilde beraberdir. Bir adam bir adamı (bir şeye) davet etmiş olsa dahi! sonra şu ayeti okudu. (Mealen): "Onları hapsedin, çünkü onlar mes'ûldürler" (Saffat 24).<br />
<br />
Tirmizi, Tefsir, Saffat (3226).<br />
<br />
KEVSER HAVZI'NIN, MİZAN'IN VE SIRAT KÖPRÜSÜ'NÜN EVSAFI<br />
<br />
5044 - Ebu zerr radıyallahu anh anlatıyor: "Ey Allah'ın Resûlü dedim, Kevser havzının kapları nedir?" Şu cevabı lütfettiler:<br />
<br />
"Nefsimi kudret elinde tutan Zât-ı Zülcelâl'e yemin olsun, onun kapları açık ve karanlık bir gecede gökteki yıldızlardan daha çoktur. Cennetin kaplarından kim içerse artık ömrünün sonuna kadar hiç susamaz. Havzın cennetten çıkan iki oluğu gürül gürül akar. Genişliği uzunluğuna denktir. Bu da Ammân'dan Eyle'ye olan mesafe kadardır. Suyu sütten daha beyaz, baldan daha tatlıdır."<br />
<br />
Müslim, Fezail 36, (2300); Tirmizi, Kıyamet 16, (2447).<br />
<br />
5045 - Semüre İbnu Cündeb radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Her peygamberin bir havzı vardır. Ümmeti oraya su almaya gelir. Peygamberlerin her biri, hangisinnin suya geleni çok diye övünürler. Su almaya gelen ümmeti en çok olan peygamberin ben olacağımı ümid ediyorum."<br />
<br />
Tirmizi, Kıyamet 15, (2445).<br />
<br />
5046 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a "Kevser nedir?" diye sorulmuştu.<br />
<br />
"Cennette bir nehirdir. Allah onu bana verdi. O, sütten daha beyaz, baldan daha tatlıdır. Onda (nehirde) bir kuş vardır, boynu deve boynuna benzer!" buyurdular. Hz. Ömer atılarak: "Öyleyse o müreffehtir!" dedi. Aleyhissalatu vesselam da:<br />
<br />
"Onu yiyen, ondan da müreffehtir!" buyurdular."<br />
<br />
Tirmizi, Kıyamet 15, (2445).<br />
<br />
5047 - Hz. Cündüb radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Ben havza ilk geleniniz olacağım!"<br />
<br />
Buhari, Rikak 53; Müslim, Fezail 25, (2289).<br />
<br />
5048 - İbnu Mes'ud radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Ben Havzın başına sizden önce geleceğim. Bana sizden bazı kimseler yükseltilip (gösterilecek). O kadar ki, eğilsem onları tutarım. Ama hemen geri çekilecekler.<br />
<br />
"Ey Rabbim! Bunlar benim ashabım!" derim. Ama bana:<br />
<br />
"Senden sonra bunların ne bid'alar yaptıklarını sen bilmezsin!" denilir. Ben de:<br />
<br />
"Dini benden sonra değiştirenler rahmetten uzak olsun, rahmetten uzak olsun!" derim."<br />
<br />
Buhari, Rikak 53, Fiten 1; Müslim, Fezail 32, (2297).<br />
<br />
5049 - Müslim'in diğer bir rivayetinde Ebu Hureyre'den şöyle rivayet edilmiştir: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Ümmetim Havz'ın başında yanıma gelecek. Ben, tıpkı devesinden başkasının devesini kovan bir kimse gibi, havzımdan (bazı) insanları kovarım!" Yanımdakiler:<br />
<br />
"Ey Allah'ın Resûlü! Bizi tanıyacak mısınız?" dediler.<br />
<br />
"Evet buyurdu. Sizin, başkasından olmayan bir alâmetiniz olacak. Sizler yanıma alın ve abdest uzuvlarında, abdestin eseri olan bir nurla geleceksiniz. Ancak sizden bir grup benden engellenecek, onlar bana ulaşamayacaklar. Ben: "Ey Rabbim onlar benim Ashabım, onlar benim Ashabım!" diyeceğim. Ama bir melek bana cevap verip:<br />
<br />
"Senden sonra onlar ne bid'alar ortaya çıkardılar biliyor musun?" diyecek."<br />
<br />
Müslim, Taharet 37, (247).<br />
<br />
Bir diğer rivayette şöyle buyrulmuştur: "Havuzum Eyle ile Aden arasındaki mesafeden daha geniştir. Onun rengi kardan daha beyaz, baldan daha tatlıdır. Onun maşrabaları yıldızlardan daha çoktur."<br />
<br />
5050 - Yezid İbnu Erkâm radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Siz (ashabım), Havzın başında yanıma gelenlerin yüzbin cüzünden sadece bir cüzünü teşkil edeceksiniz!" Yezid'e: O gün siz ne kadardınız?" diye soruldu da. "Yediyüz veya sekizyüz kadardık!" diye cevap verdi."<br />
<br />
Ebu Davud, Sünnet 26, (4746).<br />
<br />
5051 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "(Bir gün), ey Allah'ın Resûlü! Kıyamet günü bana şefaat edin!" dedim.<br />
<br />
"İnşallah yapacağım!" buyurdular. Ben tekrar:<br />
<br />
"Sizi nerede arayıp bulayım?" dedim.<br />
<br />
"Beni ilk aradığın zaman Sırat üzerinde ara!" buyurdular.<br />
<br />
"Size (orada) rastlayamazsam?" dedim.<br />
<br />
"Mizan'ın yanında beni ara!" buyurdular.<br />
<br />
"Orada da size rastlayamazsam?" dedim.<br />
<br />
"Öyleyse beni Havz'ın yanında ara! Zira ben üç mevkinin dışına çıkmam!" buyurdular."<br />
<br />
Tirmizi, Kıyamet 10, (2435).<br />
<br />
