<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Forum Bizde Blog - Sağlık Bilgileri]]></title>
		<link>https://forum.bizdeblog.com/</link>
		<description><![CDATA[Forum Bizde Blog - https://forum.bizdeblog.com]]></description>
		<pubDate>Mon, 13 Apr 2026 03:18:47 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Probiyotik Nedir? Faydaları Nelerdir?]]></title>
			<link>https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=30941</link>
			<pubDate>Sat, 21 Sep 2024 17:52:33 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://forum.bizdeblog.com/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=30941</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://forum.bizdeblog.com/images/attachtypes/image.png" title="JPG Image" border="0" alt=".jpg" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=162645" target="_blank" title="">Probiyotik İçeren Besinler.jpg</a> (Size: 205.51 KB / Downloads: 57)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Probiyotik Nedir? Faydaları Nelerdir?</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Probiyotik Nedir?</span></span><br />
<br />
İnsan vücudunda trilyonlarca mikroorganizma bulunur. Bu mikroorganizmaların büyük çoğunluğu bağırsak içerisinde yaşar. Bağırsakta mikroorganizmaların denge içerisinde barınması ise insan sağlığı için büyük öneme sahiptir. Çünkü bağırsakların sağlıklı olması kişinin bağışıklığını, ruh halini, fiziksel hayatını doğrudan etkiler. Probiyotikler de bu dengeyi sağlamaya yardımcı olan yararlı bakterileri ve mayaları ifade etmek için kullanılan bir terimdir. Fakat probiyotiklerin büyük çoğunluğu bakterilerden meydana gelir.<br />
Probiyotikler Ne İşe Yarar?<br />
<br />
İnsan bağırsağı iyi ve kötü mikroorganizmaları bir arada barındırır. Bu bakteri popülasyonu bağırsak mikrobiyotası adını alır. Mikrobiyota çeşitliliği ne kadar fazla ve dengeli olursa kişinin sağlığını o derece etkiler. Probiyotikler ise bulundukları organlara yani mikrobiyotaya canlı şekilde ulaştıklarında görevlerini yerine getirebilirler. Bunun için probiyotiklerin mideden sağ çıkabilmesi gereklidir. Ulaştıkları mikroorganizma topluluğu içerisinde an itibariyle görevleri başlar. Görevleri ise vücut için zararlı olan diğer mikroorganizmalar ile savaşmaktır. Bu sırada probiyotikler aynı zamanda zararlı mikroorganizmaların büyümesini engelleyen asitler de üretirler.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Probiyotikler Nelerdir?</span></span><br />
<br />
İnsan vücudunda yaşayan faydalı bakteri ve mayalardan oluşan probiyotikler insan mikrobiyomunun da büyük bir parçasıdır. Fakat insan mikrobiyomu kişiden kişiye değişebilen bir popülasyondur. Bu popülasyon kişinin çevresel ve genetik pek çok faktöründen kaynaklı değişiklik gösterebilir. Fakat ne derece değişirse değişsin probiyotikler vücut içerisinde belirli mikroorganizma cinslerini içerir. Bu mikroorganizmalardan bakteri olanlar Lactobacillus, Streptococcus, Bifidobacterium ve Enterococcus türleridir. Maya olarak ise en çok bulunan probiyotik mikroorganizma ise Saccharomyces boulardii’dir. Probiyotik mikroorganizmaların sağlığa faydalı etkilerine dair pek çok uygulama örneği vardır. Bazı türle ishal sorunu için düzenleyici görev yaparken, bazı türler ise konstipasyon kabızlık probleminin giderilmesinde etkili olabilir. Bu türlerin çeşitliliği kişinin sağlığında öneme sahip olur. Her tür başka bir yarar sağladığı için beslenme sırasında probiyotiklerin birden fazla kaynaktan sağlanması önem taşır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Probiyotikler Hangi Organlarda Yer Alır?</span></span><br />
<br />
Probiyotik mikroorganizmalar çoğunlukla bağırsaklarda bulunsa vücut içerisinde barındıkları ve fayda sağladıkları başka ortamlar da vardır. Bunlar:<br />
<br />
    Bağırsak<br />
    Ağız<br />
    Vajina<br />
    İdrar yolu<br />
    Deri<br />
    Akciğerler<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Probiyotik İçeren Besinler</span></span><br />
<br />
Probiyotikler vücuda yiyecekler, içecekler ve takviyeler yoluyla alınabilirler. Gün içerisinde çoğu insan normal beslenme düzeni ile probiyotik içeren besinleri vücutlarına alırlar. Bu besinler gün içerisinde sıklıkla tüketilen yoğurt ve turşu olarak öne çıkar. Fakat probiyotik besinler sadece bunlarla sınırlı değildir. Fermantasyon işlemi gören pek çok gıda da probiyotikler açısından zengindir. Çünkü fermantasyon işlemi sırasında faydalı bakterilerin sayısı artar. Fakat bazı besinlere dışarıdan probiyotik eklenmesi ile fonksiyonel bir hal alması sağlanabilir. Beslenme yoluyla vücuda probiyotik mikroorganizmaları almak için tüketilebilecek besinler şunlardır:<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yoğurt:</span></span> Sütün mayalanması ile elde edilen yoğurt insanlar tarafından en sık tüketilen probiyotik besindir. Özellikle bağırsak sağlığı için pek çok fayda sağlayan türde probiyotiği yoğurt içerisinde barındırır. Özellikle probiyotik organizmaların dışarıdan eklenmesi ile elde edilen yoğurtlar da vücuda probiyotik almak için iyi bir kaynaktır.<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> Lahana Turşusu:</span></span> Ev yapımı lahana turşuları da oluşum sırasında probiyotikler açısından zengin bir hal alır. Aynı zamanda Kore yemeği olarak bilinen Kimchi besini de probiyotikler açısından çok zengin bir besin olarak öne çıkar.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Boza:</span></span> Fermente pek çok besin ile yapılan bir geleneksel bir içecek olan boza probiyotiklerden zengindir. Aynı zamanda sadece probiyotikten değil antioksidanlardan da zengindir<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kefir:</span></span> Yoğurt gibi iyi bilinen probiyotik kaynaklarından biri de kefirdir. Kefirin probiyotik açısından bu kadar ön plana çıkmasının nedeni mayalandıktan sonra sadece probiyotik bakterileri değil aynı zamanda probiyotik mayaları da içerisinde barındırmasıdır.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ekşi Mayalı Ekmek: </span></span>Pek çok kişi tarafından probiyotik mikroorganizma içerdiği bilinmeyen besinlerden biri de ekşi mayalı ekmektir. Ekşi mayalı ekmek özellikle sindirim sistemi için yarar sağlayabilen çeşitli probiyotikleri bünyesinde barındırır.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tarhana:</span></span> Özellikle kış aylarında sıklıkla sofrada yer alan tarhana da geleneksel bir probiyotik üründür.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Diğer probiyotik besinler ise şu şekilde sıralanabilir:</span></span><br />
<br />
    Keçi sütü<br />
    Boza<br />
    Şalgam<br />
    Soya ürünleri<br />
    Sirke<br />
    Parmesan<br />
    Turşu<br />
    Yoğurt<br />
    Kefir<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Probiyotik Faydaları Nelerdir?</span></span><br />
<br />
Probiyotiklerin faydaları bulundukları yerdeki dengeyi oluşturmaya çalışmalarından kaynaklanır. Yapılan pek çok araştırma probiyotiklerin insan vücuduna pek çok faydası olduğunu gösterir. Bu faydalar bakterilerin suşuna göre değişiklik göstermekle birlikte çoğunlukla bağırsak üzerine etkilidir. “Probiyotik ne işe yarar?” diye sorulacak olursa, vücuda fayda sağlayabileceği durumlar şu şekilde sıralanabilir;<br />
<br />
    İshal, gaz ve kabızlık<br />
    İdrar yolu enfeksiyonu<br />
    Mayaların neden olduğu enfeksiyonlar<br />
    Laktoz intoleransı<br />
    Egzama<br />
    Sepsis<br />
    IBS<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sindirim</span></span><br />
<br />
Probiyotiklerin en çok yarar sağladığı alan bağırsak sağlığıdır. Bağırsaklar içerisinde çok fazla faydalı ve zararlı mikroorganizmayı barındırarak kendisine özgü bir flora oluştururlar. Bu flora içerisindeki faydalı mikroorganizmalar ne kadar çeşitli olursa o kadar çok sağlık için yararlıdır. Fakat bunun için öncelikle tüketilen besindeki yararlı bakterilerin bağırsağa kadar canlı ulaşması gerekir. Probiyotikler canlı şekilde bağırsağa ulaştıklarında şu faydaları sağlayabilirler;<br />
<br />
    Antibiyotiğe bağlı ishalin iyileştirilmesi<br />
    Gaz şikayetinin giderilmesi<br />
    Kabızlık ve ishal bulgularının iyileşmesi<br />
    IBS (irritabl bağırsak sendromu) semptomlarının düzelmesi<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kilo Kaybı</span></span><br />
<br />
Probiyotikler üzerine yapılan bazı araştırmalar bağırsaklarda bulunan probiyotiklerin obezite ile arasında bir ilişki olduğunu öne sürer. Bazı probiyotik suşlarının özellikle de Lactobacillus gasseri karın yağlarında azalmaya yardımcı olduğuna dair çalışmalar mevcuttur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ruh Sağlığı</span></span><br />
<br />
İkinci beyin olarak da adlandırılan bağırsak sağlıklı olmadığında kişilerde çeşitli ruhsal sorunlar meydana gelebilir. Bu nedenle bağırsak sağlığının korunması için mikrobiyota dengesinin iyi olması gerekir. Bağırsaklarda çeşitli mikroorganizmaların bulunması da bu nedenle ruh sağlığı için faydalı olabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Bağışıklık</span></span><br />
<br />
Bağırsak bakterileri bağışıklık sistemi ile etkileşime girerek onu düzenlemeye yardımcı olurlar. Aynı zamanda zararlı mikroorganizmaların dışarı atılmasına da yardımcı olarak bağışıklık için pek çok görevde bulunurlar. Bu nedenle normal doğum sırasında annenin vajinal bakterileri ile bebeğin etkileşime girmesi bile gelecek hayatta kişinin bağışıklığını etkiler.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kadın Sağlığı</span></span><br />
<br />
Probiyotik mikroorganizmaların bulunduğu yerlerden biri de vajinadır. Vajinanın kendi özgü bir mikrobiyomu vardır ve bu mikrobiyom içerisinde denge bozulduğunda enfeksiyon gibi sorunlar oluşabilir. Bazı Lactobacillus suşları ise vajinal mikrobiyomun dengesinin korunmasına yardımcı olarak bu tarz rahatsızlıkların önlenmesine yardımcı olur. Aynı zamanda regl döneminde, hamilelikte ve menopoz döneminde kadınların hormonal değişikliklerden kaynaklanan sindirim sistemi sorunlarının da giderilmesine yardımcı olur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ne Zaman Probiyotik Takviyesi Kullanılmalı?</span></span><br />
<br />
Kişinin bağırsaklarında bulunan mikroorganizma sayıları antibiyotik kullanımı, strese maruz kalma veya kötü beslenme gibi nedenlerle olumsuz etkilenebilir. Bu durumda bağırsak dengesi bozulur ve kişi hastalıklara açık hale gelebilir. Bu tarz durumlarda bir probiyotik takviyesi kullanmak doktor tarafından önerilebilir. Fakat kontrolsüz probiyotik kullanımından da kaçınmak gereklidir.<br />
<br />
İnsan sağlığı için pek çok öneme sahip olan probiyotikler besinler ile alınmaya çalışılmalıdır. Birden fazla fermente ürünün tüketilmesi ise sağlanan çeşitlilik bu yararların oluşmasını sağlar. Eğer kişi bir takviye alması gerektiğini düşünüyorsa mutlaka bir sağlık kurumuna başvurarak gerekli desteği almalıdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Probiyotikler Ne İşe Yarar? Faydaları Nelerdir?</span></span><br />
<br />
Probiyotikler, sağlığa fayda sağlayabilen canlı mikroorganizmalar veya mikrobiyal besin maddeleridir. İşte probiyotiklerin başlıca faydaları:<br />
<br />
• Sindirim Sağlığını Destekler: Probiyotikler, bağırsaklarda bulunan yararlı bakterilerin dengesini destekler ve sindirim sistemi sağlığını iyileştirebilir. Özellikle ishal, kabızlık, gaz ve şişkinlik gibi sindirim sorunlarına karşı yardımcı olabilirler.<br />
• Bağışıklık Sistemini Güçlendirir: Bağırsaklar, bağışıklık sisteminin önemli bir bileşenidir. Probiyotikler, bağırsaklardaki sağlıklı mikroorganizmaların çoğalmasına yardımcı olarak bağışıklık sistemi fonksiyonlarını artırabilirler. Bu, hastalıklara ve enfeksiyonlara karşı daha iyi bir savunma mekanizması oluşturabilir.<br />
• İrritabl Bağırsak Sendromu (IBS) Belirtilerini Azaltır: IBS gibi sindirim sorunlarına sahip kişilerde, probiyotikler semptomların şiddetini azaltabilir ve rahatlatıcı etki sağlayabilir.<br />
• Antibiyotik Kullanımının Yan Etkilerini Azaltır: Antibiyotikler, hem kötü hem de iyi bakterileri öldürebilir ve bu da bağırsak rahatsızlıklarına yol açabilir. Probiyotikler, antibiyotik kullanımının neden olduğu bağırsak sorunlarını hafifletmeye yardımcı olabilir.<br />
• Laktoz İntoleransını Hafifletir: Bazı probiyotik türleri, laktoz intoleransı olan kişilerin süt ürünlerini daha iyi tolere etmelerine yardımcı olabilir, çünkü bu probiyotikler süt şekeri olan laktozu parçalayabilirler.<br />
• Vajinal Sağlığı Destekler: Bazı probiyotikler vajinal flora sağlığını destekleyebilir ve vajinal enfeksiyonların riskini azaltabilir.<br />
• İltihapları Azaltır: Bazı çalışmalar, probiyotiklerin iltihaplı bağırsak hastalıkları gibi inflamatuar durumların semptomlarını hafifletebileceğini göstermektedir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Probiyotik Türleri Nelerdir?</span></span><br />
<br />
Probiyotikler olarak kullanılan mikroorganizmalar genellikle bakterilerden veya bazı durumlarda mayalardan oluşur. İşte yaygın olarak kullanılan probiyotik türlerinden bazıları:<br />
<br />
    • Lactobacillus (Laktobasil): Lactobacillus türünden birçok farklı probiyotik bulunmaktadır, örneğin Lactobacillus acidophilus, Lactobacillus casei, ve Lactobacillus rhamnosus gibi. Bu bakteriler, bağırsaklarda yaygın olarak bulunur ve sindirim sağlığını desteklemek için kullanılırlar.<br />
    • Bifidobacterium (Bifidobakteri): Bifidobacterium türünden probiyotikler de bağırsak sağlığını desteklemede etkilidir. Örnek olarak Bifidobacterium bifidum, Bifidobacterium longum ve Bifidobacterium lactis verilebilir.<br />
    • Saccharomyces boulardii: Saccharomyces boulardii, bir maya türüdür ve bağırsak sağlığını desteklemek için kullanılır. Özellikle ishal gibi sindirim sorunlarının tedavisinde etkilidir.<br />
    • Streptococcus thermophilus: Streptococcus thermophilus, genellikle yoğurt ve diğer fermente süt ürünlerinde bulunur ve sindirim sağlığına katkıda bulunabilir.<br />
    • Enterococcus faecium: Bu bakteri türü, bağırsak sağlığını desteklemede kullanılır ve özellikle probiyotik takviyelerde bulunabilir.<br />
<br />
Probiyotiklerin hangi türlerinin kullanılacağı, kişinin ihtiyaçlarına ve sağlık durumuna bağlı olarak değişebilir. Hangi probiyotik türünün en uygun olduğunu belirlemek için bir sağlık profesyoneli ile danışmak önemlidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Probiyotikler Hangi Organlarda Yer Alır?</span></span><br />
<br />
Probiyotikler genellikle vücudun bazı organlarında ve sistemlerinde bulunurlar, özellikle bağırsak sistemi ve vajina gibi mukozal yüzeylerde. İşte probiyotiklerin yaygın olarak bulunduğu organlar:<br />
<br />
• Bağırsaklar: Probiyotikler, bağırsakların ince bağırsak ve kalın bağırsak bölümlerinde bulunurlar. Bu bölgelerdeki sağlıklı bakteriler, sindirim süreçlerine yardımcı olur ve sindirim sağlığını destekler.<br />
• Mide: Mide asidi, birçok mikroorganizmayı öldürebilir, bu nedenle midede probiyotik mikroorganizmalar daha düşük konsantrasyonlarda bulunur. Ancak bazı probiyotikler, mide asidini geçip ince bağırsağa ulaşabilir ve burada faaliyet gösterebilir.<br />
• Vajina: Vajina içinde de bazı probiyotik türleri bulunur. Bu probiyotikler, vajinal flora sağlığını korur ve vajinal enfeksiyonların riskini azaltabilir.<br />
• Cilt: Probiyotikler, cilt yüzeyinde de bulunabilir ve cilt sağlığını destekleyebilirler. Özellikle akne, egzama ve diğer cilt sorunlarına karşı koruyucu etkileri olabilir.<br />
• Ağız: Ağızda da bazı probiyotik bakteriler bulunabilir. Bu bakteriler, ağız sağlığını destekleyebilir ve kötü ağız kokusu gibi sorunları azaltabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Probiyotik İçeren Besinler Hangileridir?</span></span><br />
<br />
Probiyotik içeren besinler, sağlığa yararlı mikroorganizmaları (genellikle bakteri veya maya türleri) içeren gıdalardır. Bu besinler, bağırsak sağlığını desteklemek, bağışıklık sistemini güçlendirmek ve diğer sağlık faydalarını sağlamak amacıyla tüketilir. İşte probiyotik içeren bazı yaygın besinler:<br />
<br />
• Yoğurt: Yoğurt, en yaygın probiyotik kaynaklarından biridir. Yoğurtta bulunan canlı bakteri kültürleri genellikle Lactobacillus bulgaricus ve Streptococcus thermophilus içerir. Ayrıca bazı yoğurtlar, ek olarak probiyotik Lactobacillus acidophilus, Bifidobacterium lactis veya diğer türleri içerebilir.<br />
• Kefir: Kefir, fermente süt ürünleri ailesinin bir parçasıdır ve birçok farklı probiyotik türünü içerebilir. Kefir, yoğurt gibi içilebilir veya smoothielerde kullanılabilir.<br />
• Turşu (Fermente Sebzeler): Turşular, özellikle lahana, salatalık ve havuç gibi sebzelerin fermente edilmesiyle yapılır. Fermente sebzeler, doğal olarak oluşan probiyotik bakteriler içerir. Ekşi lahana turşusu ve salatalık turşusu en bilinen örneklerdir.<br />
• Tempeh: Tempeh, soya fasulyesi fermantasyonu sonucu elde edilen bir besindir. İçerisinde bulunan Rhizopus oligosporus mayası ve diğer mikroorganizmalar probiyotik etkiye sahiptir.<br />
• Misir Ekmegi: Bazı mısır ekmeği türleri, maya ve laktik asit bakterileri ile fermente edilir ve probiyotikler içerebilir.<br />
• Probiyotik Takviyeleri: Ayrıca, probiyotik takviyeleri adı verilen kapsül veya tablet formundaki ürünler de mevcuttur. Bu takviyeler, belirli probiyotik türlerini yoğun bir şekilde içerir ve sindirim sağlığına yönelik faydalar sağlama amacı taşır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Probiyotik Nasıl Kullanılır?</span></span><br />
<br />
Probiyotikler, yiyecekler yoluyla alınabileceği gibi, gıda takviyeleri olarak da tüketilebilirler.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ne Zaman Probiyotik Takviyesi Kullanılmalı?</span></span><br />
<br />
Probiyotik takviyeleri kullanımı, bireyin sağlık durumuna, ihtiyaçlarına ve yaşam tarzına bağlı olarak değişebilir. Probiyotik takviyesi kullanımı için bazı durumlar ve öneriler şunlar olabilir:<br />
<br />
• Sindirim Sorunları: İshal, kabızlık, gaz, şişkinlik veya irritabl bağırsak sendromu (IBS) gibi sindirim sorunları yaşıyorsanız, probiyotik takviyeleri sindirim sağlığınızı iyileştirmek için kullanılabilir. Bu tür sorunlar için probiyotik kullanımı, semptomların hafiflemesine yardımcı olabilir.<br />
• Antibiyotik Kullanımı: Antibiyotikler, bağırsaklardaki iyi bakterileri öldürebilir ve sindirim sorunlarına neden olabilir. Antibiyotik tedavisi sırasında veya sonrasında probiyotik takviyeleri almak, bağırsak florasının dengesini korumaya yardımcı olabilir.<br />
• Bağışıklık Sistemi Zayıflığı: Bağışıklık sistemi zayıf olan kişiler, probiyotik takviyeleri alarak bağışıklık sistemi fonksiyonlarını destekleyebilirler. Bu, enfeksiyonlara karşı daha güçlü bir savunma mekanizması oluşturabilir.<br />
• İltihaplı Bağırsak Hastalıkları: İltihaplı bağırsak hastalıkları (İBH) gibi inflamatuar durumlarla mücadele eden kişiler, probiyotiklerin semptomları hafifletmede yardımcı olabileceği konusunda araştırmalara odaklanmıştır.<br />
• Vajinal Sağlık Sorunları: Tekrarlayan vajinal enfeksiyonlar veya mantar enfeksiyonları yaşayan bazı kadınlar, vajinal probiyotiklerin (vajinal supozituvarlar veya kremler) kullanılmasını düşünebilirler.<br />
• Laktoz İntoleransı: Laktoz intoleransı olan kişiler, laktozun sindirimine yardımcı olan probiyotikler içeren ürünleri tüketebilirler.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Prebiyotik Nedir?</span></span><br />
<br />
Prebiyotikler, bağırsaklarda bulunan probiyotik bakterilerin büyümesini ve aktivitelerini destekleyen sindirilmeyen besin bileşenleridir. Yani, prebiyotikler vücudun doğal olarak bulunan yararlı bakterilerin beslenmesine katkıda bulunurlar. Bu, bağırsak sağlığını ve sindirim sistemini desteklemenin bir yolu olarak önemlidir.<br />
<br />
Prebiyotiklerin ana işlevi, bağırsaklarda bulunan probiyotik bakterilerin yaşamını sürdürebilmeleri ve çoğalmaları için gerekli olan besin kaynağını sağlamaktır. Probiyotikler bağırsak sağlığını desteklediği ve bağışıklık sistemini güçlendirdiği için, prebiyotiklerin tüketimi bu yararlı bakterilerin popülasyonunu artırarak sindirim sistemi sağlığını ve genel sağlığı olumlu etkileyebilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Bazı yaygın prebiyotik kaynakları şunlar olabilir:</span></span><br />
<br />
• İnülin: Soğan, sarımsak, pırasa, kuşkonmaz, muz, ve yulaf gibi gıdalarda doğal olarak bulunur.<br />
• Früktooligosakkaritler (FOS): Soğan, sarımsak, kuşkonmaz, ve muzda bulunur.<br />
• Galaktooligosakkaritler (GOS): Süt ürünlerinde ve bezelye, fasulye, mercimek gibi baklagillerde bulunur.<br />
• Laktuloz: Birçok laksatif üründe bulunur ve kabızlık tedavisinde kullanılır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Probiyotik ve Prebiyotik Aynı Mı? Farkları Nelerdir?</span></span><br />
<br />
Hayır, probiyotik ve prebiyotik farklı şeylerdir, ancak bağırsak sağlığını olumlu yönde etkileyen iki besin bileşenidir. İşte probiyotik ve prebiyotiklerin ne oldukları ve farkları:<br />
Probiyotik<br />
<br />
• Probiyotikler, canlı mikroorganizmaların (genellikle bakteriler veya mayalar) tüketildiğinde insan sağlığına fayda sağlayabilecek şekilde kullanıldığı besin veya takviyelerdir.<br />
• Probiyotikler, bağırsaklarda bulunan yararlı bakterilerin popülasyonunu artırabilir ve sindirim sistemi sağlığını iyileştirmeye yardımcı olabilir.<br />
• Örnek probiyotik kaynakları arasında yoğurt, kefir, turşu, kimchi, probiyotik takviyeleri gibi ürünler bulunur.<br />
• Canlı mikroorganizmalar içerdikleri için probiyotikler, özellikle uygun saklama koşullarına dikkat edilmesi gereken ürünlerdir.<br />
Prebiyotik<br />
<br />
• Prebiyotikler, bağırsaklarda bulunan yararlı probiyotik bakterilerin beslenmesini ve aktivitelerini destekleyen sindirilmeyen besin bileşenleridir.<br />
• Prebiyotikler, bağırsaklarda bulunan probiyotiklerin yaşamını sürdürebilmeleri için gerekli olan besin kaynağını sağlarlar.<br />
• Prebiyotikler, sindirim sistemi sağlığını ve bağışıklık sistemini destekleyebilirler.<br />
• Örnek prebiyotik kaynakları arasında soğan, sarımsak, kuşkonmaz, muz, yulaf, pırasa ve bezelye gibi gıdalar bulunur.<br />
<br />
Probiyotikler ve prebiyotikler, birlikte çalışarak sindirim sistemi sağlığını iyileştirebilirler. Probiyotiklerin canlı mikroorganizmalar olduğuna ve uygun saklama koşullarına ihtiyaç duyduğuna dikkat etmek önemlidir. Prebiyotikler ise sindirilmeyen lifler olduğu için bağırsaklarda yararlı probiyotik bakterilerin beslenmesine katkıda bulunurlar.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynaklar</span></span><br />
<br />
medicalpark.com.tr<br />
<br />
koruhastanesi.com</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://forum.bizdeblog.com/images/attachtypes/image.png" title="JPG Image" border="0" alt=".jpg" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=162645" target="_blank" title="">Probiyotik İçeren Besinler.jpg</a> (Size: 205.51 KB / Downloads: 57)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Probiyotik Nedir? Faydaları Nelerdir?</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Probiyotik Nedir?</span></span><br />
<br />
İnsan vücudunda trilyonlarca mikroorganizma bulunur. Bu mikroorganizmaların büyük çoğunluğu bağırsak içerisinde yaşar. Bağırsakta mikroorganizmaların denge içerisinde barınması ise insan sağlığı için büyük öneme sahiptir. Çünkü bağırsakların sağlıklı olması kişinin bağışıklığını, ruh halini, fiziksel hayatını doğrudan etkiler. Probiyotikler de bu dengeyi sağlamaya yardımcı olan yararlı bakterileri ve mayaları ifade etmek için kullanılan bir terimdir. Fakat probiyotiklerin büyük çoğunluğu bakterilerden meydana gelir.<br />
Probiyotikler Ne İşe Yarar?<br />
<br />
İnsan bağırsağı iyi ve kötü mikroorganizmaları bir arada barındırır. Bu bakteri popülasyonu bağırsak mikrobiyotası adını alır. Mikrobiyota çeşitliliği ne kadar fazla ve dengeli olursa kişinin sağlığını o derece etkiler. Probiyotikler ise bulundukları organlara yani mikrobiyotaya canlı şekilde ulaştıklarında görevlerini yerine getirebilirler. Bunun için probiyotiklerin mideden sağ çıkabilmesi gereklidir. Ulaştıkları mikroorganizma topluluğu içerisinde an itibariyle görevleri başlar. Görevleri ise vücut için zararlı olan diğer mikroorganizmalar ile savaşmaktır. Bu sırada probiyotikler aynı zamanda zararlı mikroorganizmaların büyümesini engelleyen asitler de üretirler.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Probiyotikler Nelerdir?</span></span><br />
<br />
İnsan vücudunda yaşayan faydalı bakteri ve mayalardan oluşan probiyotikler insan mikrobiyomunun da büyük bir parçasıdır. Fakat insan mikrobiyomu kişiden kişiye değişebilen bir popülasyondur. Bu popülasyon kişinin çevresel ve genetik pek çok faktöründen kaynaklı değişiklik gösterebilir. Fakat ne derece değişirse değişsin probiyotikler vücut içerisinde belirli mikroorganizma cinslerini içerir. Bu mikroorganizmalardan bakteri olanlar Lactobacillus, Streptococcus, Bifidobacterium ve Enterococcus türleridir. Maya olarak ise en çok bulunan probiyotik mikroorganizma ise Saccharomyces boulardii’dir. Probiyotik mikroorganizmaların sağlığa faydalı etkilerine dair pek çok uygulama örneği vardır. Bazı türle ishal sorunu için düzenleyici görev yaparken, bazı türler ise konstipasyon kabızlık probleminin giderilmesinde etkili olabilir. Bu türlerin çeşitliliği kişinin sağlığında öneme sahip olur. Her tür başka bir yarar sağladığı için beslenme sırasında probiyotiklerin birden fazla kaynaktan sağlanması önem taşır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Probiyotikler Hangi Organlarda Yer Alır?</span></span><br />
<br />
Probiyotik mikroorganizmalar çoğunlukla bağırsaklarda bulunsa vücut içerisinde barındıkları ve fayda sağladıkları başka ortamlar da vardır. Bunlar:<br />
<br />
    Bağırsak<br />
    Ağız<br />
    Vajina<br />
    İdrar yolu<br />
    Deri<br />
    Akciğerler<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Probiyotik İçeren Besinler</span></span><br />
<br />
Probiyotikler vücuda yiyecekler, içecekler ve takviyeler yoluyla alınabilirler. Gün içerisinde çoğu insan normal beslenme düzeni ile probiyotik içeren besinleri vücutlarına alırlar. Bu besinler gün içerisinde sıklıkla tüketilen yoğurt ve turşu olarak öne çıkar. Fakat probiyotik besinler sadece bunlarla sınırlı değildir. Fermantasyon işlemi gören pek çok gıda da probiyotikler açısından zengindir. Çünkü fermantasyon işlemi sırasında faydalı bakterilerin sayısı artar. Fakat bazı besinlere dışarıdan probiyotik eklenmesi ile fonksiyonel bir hal alması sağlanabilir. Beslenme yoluyla vücuda probiyotik mikroorganizmaları almak için tüketilebilecek besinler şunlardır:<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yoğurt:</span></span> Sütün mayalanması ile elde edilen yoğurt insanlar tarafından en sık tüketilen probiyotik besindir. Özellikle bağırsak sağlığı için pek çok fayda sağlayan türde probiyotiği yoğurt içerisinde barındırır. Özellikle probiyotik organizmaların dışarıdan eklenmesi ile elde edilen yoğurtlar da vücuda probiyotik almak için iyi bir kaynaktır.<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> Lahana Turşusu:</span></span> Ev yapımı lahana turşuları da oluşum sırasında probiyotikler açısından zengin bir hal alır. Aynı zamanda Kore yemeği olarak bilinen Kimchi besini de probiyotikler açısından çok zengin bir besin olarak öne çıkar.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Boza:</span></span> Fermente pek çok besin ile yapılan bir geleneksel bir içecek olan boza probiyotiklerden zengindir. Aynı zamanda sadece probiyotikten değil antioksidanlardan da zengindir<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kefir:</span></span> Yoğurt gibi iyi bilinen probiyotik kaynaklarından biri de kefirdir. Kefirin probiyotik açısından bu kadar ön plana çıkmasının nedeni mayalandıktan sonra sadece probiyotik bakterileri değil aynı zamanda probiyotik mayaları da içerisinde barındırmasıdır.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ekşi Mayalı Ekmek: </span></span>Pek çok kişi tarafından probiyotik mikroorganizma içerdiği bilinmeyen besinlerden biri de ekşi mayalı ekmektir. Ekşi mayalı ekmek özellikle sindirim sistemi için yarar sağlayabilen çeşitli probiyotikleri bünyesinde barındırır.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tarhana:</span></span> Özellikle kış aylarında sıklıkla sofrada yer alan tarhana da geleneksel bir probiyotik üründür.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Diğer probiyotik besinler ise şu şekilde sıralanabilir:</span></span><br />
<br />
    Keçi sütü<br />
    Boza<br />
    Şalgam<br />
    Soya ürünleri<br />
    Sirke<br />
    Parmesan<br />
    Turşu<br />
    Yoğurt<br />
    Kefir<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Probiyotik Faydaları Nelerdir?</span></span><br />
<br />
Probiyotiklerin faydaları bulundukları yerdeki dengeyi oluşturmaya çalışmalarından kaynaklanır. Yapılan pek çok araştırma probiyotiklerin insan vücuduna pek çok faydası olduğunu gösterir. Bu faydalar bakterilerin suşuna göre değişiklik göstermekle birlikte çoğunlukla bağırsak üzerine etkilidir. “Probiyotik ne işe yarar?” diye sorulacak olursa, vücuda fayda sağlayabileceği durumlar şu şekilde sıralanabilir;<br />
<br />
    İshal, gaz ve kabızlık<br />
    İdrar yolu enfeksiyonu<br />
    Mayaların neden olduğu enfeksiyonlar<br />
    Laktoz intoleransı<br />
    Egzama<br />
    Sepsis<br />
    IBS<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sindirim</span></span><br />
<br />
Probiyotiklerin en çok yarar sağladığı alan bağırsak sağlığıdır. Bağırsaklar içerisinde çok fazla faydalı ve zararlı mikroorganizmayı barındırarak kendisine özgü bir flora oluştururlar. Bu flora içerisindeki faydalı mikroorganizmalar ne kadar çeşitli olursa o kadar çok sağlık için yararlıdır. Fakat bunun için öncelikle tüketilen besindeki yararlı bakterilerin bağırsağa kadar canlı ulaşması gerekir. Probiyotikler canlı şekilde bağırsağa ulaştıklarında şu faydaları sağlayabilirler;<br />
<br />
    Antibiyotiğe bağlı ishalin iyileştirilmesi<br />
    Gaz şikayetinin giderilmesi<br />
    Kabızlık ve ishal bulgularının iyileşmesi<br />
    IBS (irritabl bağırsak sendromu) semptomlarının düzelmesi<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kilo Kaybı</span></span><br />
<br />
Probiyotikler üzerine yapılan bazı araştırmalar bağırsaklarda bulunan probiyotiklerin obezite ile arasında bir ilişki olduğunu öne sürer. Bazı probiyotik suşlarının özellikle de Lactobacillus gasseri karın yağlarında azalmaya yardımcı olduğuna dair çalışmalar mevcuttur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ruh Sağlığı</span></span><br />
<br />
İkinci beyin olarak da adlandırılan bağırsak sağlıklı olmadığında kişilerde çeşitli ruhsal sorunlar meydana gelebilir. Bu nedenle bağırsak sağlığının korunması için mikrobiyota dengesinin iyi olması gerekir. Bağırsaklarda çeşitli mikroorganizmaların bulunması da bu nedenle ruh sağlığı için faydalı olabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Bağışıklık</span></span><br />
<br />
Bağırsak bakterileri bağışıklık sistemi ile etkileşime girerek onu düzenlemeye yardımcı olurlar. Aynı zamanda zararlı mikroorganizmaların dışarı atılmasına da yardımcı olarak bağışıklık için pek çok görevde bulunurlar. Bu nedenle normal doğum sırasında annenin vajinal bakterileri ile bebeğin etkileşime girmesi bile gelecek hayatta kişinin bağışıklığını etkiler.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kadın Sağlığı</span></span><br />
<br />
Probiyotik mikroorganizmaların bulunduğu yerlerden biri de vajinadır. Vajinanın kendi özgü bir mikrobiyomu vardır ve bu mikrobiyom içerisinde denge bozulduğunda enfeksiyon gibi sorunlar oluşabilir. Bazı Lactobacillus suşları ise vajinal mikrobiyomun dengesinin korunmasına yardımcı olarak bu tarz rahatsızlıkların önlenmesine yardımcı olur. Aynı zamanda regl döneminde, hamilelikte ve menopoz döneminde kadınların hormonal değişikliklerden kaynaklanan sindirim sistemi sorunlarının da giderilmesine yardımcı olur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ne Zaman Probiyotik Takviyesi Kullanılmalı?</span></span><br />
<br />
Kişinin bağırsaklarında bulunan mikroorganizma sayıları antibiyotik kullanımı, strese maruz kalma veya kötü beslenme gibi nedenlerle olumsuz etkilenebilir. Bu durumda bağırsak dengesi bozulur ve kişi hastalıklara açık hale gelebilir. Bu tarz durumlarda bir probiyotik takviyesi kullanmak doktor tarafından önerilebilir. Fakat kontrolsüz probiyotik kullanımından da kaçınmak gereklidir.<br />
<br />
İnsan sağlığı için pek çok öneme sahip olan probiyotikler besinler ile alınmaya çalışılmalıdır. Birden fazla fermente ürünün tüketilmesi ise sağlanan çeşitlilik bu yararların oluşmasını sağlar. Eğer kişi bir takviye alması gerektiğini düşünüyorsa mutlaka bir sağlık kurumuna başvurarak gerekli desteği almalıdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Probiyotikler Ne İşe Yarar? Faydaları Nelerdir?</span></span><br />
<br />
Probiyotikler, sağlığa fayda sağlayabilen canlı mikroorganizmalar veya mikrobiyal besin maddeleridir. İşte probiyotiklerin başlıca faydaları:<br />
<br />
• Sindirim Sağlığını Destekler: Probiyotikler, bağırsaklarda bulunan yararlı bakterilerin dengesini destekler ve sindirim sistemi sağlığını iyileştirebilir. Özellikle ishal, kabızlık, gaz ve şişkinlik gibi sindirim sorunlarına karşı yardımcı olabilirler.<br />
• Bağışıklık Sistemini Güçlendirir: Bağırsaklar, bağışıklık sisteminin önemli bir bileşenidir. Probiyotikler, bağırsaklardaki sağlıklı mikroorganizmaların çoğalmasına yardımcı olarak bağışıklık sistemi fonksiyonlarını artırabilirler. Bu, hastalıklara ve enfeksiyonlara karşı daha iyi bir savunma mekanizması oluşturabilir.<br />
• İrritabl Bağırsak Sendromu (IBS) Belirtilerini Azaltır: IBS gibi sindirim sorunlarına sahip kişilerde, probiyotikler semptomların şiddetini azaltabilir ve rahatlatıcı etki sağlayabilir.<br />
• Antibiyotik Kullanımının Yan Etkilerini Azaltır: Antibiyotikler, hem kötü hem de iyi bakterileri öldürebilir ve bu da bağırsak rahatsızlıklarına yol açabilir. Probiyotikler, antibiyotik kullanımının neden olduğu bağırsak sorunlarını hafifletmeye yardımcı olabilir.<br />
• Laktoz İntoleransını Hafifletir: Bazı probiyotik türleri, laktoz intoleransı olan kişilerin süt ürünlerini daha iyi tolere etmelerine yardımcı olabilir, çünkü bu probiyotikler süt şekeri olan laktozu parçalayabilirler.<br />
• Vajinal Sağlığı Destekler: Bazı probiyotikler vajinal flora sağlığını destekleyebilir ve vajinal enfeksiyonların riskini azaltabilir.<br />
• İltihapları Azaltır: Bazı çalışmalar, probiyotiklerin iltihaplı bağırsak hastalıkları gibi inflamatuar durumların semptomlarını hafifletebileceğini göstermektedir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Probiyotik Türleri Nelerdir?</span></span><br />
<br />
Probiyotikler olarak kullanılan mikroorganizmalar genellikle bakterilerden veya bazı durumlarda mayalardan oluşur. İşte yaygın olarak kullanılan probiyotik türlerinden bazıları:<br />
<br />
    • Lactobacillus (Laktobasil): Lactobacillus türünden birçok farklı probiyotik bulunmaktadır, örneğin Lactobacillus acidophilus, Lactobacillus casei, ve Lactobacillus rhamnosus gibi. Bu bakteriler, bağırsaklarda yaygın olarak bulunur ve sindirim sağlığını desteklemek için kullanılırlar.<br />
    • Bifidobacterium (Bifidobakteri): Bifidobacterium türünden probiyotikler de bağırsak sağlığını desteklemede etkilidir. Örnek olarak Bifidobacterium bifidum, Bifidobacterium longum ve Bifidobacterium lactis verilebilir.<br />
    • Saccharomyces boulardii: Saccharomyces boulardii, bir maya türüdür ve bağırsak sağlığını desteklemek için kullanılır. Özellikle ishal gibi sindirim sorunlarının tedavisinde etkilidir.<br />
    • Streptococcus thermophilus: Streptococcus thermophilus, genellikle yoğurt ve diğer fermente süt ürünlerinde bulunur ve sindirim sağlığına katkıda bulunabilir.<br />
    • Enterococcus faecium: Bu bakteri türü, bağırsak sağlığını desteklemede kullanılır ve özellikle probiyotik takviyelerde bulunabilir.<br />
<br />
Probiyotiklerin hangi türlerinin kullanılacağı, kişinin ihtiyaçlarına ve sağlık durumuna bağlı olarak değişebilir. Hangi probiyotik türünün en uygun olduğunu belirlemek için bir sağlık profesyoneli ile danışmak önemlidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Probiyotikler Hangi Organlarda Yer Alır?</span></span><br />
<br />
Probiyotikler genellikle vücudun bazı organlarında ve sistemlerinde bulunurlar, özellikle bağırsak sistemi ve vajina gibi mukozal yüzeylerde. İşte probiyotiklerin yaygın olarak bulunduğu organlar:<br />
<br />
• Bağırsaklar: Probiyotikler, bağırsakların ince bağırsak ve kalın bağırsak bölümlerinde bulunurlar. Bu bölgelerdeki sağlıklı bakteriler, sindirim süreçlerine yardımcı olur ve sindirim sağlığını destekler.<br />
• Mide: Mide asidi, birçok mikroorganizmayı öldürebilir, bu nedenle midede probiyotik mikroorganizmalar daha düşük konsantrasyonlarda bulunur. Ancak bazı probiyotikler, mide asidini geçip ince bağırsağa ulaşabilir ve burada faaliyet gösterebilir.<br />
• Vajina: Vajina içinde de bazı probiyotik türleri bulunur. Bu probiyotikler, vajinal flora sağlığını korur ve vajinal enfeksiyonların riskini azaltabilir.<br />
• Cilt: Probiyotikler, cilt yüzeyinde de bulunabilir ve cilt sağlığını destekleyebilirler. Özellikle akne, egzama ve diğer cilt sorunlarına karşı koruyucu etkileri olabilir.<br />
• Ağız: Ağızda da bazı probiyotik bakteriler bulunabilir. Bu bakteriler, ağız sağlığını destekleyebilir ve kötü ağız kokusu gibi sorunları azaltabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Probiyotik İçeren Besinler Hangileridir?</span></span><br />
<br />
Probiyotik içeren besinler, sağlığa yararlı mikroorganizmaları (genellikle bakteri veya maya türleri) içeren gıdalardır. Bu besinler, bağırsak sağlığını desteklemek, bağışıklık sistemini güçlendirmek ve diğer sağlık faydalarını sağlamak amacıyla tüketilir. İşte probiyotik içeren bazı yaygın besinler:<br />
<br />
• Yoğurt: Yoğurt, en yaygın probiyotik kaynaklarından biridir. Yoğurtta bulunan canlı bakteri kültürleri genellikle Lactobacillus bulgaricus ve Streptococcus thermophilus içerir. Ayrıca bazı yoğurtlar, ek olarak probiyotik Lactobacillus acidophilus, Bifidobacterium lactis veya diğer türleri içerebilir.<br />
• Kefir: Kefir, fermente süt ürünleri ailesinin bir parçasıdır ve birçok farklı probiyotik türünü içerebilir. Kefir, yoğurt gibi içilebilir veya smoothielerde kullanılabilir.<br />
• Turşu (Fermente Sebzeler): Turşular, özellikle lahana, salatalık ve havuç gibi sebzelerin fermente edilmesiyle yapılır. Fermente sebzeler, doğal olarak oluşan probiyotik bakteriler içerir. Ekşi lahana turşusu ve salatalık turşusu en bilinen örneklerdir.<br />
• Tempeh: Tempeh, soya fasulyesi fermantasyonu sonucu elde edilen bir besindir. İçerisinde bulunan Rhizopus oligosporus mayası ve diğer mikroorganizmalar probiyotik etkiye sahiptir.<br />
• Misir Ekmegi: Bazı mısır ekmeği türleri, maya ve laktik asit bakterileri ile fermente edilir ve probiyotikler içerebilir.<br />
• Probiyotik Takviyeleri: Ayrıca, probiyotik takviyeleri adı verilen kapsül veya tablet formundaki ürünler de mevcuttur. Bu takviyeler, belirli probiyotik türlerini yoğun bir şekilde içerir ve sindirim sağlığına yönelik faydalar sağlama amacı taşır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Probiyotik Nasıl Kullanılır?</span></span><br />
<br />
Probiyotikler, yiyecekler yoluyla alınabileceği gibi, gıda takviyeleri olarak da tüketilebilirler.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ne Zaman Probiyotik Takviyesi Kullanılmalı?</span></span><br />
<br />
Probiyotik takviyeleri kullanımı, bireyin sağlık durumuna, ihtiyaçlarına ve yaşam tarzına bağlı olarak değişebilir. Probiyotik takviyesi kullanımı için bazı durumlar ve öneriler şunlar olabilir:<br />
<br />
• Sindirim Sorunları: İshal, kabızlık, gaz, şişkinlik veya irritabl bağırsak sendromu (IBS) gibi sindirim sorunları yaşıyorsanız, probiyotik takviyeleri sindirim sağlığınızı iyileştirmek için kullanılabilir. Bu tür sorunlar için probiyotik kullanımı, semptomların hafiflemesine yardımcı olabilir.<br />
• Antibiyotik Kullanımı: Antibiyotikler, bağırsaklardaki iyi bakterileri öldürebilir ve sindirim sorunlarına neden olabilir. Antibiyotik tedavisi sırasında veya sonrasında probiyotik takviyeleri almak, bağırsak florasının dengesini korumaya yardımcı olabilir.<br />
• Bağışıklık Sistemi Zayıflığı: Bağışıklık sistemi zayıf olan kişiler, probiyotik takviyeleri alarak bağışıklık sistemi fonksiyonlarını destekleyebilirler. Bu, enfeksiyonlara karşı daha güçlü bir savunma mekanizması oluşturabilir.<br />
• İltihaplı Bağırsak Hastalıkları: İltihaplı bağırsak hastalıkları (İBH) gibi inflamatuar durumlarla mücadele eden kişiler, probiyotiklerin semptomları hafifletmede yardımcı olabileceği konusunda araştırmalara odaklanmıştır.<br />
• Vajinal Sağlık Sorunları: Tekrarlayan vajinal enfeksiyonlar veya mantar enfeksiyonları yaşayan bazı kadınlar, vajinal probiyotiklerin (vajinal supozituvarlar veya kremler) kullanılmasını düşünebilirler.<br />
• Laktoz İntoleransı: Laktoz intoleransı olan kişiler, laktozun sindirimine yardımcı olan probiyotikler içeren ürünleri tüketebilirler.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Prebiyotik Nedir?</span></span><br />
<br />
Prebiyotikler, bağırsaklarda bulunan probiyotik bakterilerin büyümesini ve aktivitelerini destekleyen sindirilmeyen besin bileşenleridir. Yani, prebiyotikler vücudun doğal olarak bulunan yararlı bakterilerin beslenmesine katkıda bulunurlar. Bu, bağırsak sağlığını ve sindirim sistemini desteklemenin bir yolu olarak önemlidir.<br />
<br />
Prebiyotiklerin ana işlevi, bağırsaklarda bulunan probiyotik bakterilerin yaşamını sürdürebilmeleri ve çoğalmaları için gerekli olan besin kaynağını sağlamaktır. Probiyotikler bağırsak sağlığını desteklediği ve bağışıklık sistemini güçlendirdiği için, prebiyotiklerin tüketimi bu yararlı bakterilerin popülasyonunu artırarak sindirim sistemi sağlığını ve genel sağlığı olumlu etkileyebilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Bazı yaygın prebiyotik kaynakları şunlar olabilir:</span></span><br />
<br />
• İnülin: Soğan, sarımsak, pırasa, kuşkonmaz, muz, ve yulaf gibi gıdalarda doğal olarak bulunur.<br />
• Früktooligosakkaritler (FOS): Soğan, sarımsak, kuşkonmaz, ve muzda bulunur.<br />
• Galaktooligosakkaritler (GOS): Süt ürünlerinde ve bezelye, fasulye, mercimek gibi baklagillerde bulunur.<br />
• Laktuloz: Birçok laksatif üründe bulunur ve kabızlık tedavisinde kullanılır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Probiyotik ve Prebiyotik Aynı Mı? Farkları Nelerdir?</span></span><br />
<br />
Hayır, probiyotik ve prebiyotik farklı şeylerdir, ancak bağırsak sağlığını olumlu yönde etkileyen iki besin bileşenidir. İşte probiyotik ve prebiyotiklerin ne oldukları ve farkları:<br />
Probiyotik<br />
<br />
• Probiyotikler, canlı mikroorganizmaların (genellikle bakteriler veya mayalar) tüketildiğinde insan sağlığına fayda sağlayabilecek şekilde kullanıldığı besin veya takviyelerdir.<br />
• Probiyotikler, bağırsaklarda bulunan yararlı bakterilerin popülasyonunu artırabilir ve sindirim sistemi sağlığını iyileştirmeye yardımcı olabilir.<br />
• Örnek probiyotik kaynakları arasında yoğurt, kefir, turşu, kimchi, probiyotik takviyeleri gibi ürünler bulunur.<br />
• Canlı mikroorganizmalar içerdikleri için probiyotikler, özellikle uygun saklama koşullarına dikkat edilmesi gereken ürünlerdir.<br />
Prebiyotik<br />
<br />
• Prebiyotikler, bağırsaklarda bulunan yararlı probiyotik bakterilerin beslenmesini ve aktivitelerini destekleyen sindirilmeyen besin bileşenleridir.<br />
• Prebiyotikler, bağırsaklarda bulunan probiyotiklerin yaşamını sürdürebilmeleri için gerekli olan besin kaynağını sağlarlar.<br />
• Prebiyotikler, sindirim sistemi sağlığını ve bağışıklık sistemini destekleyebilirler.<br />
• Örnek prebiyotik kaynakları arasında soğan, sarımsak, kuşkonmaz, muz, yulaf, pırasa ve bezelye gibi gıdalar bulunur.<br />
<br />
Probiyotikler ve prebiyotikler, birlikte çalışarak sindirim sistemi sağlığını iyileştirebilirler. Probiyotiklerin canlı mikroorganizmalar olduğuna ve uygun saklama koşullarına ihtiyaç duyduğuna dikkat etmek önemlidir. Prebiyotikler ise sindirilmeyen lifler olduğu için bağırsaklarda yararlı probiyotik bakterilerin beslenmesine katkıda bulunurlar.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynaklar</span></span><br />
<br />
medicalpark.com.tr<br />
<br />
koruhastanesi.com</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[HAMİLELİKTE BESLENME]]></title>
			<link>https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=30001</link>
			<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 13:38:58 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://forum.bizdeblog.com/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=30001</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hamilelik Öncesi Sağlıklı Beslenmenin Önemi</span></span><br />
<br />
Bebek bakımı bebeğin doğduğu gün değil gebe kalınmadan önce başlayan bir yolculuktur. Bu yüzden gebelik planlanmaya başlandığı süreden itibaren sağlıklı yaşam kurallarına uyulması gerekir. Sağlıklı beslenme, düzenli yürüyüş ya da egzersiz ve düzenli uyku bu anlamda üç önemli unsurdur.<br />
<br />
Hamilelikte anne adayı ne tüketiyorsa bebeğin de aynı besinleri tükettiğini söyleyebiliriz. Hatta işin ilginç kısmı bir çalışmaya göre bebek annenin gebe kalmadan üç ay önceki beslenmesinden dahi etkilenebilmektedir. Bu sebeple hamilelik düşünülmeye başlandığı andan itibaren beslenmeye daha fazla dikkat edilmelidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sağlıklı Hamilelik Süreci Nedir?</span></span><br />
<br />
Çağımızın yaygın hastalıkları anne ve bebek sağlığını da etkilemektedir. Başta obezite, diyabet, hipertansiyon, polikistik over sendromu (PCOS) olmak üzere pek çok hastalığın varlığı, hamilelik sürecinin kalitesini etkiler. Bu sebeple herhangi bir hastalığı olan annenin önce diğer hastalıklarının tedavi sürecine uyması gerekir. Diyetisyen kontrolünde hamilelik dönemine özgü beslenerek, doktor ve fizyoterapist tavsiyelerine uygun gerekli yürüyüş ve egzersizler yaparak, kaliteli uyku ve yüksek seviyede stres yönetimi ile bu süreç sağlıklı geçirilebilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hamilelikte Sağlıklı Beslenme</span></span><br />
<br />
Hamilelik boyunca anne adayında bebeğin büyümesi ve ihtiyaçlarının karşılandığı ortamdan dolayı ağırlık artışı gözlenir. Ortalama 9-12 kg’lık artış normaldir. Bu miktar, annenin gebe kalmadan önceki vücut ağırlığına göre değişebilmektedir.<br />
<br />
Hamileliğin ilk üç ayında beslenme ihtiyaçları belirgin bir artış göstermese de anne adayının sağlığı için yeterli ve dengeli beslenme kurallarına uymak gerekir. Üçüncü aydan sonra bebeğin gelişimine yönelik beslenmede bir artış söz konusudur.<br />
<br />
Bebeğin sağlıklı büyümesi ve gelişmesi için anne adayının gebelik öncesi sürede ve gebelik sürecinde fazla ya da az değil yeterli ve dengeli beslenmesi gerekir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hamilelikte Doğru Besin, Doğru Miktar</span></span><br />
<br />
Süt Grubu: Gebelik süresince günlük üç porsiyon bu gruptan tüketilmelidir. 1 su bardağı süt veya kefir, 4 yemek kaşığı yoğurt ve 2 su bardağı ayran tüketen anne adayı bu gruptan yeterli düzeyde almış olur. Gebelik boyunca en önemli mineral gruplarından olan kalsiyumun bağırsaklardan emilimi iki katına çıkar. Eğer anne adayı süt grubundan yetersiz besleniyorsa yeterli kalsiyumu almıyordur ve besinlerle kalsiyum alamayan bebek, annenin depolarını tüketecektir. Buradaki eksikliğin önemini anlamak için çok doğum yapan ve yetersiz beslenen kadınların erken yaşta dişlerinin döküldüğü veya kemik ağrılarının başladığı örnek verilebilir.<br />
<br />
Meyve ve Sebze Grubu: Vitamin, mineral, antioksidan ve posa bakımından zengin bu grup gebelik boyunca günde 5 porsiyon tüketilmelidir. Ne kadar farklı ve renkli meyve, sebze tüketilirse o kadar farklı ve yararlı besin öğesi anneyle bebeğe geçer.<br />
<br />
Et Grubu: Hamilelikte günlük 7 porsiyon bu besin grubundan tüketilmelidir. Her gün iyi pişmiş 1 yumurta, 1-2 dilim olgunlaştırılmış peynir, 4 köfte kadar iyi pişmiş et, tavuk veya balık tüketilerek bu gruptan gelen başta protein ve demir olmak üzere gerekli diğer besin öğeleri de sağlanmış olunur.<br />
<br />
Tahıl Grubu: Vücut temel enerji kaynağı olarak kullandığı bu grubu hamilelik süresince de her gün düzenli olarak almalıdır. Her ana öğünde 2-3 dilim tam buğday ekmeği veya çavdar ekmeği tüketilmeli ya da ekmek tüketilmediğinde 4-6 yemek kaşığı bulgur pilavı veya esmer makarna tüketilmelidir. Beyaz un ve beyaz undan yapılan tatlılardan, hamur işlerinden, patates kızartmasından olabildiğince uzak durulmalıdır.<br />
<br />
Yağ Grubu: Özellikle beyin gelişimi için önemli olan bu grup da günlük yeterli düzeyde alınmalıdır. Her gün 2 ceviz ve 8-10 badem tüketilmeli, yemekler ve salatalar çok yağlı olmayacak şekilde zeytinyağı ile hazırlanmalıdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hamilelikte Besin Güvenliği</span></span><br />
<br />
• Hamilelik boyunca pastörize edilmemiş peynirler; çiğ süt; çiğ ya da az pişmiş et, tavuk, balık, yumurta ve kabuklu deniz ürünlerinden uzak durulmalı.<br />
<br />