5052 - Hz. Aişe radıyallahu anha anlatıyor: "Ateşi hatırlayıp ağladım, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm:<br />
<br />
"Niye ağlıyorsun?" diye sordu.<br />
<br />
"Cehennemi hatırladım da onun için ağladım! Siz, Kıyamet günü, ailenizi hatırlayacak mısınız?" dedim.<br />
<br />
"Üç yerde kimse kimseyi hatırlamaz: Mizan yanında; tartısı ağır mı geldi hafif mi öğreninceye kadar; Sahifelerin uçuştuğu zaman; kendi defteri nereye düşecek, öğreninceye kadar: Sağına mı soluna mı; yoksa arkasına mı? Sırat'ın yanında; cehennemin iki yakası ortasına kurulunca; bunu geçinceye kadar."<br />
<br />
Ebu Davud, Sünen 28, (4755).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ŞEFAAT</span></span><br />
<br />
5053 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Her peygamberin müstecab (Allah'ın kabul edeceği) bir duası vardır. Her peygamber o duayı yapmada acele etti. Ben ise bu duamı Kıyamet gününde, ümmetime şefaat olarak kullanmak üzere sakladım (kullanmayı âhirete bıraktım). Ona inşaallah, ümmetimden şirk koşmadan ölenler nâil olacaktır."<br />
<br />
Buhari, Da'avat 1, Tevhid 31; Müslim, İman 334, (198); Muvatta, Kur'an 26, (1, 212); Tirmizi, Da'avat 141, (3597).<br />
<br />
5054 - Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Şefaatim, ümmetimden büyük günah sahipleri içindir."<br />
<br />
Tirmizi, Kıyamet 12, (2437); Ebu Davud, Sünnet 23, (4739); İbnu Mace, zühd 37, (4310).<br />
<br />
Tirmizi, şu ziyadeyi kaydeder: "Hz. Câbir radıyallahu anh dedi ki: "Kebâir (büyük günah) ehli olmayanın şefaate ne ihtiyacı var!"<br />
<br />
5055 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Kıyamet gününde, insanlar birbirlerine girecekler. Hz. Âdem aleyhisselam'a gelip: "Evlatlarına şefaat et!" diye talepte bulunacaklar. O ise:<br />
<br />
"Benim şefaat yetkim yok. Siz İbrahim aleyhisselam'a gidin! Çünkü o Halilullah'tır" diyecek. İnsanlar Hz. İbrahim'e gidecekler. Ancak o da:<br />
<br />
"Ben yetkili değilim! Ancak Hz. İsa'ya gidin. Çünkü o Ruhullah'tır ve O'nun kelamıdır!" diyecek. Bunun üzerine O'na gidecekler. O da:<br />
<br />
"Ben buna yetkili değilim. Lâkin Muhammed aleyhissalatu vesselam'a gidin!" diyecek. Böylece bana gelecekler. Ben onlara:<br />
<br />
"Ben şefaate yetkiliyim!" diyeceğim. Gidip Rabbimin huzuruna çıkmak için izin talep edeceğim. Bana izin verilecek. Önünde durup, Allah'ınilham edeceği ve şu anda muktedir olamayacağım hamdlerle Allah'a medh u senâda bulunacak, sonra da Rabbime secdeye kapanacağım. Rabb Teâla:<br />
<br />
"Ey Muhammed! Başını kaldır! Dilediğini söyle, söylediğine kulak verilecek. Ne arzu ediyorsan iste, talebin yerine getirilecektir! Şefaatte bulun, şefaatin kabul edilecektir!" buyuracak. Ben de:<br />
<br />
"Ey Rabbim! Ümmetimi, ümmetimi istiyorum!" diyeceğim. Rabb Teâla: "(Çabuk onların yanına) git! Kimlerin kalbinde buğday veya arpa danesi kadar iman varsa onları ateşten çıkar!" diyecek. Ben de gidip bunu yapacağım! Sonra Rabbime dönüp, önceki hamd u senâlarla hamd ve senâlarda bulunacağım, secdeye kapanacağım. Bana, öncekinin aynısı söylenecek. Ben de: "Ey Rabbim! Ümmetim! Ümmetim!" diyeceğim. Bana yine:<br />
<br />
"Var, kimlerin kalbinde hardal danesi kadar iman varsa onları da ateşten çıkar!" denilecek. Ben derhal gidip bunu da yapacak ve Rabbimin yanına döneceğim. Önceki yaptığım gibi yapacağım. Bana, evvelki gibi:<br />
<br />
"Başını kaldır!" denilecek. Ben de kaldırıp:<br />
<br />
"Ey Rabbim! Ümmetim! Ümmetim!" diyeceğim. Bana yine:<br />
<br />
"Var, kalbinde hardal danesinden daha az miktarda imannı olanları da ateşten çıkar!" denilecek. Ben gidip bunu da yapacağım. Sonra dördüncü sefer Rabbime dönecek, o hamdlerle hamd u senâda bulunacağım, sonra secdeye kapanacağım. Bana: "Ey Muhammed! Başını kaldır ve (dilediğini) söyle, sana kulak verilecektir! Dile, talebin verilecektir! Şefaat et, şefaatin kabul edilecektir!" denilecek. Ben de: "Ey Rabbim! bana Lailâhe illallah diyenlere şefaat etmem için izin ver!" diyeceğim. Rabb Teâla:<br />
<br />
"Bu hususta yetkin yok! -veya: "Bu hususta sana izin yok!- Lâkin izzetim, celâlim, kibriyâm ve azametim hakkı için lailâhe illallah diyenleri de ateşten çıkaracağım!" buyuracak."<br />
<br />
Buhari, Tevhid 36, 19, 37, Tefsir, Bakara 1, Rikak 51; Müslim, İman 322, (193).<br />
<br />
5056 - Yine Sahiheyn ve Tirmizi'nin Ebu Hureyre'den kaydettikleri bir rivayet şöyledir: "Biz bir davette Resûlullah ile beraberdik. Ona sofrada hayvanın ön budu(n dan bir parça) ikram edildi. Bud hoşuna giderdi. Ondan bir parça ısırdı ve:<br />
<br />
"Ben Kıyamet günü âdemoğlunun efendisiyim! Acaba bunun neden olduğunu biliyor musunuz? (Açıklayayım:) Allah o gün, öncekileri ve sonrakileri tek bir düzlükte toplar. Bakan onlara bakar, çağıran onları işitir. Güneş onlara yaklaşır. Gam ve sıkıntı, insanların tahammül edemeyecekleri ve tâkat getiremeyecekleri dereceye ulaşır. Öyle ki insanlar:<br />
<br />
"İçinde bulunduğumuz şu hali görmüyor musunuz, sizlere şefaat edecek birini görmüyor musunuz?" demeye başlarlar. Birbirlerine:<br />
<br />
"Babanız Âdem var!" derler ve ona gelerek: "Ey Âdem! Sen insanların babasısın. Allah seni kendi eliyle yarattı, kendi ruhundan sana üfledi. (Bütün isimleri sana öğretti). Meleklerine senin önünde secde ettirdi. Seni cennete yerleştirdi. (Allah katında itibarın, makamın var.) Rabbin nezdinde bizim için şefaatte bulunmaz mısın? Bizim şu halimizi, başımıza şu geleni görmüyor musun?" derler. Âdem aleyhisselâm da:<br />
<br />
"Bugün Rabbim çok öfkelidir, daha önce bu kadar öfkelenmedi. Bundan sonra da böylesine öfkelenmeyecek. (Esasen şefaate benim yüzüm yok, çünkü, cennette iken, Allah) beni o ağaca yaklaşmaktan men etmişti. Ben, bu yasağa âsi oldum. (Ben cennette iken işlediğim günah sebebiyle cennetten çıkarıldım. Bugün günahlarım affedilirse bu bana yeter). Nefsim! Nefsim! Nefsim! Benden başkasına gidin, Nûh aleyhisselam'a gidin!" diyecek. İnsanlar Nûh aleyhisselam'a gelecekler:<br />
<br />
"Ey Nuh! Sen yeryüzü ahalisine gönderilen resullerin ilkisin. Allah seni çok şükreden bir kul (abden şekûrâ) diye isimlendirdi. İçinde bulunduğumuz şu hali görmüyor musun? Başımıza gelenleri görmüyor musun? Rabbin nezdinde bizim için şefaatte bulunmaz mısın?" diyecekler. Nuh aleyhisselâm da şöyle diyecek:<br />
<br />
"Bugün Rabbim çok öfkelidir. Daha önce hiç bu kkadar öfkelenmedi, bundan sonra da böylesine öfkelenmeyecek! Benim bir dua hakkım vardı. Ben onu kavmimin aleyhine (beddua olarak) yaptım. Nefsim! Nefsim! Nefsim! Benden başkasına gidin. İbrahim aleyhisselam'a gidin!" diyecek. İnsanlar İbrahim aleyhisselam'a gelecekler:<br />
<br />
"Ey İbrahim! Sen allah'ın peygamberi ve arz ahalisi içinde yegane Halilisin, bize Rabbin nezdinde şefaat et! İçinde bulunduğumuz şu hali görmüyor musun?" diyecekler. İbrahim aleyhisselam onlara:<br />
<br />
"Rabbim bugün çok öfkeli. Bundan önce bu kadar öfkelenmemişti, bundan sonra da bu kadar öfkelenmeyecek. (Şefaat etmeye kendimde yüz de bulamıyorum. Çünkü ben) üç kere yalan söyledim!" deyip, bu yalanlarını birer birer sayacak. Sonra sözlerine şöyle devam edecek:<br />
<br />
"Nefsim! Nefsim! Nefsim! Benden başkasına gidin! Musa aleyhisselam'a gidin!" İnsanlar, Hz. Musa aleyhisselam'a gelecekler ve:<br />
<br />
"Ey Musa! Sen Allah'ın peygamberisin. Allah seni, risaletiyle ve hususi kelamıyla insanlardan üstün kıldı. Bize Allah nezdinde şefaatte bulun! İçinde bulunduğumuz hali görmüyor musun?" diyecekler. Hz. Musa da:<br />
<br />
"Bugün Rabbim çok öfkelidir. Daha önce böylesine öfkelenmedi, bundan sonra da böylesine öfkelenmeyecek. (Esasen Rabbim nezdinde şefaate yüzüm de yok. Çünkü) ben, öldürülmesi ile emrolunmadığım bir cana kıydım. (...Bugün ben mağfirete mazhar olursam bu bana yeterlidir.) Nefsim! Nefsim! Nefsim! Benden başkasına gidin! Hz. İsa aleyhisselâm'a gidin!" diyecek. İnsanlar Hz. İsa'ya gelecekler ve:<br />
<br />
"Ey İsa, sen Allah'ın Peygamberisin ve Meryem'e attığı bir kelamısın ve kendinden bir ruhsun. Üstelik sen beşikte iken insanlara konuşmuştun. Rabbin nezdinde bize şefaat et! İçinde bulunduğumuz şu hali görmüyor musun?" diyecekler! Hz. İsa aleyhisselam da:<br />
<br />
"Bugün Rabbim çok öfkeli. Daha önce bu kadar öfkelenmedi, bundan böyle de hiç bu kadar öfkelenmeyecek!" diyecek. -Hz. İsa şahsıyla ilgili bir günah zikretmeksizin- (Bir başka rivayette:) "(Beni, Allah'tan ayrı bir ilah edindiler. Bugün bana mağfiret edilirse bu bana yeter!") Nefsim! Nefsim! Nefsim! Benden başkasına gidin! Muhammed aleyhissalatu vesselam'a gidin!" diyecek. İnsanlar Muhammed aleyhissalâtu vesselâm'a gelecekler, -bir diğer rivayette: "Bana gelirler!" denmiştir- ve:<br />
<br />
"Ey Muhammed! Sen Allah'ın peygamberisin, bütün peygamberlerin sonuncususun. Allah seni geçmiş-gelecek bütün günahlarını mağfiret buyurdu. Bize Rabbin nezdinde şefaatte bulun. Şu içinde bulunduğumuz hali görmüyor musun?" diyecekler. Bunun üzerine ben Arş'ın altına gideceğim. Rabbim için secdeye kapanacağım. Derken Allah, benden önce hiç kimseye açmadığı medh u senâları benim için açacak (Ben onlarla Rabbime medh u senâlarda bulunacağım). Sonra:<br />