• Cıva içeriği yüksek olduğundan dolayı büyük dip balıkları tüketilmemeli.<br />
<br />
• Bebeğin ve annenin sağlığı için kısıtlayıcı beslenilmemeli, uzun süre aç kalınmamalı.<br />
<br />
• Özellikle ilk üç ayda ve sonrasında da bitki çayları tüketilmemeli.<br />
<br />
• Kafein içeren siyah çay, yeşil çay, kahve ve çikolatadan uzak durulmalı. Günlük en fazla bir küçük fincan kahve tüketilmelidir.<br />
<br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Büşra AKYOL<br />
Diyetisyen<br />
<br />
Diyanet Aile Dergisi</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hamilelik Öncesi Sağlıklı Beslenmenin Önemi</span></span><br />
<br />
Bebek bakımı bebeğin doğduğu gün değil gebe kalınmadan önce başlayan bir yolculuktur. Bu yüzden gebelik planlanmaya başlandığı süreden itibaren sağlıklı yaşam kurallarına uyulması gerekir. Sağlıklı beslenme, düzenli yürüyüş ya da egzersiz ve düzenli uyku bu anlamda üç önemli unsurdur.<br />
<br />
Hamilelikte anne adayı ne tüketiyorsa bebeğin de aynı besinleri tükettiğini söyleyebiliriz. Hatta işin ilginç kısmı bir çalışmaya göre bebek annenin gebe kalmadan üç ay önceki beslenmesinden dahi etkilenebilmektedir. Bu sebeple hamilelik düşünülmeye başlandığı andan itibaren beslenmeye daha fazla dikkat edilmelidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sağlıklı Hamilelik Süreci Nedir?</span></span><br />
<br />
Çağımızın yaygın hastalıkları anne ve bebek sağlığını da etkilemektedir. Başta obezite, diyabet, hipertansiyon, polikistik over sendromu (PCOS) olmak üzere pek çok hastalığın varlığı, hamilelik sürecinin kalitesini etkiler. Bu sebeple herhangi bir hastalığı olan annenin önce diğer hastalıklarının tedavi sürecine uyması gerekir. Diyetisyen kontrolünde hamilelik dönemine özgü beslenerek, doktor ve fizyoterapist tavsiyelerine uygun gerekli yürüyüş ve egzersizler yaparak, kaliteli uyku ve yüksek seviyede stres yönetimi ile bu süreç sağlıklı geçirilebilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hamilelikte Sağlıklı Beslenme</span></span><br />
<br />
Hamilelik boyunca anne adayında bebeğin büyümesi ve ihtiyaçlarının karşılandığı ortamdan dolayı ağırlık artışı gözlenir. Ortalama 9-12 kg’lık artış normaldir. Bu miktar, annenin gebe kalmadan önceki vücut ağırlığına göre değişebilmektedir.<br />
<br />
Hamileliğin ilk üç ayında beslenme ihtiyaçları belirgin bir artış göstermese de anne adayının sağlığı için yeterli ve dengeli beslenme kurallarına uymak gerekir. Üçüncü aydan sonra bebeğin gelişimine yönelik beslenmede bir artış söz konusudur.<br />
<br />
Bebeğin sağlıklı büyümesi ve gelişmesi için anne adayının gebelik öncesi sürede ve gebelik sürecinde fazla ya da az değil yeterli ve dengeli beslenmesi gerekir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hamilelikte Doğru Besin, Doğru Miktar</span></span><br />
<br />
Süt Grubu: Gebelik süresince günlük üç porsiyon bu gruptan tüketilmelidir. 1 su bardağı süt veya kefir, 4 yemek kaşığı yoğurt ve 2 su bardağı ayran tüketen anne adayı bu gruptan yeterli düzeyde almış olur. Gebelik boyunca en önemli mineral gruplarından olan kalsiyumun bağırsaklardan emilimi iki katına çıkar. Eğer anne adayı süt grubundan yetersiz besleniyorsa yeterli kalsiyumu almıyordur ve besinlerle kalsiyum alamayan bebek, annenin depolarını tüketecektir. Buradaki eksikliğin önemini anlamak için çok doğum yapan ve yetersiz beslenen kadınların erken yaşta dişlerinin döküldüğü veya kemik ağrılarının başladığı örnek verilebilir.<br />
<br />
Meyve ve Sebze Grubu: Vitamin, mineral, antioksidan ve posa bakımından zengin bu grup gebelik boyunca günde 5 porsiyon tüketilmelidir. Ne kadar farklı ve renkli meyve, sebze tüketilirse o kadar farklı ve yararlı besin öğesi anneyle bebeğe geçer.<br />
<br />
Et Grubu: Hamilelikte günlük 7 porsiyon bu besin grubundan tüketilmelidir. Her gün iyi pişmiş 1 yumurta, 1-2 dilim olgunlaştırılmış peynir, 4 köfte kadar iyi pişmiş et, tavuk veya balık tüketilerek bu gruptan gelen başta protein ve demir olmak üzere gerekli diğer besin öğeleri de sağlanmış olunur.<br />
<br />
Tahıl Grubu: Vücut temel enerji kaynağı olarak kullandığı bu grubu hamilelik süresince de her gün düzenli olarak almalıdır. Her ana öğünde 2-3 dilim tam buğday ekmeği veya çavdar ekmeği tüketilmeli ya da ekmek tüketilmediğinde 4-6 yemek kaşığı bulgur pilavı veya esmer makarna tüketilmelidir. Beyaz un ve beyaz undan yapılan tatlılardan, hamur işlerinden, patates kızartmasından olabildiğince uzak durulmalıdır.<br />
<br />
Yağ Grubu: Özellikle beyin gelişimi için önemli olan bu grup da günlük yeterli düzeyde alınmalıdır. Her gün 2 ceviz ve 8-10 badem tüketilmeli, yemekler ve salatalar çok yağlı olmayacak şekilde zeytinyağı ile hazırlanmalıdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hamilelikte Besin Güvenliği</span></span><br />
<br />
• Hamilelik boyunca pastörize edilmemiş peynirler; çiğ süt; çiğ ya da az pişmiş et, tavuk, balık, yumurta ve kabuklu deniz ürünlerinden uzak durulmalı.<br />
<br />
• Cıva içeriği yüksek olduğundan dolayı büyük dip balıkları tüketilmemeli.<br />
<br />
• Bebeğin ve annenin sağlığı için kısıtlayıcı beslenilmemeli, uzun süre aç kalınmamalı.<br />
<br />
• Özellikle ilk üç ayda ve sonrasında da bitki çayları tüketilmemeli.<br />
<br />
• Kafein içeren siyah çay, yeşil çay, kahve ve çikolatadan uzak durulmalı. Günlük en fazla bir küçük fincan kahve tüketilmelidir.<br />
<br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Büşra AKYOL<br />
Diyetisyen<br />
<br />
Diyanet Aile Dergisi</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[CERRÂHİ]]></title>
			<link>https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=29739</link>
			<pubDate>Wed, 14 Aug 2024 17:48:11 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://forum.bizdeblog.com/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=29739</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">CERRÂHİ</span></span><br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Alm.</span></span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Chirurgie (f.), </span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Fr.</span></span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Chirurgie (f.), </span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İng.</span></span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Surgery.</span> Yaralanmaları veya hastalıkları operasyon (ameliyat) teknikleriyle tedâvi etme ilmi. Cerrâhî, dâimâ tıbbın en büyük konularından birisi olmuştur. Zamânımızdan yaklaşık 4000 yıl önceki Mısırlılar, bilinen ilk cerrâhî çalışmaları yapmışlardır. Son 4000 yılda cerrâhî çok yavaş gelişme göstermiştir. Avrupa’da Rönesansla birlikte pekçok ilimde büyük ilerlemeler olurken, cerrâhî konusuna fazla eğilinmemiş ve cerrâhî müdâhaleler çok yerde berberler tarafından yapılmaya devâm edilegelmiştir. Bu devirde yapılan cerrâhî müdâhalelerin sonucu hiç de yüz güldürücü olmayıp, ameliyatların çoğu ölümle netîcelenmekteydi.<br />
Yedinci yüzyılda Avrupa, kilisenin tesirinde karanlık bir devir yaşarken, Müslüman âlimlerin orijinal çalışmalarıyle cerrâhî ilminde önemli ilerlemeler kaydedildi. Bu devirde yaşayan âlimlerden Râzî (850-923), karın yaralarının dikilmesinden ilk bahseden hekimdir. Râzî’nin<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> El-Hâvî</span></span> kitabı bütün tıp bölümlerini, bu arada cerrâhîyi de içine alır. Bu hekim, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kitâbü’t-Tıbbü’l-Mansûrî </span></span>adlı eserinin 7. cildini cerrâhîye ayırmıştır. Ebü’l-Kâsım ez-Zahrâvî (912-1013), İslâm tıbbında cerrâhîyle ilgili en önemli eserleri yazmıştır. Ebü’l-Kâsım ez-Zahrâvî’nin <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Et-Tasrif-fi’t-Tıb</span></span> adlı eseri iki bölüm olup, birisi genel tıptan, ikincisi cerrâhîden bahseder. Bu eserde cerrâhın iyi anatomi bilmesine bilhassa işâret edilmiştir. Karın cidarına dayanmış devasa bir karaciğer absesini ilk olarak cerrâhi usûllerle tedâvi eden bu hekimdir. İslâm memleketlerinde bu devirlerde birçok ameliyat yapılabiliyordu. Râzî’nin yaptığı göz ameliyatları meşhurdu.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Modern cerrâhînin başlangıcı: </span></span>Modern cerrâhînin başlangıcı 1809 yılında Ephraim Mc Dowell tarafından bir karın tümörünün başarıyla çıkarılması sayılabilir. Ortaya çıkan gerçek şuydu ki hasta beklenenden çok daha uzun süre yaşamıştı. Ancak bu noktada cerrahları büyük problemler bekliyordu. Çünkü hastanın ağrı duymasının önlenmesi ve ameliyat sonrası iltihap tehlikesinin ortadan kaldırılması imkânı yoktu. 1840’ta üç Amerikalı (Crawford Long, William Morton ve Horace Wells) ve bir İngiliz (Dames Simpson) ilim adamının çalışmaları cerrâhîde ölçülemeyecek fayda sağlayan anesteziyi ortaya çıkardı. İngiliz cerrahı Joseph Lister’in ameliyat sonrası iltihapları önlemek için karbolik asit tatbik etmesi, modern asepsi (mikroptan arıtma) tekniğinin başlangıcı sayılır. Anestezi ve asepsinin keşfi, modern cerrâhîde en büyük gelişmelere zemin hazırladı. Yirminci yüzyılda bundan daha ileri teknikler gelişti. Cerrahlar sinirsel veya kan kaybına bağlı olarak gelişen ve genellikle öldürücü olan dolaşım zaafının (şokun) sebepleri ve tedâvî şekillerini öğrendiler.Patolog Karl Landsteiner’in kan gruplarının esrârını çözmesi ve kan naklinin mümkün olması da cerrahlara ameliyatlarda büyük yardımda bulundu. Yine 20. yüzyılda harâb olan doku parçaları yerine sun’î veya tabiî parçalar kullanılmaya başlandı.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Modern Cerrâhî Teknikleri</span></span><br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Asepsi (Mikropsuzlaştırma):</span></span> Asepsinin esâsı ameliyathâne ve cerrâhî malzemelerin hastalık âmili olabilecek mikroorganizmalardan tamâmen temizlenmesidir. Ameliyattan önce ameliyathânedeki kumaşlar, gazlı bez ve pamuklar, cerrâhî malzemenin hepsi otoklavda (basınçlı buhar sistemi olan araç) mikropsuzlaştırılır. Cerrah ve hemşireler yüzlerine maske ve kafalarına kep giyerler. Eller ve kollar dirseğe kadar yıkanır ve temizleyici çözeltilerle mikroptan arıtılır. Ameliyat sırasında steril (mikropsuzlaştırılmış) eldivenler kullanılır. Ameliyat yapılan oda deterjanlar ve kimyâsal temizleyicilerle temizlenerek mikropsuzlaştırılır.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Anestezi:</span></span> Vücudun bütününün veya belli bölümünün ağrı hissinin ortadan kaldırılmasıdır. (Bkz. Anestezi)<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ameliyathâne ve cerrâhî grup (Ekip):</span></span> Modern cerrâhî, yüksek tecrübeye sâhip kişilerin meydana getirdiği bir ekip tarafından icrâ edilir. Bu ekip, cerrah, asistanlar, anestezist (narkozcu) ve hemşirelerden meydana gelir. Asistanlar (yardımcılar) ameliyat edilen vücut bölgesini temiz tutmaya, kanın işlem yapılan sahayı örtmesini önlemeye ve diğer bütün yönlerden cerraha yardım etmeye çalışırlar. Hemşire, cerrâhî malzemeyi taşır, dikiş materyallerini hazırlar ve hastanın içinde bez parçaları vb. kalmaması için tamponları, gazlı bezlerini sayar. Anestezist devamlı sûrette hastanın dolaşım ve solunum sistemlerini kontrol ederek narkozun derinliğini ayarlar. Operasyon sırasında en ufak lüzumsuz hareket ve konuşmadan kaçınılmalıdır.<br />
Değişik organlar ve sistemler birbirlerinden değişik cerrâhî problemler ortaya çıkarır. Cerrâhî tekniğinin ilerlemesiyle çok sayıda cerrâhî alt bölümü ortaya çıkmıştır.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Batın (karın) cerrâhîsi: </span></span>Batın cerrâhîsi (abdominal şirurji) iki gruba ayrılır. Birisi âcil ameliyatlar, diğeri bekleyebilen (âcil olmayan) ameliyatlardır.<br />
1. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Âcil batın cerrâhîsi: </span></span>Karın cerrâhîsinde en çok rastlanan âcil durum apandisit ameliyatlarıdır. Apandisit belirtileri, sağ alt karın bölgesinde ağrı, karında kasların sertliği, kusma ve ateş olarak özetlenebilir. Yapılacak operasyon basit olup, apendix’i kör barsağın ucundan almaktan (kesip çıkarmaktan) ibârettir. (Bkz. Apandisit)<br />
Bir diğer âcil batın problemi, barsak tıkanmasıdır. Buna sebep olanlar, barsağın içiçe geçmesi, yaralar iyileşirken yapışıklık olması veya tümör kitleleri olabilir. Barsağı tıkanan hastalar karınlarında gaz-gaita (dışkı) birikmesi şikâyetleriyle gelirler. Bu durum hastaya çok sıkıntı verdiği gibi oldukça tehlikelidir. Geçecek her saat ameliyatta ölüm riskini arttırır.<br />
Mîde ve onikiparmak barsağı ülserleri de delinerek karın boşluğuna açılmaları durumunda âcil cerrâhî girişime ihtiyaç gösterirler. Bu durum âni ve çok şiddetli ağrı ve karın boşluğunu kaplayan iltihapla kendini gösterir. Tedâvisi hemen karnı açarak delinen kısmı dikmek ve karın boşluğunu temizlemektir. Bunun gibi safra kesesinin ânî ortaya çıkan iltihapları da cerrâhî müdâhaleye ihtiyaç gösterir. Bu durumlarda keseyi almak gerekir. Kadınlarda yumurtalıklarla ilgili hastalıklar, rahim rahatsızlıkları da bâzı durumlarda âcil cerrâhî girişime ihtiyaç gösterebilir.<br />
2. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Âcil olmayan batın ameliyatları:</span></span> Âcil olmayan cerrâhîde en büyük kısmı karın içi organlarla ilgili olan ameliyatlar teşkil eder. Bunların en sık rastlananı taşlı safra keselerindeki müzmin iltihap dolayısıyla yapılan kesenin çıkarılması ameliyatıdır. Buna kolesistektomi adı verilir. Safra taşları müzmin iltihap, safra akımında engellenme veya safra muhtevâsının değişmesi dolayısıyla meydana gelebilir. Karın ameliyatlarından en çok yapılanlardan birisi de ilaç tedâvisiyle iyileşmeyen mîde ve onikiparmak barsağı ülserleri için yapılan ameliyatlardır. Bu ameliyatta ülser teşekkülüne sebeb olan asidin salgılatıcı siniri olan “Vagus” kesilir. Ayrıca mîdeden barsağa geçiş yeri olan “hiyor” bölgesi de genişletilir veya mîde ve onikiparmak barsağının bir kısmı çıkarılabilir. Dalağın çıkarılması bâzı kansızlık (anemi) çeşitlerinde ve kan hücrelerinin yapımının yıkımında daha az olduğu durumlarda yapılır. Bunun gibi mîde ve kasık fıtıklarının düzeltilmesi de çok yapılan ameliyatlardandır.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kalp-damar cerrâhîsi:</span></span> Cerrâhîde son yıllarda bâzı memleketlerde ve yurdumuzda da büyük ilerlemelere sahne olan dalların başında gelir. Gerek doğumda mevcut olan (temiz ve kirli kanın karışmasına sebeb olan değişik anormallikler), gerekse sonradan ortaya çıkan (romatizma, frengi, tümör vs. ye bağlı olarak) kalp odalarına veya kapakçıklarına âit hastalıklarda yapılan ameliyatlarda son yıllarda çok yüz güldürücü sonuçlar alınmaktadır. Bilhassa erken konulan teşhis ve geciktirilmeyen ameliyatlar çok iyi sonuçlar vermektedir. Bu ameliyatlar genellikle açık kalp (kalbin içini görerek yapılan) ameliyatları olup, ameliyat sırasında kalp tamâmiyle durdurulur ve dolaşım sistemine kan, kalp-akciğer makinası vâsıtasıyla pompalanır.<br />
Atardamarlardaki bâzı hastalıklar da cerrâhi müdâhaleye ihtiyaç gösterir. Kalbi besleyen damarlardan birinin damar sertliği dolayısıyla tıkanması ameliyatla iyileştirilmeye çalışılmaktadır. Bu ameliyatta ya bacaktaki toplardamarlardan birisi veya meme atardamarlarına âit bir parça yâhut da sentetik borucuklar tıkanan damar yerine takılır. (Bkz. By-pass)<br />
Toplardamarların genişlemesi genellikle bacaklarda olur. Buna varis denilmektedir. Varisli damarlar ağrılı, iltihaplı hâle gelirse, yapılacak son çâre ameliyatla varisli toplardamarları çıkartmaktır.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Göğüs cerrâhîsi: </span></span>Doğumdan veya doğmalık (Konjenital) olan kusurlardan göğüs içinde olanların çoğu kalp ve kalp damarlarıyle ilgilidir. Diğer kusurlar ise yemek borusunun bozuklukları, diyafram kasının kusuru, karın organlarının göğse taşması olarak sayılabilir. Bunların tedâvisi de cerrâhî yollarladır.<br />
Âcil ve iyi bir müdâhale olmadığı takdirde kalp veya akciğeri zedeleyen göğüs yaralanmaları umûmiyetle öldürücüdür. Âcil müdâhale ve yoğun bakım altına alınan hastalardan bir kısmı yaşayabilmektedir. Göğüs kanserleri ve tüberkülozda da bâzı hastalara cerrâhî müdâhale yapılmaktadır.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kas ve kemik cerrâhisi:</span></span> Osteomyelit denilen rahatsızlık, kemik iliğinin ve kemiğin iltihabıdır. Bu halde cerahati boşaltmak ve bâzan da iltihapla harâb olmuş kemik parçasını almak için ameliyat yapılır. Kırıklardan bâzılarında dıştan alçı ve diğer metodlarla tedâvi mümkün olmadığı zaman cerrâhî yollarla iyileştirmeye çalışılır. Kendiliğinden (darbeye ve güce mâruz kalmadan) olan kırıklarda kemik gelişimini yeniden başlatmak için sağlam bir kemik parçası “aşı” olarak konulabilir.<br />
Göz ve kulak hastalıklarında da bu dalda uzmanlaşmış hekimler tarafından çeşitli ameliyatlar yapılır. Örnek olarak gözde katarakt ameliyatları en sık yapılan göz ameliyatlarıdır.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Estetik cerrâhî: </span></span>Yabancı ülkelerde plastik ve rekonstrüktif cerrâhî olarak bilinen estetik cerrâhî, genel cerrâhînin bir alt dalıdır. Plastik terimi Lâtince “placticus” menşelidir ve biçim verme, şekil verme mânâsındadır. İlk defâ kim tarafından kullanıldığı tartışmalıdır. Fakat Von Graefe 1818’de Berlin’de burun cerrâhîsi üzerine basılan monoorafisinde Rhinoplastik terimini kullanmıştır.<br />
Çeşitli trafik kazâları, yanıklar, yaralar ve ameliyatlardan meydana gelen doku kayıplarını tâmir etmek cerrahları uzun senelerden beri ilgilendirmektedir. Târihte bu branş ilk olarak Ortadoğu ve Hindistan’da kurulmuş; zaman içinde bilgilerin batıya akmasıyla Mısır,Roma ve Yunanlılar’da tutulmaya başlanmıştır.<br />
Ortaçağ’da bu branşın gelişimi hakkında bilgiler çok azdır. Fakat Batı Avrupa’nın estetik cerrâhînin ehemmiyetini anlaması Rönesansla birlikte olmuştur. Avrupalılar bu branşların temelini Endülüs Müslümanlarının yazmış oldukları el yazması kitaplardan alınan bilgilerle kurmuşlardır. Bu kitaplar üniversitelerde el kitabı hâline gelmişti. Bilhassa İtalya’da Salerno Üniversitesinde bu çalışmalar yoğunlaşıp, buradan diğer Avrupa memleketlerine ulaştı. Son iki dünyâ savaşında pratiklerini geliştiren bu cerrahlar bu sahada oldukça büyük ilerlemeler kaydettiler. Zamânımızda teknik ve tıp bilgilerinin ilerlemeleriyle birlikte bu branşta da büyük gelişmeler oldu.<br />
Bu branşın ilgilendiği birçok hastalık mevcuttur. Deri hasarlarının her çeşidi, yarık damak, yarık dudak ve diğer bütün gelişim bozuklukları, çene, yüz, burun kemikleri kırıkları ve biçim değiştirmeleri; kulak, göz kapağı, başın görünüş bozuklukları, saç ekimi, meme biçim düzeltmeleri, fazla şişmanlarda yağ çıkartılması, alınan organların yerine vücudun başka bir tarafından o fonksiyonu görecek organ nakillerini gerçekleştirmek (Meselâ, yemek borusu kanserinden ötürü yemek borusu alınan bir hastanın mîde veya kalın barsağından yeni bir yemek borusu yapıp oraya yerleştirmek).<br />
Türkiye’de de oldukça gelişmiş olup, her hususta estetik cerrâhî yapılabilmektedir.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">CERRÂHİ</span></span><br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Alm.</span></span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Chirurgie (f.), </span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Fr.</span></span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Chirurgie (f.), </span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İng.</span></span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Surgery.</span> Yaralanmaları veya hastalıkları operasyon (ameliyat) teknikleriyle tedâvi etme ilmi. Cerrâhî, dâimâ tıbbın en büyük konularından birisi olmuştur. Zamânımızdan yaklaşık 4000 yıl önceki Mısırlılar, bilinen ilk cerrâhî çalışmaları yapmışlardır. Son 4000 yılda cerrâhî çok yavaş gelişme göstermiştir. Avrupa’da Rönesansla birlikte pekçok ilimde büyük ilerlemeler olurken, cerrâhî konusuna fazla eğilinmemiş ve cerrâhî müdâhaleler çok yerde berberler tarafından yapılmaya devâm edilegelmiştir. Bu devirde yapılan cerrâhî müdâhalelerin sonucu hiç de yüz güldürücü olmayıp, ameliyatların çoğu ölümle netîcelenmekteydi.<br />
Yedinci yüzyılda Avrupa, kilisenin tesirinde karanlık bir devir yaşarken, Müslüman âlimlerin orijinal çalışmalarıyle cerrâhî ilminde önemli ilerlemeler kaydedildi. Bu devirde yaşayan âlimlerden Râzî (850-923), karın yaralarının dikilmesinden ilk bahseden hekimdir. Râzî’nin<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> El-Hâvî</span></span> kitabı bütün tıp bölümlerini, bu arada cerrâhîyi de içine alır. Bu hekim, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kitâbü’t-Tıbbü’l-Mansûrî </span></span>adlı eserinin 7. cildini cerrâhîye ayırmıştır. Ebü’l-Kâsım ez-Zahrâvî (912-1013), İslâm tıbbında cerrâhîyle ilgili en önemli eserleri yazmıştır. Ebü’l-Kâsım ez-Zahrâvî’nin <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Et-Tasrif-fi’t-Tıb</span></span> adlı eseri iki bölüm olup, birisi genel tıptan, ikincisi cerrâhîden bahseder. Bu eserde cerrâhın iyi anatomi bilmesine bilhassa işâret edilmiştir. Karın cidarına dayanmış devasa bir karaciğer absesini ilk olarak cerrâhi usûllerle tedâvi eden bu hekimdir. İslâm memleketlerinde bu devirlerde birçok ameliyat yapılabiliyordu. Râzî’nin yaptığı göz ameliyatları meşhurdu.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Modern cerrâhînin başlangıcı: </span></span>Modern cerrâhînin başlangıcı 1809 yılında Ephraim Mc Dowell tarafından bir karın tümörünün başarıyla çıkarılması sayılabilir. Ortaya çıkan gerçek şuydu ki hasta beklenenden çok daha uzun süre yaşamıştı. Ancak bu noktada cerrahları büyük problemler bekliyordu. Çünkü hastanın ağrı duymasının önlenmesi ve ameliyat sonrası iltihap tehlikesinin ortadan kaldırılması imkânı yoktu. 1840’ta üç Amerikalı (Crawford Long, William Morton ve Horace Wells) ve bir İngiliz (Dames Simpson) ilim adamının çalışmaları cerrâhîde ölçülemeyecek fayda sağlayan anesteziyi ortaya çıkardı. İngiliz cerrahı Joseph Lister’in ameliyat sonrası iltihapları önlemek için karbolik asit tatbik etmesi, modern asepsi (mikroptan arıtma) tekniğinin başlangıcı sayılır. Anestezi ve asepsinin keşfi, modern cerrâhîde en büyük gelişmelere zemin hazırladı. Yirminci yüzyılda bundan daha ileri teknikler gelişti. Cerrahlar sinirsel veya kan kaybına bağlı olarak gelişen ve genellikle öldürücü olan dolaşım zaafının (şokun) sebepleri ve tedâvî şekillerini öğrendiler.Patolog Karl Landsteiner’in kan gruplarının esrârını çözmesi ve kan naklinin mümkün olması da cerrahlara ameliyatlarda büyük yardımda bulundu. Yine 20. yüzyılda harâb olan doku parçaları yerine sun’î veya tabiî parçalar kullanılmaya başlandı.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Modern Cerrâhî Teknikleri</span></span><br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Asepsi (Mikropsuzlaştırma):</span></span> Asepsinin esâsı ameliyathâne ve cerrâhî malzemelerin hastalık âmili olabilecek mikroorganizmalardan tamâmen temizlenmesidir. Ameliyattan önce ameliyathânedeki kumaşlar, gazlı bez ve pamuklar, cerrâhî malzemenin hepsi otoklavda (basınçlı buhar sistemi olan araç) mikropsuzlaştırılır. Cerrah ve hemşireler yüzlerine maske ve kafalarına kep giyerler. Eller ve kollar dirseğe kadar yıkanır ve temizleyici çözeltilerle mikroptan arıtılır. Ameliyat sırasında steril (mikropsuzlaştırılmış) eldivenler kullanılır. Ameliyat yapılan oda deterjanlar ve kimyâsal temizleyicilerle temizlenerek mikropsuzlaştırılır.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Anestezi:</span></span> Vücudun bütününün veya belli bölümünün ağrı hissinin ortadan kaldırılmasıdır. (Bkz. Anestezi)<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ameliyathâne ve cerrâhî grup (Ekip):</span></span> Modern cerrâhî, yüksek tecrübeye sâhip kişilerin meydana getirdiği bir ekip tarafından icrâ edilir. Bu ekip, cerrah, asistanlar, anestezist (narkozcu) ve hemşirelerden meydana gelir. Asistanlar (yardımcılar) ameliyat edilen vücut bölgesini temiz tutmaya, kanın işlem yapılan sahayı örtmesini önlemeye ve diğer bütün yönlerden cerraha yardım etmeye çalışırlar. Hemşire, cerrâhî malzemeyi taşır, dikiş materyallerini hazırlar ve hastanın içinde bez parçaları vb. kalmaması için tamponları, gazlı bezlerini sayar. Anestezist devamlı sûrette hastanın dolaşım ve solunum sistemlerini kontrol ederek narkozun derinliğini ayarlar. Operasyon sırasında en ufak lüzumsuz hareket ve konuşmadan kaçınılmalıdır.<br />
Değişik organlar ve sistemler birbirlerinden değişik cerrâhî problemler ortaya çıkarır. Cerrâhî tekniğinin ilerlemesiyle çok sayıda cerrâhî alt bölümü ortaya çıkmıştır.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Batın (karın) cerrâhîsi: </span></span>Batın cerrâhîsi (abdominal şirurji) iki gruba ayrılır. Birisi âcil ameliyatlar, diğeri bekleyebilen (âcil olmayan) ameliyatlardır.<br />
1. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Âcil batın cerrâhîsi: </span></span>Karın cerrâhîsinde en çok rastlanan âcil durum apandisit ameliyatlarıdır. Apandisit belirtileri, sağ alt karın bölgesinde ağrı, karında kasların sertliği, kusma ve ateş olarak özetlenebilir. Yapılacak operasyon basit olup, apendix’i kör barsağın ucundan almaktan (kesip çıkarmaktan) ibârettir. (Bkz. Apandisit)<br />
Bir diğer âcil batın problemi, barsak tıkanmasıdır. Buna sebep olanlar, barsağın içiçe geçmesi, yaralar iyileşirken yapışıklık olması veya tümör kitleleri olabilir. Barsağı tıkanan hastalar karınlarında gaz-gaita (dışkı) birikmesi şikâyetleriyle gelirler. Bu durum hastaya çok sıkıntı verdiği gibi oldukça tehlikelidir. Geçecek her saat ameliyatta ölüm riskini arttırır.<br />
Mîde ve onikiparmak barsağı ülserleri de delinerek karın boşluğuna açılmaları durumunda âcil cerrâhî girişime ihtiyaç gösterirler. Bu durum âni ve çok şiddetli ağrı ve karın boşluğunu kaplayan iltihapla kendini gösterir. Tedâvisi hemen karnı açarak delinen kısmı dikmek ve karın boşluğunu temizlemektir. Bunun gibi safra kesesinin ânî ortaya çıkan iltihapları da cerrâhî müdâhaleye ihtiyaç gösterir. Bu durumlarda keseyi almak gerekir. Kadınlarda yumurtalıklarla ilgili hastalıklar, rahim rahatsızlıkları da bâzı durumlarda âcil cerrâhî girişime ihtiyaç gösterebilir.<br />
2. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Âcil olmayan batın ameliyatları:</span></span> Âcil olmayan cerrâhîde en büyük kısmı karın içi organlarla ilgili olan ameliyatlar teşkil eder. Bunların en sık rastlananı taşlı safra keselerindeki müzmin iltihap dolayısıyla yapılan kesenin çıkarılması ameliyatıdır. Buna kolesistektomi adı verilir. Safra taşları müzmin iltihap, safra akımında engellenme veya safra muhtevâsının değişmesi dolayısıyla meydana gelebilir. Karın ameliyatlarından en çok yapılanlardan birisi de ilaç tedâvisiyle iyileşmeyen mîde ve onikiparmak barsağı ülserleri için yapılan ameliyatlardır. Bu ameliyatta ülser teşekkülüne sebeb olan asidin salgılatıcı siniri olan “Vagus” kesilir. Ayrıca mîdeden barsağa geçiş yeri olan “hiyor” bölgesi de genişletilir veya mîde ve onikiparmak barsağının bir kısmı çıkarılabilir. Dalağın çıkarılması bâzı kansızlık (anemi) çeşitlerinde ve kan hücrelerinin yapımının yıkımında daha az olduğu durumlarda yapılır. Bunun gibi mîde ve kasık fıtıklarının düzeltilmesi de çok yapılan ameliyatlardandır.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kalp-damar cerrâhîsi:</span></span> Cerrâhîde son yıllarda bâzı memleketlerde ve yurdumuzda da büyük ilerlemelere sahne olan dalların başında gelir. Gerek doğumda mevcut olan (temiz ve kirli kanın karışmasına sebeb olan değişik anormallikler), gerekse sonradan ortaya çıkan (romatizma, frengi, tümör vs. ye bağlı olarak) kalp odalarına veya kapakçıklarına âit hastalıklarda yapılan ameliyatlarda son yıllarda çok yüz güldürücü sonuçlar alınmaktadır. Bilhassa erken konulan teşhis ve geciktirilmeyen ameliyatlar çok iyi sonuçlar vermektedir. Bu ameliyatlar genellikle açık kalp (kalbin içini görerek yapılan) ameliyatları olup, ameliyat sırasında kalp tamâmiyle durdurulur ve dolaşım sistemine kan, kalp-akciğer makinası vâsıtasıyla pompalanır.<br />
Atardamarlardaki bâzı hastalıklar da cerrâhi müdâhaleye ihtiyaç gösterir. Kalbi besleyen damarlardan birinin damar sertliği dolayısıyla tıkanması ameliyatla iyileştirilmeye çalışılmaktadır. Bu ameliyatta ya bacaktaki toplardamarlardan birisi veya meme atardamarlarına âit bir parça yâhut da sentetik borucuklar tıkanan damar yerine takılır. (Bkz. By-pass)<br />
Toplardamarların genişlemesi genellikle bacaklarda olur. Buna varis denilmektedir. Varisli damarlar ağrılı, iltihaplı hâle gelirse, yapılacak son çâre ameliyatla varisli toplardamarları çıkartmaktır.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Göğüs cerrâhîsi: </span></span>Doğumdan veya doğmalık (Konjenital) olan kusurlardan göğüs içinde olanların çoğu kalp ve kalp damarlarıyle ilgilidir. Diğer kusurlar ise yemek borusunun bozuklukları, diyafram kasının kusuru, karın organlarının göğse taşması olarak sayılabilir. Bunların tedâvisi de cerrâhî yollarladır.<br />
Âcil ve iyi bir müdâhale olmadığı takdirde kalp veya akciğeri zedeleyen göğüs yaralanmaları umûmiyetle öldürücüdür. Âcil müdâhale ve yoğun bakım altına alınan hastalardan bir kısmı yaşayabilmektedir. Göğüs kanserleri ve tüberkülozda da bâzı hastalara cerrâhî müdâhale yapılmaktadır.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kas ve kemik cerrâhisi:</span></span> Osteomyelit denilen rahatsızlık, kemik iliğinin ve kemiğin iltihabıdır. Bu halde cerahati boşaltmak ve bâzan da iltihapla harâb olmuş kemik parçasını almak için ameliyat yapılır. Kırıklardan bâzılarında dıştan alçı ve diğer metodlarla tedâvi mümkün olmadığı zaman cerrâhî yollarla iyileştirmeye çalışılır. Kendiliğinden (darbeye ve güce mâruz kalmadan) olan kırıklarda kemik gelişimini yeniden başlatmak için sağlam bir kemik parçası “aşı” olarak konulabilir.<br />
Göz ve kulak hastalıklarında da bu dalda uzmanlaşmış hekimler tarafından çeşitli ameliyatlar yapılır. Örnek olarak gözde katarakt ameliyatları en sık yapılan göz ameliyatlarıdır.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Estetik cerrâhî: </span></span>Yabancı ülkelerde plastik ve rekonstrüktif cerrâhî olarak bilinen estetik cerrâhî, genel cerrâhînin bir alt dalıdır. Plastik terimi Lâtince “placticus” menşelidir ve biçim verme, şekil verme mânâsındadır. İlk defâ kim tarafından kullanıldığı tartışmalıdır. Fakat Von Graefe 1818’de Berlin’de burun cerrâhîsi üzerine basılan monoorafisinde Rhinoplastik terimini kullanmıştır.<br />
Çeşitli trafik kazâları, yanıklar, yaralar ve ameliyatlardan meydana gelen doku kayıplarını tâmir etmek cerrahları uzun senelerden beri ilgilendirmektedir. Târihte bu branş ilk olarak Ortadoğu ve Hindistan’da kurulmuş; zaman içinde bilgilerin batıya akmasıyla Mısır,Roma ve Yunanlılar’da tutulmaya başlanmıştır.<br />
Ortaçağ’da bu branşın gelişimi hakkında bilgiler çok azdır. Fakat Batı Avrupa’nın estetik cerrâhînin ehemmiyetini anlaması Rönesansla birlikte olmuştur. Avrupalılar bu branşların temelini Endülüs Müslümanlarının yazmış oldukları el yazması kitaplardan alınan bilgilerle kurmuşlardır. Bu kitaplar üniversitelerde el kitabı hâline gelmişti. Bilhassa İtalya’da Salerno Üniversitesinde bu çalışmalar yoğunlaşıp, buradan diğer Avrupa memleketlerine ulaştı. Son iki dünyâ savaşında pratiklerini geliştiren bu cerrahlar bu sahada oldukça büyük ilerlemeler kaydettiler. Zamânımızda teknik ve tıp bilgilerinin ilerlemeleriyle birlikte bu branşta da büyük gelişmeler oldu.<br />
Bu branşın ilgilendiği birçok hastalık mevcuttur. Deri hasarlarının her çeşidi, yarık damak, yarık dudak ve diğer bütün gelişim bozuklukları, çene, yüz, burun kemikleri kırıkları ve biçim değiştirmeleri; kulak, göz kapağı, başın görünüş bozuklukları, saç ekimi, meme biçim düzeltmeleri, fazla şişmanlarda yağ çıkartılması, alınan organların yerine vücudun başka bir tarafından o fonksiyonu görecek organ nakillerini gerçekleştirmek (Meselâ, yemek borusu kanserinden ötürü yemek borusu alınan bir hastanın mîde veya kalın barsağından yeni bir yemek borusu yapıp oraya yerleştirmek).<br />
Türkiye’de de oldukça gelişmiş olup, her hususta estetik cerrâhî yapılabilmektedir.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Anksiyete Nedir? Anksiyete Bozuklukları Nelerdir?]]></title>
			<link>https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=28716</link>
			<pubDate>Sun, 07 Jul 2024 08:17:55 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://forum.bizdeblog.com/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=28716</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Nedir? Anksiyete Bozuklukları Nelerdir?</span></span><br />
<br />
Kaygı, endişe ya da anksiyete, hoş olmayan bir iç çatışma durumu ile karakterize olan, sıklıkla ileri geri ilerleme gibi sinirsel davranışların eşlik ettiği bir duygudur.[1] Bu durum, beklenen olaylar karşısında öznel olarak hoş olmayan dehşet duygularıdır.[2][Alıntı gerek]<br />
<br />
Kaygı, genellikle öznel olarak tehditkar görülen bir duruma aşırı tepki olarak genelleştirilmiş ve odaklanmamış bir huzursuzluk ve endişe hissidir.[3] Anksiyeteye genellikle kas gerginliği,[4] huzursuzluk, yorgunluk ve yoğunlaşma sorunları eşlik eder. Kaygı, algılanan bir ani tehdit cevabı olan korku ile yakından ilişkilidir. Anksiyeteyse gelecekteki tehdit beklentisini içerir.[4] Kaygıyla karşılaşan insanlar onlara karşı geçmişte kaygı uyandıran durumlardan kaçınabilir.[5]<br />
<br />
Kaygı, canlıların dış ortama uyum çabasında koruyucu bir tepkidir. Denetim dışına çıkıp bireyin işlevselliğini aksattığında kaygı bozuklukları adı altında incelenirler. Terleme, titreme, çarpıntı gibi bedensel belirtileri görülebilir. Başına kötü bir şey geleceğini düşünme, rezil olmaktan veya komik duruma düşmekten korkma gibi bilişsel (düşünsel), fakat çoğu kez nedeni belirsiz, tanımlanamayan bir gerginlik durumudur.<br />
<br />
Kaygı, genelde kavramsal, bedensel, duygusal ve davranışsal bileşenlere sahip olmak biçiminde tanımlanır (Seligman, Walker &amp; Rosenhan, 2001). Kan basıncı ve kalp atışının artması, terleme, ana kas gruplarına ani kan akışının hücum etmesi nedeniyle kaslarda gerginlik, bağışıklık ve sindirim sistemi işlevlerinin yavaşlaması gibi fiziksel etkileri vardır. Bunlara ek olarak mide bulantısı, el ve ayaklarda soğukluk, titreme, üşüme hissedilir. Ayrıca ağız kuruluğu, yutkunma zorluğu, mide bulantısı, ani tansiyon düşüşü, bayılma, ölecekmiş hissi gibi fiziksel belirtiler de görülmektedir.[6]<br />
<br />
Duygusal açıdan ise korku ve panik hissine neden olur. Kişi her şeyi olabilecek en olumsuz yönüyle ele alır, moral seviyesi en alt düzeydedir. Davranışsal olarak ise birey, anksiyetenin kaynağından kaçma eğilimi gösterir. Yine de kaygıdan sadece hastalıklı bir durummuş gibi bahsetmek yanlış olur. Bu his, korku, kızgınlık, üzüntü ve mutluluk gibi duygularla beraber gelen, insanların hayatta kalmasıyla bağlantılı temel duygulanımlardan birisidir.<br />
<br />
Her insan zaman zaman herhangi bir hastalık belirtisi olmaksızın yaşamın olağan bir parçası olarak anksiyete yaşayabilir. Ancak yaşanan anksiyete bazen bedensel ya da psikiyatrik bir hastalığın belirtisi olarak da ortaya çıkabilmektedir.[7] <br />
<br />
Anksiyete bir diğer adıyla kaygı bozukluğu , psikolojik bir rahatsızlıktır. Günlük hayatımızda ara sıra anksiyete yaşamak olağandır. Çünkü zaman içerisinde karşı karşıya kaldığımız olaylardan ötürü endişelenebilir ya da gelecek ile ilgili maddi-manevi anlamda kaygılar duyabiliriz. Günlük yaşamda kaygı duymak her ne kadar normal olsa da, dozunda bir aşırılık mevcutsa o zaman tıbbi bir hastalıktan söz edebiliriz.<br />
<br />
Anksiyete bozukluğu olan kişilerde, yoğun, sürekli devam eden bir endişe hali ve günlük hayatta rastlanılan durumlara karşı korku vardır. Panik atak krizleriyle de kendini gösterebilir. Bu duyulan aşırı endişe, kaygı, panik durumu günlük aktivitelerin süregelmesini sekteye uğratır. Kontrol edilmesi ve yönetilmesi zor olduğu gibi, zaman öngörüsünde de bulunulamamaktadır. Bu halin belirtileri çocukluk, gençlik yıllarında başlayıp yetişkinliğe kadar devam edebilmektedir. Yetişkinlik döneminin ardından azalma eğilimindedir.<br />
<br />
Anksiyete bozukluklarının kendi içinde; sosyal anksiyete bozukluğu, ayrılık anksiyetesi, spesifik fobiler, genelleştirilmiş anksiyete gibi bölümleri de mevcuttur. Bu bağlamda sadece bir değil birden fazla anksiyete bozukluğundan muzdarip olabilirsiniz. Bazen tıbbi bir tedavi ile çözüme ulaşılması gerekebilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Nedir?</span></span><br />
<br />
Kaygılar, günlük yaşamda karşılaştığınız sorunlar ile baş edebilmeniz için sizi hazırlayıp, daha hızlı karar verebilmenize ortam hazırlar. Kaygı aslında beyninizin strese tepki vermesi ve sizi ileride yaşayabileceğiniz potansiyel tehlikeler konusunda uyarma şeklidir.<br />
<br />
Toplumun yaklaşık olarak %18’i kaygı bozukluğu probleminden muzdariptir ve problemin artış derecesi ile beraber hastalık seviyesinde seyredebilir. Anksiyetesi olan bir kişi, her zaman en kötü senaryoyu düşünür ve bu düşünceler kontrolü dahilinde gerçekleşmez.<br />
<br />
Sürekli olarak kaygı, endişe yaşayan bir kişinin sosyal hayatı sekteye uğrayabilir, ruhsal sağlığı bozulabilir ve gündelik işlerde ki verimi azalabilir. Bu yüzden kaygı bozukluğu olan kişilerin hayat kalitesi oldukça düşmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Kimlerde Daha Sık Görülmektedir?</span></span><br />
<br />
İstatistiklere göre, anksiyete bozuklukları kadınlarda erkeklere oranla daha sık görülmektedir. Aşırı korumacı tavırla büyütülmüş çocuklarda, çevresinden hep olumsuz tepkiler alan ve sindirilmiş kişiliklerde anksiyeteye daha sık rastlanılmaktadır.<br />
<br />
Çocukluk çağında yaşanılan olumsuzluklar, travmalar ve mutsuzluklar arttıkça anksiyete riski de eş zamanlı olarak artmaktadır. Bunun yanı sıra ailede ya da akrabalarda anksiyete görülmesi riski artırır. Çünkü genetik geçiş bu rahatsızlıkta mümkündür.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Bozuklukları Nelerdir?</span></span><br />
<br />
Anksiyete bozukluğunun birkaç türü mevcuttur:<br />
<br />
Genelleştirilmiş Anksiyete Bozukluğu: Ortada bir neden olmadan duyulan aşırı endişe ve gerginlik hissiyatı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Panik Atak:</span></span> Ani ve yoğun korku, beraberinde panik atakları meydana getirebilir. Bu esnada göğsünüzde ağrı hissedebilir, vücudunuzda ter boşalması yaşayabilir, kalp atışlarınızda hızlanma gözlemleyebilirsiniz. Bazen süreç boğulduğunuzu ya da kalp krizi geçirdiğinizi düşünmenize sebep olacak kadar ağır seyredebilir. Bireysel ilişkilerinizde, başkalarının sizin yaptıklarınızı yargılaması, alay etmesine karşı endişe, stres duyma haline denir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Belirli Fobiler: </span></span>Yükseklik korkusu şeklinde kendini gösterebilir. Bu korkuya sahip olan kişiler uçağa binmek ya da yüksek katlı evlerde oturmaktan dolayı endişe duyabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Agorafobi:</span></span> Kalabalığın içinde, acil bir durum yaşandığında hareket kabiliyetiniz kısıtlı olduğu için korku, endişe duyabilirsiniz.<br />
<br />
Ayrılık Kaygısı: Sevdiğiniz kişiler yanınızdan ayrıldığında çok endişe duyuyor ve her an gözünüzün önünde olsun istiyorsanız ayrılık kaygısı problemi yaşıyor olabilirsiniz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Seçici Dilsizlik:</span></span> Bazı çocuklar ailesiyle konuşarak iletişim kurabilirken, toplum içinde konuşamamaktadırlar. Bu sosyal kaygıya seçici dilsizlik denmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Bozukluklarının Nedenleri Nelerdir?</span></span><br />
<br />
Anksiyete bozukluklarının nedenleri kesin olarak anlaşılamamıştır. Fakat travmatik olaylar, çeşitli deneyimler, sağlık sorunları, kalıtsal faktörler gibi etmenlerin kaygı bozukluklarını tetikleyebildiği görülmektedir.<br />
<br />
    Genetik sebeplerden kaynaklı anksiyete bozuklukları ortaya çıkabilmektedir. Bu yüzden akrabalarınız arasında bu rahatsızlığa sahip olan varsa risk altındasınız demektir.<br />
    Beyninizde ki korku ve duyguları kontrol eden bölümlerin hatalı bağlanması kaygı bozukluklarına sebebiyet verebilir.<br />
    Çevresel yaşadığınız travmalardan (çocuklukta istismar edilme, çok sevdiğiniz birinin ölümü veya saldırıya uğraması gibi) ötürü anksiyete bozukluğu yaşayabilirsiniz.<br />
    Kalp , akciğer , tiroid , şeker gibi sağlık sorunları anksiyete bozukluklarına sebebiyet verebilir.<br />
    Kullanmış olduğunuz ilaçların bir yan etkisi de kaygı bozukluğu olabilir.<br />
<br />
Aile ve akrabalarınız arasında kaygı bozukluğundan muzdarip biri yoksa, çocukken böyle bir şey yok ve yeni yeni ortaya çıkıyorsa, altında tıbbi bir sebep yatıyor olabilir. Hekim tarafından kontrol edilip ona göre yol haritası çizilmelidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Risk Faktörleri Nelerdir?</span></span><br />
<br />
Bazı faktörler anksiyete bozukluğu yaşama riskinizi artırabilir.<br />
<br />
    Çocukluk döneminde, cinsel istismar ya da ihmal yaşanması anksiyete riskini oldukça artırmaktadır.<br />
    Travmatik olaylara maruz kalan bireylerin anksiyete bozukluğu yaşama oranı oldukça fazladır.<br />
    Depresyonda olmak, anksiyete riskinizi artırır.<br />
    Kendi sağlığınız ya da çevrenizdeki kişileri sağlığından duyulan endişe ve stres hali anksiyete bozukluklarını artırabilir.<br />
    Madde bağımlılığı anksiyete riskini artırır.<br />
    Çocuklukta yabancılardan çekinen, kendini geri çeken, iletişim kurmayan kişilerde risk fazladır.<br />
    Özgüven eksikliği, alay konusu olma gibi olumsuz düşünceler, algılar anksiyete bozukluğuna sebep olabilir.<br />
    Belirli kişilik tiplerindeki kişiler anksiyete bozukluklarına yatkındır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Belirtileri Nelerdir?</span></span><br />
<br />
Anksiyete hastalığının bazı belirtileri aşağıdaki gibidir.<br />
<br />
    Kendini gergin, huzursuz, panik halinde hissetmek<br />
    Nefes darlığı, ağız kuruluğu yaşamak,<br />
    Kötü bir şey olacakmış gibi endişeli hal<br />
    Kalp atışlarında yaşanan aşırı hızlanma<br />
    Aşırı terleme<br />
    Ellerde titreme hali<br />
    Odaklanma, konsantrasyon problemleri<br />
    Hazımsızlık sıkıntıları<br />
    Kaygı duymayı tetikleyecek etkilerden kaçınma hali<br />
    Uyku problemleri başlıca semptomlardan sayılabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Tanı Yöntemleri Nelerdir?</span></span><br />
<br />
Belirtilerin varlığından eminseniz, doktorunuz fiziki muayenenizi yapıp, ardından da tıbbi geçmişinize dair bilgilerle anamnezi dolduracaktır.<br />
<br />
Tetikleyebilecek bazı sağlık koşullarını elimine edebilmek adına bazı testler yapılmasını isteyebilir. Laboratuvar testlerinin hiçbiri anksiyete bozukluklarını özel olarak teşhis edemez, o yüzden yapılan testler, tıbbi geçmiş ve muayene aşamalarının bütünü rahatsızlığın teşhisi için önem arz eder.<br />
<br />
Doktorunuz ihtiyaç dahilinde sizi bir psikiyatriste , psikoloğa veya başka bir akıl sağlığı uzmanına yönlendirebilir. Bu uzmanlar, sizin anksiyete bozukluğunuz olup olmadığını anlamak için çeşitli sorular sorabilir, belli araçlar kullanabilir ya da bazı testler uygulayabilir.<br />
<br />
Değerlendirme aşamasında ki bir önemli nokta da semptomlarınızın ne kadar süredir var olduğu ve ne kadar yoğun olduğudur. Kaygı, endişenizin günlük hayattan keyif almanızı engelleyecek düzeyde olup olmadığını doktorlara bildirmeniz teşhis için oldukça mühimdir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Tedavi Yöntemleri Nelerdir?</span></span><br />
<br />
Anksiyete bozukluğunun belirtilerini azaltmak ve rahatsızlığı yönetmek için birçok tedavi alternatifi mevcuttur. Fakat en yaygın iki tedavi psikoterapi ve ilaçlardır. Hangi tedavi yöntemine daha iyi cevap vereceğiniz, deneme-yanılma yoluyla saptanabilir.<br />
<br />
Psikoterapi: Psikolojik danışmanlık ya da konuşma terapisi olarak bilinen psikoterapi, kaygı semptomlarınızı azaltmak için bir terapistle beraber süreci geçirmeyi içerir. Bu danışmanlık türünde duygularınızın, davranışlarınızı nasıl etkilediğine şahit olabilirsiniz. Psikoterapi, anksiyete bozukluğunuzu anlamanın ve yönetmenin yollarını öğrenmek için oldukça etkili bir tedavidir.<br />
<br />
Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT): Bu psikoterapi türü size olumsuz ve sizde panik yaratan düşünceleri ve davranışları nasıl olumluya dönüştüreceğiniz kısmında size kılavuz olur. Sizde korku ve kaygı meydana getiren durumlara karşı endişe duymadan yaklaşmanın ve bunları yönetmenin yollarını öğreneceğiniz etkin bir tedavi yöntemidir. <br />
<br />
İlaç Tedavisi: Doktorunuz anksiyete semptomlarını hafifletmek için çeşitli antidepresanlar, ilaçlar, yatıştırıcılar kullanılabilir. İlaçların asıl amacı kısa süreli rahatlamadır, uzun süreli kullanılması amaçlanmamaktadır. Ayrıca hangi ilacın size daha iyi geleceğine karar vermek ve artılarını eksilerini konuşmak adına doktorunuzla bir araya gelmeniz iyi olacaktır.<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ansiyete Hakkında Sıkça Sorulan Sorular</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete ne demek?</span></span><br />
<br />
Anksiyete, kişinin hiçbir sebep olmaksızın duyduğu kaygı ve sıkıntı halidir. Kaygı bozukluğu olarak da bilinen anksiyete, kişide bir anda ortaya çıkan terleme, hızlı kalp atışı, terleme, hızlı nefes alıp verme gibi belirtilere sebep olabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Olup Olmadığı Nasıl Anlaşılmaktadır?</span></span><br />
<br />
    Bir anda gelen panik, huzursuzluk ve hissi<br />
    Ani terleme<br />
    Kalp çarpıntısı<br />
    Hızlı nefes alıp vermek<br />
    Ruhsal değişimler<br />
    Konsantrasyon bozukluğu<br />
    Yorgunluk ve halsizlik<br />
    Baş ağrısı<br />
<br />
Yukarıda sıralanan belirtilerin yaşanması anksiyete bozukluğu bulunduğu anlamına gelebilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Anında Nasıl Hissedilir?</span></span><br />
<br />
Anksiyete atakları genellikle birkaç dakika süren kısa ataklardır. Anksiyete krizi belirtileri bir anda gelen kaygı, korku hisse, kalp çarpıntısı, hızlı nefes alışverişi, terlemek, titremek, boğulma hissi, göğüs ağrısı gibi belirtilerin birkaçının aynı anda yaşanmasıdır. Bu durum anksiyete krizi olarak adlandırılır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Ne Kadar Yaygın?</span></span><br />
<br />
Anksiyete bozukluğu oldukça yaygın psikolojik rahatsızlıktır. Birçok insanda çeşitli sebeplerden ötürü görülebilir. Anksiyete çocuklara oranla erişkin bireylerde daha sık görülen bir durumdur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Hangi Yaşlarda Görülür?</span></span><br />
<br />
Anksiyete çocuklara oranla erişkin bireylerde daha sık görülen bir durumdur. Bazı çocukluk travmalarının ya da diğer çevresel faktörlerin erişkinlik döneminde ortaya çıkması anksiyete riskini attıran faktörlerdendir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Kilo Aldırır mı?</span></span><br />
<br />
Anksiyete çoğu zaman yeme bozukluklarına sebep olabilir. Yoğun bir kaygı altında olmak fazla yeme ya da az yeme gibi belirtilere sebep olabilir. Bu durum kişinin kaygıyla başa çıkma durumuna göre değişkenlik gösterir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Spor Anksiyeteye İyi Gelir mi?</span></span><br />
<br />
Spor birçok konuda olduğu gibi ruhsal denge açısından da önemlidir. Birçok ruhsal faydası bulunan spor, özgüveni yükseltme açısından da başarılı bir yöntemdir. Anksiyetenin temelinde yatan problemlerden biri özgüven eksikliğidir. Spor yapan bireyler özgüven konusundan olumlu etkilenmekte ve ayrıca spor yapmanın stresi azaltma ve yok etme etkisi de bulunmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Unutkanlık Oluşturur mu?</span></span><br />
<br />
Anksiyete yoğun kaygı hissi ve kaygı hissinin kontrolünü sağlayamama durumunun yanı sıra gerginlik sinirlilik hali de yaratabilir. Unutkanlık hissi de anksiyete rahatsızlığı olan kişilerde rastlanan olgulardan biridir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Neden Gece Olur?</span></span><br />
<br />
Anksiyete atakları her an belli durumlar sonucunda gerçekleşebilir. Gündüz vakitlerinde beynin daha aktif olması ve insan hayatının işleyişi sebebiyle anksiyete atakları daha az görülür. Gece insan beyninin çalışma hızı artarak düşünme eğilimini arttırır. Özellikle uyku vakti düşünmenin en çok olduğu saatlerdir. Bu durum anksiyete ataklarının gerçekleşme durumunu arttırır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Tik Oluşturur mu?</span></span><br />
<br />
Anksiyete bozukluğu bazı fiziksel istemsiz hareketlere sebep olabilir. Bu hareketler genellikle anksiyete krizi belirtileri sırasında ortaya çıkar ve daha sonraki süreçlerde tik olarak kalmaya devam eder.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak</span></span><br />
<br />
Wikipedia<br />
Acibadem.com.tr<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Nedir? Anksiyete Bozuklukları Nelerdir?</span></span><br />
<br />
Kaygı, endişe ya da anksiyete, hoş olmayan bir iç çatışma durumu ile karakterize olan, sıklıkla ileri geri ilerleme gibi sinirsel davranışların eşlik ettiği bir duygudur.[1] Bu durum, beklenen olaylar karşısında öznel olarak hoş olmayan dehşet duygularıdır.[2][Alıntı gerek]<br />
<br />