<br />
"Ey Muhammed başını kaldır ve iste! (İstediğin) sana verilecek! Şefaat talep et! Şefaatin yerine getirilecek!" denilecek. Ben de başımı kaldıracağım ve: "Ey Rabbim ümmetim! Ey Rabbim ümmetim! Ey Rabbim ümmetim!" diyeceğim. Bunun üzerine:<br />
<br />
"Ey Muhammed! Ümmetinden, üzerinde hesap olmayanları cennet kapılarından sağdaki kapıdan içeri al! Esasen onlar diğer kapılarda da insanlara ortaktırlar!" denilecek."<br />
<br />
Resûlullah sonra şöyle buyurdular:<br />
<br />
"Nefsim kudret elinde olan Zat-ı Zülcelâl'e yemin olsun. Cennet kapısının kanatlarından iki kanadının arasındaki mesâfe Mekke ile Hecer arasındaki veya Mekke ile Busra arasındaki mesafe kadardır."<br />
<br />
Buhari, Enbiya 3, 8, Tefsir, Beni İsrail 5; Müslim, İman 327, (194); Tirmizi, Kıyamet 11, (2436).<br />
<br />
Hz. İbrahim aleyhisselam'ın kıssasıyla ilgili bir rivayette şu ziyade var: (Hz. İbrahim, (insanlar, şefaat etmesi için kendine geldikleri zaman, Allah'a şefaat talebinde bulunmasına mani olan üç günahı olarak yıldızlar hakkında sarfettiği "İşte bu Rabbim" (En'am 76) sözünü, atalarının putları hakkında sarfettiği "Belki de bu (putları kırma) işini onların en büyüğü yapmıştır" (Enbiya 63) sözünü ve bir de: "Ben gerçekten hastayım" (Saffat 89) sözünü zikretti."<br />
<br />
5057 - Yezîd İbnu Süheyb el-Fakîr anlatıyor: "Hâricilerin görüşlerinden biri içime işlemişti, Haccetmek, sonra da (propaganda yapmak üzere) insanların karşısına çıkmak arzusuyla, kalabalık bir grup içerisinde yola çıktık. Medine'ye uğradık. Orada Câbir İbnu Abdillah radıyallahu anh, insanlara hadis rivayet ediyordu. Bir ara cehennemlikleri zikretti. Ben: "Ey Resûlullah'ın arkadaşı! Sen ne konuşuyorsun? Halbuki Allah Teâla Hazretleri: "(Ey Rabbim!) Ateşe kimi atarsan mutlaka onu rezil-rüsvay edersin" (Âl-i İmran 192); "Ateşten her çıkmak isteyişlerinde oraya geri çevrilirler" (Secde 20) buyurmaktadır" dedim. Hz. Câbir:<br />
<br />
"Sen Kur'ân'ı okuyor musun?" dedi. Ben de:<br />
<br />
"Evet!" dedim.<br />
<br />
"Öyleyse onun evvelini oku! Çünkü o, küffar hakkındadır!" dedi ve sonra ilave etti:<br />
<br />
"Sen, Allah'ın Muhammed aleyhissalâtu vesselâm'ı dirilteceği Makam-ı Mahmud'u işittin mi?"<br />
<br />
"Evet!" dedim. Dedi ki:<br />
<br />
"O, Muhammed aleyhissalâtu vesselam'a mahsus mahmûd makamdır. Allah Teâla Hazretleri o makamın hatırına, cehennemden çıkaracaklarını çıkarır!"<br />
<br />
(Hz. Câbir) sonra, Sırat köprüsünün konuluşunu ve üzerinden insanların geçişini tavsif etti. Biz:<br />
<br />
"Bu ihtiyarın, Aleyhissalâtu vesselâm hakkında yalan söyleyeceğini mi zannedersiniz?" dedik ve Hâricilikten rücû ettik. Hayır! Vallahi bizden bir kişiden başka, Hâricilikte kalan olmadı."<br />
<br />
Müslim, İman 320, (191).<br />
<br />
5058 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Kıyamet günü, cehennemliklerin, dünyada en müreffeh olanı getirilerek ateşe bir kere batırılacak. Sonra:<br />
<br />
"Ey ademoğlu denilecek. (Cehennemde) hiç nimet gördün mü? Sana hiç hayır uğradı mı?"<br />
<br />
"Hayır! Ey Rabbim, vallahi hayır!" diyecek. Sonra cennetliklerden dünyüdü en fakir olan getirilecek. O da cennete bir sokulup çıkarılacak ve kendisine:<br />
<br />
"Ey âdemoğlu (cennette) hiç fakirlik gördün mü, hiç sıkıntı çektin mi?" denilecek. O da:<br />
<br />
"Hayır! Vallahi ya Rabbi! Başımdan hiç fakirlik geçmedi, hiçbir sıkıntı çekmedim" diyecek."<br />
<br />
Müslim, Münafıkûn 55, (2807).<br />
<br />
5059 - Yine Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Allah Teâla Hazretleri azabı en hafif olan cehennemliğe:<br />
<br />
"Eğer dünya her şeyiyle senin olsaydı, şu azabdan kurtulmaya bedel, fidye olarak verir miydin?" diye soracak. Adam: "Evet!" diyecek. Rabb Teâla bunun üzerine:<br />
<br />
"Sen daha Hz. Âdem'in sulbünde iken ben senden bundan daha hafifini istemiş: "Bana hiçbir şeyi ortak kılma da seni ateşe sokmayayım, cennete koyayım" demiştim. Sen buna yanaşmadın, şirke girdin" buyuracak."<br />
<br />
Buhari, Rikak 51, 49, Enbiya 1; Müslim, Münafikûn 51, (2805).<br />
<br />
5060 - İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Cennetlikler cennette, cehennemlikler de cehennemde oldukları zaman ölüm getirilir. Cennetle cehennemin arasına konup orada kesilir. Sonra bir münadi nida eder:<br />
<br />
"Ey ehl-i cennet! Artık ebediyet var, ölüm yok! Ey ehl-i nâr! Artık ebediyet var, ölüm yok! Cennetliklerin sürûru bununla daha da artar. Cehennemliklerin de hüznü artar."<br />
<br />
Buhari, Rikâk 50, 51; Müslim, Cennet 43, (2850).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KIYAMET ALAMETLERİ</span></span><br />
<br />
7182 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselam buyurdular ki: "Fırat nehri, altından bir dağı ortaya çıkarmadıkça Kıyamet kopmayacaktır. İnsanlar o altın sebebiyle öldürülecek. Öyle ki on insandan dokuzu öldürülecektir."<br />
<br />
7183 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalatu vesselâm buyurdular ki: "Mal dolup taşmadıkça, fitneler zuhür etmedikçe ve herc (haksız, sebepsiz öldürmeler) artmadıkça Kıyamet kopmayacaktır." Orada bulunanlar: "Herc nedir, ey Allah'ın Resülü?" dediler. Aleyhissalatu vesselam: "Öldürmedir! Öldürmedir! Öldürmedir!" diye üç kere tekrar etti."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KUR'AN VE (DİNLE İLGİLİ) İLİMLERİN YOK OLMASI</span></span><br />
<br />
7184 - Ziyâd İbnu Lebîd radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalatu vesselâm bir şey anlatarak: "İşte bu şey, ilmin gitme anlarında olur" buyurdu. Ben: "Ey Allah'ın Resûlü! Bizler Kur'ân'ı okur olduğumuz, evladlarımıza da okuttuğumuz, evlatlarımız da kendi evlatlarına okutur olacakları halde ilim nasıl gider (kaybolur)?" dedim. Aleyhissalatu vesselâm:<br />
<br />
"Anasız kalasıca Ziyâd! Ben seni, Medine'nin en fakihlerinden biri bilirdim. Şu, (gözümüzün önündeki) yahudi ve hıristiyanlar kitapları olan Tevrat ve İncil'i okudukları halde onların içinde bulunanlarla amel ediyorlar mı? (Demek ki keramet okumada değil, okunanı hayata geçirmekte, yaşamakta ve tatbik etmektedir)" buyurdular."<br />
<br />
7185 - Huzeyfe İbnu'I-Yemân radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
Elbisenin nakşı silinip gittiği gibi İslâm da silinip gidecek. Öyle ki oruç nedir, namaz nedir, hacc nedir, sadaka nedir? bilinemeyecek. Bir gecede AIlah'ın kitabı götürülecek, ondan yeryüzünde hiçbir şey kalmayacak. Çok yaşlı ihtiyar erkek ve kadınlardan birkısım insanlar sağ kalıp: "Biz babalarımıza lâ ilâhe illallah kelimesi üzerine yetiştiğimiz için bu kelimeyi söyleriz" diyecekler."<br />
<br />
Huzeyfe bu hadisi anlatınca orada bulunan Sıla radıyallahu anh kendisine: "O yaşlılar namaz nedir, oruç nedir, hacc nedir, sadaka nedir bilmezken "Lâ ilâhe illallah" kelimesi onlara bir fayda sağlar mı?" dedi. Huzeyfe (bu söze) cevap vermedi. Ama Sıla bu sorusunu üç kere tekrarladı.. Her seferinde Huzeyfe onun sorusuna cevaptan kaçındı. Sonunda üçüncü tekrar üzerine Sıla'ya yönelerek: "Ey Sıla kelime-i tevhid onları (hiç olsun ebedî) cehennemden kurtarır" dedi ve bunu üç kere tekrar etti."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">EMANETİN GİDİŞİ</span></span><br />
<br />
7186 - İbnu Ömer radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Aziz ve celil olan Allah, bir insan helak etmek istedi mi, ondan önce hayayı çeker alır. Hayası bir kere gitti mi sen ona artık herkesin nefretini kazanmış bir kimse olarak rastlarsın. Herkesin nefretini kazanmış olarak rastladığın kimseden emanet çekilip alınır (artık o, güvenilmeyen, kuşkulu kişidir). Kişiden emanet (güven) çekilip alınınca ona artık hep hain ve herkesce hain bilinen biri olarak rastlarsın. Ona hep hain ve hıyanetle bilinen biri olarak rastladın mı, sıra ondan merhametin çekip çıkarılmasına gelmiştir. Ondan rahmetin çıkarıldığı vakit artık ona (Allah'ın rahmetinden) kovulmuş, lânetlenmiş olarak rastlarsın. Ona sen kovulmuş, lânetlenmiş olarak rastlayınca ondan İslâmiyet bağı çözülüp atılır."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KIYAMETİN BÜYÜK ALÂMETLERİ</span></span><br />
<br />
7187 - Hz. Enes İbnu Ma'lik radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselam buyurdular ki: "Şu altı şeyden önce (ahirete bakan) iyi ameller işlemekte acele edin: "Güneşin battığı yerden doğması, Duhân, dâbbetü'l-arz,Deccâl, herbirinize mahsus olan ölüm ve (sizin salih amelinize mani olacak) âmme hizmeti."<br />
<br />
7188 - Ebu Katade radıyallahu anh arılatıyor: "Resülullah aleyhissalatu vesselâm buyurdular ki: "(Kıyametin büyük) alâmetleri ikiyüz (senesin)den sonra gelecektir."<br />
<br />
7189 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalatu vesselâm buyurdular ki: "Ümmetim beş tabakadır: İlk kırk yıl, hayır ve takva ehlidir. Bunu takip edenler yüzyirmi yılına kadardır. Bunlar merhamet sahibi, sıla-i rahme değer veren kimseler olacak. Sonra yüzaltmış yılına kadar olanlar birbirlerine sırt çevirirler, aralarındaki (kardeşlik bağlarını) koparırlar. Sonra da birbirlerini öldürme devri gelir. O devirde kurtuluş isteyin, kurtuluş!"<br />