Kaygı, genellikle öznel olarak tehditkar görülen bir duruma aşırı tepki olarak genelleştirilmiş ve odaklanmamış bir huzursuzluk ve endişe hissidir.[3] Anksiyeteye genellikle kas gerginliği,[4] huzursuzluk, yorgunluk ve yoğunlaşma sorunları eşlik eder. Kaygı, algılanan bir ani tehdit cevabı olan korku ile yakından ilişkilidir. Anksiyeteyse gelecekteki tehdit beklentisini içerir.[4] Kaygıyla karşılaşan insanlar onlara karşı geçmişte kaygı uyandıran durumlardan kaçınabilir.[5]<br />
<br />
Kaygı, canlıların dış ortama uyum çabasında koruyucu bir tepkidir. Denetim dışına çıkıp bireyin işlevselliğini aksattığında kaygı bozuklukları adı altında incelenirler. Terleme, titreme, çarpıntı gibi bedensel belirtileri görülebilir. Başına kötü bir şey geleceğini düşünme, rezil olmaktan veya komik duruma düşmekten korkma gibi bilişsel (düşünsel), fakat çoğu kez nedeni belirsiz, tanımlanamayan bir gerginlik durumudur.<br />
<br />
Kaygı, genelde kavramsal, bedensel, duygusal ve davranışsal bileşenlere sahip olmak biçiminde tanımlanır (Seligman, Walker &amp; Rosenhan, 2001). Kan basıncı ve kalp atışının artması, terleme, ana kas gruplarına ani kan akışının hücum etmesi nedeniyle kaslarda gerginlik, bağışıklık ve sindirim sistemi işlevlerinin yavaşlaması gibi fiziksel etkileri vardır. Bunlara ek olarak mide bulantısı, el ve ayaklarda soğukluk, titreme, üşüme hissedilir. Ayrıca ağız kuruluğu, yutkunma zorluğu, mide bulantısı, ani tansiyon düşüşü, bayılma, ölecekmiş hissi gibi fiziksel belirtiler de görülmektedir.[6]<br />
<br />
Duygusal açıdan ise korku ve panik hissine neden olur. Kişi her şeyi olabilecek en olumsuz yönüyle ele alır, moral seviyesi en alt düzeydedir. Davranışsal olarak ise birey, anksiyetenin kaynağından kaçma eğilimi gösterir. Yine de kaygıdan sadece hastalıklı bir durummuş gibi bahsetmek yanlış olur. Bu his, korku, kızgınlık, üzüntü ve mutluluk gibi duygularla beraber gelen, insanların hayatta kalmasıyla bağlantılı temel duygulanımlardan birisidir.<br />
<br />
Her insan zaman zaman herhangi bir hastalık belirtisi olmaksızın yaşamın olağan bir parçası olarak anksiyete yaşayabilir. Ancak yaşanan anksiyete bazen bedensel ya da psikiyatrik bir hastalığın belirtisi olarak da ortaya çıkabilmektedir.[7] <br />
<br />
Anksiyete bir diğer adıyla kaygı bozukluğu , psikolojik bir rahatsızlıktır. Günlük hayatımızda ara sıra anksiyete yaşamak olağandır. Çünkü zaman içerisinde karşı karşıya kaldığımız olaylardan ötürü endişelenebilir ya da gelecek ile ilgili maddi-manevi anlamda kaygılar duyabiliriz. Günlük yaşamda kaygı duymak her ne kadar normal olsa da, dozunda bir aşırılık mevcutsa o zaman tıbbi bir hastalıktan söz edebiliriz.<br />
<br />
Anksiyete bozukluğu olan kişilerde, yoğun, sürekli devam eden bir endişe hali ve günlük hayatta rastlanılan durumlara karşı korku vardır. Panik atak krizleriyle de kendini gösterebilir. Bu duyulan aşırı endişe, kaygı, panik durumu günlük aktivitelerin süregelmesini sekteye uğratır. Kontrol edilmesi ve yönetilmesi zor olduğu gibi, zaman öngörüsünde de bulunulamamaktadır. Bu halin belirtileri çocukluk, gençlik yıllarında başlayıp yetişkinliğe kadar devam edebilmektedir. Yetişkinlik döneminin ardından azalma eğilimindedir.<br />
<br />
Anksiyete bozukluklarının kendi içinde; sosyal anksiyete bozukluğu, ayrılık anksiyetesi, spesifik fobiler, genelleştirilmiş anksiyete gibi bölümleri de mevcuttur. Bu bağlamda sadece bir değil birden fazla anksiyete bozukluğundan muzdarip olabilirsiniz. Bazen tıbbi bir tedavi ile çözüme ulaşılması gerekebilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Nedir?</span></span><br />
<br />
Kaygılar, günlük yaşamda karşılaştığınız sorunlar ile baş edebilmeniz için sizi hazırlayıp, daha hızlı karar verebilmenize ortam hazırlar. Kaygı aslında beyninizin strese tepki vermesi ve sizi ileride yaşayabileceğiniz potansiyel tehlikeler konusunda uyarma şeklidir.<br />
<br />
Toplumun yaklaşık olarak %18’i kaygı bozukluğu probleminden muzdariptir ve problemin artış derecesi ile beraber hastalık seviyesinde seyredebilir. Anksiyetesi olan bir kişi, her zaman en kötü senaryoyu düşünür ve bu düşünceler kontrolü dahilinde gerçekleşmez.<br />
<br />
Sürekli olarak kaygı, endişe yaşayan bir kişinin sosyal hayatı sekteye uğrayabilir, ruhsal sağlığı bozulabilir ve gündelik işlerde ki verimi azalabilir. Bu yüzden kaygı bozukluğu olan kişilerin hayat kalitesi oldukça düşmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Kimlerde Daha Sık Görülmektedir?</span></span><br />
<br />
İstatistiklere göre, anksiyete bozuklukları kadınlarda erkeklere oranla daha sık görülmektedir. Aşırı korumacı tavırla büyütülmüş çocuklarda, çevresinden hep olumsuz tepkiler alan ve sindirilmiş kişiliklerde anksiyeteye daha sık rastlanılmaktadır.<br />
<br />
Çocukluk çağında yaşanılan olumsuzluklar, travmalar ve mutsuzluklar arttıkça anksiyete riski de eş zamanlı olarak artmaktadır. Bunun yanı sıra ailede ya da akrabalarda anksiyete görülmesi riski artırır. Çünkü genetik geçiş bu rahatsızlıkta mümkündür.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Bozuklukları Nelerdir?</span></span><br />
<br />
Anksiyete bozukluğunun birkaç türü mevcuttur:<br />
<br />
Genelleştirilmiş Anksiyete Bozukluğu: Ortada bir neden olmadan duyulan aşırı endişe ve gerginlik hissiyatı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Panik Atak:</span></span> Ani ve yoğun korku, beraberinde panik atakları meydana getirebilir. Bu esnada göğsünüzde ağrı hissedebilir, vücudunuzda ter boşalması yaşayabilir, kalp atışlarınızda hızlanma gözlemleyebilirsiniz. Bazen süreç boğulduğunuzu ya da kalp krizi geçirdiğinizi düşünmenize sebep olacak kadar ağır seyredebilir. Bireysel ilişkilerinizde, başkalarının sizin yaptıklarınızı yargılaması, alay etmesine karşı endişe, stres duyma haline denir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Belirli Fobiler: </span></span>Yükseklik korkusu şeklinde kendini gösterebilir. Bu korkuya sahip olan kişiler uçağa binmek ya da yüksek katlı evlerde oturmaktan dolayı endişe duyabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Agorafobi:</span></span> Kalabalığın içinde, acil bir durum yaşandığında hareket kabiliyetiniz kısıtlı olduğu için korku, endişe duyabilirsiniz.<br />
<br />
Ayrılık Kaygısı: Sevdiğiniz kişiler yanınızdan ayrıldığında çok endişe duyuyor ve her an gözünüzün önünde olsun istiyorsanız ayrılık kaygısı problemi yaşıyor olabilirsiniz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Seçici Dilsizlik:</span></span> Bazı çocuklar ailesiyle konuşarak iletişim kurabilirken, toplum içinde konuşamamaktadırlar. Bu sosyal kaygıya seçici dilsizlik denmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Bozukluklarının Nedenleri Nelerdir?</span></span><br />
<br />
Anksiyete bozukluklarının nedenleri kesin olarak anlaşılamamıştır. Fakat travmatik olaylar, çeşitli deneyimler, sağlık sorunları, kalıtsal faktörler gibi etmenlerin kaygı bozukluklarını tetikleyebildiği görülmektedir.<br />
<br />
    Genetik sebeplerden kaynaklı anksiyete bozuklukları ortaya çıkabilmektedir. Bu yüzden akrabalarınız arasında bu rahatsızlığa sahip olan varsa risk altındasınız demektir.<br />
    Beyninizde ki korku ve duyguları kontrol eden bölümlerin hatalı bağlanması kaygı bozukluklarına sebebiyet verebilir.<br />
    Çevresel yaşadığınız travmalardan (çocuklukta istismar edilme, çok sevdiğiniz birinin ölümü veya saldırıya uğraması gibi) ötürü anksiyete bozukluğu yaşayabilirsiniz.<br />
    Kalp , akciğer , tiroid , şeker gibi sağlık sorunları anksiyete bozukluklarına sebebiyet verebilir.<br />
    Kullanmış olduğunuz ilaçların bir yan etkisi de kaygı bozukluğu olabilir.<br />
<br />
Aile ve akrabalarınız arasında kaygı bozukluğundan muzdarip biri yoksa, çocukken böyle bir şey yok ve yeni yeni ortaya çıkıyorsa, altında tıbbi bir sebep yatıyor olabilir. Hekim tarafından kontrol edilip ona göre yol haritası çizilmelidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Risk Faktörleri Nelerdir?</span></span><br />
<br />
Bazı faktörler anksiyete bozukluğu yaşama riskinizi artırabilir.<br />
<br />
    Çocukluk döneminde, cinsel istismar ya da ihmal yaşanması anksiyete riskini oldukça artırmaktadır.<br />
    Travmatik olaylara maruz kalan bireylerin anksiyete bozukluğu yaşama oranı oldukça fazladır.<br />
    Depresyonda olmak, anksiyete riskinizi artırır.<br />
    Kendi sağlığınız ya da çevrenizdeki kişileri sağlığından duyulan endişe ve stres hali anksiyete bozukluklarını artırabilir.<br />
    Madde bağımlılığı anksiyete riskini artırır.<br />
    Çocuklukta yabancılardan çekinen, kendini geri çeken, iletişim kurmayan kişilerde risk fazladır.<br />
    Özgüven eksikliği, alay konusu olma gibi olumsuz düşünceler, algılar anksiyete bozukluğuna sebep olabilir.<br />
    Belirli kişilik tiplerindeki kişiler anksiyete bozukluklarına yatkındır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Belirtileri Nelerdir?</span></span><br />
<br />
Anksiyete hastalığının bazı belirtileri aşağıdaki gibidir.<br />
<br />
    Kendini gergin, huzursuz, panik halinde hissetmek<br />
    Nefes darlığı, ağız kuruluğu yaşamak,<br />
    Kötü bir şey olacakmış gibi endişeli hal<br />
    Kalp atışlarında yaşanan aşırı hızlanma<br />
    Aşırı terleme<br />
    Ellerde titreme hali<br />
    Odaklanma, konsantrasyon problemleri<br />
    Hazımsızlık sıkıntıları<br />
    Kaygı duymayı tetikleyecek etkilerden kaçınma hali<br />
    Uyku problemleri başlıca semptomlardan sayılabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Tanı Yöntemleri Nelerdir?</span></span><br />
<br />
Belirtilerin varlığından eminseniz, doktorunuz fiziki muayenenizi yapıp, ardından da tıbbi geçmişinize dair bilgilerle anamnezi dolduracaktır.<br />
<br />
Tetikleyebilecek bazı sağlık koşullarını elimine edebilmek adına bazı testler yapılmasını isteyebilir. Laboratuvar testlerinin hiçbiri anksiyete bozukluklarını özel olarak teşhis edemez, o yüzden yapılan testler, tıbbi geçmiş ve muayene aşamalarının bütünü rahatsızlığın teşhisi için önem arz eder.<br />
<br />
Doktorunuz ihtiyaç dahilinde sizi bir psikiyatriste , psikoloğa veya başka bir akıl sağlığı uzmanına yönlendirebilir. Bu uzmanlar, sizin anksiyete bozukluğunuz olup olmadığını anlamak için çeşitli sorular sorabilir, belli araçlar kullanabilir ya da bazı testler uygulayabilir.<br />
<br />
Değerlendirme aşamasında ki bir önemli nokta da semptomlarınızın ne kadar süredir var olduğu ve ne kadar yoğun olduğudur. Kaygı, endişenizin günlük hayattan keyif almanızı engelleyecek düzeyde olup olmadığını doktorlara bildirmeniz teşhis için oldukça mühimdir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Tedavi Yöntemleri Nelerdir?</span></span><br />
<br />
Anksiyete bozukluğunun belirtilerini azaltmak ve rahatsızlığı yönetmek için birçok tedavi alternatifi mevcuttur. Fakat en yaygın iki tedavi psikoterapi ve ilaçlardır. Hangi tedavi yöntemine daha iyi cevap vereceğiniz, deneme-yanılma yoluyla saptanabilir.<br />
<br />
Psikoterapi: Psikolojik danışmanlık ya da konuşma terapisi olarak bilinen psikoterapi, kaygı semptomlarınızı azaltmak için bir terapistle beraber süreci geçirmeyi içerir. Bu danışmanlık türünde duygularınızın, davranışlarınızı nasıl etkilediğine şahit olabilirsiniz. Psikoterapi, anksiyete bozukluğunuzu anlamanın ve yönetmenin yollarını öğrenmek için oldukça etkili bir tedavidir.<br />
<br />
Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT): Bu psikoterapi türü size olumsuz ve sizde panik yaratan düşünceleri ve davranışları nasıl olumluya dönüştüreceğiniz kısmında size kılavuz olur. Sizde korku ve kaygı meydana getiren durumlara karşı endişe duymadan yaklaşmanın ve bunları yönetmenin yollarını öğreneceğiniz etkin bir tedavi yöntemidir. <br />
<br />
İlaç Tedavisi: Doktorunuz anksiyete semptomlarını hafifletmek için çeşitli antidepresanlar, ilaçlar, yatıştırıcılar kullanılabilir. İlaçların asıl amacı kısa süreli rahatlamadır, uzun süreli kullanılması amaçlanmamaktadır. Ayrıca hangi ilacın size daha iyi geleceğine karar vermek ve artılarını eksilerini konuşmak adına doktorunuzla bir araya gelmeniz iyi olacaktır.<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ansiyete Hakkında Sıkça Sorulan Sorular</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete ne demek?</span></span><br />
<br />
Anksiyete, kişinin hiçbir sebep olmaksızın duyduğu kaygı ve sıkıntı halidir. Kaygı bozukluğu olarak da bilinen anksiyete, kişide bir anda ortaya çıkan terleme, hızlı kalp atışı, terleme, hızlı nefes alıp verme gibi belirtilere sebep olabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Olup Olmadığı Nasıl Anlaşılmaktadır?</span></span><br />
<br />
    Bir anda gelen panik, huzursuzluk ve hissi<br />
    Ani terleme<br />
    Kalp çarpıntısı<br />
    Hızlı nefes alıp vermek<br />
    Ruhsal değişimler<br />
    Konsantrasyon bozukluğu<br />
    Yorgunluk ve halsizlik<br />
    Baş ağrısı<br />
<br />
Yukarıda sıralanan belirtilerin yaşanması anksiyete bozukluğu bulunduğu anlamına gelebilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Anında Nasıl Hissedilir?</span></span><br />
<br />
Anksiyete atakları genellikle birkaç dakika süren kısa ataklardır. Anksiyete krizi belirtileri bir anda gelen kaygı, korku hisse, kalp çarpıntısı, hızlı nefes alışverişi, terlemek, titremek, boğulma hissi, göğüs ağrısı gibi belirtilerin birkaçının aynı anda yaşanmasıdır. Bu durum anksiyete krizi olarak adlandırılır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Ne Kadar Yaygın?</span></span><br />
<br />
Anksiyete bozukluğu oldukça yaygın psikolojik rahatsızlıktır. Birçok insanda çeşitli sebeplerden ötürü görülebilir. Anksiyete çocuklara oranla erişkin bireylerde daha sık görülen bir durumdur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Hangi Yaşlarda Görülür?</span></span><br />
<br />
Anksiyete çocuklara oranla erişkin bireylerde daha sık görülen bir durumdur. Bazı çocukluk travmalarının ya da diğer çevresel faktörlerin erişkinlik döneminde ortaya çıkması anksiyete riskini attıran faktörlerdendir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Kilo Aldırır mı?</span></span><br />
<br />
Anksiyete çoğu zaman yeme bozukluklarına sebep olabilir. Yoğun bir kaygı altında olmak fazla yeme ya da az yeme gibi belirtilere sebep olabilir. Bu durum kişinin kaygıyla başa çıkma durumuna göre değişkenlik gösterir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Spor Anksiyeteye İyi Gelir mi?</span></span><br />
<br />
Spor birçok konuda olduğu gibi ruhsal denge açısından da önemlidir. Birçok ruhsal faydası bulunan spor, özgüveni yükseltme açısından da başarılı bir yöntemdir. Anksiyetenin temelinde yatan problemlerden biri özgüven eksikliğidir. Spor yapan bireyler özgüven konusundan olumlu etkilenmekte ve ayrıca spor yapmanın stresi azaltma ve yok etme etkisi de bulunmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Unutkanlık Oluşturur mu?</span></span><br />
<br />
Anksiyete yoğun kaygı hissi ve kaygı hissinin kontrolünü sağlayamama durumunun yanı sıra gerginlik sinirlilik hali de yaratabilir. Unutkanlık hissi de anksiyete rahatsızlığı olan kişilerde rastlanan olgulardan biridir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Neden Gece Olur?</span></span><br />
<br />
Anksiyete atakları her an belli durumlar sonucunda gerçekleşebilir. Gündüz vakitlerinde beynin daha aktif olması ve insan hayatının işleyişi sebebiyle anksiyete atakları daha az görülür. Gece insan beyninin çalışma hızı artarak düşünme eğilimini arttırır. Özellikle uyku vakti düşünmenin en çok olduğu saatlerdir. Bu durum anksiyete ataklarının gerçekleşme durumunu arttırır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Tik Oluşturur mu?</span></span><br />
<br />
Anksiyete bozukluğu bazı fiziksel istemsiz hareketlere sebep olabilir. Bu hareketler genellikle anksiyete krizi belirtileri sırasında ortaya çıkar ve daha sonraki süreçlerde tik olarak kalmaya devam eder.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak</span></span><br />
<br />
Wikipedia<br />
Acibadem.com.tr<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Erkeklerde Sperm Eksikliği Nedenleri Ve Belirtileri]]></title>
			<link>https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=27656</link>
			<pubDate>Tue, 18 Jun 2024 12:18:15 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://forum.bizdeblog.com/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=27656</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Erkeklerde Sperm Eksikliği Nedenleri Ve Belirtileri</span></span><br />
<br />
Azospermi , bir erkeğin menisinde hiç sperm olmaması durumudur . Bu sağlık durumunun belirli bir belirtisi yoktur, ancak bunu laboratuvar testleriyle tanımlayabilirsiniz. Bu problem testislerin sperm üretmemesine veya spermin vücuttan atılmasına engel olur. Bir erkek için normal sperm sayısı mililitrede 15 milyon veya daha fazladır. Semende hiç sperm olmaması durumunda ölçülebilir bir sperm sayısı yoktur. Üç ana azospermi türü vardır: testis öncesi azospermi, testiküler azospermi ve testis sonrası azospermi. Bu yazımızda sizlere erkeklerde sperm eksikliğinin nedenlerini ve belirtilerini anlatacağız.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sperm eksikliği nedir?</span></span><br />
<br />
Bu duruma azospermi de denir. Bir erkeğin menisinde (sperminde) ölçülebilir sperm bulunmaması durumudur. Sperm kaybı erkeklerde kısırlığa ve çocuk sahibi olamamaya yol açar.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Erkeklerde sperm eksikliği ne kadar yaygın?</span></span><br />
<br />
Tüm erkeklerin yaklaşık %1’inde ve kısır erkeklerin %10 ila %15’inde azospermi vardır.<br />
Erkek üreme sisteminin bölümleri:<br />
<br />
Erkek üreme sistemi aşağıdakilerden oluşur:<br />
<br />
    Testisler: Testisler, spermatogenez adı verilen bir süreçte sperm üretir.<br />
    Seminifer tübüller: Bunlar, testislerdeki dokunun çoğunu oluşturan küçük tüplerdir.<br />
    Epididim: Olgun spermlerin taşındığı ve depolandığı her testisin arkasındaki yapı.<br />
    Vas deferens: Epididimden pelvise geçen, sonra etrafından kıvrılarak seminal veziküle giren kaslı bir tüptür.<br />
    Seminal veziküller: meninin sıvı bileşenlerinin çoğunu üreten ve depolayan tübüler bezler. Seminal vezikül, vas deferens’i birleştiren düz bir kanal, seminifer kanal oluşturmak üzere daralır. Boşalma kanalı, seminal vezikül vas deferens ile birleştiğinde oluşur. Boşalma kanalı prostat bezine geçer ve üretraya bağlanır.<br />
    Üretra: İdrarı mesaneden ve meniyi vas deferensten çıkarmak için penisin içinden geçen tüptür.<br />
<br />
Boşalma sırasında sperm testislerden ve epididimden vas deferens’e geçer. Vas deferens’in gerilmesi veya kasılması spermin hareket etmesine neden olur. Seminal veziküllerden salgılar eklenir ve meni üretraya doğru ilerlemeye devam eder. Semen, seminal sıvı oluşturmak için spermatozoaya sütsü bir sıvı ekleyen prostat bezinden geçer. Son olarak, meni üretra yoluyla penis yoluyla boşaltılır.<br />
Spermi Ve Doğurganlığı Artırmak İçin Yiyecekler<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Spermi Ve Doğurganlığı Artırmak İçin Yiyecekler</span></span><br />
<br />
Çinko açısından zengin besinler<br />
<br />
Çinko, sperm sayısını düzenlemeye ve sperm kalitesini artırmaya yardımcı olur. Kısır erkeklerde çinko seviyeleri düşüktür, bu da onları diğerlerinden daha doğurgan yapar.<br />
<br />
Çinko açısından zengin besinler şunları içerir:<br />
<br />
    İstiridyeler<br />
    Kırmızı et ve kümes hayvanları<br />
    Vitamin takviyeli kahvaltı gevreği<br />
    Fındık<br />
    Tam buğday ürünleri<br />
Folik asit açısından zengin besinler<br />
<br />
Folik asit, sperm sağlığını artırmak için ihtiyaç duyulan B vitamini türlerinden biridir ve doğurganlığı artırmak için sperm sayısını artırmak da gereklidir.<br />
<br />
Folik asit açısından zengin besinler şunları içerir:<br />
<br />
    Ispanak, marul, brüksel lahanası ve kuşkonmaz gibi yeşil yapraklı sebzeler<br />
    Taze meyveler ve meyve suları, özellikle portakallar<br />
    Kepekli tahıllar<br />
    Ekmek ve makarna gibi güçlendirilmiş un ürünleri<br />
<br />
B12 vitamini açısından zengin besinler<br />
<br />
B12 vitamini, sperm hareketliliğini iyileştirdiği, sperm sayısını artırdığı ve sperm DNA hasarını azalttığı için genel sperm sağlığı için önemli bir besindir.<br />
<br />
B12 vitamini açısından zengin besinler şunları içerir:<br />
<br />
    Balık ve deniz ürünleri<br />
    Et ve kümes hayvanları, özellikle karaciğer<br />
    Yumurta ve süt gibi süt ürünleri<br />
    Güçlendirilmiş kahvaltı gevreği<br />
    Beslenme mayaları<br />
<br />
C vitamini açısından zengin besinler<br />
<br />
C vitamini, erkek doğurganlığını artıran güçlü bir antioksidandır ve artan C vitamini tüketimi sperm hareketliliğini, sayısını ve şeklini iyileştirir.<br />
<br />
C vitamini açısından zengin besinler şunları içerir:<br />
<br />
    Turunçgiller ve bunların suları<br />
    Tatlı baharatlı<br />
    Kivi, çilek ve kavun<br />
    Domates, brokoli, lahana ve patates<br />
    Süt Ürünleri<br />
    Güçlendirilmiş kahvaltı gevreği<br />
<br />
D vitamini açısından zengin besinler<br />
<br />
D vitamini testosteron seviyelerini artırır ve sperm hareketliliğini artırır.<br />
<br />
D vitamini açısından zengin besinler şunları içerir:<br />
<br />
    Somon, uskumru ve ton balığı gibi yağlı balıklar<br />
    sığır karaciğeri<br />
    Peynir<br />
    Yumurtanın Sarısı<br />
    Takviye edilmiş süt<br />
    Mantar mantarı.<br />
<br />
E vitamini açısından zengin besinler<br />
<br />
E vitamini, sperm kalitesini artıran ve spermi hasara karşı koruyan güçlü bir antioksidandır.<br />
<br />
E vitamini açısından zengin besinler şunları içerir:<br />
<br />
    Mısır, ayçiçeği ve soya fasulyesi yağları gibi bitkisel yağlar<br />
    Fındık ve tohumlar<br />
    Brokoli ve ıspanak gibi yeşil sebzeler<br />
    Güçlendirilmiş meyve suları ve margarin<br />
<br />
Omega-3 yağ asitleri açısından zengin besinler<br />
<br />
Omega-3 yağ asitleri, sağlık ve vücut için gerekli olan en önemli besinlerden biridir. Omega-3 yağ asitleri, sperm sayısını artırmaya, sperm hareketliliğini ve şeklini ve meni hacmini iyileştirmeye yardımcı olur.<br />
<br />
Omega-3 yağ asitleri açısından zengin besinler şunları içerir:<br />
<br />
    Balık ve deniz ürünleri, özellikle somon, uskumru, ton balığı, ringa balığı ve sardalya<br />
    Chia tohumu, keten tohumu ve ceviz gibi kabuklu yemişler ve tohumlar<br />
    Keten tohumu yağı, soya fasulyesi yağı ve kanola yağı gibi bitkisel yağlar<br />
    Yumurta ve yoğurt<br />
<br />
Arginin açısından zengin besinler<br />
<br />
Amino asit L-arginin, sperm fonksiyonunu artıran nitrik okside dönüştürüldüğü için erkeklerde doğurganlığı artırmada önemli bir rol oynar.<br />
<br />
L-arginin açısından zengin besinler şunları içerir:<br />
<br />
    Tavuk ve hindi gibi et ve kümes hayvanları<br />
    Fındık ve tohumlar, özellikle kabak çekirdeği ve yer fıstığı<br />
    Fasulye<br />
    Mercimek<br />
    Süt Ürünleri.<br />
<br />
Spermi artıran bitkiler<br />
Çemen tohumları<br />
<br />
Çemen otu özü, artan sperm sayısı ve iyileştirilmiş sperm sağlığı ve kalitesi ile bağlantılı olan testosteron seviyelerini artırabilir .<br />
<br />
Erkek sağlığını ve doğurganlığını iyileştirmek için önerilen günlük çemen tohumu dozu, 12 hafta boyunca günlük 600 mg çemen tohumu özüdür.<br />
Ashwagandha kökü<br />
<br />
Ashwagandha, erkeklerde doğurganlığı artıran semen kalitesini iyileştirmeye yardımcı olan güçlü antioksidan özelliklere sahip bitki türlerinden biridir.<br />
<br />
Çalışmalar, üç ay boyunca günde 5 gram ashwagandha kökü tozu almanın semen kalitesini önemli ölçüde artırdığını göstermiştir.<br />
Maca kökü<br />
<br />
Maca kökü, erkeklerde doğurganlığı iyileştiren ve artıran doğal bitkilerden biridir ve testosteron seviyelerini etkilemez, ancak sperm konsantrasyonu ve hareketi üzerinde olumlu etkileri vardır.<br />
Ginseng kökü<br />
<br />
Ginseng bitki takviyeleri erkeklerde doğurganlığı artırmak için en iyi besin takviyeleri arasındadır. Spermin sağlığını, doğurganlığını ve işlevini sürdürmek için gerekli olan nitrik oksit üretimini uyararak spermin sağlığını, sayısını ve hareketini artırmaya yardımcı olurlar.<br />
<br />
Ancak, özellikle düzensiz tansiyon ve diğer zararlı yan etkilerden muzdaripseniz, ginseng besin takviyelerini tüketmeden önce bir doktora danışmalısınız.<br />
Çilek<br />
<br />
Bir kase çilek, günlük önerilen C vitamini miktarının %148’ini içerir. Ayrıca erkek doğurganlığını artırmaya yardımcı olan antioksidanlar açısından zengin kimyasallar olan polifenoller açısından da zengindir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sperm eksikliği belirtileri (azospermi):</span></span><br />
<br />
Herhangi bir semptomunuz olmayabilir veya bazıları hamile kalamayana kadar azospermi olduğunu bilmeyebilir. Bununla birlikte, diğer semptomlar nedeniyle hissettiğiniz bazı belirtiler, hormonal problemler veya genetik kromozomal durumlar dahil olmak üzere altta yatan herhangi bir nedenle ilişkili olabilir. Ancak sperm eksikliğinin bazı belirtileri ortaya çıkabilir, örneğin:<br />
1.Erektil disfonksiyon:<br />
<br />
Azospermili hastalarda erektil disfonksiyon olabilir. Erkeğin cinsel ilişki sırasında yeterince sağlam bir ereksiyon sağlayamadığı durumlarda. Erektil disfonksiyonun belirtileri sadece tam olarak ereksiyon olamama değildir. Ancak yumuşak bir ereksiyon veya ereksiyonu sürdürmede zorluk, sperm eksikliğinden muzdarip olabileceğinizi gösterebilir. Bu sorunlardan herhangi birini yaşarsanız, doktorunuza danışmalısınız.<br />
2.Azalan cinsel dürtü:<br />
<br />
Bu duruma sahip hastalarda cinsel istekte azalma olabilir. Aynı zamanda psikolojik bir faktördür çünkü bir erkeğin benlik saygısını etkiler. Ek olarak, erkekler eşlerine görece daha az ilgi duyabilirler. Yorgun ve stresli hissetmelerine neden olabilir.<br />
3.Yüzde veya vücutta daha az tüy çıkması:<br />
<br />
Erkeklerde düşük sperm sayısı, vücuttaki düşük testosteron seviyeleri ile ilişkilidir. Düşük testosteron seviyeleri, yüz, göğüs, kasık bölgesi ve genel olarak vücutta daha az kıl büyümesine neden olabilir. Sağlığı yerinde olan bir erkek, bir yaralanma nedeniyle bu sorundan muzdarip olduğunda, yavaş saç büyümesinden ve artan saç dökülmesinden muzdarip olabilir. Ani kellik aynı zamanda vücudunuz ve hormonlarınızla ilgili bir sorununuz olduğunu gösterir. Bu nedenle bu konuda uzman bir hekime danışılması gerekmektedir.<br />
4.Testis çevresinde şişlik ve şişlik:<br />
<br />
Azospermisi olan veya hiç spermi olmayan erkekler testis çevresinde ağrı ve şişlik yaşayabilir. Geçit tıkanıklığı sonucu ve kasıkta herhangi bir şişlik yaşıyorsanız vakit kaybetmeden doktorunuza başvurmalısınız.<br />
5.Testis çevresinde rahatsızlık hissi:<br />
<br />
Hastalar testislerinin çevresinde ağrı ve rahatsızlık hissedebilirler. Ağrı kronik ve aralıklı olabilir. Testis ağrısı, testislerin yanı sıra diğer iç organlarla ilgili sorunlardan kaynaklanabilir. Çoğu durumda, acil tıbbi müdahale gerektirirler. Yardım almada gecikme organda daha ciddi ve kalıcı hasarlara neden olabilir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Erkeklerde sperm eksikliği türleri:</span></span><br />
<br />
İki tür azospermi vardır:<br />
<br />
    Obstrüktif azospermi: Bu tür azospermi, spermin üretildiği ancak çıkışının engellendiği epididim, vas deferens veya genital yol boyunca başka bir yerde bir tıkanıklık veya eksik bağlantı olduğu anlamına gelir, bu nedenle ölçülebilir miktarda sperm yoktur. adamın spermi.<br />
    Non-obstrüktif azospermi: Bu tür azospermi, testislerin yapısındaki veya işlevindeki kusurlar veya başka nedenlerle erkeğin sperm üretiminin zayıf olması veya hiç olmaması anlamına gelir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Erkeklerde sperm eksikliğinin nedenleri:</span></span><br />
<br />
Azosperminin nedenleri doğrudan azosperminin tipleri ile ilgilidir. Azospermiye yol açan tıkanıklıklar genellikle vas deferens, epididim veya ejakülatuar kanallarda meydana gelir.<br />
<br />
Bu alanlarda tıkanıklığa neden olabilecek sorunlar şunlardır:<br />
<br />
    Bu alanlarda travma veya yaralanma.<br />
    Enfeksiyonlar.<br />
    Pelvik bölgede önceki ameliyatlar.<br />
    Testislerde büyümüş kist.<br />
    Vazektomi (bu, sperm akışını önlemek için vas deferens’in kesildiği veya sıkıştırıldığı planlanmış kalıcı bir kontraseptif prosedürdür).<br />
    Vas deferens’in oluşmamasına neden olan veya vas deferens’te kalın sekresyonların birikmesiyle semen embolisi gibi anormal gelişime neden olan kistik fibrozda genetik bir mutasyon.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Azosperminin obstrüktif olmayan nedenleri şunlardır:</span></span><br />
<br />
Genetik nedenler Bazı genetik mutasyonlar kısırlığa yol açabilir, örneğin:<br />
<br />
    Kallmann Sendromu: X kromozomu üzerinde taşınan ve tedavi edilmediği takdirde kısırlığa yol açabilen genetik bir bozukluktur.<br />
    Klinefelter sendromu: Bu durumda, erkek fazladan bir X kromozomu taşır (yani kromozomlar XY yerine XXY’dir) ve sonuç, cinsel veya fiziksel olgunlaşmamışlık ve öğrenme güçlüğüne ek olarak genellikle kısırlıktır.<br />
    Y kromozomunun silinmesi: Bu durumda sperm üretiminden sorumlu olan Y kromozomu yoktur, bu nedenle üretilemez ve bu da kısırlığa yol açar.<br />
<br />
Hormonal dengesizlikler ve hipogonadizm dahil endokrin bozukluklar.<br />
<br />
Semenin pop üretra yerine mesaneye girdiği retrograd ejakülasyon gibi boşalma sorunları.<br />
<br />
Testislerin olmaması ve gelişmemesi (doğum gibi doğuştan kusur).<br />
<br />
Testisler skrotuma düşmez.<br />
<br />
Testisler tamamen olgun sperm hücreleri üretemediği için sperm üretimi durur.<br />
<br />
Geç ergenlik döneminde parotis bezi (kabakulak) enfeksiyonunun neden olduğu orşit.<br />
<br />
Testis torsiyonu.<br />
<br />
Tümörler.<br />
<br />
Sperm üretimine zarar veren bazı ilaç türlerine verilen reaksiyonlar.<br />
<br />
Radyasyon tedavilerine maruz kalma.<br />
<br />
Diyabet, karaciğer sirozu ve böbrek yetmezliği gibi bazı kronik hastalıklarla enfeksiyon.<br />
<br />
Varikosel (testislerden gelen damarlar genişler veya genişler, sperm üretimini engeller).<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Erkeklerde sperm eksikliğinin teşhisi:</span></span><br />
<br />
Azospermi tanısı, bir semen örneğinin santrifüjde döndürüldükten sonra yüksek güçlü bir mikroskop altında incelendiğinde hiç sperm olmaması durumunda konur. Santrifüj, bir test örneğini farklı parçalarına ayırmak için yüksek hızda döndüren bir laboratuvar aletidir. Seminal sıvının merkezden dışarı atılması durumunda ise eğer sperm hücreleri varsa çevre sıvıdan ayrılırlar ve mikroskop altında görülebilirler.<br />
<br />
Teşhisin bir parçası olarak, doktorunuz size aşağıdakiler gibi tıbbi geçmişiniz hakkında sorular soracaktır:<br />
<br />
    Geçmişte doğurganlık başarısı veya başarısızlığı (yani çocuk sahibi olma yeteneği).<br />
    Çocukluk hastalıkları.<br />
    Pelvik bölgede yaralanmalar veya ameliyatlar (hava yolu tıkanıklığına veya testislere zayıf kan akışına neden olabilir).<br />
    İdrar veya üreme yolu enfeksiyonları.<br />
    Cinsel yolla bulaşan hastalıkların tıbbi geçmişi.<br />
    Radyasyon veya kemoterapiye maruz kalma.<br />
    Halen kullanmakta olduğunuz veya geçmişte kullandığınız ilaçlar.<br />
    Alkollü içeceklerin veya uyuşturucuların kötüye kullanılması.<br />
    Sperm hücrelerini öldürdüğü için saunalar da dahil olmak üzere yakın zamanda ateş veya ısıya maruz kalma.<br />
    Bir kişinin ailesinde doğum kusurları, öğrenme güçlükleri, çocuksuzluk veya kistik fibroz öyküsü.<br />
<br />
Ayrıca sizi tedavi eden doktor aşağıdaki yöntemlerle fizik muayene yapacaktır:<br />
<br />
    Vücudun ve cinsel organların olgunlaşmamışlık belirtileri açısından tüm vücut muayenesi.<br />
    Penisi ve skrotumu inceler, vas deferens veya epididim şişmesi olup olmadığını kontrol eder, testislerin boyutunu kontrol eder, varikosel olup olmadığını ve ejakülatuar kanalda herhangi bir tıkanıklık olup olmadığını kontrol eder (rektumdan muayene ile). genişlemiş seminal veziküller ile kanıtlanır.<br />
<br />
Ayrıca, doktorunuz aşağıdaki testlerden bazılarını yapacaktır:<br />
<br />
    Testosteron ve folikül uyarıcı hormon (FSH) düzeylerinin ölçümü.<br />
    Genetik testler.<br />
    Şekil ve boyutta herhangi bir sorun olup olmadığını görmek için cinsel organların röntgeni veya ultrasonu. Ve tümörler, tıkanıklıklar veya kan eksikliği olup olmadığını öğrenin.<br />
    Hipotalamus veya hipofiz bezi bozukluklarını belirlemek için beyin görüntüleme.<br />
    Testislerden bir biyopsi (doku örneği) alın. Normal bir biyopsi, sperm taşıma sisteminin bir noktasında bir tıkanıklığın muhtemel olduğu anlamına gelebilir. Bazen, testislerde bulunan herhangi bir sperm, gelecekteki analizler için dondurulur veya yardımlı gebelik için kullanılabilir.<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Erkeklerde sperm eksikliğinin tedavisi:</span></span><br />
<br />
Sperm eksikliği tedavisi nedene bağlıdır. Tedavi şu şekilde seçilir:<br />
<br />
    Azosperminin nedeni bir tıkanıklıksa, ameliyat tüpleri açabilir veya anormal veya az gelişmiş tüpleri yeniden yapılandırıp bağlayabilir.<br />
    Hormon üretiminin azalması ana neden ise, doktorunuz hormonal tedaviler önerebilir.<br />
    Testiküler varislerin zayıf sperm üretiminin nedeni olması durumunda. Çevreleyen yapılar korunurken damarlar bağlanabilir.<br />
    Bazı erkeklerde geniş biyopsi ile doğrudan testisten sperm elde edilebilir.<br />
    Canlı sperm varsa, in vitro fertilizasyon veya intrasitoplazmik sperm enjeksiyonu (tek bir spermin tek bir yumurtaya enjeksiyonu) gibi yardımlı gebe kalma prosedürleri için testislerden, epididimden veya vas deferensten alınabilir.<br />
    Azosperminin nedeninin çocuklara geçebileceğine inanılıyorsa, doktor yardımlı döllenmeyi düşünmeden önce spermin genetik analizini önerebilir.<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sperm eksikliği durumunu nasıl önleyebilirsiniz?</span></span><br />
<br />
Sperm kaybına neden olan genetik sorunları önlemenin bilinen bir yolu yoktur. Azosperminiz genetik bir durum değilse, aşağıdakileri yapmak azospermi geliştirme riskinizi azaltmanıza yardımcı olabilir:<br />
<br />
    Cinsel organlara zarar veren faaliyetlerden kaçının.<br />
    Sperm üretimine zarar verebilecek ilaçların riskleri ve faydaları hakkında bilgi edinin.<br />
    Radyasyona maruz kalmaktan kaçının.<br />
    Testisleri uzun süre yüksek sıcaklıklara maruz bırakmayın.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynaklar</span></span><br />
<br />
internet<br />
<br />
netde<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Erkeklerde Sperm Eksikliği Nedenleri Ve Belirtileri</span></span><br />
<br />
Azospermi , bir erkeğin menisinde hiç sperm olmaması durumudur . Bu sağlık durumunun belirli bir belirtisi yoktur, ancak bunu laboratuvar testleriyle tanımlayabilirsiniz. Bu problem testislerin sperm üretmemesine veya spermin vücuttan atılmasına engel olur. Bir erkek için normal sperm sayısı mililitrede 15 milyon veya daha fazladır. Semende hiç sperm olmaması durumunda ölçülebilir bir sperm sayısı yoktur. Üç ana azospermi türü vardır: testis öncesi azospermi, testiküler azospermi ve testis sonrası azospermi. Bu yazımızda sizlere erkeklerde sperm eksikliğinin nedenlerini ve belirtilerini anlatacağız.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sperm eksikliği nedir?</span></span><br />
<br />
Bu duruma azospermi de denir. Bir erkeğin menisinde (sperminde) ölçülebilir sperm bulunmaması durumudur. Sperm kaybı erkeklerde kısırlığa ve çocuk sahibi olamamaya yol açar.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Erkeklerde sperm eksikliği ne kadar yaygın?</span></span><br />
<br />
Tüm erkeklerin yaklaşık %1’inde ve kısır erkeklerin %10 ila %15’inde azospermi vardır.<br />
Erkek üreme sisteminin bölümleri:<br />
<br />
Erkek üreme sistemi aşağıdakilerden oluşur:<br />
<br />
    Testisler: Testisler, spermatogenez adı verilen bir süreçte sperm üretir.<br />
    Seminifer tübüller: Bunlar, testislerdeki dokunun çoğunu oluşturan küçük tüplerdir.<br />
    Epididim: Olgun spermlerin taşındığı ve depolandığı her testisin arkasındaki yapı.<br />
    Vas deferens: Epididimden pelvise geçen, sonra etrafından kıvrılarak seminal veziküle giren kaslı bir tüptür.<br />
    Seminal veziküller: meninin sıvı bileşenlerinin çoğunu üreten ve depolayan tübüler bezler. Seminal vezikül, vas deferens’i birleştiren düz bir kanal, seminifer kanal oluşturmak üzere daralır. Boşalma kanalı, seminal vezikül vas deferens ile birleştiğinde oluşur. Boşalma kanalı prostat bezine geçer ve üretraya bağlanır.<br />
    Üretra: İdrarı mesaneden ve meniyi vas deferensten çıkarmak için penisin içinden geçen tüptür.<br />
<br />
Boşalma sırasında sperm testislerden ve epididimden vas deferens’e geçer. Vas deferens’in gerilmesi veya kasılması spermin hareket etmesine neden olur. Seminal veziküllerden salgılar eklenir ve meni üretraya doğru ilerlemeye devam eder. Semen, seminal sıvı oluşturmak için spermatozoaya sütsü bir sıvı ekleyen prostat bezinden geçer. Son olarak, meni üretra yoluyla penis yoluyla boşaltılır.<br />
Spermi Ve Doğurganlığı Artırmak İçin Yiyecekler<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Spermi Ve Doğurganlığı Artırmak İçin Yiyecekler</span></span><br />
<br />
Çinko açısından zengin besinler<br />
<br />
Çinko, sperm sayısını düzenlemeye ve sperm kalitesini artırmaya yardımcı olur. Kısır erkeklerde çinko seviyeleri düşüktür, bu da onları diğerlerinden daha doğurgan yapar.<br />
<br />
Çinko açısından zengin besinler şunları içerir:<br />
<br />
    İstiridyeler<br />
    Kırmızı et ve kümes hayvanları<br />
    Vitamin takviyeli kahvaltı gevreği<br />
    Fındık<br />
    Tam buğday ürünleri<br />
Folik asit açısından zengin besinler<br />
<br />
Folik asit, sperm sağlığını artırmak için ihtiyaç duyulan B vitamini türlerinden biridir ve doğurganlığı artırmak için sperm sayısını artırmak da gereklidir.<br />
<br />
Folik asit açısından zengin besinler şunları içerir:<br />
<br />
    Ispanak, marul, brüksel lahanası ve kuşkonmaz gibi yeşil yapraklı sebzeler<br />
    Taze meyveler ve meyve suları, özellikle portakallar<br />
    Kepekli tahıllar<br />
    Ekmek ve makarna gibi güçlendirilmiş un ürünleri<br />
<br />
B12 vitamini açısından zengin besinler<br />
<br />
B12 vitamini, sperm hareketliliğini iyileştirdiği, sperm sayısını artırdığı ve sperm DNA hasarını azalttığı için genel sperm sağlığı için önemli bir besindir.<br />
<br />
B12 vitamini açısından zengin besinler şunları içerir:<br />
<br />
    Balık ve deniz ürünleri<br />
    Et ve kümes hayvanları, özellikle karaciğer<br />
    Yumurta ve süt gibi süt ürünleri<br />
    Güçlendirilmiş kahvaltı gevreği<br />
    Beslenme mayaları<br />
<br />
C vitamini açısından zengin besinler<br />
<br />
C vitamini, erkek doğurganlığını artıran güçlü bir antioksidandır ve artan C vitamini tüketimi sperm hareketliliğini, sayısını ve şeklini iyileştirir.<br />
<br />
C vitamini açısından zengin besinler şunları içerir:<br />
<br />
    Turunçgiller ve bunların suları<br />
    Tatlı baharatlı<br />
    Kivi, çilek ve kavun<br />
    Domates, brokoli, lahana ve patates<br />
    Süt Ürünleri<br />
    Güçlendirilmiş kahvaltı gevreği<br />
<br />
D vitamini açısından zengin besinler<br />
<br />
D vitamini testosteron seviyelerini artırır ve sperm hareketliliğini artırır.<br />
<br />
D vitamini açısından zengin besinler şunları içerir:<br />
<br />
    Somon, uskumru ve ton balığı gibi yağlı balıklar<br />
    sığır karaciğeri<br />
    Peynir<br />
    Yumurtanın Sarısı<br />
    Takviye edilmiş süt<br />
    Mantar mantarı.<br />
<br />
E vitamini açısından zengin besinler<br />
<br />
E vitamini, sperm kalitesini artıran ve spermi hasara karşı koruyan güçlü bir antioksidandır.<br />
<br />
E vitamini açısından zengin besinler şunları içerir:<br />
<br />
    Mısır, ayçiçeği ve soya fasulyesi yağları gibi bitkisel yağlar<br />
    Fındık ve tohumlar<br />
    Brokoli ve ıspanak gibi yeşil sebzeler<br />
    Güçlendirilmiş meyve suları ve margarin<br />
<br />
Omega-3 yağ asitleri açısından zengin besinler<br />
<br />
Omega-3 yağ asitleri, sağlık ve vücut için gerekli olan en önemli besinlerden biridir. Omega-3 yağ asitleri, sperm sayısını artırmaya, sperm hareketliliğini ve şeklini ve meni hacmini iyileştirmeye yardımcı olur.<br />
<br />
Omega-3 yağ asitleri açısından zengin besinler şunları içerir:<br />
<br />
    Balık ve deniz ürünleri, özellikle somon, uskumru, ton balığı, ringa balığı ve sardalya<br />
    Chia tohumu, keten tohumu ve ceviz gibi kabuklu yemişler ve tohumlar<br />
    Keten tohumu yağı, soya fasulyesi yağı ve kanola yağı gibi bitkisel yağlar<br />
    Yumurta ve yoğurt<br />
<br />
Arginin açısından zengin besinler<br />
<br />
Amino asit L-arginin, sperm fonksiyonunu artıran nitrik okside dönüştürüldüğü için erkeklerde doğurganlığı artırmada önemli bir rol oynar.<br />
<br />
L-arginin açısından zengin besinler şunları içerir:<br />
<br />
    Tavuk ve hindi gibi et ve kümes hayvanları<br />
    Fındık ve tohumlar, özellikle kabak çekirdeği ve yer fıstığı<br />
    Fasulye<br />
    Mercimek<br />
    Süt Ürünleri.<br />
<br />
Spermi artıran bitkiler<br />
Çemen tohumları<br />
<br />
Çemen otu özü, artan sperm sayısı ve iyileştirilmiş sperm sağlığı ve kalitesi ile bağlantılı olan testosteron seviyelerini artırabilir .<br />
<br />
Erkek sağlığını ve doğurganlığını iyileştirmek için önerilen günlük çemen tohumu dozu, 12 hafta boyunca günlük 600 mg çemen tohumu özüdür.<br />
Ashwagandha kökü<br />
<br />
Ashwagandha, erkeklerde doğurganlığı artıran semen kalitesini iyileştirmeye yardımcı olan güçlü antioksidan özelliklere sahip bitki türlerinden biridir.<br />
<br />
Çalışmalar, üç ay boyunca günde 5 gram ashwagandha kökü tozu almanın semen kalitesini önemli ölçüde artırdığını göstermiştir.<br />
Maca kökü<br />
<br />
Maca kökü, erkeklerde doğurganlığı iyileştiren ve artıran doğal bitkilerden biridir ve testosteron seviyelerini etkilemez, ancak sperm konsantrasyonu ve hareketi üzerinde olumlu etkileri vardır.<br />
Ginseng kökü<br />
<br />
Ginseng bitki takviyeleri erkeklerde doğurganlığı artırmak için en iyi besin takviyeleri arasındadır. Spermin sağlığını, doğurganlığını ve işlevini sürdürmek için gerekli olan nitrik oksit üretimini uyararak spermin sağlığını, sayısını ve hareketini artırmaya yardımcı olurlar.<br />
<br />
Ancak, özellikle düzensiz tansiyon ve diğer zararlı yan etkilerden muzdaripseniz, ginseng besin takviyelerini tüketmeden önce bir doktora danışmalısınız.<br />
Çilek<br />
<br />
Bir kase çilek, günlük önerilen C vitamini miktarının %148’ini içerir. Ayrıca erkek doğurganlığını artırmaya yardımcı olan antioksidanlar açısından zengin kimyasallar olan polifenoller açısından da zengindir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sperm eksikliği belirtileri (azospermi):</span></span><br />
<br />
Herhangi bir semptomunuz olmayabilir veya bazıları hamile kalamayana kadar azospermi olduğunu bilmeyebilir. Bununla birlikte, diğer semptomlar nedeniyle hissettiğiniz bazı belirtiler, hormonal problemler veya genetik kromozomal durumlar dahil olmak üzere altta yatan herhangi bir nedenle ilişkili olabilir. Ancak sperm eksikliğinin bazı belirtileri ortaya çıkabilir, örneğin:<br />
1.Erektil disfonksiyon:<br />
<br />
Azospermili hastalarda erektil disfonksiyon olabilir. Erkeğin cinsel ilişki sırasında yeterince sağlam bir ereksiyon sağlayamadığı durumlarda. Erektil disfonksiyonun belirtileri sadece tam olarak ereksiyon olamama değildir. Ancak yumuşak bir ereksiyon veya ereksiyonu sürdürmede zorluk, sperm eksikliğinden muzdarip olabileceğinizi gösterebilir. Bu sorunlardan herhangi birini yaşarsanız, doktorunuza danışmalısınız.<br />
2.Azalan cinsel dürtü:<br />
<br />
Bu duruma sahip hastalarda cinsel istekte azalma olabilir. Aynı zamanda psikolojik bir faktördür çünkü bir erkeğin benlik saygısını etkiler. Ek olarak, erkekler eşlerine görece daha az ilgi duyabilirler. Yorgun ve stresli hissetmelerine neden olabilir.<br />
3.Yüzde veya vücutta daha az tüy çıkması:<br />
<br />
Erkeklerde düşük sperm sayısı, vücuttaki düşük testosteron seviyeleri ile ilişkilidir. Düşük testosteron seviyeleri, yüz, göğüs, kasık bölgesi ve genel olarak vücutta daha az kıl büyümesine neden olabilir. Sağlığı yerinde olan bir erkek, bir yaralanma nedeniyle bu sorundan muzdarip olduğunda, yavaş saç büyümesinden ve artan saç dökülmesinden muzdarip olabilir. Ani kellik aynı zamanda vücudunuz ve hormonlarınızla ilgili bir sorununuz olduğunu gösterir. Bu nedenle bu konuda uzman bir hekime danışılması gerekmektedir.<br />
4.Testis çevresinde şişlik ve şişlik:<br />
<br />
Azospermisi olan veya hiç spermi olmayan erkekler testis çevresinde ağrı ve şişlik yaşayabilir. Geçit tıkanıklığı sonucu ve kasıkta herhangi bir şişlik yaşıyorsanız vakit kaybetmeden doktorunuza başvurmalısınız.<br />
5.Testis çevresinde rahatsızlık hissi:<br />
<br />
Hastalar testislerinin çevresinde ağrı ve rahatsızlık hissedebilirler. Ağrı kronik ve aralıklı olabilir. Testis ağrısı, testislerin yanı sıra diğer iç organlarla ilgili sorunlardan kaynaklanabilir. Çoğu durumda, acil tıbbi müdahale gerektirirler. Yardım almada gecikme organda daha ciddi ve kalıcı hasarlara neden olabilir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Erkeklerde sperm eksikliği türleri:</span></span><br />
<br />
İki tür azospermi vardır:<br />
<br />
    Obstrüktif azospermi: Bu tür azospermi, spermin üretildiği ancak çıkışının engellendiği epididim, vas deferens veya genital yol boyunca başka bir yerde bir tıkanıklık veya eksik bağlantı olduğu anlamına gelir, bu nedenle ölçülebilir miktarda sperm yoktur. adamın spermi.<br />
    Non-obstrüktif azospermi: Bu tür azospermi, testislerin yapısındaki veya işlevindeki kusurlar veya başka nedenlerle erkeğin sperm üretiminin zayıf olması veya hiç olmaması anlamına gelir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Erkeklerde sperm eksikliğinin nedenleri:</span></span><br />
<br />
Azosperminin nedenleri doğrudan azosperminin tipleri ile ilgilidir. Azospermiye yol açan tıkanıklıklar genellikle vas deferens, epididim veya ejakülatuar kanallarda meydana gelir.<br />
<br />
Bu alanlarda tıkanıklığa neden olabilecek sorunlar şunlardır:<br />
<br />
    Bu alanlarda travma veya yaralanma.<br />
    Enfeksiyonlar.<br />
    Pelvik bölgede önceki ameliyatlar.<br />
    Testislerde büyümüş kist.<br />
    Vazektomi (bu, sperm akışını önlemek için vas deferens’in kesildiği veya sıkıştırıldığı planlanmış kalıcı bir kontraseptif prosedürdür).<br />
    Vas deferens’in oluşmamasına neden olan veya vas deferens’te kalın sekresyonların birikmesiyle semen embolisi gibi anormal gelişime neden olan kistik fibrozda genetik bir mutasyon.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Azosperminin obstrüktif olmayan nedenleri şunlardır:</span></span><br />
<br />
Genetik nedenler Bazı genetik mutasyonlar kısırlığa yol açabilir, örneğin:<br />
<br />
    Kallmann Sendromu: X kromozomu üzerinde taşınan ve tedavi edilmediği takdirde kısırlığa yol açabilen genetik bir bozukluktur.<br />
    Klinefelter sendromu: Bu durumda, erkek fazladan bir X kromozomu taşır (yani kromozomlar XY yerine XXY’dir) ve sonuç, cinsel veya fiziksel olgunlaşmamışlık ve öğrenme güçlüğüne ek olarak genellikle kısırlıktır.<br />
    Y kromozomunun silinmesi: Bu durumda sperm üretiminden sorumlu olan Y kromozomu yoktur, bu nedenle üretilemez ve bu da kısırlığa yol açar.<br />
<br />
Hormonal dengesizlikler ve hipogonadizm dahil endokrin bozukluklar.<br />
<br />
Semenin pop üretra yerine mesaneye girdiği retrograd ejakülasyon gibi boşalma sorunları.<br />
<br />
Testislerin olmaması ve gelişmemesi (doğum gibi doğuştan kusur).<br />
<br />
Testisler skrotuma düşmez.<br />
<br />
Testisler tamamen olgun sperm hücreleri üretemediği için sperm üretimi durur.<br />
<br />
Geç ergenlik döneminde parotis bezi (kabakulak) enfeksiyonunun neden olduğu orşit.<br />
<br />
Testis torsiyonu.<br />
<br />
Tümörler.<br />
<br />
Sperm üretimine zarar veren bazı ilaç türlerine verilen reaksiyonlar.<br />
<br />
Radyasyon tedavilerine maruz kalma.<br />
<br />
Diyabet, karaciğer sirozu ve böbrek yetmezliği gibi bazı kronik hastalıklarla enfeksiyon.<br />
<br />
Varikosel (testislerden gelen damarlar genişler veya genişler, sperm üretimini engeller).<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Erkeklerde sperm eksikliğinin teşhisi:</span></span><br />
<br />
Azospermi tanısı, bir semen örneğinin santrifüjde döndürüldükten sonra yüksek güçlü bir mikroskop altında incelendiğinde hiç sperm olmaması durumunda konur. Santrifüj, bir test örneğini farklı parçalarına ayırmak için yüksek hızda döndüren bir laboratuvar aletidir. Seminal sıvının merkezden dışarı atılması durumunda ise eğer sperm hücreleri varsa çevre sıvıdan ayrılırlar ve mikroskop altında görülebilirler.<br />
<br />
Teşhisin bir parçası olarak, doktorunuz size aşağıdakiler gibi tıbbi geçmişiniz hakkında sorular soracaktır:<br />
<br />
    Geçmişte doğurganlık başarısı veya başarısızlığı (yani çocuk sahibi olma yeteneği).<br />