<br />
Hz. Enes İbnu Mâlik radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Ümmetim beş tabakadır. Her tabaka kırk yıldır. Benim tabakam ve ashabımın tabakası ilim ve iman ehli insanların tabakasıdır. İkinci tabaka kırk ile seksen yılı arasındaki (insanların) tabakasıdır, bunlar hayır ve takva ehli insanlardır..." (Hz. Enes, sonra hadisi yukarıdaki şekilde tamamladı.)"<br />
<br />
7190 - Abdullah İbnu Mes'ud radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Kıyametin kopmasına yakın (bazı insanlar günahları sebebiyle) "mesh"e (hayvan süretine çevrilme), "hasf"e (yere batma) ve "kazf'e (taşlanma azabı) uğrayacaktır."<br />
<br />
7191 - Abdullah İbnu Amr radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Ümmetimde hasf, mesh ve kazf olacaktır."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DABBETU'L-ARZ</span></span><br />
<br />
7192 - Abdullah İbnu Büreyde radıyallahu anhüma babası (Büreyde)'den naklediyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm beni, Mekke'ye yakın badiyedeki bir yere götürdü. Burası kuru bir yerdi, etrafı da kumdu. Resülullah aleyhissalâtu vesselâm: "Dâbbetu'l-arz bu yerden çıkacak" buyurdu. İşaret edilen yerin eni ve boyu birer karıştı."<br />
<br />
İbnu Büreyde dedi ki: "Bundan yıllar sonra haccettim. Babam (o sahanın en ve boy uzunluğunda bir asasını bize gösterdi. Baktım ki, o asa benim bu âsam ile şu ve bu kadardır."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YE'CÜC VE ME'CÜC</span></span><br />
<br />
7193 - Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalatu vesselâm buyurdular ki:<br />
<br />
"Ye'cüc ve Me'cüc (seddi) her gün kazarak nihayet güneşin ışığını görmeye yakın, başlarındaki kişi onlara: "Haydi dönün, kazımıza yarın devam ederiz!" der. Allah Teâla hazretleri, sabah oluncaya kadar seddi eski güçlü haline iade eder. Bu hal onların müddetleri doluncaya kadar devam edecek. Vakit dolup da Allah onları insanların üzerine göndermek istediği zaman, aynı şekilde yine kazacaklar, güneşin ışığını görecekleri gedik açılacağı zaman, başlarındaki "haydi dönün inşaallah yarın kazmaya devam ederiz" diyecek. Onlar da "inşaallah!" diyecekler; ertesi günü gelecekIer. Bu sefer seddi bıraktıkları gibi bulacaklar. Yine kazacaklar, bu sefer insanların üzerine çıkacaklar ve (uğradıkları) suyu içip tüketecekler. İnsanlar, onlara karşı kalelerine çekilecekler. Bu sefer onlar da oklarını göğe atacaklar. Okları, üzeri kanlı olarak geri dönecek. Bunun üzerine Yecüc ve Mecüc: "Biz yeryüzündeki insanları kahrettik ve göktekilere de galebe çaldık" diyecekler. Sonra Allah, onların enselerine musallat olacak deve kurtlarını gönderecek, bunlarla onları öldürecek."<br />
<br />
Resülullah aleyhissalatu vesselam devamla dedi ki: "Nefsim elinde olan Zât-ı Zülcelâl'e yemin olsun ki, yerdeki hayvanlar onların etlerini yemek suretiyle muhakkak ki iyice semirecek ve memeleri sütle dolacaktır."<br />
<br />
7194 - Abdullah İbnu Mes'ud radıyallahu anh anlatıyor: "Mirac gecesinde, Resülullah aleyhissalâtu vesselam Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. İsa ile karşılaştı. Kıyameti aralarında müzakere ettiler. Önce Hz. İbrahim aleyhisselâm'dan başlayıp ona Kıyametten sordular. Onun Kıyamet hakkında herhangi bir bilgisi yoktu. Sonra Hz. Musa aleyhisselam'a sordular. Kıyamet hakkında onun da bir bilgisi yoktu. Söz Hz. İsa aleyhisselâm'a geldi. O: "Kıyametin kopmasına yakın şeyler (alametler) hakkında bana bilgi verildi. Ama Kıyametin kopma (vaktini) Allah'tan başka hiç kimse bilemez" dedi. Sonra (Kıyametin alâmetlerin en biri olarak) Deccal'in çıkmasını anlattı. Şunları söyledi: "Sonra ben inip onu öldüreceğim ve bundan sonra halk memleketlerine dönecek. Bu defa onların karşısına Ye'cüc ve Me'cüc çıkacak ve her tepeden hızla hücum edeceklerdir. Onlar giderken rastladıkları her suyu içip tüketecekler ve uğrayacakları her şeyi bozup alt-üst edecekler. Bunun üzerine halk feryat ederek Allah'tan yardım dileyecek. Ben de Ye'cüc ve Me'cüc'ü öldürmesi için Allah'a dua edeceğim. (Duâm kabul görecek) ve yer onların (leşlerinin) kokusu ile çok pis kokacak. Ben yine Allah'a dua edeceğim! Allah da bir su gönderecek ve o su, onları taşıyıp denize atacaktır. Daha sonra dağlar ufaltılıp dağıtılacak ve yer, derinin yarılıp genişletildiği gibi yayılıp genişletilecek.<br />
<br />