    Çocukluk hastalıkları.<br />
    Pelvik bölgede yaralanmalar veya ameliyatlar (hava yolu tıkanıklığına veya testislere zayıf kan akışına neden olabilir).<br />
    İdrar veya üreme yolu enfeksiyonları.<br />
    Cinsel yolla bulaşan hastalıkların tıbbi geçmişi.<br />
    Radyasyon veya kemoterapiye maruz kalma.<br />
    Halen kullanmakta olduğunuz veya geçmişte kullandığınız ilaçlar.<br />
    Alkollü içeceklerin veya uyuşturucuların kötüye kullanılması.<br />
    Sperm hücrelerini öldürdüğü için saunalar da dahil olmak üzere yakın zamanda ateş veya ısıya maruz kalma.<br />
    Bir kişinin ailesinde doğum kusurları, öğrenme güçlükleri, çocuksuzluk veya kistik fibroz öyküsü.<br />
<br />
Ayrıca sizi tedavi eden doktor aşağıdaki yöntemlerle fizik muayene yapacaktır:<br />
<br />
    Vücudun ve cinsel organların olgunlaşmamışlık belirtileri açısından tüm vücut muayenesi.<br />
    Penisi ve skrotumu inceler, vas deferens veya epididim şişmesi olup olmadığını kontrol eder, testislerin boyutunu kontrol eder, varikosel olup olmadığını ve ejakülatuar kanalda herhangi bir tıkanıklık olup olmadığını kontrol eder (rektumdan muayene ile). genişlemiş seminal veziküller ile kanıtlanır.<br />
<br />
Ayrıca, doktorunuz aşağıdaki testlerden bazılarını yapacaktır:<br />
<br />
    Testosteron ve folikül uyarıcı hormon (FSH) düzeylerinin ölçümü.<br />
    Genetik testler.<br />
    Şekil ve boyutta herhangi bir sorun olup olmadığını görmek için cinsel organların röntgeni veya ultrasonu. Ve tümörler, tıkanıklıklar veya kan eksikliği olup olmadığını öğrenin.<br />
    Hipotalamus veya hipofiz bezi bozukluklarını belirlemek için beyin görüntüleme.<br />
    Testislerden bir biyopsi (doku örneği) alın. Normal bir biyopsi, sperm taşıma sisteminin bir noktasında bir tıkanıklığın muhtemel olduğu anlamına gelebilir. Bazen, testislerde bulunan herhangi bir sperm, gelecekteki analizler için dondurulur veya yardımlı gebelik için kullanılabilir.<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Erkeklerde sperm eksikliğinin tedavisi:</span></span><br />
<br />
Sperm eksikliği tedavisi nedene bağlıdır. Tedavi şu şekilde seçilir:<br />
<br />
    Azosperminin nedeni bir tıkanıklıksa, ameliyat tüpleri açabilir veya anormal veya az gelişmiş tüpleri yeniden yapılandırıp bağlayabilir.<br />
    Hormon üretiminin azalması ana neden ise, doktorunuz hormonal tedaviler önerebilir.<br />
    Testiküler varislerin zayıf sperm üretiminin nedeni olması durumunda. Çevreleyen yapılar korunurken damarlar bağlanabilir.<br />
    Bazı erkeklerde geniş biyopsi ile doğrudan testisten sperm elde edilebilir.<br />
    Canlı sperm varsa, in vitro fertilizasyon veya intrasitoplazmik sperm enjeksiyonu (tek bir spermin tek bir yumurtaya enjeksiyonu) gibi yardımlı gebe kalma prosedürleri için testislerden, epididimden veya vas deferensten alınabilir.<br />
    Azosperminin nedeninin çocuklara geçebileceğine inanılıyorsa, doktor yardımlı döllenmeyi düşünmeden önce spermin genetik analizini önerebilir.<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sperm eksikliği durumunu nasıl önleyebilirsiniz?</span></span><br />
<br />
Sperm kaybına neden olan genetik sorunları önlemenin bilinen bir yolu yoktur. Azosperminiz genetik bir durum değilse, aşağıdakileri yapmak azospermi geliştirme riskinizi azaltmanıza yardımcı olabilir:<br />
<br />
    Cinsel organlara zarar veren faaliyetlerden kaçının.<br />
    Sperm üretimine zarar verebilecek ilaçların riskleri ve faydaları hakkında bilgi edinin.<br />
    Radyasyona maruz kalmaktan kaçının.<br />
    Testisleri uzun süre yüksek sıcaklıklara maruz bırakmayın.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynaklar</span></span><br />
<br />
internet<br />
<br />
netde<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[EZİK]]></title>
			<link>https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=26497</link>
			<pubDate>Sun, 25 Feb 2024 19:39:54 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://forum.bizdeblog.com/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=26497</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">EZİK</span></span><br />
<br />
Alm. Quetschung (f), Fr. Contusion (f), İng. Bruise. Bir darbe veya sıkışma sonucunda deride meydana gelen hasar. Derin dokularda meydana gelen ezilme. İnsanın derisi bir yere sıkışınca, ezilince, oraya kan toplanır. Morarır, sızlar, çok acır. Buna ezik veya contusion denir. Bâzı insanlarda ezik sonucu morarmalar, daha kolay meydana gelir. Eziklerdeki şişme ve morarmanın sebebi tahrip olan damarlardan doku arasına kaçan kandır. <br />
<br />
Belirtileri: Ezikte ciltte renk değişikliği olur. Ezik önce kırmızı-pembeyken, sonra mâvi yeşil-sarı renge dönüşür. Şişme olur. Ağrılı veya ağrısız olabilir. Eğer ezik kemiğin hemen üstünde ise daha fazla rahatsızlık verir. Kan geri emildikçe ezik solar. Eziğin iyileşme süresi büyüklüğüne göre değişir. Doku arasındaki olan kanama yerçekimi ile aşağıya doğru hareket eder. Kaşa yapılan bir darbe bu şekilde göz etrâfında morarma yapabilir. Bâzı kan hastalıklarında darbe olmamasına rağmen sık morarma olur. Yaşlılarda da cilt elastikiyetini kaybettiği için damarlar kolay kanar. El ve ayak sırtındaki ezikler geç iyileşir. Çünkü buralardaki kanamaların geri emilimi uzun sürer. <br />
<br />
Bir ezik, kesik ve çizik sonucu dışarı açılırsa mikrop kapabilir. Dolaşımın zayıf olduğu ayak ve ayak bileği çevresinde bu durum tehlikelidir. Yaşlılarda iyileşmeyen müzmin bacak ülserlerine sebeb olabilir. <br />
<br />
Tedâvisi: Yaralanmadan hemen sonra uygulanan buz paketi morarmayı azaltır. Eziğe, morarma meydana geldikten sonra yapılacak fazla bir şey yoktur. Bir ezikle karşılaşıldığında başka bir harâbiyet, kırık olup olmadığı araştırılır. Doku arası kanamayı önlemek için yaralanan bölge desteklenir. Şişi azaltmak için eziğe bir buz paketi veya soğuk kompres (tazyik) uygulanır. Gerekiyorsa kompres esnek bir bandajla eziğin üstüne tesbit edilir. Ezik olan bir kol boyun askısıyla desteklenebilir. Ezik bölge bacakta ise hastanın yatırılıp bacağın yastık vasıtası ile yukarı kaldırılması faydalıdır. Ezik gövdede ise baş ve omuzların aşağısına yastık konarak gövde kaldırılır. <br />
<br />
Ağrı fazla ise, hareket kısıtlılığı varsa, morarma, darbe olmadan kendiliğinden oluşmuşsa, doktora mürâcaat edilmelidir. Kurşun suyu veya (Eau de Goulard) denilen süt gibi beyaz, bulanık su eziğe çok iyi gelir. Eczânelerde satılan bu su, gazlı bez üstüne dökülür ve morarmış yer üstüne konur. Ağrı, sızı çok kısa zamanda kaybolur. Kurşun suyu yok ise, bir gazbezi üzerine Lasonil ismindeki merhem sürülerek deri üzerine konur. Sargı bezi ile üzeri bağlanır. Deri yırtılmış, kan çıkmış ise kurşun suyu sürülmez. Yara oksijenli su ile yıkanıp temizlendikten sonra merhem sürülüp sarılır. <br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">EZİK</span></span><br />
<br />
Alm. Quetschung (f), Fr. Contusion (f), İng. Bruise. Bir darbe veya sıkışma sonucunda deride meydana gelen hasar. Derin dokularda meydana gelen ezilme. İnsanın derisi bir yere sıkışınca, ezilince, oraya kan toplanır. Morarır, sızlar, çok acır. Buna ezik veya contusion denir. Bâzı insanlarda ezik sonucu morarmalar, daha kolay meydana gelir. Eziklerdeki şişme ve morarmanın sebebi tahrip olan damarlardan doku arasına kaçan kandır. <br />
<br />
Belirtileri: Ezikte ciltte renk değişikliği olur. Ezik önce kırmızı-pembeyken, sonra mâvi yeşil-sarı renge dönüşür. Şişme olur. Ağrılı veya ağrısız olabilir. Eğer ezik kemiğin hemen üstünde ise daha fazla rahatsızlık verir. Kan geri emildikçe ezik solar. Eziğin iyileşme süresi büyüklüğüne göre değişir. Doku arasındaki olan kanama yerçekimi ile aşağıya doğru hareket eder. Kaşa yapılan bir darbe bu şekilde göz etrâfında morarma yapabilir. Bâzı kan hastalıklarında darbe olmamasına rağmen sık morarma olur. Yaşlılarda da cilt elastikiyetini kaybettiği için damarlar kolay kanar. El ve ayak sırtındaki ezikler geç iyileşir. Çünkü buralardaki kanamaların geri emilimi uzun sürer. <br />
<br />
Bir ezik, kesik ve çizik sonucu dışarı açılırsa mikrop kapabilir. Dolaşımın zayıf olduğu ayak ve ayak bileği çevresinde bu durum tehlikelidir. Yaşlılarda iyileşmeyen müzmin bacak ülserlerine sebeb olabilir. <br />
<br />
Tedâvisi: Yaralanmadan hemen sonra uygulanan buz paketi morarmayı azaltır. Eziğe, morarma meydana geldikten sonra yapılacak fazla bir şey yoktur. Bir ezikle karşılaşıldığında başka bir harâbiyet, kırık olup olmadığı araştırılır. Doku arası kanamayı önlemek için yaralanan bölge desteklenir. Şişi azaltmak için eziğe bir buz paketi veya soğuk kompres (tazyik) uygulanır. Gerekiyorsa kompres esnek bir bandajla eziğin üstüne tesbit edilir. Ezik olan bir kol boyun askısıyla desteklenebilir. Ezik bölge bacakta ise hastanın yatırılıp bacağın yastık vasıtası ile yukarı kaldırılması faydalıdır. Ezik gövdede ise baş ve omuzların aşağısına yastık konarak gövde kaldırılır. <br />
<br />
Ağrı fazla ise, hareket kısıtlılığı varsa, morarma, darbe olmadan kendiliğinden oluşmuşsa, doktora mürâcaat edilmelidir. Kurşun suyu veya (Eau de Goulard) denilen süt gibi beyaz, bulanık su eziğe çok iyi gelir. Eczânelerde satılan bu su, gazlı bez üstüne dökülür ve morarmış yer üstüne konur. Ağrı, sızı çok kısa zamanda kaybolur. Kurşun suyu yok ise, bir gazbezi üzerine Lasonil ismindeki merhem sürülerek deri üzerine konur. Sargı bezi ile üzeri bağlanır. Deri yırtılmış, kan çıkmış ise kurşun suyu sürülmez. Yara oksijenli su ile yıkanıp temizlendikten sonra merhem sürülüp sarılır. <br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[AKUPUNKTUR]]></title>
			<link>https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=26332</link>
			<pubDate>Mon, 19 Feb 2024 15:13:26 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://forum.bizdeblog.com/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=26332</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">AKUPUNKTUR</span></span><br />
Alm. Akupunktur, Fr. Acupuncture, İng. Acupuncture. Mikroplardan arındırılmış madeni iğnelerin deriye batırılması ile gerçekleştirilen eski bir tedavi metodu. Akupunktur: "acus" iğne ve "punctura" batırma kelimelerinden meydana gelmiş olup, "iğne batırma ile yapılan tedavi" demektir. Uzakdoğu menşeli bir tedavi sanatıdır. Son yıllarda yapılan bilimsel araştırmalar, akupunktur tedavisinin ilmi temelleri olduğunu ve hormon hastalıklarından, immün sistem hastalıklarına kadar hemen her hastalığın tedavisinde başarılı olduğunu göstermiştir.<br />
<br />
Tarihi: 2500 yıl öncesine kadar uzanan akupunktur tedavisinin merkezinin Çin olduğu söylenmektedir. Eski Çin felsefesine göre, “alem” birbirine iki zıt “şey”den yapılmıştır. Alemin dengesi; bu iki zıddın, karşılıklı ve sürekli hareket içinde bulunmasıyla sağlanır. Bu iki zıt “şeye” Yin ve Yang denir. Mesela bu zıtlar; az-bol, çürük-sağlam, soğuk-sıcak, boş-dolu, aç-tok, pozitif-negatif, vb. Kararlı bir sistemde Yin-Yang dengededir.<br />
<br />
İnsan vücudunda da Yin ve Yang dengesi mevcuttur. Bu denge halinde insan sağlıklı ve sıhhatli olmaktadır. Yin ve Yang dengesinin bozulması ile hastalıklar ve ağrılar ortaya çıkmaktadır. Akupunktur tedavisinin temel prensibinde, bu dengeyi korumak yatmaktadır.<br />
<br />
İnsan vücudunda, akupunktur noktaları bulunmaktadır. Bu noktalar el ve ayak uçlarından başa kadar bütün vücudu saran ve “meridyen” adını alan on iki çift çizgi ile birleştirilmiştir. Bu meridyenler üzerinde yaklaşık 365 civarında akupunktur noktası bulunmaktadır.<br />
<br />
Akupunkturun ilmi temelleri: Akupunkturun ilmi olduğu şu teorilerle açıklanmaya çalışılmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1) Yin-Yang teorisi:</span></span> Çinlilerin ortaya attıkları bu teori, vücudun bütün fonksiyonlarında görülür. Açlık-tokluk, asit-baz dengesi, sempatikotoni-parasempatikotoni vb.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2) Yansıyan ağrı:</span></span> İç organlardaki boşlukların ağrılarının deriye yansıması (mesela, kalp ağrısının sırta ve kola vurması gibi) bilimsel bir hakikat olup, derideki özel noktalarda (akupunktur noktaları) ağrı yaparak (yani iğne batırarak) iç organların görevlerini etkilemek mümkün olabilir.<br />
<br />
3) Akupunktur noktalarının varlığının histolojik olarak gösterilmesi ve Kirliun Fotoğrafi Tekniği ile resimlerinin çekilmesi.<br />
<br />
4) Akupunkturun bir çeşit hipnoz olmadığı; çünkü hem küçük çocuklarda, hem de hayvanlarda uygulanmakta ve iyi sonuç alınmaktadır. Cerahi işlemler için uyuşturma, hipnozla insanların % 10’unda sağlanırken, akupunkturla % 70-95 başarılı olunmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Elektronik akupunktur:</span></span> İğneli akupunktur tedavisinin temel prensiblerinden hareketle elektronik akupunktur yapılmıştır. Elektroniğin tıpta uygulanması sonucu ortaya çıkan bu alet iğnesiz, doktor nezaretine gerek duymadan her yerde ve her zaman uygulanabilmektedir. Hastaya zarar vermemekte ve iğne akupunkturu kadar da başarılı olmaktadır. Elektronik akupunktur ile astım, bronşit, öksürük, adet bozukluğu ve kadın hastalıkları, baş ağrısı, migren, sinüzit, nezle, boyun tutulması, kireçlenme, sinir ağrıları, bacak felci, bayılma, barsak ve böbrek hastalıkları, basur, diş ağrısı, dirsek mafsal ağrıları ve kireçlenmesi, diz mafsal ağrısı ve kireçlenmesi, el ve kol felci ve adale ağrısı, göz yorgunluğu, gastrit-ülser, işitme zorluğu, kulak çınlaması, ishal, idrar kaçırma, kabızlık, kaburgalardaki sinir ağrıları, kusma ve bulantı, karaciğer hastalığı, kramp, kulunç, bel ağrısı, mide sarkması, mesane iltihabı, omuz ağrısı, romatizma, siyatik, şeker hastalığı, tansiyon yüksekliği, umumi halsizlik, uykusuzluk, terlemeyi önleme, yüz felci, depresyon, çarpıntı, bacak şişliği gibi çeşitli hastalıklar tedavi edilmektedir.<br />
<br />
Akupunkturun vücuda yaptığı etkiler: İnsan vücudunda kendi kendini tedavi etme hassası mevcuttur; fakat vücut çeşitli tesirler sebebi ile kendini tedavide aciz kalır. Bu durumda, muhtelif tedavi usulleri ile vücuda yardımcı olunur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Akupunktur da bir tedavi usulü olup, vücuda yardımcı olduğu hususlar şunlardır:</span></span><br />
<br />
1. Çevresel ve merkezi sinir sistemini ve buna bağlı olan kas sistemini elektronik şoklarla uyararak sinirlere ve kaslara aktivite ve canlılık kazandırır.<br />
<br />
2. Beyin ile kas ve organlar arasındaki irtibatı sağlayan sinir sistemindeki uyuşukluğu ve rahatsızlığı tedavi ederek organların normal çalışmasını sağlar.<br />
<br />
3. Organların hücrelerindeki enerji dengesini düzenliyerek organın normal çalışmasını sağlar.<br />
<br />
4. Vibrasyon tesiri ile kasılmış kasları gevşeterek, sıkışmış olan sinir ve damarları rahatlatır.<br />
<br />
5. Motor sinir sistemine tatbik edildiğinde kaslarda meydana gelen kasılmalarla genişlemiş olan damarların hareketini hızlandırır.<br />
<br />
6. Sinir sistemi yardımı ile adalenin kasılıp gevşemesi, damarlar üzerine pompa tesiri yapar ve kan dolaşımı düzenlenmiş olur.<br />
<br />
7. Akupunktur noktaları, aynı zamanda vücudun tamir ve bakım servisi durumunda olan ve endorfin, enkafalin, histamin gibi maddeleri üreten merkezlerin bulunduğu bölgeler olduğu için, bu noktaların elektronik şoklarla uyarılması ilgili merkezlerin üretimini hızlandırır ve vücudun kendi kendini tedavisi kolaylaşır.<br />
<br />
8. Vücut, ağrı kesici maddeleri kendisi üreterek kendi kendisinin ağrısını kesme imkanına sahip olduğu için, elektronik şoklar, ağrıyan bölgede bu üretimi artırarak ağrının kısa zamanda kesilmesini sağlar.<br />
<br />
9. Ağrı kesici ilaçlar gibi vücudun her yerini uyuşturmaz. Sadece ağrıyan bölgenin ağrısını keser.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak</span></span><br />
<br />
Rehber Ansiklopedisi</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">AKUPUNKTUR</span></span><br />
Alm. Akupunktur, Fr. Acupuncture, İng. Acupuncture. Mikroplardan arındırılmış madeni iğnelerin deriye batırılması ile gerçekleştirilen eski bir tedavi metodu. Akupunktur: "acus" iğne ve "punctura" batırma kelimelerinden meydana gelmiş olup, "iğne batırma ile yapılan tedavi" demektir. Uzakdoğu menşeli bir tedavi sanatıdır. Son yıllarda yapılan bilimsel araştırmalar, akupunktur tedavisinin ilmi temelleri olduğunu ve hormon hastalıklarından, immün sistem hastalıklarına kadar hemen her hastalığın tedavisinde başarılı olduğunu göstermiştir.<br />
<br />
Tarihi: 2500 yıl öncesine kadar uzanan akupunktur tedavisinin merkezinin Çin olduğu söylenmektedir. Eski Çin felsefesine göre, “alem” birbirine iki zıt “şey”den yapılmıştır. Alemin dengesi; bu iki zıddın, karşılıklı ve sürekli hareket içinde bulunmasıyla sağlanır. Bu iki zıt “şeye” Yin ve Yang denir. Mesela bu zıtlar; az-bol, çürük-sağlam, soğuk-sıcak, boş-dolu, aç-tok, pozitif-negatif, vb. Kararlı bir sistemde Yin-Yang dengededir.<br />
<br />
İnsan vücudunda da Yin ve Yang dengesi mevcuttur. Bu denge halinde insan sağlıklı ve sıhhatli olmaktadır. Yin ve Yang dengesinin bozulması ile hastalıklar ve ağrılar ortaya çıkmaktadır. Akupunktur tedavisinin temel prensibinde, bu dengeyi korumak yatmaktadır.<br />
<br />
İnsan vücudunda, akupunktur noktaları bulunmaktadır. Bu noktalar el ve ayak uçlarından başa kadar bütün vücudu saran ve “meridyen” adını alan on iki çift çizgi ile birleştirilmiştir. Bu meridyenler üzerinde yaklaşık 365 civarında akupunktur noktası bulunmaktadır.<br />
<br />
Akupunkturun ilmi temelleri: Akupunkturun ilmi olduğu şu teorilerle açıklanmaya çalışılmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1) Yin-Yang teorisi:</span></span> Çinlilerin ortaya attıkları bu teori, vücudun bütün fonksiyonlarında görülür. Açlık-tokluk, asit-baz dengesi, sempatikotoni-parasempatikotoni vb.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2) Yansıyan ağrı:</span></span> İç organlardaki boşlukların ağrılarının deriye yansıması (mesela, kalp ağrısının sırta ve kola vurması gibi) bilimsel bir hakikat olup, derideki özel noktalarda (akupunktur noktaları) ağrı yaparak (yani iğne batırarak) iç organların görevlerini etkilemek mümkün olabilir.<br />
<br />
3) Akupunktur noktalarının varlığının histolojik olarak gösterilmesi ve Kirliun Fotoğrafi Tekniği ile resimlerinin çekilmesi.<br />
<br />
4) Akupunkturun bir çeşit hipnoz olmadığı; çünkü hem küçük çocuklarda, hem de hayvanlarda uygulanmakta ve iyi sonuç alınmaktadır. Cerahi işlemler için uyuşturma, hipnozla insanların % 10’unda sağlanırken, akupunkturla % 70-95 başarılı olunmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Elektronik akupunktur:</span></span> İğneli akupunktur tedavisinin temel prensiblerinden hareketle elektronik akupunktur yapılmıştır. Elektroniğin tıpta uygulanması sonucu ortaya çıkan bu alet iğnesiz, doktor nezaretine gerek duymadan her yerde ve her zaman uygulanabilmektedir. Hastaya zarar vermemekte ve iğne akupunkturu kadar da başarılı olmaktadır. Elektronik akupunktur ile astım, bronşit, öksürük, adet bozukluğu ve kadın hastalıkları, baş ağrısı, migren, sinüzit, nezle, boyun tutulması, kireçlenme, sinir ağrıları, bacak felci, bayılma, barsak ve böbrek hastalıkları, basur, diş ağrısı, dirsek mafsal ağrıları ve kireçlenmesi, diz mafsal ağrısı ve kireçlenmesi, el ve kol felci ve adale ağrısı, göz yorgunluğu, gastrit-ülser, işitme zorluğu, kulak çınlaması, ishal, idrar kaçırma, kabızlık, kaburgalardaki sinir ağrıları, kusma ve bulantı, karaciğer hastalığı, kramp, kulunç, bel ağrısı, mide sarkması, mesane iltihabı, omuz ağrısı, romatizma, siyatik, şeker hastalığı, tansiyon yüksekliği, umumi halsizlik, uykusuzluk, terlemeyi önleme, yüz felci, depresyon, çarpıntı, bacak şişliği gibi çeşitli hastalıklar tedavi edilmektedir.<br />
<br />
Akupunkturun vücuda yaptığı etkiler: İnsan vücudunda kendi kendini tedavi etme hassası mevcuttur; fakat vücut çeşitli tesirler sebebi ile kendini tedavide aciz kalır. Bu durumda, muhtelif tedavi usulleri ile vücuda yardımcı olunur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Akupunktur da bir tedavi usulü olup, vücuda yardımcı olduğu hususlar şunlardır:</span></span><br />
<br />
1. Çevresel ve merkezi sinir sistemini ve buna bağlı olan kas sistemini elektronik şoklarla uyararak sinirlere ve kaslara aktivite ve canlılık kazandırır.<br />
<br />
2. Beyin ile kas ve organlar arasındaki irtibatı sağlayan sinir sistemindeki uyuşukluğu ve rahatsızlığı tedavi ederek organların normal çalışmasını sağlar.<br />
<br />
3. Organların hücrelerindeki enerji dengesini düzenliyerek organın normal çalışmasını sağlar.<br />
<br />
4. Vibrasyon tesiri ile kasılmış kasları gevşeterek, sıkışmış olan sinir ve damarları rahatlatır.<br />
<br />
5. Motor sinir sistemine tatbik edildiğinde kaslarda meydana gelen kasılmalarla genişlemiş olan damarların hareketini hızlandırır.<br />
<br />
6. Sinir sistemi yardımı ile adalenin kasılıp gevşemesi, damarlar üzerine pompa tesiri yapar ve kan dolaşımı düzenlenmiş olur.<br />
<br />
7. Akupunktur noktaları, aynı zamanda vücudun tamir ve bakım servisi durumunda olan ve endorfin, enkafalin, histamin gibi maddeleri üreten merkezlerin bulunduğu bölgeler olduğu için, bu noktaların elektronik şoklarla uyarılması ilgili merkezlerin üretimini hızlandırır ve vücudun kendi kendini tedavisi kolaylaşır.<br />
<br />
8. Vücut, ağrı kesici maddeleri kendisi üreterek kendi kendisinin ağrısını kesme imkanına sahip olduğu için, elektronik şoklar, ağrıyan bölgede bu üretimi artırarak ağrının kısa zamanda kesilmesini sağlar.<br />
<br />
9. Ağrı kesici ilaçlar gibi vücudun her yerini uyuşturmaz. Sadece ağrıyan bölgenin ağrısını keser.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak</span></span><br />
<br />
Rehber Ansiklopedisi</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[HİPERTİROİDİ VE TEDAVİSİ]]></title>
			<link>https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=26179</link>
			<pubDate>Thu, 15 Feb 2024 17:11:41 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://forum.bizdeblog.com/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=26179</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">HİPERTİROİDİ VE TEDAVİSİ</span></span><br />
<br />
Hipertiroidi, tiroit bezinden aşırı tiroit hormonu salgılanmasıyla oluşan hastalıkların genel tanımıdır. Bu hastalığa “tirotoksikoz” ismi de verilir, halk arasında zehirli guatr olarak tanımlanır.<br />
Hipertiroidiye Neden Olan Hastalıklar<br />
• Graves hastalığı<br />
• Toksik nodüler guatr<br />
• Tiroit bezinin iltihaplı hastalıkları (Tiroiditler)<br />
Graves hastalığı, hipertiroidiye yol açan tiroit bezinin otoimmün hastalığıdır. Graves hastalığında kişinin kendi bağışıklık sistemi tiroit bezlerine saldırır ve bu da tiroit bezlerinin gereğinden fazla hormon salgılamasına neden olur. Bu hastalarda “zehirli guatr”, gözlerde öne doğru çıkma-fırlama (exoftalmus) oluşabilir. Hipertiroidili hastaların çoğunu graves hastaları oluşturur. Tiroit hormonu üreten tiroit nodülleri sıcak nodül olarak adlandırılırlar. Sıcak nodüller hipertiroidili hastaların %5’ini oluştururlar. Tiroit bezinin iltihabi durumlarını tanımlayan tiroidit sırasında da hipertiroidi gelişebilir.<br />
Hipertiroidili Hastaların Şikâyetleri<br />
Çarpıntı, kilo kaybı, ellerde titreme, sinirlilik, kaslarda zayıflık, gözlerde ileri doğru fırlama, kemik erimesi, ciltte incelme, nemlilik ve aşırı terleme, saçlarda dökülme, kemik erimesi gibi şikâyetler görülebilir. Hipertiroidi hastaları tedavi edilmezse kilo kaybı devam eder; kalpte ritim bozukluğu, kalp yetmezliği ve vücutta herhangi bir enfeksiyon sırasında tiroit krizi ve buna bağlı şok ve ölüm meydana gelebilir. Bu yüzden hipertiroidi mutlaka tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır.<br />
Tedavi<br />
Hipertiroidi tedavisinde 3 yöntem vardır:<br />
İlaç Tedavisi: Hipertiroidisi olan bütün hastalara, kanda yüksek olan tiroit hormonlarını normal düzeye getirmek için önce ilaç tedavisi başlanır. İlaç tedavisi sırasında nadir de olsa ilacın yan etkisi olarak beyaz kan hücrelerinde azalma görülebilir ve karaciğer hücrelerini etkileyebilir. Bu durumda ilaçlar kesilerek hasta ameliyat veya atom tedavisine yönlendirilmelidir.<br />
Radyoaktif İyot (Atom) Tedavisi: İlaç tedavisi alan hastaların tiroit hormonları normal seviyeye geldiği zaman ilaçlar kesilir. Ancak ilaç kesildikten sonra hastalık tekrarlarsa diğer tedavi yöntemleri olan cerrahi veya radyoaktif iyot tedavisi gündeme gelir. Atom tedavisinin adı her ne kadar ürkütücü de olsa kanser yapıcı veya üreme sistemine zararlı bir etkisi yoktur. Ancak kadınların 6 ay sonra gebe kalmalarına izin verilir. Atom tedavisi alan hastaların % 80-90’ında ilk yıl içinde kalıcı hipotiroidi (tiroit bezi yetmezliği) gelişir ve ömür boyu hormon ilacı almaları zorunluluğu vardır. Bu durumu hastaların baştan bilmeleri ve kabul etmeleri gerekir.<br />
Radyoaktif iyot tedavisinin etki mekanizması, tiroit bezinin hormon yapımında iyot kullanmasıdır. İyodun radyoaktif formu hastaya verilince tiroit bezi bu iyodu hücre içine alarak hormon yapımı için kullanır. Hücre içine hapsolmuş radyoaktif iyot ışıma yaparak çok hormon üreten tiroit hücrelerini tahrip eder ve onların yok olmasını sağlar. Böylelikle diğer organlara belirgin zarar vermeden tedavi gerçekleştirilmiş olur.<br />
Radyoaktif İyot Tedavi Sonrası Dikkat Edilmesi Gerekenler<br />
• Radyoaktif iyot tedavisi sonrası 15 gün çevredeki sağlıklı insanları korumak adına onlarla yakın temastan kaçınılmalıdır. Ancak aynı odada aralarında yaklaşık 2 metre mesafe bırakarak oturabilirler.<br />
• Özellikle yeni doğan bebekler, 8 yaş altı çocuklarla ve gebe kadınlarla yakın temas yasaklanır.<br />
• Radyoaktif iyotun süte geçmesi nedeniyle hastanın bebeği varsa emzirmesi yasaklanır.<br />
• Tedavi veya tarama amacıyla verilen radyoaktif iyot vücuttan en çok idrar yoluyla atıldığı için tuvalet sonrası tuvalet iki kez temizlenmeli ve eller iyice yıkanmalıdır.<br />
Cerrahi Tedavi: Hipertiroidi tedavi seçeneklerinden bir tanesi de ameliyattır. Ancak her hipertiroidinin ameliyat olması gerekmez. İlaçla veya radyoaktif iyotla da başarılı şekilde tedavi edilen hipertiroidiler vardır. İlaç tedavisine rağmen tiroit hormonları normale dönmeyen, tekrar etmiş tiroit kanseri için şüpheli bulunan ve guatrı büyük olup nefes darlığı, yutma güçlüğü gibi bazı bulguları izlenen hastalara ameliyat tavsiye edilir. Tiroit bezinin tek lobu veya tamamı ameliyatla alınır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk Diyanet Dergisi</span></span><br />
<br />
Uzm. Dr. Reyhan KÖROĞLU</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">HİPERTİROİDİ VE TEDAVİSİ</span></span><br />
<br />
Hipertiroidi, tiroit bezinden aşırı tiroit hormonu salgılanmasıyla oluşan hastalıkların genel tanımıdır. Bu hastalığa “tirotoksikoz” ismi de verilir, halk arasında zehirli guatr olarak tanımlanır.<br />
Hipertiroidiye Neden Olan Hastalıklar<br />
• Graves hastalığı<br />
• Toksik nodüler guatr<br />
• Tiroit bezinin iltihaplı hastalıkları (Tiroiditler)<br />
Graves hastalığı, hipertiroidiye yol açan tiroit bezinin otoimmün hastalığıdır. Graves hastalığında kişinin kendi bağışıklık sistemi tiroit bezlerine saldırır ve bu da tiroit bezlerinin gereğinden fazla hormon salgılamasına neden olur. Bu hastalarda “zehirli guatr”, gözlerde öne doğru çıkma-fırlama (exoftalmus) oluşabilir. Hipertiroidili hastaların çoğunu graves hastaları oluşturur. Tiroit hormonu üreten tiroit nodülleri sıcak nodül olarak adlandırılırlar. Sıcak nodüller hipertiroidili hastaların %5’ini oluştururlar. Tiroit bezinin iltihabi durumlarını tanımlayan tiroidit sırasında da hipertiroidi gelişebilir.<br />
Hipertiroidili Hastaların Şikâyetleri<br />
Çarpıntı, kilo kaybı, ellerde titreme, sinirlilik, kaslarda zayıflık, gözlerde ileri doğru fırlama, kemik erimesi, ciltte incelme, nemlilik ve aşırı terleme, saçlarda dökülme, kemik erimesi gibi şikâyetler görülebilir. Hipertiroidi hastaları tedavi edilmezse kilo kaybı devam eder; kalpte ritim bozukluğu, kalp yetmezliği ve vücutta herhangi bir enfeksiyon sırasında tiroit krizi ve buna bağlı şok ve ölüm meydana gelebilir. Bu yüzden hipertiroidi mutlaka tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır.<br />
Tedavi<br />
Hipertiroidi tedavisinde 3 yöntem vardır:<br />
İlaç Tedavisi: Hipertiroidisi olan bütün hastalara, kanda yüksek olan tiroit hormonlarını normal düzeye getirmek için önce ilaç tedavisi başlanır. İlaç tedavisi sırasında nadir de olsa ilacın yan etkisi olarak beyaz kan hücrelerinde azalma görülebilir ve karaciğer hücrelerini etkileyebilir. Bu durumda ilaçlar kesilerek hasta ameliyat veya atom tedavisine yönlendirilmelidir.<br />
Radyoaktif İyot (Atom) Tedavisi: İlaç tedavisi alan hastaların tiroit hormonları normal seviyeye geldiği zaman ilaçlar kesilir. Ancak ilaç kesildikten sonra hastalık tekrarlarsa diğer tedavi yöntemleri olan cerrahi veya radyoaktif iyot tedavisi gündeme gelir. Atom tedavisinin adı her ne kadar ürkütücü de olsa kanser yapıcı veya üreme sistemine zararlı bir etkisi yoktur. Ancak kadınların 6 ay sonra gebe kalmalarına izin verilir. Atom tedavisi alan hastaların % 80-90’ında ilk yıl içinde kalıcı hipotiroidi (tiroit bezi yetmezliği) gelişir ve ömür boyu hormon ilacı almaları zorunluluğu vardır. Bu durumu hastaların baştan bilmeleri ve kabul etmeleri gerekir.<br />
Radyoaktif iyot tedavisinin etki mekanizması, tiroit bezinin hormon yapımında iyot kullanmasıdır. İyodun radyoaktif formu hastaya verilince tiroit bezi bu iyodu hücre içine alarak hormon yapımı için kullanır. Hücre içine hapsolmuş radyoaktif iyot ışıma yaparak çok hormon üreten tiroit hücrelerini tahrip eder ve onların yok olmasını sağlar. Böylelikle diğer organlara belirgin zarar vermeden tedavi gerçekleştirilmiş olur.<br />
Radyoaktif İyot Tedavi Sonrası Dikkat Edilmesi Gerekenler<br />
• Radyoaktif iyot tedavisi sonrası 15 gün çevredeki sağlıklı insanları korumak adına onlarla yakın temastan kaçınılmalıdır. Ancak aynı odada aralarında yaklaşık 2 metre mesafe bırakarak oturabilirler.<br />
• Özellikle yeni doğan bebekler, 8 yaş altı çocuklarla ve gebe kadınlarla yakın temas yasaklanır.<br />
• Radyoaktif iyotun süte geçmesi nedeniyle hastanın bebeği varsa emzirmesi yasaklanır.<br />
• Tedavi veya tarama amacıyla verilen radyoaktif iyot vücuttan en çok idrar yoluyla atıldığı için tuvalet sonrası tuvalet iki kez temizlenmeli ve eller iyice yıkanmalıdır.<br />
Cerrahi Tedavi: Hipertiroidi tedavi seçeneklerinden bir tanesi de ameliyattır. Ancak her hipertiroidinin ameliyat olması gerekmez. İlaçla veya radyoaktif iyotla da başarılı şekilde tedavi edilen hipertiroidiler vardır. İlaç tedavisine rağmen tiroit hormonları normale dönmeyen, tekrar etmiş tiroit kanseri için şüpheli bulunan ve guatrı büyük olup nefes darlığı, yutma güçlüğü gibi bazı bulguları izlenen hastalara ameliyat tavsiye edilir. Tiroit bezinin tek lobu veya tamamı ameliyatla alınır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk Diyanet Dergisi</span></span><br />
<br />
Uzm. Dr. Reyhan KÖROĞLU</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[KAN NAKLİ]]></title>
			<link>https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=25833</link>
			<pubDate>Fri, 02 Feb 2024 20:08:38 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://forum.bizdeblog.com/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=25833</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">KAN NAKLİ</span></span><br />
<br />
Alm. Blutübertrangung, Transfusion (f), Fr. Transfusion (f), İng. Transfusion. Kan hacminin azalmış olduğu durumlarda, özellikle bir yaralanma sonucu çok miktarda kan kaybetmiş bir yaralının tedâvisinde en kesin ve esaslı sonucu veren bir tedâvi şekli. <br />
<br />
İlk kan nakli bir Mûsevî doktor tarafından Papa Sekizinci İnnocent üzerinde denenmiş, ancak hem papayı hem de kan alınan üç genci kurtarmak mümkün olmamıştır (1492). Bu olay daha önce genç kimselerin kanını içmek veya kan banyosu yapmakla daha genç ve dinç kalınacağı konusundaki Avrupa’daki inanca rağmen, kan nakli konusunun uzun seneler ele alınmamasına yol açmıştır. 1600 yıllarında Richart Lewer, melankolik bir hastaya koyun kanı nakletmiş, ancak meydana gelen hemoliz (alyuvarların erimesi) neticesi hasta ölmekten zor kurtulmuştur. Bu olay, kan nakillerinde meydana gelen hemolize dikkatleri çekmiş ve bu yönde çalışmalar yapılmıştır. Fransa’dan sonra İtalya’da da sonu fâcialarla biten bu tür kan nakilleri yapılmaya başlanınca, zamanın papası bu uygulamayı yasaklamış ve kan nakilleri uzunca bir süre gene unutulmuştur. <br />
<br />
1818’de James Blundell insandan insana yaptığı 10 kan naklinden beşinde başarılı olmuştu. 1900’de Stesher ve Wiener ABO kan gruplarını ayırt etmişlerdir. İki yıl sonra da De Costello AB kan grubunu bulmuştur. 1914’te sodyum sitratın kan pıhtılaşmasını önleyici etkilerinden faydalanılarak konserve kan kullanılmaya başlanmış ve o zamana kadar mevcut olan alıcı ve vericinin birlikte bulunmaları konusu ortadan kaldırılmıştır. Bu husustan faydalanan Fransızlar, Birinci Dünyâ Savaşında kan naklini başarıyla kullanmışlardır. <br />
<br />
1936’da Robertron’un Chicago’da ilk kan bankasını gerçekleştirmesinden sonra, kan nakli İkinci Dünyâ Harbinden başlayarak standart bir metod ve özel teşkilâtlanmış ekipler tarafından geniş çapta kullanılır ve uygulanır hale getirilmiştir. <br />
<br />
Kan nakli şu durumlarda yapılabilmektedir: <br />
<br />
1. Kanın oksijen taşıma yeteneğinin azaldığı haller: <br />
<br />
a) Anemi (kırmızı hücrelerin sayıca azlığı+kansızlık), <br />
<br />
b) Bazı zehirlenmeler. <br />
<br />
c) Kanamalar neticesi kan hacmindeki azalma. <br />
<br />
2. Pıhtılaşmayı sağlayan kan faktörlerinin azlığı (hemofili vb.). <br />
<br />
3. Enfeksiyon hastalıkları. <br />
<br />
4. Kan proteinlerinin azaldığı haller. <br />
<br />
Kan naklinin yapılmasının tehlikeli olduğu haller de vardır. Yaygın akciğer hastalıkları, bâzı kalp hastalıkları (kalp yetmezliği, kalp krizi), kanın kıvamının arttığı haller (aşırı su kaybı), had böbrek yetmezliği gibi hallerde, kan nakli yapılması mahzurludur. <br />
<br />
Kan nakli için en uygun yol, koldaki toplardamarlardır. Kan nakli vericiden alıcıya doğrudan doğruya yapılabilirse de, yaygın uygulamada konserve kan kullanılmaktadır. Vericiden alınan 350 ml kadar kan, içinde 120 ml sitrat tamponlu dekstroz solüsyonu bulunan vakumlu kaplara çekilir ve kullanılıncaya kadar +4°C’de saklanarak korunur. Kan, gerektiği zaman tekrar vücut sıcaklığına kadar ısıtıldıktan sonra kullanılır. <br />
<br />
Kan alınacak kişilerde şu şartların bulunması gerekir: Tansiyon düşüklüğü olmamalı; son üç dört haftadan beri ateşli bir rahatsızlık görmemiş olmalı; verem, frengi, sıtma ve bulaşıcı sarılık geçirmemiş olmalı; astım, kurdeşen gibi allerjik hastalığı bulunmamalı; son kan verişinden sonra iki ay kadar bir süre geçmeli; AIDS hastası veya taşıyıcısı olmamalıdır. <br />
<br />
Kanın cam şişe yerine plastik kaplarda saklanması daha avantajlıdır. Çünkü taşıması kolaydır, kırılma tehlikesi yoktur. Kanın şekilli elemanları, özellikle pıhtılaşma elemanları olan trombositler, daha uygun süre yaşarlar. Kurallara uygun olarak alınan ve saklanan bir konserve kanda dört beş gün sonra, kırmızı hücrelerde erime başlar. Mikroplar, sıcaklık ve sarsıntı bu erimeyi artırır. Konserve kanda yirmi birinci günde bu erime oldukça önemli boyutlara ulaştığından, bu süreden sonra kanın kullanılması mahzurludur. Kan nakline bağlı olarak ortaya çıkabilecek çeşitli istenmeyen reaksiyonların yanısıra ölüm tehlikesi de vardır. Bu reaksiyonlar, taze kana göre bekletilmiş kanda daha sık görülür. Bugün daha dikkatli yapılan kan nakilleri sonucu tehlikeler azalmıştır. <br />
<br />
Kan nakli yapılan hastaların çoğunda yirmi dört saat kadar devam eden bir ateş yükselmesi görülür. Ateşle birlikte bulantı, kusma, baş, gövde, kol ve bacaklarda ağrılar, nadiren de kurdeşen, anjionörotik ödem ve anaflaktik şoka kadar gidebilen üzücü tablolar ortaya çıkabilir. Bunlara kana karışan mikroplar, yabancı maddeler, altgrup uyuşmazlıkları ve kanın soğuk olarak takılması gibi sebepler yol açmaktadır. Hafif ateş yükselmesi tedâvî gerektirmez. Kan nakli sırasında titreme ve âni ateş yükselmeleri olursa, kan verme işlemi hemen durdurulmalı ve sebebi araştırılmalıdır. Bir de daha az görülen, fakat çok daha tehlikeli olan hemolitik reaksiyonlar vardır ki bunlar, ekseriya verilen kanın alıcı kanı ile uygunluk göstermemesinden veya hemolize olmuş kanın naklinden ileri gelir. Bu durumda titreme, kusma, bel ve başağrısı, çarpıntı, nefes darlığı, idrarda kızarma, sarılık, idrar miktarının giderek azalması, böbrek yetmezliği ve ölüm görülür. Böyle durumları önlemek için kan vermeden önce, kan gruplarının uygunluğu kontrol edilmeli, kullanılacak malzeme tamâmen mikropsuz olmalıdır. <br />
<br />
Bunlardan başka kan nakli ile alıcıya frengi, sıtma, tifo, bulaşıcı sarılık ve AIDS gibi hastalıklar nakledilebilir. Kalbi ve akciğeri hasta olanlara fazla kan vermek de tehlikeli olabilir. Kan verme sırasında, damara hava ve kan pıhtısı girme riski de vardır. <br />
<br />
Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki, çok mühim bir tedâvi vâsıtası olan kan nakli, bilgi ve dikkat isteyen, aksi takdirde ölüme kadar giden reaksiyonlara yol açabilen bir tedâvi vâsıtasıdır. <br />
<br />
Kan bankaları: İhtiyaç hasıl olduğunda bir verici bulabilmek, son derece güç bir olaydır. Bu sebeple âcil cerrâhî merkezlerinde, büyük hastahanelerde, büyük şehirlerde kan bankaları kurulmuştur. Kan bankalarında gruplarına göre sınıflanan kan gerektiğinde kullanılır. <br />
<br />
Bankalardaki kan bir pıhtılaşma önleyici (antikoagulan) maddeyle birlikte saklanır. Kana karıştırılan bu madde, asid-sitrat-dekstroz kompleksidir. Bir kan, bankada yirmi bir günden fazla kalırsa nakil işinde kullanılmaz. <br />
<br />
Plazma da çeşitli durumlarda hastalara verilebilir. Bunun verildiği hastalıklar, kan hücrelerinin normal, plazmanın ve pıhtılaşma faktörlerinin eksik olduğu hallerdir. Plazma, kandan santrifüje edilerek ayrılır. Bir buzdolabında birkaç hafta boyunca saklanabilir. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
Rehber Ansiklopedisi</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">KAN NAKLİ</span></span><br />
<br />
Alm. Blutübertrangung, Transfusion (f), Fr. Transfusion (f), İng. Transfusion. Kan hacminin azalmış olduğu durumlarda, özellikle bir yaralanma sonucu çok miktarda kan kaybetmiş bir yaralının tedâvisinde en kesin ve esaslı sonucu veren bir tedâvi şekli. <br />
<br />
İlk kan nakli bir Mûsevî doktor tarafından Papa Sekizinci İnnocent üzerinde denenmiş, ancak hem papayı hem de kan alınan üç genci kurtarmak mümkün olmamıştır (1492). Bu olay daha önce genç kimselerin kanını içmek veya kan banyosu yapmakla daha genç ve dinç kalınacağı konusundaki Avrupa’daki inanca rağmen, kan nakli konusunun uzun seneler ele alınmamasına yol açmıştır. 1600 yıllarında Richart Lewer, melankolik bir hastaya koyun kanı nakletmiş, ancak meydana gelen hemoliz (alyuvarların erimesi) neticesi hasta ölmekten zor kurtulmuştur. Bu olay, kan nakillerinde meydana gelen hemolize dikkatleri çekmiş ve bu yönde çalışmalar yapılmıştır. Fransa’dan sonra İtalya’da da sonu fâcialarla biten bu tür kan nakilleri yapılmaya başlanınca, zamanın papası bu uygulamayı yasaklamış ve kan nakilleri uzunca bir süre gene unutulmuştur. <br />
<br />
1818’de James Blundell insandan insana yaptığı 10 kan naklinden beşinde başarılı olmuştu. 1900’de Stesher ve Wiener ABO kan gruplarını ayırt etmişlerdir. İki yıl sonra da De Costello AB kan grubunu bulmuştur. 1914’te sodyum sitratın kan pıhtılaşmasını önleyici etkilerinden faydalanılarak konserve kan kullanılmaya başlanmış ve o zamana kadar mevcut olan alıcı ve vericinin birlikte bulunmaları konusu ortadan kaldırılmıştır. Bu husustan faydalanan Fransızlar, Birinci Dünyâ Savaşında kan naklini başarıyla kullanmışlardır. <br />
<br />
1936’da Robertron’un Chicago’da ilk kan bankasını gerçekleştirmesinden sonra, kan nakli İkinci Dünyâ Harbinden başlayarak standart bir metod ve özel teşkilâtlanmış ekipler tarafından geniş çapta kullanılır ve uygulanır hale getirilmiştir. <br />
<br />
Kan nakli şu durumlarda yapılabilmektedir: <br />
<br />
1. Kanın oksijen taşıma yeteneğinin azaldığı haller: <br />
<br />
a) Anemi (kırmızı hücrelerin sayıca azlığı+kansızlık), <br />
<br />
b) Bazı zehirlenmeler. <br />
<br />
c) Kanamalar neticesi kan hacmindeki azalma. <br />
<br />
2. Pıhtılaşmayı sağlayan kan faktörlerinin azlığı (hemofili vb.). <br />
<br />
3. Enfeksiyon hastalıkları. <br />
<br />
4. Kan proteinlerinin azaldığı haller. <br />
<br />
Kan naklinin yapılmasının tehlikeli olduğu haller de vardır. Yaygın akciğer hastalıkları, bâzı kalp hastalıkları (kalp yetmezliği, kalp krizi), kanın kıvamının arttığı haller (aşırı su kaybı), had böbrek yetmezliği gibi hallerde, kan nakli yapılması mahzurludur. <br />
<br />
Kan nakli için en uygun yol, koldaki toplardamarlardır. Kan nakli vericiden alıcıya doğrudan doğruya yapılabilirse de, yaygın uygulamada konserve kan kullanılmaktadır. Vericiden alınan 350 ml kadar kan, içinde 120 ml sitrat tamponlu dekstroz solüsyonu bulunan vakumlu kaplara çekilir ve kullanılıncaya kadar +4°C’de saklanarak korunur. Kan, gerektiği zaman tekrar vücut sıcaklığına kadar ısıtıldıktan sonra kullanılır. <br />
<br />
Kan alınacak kişilerde şu şartların bulunması gerekir: Tansiyon düşüklüğü olmamalı; son üç dört haftadan beri ateşli bir rahatsızlık görmemiş olmalı; verem, frengi, sıtma ve bulaşıcı sarılık geçirmemiş olmalı; astım, kurdeşen gibi allerjik hastalığı bulunmamalı; son kan verişinden sonra iki ay kadar bir süre geçmeli; AIDS hastası veya taşıyıcısı olmamalıdır. <br />
<br />
Kanın cam şişe yerine plastik kaplarda saklanması daha avantajlıdır. Çünkü taşıması kolaydır, kırılma tehlikesi yoktur. Kanın şekilli elemanları, özellikle pıhtılaşma elemanları olan trombositler, daha uygun süre yaşarlar. Kurallara uygun olarak alınan ve saklanan bir konserve kanda dört beş gün sonra, kırmızı hücrelerde erime başlar. Mikroplar, sıcaklık ve sarsıntı bu erimeyi artırır. Konserve kanda yirmi birinci günde bu erime oldukça önemli boyutlara ulaştığından, bu süreden sonra kanın kullanılması mahzurludur. Kan nakline bağlı olarak ortaya çıkabilecek çeşitli istenmeyen reaksiyonların yanısıra ölüm tehlikesi de vardır. Bu reaksiyonlar, taze kana göre bekletilmiş kanda daha sık görülür. Bugün daha dikkatli yapılan kan nakilleri sonucu tehlikeler azalmıştır. <br />
<br />
Kan nakli yapılan hastaların çoğunda yirmi dört saat kadar devam eden bir ateş yükselmesi görülür. Ateşle birlikte bulantı, kusma, baş, gövde, kol ve bacaklarda ağrılar, nadiren de kurdeşen, anjionörotik ödem ve anaflaktik şoka kadar gidebilen üzücü tablolar ortaya çıkabilir. Bunlara kana karışan mikroplar, yabancı maddeler, altgrup uyuşmazlıkları ve kanın soğuk olarak takılması gibi sebepler yol açmaktadır. Hafif ateş yükselmesi tedâvî gerektirmez. Kan nakli sırasında titreme ve âni ateş yükselmeleri olursa, kan verme işlemi hemen durdurulmalı ve sebebi araştırılmalıdır. Bir de daha az görülen, fakat çok daha tehlikeli olan hemolitik reaksiyonlar vardır ki bunlar, ekseriya verilen kanın alıcı kanı ile uygunluk göstermemesinden veya hemolize olmuş kanın naklinden ileri gelir. Bu durumda titreme, kusma, bel ve başağrısı, çarpıntı, nefes darlığı, idrarda kızarma, sarılık, idrar miktarının giderek azalması, böbrek yetmezliği ve ölüm görülür. Böyle durumları önlemek için kan vermeden önce, kan gruplarının uygunluğu kontrol edilmeli, kullanılacak malzeme tamâmen mikropsuz olmalıdır. <br />
<br />
Bunlardan başka kan nakli ile alıcıya frengi, sıtma, tifo, bulaşıcı sarılık ve AIDS gibi hastalıklar nakledilebilir. Kalbi ve akciğeri hasta olanlara fazla kan vermek de tehlikeli olabilir. Kan verme sırasında, damara hava ve kan pıhtısı girme riski de vardır. <br />
<br />
Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki, çok mühim bir tedâvi vâsıtası olan kan nakli, bilgi ve dikkat isteyen, aksi takdirde ölüme kadar giden reaksiyonlara yol açabilen bir tedâvi vâsıtasıdır. <br />
<br />
Kan bankaları: İhtiyaç hasıl olduğunda bir verici bulabilmek, son derece güç bir olaydır. Bu sebeple âcil cerrâhî merkezlerinde, büyük hastahanelerde, büyük şehirlerde kan bankaları kurulmuştur. Kan bankalarında gruplarına göre sınıflanan kan gerektiğinde kullanılır. <br />
<br />
Bankalardaki kan bir pıhtılaşma önleyici (antikoagulan) maddeyle birlikte saklanır. Kana karıştırılan bu madde, asid-sitrat-dekstroz kompleksidir. Bir kan, bankada yirmi bir günden fazla kalırsa nakil işinde kullanılmaz. <br />
<br />
Plazma da çeşitli durumlarda hastalara verilebilir. Bunun verildiği hastalıklar, kan hücrelerinin normal, plazmanın ve pıhtılaşma faktörlerinin eksik olduğu hallerdir. Plazma, kandan santrifüje edilerek ayrılır. Bir buzdolabında birkaç hafta boyunca saklanabilir. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
Rehber Ansiklopedisi</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kan ve Kan Grupları]]></title>
			<link>https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=25832</link>
			<pubDate>Fri, 02 Feb 2024 20:06:40 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://forum.bizdeblog.com/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=25832</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kan ve Kan Grupları</span></span><br />
<br />
KAN<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Alm.</span></span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Blut (n),</span> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Fr.</span></span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Sang (m),</span> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İng.</span></span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Blood. </span>İnsan ve hayvanlarda damarları dolduran, birçok önemli vazifesi olan sıvı. Kan hayat için elzem olup, vücûdun iş görmesinde çok önemli role sâhiptir.<br />
Kanın en önemli görevi akciğerlerden dokulara metabolik hâdiseler için gerekli oksijeni taşımaktır. Bâzı ufak ve basit yapılı canlılarda kanın yapısı deniz suyuna çok benzer. Bu canlıların vücut parçalarının gerek duyduğu oksijen bu sıvıda çözünmüş olarak taşınır. Daha karmaşık yapılı canlılarda dokuların oksijen ihtiyacı çok fazla olup, çözünmüş halde taşınan oksijen yeterli olamaz. Bunlarda “solunum pigmentleri” denilen renkli maddeler oksijeni bağlayarak dokulara taşırlar. Bu pigmentlerin (boya maddelerinin) kanda yaygın halde bulunmaları kanı kıvamlı ve akışkanlığı az bir hâle getireceğinden insan ve diğer memelilerde pigment taşıyıcı özel hücreler vardır.<br />
İnsanlarda kan, birçok canlı hücrenin bulunduğu karmaşık bir ortamdır. Her vücut kilosunda 70 mililitre kan bulunduğu kabul edilir. Bu hesaba göre 70 kg’lık normal bir erişkinde yaklaşık 5000 ml (5 litre) kan bulunur.<br />
Kan, kalbin pompa vazifesi yaptığı bir kapalı sistemde dolaşır. Bu sistem kalp ile dokular arasında ve kalp ile akciğer arasında olmak üzere iki bölümdür. Bunlardan birincisine “büyük dolaşım sistemi”, ikincisine de “küçük dolaşım sistemi” denilir. Toplardamarlardan gelen kan kalbin sağ kulakçığına dökülür. Buradan sağ karıncığa geçen kan, kalbin kasılmasıyla akciğere yollanır. Akciğerde temizlenen kan, kalbin sol kulakçığına gelir, buradan da karıncığa geçtikten sonra vücuda pompalanır. Kan kılcal damarlardan geçerken oksijenini bırakır ve karbondioksit alır.<br />
Dokuların oksijen ihtiyacını karşılamak ve artıkları almaktan başka kanın birçok önemli görevi daha vardır. Besin maddelerini taşır. Vitaminler, enzimler ve hormonların gitmeleri gereken yerlere ulaşmalarını sağlar. Kan aynı zamanda, enfeksiyonlara karşı vücûdun savunmasında önemli bir role sâhiptir. Bir iltihabî olaya karşı savaşırken, bir takım kan hücereleri direkt mikrobu tahribe çalışır, diğer bâzıları antikor yaparak mikrobu tesirsizleştirir.<br />
Kanın bir diğer önemli vazifesi de, iç dengeyi sağlamaktır. “Hemeostazis” adı verilen bu dengedeki en ufak değişiklik vücut için tehlikeli durumlar ortaya çıkarır. Vücut sıcaklığını ayarlamada önemli rol oynayan kan, metabolizması hızlı organlardan aldığı ısıyı, yüzeydeki damarlardan geçerken verir. Ayrıca kan ihtiva ettiği maddelerle vücudun sıvı-elektrolit dengesini de sağlar.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İnsan Kanının Bileşimi</span></span><br />
Bir sıvı topluluğu gibi göründüğü halde, kan aynı zamanda bir vücut dokusudur. Bu vücut dokusunun ara maddesini diğer dokulardan farklı olarak bir sıvı meydana getirir. Bu sıvıya “plazma” denir. Plazma kanın % 55’ini teşkil eder. Kalan kısmı ise “alyuvarlar”, “akyuvarlar” ve pıhtılaşmada rol oynayan “trombosit”lerden meydana gelmiştir.<br />
Kan hücreleri kolaylıkla plazmadan ayrılabilir. Santrifüj denilen cihazlarla yüksek süratle döndürme sağlanarak, kan hücreleri dibe çöktürülüp, plazmadan ayrılır. Kanın vizkozitesi (kıvamı) sudan 5-8 defa daha fazladır.<br />
Her gün kanın belli kısmı yenilenir. Yaklaşık % 1 kadar kırmızı kan hücresi ölürken, yerlerine aynı miktar genç hücre kemik iliğinden kana verilir. Plazma miktarı da en ufak bir değişiklikte hemen dengelenir. Bir kan kaybı durumunda vücut denge mekanizmaları ile hemen hacmi sabit tutmaya çalışır. Önce dokulardan kana sıvı geçişi olur. Daha sonra hızla genç alyuvarlar kana verilmeye başlanır. Büyük miktarlarda kanın kaybedildiği durumlarda şok ortaya çıkar. Kaybolan kan yerine konmazsa şok durumu atlatılamaz.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Plazma:</span></span> Kan plazması, % 91 su, % 8 organik maddeler ve % 1 inorganik maddelerden müteşekkildir. Organik bileşenlerin tamamına yakını, proteindir ve plazma için “proteinlerin suda çözünmesiyle meydana gelir” denir. Plazmanın üç temel proteini <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Albumin, globulin ve fibrinojendir.”</span></span> 100 mililitre plazmada 4,5 gr albumin, 2,5 gr globulin ve 0,3 gr fibrinojen bulunur.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Albumin:</span></span> Proteinlerin en küçük moleküllü olanlarından biridir. Kanın osmotik basıncının dörtte üçünü albumin sağlar. Osmotik basınç sayesinde kan-plazma oranı korunur. Albumin karaciğerde yapılır. Karaciğer bozukluğu olanlarda “hipoalbuminemi” denilen plazma albumin seviyesi düşüklüğü ortaya çıkar.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Globulin:</span></span> Plazma globulinleri birçok değişik türdedir. Elektroforez metoduyla globulinler “alfa”, “beta” ve “gamma” parçalarına ayrılabilir. Alfa ve beta globulinler çeşitli proteinleri bağlayarak, çeşitli yerlere taşırlar. Gama globulinlerden ise hastalıklarda bağışıklık sağlayan savunma maddeleri yapılır.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Fibrinojen:</span></span> Kan pıhtılaşma mekanizmasının en son basamağını yapan proteindir. Fibrinojen molekülleri fibrin liflerine dönerek katılaşırlar ve pıhtılaşma hâsıl olur.<br />
Proteinlerden başka plazmada alınan gıdaların metabolizma ürünleri olan ürik asit, kreatinin, amino asitler gibi bir takım organik moleküller de bulunur. Diğer organik maddeler ise glikoz, yağlar ve kolesteroldür.<br />
Plazmanın başlıca inorganik bileşenleri elektrolitlerdir. Bunlar sodyum (Na+), klor (Cl-), kalsiyum (Ca++), fosfat (PO4)-3, sulfat (SO4)-2 ve mağnezyum (Mg++)dur.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Alyuvarlar:</span></span> Kırmızı kan hücreleri kanın hücre kısmının tamâmına yakınını meydana getirirler. Kanın her milimetre kübünde yaklaşık beş milyon alyuvar bulunur. Mikroskopta bakıldığında alyuvarlar, ortası çökük tavla pulu şeklinde görülür. Ortalama çapları 7,5 mikron olup, merkezdeki kalınlıkları bir mikrondur. (Bkz. Alyuvarlar)<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hemoglobin:</span></span> Her kırmızı kan hücresinde oksijen bağlama yeteneğindeki bir proteinli boya (pigment) olan hemoglobin bulunur. Oksijenle dolu olan hemoglobine “oksihemoglobin” denir. Bu, kana parlak kırmızı rengini verir. Dokulara oksijen getirdikten sonra bir miktar karbondioksiti alarak akciğerlere getirir. Buna da “karbaminohemoglobin” denir. (Bkz. Hemoglobin)<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Akyuvarlar:</span></span> Alyuvarlardan ayrı olarak tam hücre özelliği gösterirler. Bir çekirdekleri ve diğer hücre organelleri vardır. 10-20 mikron çaplarıyla da alyuvarlardan daha büyüktür. Hareketleri amipsi şekildedir. Bir milimetreküp kanda yaklaşık 7000 kadar akyuvar bulunur. Beyaz hücreler âilesinin en önemli fertleri “granülositler” (parçalı nüveliler), “lenfositler” ve “monositler”dir. Akyuvarların % 60-70’ini granülositler, % 30-45’ini lenfositler % 10’dan az kısmını da monositler teşkil eder. Granülositler de aralarında “nötrofil”, “bazofil” ve “eozinofil” olmak üzere üç çeşide ayrılırlar. Bunların büyük çoğunluğunu nötrofiller teşkil eder.<br />
Beyaz kan hücreleri iki yolla vücûdun infeksiyonlara karşı savunmasını üstlenirler. Granülositler ve monositler mikroorganizmayı yutarak (fagositozla) yok ederken lenfositler antikor meydana gelmesine sebeb olarak mikroorganizmaya karşı çalışırlar. Akyuvarların en büyükleri olan monositler de bakteri ve ölü hücre kırıntılarını yerler. Ömürleri çok kısadır. İnsanda 4 gündür.Mikrobik khastalıklarda sayıları artar. (Bkz. Akyuvar, Antikor, Bağışıklık)<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Trombositler:</span></span> Çapları sâdece 1-2 mikron olan kanın en küçük hücreleri olan trombositler, pıhtılaşmada önemli rol oynarlar. Kırmızı kemik iliğindeki dev hücrelerin (megakaryosit) parçalanmasıyla meydana gelen oval veya yuvarlak, renksiz ve çekirdeksiz parçacıklardır. Kan pulcukları olarak da bilinirler. Her milimetreküp kanda yaklaşık 150-400 bin trombosit bulunur. Kanda 9 gün sağ kalırlar. Yağ, protein ve karbonhidratlardan gayri bir takım enzimleri de vardır. Damar yaralanmalarında, damarın iç yüzüne yapışarak tıkarlar.Salgıladıkları trombokinaz enzimiyle pıhtılaşmada rol oynarlar.Pıhtı meydana geldiğinde katılaşarak yaranın ağzını büzerler ve kanamayı durdururlar. Trombositlerin pıhtılaşmadaki çok önemli görevlerinin dışında serotonin, adrenalin, noradrenalin ve histamin maddelerini taşıma vazîfeleri de vardır.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kan yapıcı organlar:</span></span> Kan yapan organlar olarak, kemik iliği, lenf nodülleri (bezeleri) ve dalak sayılabilir. Ana karnında karaciğer, dalak ve kemik iliği tarafından yapılan akyuvar yapımını doğumdan bir süre sonra tamâmiyle kemik iliği üstlenir. Dalak ve lenf bezleri “Lenfatik doku”nun en önemli kısımları olup lenfosit ve monositleri îmâl ederler. (Bkz. İlik)<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Lenfatik doku:</span></span> Bâdemcikler, timus, barsak mukozasında da bulunmasına rağmen, lenfatik dokunun iki büyük merkezi lenf bezleri ve dalaktır. Bu doku, lenfositleri meydana getiren lenfoblastlar ve monositleri yapan histiositlerden husûle gelmiştir. Blenfositlerinden meydana gelen “plazma hücreleri” antikor yapımında görev alırlar.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Pıhtılaşma:</span></span> Damar yaralanmalarında dışarı çıkan kanın, birtakım kimyâsal reaksiyonlar sonucu sıvı halden pelte koyuluğuna veya katı hâle geçmesine kanın pıhtılaşması denir.Pıhtılaşma sâyesinde kan kaybı önlenir.Pıhtılaşma mekanizması, çok kompleks olmakla berâber olayın son kademesini ve esâsını kanda çözünen plazma proteini <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">fibrinojen</span></span>’in çözünmeyen ipliksi yapıdaki <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Fibrin</span></span>’e dönüşmesi teşkil eder.<br />
Kan pıhtılaşması şöyle özetlenebilir:<br />
Herhangi bir darbe sonucu hasar gören doku, yırtılan kan damarlarının çeperleri ve kan pulcukları (trombositler) tarafından pıhtılaşma mekanizmasını başlatacak olan trombokinaz (tromboplastin) enzimi salgılanır.<br />
Karaciğer tarafından salgınan ve üretimi için K vitaminine ihtiyaç duyulan aktif olmayan plazma proteini <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">protrombin</span></span>, trombokinaz enzimi tarafından <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">trombin</span></span>’e çevrilir.<br />
                    Trombokinaz<br />
(Protrombin ¾¾¾¾¾¾¾¾¾&gt; Trombin).<br />
Trombin, kan pulcuklarını da yapışkan yapar. Böylece trombositler, yırtılan damarı tıkamak için damarın iç çeperine yapışmaya başlar.<br />
Trombin, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">kalsiyum tuzları</span></span>’nın varlığında bir enzim gibi görev yaparak karaciğerin bir salgısı olan plazma proteini <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">fibrinojen</span></span>’i, ince uzun iplikçikler şeklinde teşekkül eden <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">fibrin</span></span>’e dönüştürür<br />
                       Trombin<br />
(Fibrinojen ¾¾¾¾¾¾¾¾¾&gt; Fibrin).<br />
                       Ca tuzları<br />
Fibrin iplikçikleri, kırmızı kan hücrelerini, kan pulcuklarını ve proteinlerini bir ağ gibi sararak çökeltir. Yaranın içini dolduran bu çökeltiye <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">pıhtı </span></span>denir. Pıhtı, yavaşça büzülerek küçülür ve temiz sarı bir sıvı açığa bırakır. Bu sıvıya <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">serum</span></span> adı verilir.<br />
Pıhtı bir süre sonra kurur.Yara, fibroblast hücreleri ve deriye âit dış tabaka hücreleri tarafından onarılır:<br />
Damarların iç yüzeyleri kaygan olduğundan, kan buralara yapışıp pıhtılaşamaz. Ayrıca normal kan dolaşımı esnâsında çeşitli maddeler pıhtılaşmayı önler. Bunlardan biri karaciğer tarafından üretilen <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">heparin</span></span>’dir. Heparinin çokluğu, K vitamini eksikliği, karaciğer hastalıkları pıhtılaşmayı geciktirir. Bu gibi durumlarda, bedende nokta hâlinde kanamalar görülür. K vitamini, hava teması, sıcaklık, asitler, kalsiyum tuzlarının çokluğu da pıhtılaşmayı hızlandırır.<br />
Damarda yaralanma, kireç toplanması veya kolesterin birikmesi gibi hallerde kan damarın içinde pıhtılaşabilir. Damarda meydana gelen bu pıhtıya <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">emboli</span></span> (tıkaç) denir. Bu pıhtının kalbi besleyen ince damarları (karonerleri) tıkamasından <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">kalp enfarktüsü</span></span> ortaya çıkar. Çok tehlikeli olan bu hastalıkta kalp kasları beslenemediğinden zaman içinde bozulur. Bu gibi hastalar kalp yetmezliğinden ölebilir.Tıkanma akciğer veya böbreklerde olursa <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">akciğer</span></span> ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">böbrek enfarktüsü</span></span> adını alır.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hemofili</span></span> denen irsî bir hastalıkta kan pıhtılaşması olmaz veya pek yavaş olur. Bu tip hastalar, bir diş çekiminden veya sünnet olmaktan ileri gelen kanamaların durmaması yüzünden hayâtını kaybedebilirler. Bunlara kan vermek ve pıhtılaştırıcı ilâçlar şırınga etmek sûretiyle yardım edilmeye çalışılır. Bu hastalık daha çok erkeklerde görülür. (Bkz. Hemofili)<br />
KAN GRUPLARI<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Alm.</span></span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Blutgruppen (pl.),</span> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Fr.</span></span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Groupes sanguins (pl.)</span> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İng.</span></span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Blood groups.</span> Kırmızı kan hücrelerinin üzerlerinde bulunan ve diğer kanlarda “antijen” özelliği gösteren maddelere göre insan kanlarının gösterdiği farktan doğan sınıflar.<br />
Yirminci yüzyıldan önceki kan nakli denemeleri vahim ve düş kırıklığına sebeb olacak sonuçlar vermişti. 1900 yıllarında Karl Landsteiner kanın dört ana grupta olduğunu, bu grupların kişiden kişiye farklı bulunduğunu gösterdi. Bu gruplama ABO sistemi olarak bilinir. Landsteiner’in buluşu kan naklinde emniyetlilik yolunu açtı. 1940 yılında yine Landsteiner ve çalışma arkadaşı Amerikalı Patolog Alexander S.Wiener, kan gruplamada yeni bir sistem keşfettiler. Rhesus türü maymunlarda yapılan çalışmalarla ortaya çıkarılmasından dolayı bu sisteme<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> “Rh sistemi”</span></span> denildi.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ABO sistemi:</span></span> Bu sisteme göre her kişi dört kan grubundan birine girer. Gruplar A, B, AB ve 0’dır. Ayırma işi, kırmızı kan hücreleri ve plazmada bulunan özel proteinlere göredir. Plazmadaki proteinler “aglutininler”, alyuvarların üzerindekiler ise “aglutiojenler” olarak adlandırılırlar. A ve B diye adlandırılan iki cins aglutinojen, a (alfa) ve b (beta) olarak adlandırılan iki cins aglutinin vardır. A grubu bir kişi alyuvarlarında A aglutinojenini ve plazmasında b aglutinini taşır. Bu kişinin kanı B aglutinojeni ve a aglutinini taşıyan B grubu bir kişiye verilirse alcının kanındaki a aglutininleri verenin A aglutinojeniyle birleşir ve çöker. Bu çökme vücûdun her yanında olur ve hayatla bağdaşmaz. Verilen kan oldukça az miktardaysa ortaya çıkan az miktar çökelti, çeşitli damarları tıkayarak birçok organlarda hasar yapar.<br />
AB grubundaki kişiler A ve B aglutinojenlerine sâhiptirler. Ancak bunların plazmasında aglutinin bulunmaz. 0 grubunda ise hiç aglutinojen olmayıp a ve b aglutininleri vardır. Tabloda kan gruplarına göre aglutinojen ve aglutininler gösterilmiştir.<br />
<br />
[attachment=121733]<br />
<br />
 Tabloda görüldüğü gibi grupların adlandırılması aglutinojenlerine göre olmaktadır. Aglutinini olmayan AB grubuna “genel alıcı” grup, aglutinojeni olmayan 0 grubuna da “genel verici” grup isimleri verilmiştir. Tabloya bakarsak: Bir kan naklinde aynı harfli aglutinojen ve aglutinin karşılaşınca, çökelme (aglütine durumu) olacağı anlaşılır.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Rh sistemi:</span></span> Rhesus proteini veya diğer adıyla Rh faktörü, kırmızı kan hücreleri üzerinde bulunan bir özel proteindir. Rh faktörüne göre iki tür kan ayrılır, Rh (+) ve Rh (-); yâni Rh proteinine sâhip veya sâhib olmayan kanlar. Rh (+) kişiye Rh (-) kan verilmesi hiçbir reaksiyon ortaya çıkarmaz. Rh (-) kişiye Rh (+) kan verilince ilk nakilde bir olay ortaya çıkmaz. Ancak bu sırada alıcının kanının serumunda verilen kanın Rh faktörüne karşı ortaya çıkan Anti Rh antikorları teşekkül eder. Aynı durum Rh (+) baba ile Rh (-) anneden doğan Rh (+) çocukta da söz konusudur. Çünkü Rh negatif olan annenin serumunda çocuğun Rh (+) antijenine karşı anti Rh antikorlar meydana gelir. Bu antikorlar müteakip hamileliklerde annenin kanıyla fetüsa geçtiğinde doğum sırasında veya hemen sonra hemolitik anemi ve buna bağlı ölümle biten durumlar ortaya çıkar. İkinci Rh (+) kan vermede birinci nakilde vücûdun meydana getirdiği anti Rh antikorları verici kanıyla reaksiyona girer ve damar içinde çökelme ortaya çıkar. Âcil kan değişimi uygulanmazsa bu durum hayatla bağdaşmaz.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Çocuğun kan grubu ana-babasına benzemeyebilir:</span></span> Çocuğun kan grubu, baba veya anasınınkine benzer. Bâzan her ikisine de benzer veya her ikisine de benzemez. Eğer çocuğun kan grubu, ana-babasının kan grubundan başka türlü olmasaydı, yeryüzünde yalnız iki çeşit kan grubu bulunurdu. Çünkü bütün insanlar, bir erkekle bir kadından meydana gelmişlerdir.<br />
Âdem aleyhiselâmın kan grubu <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(A)</span></span>, hazret-i Havva vâlidemizin kan grubu <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(B)</span></span> ise; <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(A)</span></span> grubunda, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(B)</span></span> grubunda ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(AB)</span></span> grubunda çocukları olacağı gibi, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">0</span></span> (Sıfır) grubunda da çocukları olabilir. Çünkü <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">A</span></span> ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">B’</span></span>nin yarısı <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">0</span></span> (Sıfır) genini taşır. Hamilelik, lohusalık, narkoz, radyoterapi ve arsenikli ilâçlar bâzan kan grubunu değiştirir. Bir insanın kan grubu değişince anasının da, babasının da kan grubuna benzemeyebilir. Bu bakımdan aynı ana-babadan meydana gelen çocukların kan grupları iki çeşit değildir. Kan grupları sistemler şeklinde incelenmektedir. Meselâ ABO, Rh sistemi gibi başka kan grubu sistemleri de bilinmektedir. Daha başka bilinmeyenlerin de bulunduğu söylenmektedir. Her kan grubu sistemi, diğer sistemlerden müstakil olarak çalışmaktadır.Tıbbî tatbikatta, yâni hastalık ve tedâviyi ilgilendiren kan grubu uyuşmazlıklarında herkesin bildiği yukarıdaki <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ABO</span></span> ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Rh</span></span> sistemleri önemlidir.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ABO</span></span> sistemindeki kan gruplarından;<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1.</span></span> Sıfır (0) grubunda, kişiler 0 ve 0 genlerini taşır ve homozigottur (iki geni aynı).<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2</span></span>. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">A</span></span> grubundakinin genleri, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">A</span></span> ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">0’</span></span>dır (heterozigot, yâni iki geni farklı) veya <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">A</span></span> ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">A’</span></span>dır <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(homozigot).</span></span><br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3. B</span></span> grubundakilerin genleri, ya <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">B</span></span> ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">B’</span></span>dir (Homozigot) veya <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">B</span></span> ve 0’dır. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(heterozigot).</span></span><br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4. AB</span></span> grubundakinin genleri ise, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">A</span></span> ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">B’</span></span>dir. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(heterozigot)</span></span>.<br />
Mesela, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">A</span></span> grubundaki heterozigot bir erkeğin toplam spermlerinin yarısı <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">A</span></span>, yarısı da <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">0</span></span> genini taşır. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">B</span></span> grubundaki heterozigot bir dişinin yumurta sayısının yarısı <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">B</span></span>, yarısı da <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">0</span></span> genini taşır. Bu vasfa hâiz kimseler, evlendiklerinde aşağıdaki şemada görüldüğü gibi, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ABO</span></span> sisteminin dört grubunda da, yâni <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">A, B, AB, 0</span></span> gruplarında da çocukları olabilir.<br />
Bunu açıklayalım:<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1.</span></span> Birinin <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">A</span></span> genini taşıyan yumurta veya sperm, diğerinin <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">0</span></span> genini taşıyan üreme elemanı ile bir embriyon yaparsa bundan <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">A</span></span> grubunda çocuk olur.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2. B</span></span> geni <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">0</span></span> ile birleşince <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">B</span></span> grubunda,<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3. A</span></span> geni <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">B</span></span> geni ile birleşince <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">AB</span></span> grubunda,<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4. 0</span></span> geni <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">0</span></span> geni ile birleşince <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">0</span></span> grubunda çocuk veya çocuklar olur. Rh sisteminde de <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Rh (+) </span></span>olan bir kimse, heterozigot ise, yâni genlerinden biri <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(+),</span></span> diğeri <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(-)</span></span> ise, kan grubu <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Rh (-)</span></span> olan biri ile evlenince, çocukların kan grubu <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Rh (+)</span></span> da olabilir, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Rh (-)</span></span> de olabilir. Yukarıdaki sistemde genlerin <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">A, B</span></span> ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(+)</span></span> genleri, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">0</span></span> ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(-)</span></span> genlere karşı baskın (dominant) olup, onların özelliklerini örter.<br />
Diğer kan grubu sistemlerinde de durum böyledir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
Rehber Ansiklopedisi</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kan ve Kan Grupları</span></span><br />
<br />
KAN<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Alm.</span></span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Blut (n),</span> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Fr.</span></span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Sang (m),</span> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İng.</span></span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Blood. </span>İnsan ve hayvanlarda damarları dolduran, birçok önemli vazifesi olan sıvı. Kan hayat için elzem olup, vücûdun iş görmesinde çok önemli role sâhiptir.<br />
Kanın en önemli görevi akciğerlerden dokulara metabolik hâdiseler için gerekli oksijeni taşımaktır. Bâzı ufak ve basit yapılı canlılarda kanın yapısı deniz suyuna çok benzer. Bu canlıların vücut parçalarının gerek duyduğu oksijen bu sıvıda çözünmüş olarak taşınır. Daha karmaşık yapılı canlılarda dokuların oksijen ihtiyacı çok fazla olup, çözünmüş halde taşınan oksijen yeterli olamaz. Bunlarda “solunum pigmentleri” denilen renkli maddeler oksijeni bağlayarak dokulara taşırlar. Bu pigmentlerin (boya maddelerinin) kanda yaygın halde bulunmaları kanı kıvamlı ve akışkanlığı az bir hâle getireceğinden insan ve diğer memelilerde pigment taşıyıcı özel hücreler vardır.<br />
İnsanlarda kan, birçok canlı hücrenin bulunduğu karmaşık bir ortamdır. Her vücut kilosunda 70 mililitre kan bulunduğu kabul edilir. Bu hesaba göre 70 kg’lık normal bir erişkinde yaklaşık 5000 ml (5 litre) kan bulunur.<br />
Kan, kalbin pompa vazifesi yaptığı bir kapalı sistemde dolaşır. Bu sistem kalp ile dokular arasında ve kalp ile akciğer arasında olmak üzere iki bölümdür. Bunlardan birincisine “büyük dolaşım sistemi”, ikincisine de “küçük dolaşım sistemi” denilir. Toplardamarlardan gelen kan kalbin sağ kulakçığına dökülür. Buradan sağ karıncığa geçen kan, kalbin kasılmasıyla akciğere yollanır. Akciğerde temizlenen kan, kalbin sol kulakçığına gelir, buradan da karıncığa geçtikten sonra vücuda pompalanır. Kan kılcal damarlardan geçerken oksijenini bırakır ve karbondioksit alır.<br />
Dokuların oksijen ihtiyacını karşılamak ve artıkları almaktan başka kanın birçok önemli görevi daha vardır. Besin maddelerini taşır. Vitaminler, enzimler ve hormonların gitmeleri gereken yerlere ulaşmalarını sağlar. Kan aynı zamanda, enfeksiyonlara karşı vücûdun savunmasında önemli bir role sâhiptir. Bir iltihabî olaya karşı savaşırken, bir takım kan hücereleri direkt mikrobu tahribe çalışır, diğer bâzıları antikor yaparak mikrobu tesirsizleştirir.<br />
Kanın bir diğer önemli vazifesi de, iç dengeyi sağlamaktır. “Hemeostazis” adı verilen bu dengedeki en ufak değişiklik vücut için tehlikeli durumlar ortaya çıkarır. Vücut sıcaklığını ayarlamada önemli rol oynayan kan, metabolizması hızlı organlardan aldığı ısıyı, yüzeydeki damarlardan geçerken verir. Ayrıca kan ihtiva ettiği maddelerle vücudun sıvı-elektrolit dengesini de sağlar.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İnsan Kanının Bileşimi</span></span><br />
Bir sıvı topluluğu gibi göründüğü halde, kan aynı zamanda bir vücut dokusudur. Bu vücut dokusunun ara maddesini diğer dokulardan farklı olarak bir sıvı meydana getirir. Bu sıvıya “plazma” denir. Plazma kanın % 55’ini teşkil eder. Kalan kısmı ise “alyuvarlar”, “akyuvarlar” ve pıhtılaşmada rol oynayan “trombosit”lerden meydana gelmiştir.<br />
Kan hücreleri kolaylıkla plazmadan ayrılabilir. Santrifüj denilen cihazlarla yüksek süratle döndürme sağlanarak, kan hücreleri dibe çöktürülüp, plazmadan ayrılır. Kanın vizkozitesi (kıvamı) sudan 5-8 defa daha fazladır.<br />
Her gün kanın belli kısmı yenilenir. Yaklaşık % 1 kadar kırmızı kan hücresi ölürken, yerlerine aynı miktar genç hücre kemik iliğinden kana verilir. Plazma miktarı da en ufak bir değişiklikte hemen dengelenir. Bir kan kaybı durumunda vücut denge mekanizmaları ile hemen hacmi sabit tutmaya çalışır. Önce dokulardan kana sıvı geçişi olur. Daha sonra hızla genç alyuvarlar kana verilmeye başlanır. Büyük miktarlarda kanın kaybedildiği durumlarda şok ortaya çıkar. Kaybolan kan yerine konmazsa şok durumu atlatılamaz.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Plazma:</span></span> Kan plazması, % 91 su, % 8 organik maddeler ve % 1 inorganik maddelerden müteşekkildir. Organik bileşenlerin tamamına yakını, proteindir ve plazma için “proteinlerin suda çözünmesiyle meydana gelir” denir. Plazmanın üç temel proteini <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Albumin, globulin ve fibrinojendir.”</span></span> 100 mililitre plazmada 4,5 gr albumin, 2,5 gr globulin ve 0,3 gr fibrinojen bulunur.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Albumin:</span></span> Proteinlerin en küçük moleküllü olanlarından biridir. Kanın osmotik basıncının dörtte üçünü albumin sağlar. Osmotik basınç sayesinde kan-plazma oranı korunur. Albumin karaciğerde yapılır. Karaciğer bozukluğu olanlarda “hipoalbuminemi” denilen plazma albumin seviyesi düşüklüğü ortaya çıkar.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Globulin:</span></span> Plazma globulinleri birçok değişik türdedir. Elektroforez metoduyla globulinler “alfa”, “beta” ve “gamma” parçalarına ayrılabilir. Alfa ve beta globulinler çeşitli proteinleri bağlayarak, çeşitli yerlere taşırlar. Gama globulinlerden ise hastalıklarda bağışıklık sağlayan savunma maddeleri yapılır.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Fibrinojen:</span></span> Kan pıhtılaşma mekanizmasının en son basamağını yapan proteindir. Fibrinojen molekülleri fibrin liflerine dönerek katılaşırlar ve pıhtılaşma hâsıl olur.<br />
Proteinlerden başka plazmada alınan gıdaların metabolizma ürünleri olan ürik asit, kreatinin, amino asitler gibi bir takım organik moleküller de bulunur. Diğer organik maddeler ise glikoz, yağlar ve kolesteroldür.<br />
Plazmanın başlıca inorganik bileşenleri elektrolitlerdir. Bunlar sodyum (Na+), klor (Cl-), kalsiyum (Ca++), fosfat (PO4)-3, sulfat (SO4)-2 ve mağnezyum (Mg++)dur.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Alyuvarlar:</span></span> Kırmızı kan hücreleri kanın hücre kısmının tamâmına yakınını meydana getirirler. Kanın her milimetre kübünde yaklaşık beş milyon alyuvar bulunur. Mikroskopta bakıldığında alyuvarlar, ortası çökük tavla pulu şeklinde görülür. Ortalama çapları 7,5 mikron olup, merkezdeki kalınlıkları bir mikrondur. (Bkz. Alyuvarlar)<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hemoglobin:</span></span> Her kırmızı kan hücresinde oksijen bağlama yeteneğindeki bir proteinli boya (pigment) olan hemoglobin bulunur. Oksijenle dolu olan hemoglobine “oksihemoglobin” denir. Bu, kana parlak kırmızı rengini verir. Dokulara oksijen getirdikten sonra bir miktar karbondioksiti alarak akciğerlere getirir. Buna da “karbaminohemoglobin” denir. (Bkz. Hemoglobin)<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Akyuvarlar:</span></span> Alyuvarlardan ayrı olarak tam hücre özelliği gösterirler. Bir çekirdekleri ve diğer hücre organelleri vardır. 10-20 mikron çaplarıyla da alyuvarlardan daha büyüktür. Hareketleri amipsi şekildedir. Bir milimetreküp kanda yaklaşık 7000 kadar akyuvar bulunur. Beyaz hücreler âilesinin en önemli fertleri “granülositler” (parçalı nüveliler), “lenfositler” ve “monositler”dir. Akyuvarların % 60-70’ini granülositler, % 30-45’ini lenfositler % 10’dan az kısmını da monositler teşkil eder. Granülositler de aralarında “nötrofil”, “bazofil” ve “eozinofil” olmak üzere üç çeşide ayrılırlar. Bunların büyük çoğunluğunu nötrofiller teşkil eder.<br />
Beyaz kan hücreleri iki yolla vücûdun infeksiyonlara karşı savunmasını üstlenirler. Granülositler ve monositler mikroorganizmayı yutarak (fagositozla) yok ederken lenfositler antikor meydana gelmesine sebeb olarak mikroorganizmaya karşı çalışırlar. Akyuvarların en büyükleri olan monositler de bakteri ve ölü hücre kırıntılarını yerler. Ömürleri çok kısadır. İnsanda 4 gündür.Mikrobik khastalıklarda sayıları artar. (Bkz. Akyuvar, Antikor, Bağışıklık)<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Trombositler:</span></span> Çapları sâdece 1-2 mikron olan kanın en küçük hücreleri olan trombositler, pıhtılaşmada önemli rol oynarlar. Kırmızı kemik iliğindeki dev hücrelerin (megakaryosit) parçalanmasıyla meydana gelen oval veya yuvarlak, renksiz ve çekirdeksiz parçacıklardır. Kan pulcukları olarak da bilinirler. Her milimetreküp kanda yaklaşık 150-400 bin trombosit bulunur. Kanda 9 gün sağ kalırlar. Yağ, protein ve karbonhidratlardan gayri bir takım enzimleri de vardır. Damar yaralanmalarında, damarın iç yüzüne yapışarak tıkarlar.Salgıladıkları trombokinaz enzimiyle pıhtılaşmada rol oynarlar.Pıhtı meydana geldiğinde katılaşarak yaranın ağzını büzerler ve kanamayı durdururlar. Trombositlerin pıhtılaşmadaki çok önemli görevlerinin dışında serotonin, adrenalin, noradrenalin ve histamin maddelerini taşıma vazîfeleri de vardır.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kan yapıcı organlar:</span></span> Kan yapan organlar olarak, kemik iliği, lenf nodülleri (bezeleri) ve dalak sayılabilir. Ana karnında karaciğer, dalak ve kemik iliği tarafından yapılan akyuvar yapımını doğumdan bir süre sonra tamâmiyle kemik iliği üstlenir. Dalak ve lenf bezleri “Lenfatik doku”nun en önemli kısımları olup lenfosit ve monositleri îmâl ederler. (Bkz. İlik)<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Lenfatik doku:</span></span> Bâdemcikler, timus, barsak mukozasında da bulunmasına rağmen, lenfatik dokunun iki büyük merkezi lenf bezleri ve dalaktır. Bu doku, lenfositleri meydana getiren lenfoblastlar ve monositleri yapan histiositlerden husûle gelmiştir. Blenfositlerinden meydana gelen “plazma hücreleri” antikor yapımında görev alırlar.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Pıhtılaşma:</span></span> Damar yaralanmalarında dışarı çıkan kanın, birtakım kimyâsal reaksiyonlar sonucu sıvı halden pelte koyuluğuna veya katı hâle geçmesine kanın pıhtılaşması denir.Pıhtılaşma sâyesinde kan kaybı önlenir.Pıhtılaşma mekanizması, çok kompleks olmakla berâber olayın son kademesini ve esâsını kanda çözünen plazma proteini <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">fibrinojen</span></span>’in çözünmeyen ipliksi yapıdaki <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Fibrin</span></span>’e dönüşmesi teşkil eder.<br />
Kan pıhtılaşması şöyle özetlenebilir:<br />
Herhangi bir darbe sonucu hasar gören doku, yırtılan kan damarlarının çeperleri ve kan pulcukları (trombositler) tarafından pıhtılaşma mekanizmasını başlatacak olan trombokinaz (tromboplastin) enzimi salgılanır.<br />
Karaciğer tarafından salgınan ve üretimi için K vitaminine ihtiyaç duyulan aktif olmayan plazma proteini <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">protrombin</span></span>, trombokinaz enzimi tarafından <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">trombin</span></span>’e çevrilir.<br />
                    Trombokinaz<br />
(Protrombin ¾¾¾¾¾¾¾¾¾&gt; Trombin).<br />
Trombin, kan pulcuklarını da yapışkan yapar. Böylece trombositler, yırtılan damarı tıkamak için damarın iç çeperine yapışmaya başlar.<br />
Trombin, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">kalsiyum tuzları</span></span>’nın varlığında bir enzim gibi görev yaparak karaciğerin bir salgısı olan plazma proteini <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">fibrinojen</span></span>’i, ince uzun iplikçikler şeklinde teşekkül eden <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">fibrin</span></span>’e dönüştürür<br />
                       Trombin<br />
(Fibrinojen ¾¾¾¾¾¾¾¾¾&gt; Fibrin).<br />
                       Ca tuzları<br />
Fibrin iplikçikleri, kırmızı kan hücrelerini, kan pulcuklarını ve proteinlerini bir ağ gibi sararak çökeltir. Yaranın içini dolduran bu çökeltiye <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">pıhtı </span></span>denir. Pıhtı, yavaşça büzülerek küçülür ve temiz sarı bir sıvı açığa bırakır. Bu sıvıya <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">serum</span></span> adı verilir.<br />
Pıhtı bir süre sonra kurur.Yara, fibroblast hücreleri ve deriye âit dış tabaka hücreleri tarafından onarılır:<br />
Damarların iç yüzeyleri kaygan olduğundan, kan buralara yapışıp pıhtılaşamaz. Ayrıca normal kan dolaşımı esnâsında çeşitli maddeler pıhtılaşmayı önler. Bunlardan biri karaciğer tarafından üretilen <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">heparin</span></span>’dir. Heparinin çokluğu, K vitamini eksikliği, karaciğer hastalıkları pıhtılaşmayı geciktirir. Bu gibi durumlarda, bedende nokta hâlinde kanamalar görülür. K vitamini, hava teması, sıcaklık, asitler, kalsiyum tuzlarının çokluğu da pıhtılaşmayı hızlandırır.<br />
Damarda yaralanma, kireç toplanması veya kolesterin birikmesi gibi hallerde kan damarın içinde pıhtılaşabilir. Damarda meydana gelen bu pıhtıya <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">emboli</span></span> (tıkaç) denir. Bu pıhtının kalbi besleyen ince damarları (karonerleri) tıkamasından <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">kalp enfarktüsü</span></span> ortaya çıkar. Çok tehlikeli olan bu hastalıkta kalp kasları beslenemediğinden zaman içinde bozulur. Bu gibi hastalar kalp yetmezliğinden ölebilir.Tıkanma akciğer veya böbreklerde olursa <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">akciğer</span></span> ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">böbrek enfarktüsü</span></span> adını alır.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hemofili</span></span> denen irsî bir hastalıkta kan pıhtılaşması olmaz veya pek yavaş olur. Bu tip hastalar, bir diş çekiminden veya sünnet olmaktan ileri gelen kanamaların durmaması yüzünden hayâtını kaybedebilirler. Bunlara kan vermek ve pıhtılaştırıcı ilâçlar şırınga etmek sûretiyle yardım edilmeye çalışılır. Bu hastalık daha çok erkeklerde görülür. (Bkz. Hemofili)<br />
KAN GRUPLARI<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Alm.</span></span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Blutgruppen (pl.),</span> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Fr.</span></span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Groupes sanguins (pl.)</span> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İng.</span></span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Blood groups.</span> Kırmızı kan hücrelerinin üzerlerinde bulunan ve diğer kanlarda “antijen” özelliği gösteren maddelere göre insan kanlarının gösterdiği farktan doğan sınıflar.<br />
Yirminci yüzyıldan önceki kan nakli denemeleri vahim ve düş kırıklığına sebeb olacak sonuçlar vermişti. 1900 yıllarında Karl Landsteiner kanın dört ana grupta olduğunu, bu grupların kişiden kişiye farklı bulunduğunu gösterdi. Bu gruplama ABO sistemi olarak bilinir. Landsteiner’in buluşu kan naklinde emniyetlilik yolunu açtı. 1940 yılında yine Landsteiner ve çalışma arkadaşı Amerikalı Patolog Alexander S.Wiener, kan gruplamada yeni bir sistem keşfettiler. Rhesus türü maymunlarda yapılan çalışmalarla ortaya çıkarılmasından dolayı bu sisteme<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> “Rh sistemi”</span></span> denildi.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ABO sistemi:</span></span> Bu sisteme göre her kişi dört kan grubundan birine girer. Gruplar A, B, AB ve 0’dır. Ayırma işi, kırmızı kan hücreleri ve plazmada bulunan özel proteinlere göredir. Plazmadaki proteinler “aglutininler”, alyuvarların üzerindekiler ise “aglutiojenler” olarak adlandırılırlar. A ve B diye adlandırılan iki cins aglutinojen, a (alfa) ve b (beta) olarak adlandırılan iki cins aglutinin vardır. A grubu bir kişi alyuvarlarında A aglutinojenini ve plazmasında b aglutinini taşır. Bu kişinin kanı B aglutinojeni ve a aglutinini taşıyan B grubu bir kişiye verilirse alcının kanındaki a aglutininleri verenin A aglutinojeniyle birleşir ve çöker. Bu çökme vücûdun her yanında olur ve hayatla bağdaşmaz. Verilen kan oldukça az miktardaysa ortaya çıkan az miktar çökelti, çeşitli damarları tıkayarak birçok organlarda hasar yapar.<br />
AB grubundaki kişiler A ve B aglutinojenlerine sâhiptirler. Ancak bunların plazmasında aglutinin bulunmaz. 0 grubunda ise hiç aglutinojen olmayıp a ve b aglutininleri vardır. Tabloda kan gruplarına göre aglutinojen ve aglutininler gösterilmiştir.<br />
<br />
[attachment=121733]<br />
<br />
 Tabloda görüldüğü gibi grupların adlandırılması aglutinojenlerine göre olmaktadır. Aglutinini olmayan AB grubuna “genel alıcı” grup, aglutinojeni olmayan 0 grubuna da “genel verici” grup isimleri verilmiştir. Tabloya bakarsak: Bir kan naklinde aynı harfli aglutinojen ve aglutinin karşılaşınca, çökelme (aglütine durumu) olacağı anlaşılır.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Rh sistemi:</span></span> Rhesus proteini veya diğer adıyla Rh faktörü, kırmızı kan hücreleri üzerinde bulunan bir özel proteindir. Rh faktörüne göre iki tür kan ayrılır, Rh (+) ve Rh (-); yâni Rh proteinine sâhip veya sâhib olmayan kanlar. Rh (+) kişiye Rh (-) kan verilmesi hiçbir reaksiyon ortaya çıkarmaz. Rh (-) kişiye Rh (+) kan verilince ilk nakilde bir olay ortaya çıkmaz. Ancak bu sırada alıcının kanının serumunda verilen kanın Rh faktörüne karşı ortaya çıkan Anti Rh antikorları teşekkül eder. Aynı durum Rh (+) baba ile Rh (-) anneden doğan Rh (+) çocukta da söz konusudur. Çünkü Rh negatif olan annenin serumunda çocuğun Rh (+) antijenine karşı anti Rh antikorlar meydana gelir. Bu antikorlar müteakip hamileliklerde annenin kanıyla fetüsa geçtiğinde doğum sırasında veya hemen sonra hemolitik anemi ve buna bağlı ölümle biten durumlar ortaya çıkar. İkinci Rh (+) kan vermede birinci nakilde vücûdun meydana getirdiği anti Rh antikorları verici kanıyla reaksiyona girer ve damar içinde çökelme ortaya çıkar. Âcil kan değişimi uygulanmazsa bu durum hayatla bağdaşmaz.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Çocuğun kan grubu ana-babasına benzemeyebilir:</span></span> Çocuğun kan grubu, baba veya anasınınkine benzer. Bâzan her ikisine de benzer veya her ikisine de benzemez. Eğer çocuğun kan grubu, ana-babasının kan grubundan başka türlü olmasaydı, yeryüzünde yalnız iki çeşit kan grubu bulunurdu. Çünkü bütün insanlar, bir erkekle bir kadından meydana gelmişlerdir.<br />
Âdem aleyhiselâmın kan grubu <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(A)</span></span>, hazret-i Havva vâlidemizin kan grubu <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(B)</span></span> ise; <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(A)</span></span> grubunda, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(B)</span></span> grubunda ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(AB)</span></span> grubunda çocukları olacağı gibi, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">0</span></span> (Sıfır) grubunda da çocukları olabilir. Çünkü <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">A</span></span> ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">B’</span></span>nin yarısı <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">0</span></span> (Sıfır) genini taşır. Hamilelik, lohusalık, narkoz, radyoterapi ve arsenikli ilâçlar bâzan kan grubunu değiştirir. Bir insanın kan grubu değişince anasının da, babasının da kan grubuna benzemeyebilir. Bu bakımdan aynı ana-babadan meydana gelen çocukların kan grupları iki çeşit değildir. Kan grupları sistemler şeklinde incelenmektedir. Meselâ ABO, Rh sistemi gibi başka kan grubu sistemleri de bilinmektedir. Daha başka bilinmeyenlerin de bulunduğu söylenmektedir. Her kan grubu sistemi, diğer sistemlerden müstakil olarak çalışmaktadır.Tıbbî tatbikatta, yâni hastalık ve tedâviyi ilgilendiren kan grubu uyuşmazlıklarında herkesin bildiği yukarıdaki <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ABO</span></span> ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Rh</span></span> sistemleri önemlidir.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ABO</span></span> sistemindeki kan gruplarından;<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1.</span></span> Sıfır (0) grubunda, kişiler 0 ve 0 genlerini taşır ve homozigottur (iki geni aynı).<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2</span></span>. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">A</span></span> grubundakinin genleri, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">A</span></span> ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">0’</span></span>dır (heterozigot, yâni iki geni farklı) veya <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">A</span></span> ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">A’</span></span>dır <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(homozigot).</span></span><br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3. B</span></span> grubundakilerin genleri, ya <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">B</span></span> ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">B’</span></span>dir (Homozigot) veya <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">B</span></span> ve 0’dır. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(heterozigot).</span></span><br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4. AB</span></span> grubundakinin genleri ise, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">A</span></span> ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">B’</span></span>dir. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(heterozigot)</span></span>.<br />
Mesela, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">A</span></span> grubundaki heterozigot bir erkeğin toplam spermlerinin yarısı <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">A</span></span>, yarısı da <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">0</span></span> genini taşır. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">B</span></span> grubundaki heterozigot bir dişinin yumurta sayısının yarısı <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">B</span></span>, yarısı da <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">0</span></span> genini taşır. Bu vasfa hâiz kimseler, evlendiklerinde aşağıdaki şemada görüldüğü gibi, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ABO</span></span> sisteminin dört grubunda da, yâni <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">A, B, AB, 0</span></span> gruplarında da çocukları olabilir.<br />
Bunu açıklayalım:<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1.</span></span> Birinin <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">A</span></span> genini taşıyan yumurta veya sperm, diğerinin <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">0</span></span> genini taşıyan üreme elemanı ile bir embriyon yaparsa bundan <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">A</span></span> grubunda çocuk olur.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2. B</span></span> geni <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">0</span></span> ile birleşince <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">B</span></span> grubunda,<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3. A</span></span> geni <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">B</span></span> geni ile birleşince <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">AB</span></span> grubunda,<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4. 0</span></span> geni <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">0</span></span> geni ile birleşince <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">0</span></span> grubunda çocuk veya çocuklar olur. Rh sisteminde de <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Rh (+) </span></span>olan bir kimse, heterozigot ise, yâni genlerinden biri <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(+),</span></span> diğeri <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(-)</span></span> ise, kan grubu <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Rh (-)</span></span> olan biri ile evlenince, çocukların kan grubu <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Rh (+)</span></span> da olabilir, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Rh (-)</span></span> de olabilir. Yukarıdaki sistemde genlerin <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">A, B</span></span> ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(+)</span></span> genleri, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">0</span></span> ve <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(-)</span></span> genlere karşı baskın (dominant) olup, onların özelliklerini örter.<br />
Diğer kan grubu sistemlerinde de durum böyledir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
Rehber Ansiklopedisi</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Antikor Hakkında Bilgiler]]></title>
			<link>https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=25816</link>
			<pubDate>Fri, 02 Feb 2024 16:53:31 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://forum.bizdeblog.com/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=25816</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Antikor Hakkında Bilgiler</span></span><br />
<br />
Alm. Antikörper, Fr. Anticorps, İng. Antibody. Vücuda giren herhangi bir yabancı maddeye karşı vücudun meydana getirdiği savunma maddeleri. Mikrop, toksin (mikropların salgıladığı zehirler) veya herhangi bir yabancı madde vücuda girdiğinde, vücut otomatik olarak bu maddeleri yok etmek için koruyucu maddeler imal eder. İşte bunlara “Antikor” denir. Vücut için yabancı olan ve antikor yapımına sebeb olan maddelere de “Antijen” denir.<br />
<br />
Antikorla olan savunma, akyuvar hücrelerinin yaptığı hücresel savunmaya benzemez. Her antikor “spesifik”tir; yani, belli mikrop, toksin veya maddeye karşı özel olarak imal edilir ve ona etkilidir. Antikorların bir kısmı mikrobu çökeltir, bazıları birbirine yapıştırarak etkisizleştirir, bir kısmı ise eritir. Toksinlere yapılan antikorlara ise “antitoksin” denir. Antikorları esas olarak “Plazma hücreleri” denilen bir çeşit akyuvar grubu imal eder.<br />
<br />
Vücuda aşı yolu ile zayıflatılmış veya öldürülmüş mikrop verilirse, vücut bu mikropların maddelerine karşı antikor yaparak o mikrobun hastalandırıcı olanına karşı da mukavemet  kazanmış olur. Bu duruma "bağışıklık" denir. Bağışıklığı sağlayan, antikorlardır.<br />
<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Antikor Hakkında Bilgiler</span></span><br />
<br />
Alm. Antikörper, Fr. Anticorps, İng. Antibody. Vücuda giren herhangi bir yabancı maddeye karşı vücudun meydana getirdiği savunma maddeleri. Mikrop, toksin (mikropların salgıladığı zehirler) veya herhangi bir yabancı madde vücuda girdiğinde, vücut otomatik olarak bu maddeleri yok etmek için koruyucu maddeler imal eder. İşte bunlara “Antikor” denir. Vücut için yabancı olan ve antikor yapımına sebeb olan maddelere de “Antijen” denir.<br />
<br />
Antikorla olan savunma, akyuvar hücrelerinin yaptığı hücresel savunmaya benzemez. Her antikor “spesifik”tir; yani, belli mikrop, toksin veya maddeye karşı özel olarak imal edilir ve ona etkilidir. Antikorların bir kısmı mikrobu çökeltir, bazıları birbirine yapıştırarak etkisizleştirir, bir kısmı ise eritir. Toksinlere yapılan antikorlara ise “antitoksin” denir. Antikorları esas olarak “Plazma hücreleri” denilen bir çeşit akyuvar grubu imal eder.<br />
<br />
Vücuda aşı yolu ile zayıflatılmış veya öldürülmüş mikrop verilirse, vücut bu mikropların maddelerine karşı antikor yaparak o mikrobun hastalandırıcı olanına karşı da mukavemet  kazanmış olur. Bu duruma "bağışıklık" denir. Bağışıklığı sağlayan, antikorlardır.<br />
<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[DNA HAKKINDA]]></title>
			<link>https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=25388</link>
			<pubDate>Mon, 08 Jan 2024 19:10:32 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://forum.bizdeblog.com/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=25388</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DNA HAKKINDA</span></span><br />
<br />
Alm. Deutscher Normenausschuss, Fr. Acide desoxyribonucleique, İng. Desoxyribonucleic asid. Kalıtımda rol oynayan organik bir molekül. Bir nükleik asit çeşidi. “Deoksiribo nükleik asit” adını alır. Kısaca “DNA” olarak gösterilir. Canlılarda yönetici bir moleküldür. Hücrenin protein ve enzim sentezinde rol oynar. Ayrıca yeni bir hücre meydana getirecek gerekli elemanları taşıdığından hücre bölünmesinin esasını teşkil eder. <br />
<br />