İşte söylenen bu hal vuküa gelince, insanlara yakınlığı itibariyle Kıyametin, ev halkı ne zaman doğumu ile aniden karşılaşacaklarını bilmedikleri hamile kadın gibi olacağı bana bildirildi."<br />
<br />
Râvi el-Avvam demiştir ki: "Bunun tasdiki Kitabullah'da bulunmuştur (Meâlen): "Nihayet, Ye'cüc ile Me'cüc'ün önündeki sed açıldığında, her tepeden saldırmağa başlarlar" (Enbiya 96).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MEHDİ'NİN ÇIKMASI</span></span><br />
<br />
7195 - İbnu Mes'ud radıyallahu anh anlatıyor: "Biz, Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın yanında iken Beni Hâşim'den bir grub genç geldi. Resülullah aleyhissalâtu vesselâm onları görünce, gözleri yaşla doldu ve rengi değişti. Ben: "(Ey Allah'ın Resülü!) Şimdiye kadar, mübarek yüzünüzde hoşumuza gitmeyen bir manzara hiç görmemiştik, (şimdi ne oldu da bizi üzen bir ifade ile karşılaşıyoruz?)" dedim. Şu cevabı verdiler:<br />
<br />
"Biz öyle bir Ehl-i Beytiz ki, Allah bizim için dünyaya mukabil ahireti tercih etmiştir. Benim Ehl-i Beytim benden sonra bela, kaçırılma ve sürgüne maruz kalacak. Nihayet, meşrık (doğu) tarafından beraberlerinde siyah bayraklar olan bir kavim gelecek. Bunlar hayır (saltanat) isteyecekler, fakat istekleri yerine getirilmeyecek. Bunun üzerine onlar savaşacak. Allah onlara yardım edecek. Bundan sonra istedikleri (hükümdarlık) kendilerine verilecek. Ne var ki, onlar bunu kabul etmeyip emirliği Ehl-i Beytim'den bir adama tevdi edecekler. Bu (Emîr) de, insanlar yeryüzünü daha önce zulüm ile doldurdukları gibi, yeryüzünü adaletle dolduracaktır. Artık sizden kim o güne yetişirse kar üstünde emeklemek suretiyle de olsa onlara varsın (katılsın)" buyurdu."<br />
<br />
7196 - Sevbân radıyallahu anh anlatıyor: "Reslülullah aleyhissalatu vesselâm buyurdular ki: "Sizin hazinenizin yanında üç kişi kavga edecek: Üçü de bir halifenin evladıdır. (Halifelik) bunların hiçbirine nasip olmayacaktır. Sonra meşrık (doğu) cihetinden siyah bayraklar (taşıyan bir ordu) zuhur edecek, hiçbir kavmin öldürmediği şekilde sizi öldürecek."<br />
<br />
Ravi der ki: "Sonra (Aleyhissalâtu vesselam) ezberde tutamadığım bir şey daha söyledi. Son olarak da: "Onları görünce onlara derhal biat edin, kar üzerinde emekleyerek de olsa!" buyurdular. Çünkü o, Allah'ın halifesidir, Mehdidir."<br />
<br />
7197 - Hz. Ali anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Mehdi bizden, ehl-i Beyt'imizdendir. Allah onu bir gecede ıslah eder (yani tevbesini kabul eder, hizmetini yapacak hale getirir. Doğruyu ilham eder ve muvaffak kılar)".<br />
<br />
7198 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalatu vesselâm buyurdular ki: "Biz Abdulmuttalib'in oğullarıyız. Cennet ehlinin efendileriyiz: Ben, Hamza, Ali, Cafer, Hasan, Hüseyin ve Mehdi."<br />
<br />
7199 - Abdullah İbnu'l Haris İbni Cez'iz-Zübeydi radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm (bir gün): "Doğudan birtakım insanlar çıkacak ve Mehdi için zemin hazırlayacak" buyurdular. O Mehdi'nin hakimiyetini kastediyor."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MEZAHİM (ŞİDDETLİ SAVAŞLAR)</span></span><br />
<br />
7200 - Zî Muhmer radıyallahu anh'a müslümanların Rumlarla yapacağı savaş sorulunca, Resülullah'tan şu hadisi nakletmiştir: "Rumlar sizlerle emin bir sulh antlaşması yapacaklar. Sonra, siz ve onlar (başka) bir düşmanla savaşacaksınız ve zafer kazanıp ganimet mallarını alıp (savaştan) salimen galip çıkacaksınız. Sonra savaş yerinden ayrılıp tepeleri bulunan bir çayırlıkta mola vereceksiniz. Orada haç ehlinden (hıristiyanlardan) bir adam haçı havaya kaldırarak: "Haç galip oldu" diyecek, müslümanlardan bir adam kızarak kalkıp (adamın elindeki) haçı kırıp ezecektir. İşte o zaman Rumlar sulh antlaşmasını bozarak şiddetli bir savaş için toplanacaklar."<br />
<br />
İbnu Mâce, bu hadisin, kendisine bir başka vecihten de ulaştığını, hadisin o vechinde şu ziyadenin olduğunu belirtir: "(Rumlar) şiddetli bir savaş için toplanacaklar. O zaman onlar seksen sancak altında oldukları halde gelirler ve her sancakta onikibin asker vardır."<br />
<br />
7201 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Şiddetli savaşlar vuküa geldiği zaman Allah mevaliden (Arap olmayan müslümanlar) öyle bir ordu gönderecek ki atlarının cinsi yönünden Arapların en kıymetlisi ve silah yönünden onların en iyisi olup Allah, İslâm dinini onlarla te'yid (takviye) edecektir."<br />
<br />
7202 - Amr İbnu Avf radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalatu vesselâm buyurdular ki: "Müslümanların silahlarını koydukları yerin en yakını Bevlâ'da olmadıkça kıyamet kopmaz."<br />