İlk defâ A.F.Mıescwer adlı bir araştırıcı 19. yüzyılın sonlarında hücre çekirdeğini incelerken bu maddeleri fark etmiştir. <br />
<br />
Ökaryotik hücrelerde DNA başlıca çekirdekte bulunmakla berâber az olarak mitokondri ve kloroplastlarda da vardır. Hücre çekirdeğinde bulunan kromatin, DNA ve buna bağlı proteinlerden yapılmıştır. <br />
<br />
1953 senesinde Watson ve Crick adlı araştırıcılar hazırladıkları modeller üzerine DNA yapısını açıklamaya çalışmışlardır. Buna göre; DNA teorik olarak sonsuz uzunlukta ve birbirine sarmal olarak dolanmış yanyana iki molekül zinciridir. Bu, hayâlî bir eksene sarılı bir ip merdivenine benzetilebilir. Merdivenin kenarları bir şeker molekülü (deoksiriboz) ile fosforlu bir molekülden meydana gelir. Merdiven basamaklarının arasında gevşek hidrojen bağlarıyla birbirini çeken pürin ve pirimidin denilen azotlu bazlar bulunur. Bu basamaklar merdivenin kenarındaki şeker moleküllerine bağlıdır. <br />
<br />
DNA’daki azotlu bazlar iki gruptur: Pürin bazları adenin ve guanin; pirimidin bazları ise sitozin ve timindir. Bunların molekül durumları şöyledir ki, bir adenin ancak bir timinle ve bir sitozin ancak bir guaninle birleşebilir. Bunlar pratikte baş harfleri ile gösterilir. Bu duruma göre her kademede ancak 4 çift baz bulunabilir. A-T, T-A, G-S, S-G. Her DNA molekülünde; adenin (A) molekül sayısı, timin (T) molekül sayısına eşittir ve ancak birbirleriyle karşılıklı bağ yapabilirler. Birbiriyle oranları 1’dir (A/T=1). Aynı durumlar guanin (G) ile sitozin (S) arasında da mevcuttur (G/S=1). Ancak (G+S)/(A+T) oranı 1’e eşit değildir. Bu oran bütün DNA’larda farklı olabilmektedir. Adeninle timin arasında çift hidrojen bağı (A = = = T) bulunur. Sitozinle guanin arasında ise üç hidrojen bağı (S    G) mevcuttur. Bir baz çifti, yapısı îtibâriyle yakınındaki baz çiftlerini etkilemez. Bu azotlu baz-şeker-fosfat topluluğuna “nükleotit” denir. DNA, bir nükleik asit olup, temel birimi “nükleotit”tir. DNA’nın bütün nükleotitlerinde şeker ve fosfor grupları aynıdır. Nükleotitlerin farklılığı taşıdıkları bazlardan kaynaklanır. Nükleotitler taşıdıkları azotlu bazlara göre adlandırılırlar: Adenin nükleotit, guanin nükleotit, timin nükleotit, sitozin nükleotit. <br />
<br />
Bu DNA molekülünü yapan nükleotitlerin belirli bir sıra ve düzenle dizilmeleriyle molekül boyunca gen blokları meydana gelir. Sâdece şeker ve bazdan oluşan birleşime ise nükleosit denir. DNA molekülündeki sarmallık sağa doğrudur, her on çift nükleotitte tam bir tur tamamlanır. <br />
<br />
DNA genetik bilgi deposudur. Mikroskopla bile görülemeyen bu sayılamayacak kadar bilgiler, gâyet muntazam olarak yerleştirilmiştir. İnsan vücudunun plânını içinde taşıyan bu muhteşem yapı kendisini inceleyen ilim adamlarını hayretler içinde bırakmakta ve DNA’dan bahseden ilmî eserlerin pek çoğunda bunu yaratanın azâmet ve büyüklüğü dile getirilmektedir. <br />
<br />
DNA’nın iki görevi vardır: Birincisi hücre bölünmesinin hazırlıkları sırasında kendi kopyasını yapmasıdır. Kromozomların ikiye bölünmesi sırasında DNA molekülü kendisinin bir kopyasını yapar, buna replikasyon veya duplikasyon denir. Bu olay yavru kromozomda aynı kısımların bulunabilmesi için gereklidir. DNA’nın kendini eşlemesi esnâsında, iki sarmal ipliği bir arada tutan hidrojen bağları âdetâ bir fermuar gibi açılır. Açıkta kalan pürin ve pirimidin nükleotitlerin uçları, hücrede önceden sentezlenmiş nükleotitlerle tamamlanır. Böylece birbirinin aynı olan iki DNA meydana gelmiş olur. Hücre bölünmesinde her biri bir hücreye gider. İkinci görevi, kendinde toplanmış olan bilgiyi RNA’ya (Ribonükleik asit) vermesidir. Bu işleme transkripsiyon denir. Transkripsiyonun esâsı DNA kalıbı üzerinden RNA’nın direkt olarak sentezlenmesidir. Böylece DNA’daki bilgi RNA’ya aktarılmış olur. RNA’daki toplanan bilgi ribozomlarda tercüme edilerek protein, enzim gibi maddelerin sentezinde kullanılır. <br />
<br />
Kromozomlarda bulunan genler DNA yapısındadır. Her canlı bireyin ve neslinin hayat plânı hücre hâfızasını meydana getirir. DNA molekülleri şifrelerle kodlanmıştır. DNA’nın yapısına giren bazların (A,T,G,S) her biri şifre sembolü olarak kullanılır. Hayâtın dili bu dört harfli alfabeyle DNA moleküllerinde yazılmaktadır. DNA’nın ipliklerinde ard arda gelen üç nükleotit bazı bir mânâ (şifre) ifâde eder. Dört farklı nükleotitle arka arkaya 64 şifre kodlanabilir (AAA, AAS, AAG, AGS, vb.). Şifrelerin DNA’daki sıralanışlarının değişmesiyle ise binlerce mânâ ifâde edilebilir. <br />
<br />
DNA’lar, kendilerinin kopyalarını yaparak, üreme hücreleriyle hayat şifrelerini nesilden nesile iletirler. Canlıların vücut yapılarının ve karakterlerinin (mâvi gözlülük, kıvırcık saçlılık, çekik gözlülük vs.) cansız bir molekülde şifrelenmesi ve bu molekülün otomatik olarak kendisinin kopyasını yapabilmesi, daha açık bir ifâdeyle hayat sırrını kendinde kapsaması özelliğine fen adamları hayretle bakmakta ve bunların ancak ilâhî bir kudretle mümkün olabileceğini ifâde etmektedirler. <br />
<br />
Bâzı sebeplerden dolayı DNA’daki genlerde yapı değişiklikleri görülebilmektedir. Bu değişmeler yavru hücrelere de aynen geçer. Bu durum bâzan kansere sebeb olabilmektedir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak</span></span><br />
<br />
Rehber Ansiklopedisi</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DNA HAKKINDA</span></span><br />
<br />
Alm. Deutscher Normenausschuss, Fr. Acide desoxyribonucleique, İng. Desoxyribonucleic asid. Kalıtımda rol oynayan organik bir molekül. Bir nükleik asit çeşidi. “Deoksiribo nükleik asit” adını alır. Kısaca “DNA” olarak gösterilir. Canlılarda yönetici bir moleküldür. Hücrenin protein ve enzim sentezinde rol oynar. Ayrıca yeni bir hücre meydana getirecek gerekli elemanları taşıdığından hücre bölünmesinin esasını teşkil eder. <br />
<br />
İlk defâ A.F.Mıescwer adlı bir araştırıcı 19. yüzyılın sonlarında hücre çekirdeğini incelerken bu maddeleri fark etmiştir. <br />
<br />
Ökaryotik hücrelerde DNA başlıca çekirdekte bulunmakla berâber az olarak mitokondri ve kloroplastlarda da vardır. Hücre çekirdeğinde bulunan kromatin, DNA ve buna bağlı proteinlerden yapılmıştır. <br />
<br />
1953 senesinde Watson ve Crick adlı araştırıcılar hazırladıkları modeller üzerine DNA yapısını açıklamaya çalışmışlardır. Buna göre; DNA teorik olarak sonsuz uzunlukta ve birbirine sarmal olarak dolanmış yanyana iki molekül zinciridir. Bu, hayâlî bir eksene sarılı bir ip merdivenine benzetilebilir. Merdivenin kenarları bir şeker molekülü (deoksiriboz) ile fosforlu bir molekülden meydana gelir. Merdiven basamaklarının arasında gevşek hidrojen bağlarıyla birbirini çeken pürin ve pirimidin denilen azotlu bazlar bulunur. Bu basamaklar merdivenin kenarındaki şeker moleküllerine bağlıdır. <br />
<br />
DNA’daki azotlu bazlar iki gruptur: Pürin bazları adenin ve guanin; pirimidin bazları ise sitozin ve timindir. Bunların molekül durumları şöyledir ki, bir adenin ancak bir timinle ve bir sitozin ancak bir guaninle birleşebilir. Bunlar pratikte baş harfleri ile gösterilir. Bu duruma göre her kademede ancak 4 çift baz bulunabilir. A-T, T-A, G-S, S-G. Her DNA molekülünde; adenin (A) molekül sayısı, timin (T) molekül sayısına eşittir ve ancak birbirleriyle karşılıklı bağ yapabilirler. Birbiriyle oranları 1’dir (A/T=1). Aynı durumlar guanin (G) ile sitozin (S) arasında da mevcuttur (G/S=1). Ancak (G+S)/(A+T) oranı 1’e eşit değildir. Bu oran bütün DNA’larda farklı olabilmektedir. Adeninle timin arasında çift hidrojen bağı (A = = = T) bulunur. Sitozinle guanin arasında ise üç hidrojen bağı (S    G) mevcuttur. Bir baz çifti, yapısı îtibâriyle yakınındaki baz çiftlerini etkilemez. Bu azotlu baz-şeker-fosfat topluluğuna “nükleotit” denir. DNA, bir nükleik asit olup, temel birimi “nükleotit”tir. DNA’nın bütün nükleotitlerinde şeker ve fosfor grupları aynıdır. Nükleotitlerin farklılığı taşıdıkları bazlardan kaynaklanır. Nükleotitler taşıdıkları azotlu bazlara göre adlandırılırlar: Adenin nükleotit, guanin nükleotit, timin nükleotit, sitozin nükleotit. <br />
<br />
Bu DNA molekülünü yapan nükleotitlerin belirli bir sıra ve düzenle dizilmeleriyle molekül boyunca gen blokları meydana gelir. Sâdece şeker ve bazdan oluşan birleşime ise nükleosit denir. DNA molekülündeki sarmallık sağa doğrudur, her on çift nükleotitte tam bir tur tamamlanır. <br />
<br />
DNA genetik bilgi deposudur. Mikroskopla bile görülemeyen bu sayılamayacak kadar bilgiler, gâyet muntazam olarak yerleştirilmiştir. İnsan vücudunun plânını içinde taşıyan bu muhteşem yapı kendisini inceleyen ilim adamlarını hayretler içinde bırakmakta ve DNA’dan bahseden ilmî eserlerin pek çoğunda bunu yaratanın azâmet ve büyüklüğü dile getirilmektedir. <br />
<br />
DNA’nın iki görevi vardır: Birincisi hücre bölünmesinin hazırlıkları sırasında kendi kopyasını yapmasıdır. Kromozomların ikiye bölünmesi sırasında DNA molekülü kendisinin bir kopyasını yapar, buna replikasyon veya duplikasyon denir. Bu olay yavru kromozomda aynı kısımların bulunabilmesi için gereklidir. DNA’nın kendini eşlemesi esnâsında, iki sarmal ipliği bir arada tutan hidrojen bağları âdetâ bir fermuar gibi açılır. Açıkta kalan pürin ve pirimidin nükleotitlerin uçları, hücrede önceden sentezlenmiş nükleotitlerle tamamlanır. Böylece birbirinin aynı olan iki DNA meydana gelmiş olur. Hücre bölünmesinde her biri bir hücreye gider. İkinci görevi, kendinde toplanmış olan bilgiyi RNA’ya (Ribonükleik asit) vermesidir. Bu işleme transkripsiyon denir. Transkripsiyonun esâsı DNA kalıbı üzerinden RNA’nın direkt olarak sentezlenmesidir. Böylece DNA’daki bilgi RNA’ya aktarılmış olur. RNA’daki toplanan bilgi ribozomlarda tercüme edilerek protein, enzim gibi maddelerin sentezinde kullanılır. <br />
<br />
Kromozomlarda bulunan genler DNA yapısındadır. Her canlı bireyin ve neslinin hayat plânı hücre hâfızasını meydana getirir. DNA molekülleri şifrelerle kodlanmıştır. DNA’nın yapısına giren bazların (A,T,G,S) her biri şifre sembolü olarak kullanılır. Hayâtın dili bu dört harfli alfabeyle DNA moleküllerinde yazılmaktadır. DNA’nın ipliklerinde ard arda gelen üç nükleotit bazı bir mânâ (şifre) ifâde eder. Dört farklı nükleotitle arka arkaya 64 şifre kodlanabilir (AAA, AAS, AAG, AGS, vb.). Şifrelerin DNA’daki sıralanışlarının değişmesiyle ise binlerce mânâ ifâde edilebilir. <br />
<br />
DNA’lar, kendilerinin kopyalarını yaparak, üreme hücreleriyle hayat şifrelerini nesilden nesile iletirler. Canlıların vücut yapılarının ve karakterlerinin (mâvi gözlülük, kıvırcık saçlılık, çekik gözlülük vs.) cansız bir molekülde şifrelenmesi ve bu molekülün otomatik olarak kendisinin kopyasını yapabilmesi, daha açık bir ifâdeyle hayat sırrını kendinde kapsaması özelliğine fen adamları hayretle bakmakta ve bunların ancak ilâhî bir kudretle mümkün olabileceğini ifâde etmektedirler. <br />
<br />
Bâzı sebeplerden dolayı DNA’daki genlerde yapı değişiklikleri görülebilmektedir. Bu değişmeler yavru hücrelere de aynen geçer. Bu durum bâzan kansere sebeb olabilmektedir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak</span></span><br />
<br />
Rehber Ansiklopedisi</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[DOĞUM]]></title>
			<link>https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=25385</link>
			<pubDate>Mon, 08 Jan 2024 18:58:43 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://forum.bizdeblog.com/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=25385</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size">DOĞUM<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Alm.</span></span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Geburt (f), </span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Fr.</span></span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Nalssance (f),</span> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İng.</span></span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Birth.</span> Kadının gebelik boyunca taşıdığı canlıyı zamânı gelince plasentayla birlikte dış âleme bırakması. Şüphesiz ki canlının dış ortama uyabilmesi onun mümkün ölçüde miada erişmesi, organ ve sistemlerinin yapı ve fonksiyon bakımından yeterli özellikler kazanmasıyla orantılıdır. Bu bakımdan normal doğum bebeğin olgunluğu ile paralel bir durum gösterir. Doğum, bütünüyle, ritmik ağrıların başlamasından, bebek ve eklerinin rahimden dışarı çıkışına kadar uzanan bir seri olayları içine alır.<br />
Bebeğin doğuşunu sağlayan başlıca faktör, rahim adaleleriyle berâber ona yardımcı karın adalelerinin kasılmalarıdır. Normal doğum bu tabiî güçlerin tesiri altında netîcelenir. Bebeğin doğumu için tabiî kuvvetler dışında bir gücün müdâhalesine gerek duyuluyorsa “müdâhaleli doğum”dan söz edilir.<br />
Miadında doğum, takriben 38-40 gebelik haftalarının içindedir. Bu devreden evvel, 28-37 haftalar arasında sonuçlanan gebelikler “erken doğum” adını alır. 20-28 haftalarda sonuçlanan gebeliklere “immatür doğum”, yâni olmamış doğum ismi verilir. 20. haftanın altında sonuçlanan gebelikler “düşük” olarak ele alınır. Birçok memleketlerde kânun gebelik süresini tesbit etmiştir. Bu süre bizim memleketimizde 300 gündür.<br />
Doğum olayının yaklaştığını gösteren belirtiler:<br />
1. Bebeğin başının aşağı düşerek karnın küçülmesi. Bu zamanda kadında solunumda bir rahatlama meydana gelir. Fakat mesaneye baskı arttığı için sık idrar etme hissi ve yürümede güçlük meydana gelir.<br />
2. Doğum yolunda ifrazat artışı: Kadın doğum yolunda nemlilik hisseder ve pet kullanması gerekebilir. Bu, son haftada ortaya çıkan bir durumdur.<br />
3. Son günlerde 100-1000 gr arasında bir ağırlık kaybı.<br />
4. Nişan gelmesi: Doğumdan 24-36 saat önce hafif kanla karışık müküslü bir ifrazat gelir. Bu, rahim ağzının yumuşamaya ve genişlemeye başladığını gösterir ve doğumun yakın olduğunun belirgin işâretlerindendir.<br />
5. Su kesesinin erken açılması: Bazı vak’alarda su kesesinin erken açılması yakın bir doğumun belirtisidir. Zîrâ zarların yırtılmasını çoğu kez 24- 48 saat içinde doğum ağrıları tâkib eder.<br />
6. Yalancı ağrıların mevcudiyeti: Bâzı kadınlarda doğumdan birkaç gün önce meydana gelen ağrıların bir kısmı hafif ağrı şeklinde karında hissedilir. Bu ağrılar çoğu kez barsaklarda gaz birikimi sonucu meydana gelir. Diğer erken belirtiler mevcut olmadığından yalancı ağrı ismini alırlar.<br />
7. Ağrılı kasılmaların başlaması: Karın bölgesinde gebelik boyunca hissedilen ağrısız, düzensiz kasılmaların gebeliğin son haftalarında arttığı görülür. Bu kasılmaların rahim ağzını açmak ve yumuşatmak üzere ağrılı, düzenli ritmik seyir kazanması doğum süresinin başlamış olduğunu gösterir.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Doğumun Devreleri</span></span><br />
Doğum olayı birbirini tâkip eden 3 devreye ayrılır.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">I. Devre: </span></span>Genişleme devresi de denilen bu devre, gerçek doğum ağrılarının belirmesiyle başlar. Rahim ağzının tam olarak açılmasıyla son bulur. Başlangıçta 2 milimetre olan rahim ağzı açıklığı kasılmalar sâyesinde 10 santimetreye ulaşır. Bu devre ilk doğumlarda 12, birden sonraki doğumlarda ise 6 saattir. Kasılmalara gerçek doğum vasfı kazandıran nitelik, ağrı duyusuyla berâber oluşudur. Rahim kasılmaları başlangıçta 15-20 dakikada bir gelmek üzere başlar ve takriben 15-20 saniye sürer. Başlangıçta bel ve kuyruk sokumunda duyulan ağrı zamanla aşağılara iner. Birinci devre sonunda ağrılar 2-3 dakika arayla gelip 40-60 saniye sürer.<br />
Doğum ağrılarının başlama mekanizması:<br />
Zamânı gelen bir gebelikte doğum ağrılarının ne şekilde başladığı problemi henüz karanlığını muhâfaza etmektedir. Bununla berâber bu kompleks mekanizmada tek bir faktörden ziyâde bir seri faktörlerin birbiri üzerine etkisinin söz konusu olduğu düşünülmektedir. Bu etkide hormonal, kimyevî, mekanik ve nöropsişik faktörler mesuldür.<br />
Birinci devrenin sonunda tamâmen yumuşayan rahim ağzında genişleme tamamlanarak bebeğin geçeceği çapa erişir. Bu esnâda amnion kesesi de artan basınç netîcesinde en zayıf yerinden yırtılır ve su dışarı akar.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">II. Devre:</span></span> Rahim boynunun genişlemesinin tamamlandığı andan başlayan bu devre bebeğin doğumuna kadar devâm eder ve bebeğin dışarı atılmasını hedef alır. Bu sebeple buna “atılma dönemi” de denir. İkinci devre ilk doğumda, iki saat, birden sonraki doğumlarda ise 20-30 dakika kadar sürer. Ağrıları su kesesinin yırtılmasını takiben kısa bir süre hafifler, müteakiben bebeğin doğum kanalına girmesiyle daha da şiddetlenir. Doğum ağrıları ile akıntı hissinin refleks olarak meydana getirdiği karın adalelerinin kasılmaları aynı anda vukû bulur. Bu uyuşma temin edilmezse irâdî karın adalelerinin kasılmalarından istenilen sonuç alınamadığı gibi, gebe kadın boşuna ve lüzumsuz yere yorulmuş olur.<br />
Çocuk normalde sol yanına yatmış başını gövdesine dayamış dizlerini karnına birleştirmiş olarak bulunur ve önce başın en tepesi çıkar. Kadında doğum mekanizması dik duruş sebebiyle çok kompleks bir özellik gösterir. Çocuğun dışarı atılması için vücut ve bebek bir çok seri hareket yapar. Bu hareketler kademeleriyle birlikte bilinmektedir. Fakat ne gibi faktörlerin etkisiyle meydana geldiği ve sebepleri henüz açıklığa kavuşmamıştır. Bu olay öyle programlanmış ve düzenlenmiştir ki, dışarıdan hiçbir müdahaleye fırsat kalmadan bebek doğar. Bebeğin anne karnındaki duruşu ve doğum esnâsındaki hareketlerinde meydana gelecek en küçük değişiklik doğumu imkânsızlaştırır veya çok zorlaştırır. Aynı zamanda bebek ve anne ölümlerine sebebiylet verebilir. Bu sebeple bu muazzam hâdise ve basamaklarını planlayan birinin mevcut olması selim akılların kabul ettiği bir gerçektir. Çünkü; doğumda çocuğun dışarı çıkması için yapmış olduğu başın öne eğilmesi vücudun ise dönmesi, gerilmesi, dışa dönmesi ve başın arkaya gitmesi ve sonra yana dönmesi hârika hareketlerdir. Başın gövdeye eğilip en üst kısmıyla doğum kanalına girmesi normal doğum için kat’î olarak lâzım olan bir şarttır. Bu baş hareketindeki en küçük değişme başın doğum kanalına girmesine müsâade etmez.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yeni Doğan Bebeğin İlk Bakımı</span></span><br />
Bebek doğar doğmaz ayaklarından tutulmak sûretiyle baş aşağı pozisyonda ağzı steril bir gazlı bezle veya pamukla silinerek mukus dışarı alınmalıdır. Bundan sonra göbek kordonunun kesilmesi ve bağlanmasına sıra gelir. 2 santim aralıkla iki pensle göbek kordunu iki taraftan kapatılır. Arasından makasla kesilir. Sonra bebeğin karın derisine 2 santim uzaklıktaki bölümü temiz, steril bir ipek veya keten şeritle bağlanır. Bağlamanın bir santim üzerinden ikinci bir bağlama yapılmalıdır. Bilâhare kesik uca antiseptik bir solüsyon (mersol) sürülerek steril bir gazlı bezle kapatılır.<br />
Daha sonra bebeğin durumu; rengi, solunumu, kalp atımı, adale kuvveti, refleksleri bakımından değerlendirilir. Herhangi bir bozukluk varsa küvöze konulur. Yeni doğan bebeğin gözlerinin bakımı için % 1’lik gümüş nitrat solüsyonundan birer damla damlatılması kânûnî mecburiyettir. Derinin bakımı için önce steril kompreslerle silmek kâfidir. 2 ve 3. günlerde tahriş etmeyen antiseptikli ılık banyolarda kirlerini almak oldukça faydalıdır.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">III. Devre: </span></span>Plasentanın (bebeğin eşi) çıkışıdır. Bebeğin doğumunu müteakib 3-5 dakika istirahate geçen rahimde kasılmalar tekrar başlar. Kasılmalar netîcesinde plasenta tutunduğu yerden ayrılır. Bu genellikle 10-20 dakika kadar sürer. Burada en önemli husus rahimin kasılmalarını ve plasentanın kendiliğinden ayrılmasını kesin olarak beklemektir. Erken olsun diye tutulup çıkarılmaya çalışılırsa, rahimin içi dışına döner ve çok tehlikeli bir durum meydana gelmiş olur. Bebeğin doğumundan sonra hafif bir kan fışkırması ve kordonun bir miktar aşağıya sarkması plasentanın ayrıldığını gösteren belirtilerdir. Doğumun üçüncü devresinde 100-300 cm3lük bir kanama olur. Bu genellikle normal kabul edilir ve bir tedâvî îcâb ettirmez.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak</span></span><br />
<br />
Rehber Ansiklopedisi<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size">DOĞUM<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Alm.</span></span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Geburt (f), </span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Fr.</span></span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Nalssance (f),</span> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İng.</span></span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Birth.</span> Kadının gebelik boyunca taşıdığı canlıyı zamânı gelince plasentayla birlikte dış âleme bırakması. Şüphesiz ki canlının dış ortama uyabilmesi onun mümkün ölçüde miada erişmesi, organ ve sistemlerinin yapı ve fonksiyon bakımından yeterli özellikler kazanmasıyla orantılıdır. Bu bakımdan normal doğum bebeğin olgunluğu ile paralel bir durum gösterir. Doğum, bütünüyle, ritmik ağrıların başlamasından, bebek ve eklerinin rahimden dışarı çıkışına kadar uzanan bir seri olayları içine alır.<br />
Bebeğin doğuşunu sağlayan başlıca faktör, rahim adaleleriyle berâber ona yardımcı karın adalelerinin kasılmalarıdır. Normal doğum bu tabiî güçlerin tesiri altında netîcelenir. Bebeğin doğumu için tabiî kuvvetler dışında bir gücün müdâhalesine gerek duyuluyorsa “müdâhaleli doğum”dan söz edilir.<br />
Miadında doğum, takriben 38-40 gebelik haftalarının içindedir. Bu devreden evvel, 28-37 haftalar arasında sonuçlanan gebelikler “erken doğum” adını alır. 20-28 haftalarda sonuçlanan gebeliklere “immatür doğum”, yâni olmamış doğum ismi verilir. 20. haftanın altında sonuçlanan gebelikler “düşük” olarak ele alınır. Birçok memleketlerde kânun gebelik süresini tesbit etmiştir. Bu süre bizim memleketimizde 300 gündür.<br />
Doğum olayının yaklaştığını gösteren belirtiler:<br />
1. Bebeğin başının aşağı düşerek karnın küçülmesi. Bu zamanda kadında solunumda bir rahatlama meydana gelir. Fakat mesaneye baskı arttığı için sık idrar etme hissi ve yürümede güçlük meydana gelir.<br />
2. Doğum yolunda ifrazat artışı: Kadın doğum yolunda nemlilik hisseder ve pet kullanması gerekebilir. Bu, son haftada ortaya çıkan bir durumdur.<br />
3. Son günlerde 100-1000 gr arasında bir ağırlık kaybı.<br />
4. Nişan gelmesi: Doğumdan 24-36 saat önce hafif kanla karışık müküslü bir ifrazat gelir. Bu, rahim ağzının yumuşamaya ve genişlemeye başladığını gösterir ve doğumun yakın olduğunun belirgin işâretlerindendir.<br />
5. Su kesesinin erken açılması: Bazı vak’alarda su kesesinin erken açılması yakın bir doğumun belirtisidir. Zîrâ zarların yırtılmasını çoğu kez 24- 48 saat içinde doğum ağrıları tâkib eder.<br />
6. Yalancı ağrıların mevcudiyeti: Bâzı kadınlarda doğumdan birkaç gün önce meydana gelen ağrıların bir kısmı hafif ağrı şeklinde karında hissedilir. Bu ağrılar çoğu kez barsaklarda gaz birikimi sonucu meydana gelir. Diğer erken belirtiler mevcut olmadığından yalancı ağrı ismini alırlar.<br />
7. Ağrılı kasılmaların başlaması: Karın bölgesinde gebelik boyunca hissedilen ağrısız, düzensiz kasılmaların gebeliğin son haftalarında arttığı görülür. Bu kasılmaların rahim ağzını açmak ve yumuşatmak üzere ağrılı, düzenli ritmik seyir kazanması doğum süresinin başlamış olduğunu gösterir.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Doğumun Devreleri</span></span><br />
Doğum olayı birbirini tâkip eden 3 devreye ayrılır.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">I. Devre: </span></span>Genişleme devresi de denilen bu devre, gerçek doğum ağrılarının belirmesiyle başlar. Rahim ağzının tam olarak açılmasıyla son bulur. Başlangıçta 2 milimetre olan rahim ağzı açıklığı kasılmalar sâyesinde 10 santimetreye ulaşır. Bu devre ilk doğumlarda 12, birden sonraki doğumlarda ise 6 saattir. Kasılmalara gerçek doğum vasfı kazandıran nitelik, ağrı duyusuyla berâber oluşudur. Rahim kasılmaları başlangıçta 15-20 dakikada bir gelmek üzere başlar ve takriben 15-20 saniye sürer. Başlangıçta bel ve kuyruk sokumunda duyulan ağrı zamanla aşağılara iner. Birinci devre sonunda ağrılar 2-3 dakika arayla gelip 40-60 saniye sürer.<br />
Doğum ağrılarının başlama mekanizması:<br />
Zamânı gelen bir gebelikte doğum ağrılarının ne şekilde başladığı problemi henüz karanlığını muhâfaza etmektedir. Bununla berâber bu kompleks mekanizmada tek bir faktörden ziyâde bir seri faktörlerin birbiri üzerine etkisinin söz konusu olduğu düşünülmektedir. Bu etkide hormonal, kimyevî, mekanik ve nöropsişik faktörler mesuldür.<br />
Birinci devrenin sonunda tamâmen yumuşayan rahim ağzında genişleme tamamlanarak bebeğin geçeceği çapa erişir. Bu esnâda amnion kesesi de artan basınç netîcesinde en zayıf yerinden yırtılır ve su dışarı akar.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">II. Devre:</span></span> Rahim boynunun genişlemesinin tamamlandığı andan başlayan bu devre bebeğin doğumuna kadar devâm eder ve bebeğin dışarı atılmasını hedef alır. Bu sebeple buna “atılma dönemi” de denir. İkinci devre ilk doğumda, iki saat, birden sonraki doğumlarda ise 20-30 dakika kadar sürer. Ağrıları su kesesinin yırtılmasını takiben kısa bir süre hafifler, müteakiben bebeğin doğum kanalına girmesiyle daha da şiddetlenir. Doğum ağrıları ile akıntı hissinin refleks olarak meydana getirdiği karın adalelerinin kasılmaları aynı anda vukû bulur. Bu uyuşma temin edilmezse irâdî karın adalelerinin kasılmalarından istenilen sonuç alınamadığı gibi, gebe kadın boşuna ve lüzumsuz yere yorulmuş olur.<br />
Çocuk normalde sol yanına yatmış başını gövdesine dayamış dizlerini karnına birleştirmiş olarak bulunur ve önce başın en tepesi çıkar. Kadında doğum mekanizması dik duruş sebebiyle çok kompleks bir özellik gösterir. Çocuğun dışarı atılması için vücut ve bebek bir çok seri hareket yapar. Bu hareketler kademeleriyle birlikte bilinmektedir. Fakat ne gibi faktörlerin etkisiyle meydana geldiği ve sebepleri henüz açıklığa kavuşmamıştır. Bu olay öyle programlanmış ve düzenlenmiştir ki, dışarıdan hiçbir müdahaleye fırsat kalmadan bebek doğar. Bebeğin anne karnındaki duruşu ve doğum esnâsındaki hareketlerinde meydana gelecek en küçük değişiklik doğumu imkânsızlaştırır veya çok zorlaştırır. Aynı zamanda bebek ve anne ölümlerine sebebiylet verebilir. Bu sebeple bu muazzam hâdise ve basamaklarını planlayan birinin mevcut olması selim akılların kabul ettiği bir gerçektir. Çünkü; doğumda çocuğun dışarı çıkması için yapmış olduğu başın öne eğilmesi vücudun ise dönmesi, gerilmesi, dışa dönmesi ve başın arkaya gitmesi ve sonra yana dönmesi hârika hareketlerdir. Başın gövdeye eğilip en üst kısmıyla doğum kanalına girmesi normal doğum için kat’î olarak lâzım olan bir şarttır. Bu baş hareketindeki en küçük değişme başın doğum kanalına girmesine müsâade etmez.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yeni Doğan Bebeğin İlk Bakımı</span></span><br />
Bebek doğar doğmaz ayaklarından tutulmak sûretiyle baş aşağı pozisyonda ağzı steril bir gazlı bezle veya pamukla silinerek mukus dışarı alınmalıdır. Bundan sonra göbek kordonunun kesilmesi ve bağlanmasına sıra gelir. 2 santim aralıkla iki pensle göbek kordunu iki taraftan kapatılır. Arasından makasla kesilir. Sonra bebeğin karın derisine 2 santim uzaklıktaki bölümü temiz, steril bir ipek veya keten şeritle bağlanır. Bağlamanın bir santim üzerinden ikinci bir bağlama yapılmalıdır. Bilâhare kesik uca antiseptik bir solüsyon (mersol) sürülerek steril bir gazlı bezle kapatılır.<br />
Daha sonra bebeğin durumu; rengi, solunumu, kalp atımı, adale kuvveti, refleksleri bakımından değerlendirilir. Herhangi bir bozukluk varsa küvöze konulur. Yeni doğan bebeğin gözlerinin bakımı için % 1’lik gümüş nitrat solüsyonundan birer damla damlatılması kânûnî mecburiyettir. Derinin bakımı için önce steril kompreslerle silmek kâfidir. 2 ve 3. günlerde tahriş etmeyen antiseptikli ılık banyolarda kirlerini almak oldukça faydalıdır.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">III. Devre: </span></span>Plasentanın (bebeğin eşi) çıkışıdır. Bebeğin doğumunu müteakib 3-5 dakika istirahate geçen rahimde kasılmalar tekrar başlar. Kasılmalar netîcesinde plasenta tutunduğu yerden ayrılır. Bu genellikle 10-20 dakika kadar sürer. Burada en önemli husus rahimin kasılmalarını ve plasentanın kendiliğinden ayrılmasını kesin olarak beklemektir. Erken olsun diye tutulup çıkarılmaya çalışılırsa, rahimin içi dışına döner ve çok tehlikeli bir durum meydana gelmiş olur. Bebeğin doğumundan sonra hafif bir kan fışkırması ve kordonun bir miktar aşağıya sarkması plasentanın ayrıldığını gösteren belirtilerdir. Doğumun üçüncü devresinde 100-300 cm3lük bir kanama olur. Bu genellikle normal kabul edilir ve bir tedâvî îcâb ettirmez.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak</span></span><br />
<br />
Rehber Ansiklopedisi<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[VİTAMİNLER VE FAYDALARI]]></title>
			<link>https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=22970</link>
			<pubDate>Wed, 04 Oct 2023 05:51:38 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://forum.bizdeblog.com/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=22970</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">VİTAMİNLER VE FAYDALARI</span></span><br />
<br />
Organizmaya çok gerekli özbesinler olan vitaminler vücutta çok önemli bir rol oynar, ama bu rol uzun süre bilinememiştir. Hekimler, berberi veya iskarbüt gibi vitamin eksikliğinden kaynaklanan hastalıkların klinik belirtilerini gözlemliyorlardı, ama bunların neden ileri geldiğini bilmiyorlardı. Bugün, kesin ölçütlere göre (yapı, işlev, kaynak, alınacak miktar) onbeş kadar vitamin belirlenmiştir. Vitamin biliminin ve vitamin tedavisinin hedefi, sağlık için gerekli vitaminleri her zaman gerektiği kadar sağlayamayan beslenme düzeniyle ve vitaminlerin tedavi edici madde olarak kullanımıyla ilgilidir.<br />
Sınıflandırılma<br />
Vitaminleri alfabetik olarak sıraya sokacak olursak; <br />
A-	Vitamini<br />
B-	Vitamini ve B1’den başlayarak B12’ye kadar devam eden vitaminler<br />
C-	Vitamini<br />
D-	Vitamini<br />
E-	Vitamini<br />
K- Vitamini<br />
Vitaminler ikiye ayrılır. Bunlar; yağda ve suda eriyen vitaminlerdir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yağda Eriyen Vitaminler</span><br />
</span><br />
A Vitamini<br />
Hayvansal kökenli (tereyağı, balık karaciğeri) birbirine yakın yapıda iki kimyasal şekli vardır. A1 ve A2 bunlardan birincisi ikincisine göre iki kat daha etkindir. Erişkin insanlar için günde önerilen doz 2,5 mg’dır.<br />
A Vitamini Eksikliğinde Neler Olur?<br />
-	Özellikle kser oftalmiye (göz mukozolarının kuruluğu)<br />
-	Gece körlüğüne<br />
-	Çocuklarda büyüme bozukluklarına yol açar<br />
-	Derinin sarı renk olması ile belirgin olan hiper vitamina 24 genellikle zararsızdır ve aşırı alım kesilince hemen düzelir.<br />
D Vitamini<br />
İki kaynağı vardır. Bunlardan biri dış kaynak beslenmedir (yumurta, balık karaciğeri yağı), iç kaynak ise, morötesi güneş ışınlarının etkisiyle üst deri hücrelerinin yaptığı bireşimdir. Bu vitamin, fosfor ve kalsiyum bağırsaklarından emilimine ve bunların kemik dokusunda yenilenmelerine yardımcı olmak sureti ile kalsiyum fosfor metabolizmasının düzenlenmesinde rol oynar. Günde önerilen doz 10-20 µg’dır.<br />
Eksikliğinde Görülen Zararları<br />
-	Çocuklarda raşitizme (iskelette şekil bozuklukları),<br />
-	Erişkinlerde astromolasiye (kemik ağrıları),<br />
-	Yoğun tedavisi sonucunda ortaya çıkan D hipervitaminozu ise kusma ve vücutta su kaybı ile kendini gösterir.<br />
E Vitamini<br />
E vitamini etkinliğine sahip bileşimler esas olarak, buğday tanelerinde ve bitkilerin yeşil kısımlarında bulunur. 15-20 mg’dır (günlük gereksinim).<br />
Not: Bu moleküllerin görevi pek iyi bilinmemektedir.<br />
Eksikliğinde Neler Olur?<br />
- Ne eksikliğinde hipervitaminozu insanlarda görülmemiştir.<br />
K Vitamini<br />
Yeşil sebzelerde ve balık unlarında çeşitli K vitaminleri mevcuttur. Dışarıdan alınması zorunlu değildir. Çünkü insanın bağırsak florası bu vitaminin birleşimini yapma yeteneğine sahiptir. Karaciğerle birlikte, kandaki çeşitli pıhtılaşma etmenlerinin, özellikle de protrombinin yapımına katkıda bulunur. Erişkin bir insanda günlük K vitamini ihtiyacı yaklaşık 2 mg’dır; bağırsaktan emiliminde bir eksiklik olursa, kanamalara yol açar.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Suda Eriyen Vitaminler</span></span><br />
<br />
B1 Vitamini (tiyomin)<br />
Maya mantasyonlarından buğday tanelerinden ve baklagillerden büyük miktarda sağlanan bu vitamin, enerji üretici glüsit kakobolizmasında önemli bir rol oynar. Alınması önerilen günlük miktarı (ortalama) 1,5 mg’dır.<br />
B2 Vitamini (riboflovin)<br />
Bitkilerde özellikle bira mayasında, ayrıca sakatatta, sütte ve yumurtada bulunan bu bileşim glüsit, lipit ve plokitlerin metabolizmasında yardımcı olur. Günlük gereksinim yaklaşık 2 mg’dır. Ayrıca zehir giderici olarak ve demirin kullanımı esnasında da etki gösterir.<br />
PP Vitamini (nikotimonit)<br />
Organizma bu vitamini diğer B vitaminleri gibi doğrudan doğruya besinlerden alır veya triplofon denen bir animoasitler birleştirir. Nikotinomik kafaktürü hücrelerdeki yükseltgenme – indirgenme süreçlerinde rol oynar. Bir erişkinin günlük ihtiyacı yaklaşık 2 mg’dır.<br />
B5 Vitamini (pontotenik asit)<br />
Hayvansal ve bitkisel dokuların çoğunda mevcut olan pontotonik asit, lipit, glüsit ve protitlerin metabolizması ve epitelyumların yenilenmesi için gerekli olan A koenziminin bileşimine girer. Alınması gereken miktar 24 saatte 5-10 mg arasındadır.<br />
B6 Vitamini (pridoksin)<br />
Diğer B vitaminleriyle aynı kaynaklardan gelir ve daha çok protit metabolizmasında rol oynar. Alınması gereken miktar her protein alımıyla orantılı, yani 24 saatte ortalama 2 mg olmalıdır.<br />
B8 Vitamini (biyotin)<br />
Beslenmeyle (sakatat, yumurta sarısı) alınan ve bakteri florasınca bireştirilen biyotin glüsit ve lipit metabolizmaları sırasında CO2 kütlelerinin taşınması konusunda özelleşmiş bir koenzimdir. Günlük ihtiyaç 150-300 µg’dır; bu miktarlar dengeli bir beslenmeyle sağlanabilir.<br />
<br />
B9 Vitamini (folik asit)<br />
Alyuvarların olgunlaşmasında ve bazı amino asitlerin metabolizmasında gerekli olan bu vitamin daha çok yapraklarda ve bira mayasında bulunur. Bir erişkinin alması gereken miktar günde 300 µg’dır.<br />
B12 Vitamini (siyonokobolomin)<br />
Hayvansal dokularda özellikle de karaciğerde çok bol olarak bulunan bu vitamin bitkilerden yalnızca su yosunlarında ve mayalanmış soyada bulunur. Emilimi mide tarafından üretilen bir glikoprateinin (entrensek etmendige adlandırılır) varlığını gerektirir, bu vitaminin işlevi oluşmakta alyuvarlarla ilgilidir. Alınması gereken miktar çok düşüktür (günde 2-3 µg). <br />
C Vitamini (askorbik asit)<br />
C vitamini B grubuna dahil olmasa da, suda eriyen bir vitaminin bütün özelliklerini gösterir. Bu vitamin taze meyve ve sebzelerde bulunur. Çok sayıda görevi vardır. Özellikle bağ dokusunun yapımında rol oynar. Gliküjen oluşumunu, demir emilimini.......... uyarır. Alınması gereken miktar günde 7,5 µ’dır ve enfeksiyon durumunda bunun üstündedir.<br />
Vitaminler ve Sağlık<br />
Vitaminlerin birçok hastalıkta koruyucu veya önleyici rollerini ortaya koymak için çok sayıda araştırma yapılmıştır. Klinik araştırmaların ve deneysel çalışmaların sonuçları ve ayrıca epidemiyolojik yaklaşım, 2000 yılında, vitaminlerin tedavi edici etkilerini belirtmeyi ve bunlara sağlığımız arasında ilişki kurmayı sağlayacaktır. Ayrıca reklamlar, için de bir çok vitaminin bir arada bulunduğu ürünleri tanıtırken, vitaminlerin enerji verici niteliklerini de vurgular, ama vitaminler bu özelliğe sahip değildir.<br />
<br />
<br />
Vitaminler <br />
<br />
Vitaminler, bazı yiyeceklerde bulunan, çoğu vücudumuzda üretilmeyen. Vücutta özel biyokimyasal reaksiyonlar için gerekli olan, küçük miktarlarda (miligram veya mikrogram) ihtiyaç duyduğumuz organik maddelerdir.<br />
İki tip vitamin vardır. <br />
Yağda çözünenA, D, E, K<br />
Suda çözünen <br />
•B grubu ve C <br />
•Suda çözünen vitaminler vücutta depolanmaz. Bu yüzden bu vitaminleri hergün yediğimiz yiyeceklerle almamız gereklidir. Suda çözünen vitaminler pişirme sırasında kolaylıkla zarar görebilirler.<br />
Yiyeceklerdeki vitaminleri korumak için<br />
•Aşırı pişirmeyin.<br />
•Sebzeleri haşlarken suda çözünen vitaminlerin önemli miktarı haşlama suyuna karışır. Bu suyu atmayın, çorbalarda veya yemeklerinizde kullanın. Sebze ve meyveleri çok az suyla haşlayın.<br />
•Kızartmak ve fırında pişirmek, vitaminlerin neredeyse tamamen yok olmasına yol açar.<br />
•Sebze ve meyvelerin vitamin içeriğinden maksimum şekilde yararlanmak için en doğru yöntem, çiğ veya buharda az pişirerek yemektir.<br />
•Sebzeleri yıkadıktan sonra uzun süre suda bekletmeyin.<br />
•Sebzeleri, meyveleri çok küçük parçalar halinde doğramayın.<br />
•Keskin bıçak kullanın.<br />
•Yemekleri pişirdikten sonra hemen tüketmeye çalışın. Uzun süre bekletmeyin.<br />
•Meyve ve sebzelerinizi satın alırken taze olmalarına dikkat edin.<br />
•Meyve sebze alışverişinizi küçük miktarda yapın. Haftalık alışveriş yerine iki-üç günde bir almayı yeğleyin.<br />
•Meyveleri kabuklarını soymadan yiyin.(tarım ilaçları kullanılmadığından eminseniz!)<br />
•Meyve suyunu kutuyu açtıktan sonra hemen için. Dolapta bekletmeyin.<br />
A vitamini<br />
İki şekli vardır: hayvansal gıdalar da bulunan retinol ve bitkilerde bulunan Beta-karoten vücutta retinole çevrilebilir. Ancak retinol kalitesinde A vitamini alabilmek için 6 kat fazla Beta-karoten içeren besin yememiz gerekir.<br />
<br />
Ne işe yarıyor?<br />
<br />
Cilt ve vücut dokularının sağlıklı olmasını, bağışıklık sisteminin güçlenmesini sağlar.<br />
Birçok kanser türüne karşi koruyucudur, antioksidandır ve karanlıkta görmeyi sağlar.<br />
<br />
Nerede bulunuyor?<br />
<br />
Karaciğer, böbrek, yumurta, buğday, mantar, baklagiller, fasülye, domates, kereviz, fıstık, ceviz, cashew(maun fıstığı), avokado.<br />
<br />
Eksikliğinde ne görülür?<br />
<br />
Sık sık hastalanma, karanlıkta iyi görememe, ağızda yaralari sivilce, cilt kuruluğu, saçlarda kepek.<br />
<br />
B grubu vitaminler<br />
B1(thiamine)<br />
B2(riboflavin)<br />
B3(niacin)<br />
B5(panthothenic asit)<br />
B6(pyridoxine)<br />
B12(cyanocobalamin)<br />
B1 (thiamine)<br />
<br />
Ne işe yarıyor?<br />
<br />
Karbonhidratlardan enerji üretimi, beyin fonksiyonları ve sindirim sistemi için gerekli. Vücudun proteinleri kullanabilmesini sağlar.<br />
Nerede bulunuyor?<br />
Buğday, baklagiller -özellikle börülce-, karaciğer, ıspanak, brüksel lahanası, bamya, fasülye, pancar, badem, ceviz, fındık, esmer pirinç, yulaf, mısır.<br />
<br />
Eksikliğinde ne görülüyor?<br />
Kaslarda hassasiyet, kas güçsüzlüğü, konsantrasyon güçlüğü, çabuk kızma, hafıza zayıflığı, ayaklarda karıncalanma, kabızlık, çarpıntı, mide ağrıları.<br />
<br />
B2 (Riboflavin)<br />
Ne işe yarıyor?<br />
Karbonhidrat, protein ve yağlardan enerji üretimi için gerekli. Cilt sağlığı, saç, tırnak ve gözler için önemli. Vücuttaki asit oranını düzenler.<br />
Nerede bulunuyor?<br />
Süt ve süt ürünleri, karaciğer, böbrek, mantar, elenmemiş undan yapılmış ekmek, cerealler, badem, yeşil sebzeler.<br />
Eksikliğinde ne görülüyor?<br />
Gözlerde yanma ve bulanıklık, parlak ışıklara karşı hassasiyet, katarakt, mat ve yağlı saçlar, cilt sorunları, tırnakların çabuk kırılması, dudaklarda çatlaklar.<br />
B3(Niacin) <br />
Ne işe yarıyor?<br />
Enerji üretimi, beyin fonksiyonları ve cilt sağlığı için gerekli. Kan şekerini dengeler ve kolesterol seviyesini düşürür. Sindirim sistemi üzerinde de etkileri var.<br />
Nerede bulunuyor?<br />
Karaciğer, böbrek, balık, tavuk, hindi, ekmek, cerealler, mantar, baklagiller, fıstık, fıstık yağı, ceviz, fındık, badem, bira mayası, esmer pirinç, esmer makarna.<br />
Eksikliğinde ne görülüyor?<br />
Enerji azlığı, ishal, uyku sorunları, baş ağrısı, bellek zayıflığı, gerginlik, anksiyete, çabuk kızma, depresyon, dişeti kanamaları veya hassasiyeti, sivilce, egzama ve çeşitli cilt sorunları.<br />
B5(Panthothenic asit)<br />
Ne işe yarıyor?<br />
Enerji üretimi ve yağ metabolizmasında gerekli. Beyin ve sinirler için önemli. Strese karşı hormonların yapımında görevli. Cilt ve saç sağlığında etkisi var.<br />
Nerede bulunuyor?<br />
Karaciğer, böbrek, yumurta, buğday, mantar, baklagiller, fasülye, domates, kereviz, fıstık, ceviz, cashew, avokado.<br />
Eksikliğinde ne görülüyor?<br />
Kas seğirmeleri veya kramplar, ayaklarda yanma hissi veya topuklarda hassasiyet, konsantrasyon zayıflığı, dişleri gıcırdatma, mide bulantısı-kusma, çabuk yorulma, enerji azlığı, anksiyete, gerginlik.<br />
B6 (pyridoxine)<br />
Ne işe yarıyor?<br />
Protein sindirimi, beyin fonksiyonları, hormonların üretimi için gerekli. Seks hormonlarını dengeler. Deprosyana karşı etkili. Alerjik reaksiyonları engeller<br />
Nerede bulunuyor?<br />
Buğday, baklagiller -özellikle börülce- , karaciğer, ıspanak, brüksel lahanası, bamya, fasülye, pancar, badem, ceviz, fındık, esmer pirinç, yulaf, mısır.<br />
<br />
Eksikliğinde ne görülüyor?<br />
Kaslarda hassasiyet, kas güçsüzlüğü, konsantrasyon güçlüğü, çabuk kızma, hafıza zayıflığı, ayaklarda karıncalanma, kabızlık, çarpıntı, mide ağrıları.<br />
B12 (cyanocobalamin)<br />
<br />
Ne işe yarıyor?<br />
Protein kullanımı, dna sentezi, enerji üretimi ve sinirler için gerekli. Kanda oksijenin taşınmasına yardımcı. Sigara dumanı ve diğer zehirlerle savaşta rolü var.<br />
Nerede bulunuyor?<br />
Karaciğer, böbrek, tavşan ve koyun eti, hindi, sardalya, ançuez, somon, ton, uskumru gibi yağlı balıklar, yumurta, peynir.<br />
Eksikliğinde ne görülüyor?<br />
Saç sağlığının bozulması, cilt sorunları, ağzın sıcak vaya soğuğa aşırı duyarlılığı, çabuk kızma, anksiyete, gerginlik, enerji azlığı, kabızlık, kaslarda hassasiyet, soluk cilt.<br />
Folik asit<br />
<br />
Ne işe yarıyor?<br />
Hamilelikte bebeğin betin ve sinir sistemi gelişimi için hayati önem taşır. Yetişkinlerde beyin ve sinir sistemi fonksiyonları, protein kullanımı ve kan hücreleri yapımı için gerekli.<br />
Nerede bulunuyor?<br />
Buğday, baklagiller -özellikle börülce-, karaciğer, ıspanak, brüksel lahanası, bamya, fasülye, pancar, badem, ceviz, fındık, esmer pirinç, yulaf, mısır.<br />
Eksikliğinde ne görülüyor?<br />
Kansızlık, egzema, dudaklarda çatlaklar, saçlarım erken beyazlaşması, bellek zayıflığı, depresyon, anksiyete, gerginlik, enerji azlıgı, iştahın kaybolması, mide ağrıları.<br />
Biotin<br />
Ne işe yarıyor?<br />
Vücudun temel yağları kullanmasını sağlar; sağlıklı cilt, saç ve sinirler için gerekli.<br />
Nerede bulunuyor?<br />
Yumurta, süt,istiridye, bezelye, domates, marul, karnı bahar, greyfurt, badem, mısır, karpuz, lahana, ringa balığı.<br />
Eksikliğinde ne görülüyor?<br />
Kuru cilt, sağlıksız saçlar, saçların erken beyazlaşması, kaslarda hassasiyet, iştahsızlık, cilt sorunları, egzemalar.<br />
C Vitamini (askorbik asit)<br />
Ne işe yarıyor?<br />
Bağışıklık sistemini güçlendirir. Hastalıklara karşı savaşta etkili. Strese karşı hormonların yapımında, enerji üretiminde, vücudun destek dokusu olan kollagen yapımında görevli. Kemikleri, cildi, eklemleri güçlendiriyor. Kanser ve kalp hastalıklarına karşı koruyucu etkisi var.<br />
Nerede bulunuyor?<br />
Yeşil ve kırmızı biber, maydonoz, kivi, yeşil yapraklı sebzeler, domates, portakal, greyfurt, kavun, brokoli, karnıbahar, lahana, brüksel lahanası, çilek, limon, bezelye, soğan.<br />
Eksikliğinde ne görülüyor?<br />
Sık hastalanma, sık nezle-grip olam, enerji azlığı, dişeti kanama-ları, vücudun kolay morarması, yaraların geç iyileşmesi, ciltte döküntüler, burun kanamaları.<br />
D Vitamini(Ergocalciferol, cholecalciferol)<br />
Ne işe yarıyor?<br />
Vücutta kalsiyumu tutarak kemiklerin güçlenmesini sağlar. <br />
Nerede bulunur?<br />
Balık yağı, somon, ton, uskumru gibi yavru balıklar, peynir,yumurta, istiridye, karaciğer, tereyağı.<br />
Eksikliğinde ne görülüyor?<br />
Eklem ağrıları, eklem hareketlerinde zorluk, el ağrısı, diş çürümeleri, kaslarda kramp<br />
E Vitamini<br />
Ne işe yarıyor?<br />
En güçlü antioksidandır. Serbest radikallere bağlanıp vücuttan atılmalarını sağlar. Hücre yapısının bozulmasını engeller. Kansere karşı koruyucu. Vücudun oksijeni kullanmasına yardın eder. Yaraların iyileşmesini hızlandırır. Kanın damar içinde pıhtılaşmasını önler, böylece damar sertliğini ve tıkanmalarını engeller. Cildi güzelleştirir.<br />
<br />
Nerede bulunur?<br />
İşlemden geçmemiş yağlar, buğday, mısır, ayçiçeği, fıstık, susam, soya yağları, zeytin yağı, balık yağı, fındık, badem, ton balığı, sardalya, somon, patates, yumurta sarısı, domates, koyu yeşil renkli sebzeler.<br />
Eksikliğinde ne görülür?<br />
Seks isteğinde azalma, çabuk yorulma, kolay morarmalar, yaraların geç iyileşmesi, varisler, gevşek kaslar, kısırlık.<br />
K Vitamini<br />
K vitamini vücutta, kalın bağırsaktaki yararlı bakteriler tarafından üretilir.<br />
<br />
Ne işe yarıyor?<br />
Kanın pıhtılaşmasını sağlar<br />
<br />
Nerede bulunuyor?<br />
Karnıbahar, yeşil sebzeler, brüksel lahanası, marul, lahana, fasülye, bezelye, su teresi, kuşkonmaz, yoğurt, yumurta sarısı, balık yağı, patates, mısır yağı.<br />
<br />
Eksikliğinde ne görülür?<br />
Kanamanın durmaması, kolay kanamalar.<br />
<br />
<br />
C Vitamini (askorbik asit)<br />
Ne işe yarıyor?<br />
Bağışıklık sistemini güçlendirir. Hastalıklara karşı savaşta etkili. Strese karşı hormonların yapımında, enerji üretiminde, vücudun destek dokusu olan kollagen yapımında görevli. Kemikleri, cildi, eklemleri güçlendiriyor. Kanser ve kalp hastalıklarına karşı koruyucu etkisi var.<br />
Nerede bulunuyor?<br />
Yeşil ve kırmızı biber, maydonoz, kivi, yeşil yapraklı sebzeler, domates, portakal, greyfurt, kavun, brokoli, karnıbahar, lahana, brüksel lahanası, çilek, limon, bezelye, soğan.<br />
Eksikliğinde ne görülüyor?<br />
Sık hastalanma, sık nezle-grip olam, enerji azlığı, dişeti kanama-ları, vücudun kolay morarması, yaraların geç iyileşmesi, ciltte döküntüler, burun kanamaları.<br />
D Vitamini(Ergocalciferol, cholecalciferol)<br />
Ne işe yarıyor?<br />
Vücutta kalsiyumu tutarak kemiklerin güçlenmesini sağlar. <br />
Nerede bulunur?<br />
Balık yağı, somon, ton, uskumru gibi yavru balıklar, peynir,yumurta, istiridye, karaciğer, tereyağı.<br />
Eksikliğinde ne görülüyor?<br />
Eklem ağrıları, eklem hareketlerinde zorluk, el ağrısı, diş çürümeleri, kaslarda kramp<br />
E Vitamini<br />
Ne işe yarıyor?<br />
En güçlü antioksidandır. Serbest radikallere bağlanıp vücuttan atılmalarını sağlar. Hücre yapısının bozulmasını engeller. Kansere karşı koruyucu. Vücudun oksijeni kullanmasına yardın eder. Yaraların iyileşmesini hızlandırır. Kanın damar içinde pıhtılaşmasını önler, böylece damar sertliğini ve tıkanmalarını engeller. Cildi güzelleştirir.<br />
<br />
Nerede bulunur?<br />
İşlemden geçmemiş yağlar, buğday, mısır, ayçiçeği, fıstık, susam, soya yağları, zeytin yağı, balık yağı, fındık, badem, ton balığı, sardalya, somon, patates, yumurta sarısı, domates, koyu yeşil renkli sebzeler.<br />
Eksikliğinde ne görülür?<br />
Seks isteğinde azalma, çabuk yorulma, kolay morarmalar, yaraların geç iyileşmesi, varisler, gevşek kaslar, kısırlık.<br />
K Vitamini<br />
K vitamini vücutta, kalın bağırsaktaki yararlı bakteriler tarafından üretilir.<br />
<br />
Ne işe yarıyor?<br />
Kanın pıhtılaşmasını sağlar<br />
<br />
Nerede bulunuyor?<br />
Karnıbahar, yeşil sebzeler, brüksel lahanası, marul, lahana, fasülye, bezelye, su teresi, kuşkonmaz, yoğurt, yumurta sarısı, balık yağı, patates, mısır yağı.<br />
<br />
Eksikliğinde ne görülür?<br />
Kanamanın durmaması, kolay kanamalar<br />
<br />
Mineraller <br />
Mineraller sağlığımız için gerekli olan inorganik maddelerdir. İkiye ayrılırlar;<br />
1.makro mineraller<br />
2.mikro mineraller.<br />
Makro mineraller<br />
Kalsiyum, magnezyum, demir, fosfor, sodyum ve potasyumdur. Vücudun bu minerallere ihtiyacı daha büyük (gran veya miligram) miktarlardadır.<br />
Kalsiyum<br />
Ne işe yarıyor?<br />
Kemik ve diş sağlığı, kalp kaslarıda dahil kasların kasılması, vücutta asit-alkali dengesinin sağlanması, cilt sağlığı, kanın pıhtılaşması.<br />
Nerede bulunur?<br />
Süt, peynir, yoğurt, küçük kılçıklı balıklar, koyu yeşil yapraklı sebzeler, midye, istiridye, karides gibi kabuklu deniz ürünleri, deniz bitkileri, soya fasülyesi, tofu, badem, kuru incir, su teresi.<br />
Eksikliğinde ne görülüyor?<br />
Kas krampları veya seğirmeleri, uykusuzluk, sinirlilik, eklem ağrısı, artrit, diş çürümeleri, osteoporoz, yüksek tansiyon.<br />
Magnezyum <br />
Ne işe yarıyor?<br />
Kemik ve dişleri güçlendirir, kasların gevşemesini sağlar, adet öncesi sendromu belirtilerini hafifletir, kalp kasları ve sinir sistemi için çok önemli. Enerji üretiminde görevli. Vücuttaki birçok işlemde yan görevleri var. <br />
Nerede bulunuyor?<br />
Tüm yeşil sebzeler, elenmemiş undan yapılmış ekmek, kakao, buğday kepeği, cereallar, badem, fıstık, susam, cazhew, bakalgiller, bulgur, esmer pirinç, kuru incir ve kayısı.<br />
Eksikliğinde ne görülüyor?<br />
Kas seğirmeleri vetya kasılmaları, kas zayıflığı, konfüzyon, iştahın azalması. Uykusuzluk, sinirlilik, yüksek tansiyon, kalbin düzensiz atması, kabızlık, hiperaktiflik, depresyon, böbrek ve safra kesesi taşları.<br />
Demir<br />
Ne işe yarar?<br />
Kana kırmızı rengini veren hemoglobin için gerekli, oksijen ve karbondioksiti hücre içi ve dışına taşır. Vücutta birçok enzimin yapısında bulunur, enerji üretimi için gereklidir.<br />
Nerede bulunur?<br />
Et, sakatat, kuru meyveler-özellikle kuru üzüm ve erik-, kuru baklagiller, cerealler, bal kabağı çekirdeği, meydonoz, badem, fıstık. Et ve sakatattaki demir vücutta en iyi emilebilen demir şeklidir.<br />
Eksikliğinde ne görülüyor?<br />
Kansızlık, soluk cilt, halsizlik, kayıtsızlık, iştahsızlık, mide bulantısı, soğuğu dayanıksızlık.<br />
Fosfor<br />
<br />
Ne işe yarıyor?<br />
Kemik ve diş yapısında bulunur, onların sertliğini sağlar.Hücrelerin yapısındada bulunur. Enerji üretiminde rolü vardır.<br />
Nerelerde bulunur?<br />
Tüm bitkisel ve hayvansal gıdalar. Genelde hayvansal gıdalarda daha fazla. <br />
Eksikliğinde ne görülüyor?<br />
Kas zayıflığı, iştahsızlık, kemik ağrıları. Eksikliği nasir görülür.<br />
Potasyum<br />
Ne işe yarıyor?<br />
Besinleri hücre içine alınıp, artık maddelerin hücrelerden uzaklaştırılmasını, kas ve sinirlerin sağlıklı bir şekilde çalışmasını sağlar. Kalbin çalışmasında etkilidir. Bağırsak hareketlerini artırır. Vücutta sıvı dengesini ayarlar. İnsülin salınımında etkilidir.<br />
Nerede bulunur?<br />
Muz, kuru meyveler(kayısı, incir, üzüm), hurma, baklagiller, yeşil sebzeler, susam, avokado, ceviz, deniz sebzeleri, yağlı balıklar, mantar, domates, patates, meyve suları.<br />
Eksikliğinde ne görülüyor?<br />
Kalbin düzensiz atması, kas güsüzlüğü, karıncalanmalar, mide bulantısı, kusma, ishal, selülit, karın şişkinliği, çabuk kızma, dikkati toplayamama, sodyum-potasyum dengesinin bozulmasına bağlı tansiyon düşüklüğü.<br />
Sodyum<br />
Ne işe yarıyor?<br />
Vücutta su dengesini sağlar. Vücuttaki tüm sıvılarda, kanda bulunur. Kas ve sinir sisteminin çalışmasında etkilidir. Kalp kasının kasılmasında görevlidir. Besinlerin hücre içine alınmasını sağlar.<br />
Nerede bulunur?<br />
Sofra tuzu, konserveler, zeytin, peynir, kereviz, lahana, işlemden geçmiş hemen hemen tüm yiyecekler, cipsler, tuzlu çerezler.<br />
Eksikliğinde ne görülüyor?<br />
Baş dönmesi, düşük tansiyon, çarpıntı, iştehsızlık, dikkati topşlayamama, kas krampları, mide bulantısı, kusma, kilo kaybı, baş ağrısı, sıcağa dayanıksızlık.<br />
<br />
Mikromineraller<br />
Başlıcaları, krom, çi,nko, selenyum, manganez, iyot ve flordur. Vücudun bunlara ihtiyacı daha küçük(mikrogram) miktarlardadır.<br />
Çinko<br />
Ne işe yarar?<br />
Antioksidan, birçok enzimin yapısında bulunur. Yaraların iyileşmesi, büyüme ve gelişme, testis ve yumurtalıklardan salınan hormonların kontrolü, stresle savaş, kemik ve diş sağlığı, saç ve kılların uzamasında rolu var.<br />
Nerede bulunuyor?<br />
İstiridye, elenmemiş undan yapılmış ekmek, et-özellikle koyun ve dana eti-, peynir, yumurta sarısı, zencefil kökü, buğday ürünleri, karaciğer, susam, ayçiçeği çekirdekleri, fıstık ve fıstık yağı, kakao, esmer pirinç, bedem, bezelye, turp.<br />
Eksikliğinde ne görülüyor?<br />
Tat ve koku alma duygularının zayıflaması, tırnaklarda beyaz çizgiler, sık hastalanma, sivilce, yağlı cilt, doğurganlığın azalması, erkeklerde döllenme yeteneğinin azalması, depresyon, iştah azalması, hamilelik çizgileri.<br />
Krom<br />
Kan şekerinin dengelenmesini, açlık duygusunun bastırılmasını, yiyeceklere duyulan aşırı isteğin törpülenmesini, hücre yapısının korunmasını sağlar, ayrıca kalbin çalışmasında görevli.<br />
Nerede bulunuyor?<br />
Karaciğer,bira mayası, istiridye,i patates kabuğu, elenmemiş undan yapılmış ekmek, çavdar ekmeği, yeşil biber, yumurta, elma, tereyağ, tavuk, koyun eti.<br />
Eksikliğinde ne görülüyor?<br />
Aşırı veya soğuk terleme, açlığa dayanıksızlık, sık yeme ihtiyacı, soğuk eller, uyuklama, aşırı susama, tatlıya düşkünlük.<br />
Manganez<br />
Ne işe yarıyor?<br />
Vücuttaki birçok enzimin yapısında bulunur, birçok enzimi de aktif hale getirir. Kan şekerini ayarlar, üreme ve kırmızı kan hücrelerinin yapımı, beynin çalışması için gereklidir. Hücre yapısını korur.<br />
Nerede bulunuyor?<br />
Ananas, bamya, marul, çilek, yulaf, su teresi, baharatlar, cerealler, çay, kereviz, üzüm.<br />
Eksikliğinde ne görülüyor?<br />
Kas seğirmeleri, ergenlikte büyüme ağrıları, baş dönmesi, dengeyi sağlamada güçlük, kasılmalar, eklem ağrısı, dizlerse acı.<br />
Selenyum<br />
Ne işe yarıyor?<br />
Antioksidan, kansere karşı koruyucu, erken yaşlanmayı önler, bağışıklık sistemini güçlendirir, kalp sağlığında etkili, vücut metabolizması için gerekli, E vitamininin çalışmasına yardıncı, erkek üreme sistemi üzerinde etkili.<br />
Nerede bulunuyor?<br />
Deniz ürünleri, susam, mantar, lahana, tavuk, karaciğer, kabak.<br />
Eksikliğinde ne görülüyor?<br />
Ailede birkaç kuşak boyunca kanser görülmesi, erken yaşlanma, katarakt, yüksek tansiyon, sık hastalanma.<br />
İyot<br />
Ne işe yarar?<br />
Troit hormonlarının yapısında bulunur. Enerji metabolizması üzerinde etkili. <br />
Nerede bulunuyor?<br />
Deniz ürünleri, süt ve süt ürünleri, iyotlu tuz.<br />
Eksikliğinde ne görülür? Kronik yorgunluk, kilo alma, guatr.<br />
Flor<br />
Ne işe yarıyor?<br />
Kemik ve diş sağlığı için gerekli. <br />
Nerede bulunuyor?<br />
Deniz ürünleri ve çay.<br />
Eksikliğinde ne görülüyor?<br />
Kemik ve diş sorunları.<br />
RDA (Recommended Daily Allowance) nedir ?<br />
Vitamin ve minerallerin erişkinler için önerilen günlük miktarlarına denir.<br />
VİTAMİN A	600 mcg<br />
VİTAMİN C	60 mg<br />
VİTAMİN E	3-4 mg<br />
VİTAMİN B1	1 mg<br />
VİTAMİN B2	1.6 mg<br />
VİTAMİN B3	18 mg<br />
VİTAMİN B5	6 mg<br />
VİTAMİN B6	1.4 mg<br />
VİTAMİN B12	1.5 mcg<br />
FOLİK ASİT	200 mcg<br />
BİOTİN	200 mcg<br />
VİTAMİN D	10 mcg<br />
VİTAMİN K	Bağırsaklarda yararlı bakteriler tarafından üretildiği için RDA belirlenmemiş.<br />
Ca-Kalsiyum	800 mg<br />
K- Potasyum	2000 mg<br />
Fe-Demir	10-14 mg<br />
Mg-Magnezyum	300 mg<br />
Na-Sodyum	2400 mg<br />
P- Fosfor	800 mg<br />
Zn- Çinko	15 mg<br />
Se-Selenyum	70 mcg<br />
Cr- Krom	Belirlenmemiş<br />
Cu- Bakır	2 mg<br />
Mn-Manganez	3.5 mg<br />
Bu miktarlar sağlık otoriteleri tarafından uzun araştırmalar sonucu saptanmıştır. Belirtilen vitamin veya mineralin eksikliğinde görülebilecek hastalıklara karşı, vücudu koruyabileceği düşünülen miktardır<br />
<br />
A VİTAMİNİ: A vitamini görme işlevinde doğrudan rol oynar. Yeterince A vitamini alamayan kişilerde, özellikle aydınlıktan karanlığa geçildiğinde yada loş ışıkta görme yeteneğinin azalmasına yol açan ve halk arasında tavukkarası denen gece körlüğüne sebep olabilir.<br />
Bu vitaminin uzun süre çok yüksek dozda alınması bitkinlik, uyuklama, bulantı, derinin kuruyup pul pul olması, saç dökülmesi ve kemik ağrıları gibi belirtiler veren A vitamini zehirlenmesine yol açar.<br />
B VİTAMİNİ:<br />
B1 vitamini: Bu vitaminin eksikliğinde sinir iletisi kesintiye uğrar ve bazı sinirler iltihaplanarak insanda huzursuzluk, sıkıntı, öfke gibi sinirlilik belirtileri, hatta zamanla kol ve bacaklarda felç görülür. B1 vitamini eksikliğinden kaynaklanan en önemli beslenme bozukluğu ise beri beri hastalığıdır. İnsanların hemen hemen yalnızca kabuğu ayıklanmış pirinçle beslendikleri tropik ülkelerde görülen bu hastalıkta sinirleri etkilediği için çeşitli olarak, özellikle el ve ayakta felç belirir.<br />
B2 vitamini: Bu vitaminin en eksikliğine bağlanan başlıca belirtiler büyüme ve gelişme geriliği, kilo kaybı, deri iltihapları ile göz, ağız ve burun çevresinde beliren yaralardır.<br />
B3 vitamini: B3 vitamininin eksikliğine bağlı en önemli beslenme bozukluğu, deride yaralar, iştahsızlık, ishal ve kilo kaybı, bitkinlik, huzursuzluk zihin bulanıklığı gibi belirtiler veren pellegra hastalığıdır.,<br />
B6 vitamini:Yetersizliğinde merkezi sinir sisteminde düzensizlikler sonucunda havaleler,anemi ve ciltte yaralar görülür.<br />
B7 vitamini:Yiyeceklerde yeterli miktarda bulunduğu için eksiklik belirtileri görülmemektedir.<br />
B9 vitamini: Yetersizliğinde anemi ve ciltte yaralar görülür.Sindirim sistemi hastalığı,karaciğer hastalığı olan insanlarda,premature bebeklerde folik asit yetersizliği görülür.<br />
B12 vitamini: Bu vitaminin eksikliği sindirim bozukluklarına, öldürücü bir kansızlık tablosuna ve omurilik sinirlerinin yıkımına yol açar.<br />
C VİTAMİNİ: Yeterince C vitamini almayan kişilerde kemik ve eklem bozukluklarına, deride ve dişetlerinde kanamalara, dişlerin dökülmesine ve yaraların geç iyileşmesine yol açan iskorbüt hastalığı görülür. Eskiden uzun deniz yolculuklarına çıktıkları için aylarca taze sebze ve meyve yiyemeyen denizcilerin çoğu bu hastalığa tutulurdu<br />
C vitamininin eksikliğinde diş etlerinde kanama ,eklemlerde şişlik ve ağrılar, yaralarda geç iyileşme görülür. Bu belirtilerin sonucu skorbüt hastalığı ortaya çıkar. Ayrıca yorgunluk, tembellik, isteksizlik görülür.<br />
D VİTAMİNİ: D vitamini alınmaması kemiklerde ağır biçim bozukluklarına, yol açan raşitizm hastalığına yol açar. D vitaminini eksikliğinin erişkinlerdeki sonucu ise osteomalisi denilen kemik yumuşamasıdır. En zengin olarak; balıkyağı, karaciğer, süt ve yumurta sarısında bulunur. Aşırı alınması durumunda ise vücutta depolandığından zehirlenmeye yol açar.<br />
E VİTAMİNİ:Yeterince E vitamini almayan kişilerde üreme organlarının gelişmemesinden doğacak kısırlık ve çeşitli kalp damar hastalıkları görülür.<br />
K VİTAMİNİ: K vitamini diğer vitaminlerin hepsinden biraz daha geç bir tarihte bulunmuştur. Kanın pıhtılaşması için gereklidir. Bağırsakların doğal konusu olan bakterilerle birleştiklerinden eksikliği pek yaygın değildir. Yalnız yeni doğmuş bebeklerde ve uzun süre antibiyotik tedavisi gördükleri için  bağırsak bakterileri azalmış kişilerde bu vitaminin eksikliğine rastlanır.<br />
<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">VİTAMİNLER VE FAYDALARI</span></span><br />
<br />
Organizmaya çok gerekli özbesinler olan vitaminler vücutta çok önemli bir rol oynar, ama bu rol uzun süre bilinememiştir. Hekimler, berberi veya iskarbüt gibi vitamin eksikliğinden kaynaklanan hastalıkların klinik belirtilerini gözlemliyorlardı, ama bunların neden ileri geldiğini bilmiyorlardı. Bugün, kesin ölçütlere göre (yapı, işlev, kaynak, alınacak miktar) onbeş kadar vitamin belirlenmiştir. Vitamin biliminin ve vitamin tedavisinin hedefi, sağlık için gerekli vitaminleri her zaman gerektiği kadar sağlayamayan beslenme düzeniyle ve vitaminlerin tedavi edici madde olarak kullanımıyla ilgilidir.<br />
Sınıflandırılma<br />
Vitaminleri alfabetik olarak sıraya sokacak olursak; <br />
A-	Vitamini<br />
B-	Vitamini ve B1’den başlayarak B12’ye kadar devam eden vitaminler<br />
C-	Vitamini<br />
D-	Vitamini<br />
E-	Vitamini<br />
K- Vitamini<br />
Vitaminler ikiye ayrılır. Bunlar; yağda ve suda eriyen vitaminlerdir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yağda Eriyen Vitaminler</span><br />
</span><br />
A Vitamini<br />
Hayvansal kökenli (tereyağı, balık karaciğeri) birbirine yakın yapıda iki kimyasal şekli vardır. A1 ve A2 bunlardan birincisi ikincisine göre iki kat daha etkindir. Erişkin insanlar için günde önerilen doz 2,5 mg’dır.<br />
A Vitamini Eksikliğinde Neler Olur?<br />
-	Özellikle kser oftalmiye (göz mukozolarının kuruluğu)<br />
-	Gece körlüğüne<br />
-	Çocuklarda büyüme bozukluklarına yol açar<br />
-	Derinin sarı renk olması ile belirgin olan hiper vitamina 24 genellikle zararsızdır ve aşırı alım kesilince hemen düzelir.<br />
D Vitamini<br />
İki kaynağı vardır. Bunlardan biri dış kaynak beslenmedir (yumurta, balık karaciğeri yağı), iç kaynak ise, morötesi güneş ışınlarının etkisiyle üst deri hücrelerinin yaptığı bireşimdir. Bu vitamin, fosfor ve kalsiyum bağırsaklarından emilimine ve bunların kemik dokusunda yenilenmelerine yardımcı olmak sureti ile kalsiyum fosfor metabolizmasının düzenlenmesinde rol oynar. Günde önerilen doz 10-20 µg’dır.<br />
Eksikliğinde Görülen Zararları<br />
-	Çocuklarda raşitizme (iskelette şekil bozuklukları),<br />
-	Erişkinlerde astromolasiye (kemik ağrıları),<br />
-	Yoğun tedavisi sonucunda ortaya çıkan D hipervitaminozu ise kusma ve vücutta su kaybı ile kendini gösterir.<br />
E Vitamini<br />
E vitamini etkinliğine sahip bileşimler esas olarak, buğday tanelerinde ve bitkilerin yeşil kısımlarında bulunur. 15-20 mg’dır (günlük gereksinim).<br />
Not: Bu moleküllerin görevi pek iyi bilinmemektedir.<br />
Eksikliğinde Neler Olur?<br />
- Ne eksikliğinde hipervitaminozu insanlarda görülmemiştir.<br />
K Vitamini<br />
Yeşil sebzelerde ve balık unlarında çeşitli K vitaminleri mevcuttur. Dışarıdan alınması zorunlu değildir. Çünkü insanın bağırsak florası bu vitaminin birleşimini yapma yeteneğine sahiptir. Karaciğerle birlikte, kandaki çeşitli pıhtılaşma etmenlerinin, özellikle de protrombinin yapımına katkıda bulunur. Erişkin bir insanda günlük K vitamini ihtiyacı yaklaşık 2 mg’dır; bağırsaktan emiliminde bir eksiklik olursa, kanamalara yol açar.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Suda Eriyen Vitaminler</span></span><br />
<br />
B1 Vitamini (tiyomin)<br />
Maya mantasyonlarından buğday tanelerinden ve baklagillerden büyük miktarda sağlanan bu vitamin, enerji üretici glüsit kakobolizmasında önemli bir rol oynar. Alınması önerilen günlük miktarı (ortalama) 1,5 mg’dır.<br />
B2 Vitamini (riboflovin)<br />
Bitkilerde özellikle bira mayasında, ayrıca sakatatta, sütte ve yumurtada bulunan bu bileşim glüsit, lipit ve plokitlerin metabolizmasında yardımcı olur. Günlük gereksinim yaklaşık 2 mg’dır. Ayrıca zehir giderici olarak ve demirin kullanımı esnasında da etki gösterir.<br />
PP Vitamini (nikotimonit)<br />
Organizma bu vitamini diğer B vitaminleri gibi doğrudan doğruya besinlerden alır veya triplofon denen bir animoasitler birleştirir. Nikotinomik kafaktürü hücrelerdeki yükseltgenme – indirgenme süreçlerinde rol oynar. Bir erişkinin günlük ihtiyacı yaklaşık 2 mg’dır.<br />
B5 Vitamini (pontotenik asit)<br />
Hayvansal ve bitkisel dokuların çoğunda mevcut olan pontotonik asit, lipit, glüsit ve protitlerin metabolizması ve epitelyumların yenilenmesi için gerekli olan A koenziminin bileşimine girer. Alınması gereken miktar 24 saatte 5-10 mg arasındadır.<br />
B6 Vitamini (pridoksin)<br />
Diğer B vitaminleriyle aynı kaynaklardan gelir ve daha çok protit metabolizmasında rol oynar. Alınması gereken miktar her protein alımıyla orantılı, yani 24 saatte ortalama 2 mg olmalıdır.<br />
B8 Vitamini (biyotin)<br />
Beslenmeyle (sakatat, yumurta sarısı) alınan ve bakteri florasınca bireştirilen biyotin glüsit ve lipit metabolizmaları sırasında CO2 kütlelerinin taşınması konusunda özelleşmiş bir koenzimdir. Günlük ihtiyaç 150-300 µg’dır; bu miktarlar dengeli bir beslenmeyle sağlanabilir.<br />
<br />
B9 Vitamini (folik asit)<br />
Alyuvarların olgunlaşmasında ve bazı amino asitlerin metabolizmasında gerekli olan bu vitamin daha çok yapraklarda ve bira mayasında bulunur. Bir erişkinin alması gereken miktar günde 300 µg’dır.<br />
B12 Vitamini (siyonokobolomin)<br />
Hayvansal dokularda özellikle de karaciğerde çok bol olarak bulunan bu vitamin bitkilerden yalnızca su yosunlarında ve mayalanmış soyada bulunur. Emilimi mide tarafından üretilen bir glikoprateinin (entrensek etmendige adlandırılır) varlığını gerektirir, bu vitaminin işlevi oluşmakta alyuvarlarla ilgilidir. Alınması gereken miktar çok düşüktür (günde 2-3 µg). <br />
C Vitamini (askorbik asit)<br />
C vitamini B grubuna dahil olmasa da, suda eriyen bir vitaminin bütün özelliklerini gösterir. Bu vitamin taze meyve ve sebzelerde bulunur. Çok sayıda görevi vardır. Özellikle bağ dokusunun yapımında rol oynar. Gliküjen oluşumunu, demir emilimini.......... uyarır. Alınması gereken miktar günde 7,5 µ’dır ve enfeksiyon durumunda bunun üstündedir.<br />
Vitaminler ve Sağlık<br />
Vitaminlerin birçok hastalıkta koruyucu veya önleyici rollerini ortaya koymak için çok sayıda araştırma yapılmıştır. Klinik araştırmaların ve deneysel çalışmaların sonuçları ve ayrıca epidemiyolojik yaklaşım, 2000 yılında, vitaminlerin tedavi edici etkilerini belirtmeyi ve bunlara sağlığımız arasında ilişki kurmayı sağlayacaktır. Ayrıca reklamlar, için de bir çok vitaminin bir arada bulunduğu ürünleri tanıtırken, vitaminlerin enerji verici niteliklerini de vurgular, ama vitaminler bu özelliğe sahip değildir.<br />
<br />
<br />
Vitaminler <br />
<br />
Vitaminler, bazı yiyeceklerde bulunan, çoğu vücudumuzda üretilmeyen. Vücutta özel biyokimyasal reaksiyonlar için gerekli olan, küçük miktarlarda (miligram veya mikrogram) ihtiyaç duyduğumuz organik maddelerdir.<br />
İki tip vitamin vardır. <br />
Yağda çözünenA, D, E, K<br />
Suda çözünen <br />
•B grubu ve C <br />
•Suda çözünen vitaminler vücutta depolanmaz. Bu yüzden bu vitaminleri hergün yediğimiz yiyeceklerle almamız gereklidir. Suda çözünen vitaminler pişirme sırasında kolaylıkla zarar görebilirler.<br />
Yiyeceklerdeki vitaminleri korumak için<br />
•Aşırı pişirmeyin.<br />
•Sebzeleri haşlarken suda çözünen vitaminlerin önemli miktarı haşlama suyuna karışır. Bu suyu atmayın, çorbalarda veya yemeklerinizde kullanın. Sebze ve meyveleri çok az suyla haşlayın.<br />
•Kızartmak ve fırında pişirmek, vitaminlerin neredeyse tamamen yok olmasına yol açar.<br />
•Sebze ve meyvelerin vitamin içeriğinden maksimum şekilde yararlanmak için en doğru yöntem, çiğ veya buharda az pişirerek yemektir.<br />
•Sebzeleri yıkadıktan sonra uzun süre suda bekletmeyin.<br />
•Sebzeleri, meyveleri çok küçük parçalar halinde doğramayın.<br />
•Keskin bıçak kullanın.<br />
•Yemekleri pişirdikten sonra hemen tüketmeye çalışın. Uzun süre bekletmeyin.<br />
•Meyve ve sebzelerinizi satın alırken taze olmalarına dikkat edin.<br />
•Meyve sebze alışverişinizi küçük miktarda yapın. Haftalık alışveriş yerine iki-üç günde bir almayı yeğleyin.<br />
•Meyveleri kabuklarını soymadan yiyin.(tarım ilaçları kullanılmadığından eminseniz!)<br />
•Meyve suyunu kutuyu açtıktan sonra hemen için. Dolapta bekletmeyin.<br />
A vitamini<br />
İki şekli vardır: hayvansal gıdalar da bulunan retinol ve bitkilerde bulunan Beta-karoten vücutta retinole çevrilebilir. Ancak retinol kalitesinde A vitamini alabilmek için 6 kat fazla Beta-karoten içeren besin yememiz gerekir.<br />
<br />
Ne işe yarıyor?<br />
<br />
Cilt ve vücut dokularının sağlıklı olmasını, bağışıklık sisteminin güçlenmesini sağlar.<br />
Birçok kanser türüne karşi koruyucudur, antioksidandır ve karanlıkta görmeyi sağlar.<br />
<br />
Nerede bulunuyor?<br />
<br />
Karaciğer, böbrek, yumurta, buğday, mantar, baklagiller, fasülye, domates, kereviz, fıstık, ceviz, cashew(maun fıstığı), avokado.<br />
<br />
Eksikliğinde ne görülür?<br />
<br />
Sık sık hastalanma, karanlıkta iyi görememe, ağızda yaralari sivilce, cilt kuruluğu, saçlarda kepek.<br />
<br />
B grubu vitaminler<br />
B1(thiamine)<br />
B2(riboflavin)<br />
B3(niacin)<br />
B5(panthothenic asit)<br />
B6(pyridoxine)<br />
B12(cyanocobalamin)<br />
B1 (thiamine)<br />
<br />
Ne işe yarıyor?<br />
<br />
Karbonhidratlardan enerji üretimi, beyin fonksiyonları ve sindirim sistemi için gerekli. Vücudun proteinleri kullanabilmesini sağlar.<br />
Nerede bulunuyor?<br />
Buğday, baklagiller -özellikle börülce-, karaciğer, ıspanak, brüksel lahanası, bamya, fasülye, pancar, badem, ceviz, fındık, esmer pirinç, yulaf, mısır.<br />
<br />
Eksikliğinde ne görülüyor?<br />
Kaslarda hassasiyet, kas güçsüzlüğü, konsantrasyon güçlüğü, çabuk kızma, hafıza zayıflığı, ayaklarda karıncalanma, kabızlık, çarpıntı, mide ağrıları.<br />
<br />
B2 (Riboflavin)<br />
Ne işe yarıyor?<br />
Karbonhidrat, protein ve yağlardan enerji üretimi için gerekli. Cilt sağlığı, saç, tırnak ve gözler için önemli. Vücuttaki asit oranını düzenler.<br />
Nerede bulunuyor?<br />
Süt ve süt ürünleri, karaciğer, böbrek, mantar, elenmemiş undan yapılmış ekmek, cerealler, badem, yeşil sebzeler.<br />
Eksikliğinde ne görülüyor?<br />
Gözlerde yanma ve bulanıklık, parlak ışıklara karşı hassasiyet, katarakt, mat ve yağlı saçlar, cilt sorunları, tırnakların çabuk kırılması, dudaklarda çatlaklar.<br />
B3(Niacin) <br />
Ne işe yarıyor?<br />
Enerji üretimi, beyin fonksiyonları ve cilt sağlığı için gerekli. Kan şekerini dengeler ve kolesterol seviyesini düşürür. Sindirim sistemi üzerinde de etkileri var.<br />
Nerede bulunuyor?<br />
Karaciğer, böbrek, balık, tavuk, hindi, ekmek, cerealler, mantar, baklagiller, fıstık, fıstık yağı, ceviz, fındık, badem, bira mayası, esmer pirinç, esmer makarna.<br />
Eksikliğinde ne görülüyor?<br />
Enerji azlığı, ishal, uyku sorunları, baş ağrısı, bellek zayıflığı, gerginlik, anksiyete, çabuk kızma, depresyon, dişeti kanamaları veya hassasiyeti, sivilce, egzama ve çeşitli cilt sorunları.<br />
B5(Panthothenic asit)<br />
Ne işe yarıyor?<br />
Enerji üretimi ve yağ metabolizmasında gerekli. Beyin ve sinirler için önemli. Strese karşı hormonların yapımında görevli. Cilt ve saç sağlığında etkisi var.<br />
Nerede bulunuyor?<br />
Karaciğer, böbrek, yumurta, buğday, mantar, baklagiller, fasülye, domates, kereviz, fıstık, ceviz, cashew, avokado.<br />
Eksikliğinde ne görülüyor?<br />
Kas seğirmeleri veya kramplar, ayaklarda yanma hissi veya topuklarda hassasiyet, konsantrasyon zayıflığı, dişleri gıcırdatma, mide bulantısı-kusma, çabuk yorulma, enerji azlığı, anksiyete, gerginlik.<br />
B6 (pyridoxine)<br />
Ne işe yarıyor?<br />
Protein sindirimi, beyin fonksiyonları, hormonların üretimi için gerekli. Seks hormonlarını dengeler. Deprosyana karşı etkili. Alerjik reaksiyonları engeller<br />
Nerede bulunuyor?<br />
Buğday, baklagiller -özellikle börülce- , karaciğer, ıspanak, brüksel lahanası, bamya, fasülye, pancar, badem, ceviz, fındık, esmer pirinç, yulaf, mısır.<br />
<br />
Eksikliğinde ne görülüyor?<br />
Kaslarda hassasiyet, kas güçsüzlüğü, konsantrasyon güçlüğü, çabuk kızma, hafıza zayıflığı, ayaklarda karıncalanma, kabızlık, çarpıntı, mide ağrıları.<br />
B12 (cyanocobalamin)<br />
<br />
Ne işe yarıyor?<br />
Protein kullanımı, dna sentezi, enerji üretimi ve sinirler için gerekli. Kanda oksijenin taşınmasına yardımcı. Sigara dumanı ve diğer zehirlerle savaşta rolü var.<br />
Nerede bulunuyor?<br />
Karaciğer, böbrek, tavşan ve koyun eti, hindi, sardalya, ançuez, somon, ton, uskumru gibi yağlı balıklar, yumurta, peynir.<br />
Eksikliğinde ne görülüyor?<br />
Saç sağlığının bozulması, cilt sorunları, ağzın sıcak vaya soğuğa aşırı duyarlılığı, çabuk kızma, anksiyete, gerginlik, enerji azlığı, kabızlık, kaslarda hassasiyet, soluk cilt.<br />
Folik asit<br />
<br />
Ne işe yarıyor?<br />
Hamilelikte bebeğin betin ve sinir sistemi gelişimi için hayati önem taşır. Yetişkinlerde beyin ve sinir sistemi fonksiyonları, protein kullanımı ve kan hücreleri yapımı için gerekli.<br />
Nerede bulunuyor?<br />
Buğday, baklagiller -özellikle börülce-, karaciğer, ıspanak, brüksel lahanası, bamya, fasülye, pancar, badem, ceviz, fındık, esmer pirinç, yulaf, mısır.<br />
Eksikliğinde ne görülüyor?<br />
Kansızlık, egzema, dudaklarda çatlaklar, saçlarım erken beyazlaşması, bellek zayıflığı, depresyon, anksiyete, gerginlik, enerji azlıgı, iştahın kaybolması, mide ağrıları.<br />
Biotin<br />
Ne işe yarıyor?<br />
Vücudun temel yağları kullanmasını sağlar; sağlıklı cilt, saç ve sinirler için gerekli.<br />
Nerede bulunuyor?<br />
Yumurta, süt,istiridye, bezelye, domates, marul, karnı bahar, greyfurt, badem, mısır, karpuz, lahana, ringa balığı.<br />
Eksikliğinde ne görülüyor?<br />
Kuru cilt, sağlıksız saçlar, saçların erken beyazlaşması, kaslarda hassasiyet, iştahsızlık, cilt sorunları, egzemalar.<br />
C Vitamini (askorbik asit)<br />
Ne işe yarıyor?<br />
Bağışıklık sistemini güçlendirir. Hastalıklara karşı savaşta etkili. Strese karşı hormonların yapımında, enerji üretiminde, vücudun destek dokusu olan kollagen yapımında görevli. Kemikleri, cildi, eklemleri güçlendiriyor. Kanser ve kalp hastalıklarına karşı koruyucu etkisi var.<br />
Nerede bulunuyor?<br />
Yeşil ve kırmızı biber, maydonoz, kivi, yeşil yapraklı sebzeler, domates, portakal, greyfurt, kavun, brokoli, karnıbahar, lahana, brüksel lahanası, çilek, limon, bezelye, soğan.<br />
Eksikliğinde ne görülüyor?<br />
Sık hastalanma, sık nezle-grip olam, enerji azlığı, dişeti kanama-ları, vücudun kolay morarması, yaraların geç iyileşmesi, ciltte döküntüler, burun kanamaları.<br />
D Vitamini(Ergocalciferol, cholecalciferol)<br />
Ne işe yarıyor?<br />
Vücutta kalsiyumu tutarak kemiklerin güçlenmesini sağlar. <br />
Nerede bulunur?<br />
Balık yağı, somon, ton, uskumru gibi yavru balıklar, peynir,yumurta, istiridye, karaciğer, tereyağı.<br />
Eksikliğinde ne görülüyor?<br />
Eklem ağrıları, eklem hareketlerinde zorluk, el ağrısı, diş çürümeleri, kaslarda kramp<br />
E Vitamini<br />
Ne işe yarıyor?<br />
En güçlü antioksidandır. Serbest radikallere bağlanıp vücuttan atılmalarını sağlar. Hücre yapısının bozulmasını engeller. Kansere karşı koruyucu. Vücudun oksijeni kullanmasına yardın eder. Yaraların iyileşmesini hızlandırır. Kanın damar içinde pıhtılaşmasını önler, böylece damar sertliğini ve tıkanmalarını engeller. Cildi güzelleştirir.<br />
<br />
Nerede bulunur?<br />
İşlemden geçmemiş yağlar, buğday, mısır, ayçiçeği, fıstık, susam, soya yağları, zeytin yağı, balık yağı, fındık, badem, ton balığı, sardalya, somon, patates, yumurta sarısı, domates, koyu yeşil renkli sebzeler.<br />
Eksikliğinde ne görülür?<br />
Seks isteğinde azalma, çabuk yorulma, kolay morarmalar, yaraların geç iyileşmesi, varisler, gevşek kaslar, kısırlık.<br />
K Vitamini<br />
K vitamini vücutta, kalın bağırsaktaki yararlı bakteriler tarafından üretilir.<br />
<br />
Ne işe yarıyor?<br />
Kanın pıhtılaşmasını sağlar<br />
<br />
Nerede bulunuyor?<br />
Karnıbahar, yeşil sebzeler, brüksel lahanası, marul, lahana, fasülye, bezelye, su teresi, kuşkonmaz, yoğurt, yumurta sarısı, balık yağı, patates, mısır yağı.<br />
<br />
Eksikliğinde ne görülür?<br />
Kanamanın durmaması, kolay kanamalar.<br />
<br />
<br />
C Vitamini (askorbik asit)<br />
Ne işe yarıyor?<br />
Bağışıklık sistemini güçlendirir. Hastalıklara karşı savaşta etkili. Strese karşı hormonların yapımında, enerji üretiminde, vücudun destek dokusu olan kollagen yapımında görevli. Kemikleri, cildi, eklemleri güçlendiriyor. Kanser ve kalp hastalıklarına karşı koruyucu etkisi var.<br />
Nerede bulunuyor?<br />
Yeşil ve kırmızı biber, maydonoz, kivi, yeşil yapraklı sebzeler, domates, portakal, greyfurt, kavun, brokoli, karnıbahar, lahana, brüksel lahanası, çilek, limon, bezelye, soğan.<br />
Eksikliğinde ne görülüyor?<br />
Sık hastalanma, sık nezle-grip olam, enerji azlığı, dişeti kanama-ları, vücudun kolay morarması, yaraların geç iyileşmesi, ciltte döküntüler, burun kanamaları.<br />
D Vitamini(Ergocalciferol, cholecalciferol)<br />
Ne işe yarıyor?<br />
Vücutta kalsiyumu tutarak kemiklerin güçlenmesini sağlar. <br />
Nerede bulunur?<br />
Balık yağı, somon, ton, uskumru gibi yavru balıklar, peynir,yumurta, istiridye, karaciğer, tereyağı.<br />
Eksikliğinde ne görülüyor?<br />
Eklem ağrıları, eklem hareketlerinde zorluk, el ağrısı, diş çürümeleri, kaslarda kramp<br />
E Vitamini<br />
Ne işe yarıyor?<br />
En güçlü antioksidandır. Serbest radikallere bağlanıp vücuttan atılmalarını sağlar. Hücre yapısının bozulmasını engeller. Kansere karşı koruyucu. Vücudun oksijeni kullanmasına yardın eder. Yaraların iyileşmesini hızlandırır. Kanın damar içinde pıhtılaşmasını önler, böylece damar sertliğini ve tıkanmalarını engeller. Cildi güzelleştirir.<br />
<br />
Nerede bulunur?<br />
İşlemden geçmemiş yağlar, buğday, mısır, ayçiçeği, fıstık, susam, soya yağları, zeytin yağı, balık yağı, fındık, badem, ton balığı, sardalya, somon, patates, yumurta sarısı, domates, koyu yeşil renkli sebzeler.<br />
Eksikliğinde ne görülür?<br />
Seks isteğinde azalma, çabuk yorulma, kolay morarmalar, yaraların geç iyileşmesi, varisler, gevşek kaslar, kısırlık.<br />
K Vitamini<br />
K vitamini vücutta, kalın bağırsaktaki yararlı bakteriler tarafından üretilir.<br />
<br />
Ne işe yarıyor?<br />
Kanın pıhtılaşmasını sağlar<br />
<br />
Nerede bulunuyor?<br />
Karnıbahar, yeşil sebzeler, brüksel lahanası, marul, lahana, fasülye, bezelye, su teresi, kuşkonmaz, yoğurt, yumurta sarısı, balık yağı, patates, mısır yağı.<br />
<br />
Eksikliğinde ne görülür?<br />
Kanamanın durmaması, kolay kanamalar<br />
<br />
Mineraller <br />
Mineraller sağlığımız için gerekli olan inorganik maddelerdir. İkiye ayrılırlar;<br />
1.makro mineraller<br />
2.mikro mineraller.<br />
Makro mineraller<br />
Kalsiyum, magnezyum, demir, fosfor, sodyum ve potasyumdur. Vücudun bu minerallere ihtiyacı daha büyük (gran veya miligram) miktarlardadır.<br />
Kalsiyum<br />
Ne işe yarıyor?<br />
Kemik ve diş sağlığı, kalp kaslarıda dahil kasların kasılması, vücutta asit-alkali dengesinin sağlanması, cilt sağlığı, kanın pıhtılaşması.<br />
Nerede bulunur?<br />
Süt, peynir, yoğurt, küçük kılçıklı balıklar, koyu yeşil yapraklı sebzeler, midye, istiridye, karides gibi kabuklu deniz ürünleri, deniz bitkileri, soya fasülyesi, tofu, badem, kuru incir, su teresi.<br />
Eksikliğinde ne görülüyor?<br />
Kas krampları veya seğirmeleri, uykusuzluk, sinirlilik, eklem ağrısı, artrit, diş çürümeleri, osteoporoz, yüksek tansiyon.<br />
Magnezyum <br />
Ne işe yarıyor?<br />
Kemik ve dişleri güçlendirir, kasların gevşemesini sağlar, adet öncesi sendromu belirtilerini hafifletir, kalp kasları ve sinir sistemi için çok önemli. Enerji üretiminde görevli. Vücuttaki birçok işlemde yan görevleri var. <br />
Nerede bulunuyor?<br />
Tüm yeşil sebzeler, elenmemiş undan yapılmış ekmek, kakao, buğday kepeği, cereallar, badem, fıstık, susam, cazhew, bakalgiller, bulgur, esmer pirinç, kuru incir ve kayısı.<br />
Eksikliğinde ne görülüyor?<br />
Kas seğirmeleri vetya kasılmaları, kas zayıflığı, konfüzyon, iştahın azalması. Uykusuzluk, sinirlilik, yüksek tansiyon, kalbin düzensiz atması, kabızlık, hiperaktiflik, depresyon, böbrek ve safra kesesi taşları.<br />
Demir<br />
Ne işe yarar?<br />
Kana kırmızı rengini veren hemoglobin için gerekli, oksijen ve karbondioksiti hücre içi ve dışına taşır. Vücutta birçok enzimin yapısında bulunur, enerji üretimi için gereklidir.<br />
Nerede bulunur?<br />
Et, sakatat, kuru meyveler-özellikle kuru üzüm ve erik-, kuru baklagiller, cerealler, bal kabağı çekirdeği, meydonoz, badem, fıstık. Et ve sakatattaki demir vücutta en iyi emilebilen demir şeklidir.<br />
Eksikliğinde ne görülüyor?<br />
Kansızlık, soluk cilt, halsizlik, kayıtsızlık, iştahsızlık, mide bulantısı, soğuğu dayanıksızlık.<br />
Fosfor<br />
<br />
Ne işe yarıyor?<br />
Kemik ve diş yapısında bulunur, onların sertliğini sağlar.Hücrelerin yapısındada bulunur. Enerji üretiminde rolü vardır.<br />
Nerelerde bulunur?<br />
Tüm bitkisel ve hayvansal gıdalar. Genelde hayvansal gıdalarda daha fazla. <br />
Eksikliğinde ne görülüyor?<br />
Kas zayıflığı, iştahsızlık, kemik ağrıları. Eksikliği nasir görülür.<br />
Potasyum<br />
Ne işe yarıyor?<br />
Besinleri hücre içine alınıp, artık maddelerin hücrelerden uzaklaştırılmasını, kas ve sinirlerin sağlıklı bir şekilde çalışmasını sağlar. Kalbin çalışmasında etkilidir. Bağırsak hareketlerini artırır. Vücutta sıvı dengesini ayarlar. İnsülin salınımında etkilidir.<br />
Nerede bulunur?<br />
Muz, kuru meyveler(kayısı, incir, üzüm), hurma, baklagiller, yeşil sebzeler, susam, avokado, ceviz, deniz sebzeleri, yağlı balıklar, mantar, domates, patates, meyve suları.<br />
Eksikliğinde ne görülüyor?<br />
Kalbin düzensiz atması, kas güsüzlüğü, karıncalanmalar, mide bulantısı, kusma, ishal, selülit, karın şişkinliği, çabuk kızma, dikkati toplayamama, sodyum-potasyum dengesinin bozulmasına bağlı tansiyon düşüklüğü.<br />
Sodyum<br />
Ne işe yarıyor?<br />
Vücutta su dengesini sağlar. Vücuttaki tüm sıvılarda, kanda bulunur. Kas ve sinir sisteminin çalışmasında etkilidir. Kalp kasının kasılmasında görevlidir. Besinlerin hücre içine alınmasını sağlar.<br />
Nerede bulunur?<br />
Sofra tuzu, konserveler, zeytin, peynir, kereviz, lahana, işlemden geçmiş hemen hemen tüm yiyecekler, cipsler, tuzlu çerezler.<br />
Eksikliğinde ne görülüyor?<br />
Baş dönmesi, düşük tansiyon, çarpıntı, iştehsızlık, dikkati topşlayamama, kas krampları, mide bulantısı, kusma, kilo kaybı, baş ağrısı, sıcağa dayanıksızlık.<br />
<br />
Mikromineraller<br />
Başlıcaları, krom, çi,nko, selenyum, manganez, iyot ve flordur. Vücudun bunlara ihtiyacı daha küçük(mikrogram) miktarlardadır.<br />
Çinko<br />
Ne işe yarar?<br />
Antioksidan, birçok enzimin yapısında bulunur. Yaraların iyileşmesi, büyüme ve gelişme, testis ve yumurtalıklardan salınan hormonların kontrolü, stresle savaş, kemik ve diş sağlığı, saç ve kılların uzamasında rolu var.<br />
Nerede bulunuyor?<br />
İstiridye, elenmemiş undan yapılmış ekmek, et-özellikle koyun ve dana eti-, peynir, yumurta sarısı, zencefil kökü, buğday ürünleri, karaciğer, susam, ayçiçeği çekirdekleri, fıstık ve fıstık yağı, kakao, esmer pirinç, bedem, bezelye, turp.<br />
Eksikliğinde ne görülüyor?<br />
Tat ve koku alma duygularının zayıflaması, tırnaklarda beyaz çizgiler, sık hastalanma, sivilce, yağlı cilt, doğurganlığın azalması, erkeklerde döllenme yeteneğinin azalması, depresyon, iştah azalması, hamilelik çizgileri.<br />
Krom<br />
Kan şekerinin dengelenmesini, açlık duygusunun bastırılmasını, yiyeceklere duyulan aşırı isteğin törpülenmesini, hücre yapısının korunmasını sağlar, ayrıca kalbin çalışmasında görevli.<br />
Nerede bulunuyor?<br />
Karaciğer,bira mayası, istiridye,i patates kabuğu, elenmemiş undan yapılmış ekmek, çavdar ekmeği, yeşil biber, yumurta, elma, tereyağ, tavuk, koyun eti.<br />
Eksikliğinde ne görülüyor?<br />
Aşırı veya soğuk terleme, açlığa dayanıksızlık, sık yeme ihtiyacı, soğuk eller, uyuklama, aşırı susama, tatlıya düşkünlük.<br />
Manganez<br />
Ne işe yarıyor?<br />
Vücuttaki birçok enzimin yapısında bulunur, birçok enzimi de aktif hale getirir. Kan şekerini ayarlar, üreme ve kırmızı kan hücrelerinin yapımı, beynin çalışması için gereklidir. Hücre yapısını korur.<br />
Nerede bulunuyor?<br />
Ananas, bamya, marul, çilek, yulaf, su teresi, baharatlar, cerealler, çay, kereviz, üzüm.<br />
Eksikliğinde ne görülüyor?<br />
Kas seğirmeleri, ergenlikte büyüme ağrıları, baş dönmesi, dengeyi sağlamada güçlük, kasılmalar, eklem ağrısı, dizlerse acı.<br />
Selenyum<br />
Ne işe yarıyor?<br />
Antioksidan, kansere karşı koruyucu, erken yaşlanmayı önler, bağışıklık sistemini güçlendirir, kalp sağlığında etkili, vücut metabolizması için gerekli, E vitamininin çalışmasına yardıncı, erkek üreme sistemi üzerinde etkili.<br />
Nerede bulunuyor?<br />
Deniz ürünleri, susam, mantar, lahana, tavuk, karaciğer, kabak.<br />
Eksikliğinde ne görülüyor?<br />
Ailede birkaç kuşak boyunca kanser görülmesi, erken yaşlanma, katarakt, yüksek tansiyon, sık hastalanma.<br />
İyot<br />
Ne işe yarar?<br />
Troit hormonlarının yapısında bulunur. Enerji metabolizması üzerinde etkili. <br />
Nerede bulunuyor?<br />
Deniz ürünleri, süt ve süt ürünleri, iyotlu tuz.<br />
Eksikliğinde ne görülür? Kronik yorgunluk, kilo alma, guatr.<br />
Flor<br />
Ne işe yarıyor?<br />
Kemik ve diş sağlığı için gerekli. <br />
Nerede bulunuyor?<br />
Deniz ürünleri ve çay.<br />
Eksikliğinde ne görülüyor?<br />
Kemik ve diş sorunları.<br />
RDA (Recommended Daily Allowance) nedir ?<br />
Vitamin ve minerallerin erişkinler için önerilen günlük miktarlarına denir.<br />
VİTAMİN A	600 mcg<br />
VİTAMİN C	60 mg<br />
VİTAMİN E	3-4 mg<br />
VİTAMİN B1	1 mg<br />
VİTAMİN B2	1.6 mg<br />
VİTAMİN B3	18 mg<br />
VİTAMİN B5	6 mg<br />
VİTAMİN B6	1.4 mg<br />
VİTAMİN B12	1.5 mcg<br />
FOLİK ASİT	200 mcg<br />
BİOTİN	200 mcg<br />
VİTAMİN D	10 mcg<br />
VİTAMİN K	Bağırsaklarda yararlı bakteriler tarafından üretildiği için RDA belirlenmemiş.<br />
Ca-Kalsiyum	800 mg<br />
K- Potasyum	2000 mg<br />
Fe-Demir	10-14 mg<br />
Mg-Magnezyum	300 mg<br />
Na-Sodyum	2400 mg<br />
P- Fosfor	800 mg<br />
Zn- Çinko	15 mg<br />
Se-Selenyum	70 mcg<br />
Cr- Krom	Belirlenmemiş<br />
Cu- Bakır	2 mg<br />
Mn-Manganez	3.5 mg<br />
Bu miktarlar sağlık otoriteleri tarafından uzun araştırmalar sonucu saptanmıştır. Belirtilen vitamin veya mineralin eksikliğinde görülebilecek hastalıklara karşı, vücudu koruyabileceği düşünülen miktardır<br />
<br />
A VİTAMİNİ: A vitamini görme işlevinde doğrudan rol oynar. Yeterince A vitamini alamayan kişilerde, özellikle aydınlıktan karanlığa geçildiğinde yada loş ışıkta görme yeteneğinin azalmasına yol açan ve halk arasında tavukkarası denen gece körlüğüne sebep olabilir.<br />
Bu vitaminin uzun süre çok yüksek dozda alınması bitkinlik, uyuklama, bulantı, derinin kuruyup pul pul olması, saç dökülmesi ve kemik ağrıları gibi belirtiler veren A vitamini zehirlenmesine yol açar.<br />
B VİTAMİNİ:<br />
B1 vitamini: Bu vitaminin eksikliğinde sinir iletisi kesintiye uğrar ve bazı sinirler iltihaplanarak insanda huzursuzluk, sıkıntı, öfke gibi sinirlilik belirtileri, hatta zamanla kol ve bacaklarda felç görülür. B1 vitamini eksikliğinden kaynaklanan en önemli beslenme bozukluğu ise beri beri hastalığıdır. İnsanların hemen hemen yalnızca kabuğu ayıklanmış pirinçle beslendikleri tropik ülkelerde görülen bu hastalıkta sinirleri etkilediği için çeşitli olarak, özellikle el ve ayakta felç belirir.<br />
B2 vitamini: Bu vitaminin en eksikliğine bağlanan başlıca belirtiler büyüme ve gelişme geriliği, kilo kaybı, deri iltihapları ile göz, ağız ve burun çevresinde beliren yaralardır.<br />
B3 vitamini: B3 vitamininin eksikliğine bağlı en önemli beslenme bozukluğu, deride yaralar, iştahsızlık, ishal ve kilo kaybı, bitkinlik, huzursuzluk zihin bulanıklığı gibi belirtiler veren pellegra hastalığıdır.,<br />
B6 vitamini:Yetersizliğinde merkezi sinir sisteminde düzensizlikler sonucunda havaleler,anemi ve ciltte yaralar görülür.<br />
B7 vitamini:Yiyeceklerde yeterli miktarda bulunduğu için eksiklik belirtileri görülmemektedir.<br />
B9 vitamini: Yetersizliğinde anemi ve ciltte yaralar görülür.Sindirim sistemi hastalığı,karaciğer hastalığı olan insanlarda,premature bebeklerde folik asit yetersizliği görülür.<br />
B12 vitamini: Bu vitaminin eksikliği sindirim bozukluklarına, öldürücü bir kansızlık tablosuna ve omurilik sinirlerinin yıkımına yol açar.<br />
C VİTAMİNİ: Yeterince C vitamini almayan kişilerde kemik ve eklem bozukluklarına, deride ve dişetlerinde kanamalara, dişlerin dökülmesine ve yaraların geç iyileşmesine yol açan iskorbüt hastalığı görülür. Eskiden uzun deniz yolculuklarına çıktıkları için aylarca taze sebze ve meyve yiyemeyen denizcilerin çoğu bu hastalığa tutulurdu<br />
C vitamininin eksikliğinde diş etlerinde kanama ,eklemlerde şişlik ve ağrılar, yaralarda geç iyileşme görülür. Bu belirtilerin sonucu skorbüt hastalığı ortaya çıkar. Ayrıca yorgunluk, tembellik, isteksizlik görülür.<br />
D VİTAMİNİ: D vitamini alınmaması kemiklerde ağır biçim bozukluklarına, yol açan raşitizm hastalığına yol açar. D vitaminini eksikliğinin erişkinlerdeki sonucu ise osteomalisi denilen kemik yumuşamasıdır. En zengin olarak; balıkyağı, karaciğer, süt ve yumurta sarısında bulunur. Aşırı alınması durumunda ise vücutta depolandığından zehirlenmeye yol açar.<br />
E VİTAMİNİ:Yeterince E vitamini almayan kişilerde üreme organlarının gelişmemesinden doğacak kısırlık ve çeşitli kalp damar hastalıkları görülür.<br />
K VİTAMİNİ: K vitamini diğer vitaminlerin hepsinden biraz daha geç bir tarihte bulunmuştur. Kanın pıhtılaşması için gereklidir. Bağırsakların doğal konusu olan bakterilerle birleştiklerinden eksikliği pek yaygın değildir. Yalnız yeni doğmuş bebeklerde ve uzun süre antibiyotik tedavisi gördükleri için  bağırsak bakterileri azalmış kişilerde bu vitaminin eksikliğine rastlanır.<br />
<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Uyuyunca Vücudun Kendi Kendini iyileştirmesi  Rektefe Etmesi Ne Demektir?]]></title>
			<link>https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=22392</link>
			<pubDate>Thu, 14 Sep 2023 08:30:09 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://forum.bizdeblog.com/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://forum.bizdeblog.com/showthread.php?tid=22392</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Uyuyunca Vücudun Kendi Kendini iyileştirmesi  Rektefe Etmesi Ne Demektir?</span></span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Öncelikle Rektefe veya Rektifiye Ne Demektir?</span></span><br />
<br />
<br />
Rektifiye zamana ve kilometreye bağlı olarak performansı düşen bir motorun verimliliğini artırmak için yapılan işlemler bütününü temsil ediyor. Ömrünü tamamlamış motorlarda değişimin daha az maliyetli bir alternatifi olarak görülüyor.<br />
<br />
Parçaların yeniden boyutlandırılması, çatlak onarımları ve kritik motor parçalarının değiştirilmesini içeren bu uygulama deneyimli uzmanlar tarafından profesyonel ekipmanlarla yapılıyor.<br />
<br />
Rektifiye ne demek diye merak edenler için Türkçede düzeltme veya yenileme anlamına geldiğini belirtmek gerekiyor. Rektifiyede piston kafası, silindir kapağı, motor kayışları, segmanlar, krank mili, eksantrik mili ve supaplar gibi önemli motor bileşenleri üzerinde yenileme ve düzeltme işlemi yapılıyor.<br />
<br />
Karmaşık ve uzun zaman alan bu işlemler yüksek işçilik maliyetini de beraberinde getiriyor. Motor bir araçtaki en önemli parçayı oluşturduğundan rektifiyenin güvenilir ve garanti hizmeti veren atölyelerde yapılması gerekiyor.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Rektifiye Neden Yapılır?</span></span><br />
<br />
Bir motorun rektifiye işlemine girmesini gerektiren iki ana sebep bulunuyor: Motor yataklarının aşınması ve piston halkalarının iyi oturmaması. Herkesin bildiği gibi krank mili, rot ve piston gibi motor parçaları serbestçe hareket etmelerini sağlayan yataklara sahip.<br />
<br />
Binlerce kilometre dayanacak şekilde üretilen rulmanlar dahi zamanla aşınarak bakıma ihtiyaç duyuyor. Otomobilin bakımları aksatıldığında ve düşük yağ seviyelerinde çalıştırıldığında motordaki aşınmalar hızlanıyor. Örneğin sızdırmazlık görevine sahip piston halkalarındaki aşınmalar silindir duvarını da deforme ederek kaçaklara neden olabiliyor.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Rektifiyeye ihtiyacı olan bir araçta aşağıdaki sorunlar görülebiliyor:</span></span><br />
<br />
    Motor yağının gereğinden fazla miktarlarda tüketilmesi,<br />
    Motor soğukken egzozdan beyaz veya mavi duman çıkması,<br />
    Motor yağında metal talaşlar görülmesi,<br />
    Motor yataklarında çarpma ve takırdama sesleri oluşması,<br />
    Motor performansının hissedilir seviyede düşmesi,<br />
    Motor arızası nedeniyle triger kayışının kopması.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Rektifiye Nasıl Yapılır?</span></span><br />
<br />
Rektifiye motor bloğunun indirilmesi, parçaların sökülerek temizlenmesi ve montaj gibi işçilik değeri yüksek zahmetli süreçlerden oluşuyor. Bu süreçleri özetlemek gerekirse:<br />
<br />
    Rektifiye işleminin ilk adımında aracın modeline göre motor bloğunun nasıl söküleceği hakkında araştırma yapılıyor.<br />
    Araç krikoyla kaldırılarak motor yağının boşaltılması işlemine geçiliyor.<br />
    Motorun araçtan indirilebilmesi için sırasıyla plastik kapaklar, radyatör, akü, marş dinamosu, hava kompresörü, kayış ve şanzımanın motorla olan bağlantıları kesiliyor.<br />
    Oldukça ağır olan motor bloğu vinç yardımıyla motor yatağından çıkarılıyor.<br />
    Araçtan sökülen motor sağlam bir düzeneğe oturtulup sabitlenerek üzerinde çalışılmaya hazır hale getiriliyor.<br />
    Krank mili kasnağı, yağ pompası, su pompası, alternatör ve servo direksiyon pompası gibi tüm bileşenler motordan ayrılarak işlem görecek parçalar sökülmeye başlanıyor.<br />
    Motorun çıplak bileşenleri de çıkarıldıktan sonra emme manifoldu, yağ karteri, zamanlama kapağı, volan ve supap kapakları da motordan çıkarılıyor.<br />
    Silindir kapağının sökülmesinin ardından triger kayışı ve eksantrik mili de çıkarılarak sıra piston kolu kapaklarına geliyor.<br />
    Motordan çıkarılan tüm bileşenler titizlikle temizlendikten sonra kurumaya bırakılıyor. Kuruyan parçalarda herhangi bir çatlak veya arıza olup olmadığı tespit ediliyor.<br />
    Temizlik sonrası motor arızasının hangi parçalardan kaynaklandığını tespit etmek için motor bloğu, silindir kapağı ve krank mili parçaları incelemeye alınıyor.<br />
    Silindir duvarlarında oluşan pürüzlerin giderilmesi ve hassas bir yüzey oluşturulması için honlama işlemi yapılıyor. Honlama sırasında sürekli dönen bir bileyici silindir deliklerine sokularak kimyasallar yardımıyla aşındırma işlemi yapılıyor.<br />
    Krank milinde problem varsa taşlama yapılarak eski fonksiyonu yeniden kazandırılıyor.<br />
    Motordaki donma tapaları değiştirilerek yuvaları taşlanıyor.<br />
    Rektifiye işlemi tamamlandıktan sonra motor parçalarının yeniden montajına geçiliyor.<br />
    Son aşamada motor bloğu vinç yardımıyla araca monte edilerek motor yağı ekleniyor.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Şimdi Gelelim Düzenli Uykunun Önemine ve Uykunun Bağışıklık Üzerindeki Etkisine</span></span><br />
<br />
Uyku, temelde bir rahatlama periyodu olarak kabul edilse de, vücudun, gün içinde olduğundan daha fazla protein üreterek, hücrelerin yapı taşlarını oluşturduğu bir süreçtir. Bu süreçte, başta stres ve ultraviyole ışınları olmak üzere pek çok zararlı unsurun vücuda vermiş olduğu hasarlar onarılır; bu şekilde baştan ayağa bir yenilenme gerçekleşir.<br />
Böylece Vücudun Kendini Yenilemesine Yardımcı Olur.<br />
<br />
Basit bir unsur gibi görünse de düzenli uyku, pek açıdan sağlığı olumlu bir biçimde etkileyerek hayat kalitesini artırmaktadır. Bugüne kadar birçok araştırma göstermiştir ki, düzenli olarak 7 – 8 aralığında uyuyan yetişkinler, hem fiziksel hem de ruhsal pek çok hastalığa karşı dirençlidir. Tabi ki bu noktada uykuda geçirilen toplam sürenin yanı sıra, kalitesi de dikkate alınmalıdır. Kişi, uzun saatler uyuduktan sonra hala kendini yorgun hissediyor ise bir terapist ile görüşmelidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Uzmanlar tarafından farklı yaş grupları için önerilen uyku süreleri şöyledir:</span></span><br />
<br />
    Gençler için 8 – 10 saat,<br />
    Okul çağındaki çocuklar için 9 – 12 saat,<br />
    Okul öncesi çocuklar için 10 – 13 saat,<br />
    Yeni yürümeye başlayan çocuklar için 11 – 14 saat,<br />
    Bebekler için 12 – 16 saat.<br />
<br />
Bu süreler dâhilinde, düzenli bir biçimde uyumanın vücuda olan katkıları ise aşağıdaki gibidir;<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kalp Sağlığı Açısından Yararlıdır</span></span><br />
<br />
Günümüzde yapılan pek çok bilimsel çalışmada, uyku eksikliği, kalp hastalığı ve felç için risk faktörü olan kan basıncının (tansiyon) ve kolesterolün kötüleşmesi ile ilişkilendirilmiştir. Bunun tam tersi bir biçimde, 7 ila 8 saat uzunluğunda bir uykuda kan basıncı düşer, kalp ve kan damarları dinlenir. Bu da kalbin daha sağlıklı olmasına katkı sağlar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Vücudun Enerjik Hale Gelmesini Sağlar</span></span><br />
<br />
İyi bir gece uykusu, kişinin ertesi gün kendisini enerjik hissetmesini sağlarken, günlük aktivitelerinde onu daha verimli ve pozitif kılar. Bu da bağışıklığı güçlendirirken, kişiyi zihinsel ve fiziksel zorluklara karşı daha dayanıklı kılar. Düzenli ve kaliteli uyku ayrıca vücuttaki kas onarımının tamamlanmasına da katkı sağlar ve tüm bu artılar motivasyonu yükseltir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kan Şekerini Dengeler</span></span><br />
<br />
Uykunun en derin aşamasında, kandaki glikoz miktarı (kan şekeri olarak da bilinir) düşer. Bu da uyku süresi azaldıkça glikoz miktarındaki düşüsün de azalacağı anlamına gelir. Bununla beraber, yetersiz uyku diyabet gelişimi için yeni ve önemli bir risk faktörü olarak tanımlanmıştır. Öyle ki, son dönemde yapılan çalışmaların pek çoğunda diyabetli kişilerin 4’te 3’ünde uyku problemi olduğu belirlenmiştir. Bu da yetersiz uyku ve şeker hastalığı arasında doğrudan bir ilişki olduğunu göstermektedir.<br />
<br />
Bu sebeple, uzmanlar tarafından 7 – 8 saat aralığında uyumak önerilir; düzenli bir uyku ile tip 2 diyabete yakalanma olasılığı da azalacaktır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hafızayı Geliştirir &amp; Öğrenmeyi Kolaylaştırır</span></span><br />
<br />
Kaliteli uyku miktarı azaldıkça, kişiler ayrıntıları hatırlamakta güçlük çekmeye başlar. Bunun sebebi, uykunun hem yeni şeyler öğrenmede hem de mevcut bilgileri hatırlamada büyük rol oynamasıdır.<br />
<br />
Düzenli ve kaliteli bir uyku, konu ne olursa olsun tam odaklanmayı sağlarken, yeni bilgilerin zihne kaydedilmesini kolaylaştırır. Anıların ve kişi için önemli olan ayrıntıların düzgün bir şekilde depolaması için de yeterli süre içinde zihnin ve vücudun dinlenmesi önemlidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Vücudun Zararlı Organizmalarla Savaşmasına Yardımcı Olur</span></span><br />
<br />
Düzenli uykunun en önemli işlevlerinden biri bağışıklığı doğrudan, olumlu bir biçimde etkilemesidir. Bilindiği gibi bağışıklık sistemi vücuttaki zararlı bakteri ve virüsleri tespit ederek, herhangi bir hastalık ortaya çıkmadan önce onları yok eder. Fakat uzun süreli bir uykusuzluk durumu söz konusu olduğunda bağışıklık hücreleri çalışma şeklini değiştirerek daha yavaş bir şekilde ve uzun aralar ile zararlı organizmalara saldırlar düzenler. Bu da, özellikle enfeksiyona bağlı sorunların ilerlemesine neden olurken, kişinin bağışık sistemine de ciddi oranda zarar verir.<br />
<br />