<br />
Aleyhissalâtu vesselâm sonra: "Ey Ali, ey Ali, ey Ali!" diye nida etti. (Hz. Ali)<br />
<br />
"Annem babam sana kurban olsun, (buyurun ey Allah'ın Resülü!)" dedi.<br />
<br />
Aleyhissalâtu vesselâm: "Muhakkak ki, sizler Benî Esfar'la (Rumlarla) savaşacaksınız. Sizden sonra gelecek müslümanlar da onlarla savaşacaklar. Nihayet Allah yolunda hiçbir kınayanın kınamasından korkmayan seçkin müslümanlar olan Hicaz halkı onlarla savaşa çıkacaklar. Konstantin'i tesbih ve tekbirlerle fethedecekler. Onlar daha önce benzerini elde etmedikleri ganimetler elde edecekler. Öyle ki (dirhem ve dinarları sayıyla değil, kalkanla ölçerek taksim edecekler. Bu sırada biri gelip şöyle diyecek: "Memleketinizde mesih çıktı: "Bilesiniz bu haber yalandır. Artık o haberi tutan (inanan) da pişmandır, terkeden (inanmayan) da pişmandır."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TÜRKLERLE SAVAŞ</span></span><br />
<br />
7203 - Ebu Sa'id radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Sizler, gözleri küçük, yüzleri geniş-yuvarlak bir kavimle savaşmadıkça Kıyamet kopmayacaktır. Onların gözleri çekirge gözleri gibi olup yüzleri de kat kat deri ile kaplanmış kalkanlar gibidir. Kıl ayakkabılar giyerler, deriden mamul kalkanlar edinirler ve atlarını hurma ağaçlarına bağlarlar."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KIYAMET GÜNÜ ALLAH'IN RAHMETİ</span></span><br />
<br />
7286 - Ebu Sa'îd radıyallahu anh anlatıyor: "Resulullah aleyhissalâtu vesselam buyurdular ki:<br />
<br />
"Aziz ve celil olan Allah semâvat ve arzı yarattığı gün, yüz rahmet yaratmıştır. Bunlardan birini arza indirmiştir. İşte bunun sayesinde bir anne çocuğuna karşı şefkat duyar, hayvanlar, kuşlar birbirlerine şefkat duyarlar. Allah geri kalan doksandokuz rahmeti, Kıyamet günü için (kendine) saklamıştır. Kıyamet gününde onları bu rahmetle yüze tamamlayacak."<br />
<br />
7287 - İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: "Gazvelerinin birinde Resulullah aleyhissalatu vesselâm'la beraberdik. Derken bir kavme uğradı. "Siz kimsiniz?" diye sordu.<br />
<br />
"Bizler müslümanlarız!" dediler. Bir kadın tandırına yakacak atmakla meşguldü ve yanında bir oğlu vardı. Tandırın alevi yükselince kadın çouğu uzaklaştırdı. Sonra kadın, Resülullah aleyhissalâtu vesselam'ın yanına geldi ve: "Sen Allah Resulüsün öyle mi ?"dedi. Aleyhissalâtu vesselam: "Evet!" deyince, "Annem ve babam sana feda olsun! Allah Erhamü'r-Rahimin (yani merhametli olanların en merhametlisi) değil mi?" dedi. Kadın, "Evet!" cevabını alınca bu sefer: "Allah'ın kullarına olan rahmeti, annenin yavrusuna olan merhametinden daha fazla değil mi?" diye sordu. Aleyhissalâtu vesselâm yine: "Elbette!" buyurdu. Kadın: "Anne çocuğunu asla ateşe atmaz! (daha merhametli olan Allah kullarını nasıl cehenneme atar?)" dedi. Bunun üzerine Aleyhissalatu vesselâm ağlayarak başını eğdi. Sonra başını kadına doğru kaldırarak: "Şüphesiz Allah, hak yoldan sapıp O'na itaat etmeye tenezzül etrneyen ve tevhid kelimesini söylemekten imtina eden azgın kulundan başka kullarına azab vermeyecektir" buyurdu."<br />
<br />
7288 - Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resulullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Ateşe sadece şakî olanlar girecektir." Ashab: "Ey Allah'ın Resulü! Şaki kimdir?" diye sordu. Aleyhissalâtu vesselam: "Allah için hiçbir ibadette bulunmayıp, hiçbir günahı terketmeyen kimsedir" diye cevap verdi."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KEVSER HAVZI</span></span><br />
<br />
7289 - Ebu Sa'î'di'I-Hudri radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Benim bir havuzum var. Genişliği Ka'be'den Beytu'l-Makdis'e kadar uzanır. Suyu süt misali bembeyaz. Yıldızlar adedince susakları var. Şurası muhakkak ki, Kıyamet günü ben, peygamberler arasında ümmeti sayıca en çok olan kimseyim."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ŞEFAAT</span></span><br />
<br />
7290 - Ebu Musa el-Eş'ari radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselam buyurdular ki: "Ben, ümmetimin yarısının cennete girmesi ile şefaat (sahibi olmam) arasında muhayyer bırakıldım. Ben şefaati tercih ettim. Çünkü şefaat, daha şümullü ve ümmetimin (toptan kurtuluşuna) daha yeterlidir. Şefaati siz müttakilere mahsus mu biliyorsunuz? Hayır! O muttakiler değil günahkârlar, hatalılar ve pis işlere karışan (müslüman)lar içindir."</span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>