Buna ek olarak, bazı araştırmalar özellikle meme ve kolon kanserine yakalanan kişilerin birçoğunun kaliteli gece uykusundan mahrum kaldıklarını ortaya koymuştur. Bunun sebebi, uyku döngüsünü düzenleyen bir hormon olan melatonin seviyelerindeki düşüştür. Öyle ki, melatonin, aşırı büyümeye yatkın olan hücreleri baskılayarak, kansere karşı koruma sağlamaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kilo Kontrolünü Sağlar</span></span><br />
<br />
Kilo verme &amp; sağlıklı bir kilo kalma ve uyku arasındaki korelasyon aslında çok açıktır: iyi dinlenen vücut, daha az besine ihtiyaç duyar. Uykudan mahrum kalmak, iştahı kontrol altında tutan leptin ve grelin hormonlarının dengeli bir biçimde salgılanmasını engeller. Düzenli uykunun alınamaması durumunda ise özellikle şeker ve karbonhidrat yönünden zengin olan yiyeceklere karşı direnç azalır. Bununla beraber, hâlihazırda yorgun olan vücut harekete açık olmaz, bu durumda da kilo almak kaçınılmaz bir hale gelir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ruhsal Açıdan İyileştirir &amp; Stresi Azaltır</span></span><br />
<br />
Uyku kalitesi ve süresi azaldıkça, beyinin, dış dünyada olup bitenlere karşı nasıl tepki vereceğine karar verme süresi de azalır. Bu durumda, kişi zihnen dinlenemez ve duyguları işleyememiş olması sebebi ile daha fazla olumsuz tepkiye sahip olma eğilimi gösterir. Buna ek olarak, kronik uyku eksikliği duygudurum bozukluğunu da beraberinde getirir. Öyle ki, son dönemde yapılan kapsamlı araştırmalarda uykusuz kalan kişilerin, depresyon gelişme olasılıklarının, düzenli uyuyan kişilere kıyasla beş kat daha fazla olduğu ortaya koyulmuştur. Aynı durum, kaygı veya panik bozukluğu için de geçerlidir.<br />
<br />
Bununla beraber, stres hormonunun düşüşe geçmesini sağlayan uyku, strese ve kaygıya bağlı olarak gelişen çeşitli sorunların ortadan kalkmasında da oldukça etkilidir. Düzenli bir biçimde dinlenerek, hayata daha olumlu bir şekilde bakmak ve gün içinde karşılaşılacak olan duygusal zorluklarda başa çıkma seviyesini artırmak mümkündür.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Uyku ve Önemi</span></span><br />
<br />
Uyku bilinçli zihnimizin dünyayı 5 duyu organımızı teslim edip bilinçaltı zihnimizle buluştuğu zamandır. Bilinçaltımız onun için ayarlanan programa cevap verir. Hayatımızın 2/3lük kısmının nasıl gelişeceği konusunda talimatlar aldığımız dönem 1/3’lük uyku dönemimizdir. Yani bu 90 yıl yaşayan bir kişide yaklaşık 30 yıla tekabül eder. Uyku bizim için beslenme kadar önemli ama az uyuyoruz. 24 saat durmayan bir yaşam var gece çalışıyoruz. Sürekli eğlence, diğer aktiviteler uykumuzu bölüyor. Uyku vücudun ve beynin istirahat için kapılarını kapattığı dönemdir. Ama birçok fizyolojik görev aslında uykuda hızlanır. Kişinin sağlıklı kalması ve en iyi şekilde yaşamını sürdürebilmesi için gereken yaşamsal bazı görevler yalnızca uyku sırasında yerine getirilebilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Neden uyumamız gerekiyor?</span></span><br />
<br />
Gece uykuya dalmadan önce ne yaparız. Dişlerimizi fırçalarız. Sonra mobil dünya gereği cep telefonlarımızı, tabletlerimizi şarja takarız. Ve sonra da kendimizi şarj etmek ertesi güne hazırlanmak için uykuya dalarız. Ama uyku bizi sadece ertesi güne hazırlamıyor. Çok daha fazlası var. Uykunun süresi kadar kalitesi de önemli. Kaliteli uyku uyumazsanız uykunun size bir yararı olmaz. Uykusuz kalarak sadece dinlenmiyorsunuz aynı zamanda yaşlanıyorsunuz, hastalanıyorsunuz, bağışıklık sistemiz zayıflıyor. Üretkenlik ve bellek bozuluyor. Tansiyon fırlıyor.<br />
<br />
Uykunun bir zaman takvimi var belli saatte uyuyup belli saatte uyanmanız da önemli. Efendim ben gece 3 de yatıyorum ama sabah 10 a kadar da uyuyorum 7 saati tamamlıyorum uyku sorunum yok diyorsanız yanlış yapıyorsunuz. Neden çünkü sizin genetik uyku takviminizde salgılanan hormonlarınız uykuda tamir edilen bellek işlevleriniz uykunun normal olmayan zamanlarından çok farklı.  Uyku sağlığımızı tamir etmek için en doğal yol.<br />
<br />
Bir örnek verelim gecenin 4’ü olmuş, siz saatlerdir sabahki sınava çalışıyorsunuz ama sanki hiçbir şey anlamamış gibi hissediyorsunuz. Bir çözüm bir bardak daha kahve içmek ama inanın kitapları ve müziği kapatıp uykuya dalmak en iyi çözüm. Uyku hayatımızın üçte biri ama çoğumuz ona yeterince önem vermiyoruz. Oysa uyku bir zaman kaybı değil veya önemli işler bittiğinde dinlenmenin yolu değil. Siz uyurken dolaşımdaki kanın 5’te biri beyne akar. Uyku aslında yeniden yapılanmanın yoğun dönemidir. Öğrenilen bilgiler nöronlara kaydedilir buradan hipokampüse gider. Nöroplastisite sayesinde nöronlar arası bağlantıyı sağlayan ve uzun süreli hafızayı güçlendiren yeni sinaptik ileti tomurcukları oluşur.<br />
<br />
Uyuduğumuzda glimfatik sistem denen bu birikmeyi temizleyen mekanizma çalışır. Lenfatik sistemde bu açıdan görev alır.<br />
<br />
Uykuda en önemli inflamasyon temizlenme ve tamir işi gece 23:00-03:00 arasındadır. Bu saatleri uykuda geçirmek hastalanmamak ve iyileşmek için önemlidir. Melatonin çok güçlü antioksidan serbest radikal süpürücüsüdür, beyni korur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ne zaman uyuyalım?</span></span><br />
<br />
İdeal söylenen hava karardıktan sonra en yakın zamanda uyumak. Ama biz gece 1’lere kadar uyumuyor film seyrediyor ertesi gün de gece uykum kaçtı diyoruz. Cep telefonları ile sabahlara kadar mesajlaşmalar mavi ışık sendromu diyoruz buna. Beynimizi mahvediyoruz. Uyku hormonu ölüyor ve hiç uyuyamıyoruz. Uyuyamıyorum hap aldım uyudum. Uyudunuz ama içtiğiniz hapla sahte bir uyku uyudunuz. Nerdeyse 3 kişiden birinde uyku sorunu var. Uyku hapı uyku için bitki çayları içmek yerine siz elinizdeki telefonları bir kenara bırakın beyin dinlenmeye geçsin. Yapacağınız şey şu evi akşam çalışma yeri olmaktan çıkarın, aile içi çatışma yeri yapmayın. Akşamları hafif yemek yiyin, sonra hafif müzik ışığı azaltarak güzel sohbetler güzel bir duş dünya stresleri ile bağımızı kesmemiz gerekiyor. Yoksa ben bugün uyuyamayacağım şu haptan çeyrek alayım diye başlarsanız 2 hafta sonra dozu artırır ama hala uyuyamazsınız.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Peki, uykuya nasıl dalarız?</span></span><br />
<br />
Uyanıklık sırasında hücrelerimiz enerji kaynaklarımızı tüketiyor. Bu kaynaklar adenozin gibi ürünlere dönüşüyor. Adenozin arttıkça uyuma isteğimiz de artar. Buna uyku bastırması diyoruz. Aslında içtiğimiz kafein adenozin alıcılarının yollarını kapatır. Diğer atıklar da beyinde birikir. Bu atıklar yok edilmezse beynimize fazladan yük olurlar. Ve uykusuzluğun negatif semptomlarına yol açarlar. Uyanıkken adenozin denen madde kanda birikir ve uykuyu tetikler. Vücudunuzdun ihtiyacı olandan az uyuyamazsınız bir şekilde eksik uykuyu vücut tamamlamak zorunda bu durumu takip eden adenozin maddesidir. Uyuyunca adenozin parçalanır.<br />
<br />
Bir diğer madde melatonindir. Gece doğal uykuyu sağlıyor. İç biyolojik saatinizin bir parçası iç ve dış çevre uyaranları ışık sinyalleri gibi bu biyolojik saat hücrelerini kontrol eder. Melatonin gece yanında gündüz 13-16 arasında da artabilir ve uyku getirebilir. Melatonin htriptofandanyapılır. Sentez ve salınımı sirkadiyen ritm gösterir. Karanlıkta artar aydınlıkta baskılanır. Biyolojik saati korur ritmi ayarlar uyku ritmi ve vücut ısısının ayarlanmasını sağlar. Antiinflamatuar ve antikanserojen etkilidir. Lipofilik özelliği ile en güçlü antioksidandır. LDL kolesterolü azaltır. Enerji metabolizmasında rol alır. Yaşlanma ve gece çalışanlarında uyku azalmasına bağlı melatonin yetersizliği insulin direnci ve glukoz intoleransını indükler obeziteye neden olur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ne kadar uyumalıyım?</span></span><br />
<br />
Uyku hem beyin hem bedenimizin dinlenmeye geçtiği an. 6 saatin altı ve 9 saatin üstü riskli. Vücut uykuda kendini tamir ediyor. 9 saatten fazla uyumak konsantrasyon ve hafızada değişiklik yapmaz iken tersine ölüm riskini %30, kalp obezite DM riskini artırır. Genel toplumdaki algı insanlar ciddi bir yan etki yaşamadan 6 saat ve daha az bile uyumayı öğrenebiliyor. Ama sağlıklı bir yaşam için 7-9 saat arasında bir uyku gerekiyor. Hatta çocuk ve gençler bu önerilenden çok daha az uyuyor.  Bir de sabahçı ve gececiler var. Baykuş ve tavuklar. Tavuklar daha mı şanslı. Çoğu aktivitenin sabah 9-17 arasında olduğunu düşünürsek baykuşlar daha dezavantajlı görünebilir. Baykuşlar-gececiler sosyal normlara uymaya çalışmanın getirdiği uyku problemlerine “sosyal jet lag” diyoruz. Sabahçılar daha sosyal aktivite sergiliyor daha az depresifler. Gececiler daha az serotonin dopamin salgılıyor, ak maddeleri daha az. Ama gececi olmak o kadar da kötü bir şey değil. Örneğin gececiler daha yaratıcı olurlar. Zihinsel yetenekleri daha güçlüdür ve risk almayı severler. Kortizol seviyeleri yüksektir. Kortizol sizi risk almaya yatkın hale getirir. Vücudu ani tehlikelere karşı korumayı öğretir. Yani derin uyku şarj eden tamir eden uyku iken, REM uykusu hayal evresi yaratıcılıkla çok ilgili.  Uyku kalbimize dinlenme için zaman verir. NonREM de kalp hızı solunum ve tansiyon yavaşlar. REM sırasında ise kalp hızı ve solunum hızlanabilir tansiyon değişebilir. 7 saatten az uyumak kalbi dinlendirmez ve KVS riski doğurur. 9 saatten fazla uyumak ise REM dönemlerini artırır ve kan basıncı kalp hızı nabız hızlanabilir sakıncalar doğurur. Uykusuzluk vücudunuzu strese sokar daha fazla adrenalin kortizol ve diğer stres hormonlarının salınmasına yol açar. Bu hormonlar uykuda kan basıncınızın düşmesini engeller ve kalp hastalığı riskinizi artırır. Örneğin sıçanlar 2-3 yıl yaşar ama REM uykusunu kısıtla 5 hafta tüm uykuları kısıtla 2-3 hafta yaşayabilir. Açlıktan ölmekle aynı süre bu aslında.<br />
<br />
Uyku süresi tüm yaşam siklusunda farklılık gösterir. Yeni doğanlar 16-18 saat uyur, okul öncesi dönemdekiler 11”-12 saat uyur, okul çağı ve adolesanlar en az 10 saat uyumalıdır. Ancak hormonal değişiklikler sıklıkla gençlerin biyolojik saatlerini etkiler. Gecede 9-10 saat uyuması gereken genç geç saatte yatağa giriyor ve sabah geç kalmak istiyor. Ama okul sabah erken başlıyor bu yüzden ancak 6-7 saat uyuyor. Yaş ilerledikçe uyku paterni değişiyor. İleri yaşta gençlerin tersine yatağa erken girip erken uyanırlar ve uyku hafifler. Ne kadar iyi uyuduğunuz dinlendiğiniz sadece uyku saatinize değil ne kadar kaliteli uyuduğunuza da bağlı. Uykunun 4 evresinde evre 2 dediğimiz orta uyku %50, REM dönemi %20, derin uyku %20 gibi bir oranda gerçekleşir. Genellikle uykuya daldıktan 1-1.5 saat sonra ilk REM uykusuna geçilir. Bundan sonra uykunuz boyunca evreler birbirini takip ederek devam eder. Uyku ilerledikçe REM de geçirdiğiniz süre uzarken derin uykuda geçirdiğiniz süre kısalacaktır. REM’de rüyalar beyin uyanıkken edinilen yeni bilgiyi depolama ve organize etmede işe yarar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Neden uyuyamıyorum?</span></span><br />
<br />
Son yıllarda hayatımız iyice değişti. Vücut kronobiyolojimiz buna ayak uyduramıyor. Uyku laboratuvarlarımızda neden uyuyamıyoruz uykumuzda hangi evrede sorun var hepsini araştırabiliyoruz. Akıllı cihazlar hayatımıza girdikten sonra daha çok uykumuz kaçıyor. Çünkü daha az melatonin salgılıyoruz. Beyin karanlıkta melatonin salgılıyor mavi ışıkta değil.<br />
<br />
Birçok faktör uykuyu bozar. Kişiler kahve kola çaydaki kafeine bağımlıdır. Sabah uyanmak ve uyanık kalmak için kafein adenozinin uyku sinyallerini uyaran hücre reseptörlerini bloke eder. Bu yolla vücudu yorgun olmadığını düşünmeye teşvik eder. Kafeinin etkisinin tamamen bitmesi 6-8 saat sürebilir. Nikotin de sizi uyanık tutan diğer stimulandır. Nikotin aynı zamanda derin uykuyu önler, yüzeysel kalitesiz bir uykuya neden olur. Sigara tiryakileri nikotin ihtiyacı ile çok erken uyanmaya eğilimlidir. Alkol sedatiftir uykuya daldırsa da REM’e girmenizi ve derin uykuya girmenizi engelleyerek hafif uykularla geçer gece.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Uykumuzun özellikleri neler?</span></span><br />
<br />
Uyku 4 aşamadan oluşur. Bu aşamaların en derini dediğimiz yavaş uyku sırasında bilgiler hipokampüsün ön bölümünde geçici hafızaya kodlanır. REM dönemi ise işlemsel hafıza ile ilişkilidir. Öyle ise matematiksel tüm formülleri ezberledikten 3 saat sonra uykuya girmek en ideal seçim olurdu veya okuduğunu yorumlamak için 1 saat sonra uyumak en idealidir.<br />
<br />
Sağlıklı bir gece uykusundan sonra vücudunuza ve zihninize müthiş bir açık büfe ısmarlamış oluyorsunuz menüde uykunun 2. dönemi, derin dönemi ve REM var. Uykuda beyin ve vücut fonksiyonları hala aktif ve her uyku evresi spesifik beyin dalgası içeriyor. Uykunun nonREM dediğimiz yavaş evresinde kalp ve solunum hızı yavaşlar kaslar gevşer. REM veresi ise uykunun ilk 90. dakikasında başlar gözler kapalı olsa da vücut hareketlidir solunum kalp hızı fonksiyonları düzensizdir hayaller olur. Kol ve bacak kasları gevşektir paralizidedir.<br />
<br />
İnsan uykusunda önce nonREM ihtiyacını karşılar. Uyku uzadıkça REMJ dönemleri artar. Aslında yenidoğan uykusunun en az yarısını REM de geçirir. Yaş ilerledikçe süre kısalır. REM uykusu matematiksel öğrenme ve hatıraları oluşturma işlevinde çok aktiftir.<br />
<br />
Etrafta elektromanyetik alanlar hipofiz bezi hasarı ile melatonin ve serotonin salınımını bozar.<br />
<br />
Çok sıcakta uyumak melatonin hormon salınımını azaltır. İdeali 21-23 derecedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Uykunun sağladıkları nelerdir?</span></span><br />
<br />
Sitokinler denen immun sistem hormonları enfeksiyon veya kronik inflamasyonlara karşı savaşmamızı sağlar ve uyku için sizi tetikler.<br />
<br />
Öğrenme hafıza mood: Öğrenme becerisi ve yeni bilgiyi kaydedemeyen öğrencilere çalışma sonrası uyuyun diyoruz. Uyku yaratıcı problem çözmeyi de sağlıyor. Becerileri yapmak için gerekli olan beyin hücre yolaklarını nöroplastisite ile uykuda güçlendiriyorlar. Az uyuma düşünme becerisini yavaşlatıyor. Odaklanmamızı bozuyor reaksiyon hızını azaltıyor.<br />
<br />
Uyku kalbimize dinlenme için zaman verir. NonRem de kalp hızı solunum ve tansiyon yavaşlar. REM sırasında ise kalp hızı ve solunum hızlanabilir tansiyon değişebilir. Gece boyu yaşanan bu değişimler kalp damar sağlığının korunmasında önemlidir. 7 saatten az uyumak kalbi dinlendirmez ve KVS riski doğurur. 9 saatten fazla uyumak ise REM dönemlerini artırır ve kan basıncı kalp hızı nabız hızlanabilir sakıncalar doğurur.<br />
<br />
İyi uyku sizi hastalanmaktan korur veya hasta iseniz iyileşmenizi sağlar. Uyku sırasında vücuda daha fazla sitokin hormon salgılar ve bağışıklık sistemi enfeksiyonlara karşı savaşır.<br />
<br />
Uyku sırasında vücudun enerji kullanımını sağlayan hormonlar da kontrol edilir. Uyku sırasında kan şekerinin ani düşme ve yükselmeleri önemlidir. Çalışma ne diyor kişi 6 gün boyunca 4 saat uyusun kan profili prediyabetik görünüm kazanır. Az uyuyanlarda DM riski çok fazla.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Uyku ile ilişkili hormonlar neler ve bize ne sağlar?</span></span><br />
<br />
Melatonin: Pineal bezden salınır, sirkadiyen ritmimizi düzenler, karanlıkta üretimi başlar. Sabah aydınlıkta biter. Melatonin gece ışığında salınımı bozulur.<br />
<br />
Kortizol: sağlıklı insanda kortizol seviyeleri diurnal ritm sergiler. En yüksek düzeyi sabah 8’dedir. Uyanmadan az önce düzeyleri artarken bizi aç ve uyanık hale getirir. Gece yarısı ise en az düzeylerdedir. Kortizol uyku zamanı en düşüktür. Vücudu uykuya hazırlar. Ama stresli veya anksiyeteli iseniz daha fazla kortizol salınır, uykumuzu engeller. Stres ACTH uyarır sık uyanmalar uykusuzluk olur. Koşucular uyku sorunu yaşayabilir çünkü kortizol düzeyleri yüksektir.<br />
<br />
Progesteron: beyin sağlığı ve uyku ilişkisi az biliniyor. Beyni hasara karşı korur. Kognisyon ve moodu düzenler. Beyni sakinleştirir ve derin uykuyu teşvik eder.<br />
<br />
Uykunun özellikle derin evresinde salınan büyüme hormonu büyüme ve doku tamirinde önemlidir. Annelerimiz bize güçlü ve uzun boylu olmak için uyumamızı önerirdi. Derin uykuda salınan GH kas kütlesi ve hücre tamiri için gerekli.<br />
<br />
Uyuduğunuzda beyniniz çalışmaya başlıyor. Öğrenme yolakları, hafızayı yaratma ve yeni bakış açıları yaratmak için. Yeterinde uyuyamazsak odaklanamayız dikkat dağınıklığı olur veya hızlı yanıt vermemiz bozulur. Duygusal bozukluk olur.<br />
<br />
Uykusuz kaldığımızda grelin yani açlığı tetikleyen hormon artacaktır bu da bizi çok yeme isteği doğuracak ertesi gün metabolizma da yavaş olunca alın size kilolar. Oysa düzgün bir uyku ghrelini azaltarak leptin düzeylerini artıracak ve açlığı inhibe ederek kiloyu dengeleyecektir. Kişi ne kadar az uyursa kilolu olur ve kaloriden karbonhidrattan zengin besin tüketmek ister. Ortalama 5 saat uyuyan 7-8 saat uyuyana göre daha fazla obez olur.<br />
<br />
Uyku sırasında vücudun savunma sistemi sitokinler salınarak enfeksiyonlara karşı savaşırlar.<br />
<br />
Beynin bazı bölümleri uykuda bazı bölümleri ise uyanıklıkta çok aktiftir. Tamir ve metabolik yolaklarla ilgili genler uykuda on durumuna geçiyor.<br />
<br />
İyi uyku hormonlarımızı düzene koyar. Stres hormonu kortizol uyku ile seviyesi düşer, iyi uyku insulin seviyesini düzeltir. Cinsiyet hormonlarının seviyesini artırır bu da bizi daha enerjik yapar. İmmün sistemi iyileştirir. Gecede 7 saatten az uyuyanlarda 3 kat daha az hastalanma riski vardır.<br />
<br />
Menstüel siklus hormonları kadınlarda uykuyu etkiler. Progesteron uykuyu tetikler ve mens siklusunun ikinci yarısında salınımı artar. Bu nedenle kadınlar mens döneminin ikinci yarısında daha iyi uyurken mens döneminde uyku sorunu yaşarlar. Dahası yaş ilerleyip menapoz ile birlikte progesteron düşünce uyku sorunları başlar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Harika bir uyku ile neler elde ederiz?</span></span><br />
<br />
Sakinleşmiş ve rahatlamış bir sinir sistemi, tazelenmiş DHEA (antiaging hormonu), azalmış insulin, artmış GABA ve serotonin, iyi cinsiyet hormonu, artan melatonin ve GH, Artan tiroid hormonu, daha iyi iştah kontrolü artan leptin ve azalan ghrelin, daha fazla asetilkolin (kas hareketleri artıran, hafızayı artıran).<br />
<br />
Uykuda semptomatik sistem rahatlar PS sistem (istirahat ve sindirim) uyanır. İstirahat ve rahatlama kortizolü de düşürür.<br />
<br />
Yemeklerden hemen sonra uykumuz gelir burada neden şeker beyninize orexin üretimini durdurmasını söyler. Orexin iştah ve uyanıklığı sağlar. Orexin düşünce uykumuz gelir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Uyuyamazsak bizi neler bekliyor?</span></span><br />
<br />
Uykusuz kalınan süre meşgul olmak için atıştırılan süredir. Uykusuz kalınca ertesi gün metabolizma düşer. Enerji yakamaz yağ olarak depolanır. Sindirim sistemi de öyle mesela yatmadan önce bir şey yiyoruz sanıyoruz ki bu sadece uykumuzu kaçırıyor hayır gariban mide barsak çalışmaya başlıyor. Sabah da yorgun kalkıyoruz.<br />
<br />
Ergenlerde uyku problemi çok daha ciddi bir sorun 9 saat uyuması gereken ergen 5 saat ancak uyuyor. Öğrenme güçlüğü, hafıza sorunları, ruhsal sorunlar, kronik hastalıklar HT, DM, obezite başlıyor. Günde 6 saatten az uyumak felç ve kalp krizi riskini normal kişilere göre 4 kat artırıyor. Uykusuzluk vücudunuzu strese sokar daha fazla adrenalin kortizol ve diğer stres hormonlarının salınmasına yol açar. Bu hormonlar uykuda kan basıncınızın düşmesini engeller ve kalp hastalığı riskinizi artırır.  Uykusuzluk aynı zamanda kalp hastalığında rolü olan bazı proteinlerin salınmasında rol oynar. Örneğin yeterince uyuyamayanlarda CRP düzeyleri daha da artar. CRP yüksek olması ateroskleroza ve arterlerde sertleşmeye neden olur.  1 saat az uyusanız uykusuz hissetmezsiniz ama o bile sizin net düşünmenizi hızlı yanıtınızı etkiler. Gece iyi uyuyamayan çocuklar gündüz daha hiperaktif iritabilite ve dikkatsiz olurlar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynaklar</span></span><br />
<br />
interneten bazi sayfalar ve doktor makaleleri</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Uyuyunca Vücudun Kendi Kendini iyileştirmesi  Rektefe Etmesi Ne Demektir?</span></span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Öncelikle Rektefe veya Rektifiye Ne Demektir?</span></span><br />
<br />
<br />
Rektifiye zamana ve kilometreye bağlı olarak performansı düşen bir motorun verimliliğini artırmak için yapılan işlemler bütününü temsil ediyor. Ömrünü tamamlamış motorlarda değişimin daha az maliyetli bir alternatifi olarak görülüyor.<br />
<br />
Parçaların yeniden boyutlandırılması, çatlak onarımları ve kritik motor parçalarının değiştirilmesini içeren bu uygulama deneyimli uzmanlar tarafından profesyonel ekipmanlarla yapılıyor.<br />
<br />
Rektifiye ne demek diye merak edenler için Türkçede düzeltme veya yenileme anlamına geldiğini belirtmek gerekiyor. Rektifiyede piston kafası, silindir kapağı, motor kayışları, segmanlar, krank mili, eksantrik mili ve supaplar gibi önemli motor bileşenleri üzerinde yenileme ve düzeltme işlemi yapılıyor.<br />
<br />
Karmaşık ve uzun zaman alan bu işlemler yüksek işçilik maliyetini de beraberinde getiriyor. Motor bir araçtaki en önemli parçayı oluşturduğundan rektifiyenin güvenilir ve garanti hizmeti veren atölyelerde yapılması gerekiyor.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Rektifiye Neden Yapılır?</span></span><br />
<br />
Bir motorun rektifiye işlemine girmesini gerektiren iki ana sebep bulunuyor: Motor yataklarının aşınması ve piston halkalarının iyi oturmaması. Herkesin bildiği gibi krank mili, rot ve piston gibi motor parçaları serbestçe hareket etmelerini sağlayan yataklara sahip.<br />
<br />
Binlerce kilometre dayanacak şekilde üretilen rulmanlar dahi zamanla aşınarak bakıma ihtiyaç duyuyor. Otomobilin bakımları aksatıldığında ve düşük yağ seviyelerinde çalıştırıldığında motordaki aşınmalar hızlanıyor. Örneğin sızdırmazlık görevine sahip piston halkalarındaki aşınmalar silindir duvarını da deforme ederek kaçaklara neden olabiliyor.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Rektifiyeye ihtiyacı olan bir araçta aşağıdaki sorunlar görülebiliyor:</span></span><br />
<br />
    Motor yağının gereğinden fazla miktarlarda tüketilmesi,<br />
    Motor soğukken egzozdan beyaz veya mavi duman çıkması,<br />
    Motor yağında metal talaşlar görülmesi,<br />
    Motor yataklarında çarpma ve takırdama sesleri oluşması,<br />
    Motor performansının hissedilir seviyede düşmesi,<br />
    Motor arızası nedeniyle triger kayışının kopması.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Rektifiye Nasıl Yapılır?</span></span><br />
<br />
Rektifiye motor bloğunun indirilmesi, parçaların sökülerek temizlenmesi ve montaj gibi işçilik değeri yüksek zahmetli süreçlerden oluşuyor. Bu süreçleri özetlemek gerekirse:<br />
<br />
    Rektifiye işleminin ilk adımında aracın modeline göre motor bloğunun nasıl söküleceği hakkında araştırma yapılıyor.<br />
    Araç krikoyla kaldırılarak motor yağının boşaltılması işlemine geçiliyor.<br />
    Motorun araçtan indirilebilmesi için sırasıyla plastik kapaklar, radyatör, akü, marş dinamosu, hava kompresörü, kayış ve şanzımanın motorla olan bağlantıları kesiliyor.<br />
    Oldukça ağır olan motor bloğu vinç yardımıyla motor yatağından çıkarılıyor.<br />
    Araçtan sökülen motor sağlam bir düzeneğe oturtulup sabitlenerek üzerinde çalışılmaya hazır hale getiriliyor.<br />
    Krank mili kasnağı, yağ pompası, su pompası, alternatör ve servo direksiyon pompası gibi tüm bileşenler motordan ayrılarak işlem görecek parçalar sökülmeye başlanıyor.<br />
    Motorun çıplak bileşenleri de çıkarıldıktan sonra emme manifoldu, yağ karteri, zamanlama kapağı, volan ve supap kapakları da motordan çıkarılıyor.<br />
    Silindir kapağının sökülmesinin ardından triger kayışı ve eksantrik mili de çıkarılarak sıra piston kolu kapaklarına geliyor.<br />
    Motordan çıkarılan tüm bileşenler titizlikle temizlendikten sonra kurumaya bırakılıyor. Kuruyan parçalarda herhangi bir çatlak veya arıza olup olmadığı tespit ediliyor.<br />
    Temizlik sonrası motor arızasının hangi parçalardan kaynaklandığını tespit etmek için motor bloğu, silindir kapağı ve krank mili parçaları incelemeye alınıyor.<br />
    Silindir duvarlarında oluşan pürüzlerin giderilmesi ve hassas bir yüzey oluşturulması için honlama işlemi yapılıyor. Honlama sırasında sürekli dönen bir bileyici silindir deliklerine sokularak kimyasallar yardımıyla aşındırma işlemi yapılıyor.<br />
    Krank milinde problem varsa taşlama yapılarak eski fonksiyonu yeniden kazandırılıyor.<br />
    Motordaki donma tapaları değiştirilerek yuvaları taşlanıyor.<br />
    Rektifiye işlemi tamamlandıktan sonra motor parçalarının yeniden montajına geçiliyor.<br />
    Son aşamada motor bloğu vinç yardımıyla araca monte edilerek motor yağı ekleniyor.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Şimdi Gelelim Düzenli Uykunun Önemine ve Uykunun Bağışıklık Üzerindeki Etkisine</span></span><br />
<br />
Uyku, temelde bir rahatlama periyodu olarak kabul edilse de, vücudun, gün içinde olduğundan daha fazla protein üreterek, hücrelerin yapı taşlarını oluşturduğu bir süreçtir. Bu süreçte, başta stres ve ultraviyole ışınları olmak üzere pek çok zararlı unsurun vücuda vermiş olduğu hasarlar onarılır; bu şekilde baştan ayağa bir yenilenme gerçekleşir.<br />
Böylece Vücudun Kendini Yenilemesine Yardımcı Olur.<br />
<br />
Basit bir unsur gibi görünse de düzenli uyku, pek açıdan sağlığı olumlu bir biçimde etkileyerek hayat kalitesini artırmaktadır. Bugüne kadar birçok araştırma göstermiştir ki, düzenli olarak 7 – 8 aralığında uyuyan yetişkinler, hem fiziksel hem de ruhsal pek çok hastalığa karşı dirençlidir. Tabi ki bu noktada uykuda geçirilen toplam sürenin yanı sıra, kalitesi de dikkate alınmalıdır. Kişi, uzun saatler uyuduktan sonra hala kendini yorgun hissediyor ise bir terapist ile görüşmelidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Uzmanlar tarafından farklı yaş grupları için önerilen uyku süreleri şöyledir:</span></span><br />
<br />
    Gençler için 8 – 10 saat,<br />
    Okul çağındaki çocuklar için 9 – 12 saat,<br />
    Okul öncesi çocuklar için 10 – 13 saat,<br />
    Yeni yürümeye başlayan çocuklar için 11 – 14 saat,<br />
    Bebekler için 12 – 16 saat.<br />
<br />
Bu süreler dâhilinde, düzenli bir biçimde uyumanın vücuda olan katkıları ise aşağıdaki gibidir;<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kalp Sağlığı Açısından Yararlıdır</span></span><br />
<br />
Günümüzde yapılan pek çok bilimsel çalışmada, uyku eksikliği, kalp hastalığı ve felç için risk faktörü olan kan basıncının (tansiyon) ve kolesterolün kötüleşmesi ile ilişkilendirilmiştir. Bunun tam tersi bir biçimde, 7 ila 8 saat uzunluğunda bir uykuda kan basıncı düşer, kalp ve kan damarları dinlenir. Bu da kalbin daha sağlıklı olmasına katkı sağlar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Vücudun Enerjik Hale Gelmesini Sağlar</span></span><br />
<br />
İyi bir gece uykusu, kişinin ertesi gün kendisini enerjik hissetmesini sağlarken, günlük aktivitelerinde onu daha verimli ve pozitif kılar. Bu da bağışıklığı güçlendirirken, kişiyi zihinsel ve fiziksel zorluklara karşı daha dayanıklı kılar. Düzenli ve kaliteli uyku ayrıca vücuttaki kas onarımının tamamlanmasına da katkı sağlar ve tüm bu artılar motivasyonu yükseltir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kan Şekerini Dengeler</span></span><br />
<br />
Uykunun en derin aşamasında, kandaki glikoz miktarı (kan şekeri olarak da bilinir) düşer. Bu da uyku süresi azaldıkça glikoz miktarındaki düşüsün de azalacağı anlamına gelir. Bununla beraber, yetersiz uyku diyabet gelişimi için yeni ve önemli bir risk faktörü olarak tanımlanmıştır. Öyle ki, son dönemde yapılan çalışmaların pek çoğunda diyabetli kişilerin 4’te 3’ünde uyku problemi olduğu belirlenmiştir. Bu da yetersiz uyku ve şeker hastalığı arasında doğrudan bir ilişki olduğunu göstermektedir.<br />
<br />
Bu sebeple, uzmanlar tarafından 7 – 8 saat aralığında uyumak önerilir; düzenli bir uyku ile tip 2 diyabete yakalanma olasılığı da azalacaktır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hafızayı Geliştirir &amp; Öğrenmeyi Kolaylaştırır</span></span><br />
<br />
Kaliteli uyku miktarı azaldıkça, kişiler ayrıntıları hatırlamakta güçlük çekmeye başlar. Bunun sebebi, uykunun hem yeni şeyler öğrenmede hem de mevcut bilgileri hatırlamada büyük rol oynamasıdır.<br />
<br />
Düzenli ve kaliteli bir uyku, konu ne olursa olsun tam odaklanmayı sağlarken, yeni bilgilerin zihne kaydedilmesini kolaylaştırır. Anıların ve kişi için önemli olan ayrıntıların düzgün bir şekilde depolaması için de yeterli süre içinde zihnin ve vücudun dinlenmesi önemlidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Vücudun Zararlı Organizmalarla Savaşmasına Yardımcı Olur</span></span><br />
<br />
Düzenli uykunun en önemli işlevlerinden biri bağışıklığı doğrudan, olumlu bir biçimde etkilemesidir. Bilindiği gibi bağışıklık sistemi vücuttaki zararlı bakteri ve virüsleri tespit ederek, herhangi bir hastalık ortaya çıkmadan önce onları yok eder. Fakat uzun süreli bir uykusuzluk durumu söz konusu olduğunda bağışıklık hücreleri çalışma şeklini değiştirerek daha yavaş bir şekilde ve uzun aralar ile zararlı organizmalara saldırlar düzenler. Bu da, özellikle enfeksiyona bağlı sorunların ilerlemesine neden olurken, kişinin bağışık sistemine de ciddi oranda zarar verir.<br />
<br />
Buna ek olarak, bazı araştırmalar özellikle meme ve kolon kanserine yakalanan kişilerin birçoğunun kaliteli gece uykusundan mahrum kaldıklarını ortaya koymuştur. Bunun sebebi, uyku döngüsünü düzenleyen bir hormon olan melatonin seviyelerindeki düşüştür. Öyle ki, melatonin, aşırı büyümeye yatkın olan hücreleri baskılayarak, kansere karşı koruma sağlamaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kilo Kontrolünü Sağlar</span></span><br />
<br />
Kilo verme &amp; sağlıklı bir kilo kalma ve uyku arasındaki korelasyon aslında çok açıktır: iyi dinlenen vücut, daha az besine ihtiyaç duyar. Uykudan mahrum kalmak, iştahı kontrol altında tutan leptin ve grelin hormonlarının dengeli bir biçimde salgılanmasını engeller. Düzenli uykunun alınamaması durumunda ise özellikle şeker ve karbonhidrat yönünden zengin olan yiyeceklere karşı direnç azalır. Bununla beraber, hâlihazırda yorgun olan vücut harekete açık olmaz, bu durumda da kilo almak kaçınılmaz bir hale gelir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ruhsal Açıdan İyileştirir &amp; Stresi Azaltır</span></span><br />
<br />
Uyku kalitesi ve süresi azaldıkça, beyinin, dış dünyada olup bitenlere karşı nasıl tepki vereceğine karar verme süresi de azalır. Bu durumda, kişi zihnen dinlenemez ve duyguları işleyememiş olması sebebi ile daha fazla olumsuz tepkiye sahip olma eğilimi gösterir. Buna ek olarak, kronik uyku eksikliği duygudurum bozukluğunu da beraberinde getirir. Öyle ki, son dönemde yapılan kapsamlı araştırmalarda uykusuz kalan kişilerin, depresyon gelişme olasılıklarının, düzenli uyuyan kişilere kıyasla beş kat daha fazla olduğu ortaya koyulmuştur. Aynı durum, kaygı veya panik bozukluğu için de geçerlidir.<br />
<br />
Bununla beraber, stres hormonunun düşüşe geçmesini sağlayan uyku, strese ve kaygıya bağlı olarak gelişen çeşitli sorunların ortadan kalkmasında da oldukça etkilidir. Düzenli bir biçimde dinlenerek, hayata daha olumlu bir şekilde bakmak ve gün içinde karşılaşılacak olan duygusal zorluklarda başa çıkma seviyesini artırmak mümkündür.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Uyku ve Önemi</span></span><br />
<br />
Uyku bilinçli zihnimizin dünyayı 5 duyu organımızı teslim edip bilinçaltı zihnimizle buluştuğu zamandır. Bilinçaltımız onun için ayarlanan programa cevap verir. Hayatımızın 2/3lük kısmının nasıl gelişeceği konusunda talimatlar aldığımız dönem 1/3’lük uyku dönemimizdir. Yani bu 90 yıl yaşayan bir kişide yaklaşık 30 yıla tekabül eder. Uyku bizim için beslenme kadar önemli ama az uyuyoruz. 24 saat durmayan bir yaşam var gece çalışıyoruz. Sürekli eğlence, diğer aktiviteler uykumuzu bölüyor. Uyku vücudun ve beynin istirahat için kapılarını kapattığı dönemdir. Ama birçok fizyolojik görev aslında uykuda hızlanır. Kişinin sağlıklı kalması ve en iyi şekilde yaşamını sürdürebilmesi için gereken yaşamsal bazı görevler yalnızca uyku sırasında yerine getirilebilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Neden uyumamız gerekiyor?</span></span><br />
<br />
Gece uykuya dalmadan önce ne yaparız. Dişlerimizi fırçalarız. Sonra mobil dünya gereği cep telefonlarımızı, tabletlerimizi şarja takarız. Ve sonra da kendimizi şarj etmek ertesi güne hazırlanmak için uykuya dalarız. Ama uyku bizi sadece ertesi güne hazırlamıyor. Çok daha fazlası var. Uykunun süresi kadar kalitesi de önemli. Kaliteli uyku uyumazsanız uykunun size bir yararı olmaz. Uykusuz kalarak sadece dinlenmiyorsunuz aynı zamanda yaşlanıyorsunuz, hastalanıyorsunuz, bağışıklık sistemiz zayıflıyor. Üretkenlik ve bellek bozuluyor. Tansiyon fırlıyor.<br />
<br />
Uykunun bir zaman takvimi var belli saatte uyuyup belli saatte uyanmanız da önemli. Efendim ben gece 3 de yatıyorum ama sabah 10 a kadar da uyuyorum 7 saati tamamlıyorum uyku sorunum yok diyorsanız yanlış yapıyorsunuz. Neden çünkü sizin genetik uyku takviminizde salgılanan hormonlarınız uykuda tamir edilen bellek işlevleriniz uykunun normal olmayan zamanlarından çok farklı.  Uyku sağlığımızı tamir etmek için en doğal yol.<br />
<br />
Bir örnek verelim gecenin 4’ü olmuş, siz saatlerdir sabahki sınava çalışıyorsunuz ama sanki hiçbir şey anlamamış gibi hissediyorsunuz. Bir çözüm bir bardak daha kahve içmek ama inanın kitapları ve müziği kapatıp uykuya dalmak en iyi çözüm. Uyku hayatımızın üçte biri ama çoğumuz ona yeterince önem vermiyoruz. Oysa uyku bir zaman kaybı değil veya önemli işler bittiğinde dinlenmenin yolu değil. Siz uyurken dolaşımdaki kanın 5’te biri beyne akar. Uyku aslında yeniden yapılanmanın yoğun dönemidir. Öğrenilen bilgiler nöronlara kaydedilir buradan hipokampüse gider. Nöroplastisite sayesinde nöronlar arası bağlantıyı sağlayan ve uzun süreli hafızayı güçlendiren yeni sinaptik ileti tomurcukları oluşur.<br />
<br />
Uyuduğumuzda glimfatik sistem denen bu birikmeyi temizleyen mekanizma çalışır. Lenfatik sistemde bu açıdan görev alır.<br />
<br />
Uykuda en önemli inflamasyon temizlenme ve tamir işi gece 23:00-03:00 arasındadır. Bu saatleri uykuda geçirmek hastalanmamak ve iyileşmek için önemlidir. Melatonin çok güçlü antioksidan serbest radikal süpürücüsüdür, beyni korur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ne zaman uyuyalım?</span></span><br />
<br />
İdeal söylenen hava karardıktan sonra en yakın zamanda uyumak. Ama biz gece 1’lere kadar uyumuyor film seyrediyor ertesi gün de gece uykum kaçtı diyoruz. Cep telefonları ile sabahlara kadar mesajlaşmalar mavi ışık sendromu diyoruz buna. Beynimizi mahvediyoruz. Uyku hormonu ölüyor ve hiç uyuyamıyoruz. Uyuyamıyorum hap aldım uyudum. Uyudunuz ama içtiğiniz hapla sahte bir uyku uyudunuz. Nerdeyse 3 kişiden birinde uyku sorunu var. Uyku hapı uyku için bitki çayları içmek yerine siz elinizdeki telefonları bir kenara bırakın beyin dinlenmeye geçsin. Yapacağınız şey şu evi akşam çalışma yeri olmaktan çıkarın, aile içi çatışma yeri yapmayın. Akşamları hafif yemek yiyin, sonra hafif müzik ışığı azaltarak güzel sohbetler güzel bir duş dünya stresleri ile bağımızı kesmemiz gerekiyor. Yoksa ben bugün uyuyamayacağım şu haptan çeyrek alayım diye başlarsanız 2 hafta sonra dozu artırır ama hala uyuyamazsınız.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Peki, uykuya nasıl dalarız?</span></span><br />
<br />
Uyanıklık sırasında hücrelerimiz enerji kaynaklarımızı tüketiyor. Bu kaynaklar adenozin gibi ürünlere dönüşüyor. Adenozin arttıkça uyuma isteğimiz de artar. Buna uyku bastırması diyoruz. Aslında içtiğimiz kafein adenozin alıcılarının yollarını kapatır. Diğer atıklar da beyinde birikir. Bu atıklar yok edilmezse beynimize fazladan yük olurlar. Ve uykusuzluğun negatif semptomlarına yol açarlar. Uyanıkken adenozin denen madde kanda birikir ve uykuyu tetikler. Vücudunuzdun ihtiyacı olandan az uyuyamazsınız bir şekilde eksik uykuyu vücut tamamlamak zorunda bu durumu takip eden adenozin maddesidir. Uyuyunca adenozin parçalanır.<br />
<br />
Bir diğer madde melatonindir. Gece doğal uykuyu sağlıyor. İç biyolojik saatinizin bir parçası iç ve dış çevre uyaranları ışık sinyalleri gibi bu biyolojik saat hücrelerini kontrol eder. Melatonin gece yanında gündüz 13-16 arasında da artabilir ve uyku getirebilir. Melatonin htriptofandanyapılır. Sentez ve salınımı sirkadiyen ritm gösterir. Karanlıkta artar aydınlıkta baskılanır. Biyolojik saati korur ritmi ayarlar uyku ritmi ve vücut ısısının ayarlanmasını sağlar. Antiinflamatuar ve antikanserojen etkilidir. Lipofilik özelliği ile en güçlü antioksidandır. LDL kolesterolü azaltır. Enerji metabolizmasında rol alır. Yaşlanma ve gece çalışanlarında uyku azalmasına bağlı melatonin yetersizliği insulin direnci ve glukoz intoleransını indükler obeziteye neden olur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ne kadar uyumalıyım?</span></span><br />
<br />
Uyku hem beyin hem bedenimizin dinlenmeye geçtiği an. 6 saatin altı ve 9 saatin üstü riskli. Vücut uykuda kendini tamir ediyor. 9 saatten fazla uyumak konsantrasyon ve hafızada değişiklik yapmaz iken tersine ölüm riskini %30, kalp obezite DM riskini artırır. Genel toplumdaki algı insanlar ciddi bir yan etki yaşamadan 6 saat ve daha az bile uyumayı öğrenebiliyor. Ama sağlıklı bir yaşam için 7-9 saat arasında bir uyku gerekiyor. Hatta çocuk ve gençler bu önerilenden çok daha az uyuyor.  Bir de sabahçı ve gececiler var. Baykuş ve tavuklar. Tavuklar daha mı şanslı. Çoğu aktivitenin sabah 9-17 arasında olduğunu düşünürsek baykuşlar daha dezavantajlı görünebilir. Baykuşlar-gececiler sosyal normlara uymaya çalışmanın getirdiği uyku problemlerine “sosyal jet lag” diyoruz. Sabahçılar daha sosyal aktivite sergiliyor daha az depresifler. Gececiler daha az serotonin dopamin salgılıyor, ak maddeleri daha az. Ama gececi olmak o kadar da kötü bir şey değil. Örneğin gececiler daha yaratıcı olurlar. Zihinsel yetenekleri daha güçlüdür ve risk almayı severler. Kortizol seviyeleri yüksektir. Kortizol sizi risk almaya yatkın hale getirir. Vücudu ani tehlikelere karşı korumayı öğretir. Yani derin uyku şarj eden tamir eden uyku iken, REM uykusu hayal evresi yaratıcılıkla çok ilgili.  Uyku kalbimize dinlenme için zaman verir. NonREM de kalp hızı solunum ve tansiyon yavaşlar. REM sırasında ise kalp hızı ve solunum hızlanabilir tansiyon değişebilir. 7 saatten az uyumak kalbi dinlendirmez ve KVS riski doğurur. 9 saatten fazla uyumak ise REM dönemlerini artırır ve kan basıncı kalp hızı nabız hızlanabilir sakıncalar doğurur. Uykusuzluk vücudunuzu strese sokar daha fazla adrenalin kortizol ve diğer stres hormonlarının salınmasına yol açar. Bu hormonlar uykuda kan basıncınızın düşmesini engeller ve kalp hastalığı riskinizi artırır. Örneğin sıçanlar 2-3 yıl yaşar ama REM uykusunu kısıtla 5 hafta tüm uykuları kısıtla 2-3 hafta yaşayabilir. Açlıktan ölmekle aynı süre bu aslında.<br />
<br />
Uyku süresi tüm yaşam siklusunda farklılık gösterir. Yeni doğanlar 16-18 saat uyur, okul öncesi dönemdekiler 11”-12 saat uyur, okul çağı ve adolesanlar en az 10 saat uyumalıdır. Ancak hormonal değişiklikler sıklıkla gençlerin biyolojik saatlerini etkiler. Gecede 9-10 saat uyuması gereken genç geç saatte yatağa giriyor ve sabah geç kalmak istiyor. Ama okul sabah erken başlıyor bu yüzden ancak 6-7 saat uyuyor. Yaş ilerledikçe uyku paterni değişiyor. İleri yaşta gençlerin tersine yatağa erken girip erken uyanırlar ve uyku hafifler. Ne kadar iyi uyuduğunuz dinlendiğiniz sadece uyku saatinize değil ne kadar kaliteli uyuduğunuza da bağlı. Uykunun 4 evresinde evre 2 dediğimiz orta uyku %50, REM dönemi %20, derin uyku %20 gibi bir oranda gerçekleşir. Genellikle uykuya daldıktan 1-1.5 saat sonra ilk REM uykusuna geçilir. Bundan sonra uykunuz boyunca evreler birbirini takip ederek devam eder. Uyku ilerledikçe REM de geçirdiğiniz süre uzarken derin uykuda geçirdiğiniz süre kısalacaktır. REM’de rüyalar beyin uyanıkken edinilen yeni bilgiyi depolama ve organize etmede işe yarar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Neden uyuyamıyorum?</span></span><br />
<br />
Son yıllarda hayatımız iyice değişti. Vücut kronobiyolojimiz buna ayak uyduramıyor. Uyku laboratuvarlarımızda neden uyuyamıyoruz uykumuzda hangi evrede sorun var hepsini araştırabiliyoruz. Akıllı cihazlar hayatımıza girdikten sonra daha çok uykumuz kaçıyor. Çünkü daha az melatonin salgılıyoruz. Beyin karanlıkta melatonin salgılıyor mavi ışıkta değil.<br />
<br />
Birçok faktör uykuyu bozar. Kişiler kahve kola çaydaki kafeine bağımlıdır. Sabah uyanmak ve uyanık kalmak için kafein adenozinin uyku sinyallerini uyaran hücre reseptörlerini bloke eder. Bu yolla vücudu yorgun olmadığını düşünmeye teşvik eder. Kafeinin etkisinin tamamen bitmesi 6-8 saat sürebilir. Nikotin de sizi uyanık tutan diğer stimulandır. Nikotin aynı zamanda derin uykuyu önler, yüzeysel kalitesiz bir uykuya neden olur. Sigara tiryakileri nikotin ihtiyacı ile çok erken uyanmaya eğilimlidir. Alkol sedatiftir uykuya daldırsa da REM’e girmenizi ve derin uykuya girmenizi engelleyerek hafif uykularla geçer gece.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Uykumuzun özellikleri neler?</span></span><br />
<br />
Uyku 4 aşamadan oluşur. Bu aşamaların en derini dediğimiz yavaş uyku sırasında bilgiler hipokampüsün ön bölümünde geçici hafızaya kodlanır. REM dönemi ise işlemsel hafıza ile ilişkilidir. Öyle ise matematiksel tüm formülleri ezberledikten 3 saat sonra uykuya girmek en ideal seçim olurdu veya okuduğunu yorumlamak için 1 saat sonra uyumak en idealidir.<br />
<br />
Sağlıklı bir gece uykusundan sonra vücudunuza ve zihninize müthiş bir açık büfe ısmarlamış oluyorsunuz menüde uykunun 2. dönemi, derin dönemi ve REM var. Uykuda beyin ve vücut fonksiyonları hala aktif ve her uyku evresi spesifik beyin dalgası içeriyor. Uykunun nonREM dediğimiz yavaş evresinde kalp ve solunum hızı yavaşlar kaslar gevşer. REM veresi ise uykunun ilk 90. dakikasında başlar gözler kapalı olsa da vücut hareketlidir solunum kalp hızı fonksiyonları düzensizdir hayaller olur. Kol ve bacak kasları gevşektir paralizidedir.<br />
<br />
İnsan uykusunda önce nonREM ihtiyacını karşılar. Uyku uzadıkça REMJ dönemleri artar. Aslında yenidoğan uykusunun en az yarısını REM de geçirir. Yaş ilerledikçe süre kısalır. REM uykusu matematiksel öğrenme ve hatıraları oluşturma işlevinde çok aktiftir.<br />
<br />
Etrafta elektromanyetik alanlar hipofiz bezi hasarı ile melatonin ve serotonin salınımını bozar.<br />
<br />
Çok sıcakta uyumak melatonin hormon salınımını azaltır. İdeali 21-23 derecedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Uykunun sağladıkları nelerdir?</span></span><br />
<br />
Sitokinler denen immun sistem hormonları enfeksiyon veya kronik inflamasyonlara karşı savaşmamızı sağlar ve uyku için sizi tetikler.<br />
<br />
Öğrenme hafıza mood: Öğrenme becerisi ve yeni bilgiyi kaydedemeyen öğrencilere çalışma sonrası uyuyun diyoruz. Uyku yaratıcı problem çözmeyi de sağlıyor. Becerileri yapmak için gerekli olan beyin hücre yolaklarını nöroplastisite ile uykuda güçlendiriyorlar. Az uyuma düşünme becerisini yavaşlatıyor. Odaklanmamızı bozuyor reaksiyon hızını azaltıyor.<br />
<br />
Uyku kalbimize dinlenme için zaman verir. NonRem de kalp hızı solunum ve tansiyon yavaşlar. REM sırasında ise kalp hızı ve solunum hızlanabilir tansiyon değişebilir. Gece boyu yaşanan bu değişimler kalp damar sağlığının korunmasında önemlidir. 7 saatten az uyumak kalbi dinlendirmez ve KVS riski doğurur. 9 saatten fazla uyumak ise REM dönemlerini artırır ve kan basıncı kalp hızı nabız hızlanabilir sakıncalar doğurur.<br />
<br />
İyi uyku sizi hastalanmaktan korur veya hasta iseniz iyileşmenizi sağlar. Uyku sırasında vücuda daha fazla sitokin hormon salgılar ve bağışıklık sistemi enfeksiyonlara karşı savaşır.<br />
<br />
Uyku sırasında vücudun enerji kullanımını sağlayan hormonlar da kontrol edilir. Uyku sırasında kan şekerinin ani düşme ve yükselmeleri önemlidir. Çalışma ne diyor kişi 6 gün boyunca 4 saat uyusun kan profili prediyabetik görünüm kazanır. Az uyuyanlarda DM riski çok fazla.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Uyku ile ilişkili hormonlar neler ve bize ne sağlar?</span></span><br />
<br />
Melatonin: Pineal bezden salınır, sirkadiyen ritmimizi düzenler, karanlıkta üretimi başlar. Sabah aydınlıkta biter. Melatonin gece ışığında salınımı bozulur.<br />
<br />
Kortizol: sağlıklı insanda kortizol seviyeleri diurnal ritm sergiler. En yüksek düzeyi sabah 8’dedir. Uyanmadan az önce düzeyleri artarken bizi aç ve uyanık hale getirir. Gece yarısı ise en az düzeylerdedir. Kortizol uyku zamanı en düşüktür. Vücudu uykuya hazırlar. Ama stresli veya anksiyeteli iseniz daha fazla kortizol salınır, uykumuzu engeller. Stres ACTH uyarır sık uyanmalar uykusuzluk olur. Koşucular uyku sorunu yaşayabilir çünkü kortizol düzeyleri yüksektir.<br />
<br />
Progesteron: beyin sağlığı ve uyku ilişkisi az biliniyor. Beyni hasara karşı korur. Kognisyon ve moodu düzenler. Beyni sakinleştirir ve derin uykuyu teşvik eder.<br />
<br />
Uykunun özellikle derin evresinde salınan büyüme hormonu büyüme ve doku tamirinde önemlidir. Annelerimiz bize güçlü ve uzun boylu olmak için uyumamızı önerirdi. Derin uykuda salınan GH kas kütlesi ve hücre tamiri için gerekli.<br />
<br />
Uyuduğunuzda beyniniz çalışmaya başlıyor. Öğrenme yolakları, hafızayı yaratma ve yeni bakış açıları yaratmak için. Yeterinde uyuyamazsak odaklanamayız dikkat dağınıklığı olur veya hızlı yanıt vermemiz bozulur. Duygusal bozukluk olur.<br />
<br />
Uykusuz kaldığımızda grelin yani açlığı tetikleyen hormon artacaktır bu da bizi çok yeme isteği doğuracak ertesi gün metabolizma da yavaş olunca alın size kilolar. Oysa düzgün bir uyku ghrelini azaltarak leptin düzeylerini artıracak ve açlığı inhibe ederek kiloyu dengeleyecektir. Kişi ne kadar az uyursa kilolu olur ve kaloriden karbonhidrattan zengin besin tüketmek ister. Ortalama 5 saat uyuyan 7-8 saat uyuyana göre daha fazla obez olur.<br />
<br />
Uyku sırasında vücudun savunma sistemi sitokinler salınarak enfeksiyonlara karşı savaşırlar.<br />
<br />
Beynin bazı bölümleri uykuda bazı bölümleri ise uyanıklıkta çok aktiftir. Tamir ve metabolik yolaklarla ilgili genler uykuda on durumuna geçiyor.<br />
<br />
İyi uyku hormonlarımızı düzene koyar. Stres hormonu kortizol uyku ile seviyesi düşer, iyi uyku insulin seviyesini düzeltir. Cinsiyet hormonlarının seviyesini artırır bu da bizi daha enerjik yapar. İmmün sistemi iyileştirir. Gecede 7 saatten az uyuyanlarda 3 kat daha az hastalanma riski vardır.<br />
<br />
Menstüel siklus hormonları kadınlarda uykuyu etkiler. Progesteron uykuyu tetikler ve mens siklusunun ikinci yarısında salınımı artar. Bu nedenle kadınlar mens döneminin ikinci yarısında daha iyi uyurken mens döneminde uyku sorunu yaşarlar. Dahası yaş ilerleyip menapoz ile birlikte progesteron düşünce uyku sorunları başlar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Harika bir uyku ile neler elde ederiz?</span></span><br />
<br />
Sakinleşmiş ve rahatlamış bir sinir sistemi, tazelenmiş DHEA (antiaging hormonu), azalmış insulin, artmış GABA ve serotonin, iyi cinsiyet hormonu, artan melatonin ve GH, Artan tiroid hormonu, daha iyi iştah kontrolü artan leptin ve azalan ghrelin, daha fazla asetilkolin (kas hareketleri artıran, hafızayı artıran).<br />
<br />
Uykuda semptomatik sistem rahatlar PS sistem (istirahat ve sindirim) uyanır. İstirahat ve rahatlama kortizolü de düşürür.<br />
<br />
Yemeklerden hemen sonra uykumuz gelir burada neden şeker beyninize orexin üretimini durdurmasını söyler. Orexin iştah ve uyanıklığı sağlar. Orexin düşünce uykumuz gelir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Uyuyamazsak bizi neler bekliyor?</span></span><br />
<br />
Uykusuz kalınan süre meşgul olmak için atıştırılan süredir. Uykusuz kalınca ertesi gün metabolizma düşer. Enerji yakamaz yağ olarak depolanır. Sindirim sistemi de öyle mesela yatmadan önce bir şey yiyoruz sanıyoruz ki bu sadece uykumuzu kaçırıyor hayır gariban mide barsak çalışmaya başlıyor. Sabah da yorgun kalkıyoruz.<br />
<br />
Ergenlerde uyku problemi çok daha ciddi bir sorun 9 saat uyuması gereken ergen 5 saat ancak uyuyor. Öğrenme güçlüğü, hafıza sorunları, ruhsal sorunlar, kronik hastalıklar HT, DM, obezite başlıyor. Günde 6 saatten az uyumak felç ve kalp krizi riskini normal kişilere göre 4 kat artırıyor. Uykusuzluk vücudunuzu strese sokar daha fazla adrenalin kortizol ve diğer stres hormonlarının salınmasına yol açar. Bu hormonlar uykuda kan basıncınızın düşmesini engeller ve kalp hastalığı riskinizi artırır.  Uykusuzluk aynı zamanda kalp hastalığında rolü olan bazı proteinlerin salınmasında rol oynar. Örneğin yeterince uyuyamayanlarda CRP düzeyleri daha da artar. CRP yüksek olması ateroskleroza ve arterlerde sertleşmeye neden olur.  1 saat az uyusanız uykusuz hissetmezsiniz ama o bile sizin net düşünmenizi hızlı yanıtınızı etkiler. Gece iyi uyuyamayan çocuklar gündüz daha hiperaktif iritabilite ve dikkatsiz olurlar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynaklar</span></span><br />
<br />
interneten bazi sayfalar ve doktor makaleleri</span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>